Günün Tarihi / 14 Mayıs
Dünya Çiftçiler Günü
14 Mayıs, Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanır. Bu tarihin kökeni, 14 Mayıs 1946’da kurulan Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu’na dayanır. Kısa adı IFAP olan bu örgüt, çiftçilerin uluslararası düzeyde temsil edilmesi, tarımsal üretimin sorunlarının gündeme taşınması ve üreticiler arasında dayanışma sağlanması amacıyla kuruldu. 1984’ten itibaren de 14 Mayıs, federasyonun kuruluş gününe atıfla Dünya Çiftçiler Günü olarak kabul edildi. Türkiye Ziraat Odaları Birliği de bu geleneği sürdüren kuruluşlar arasında yer alır.
Bugünün ortaya çıkması tesadüf değildir. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından dünya büyük bir gıda krizi, yoksulluk ve yeniden yapılanma dönemi yaşıyordu. Savaş, yalnız cepheleri değil, tarlaları, hayvancılığı, kırsal işgücünü ve gıda tedarikini de sarsmıştı. Avrupa’da üretim düşmüş, birçok ülkede kıtlık ve karne uygulamaları görülmüştü. Böyle bir ortamda tarımsal üretimin ve çiftçilerin örgütlü biçimde temsil edilmesi, yalnız mesleki bir mesele değil, toplumların yeniden ayağa kalkması için stratejik bir ihtiyaçtı.
Çiftçiliğin insanlık tarihindeki yeri ise çok daha eskidir. Yaklaşık 10-12 bin yıl önce Neolitik Çağ’da insanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik tarıma geçmesi, tarihin en büyük dönüşümlerinden biri oldu. Buğday, arpa, mercimek, pirinç, mısır gibi ürünlerin evcilleştirilmesi; koyun, keçi, sığır gibi hayvanların yetiştirilmeye başlanması; köylerin, ardından şehirlerin ve devletlerin doğmasına zemin hazırladı. Kısacası çiftçilik yalnız bir meslek değil, uygarlığın temelidir.
Tarih boyunca çiftçiler çoğu zaman toplumun en kalabalık ama en az görünür kesimi oldu. İmparatorlukların orduları, şehirlerin pazarları, sarayların mutfakları ve devletlerin vergi düzeni büyük ölçüde köylü ve çiftçi emeğine dayandı. Osmanlı’da da tarım, ekonominin temeliydi. Tımar sistemi, reaya düzeni, aşar vergisi ve köy üretimi, yüzyıllar boyunca devletin ana taşıyıcı unsurları arasında yer aldı.
Cumhuriyet Türkiye’sinde de çiftçi meselesi, kalkınma tartışmalarının merkezindeydi. Atatürk’ün “Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür” sözü bu dönemin en çok hatırlanan ifadelerinden biridir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında tarım okulları, numune çiftlikleri, ziraat teşkilatları, tohum ıslahı, hayvancılık çalışmaları ve kooperatifleşme girişimleri, köylüyü üretimin daha güçlü bir parçası haline getirmeyi amaçladı.
14 Mayıs’ın Türkiye açısından başka bir çağrışımı daha vardır. 14 Mayıs 1950 seçimleri, Türkiye’de çok partili hayatta iktidarın sandıkla değiştiği büyük dönemeçtir. Aynı tarih bugün çiftçiler günü olarak da anılınca, köylünün ve kırsal seçmenin Türkiye siyasetindeki ağırlığı da ister istemez hatırlanır. 1950 seçimlerinde kırsal Türkiye’nin tercihleri, ülkenin siyasi yönünü değiştirmişti.
Bugün Dünya Çiftçiler Günü’nün anlamı daha da büyümüştür. Çünkü çiftçilik artık sadece “toprağı ekip biçmek” değildir. İklim değişikliği, kuraklık, su kıtlığı, gıda fiyatları, mazot ve gübre maliyetleri, tarım arazilerinin kaybı, genç nüfusun köyden uzaklaşması ve küresel tedarik krizleri, çiftçiliği dünyanın en stratejik mesleklerinden biri haline getirdi. Covid-19 salgını ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi yakın dönem krizleri de gıdanın, tedarik zinciri bozulduğunda nasıl stratejik bir güvenlik meselesine dönüştüğünü gösterdi.
Bu yüzden 14 Mayıs, yalnız çiftçiye teşekkür edilen sembolik bir gün değildir. Kökeni II. Dünya Savaşı sonrasındaki uluslararası tarım örgütlenmesine dayanan bu tarih, insanlığın en eski üretim biçimlerinden birinin bugün hâlâ ne kadar hayati olduğunu hatırlatır. Çiftçi üretmezse şehir yaşayamaz; tarım ayakta kalmazsa gıda güvenliği, ekonomi ve toplum düzeni de sarsılır.
Türk Eczacılık Günü; modern eczacılık eğitiminin Osmanlı’da başladığı tarih.
14 Mayıs, Türkiye’de Türk Eczacılık Günü olarak kutlanır. Bu tarih, 14 Mayıs 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane bünyesinde ilk eczacılık sınıfının açılmasına dayanır. Böylece Osmanlı’da eczacılık, usta-çırak geleneği ve pratik meslek bilgisinin ötesine geçerek akademik ve kurumsal bir eğitim alanı haline gelmeye başladı. Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin tarihçesinde de Osmanlı dönemindeki ilk eczacılık öğretiminin 14 Mayıs 1839’da bu sınıfın ilk dersiyle başladığı belirtilir.
Burada küçük bir karışıklığı düzeltmek gerekir. Dünya Eczacılar Günü uluslararası düzeyde 25 Eylül’de kutlanır. Bu tarih, Uluslararası Eczacılık Federasyonu’nun 1912’deki kuruluş yıldönümüne dayanır ve 2009’da İstanbul’daki FIP Konseyi’nde kabul edilmiştir. 14 Mayıs ise dünyadaki genel eczacılık günü değil, Türkiye’de modern eczacılık eğitiminin başlangıcına dayanan Türk Eczacılık Günü’dür.
Eczacılığın tarihi çok eskidir. İnsanlar binlerce yıl boyunca bitkilerden, minerallerden ve hayvansal ürünlerden şifa aradı. Mezopotamya tabletlerinde, Eski Mısır papirüslerinde, Antik Yunan ve Roma metinlerinde ilaç tarifleri, merhemler, karışımlar ve şifalı bitkilerden söz edilir. Eczacılık uzun süre hekimlik, aktar geleneği, simya ve bitkisel tedavi bilgisiyle iç içe gelişti.
İslam dünyasında eczacılık önemli bir bilim ve meslek alanına dönüştü. Orta Çağ’da Bağdat, Şam, Kahire, Kurtuba gibi merkezlerde ilaç hazırlama, bitki bilgisi ve tıp kitapları gelişti. Bazı kaynaklarda 8. ve 9. yüzyıllarda Bağdat’ta bağımsız eczanelerin ortaya çıktığı belirtilir. İbn Sina’nın El-Kanun fi’t-Tıb adlı eseri, ilaç bilgisi ve tedavi uygulamaları bakımından yüzyıllarca İslam dünyasında ve Avrupa’da etkili oldu.
Osmanlı’da eczacılık uzun süre hekimler, aktarlar, macuncular, şerbetçiler ve saray eczacıları gibi farklı pratiklerin içinde yürüdü. Sarayda hekimbaşılık düzeni, darüşşifalar, tıbbi bitkiler, merhemler ve geleneksel ilaçlar önemliydi. Ancak modern anlamda eczacılık eğitimi, 19. yüzyılda Batı tarzı tıp eğitimiyle birlikte kurumsallaştı.
14 Mayıs 1839’daki eczacılık sınıfı bu yüzden önemlidir. Bu sınıfa başlangıçta özellikle askerî sağlık hizmetleri için öğrenci alındı. Mezunlar orduda ve askerî hastanelerde görev yaptı. Sağlık Bilimleri Üniversitesi tarihçesine göre bu sınıftan Ahmed Mustafa ve Kadri Süleyman Efendiler 1840’ta eczacılık diploması alan ilk mezunlar arasında yer aldı.
Eczacılık eğitimi zamanla gelişti. Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet yıllarında eczacılık, kimya, farmakoloji, botanik, toksikoloji ve ilaç teknolojisiyle daha güçlü biçimde ilişkilendi. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nin tarihçesinde, Eczacı Okulu’nun fakülteye dönüşme sürecinin 1961’de kabul edildiği, 1962’de resmen kurulduğu ve 1963’te öğretime başladığı aktarılır.
14 Mayıs’ın meslek günü olarak kutlanması ise daha sonra kurumsallaştı. Eczacılık meslek çevrelerinde, 14 Mayıs 1839 tarihinin esas alınarak bir eczacılık günü kutlanması fikrinin 1949’da Eczacı Remzi Kocaer tarafından gündeme getirildiği belirtilir. Böylece tarihsel başlangıç ile mesleki dayanışma günü bir araya gelmiş oldu.
Eczacılığın modernleşmesindeki en büyük kırılmalardan biri, ilaç üretiminin sanayileşmesidir. Eskiden eczacı çoğu ilacı kendi eczanesinde hazırlar, karışımlar yapar, merhemler ve şuruplar üretirdi. 20. yüzyılda ilaç endüstrisi büyüdükçe hazır ilaçlar yaygınlaştı. Antibiyotikler, aşılar, ağrı kesiciler, hormon ilaçları, kalp ve tansiyon ilaçları, kanser tedavileri ve biyoteknolojik ürünler, eczacılığın bilimsel alanını genişletti.
Buna rağmen eczacının rolü ortadan kalkmadı; tam tersine değişti. Eczacı artık sadece ilaç hazırlayan kişi değil, ilacın doğru kullanılıp kullanılmadığını denetleyen, hastaya bilgi veren, ilaç etkileşimlerini gözeten, doz ve kullanım hatalarını önlemeye çalışan sağlık profesyonelidir. Özellikle yaşlı hastalar, kronik hastalar ve çok sayıda ilaç kullanan kişiler için eczacının danışmanlık rolü hayati önemdedir.
Bu yüzden 14 Mayıs, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modern sağlık eğitiminin, ilaç biliminin ve eczacılık mesleğinin kurumsallaşmasının tarihidir. Eczacılık, aktar tezgâhından laboratuvara, darüşşifadan fakülteye, reçeteden biyoteknolojik ilaca uzanan uzun bir bilginin mesleğidir. 14 Mayıs da Türkiye’de bu uzun yolun modern başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.
1560 – Osmanlı donanması Cerbe’de büyük zafer kazandı; Akdeniz’de üstünlük yeniden İstanbul’a geçti.
14 Mayıs 1560’ta Piyale Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, bugünkü Tunus açıklarındaki Cerbe Adası yakınlarında Haçlı donanmasını ağır bir yenilgiye uğrattı. Tarihe Cerbe Deniz Savaşı olarak geçen bu zafer, Osmanlı’nın 16. yüzyılda Akdeniz’deki deniz üstünlüğünü pekiştiren en önemli olaylardan biridir.
Cerbe, Akdeniz hâkimiyeti bakımından küçük ama stratejik bir adaydı. Kuzey Afrika kıyıları, Osmanlılar ile İspanya-Habsburg dünyası arasındaki büyük mücadelenin merkezindeydi. İspanya, Malta Şövalyeleri, Papalık, Ceneviz ve bazı İtalyan güçleri, Osmanlı’nın Kuzey Afrika’daki ilerleyişini durdurmak istiyordu. Osmanlı tarafı ise Barbaros Hayreddin Paşa’dan itibaren Akdeniz’i, imparatorluğun batıya açılan büyük savunma ve ticaret sahası olarak görüyordu.
Savaşın arka planında, Osmanlıların Trablusgarp ve çevresinde güçlenmesi vardı. Avrupa’daki Hristiyan güçler, Osmanlı denizciliğinin Kuzey Afrika kıyılarında kalıcı hale gelmesini büyük tehdit olarak görüyordu. Bu nedenle büyük bir donanma hazırlanarak Cerbe’ye gönderildi. Amaç, Osmanlı etkisini kırmak ve Akdeniz’de kaybedilen dengeyi geri almaktı.
Osmanlı donanmasının başında Kaptan-ı Derya Piyale Paşa vardı. Ona, Akdeniz’in tecrübeli denizcilerinden Turgut Reis de destek veriyordu. Bu isimler, Osmanlı denizciliğinin Barbaros sonrası kuşağının en güçlü temsilcileri arasındaydı. Piyale Paşa genç yaşta yükselmiş, disiplinli ve kararlı bir komutan olarak tanınmıştı. Turgut Reis ise korsanlık, deniz akınları ve Kuzey Afrika siyasetindeki etkisiyle Akdeniz’de korkulan bir figürdü.
Cerbe’de karşı karşıya gelen güçler, dönemin Akdeniz dünyasının büyük hesaplaşmasını temsil ediyordu. Bir tarafta Osmanlı donanması, diğer tarafta İspanya öncülüğünde toplanan Hristiyan ittifakı vardı. Savaş kısa sürede Osmanlı lehine döndü. Piyale Paşa’nın manevraları ve Osmanlı denizcilerinin tecrübesi, rakip donanmayı bozdu. Çok sayıda düşman gemisi batırıldı veya ele geçirildi; binlerce asker öldü ya da esir alındı.
Cerbe zaferi, 1538’deki Preveze Deniz Zaferi’nden sonra Osmanlı deniz gücünün hâlâ Akdeniz’in Aen belirleyici unsuru olduğunu gösterdi. Preveze, Barbaros Hayreddin Paşa’nın adını Akdeniz tarihine kazımıştı; Cerbe ise Osmanlı donanmasının Barbaros’tan sonra da gücünü koruduğunu kanıtladı. Bu bakımdan Cerbe, Preveze’nin devamı niteliğinde okunabilir.
Zaferin Avrupa’daki etkisi büyük oldu. Hristiyan ittifakının donanması ağır darbe aldı. İspanya’nın ve müttefiklerinin Kuzey Afrika’da Osmanlı ilerleyişini durdurma planı başarısızlığa uğradı. Cerbe’den sonra Osmanlılar, Akdeniz’de uzun süre moral ve stratejik üstünlüğünü sürdürdü. Bu üstünlük, birkaç yıl sonra Malta Kuşatması ve daha sonra İnebahtı gibi büyük deniz mücadeleleriyle yeniden sınanacaktı.
Cerbe’nin önemli taraflarından biri de Osmanlı’nın deniz imparatorluğu kimliğini göstermesidir. Osmanlı Devleti çoğu zaman kara ordusuyla, fetihleriyle ve Balkan-Anadolu merkezli yapısıyla anlatılır. Oysa 16. yüzyılda Osmanlı aynı zamanda büyük bir Akdeniz deniz gücüydü. Cezayir’den Trablusgarp’a, Tunus’tan Rodos’a, Ege’den Adriyatik’e kadar geniş bir deniz ağı kurmuştu. Cerbe zaferi, bu deniz imparatorluğu kapasitesinin en açık örneklerinden biridir.
Bu savaş aynı zamanda Akdeniz’in sadece askeri değil, ekonomik ve siyasi bir alan olduğunu hatırlatır. Deniz yolları, ticaret, korsanlık, esir pazarı, liman kentleri, ada kaleleri ve kıyı üsleri, dönemin büyük güç mücadelesinin parçalarıydı. Cerbe’de kazanılan zafer, Osmanlı’nın bu büyük deniz ağındaki hâkimiyetinin korunması anlamına geliyordu.
1643 – XIV. Louis 4 yaşında Fransa tahtına çıktı; Avrupa’nın en uzun saltanatlarından biri başladı.
14 Mayıs 1643’te Fransa Kralı XIII. Louis öldü ve yerine henüz 4 yaşındaki oğlu XIV. Louis geçti. Daha sonra “Güneş Kral” adıyla anılacak olan XIV. Louis, çocuk yaşta tahta çıkmasına rağmen Fransa tarihinin en güçlü ve en uzun süre hüküm süren krallarından biri oldu.
XIV. Louis tahta çıktığında Fransa’yı fiilen yönetebilecek yaşta değildi. Bu yüzden yönetim, annesi Avusturyalı Anne ile başbakan konumundaki Kardinal Mazarin’in elindeydi. Fransa, o sırada hem içeride soyluların güç mücadelesiyle hem de dışarıda Avrupa savaşlarıyla uğraşıyordu. Özellikle Otuz Yıl Savaşı’nın son yılları, Fransa’nın kıtadaki güç dengesini belirleyecek kadar önemliydi.
Çocuk kralın ilk yılları hiç sakin geçmedi. 1648’den itibaren Fransa’da Fronde Ayaklanmaları başladı. Soylular, parlamentolar ve şehir halkının bazı kesimleri kraliyet otoritesine karşı ayaklandı. Küçük Louis, bu ayaklanmalar sırasında Paris’ten kaçmak zorunda kaldı. Bu deneyim, onun zihninde derin bir iz bıraktı. Daha sonra krallığı boyunca soylulara güvenmemesinin, merkezi otoriteyi sert biçimde güçlendirmesinin ve bütün iktidarı kendi etrafında toplamasının arkasında bu çocukluk travmasının da payı olduğu düşünülür.
XIV. Louis, Mazarin’in 1661’de ölmesinden sonra ülkeyi bizzat yönetmeye başladı. En meşhur sözü olarak aktarılan “Devlet benim” ifadesi tarihsel olarak tartışmalıdır; gerçekten söyleyip söylemediği kesin değildir. Ama onun yönetim anlayışını iyi özetler. Louis, Fransa’da mutlak monarşinin en güçlü örneğini kurdu. Krallık otoritesini soyluların, yerel güçlerin ve eski ayrıcalıkların üzerinde konumlandırdı.
Bu anlayışın en büyük sembolü Versailles Sarayı oldu. Louis, sarayı iktidarı sahnelemek için kullandı. Fransız soylularını Versailles’a çekerek onları kendi gözünün önünde tuttu. Saraydaki törenler, protokol, kıyafetler, unvanlar, kralın sabah kalkışından akşam yatışına kadar düzenlenen ritüeller, siyasetin parçası haline geldi. Versailles, bir saraydan çok, mutlak monarşinin tiyatrosuydu.
XIV. Louis dönemi, Fransa’nın kültürel etkisinin de zirveye çıktığı dönemlerden biridir. Fransız dili, saray adabı, moda, mimari, tiyatro ve sanat Avrupa’da örnek alınmaya başladı. Molière, Racine, La Fontaine, Lully gibi isimler bu yüzyılın kültürel parıltısını temsil eder. Fransa, yalnız askeri ve siyasi güç değil, aynı zamanda kültürel model haline geldi.
Fakat bu ihtişamın ağır bir bedeli vardı. XIV. Louis döneminde Hollanda, İspanya, Avusturya ve diğer Avrupa güçleriyle yapılan uzun savaşlar Fransa’nın kaynaklarını tüketti. Vergiler arttı, köylüler ve halk ağır yük altında kaldı. Sarayın görkemi ile halkın ekonomik sıkıntısı arasındaki fark büyüdü. Bu nedenle Louis dönemi hem Fransa’nın gücünün hem de ileride patlayacak toplumsal gerilimlerin kaynaklarından biri olarak görülebilir.
Dönemin en sert kararlarından biri, 1685’te Nantes Fermanı’nın kaldırılması oldu. Bu karar, Fransa’daki Protestan Huguenotlara tanınan dinsel özgürlükleri sona erdirdi. Çok sayıda Protestan ülkeyi terk etti. Bu durum hem insan hakları ve din özgürlüğü açısından ağır bir baskı örneğiydi hem de Fransa’nın ticaret, zanaat ve entelektüel birikiminden önemli insanların göç etmesine yol açtı.
XIV. Louis 1715’te öldüğünde tam 72 yıl hüküm sürmüştü. Bu, Avrupa monarşi tarihinde en uzun saltanatlardan biridir. Tahta çıktığında küçük bir çocuktu; öldüğünde Fransa’yı hem Avrupa’nın en görkemli krallıklarından biri haline getirmiş hem de ağır borçlar, savaş yorgunluğu ve merkezileşmiş ama kırılgan bir devlet yapısı bırakmıştı.
1767 – İngiltere çaya vergi koydu; Amerikan kolonilerinde bağımsızlık savaşının fitili ateşlendi.
14 Mayıs 1767’de İngiliz hükümeti, Amerikan kolonilerinden daha fazla gelir elde etmek amacıyla yeni vergiler getiren düzenlemeler hazırladı. Bu süreç, tarihe Townshend Yasaları olarak geçen vergi paketinin yolunu açtı. Çay, cam, kâğıt, kurşun ve boya gibi ithal ürünlere vergi konulması, Amerikan kolonilerinde büyük tepki yarattı.
Tabii ki Amerikan Bağımsızlık Savaşı 1767’de başlamadı. Savaşın fiilî başlangıcı genellikle 1775 Lexington ve Concord çatışmaları kabul edilir. 1767’de yaşanan şey, savaşa giden siyasi ve ekonomik gerilimin büyümesidir. Yani bu tarih, savaşın kendisi değil, kolonileri İngiltere’ye karşı daha sert bir çizgiye iten önemli adımlardan biridir.
İngiltere, Yedi Yıl Savaşı’ndan büyük bir borç yüküyle çıkmıştı. Kuzey Amerika’daki kolonileri savunmanın maliyeti artmıştı ve Londra yönetimi bu masrafın bir bölümünü kolonilerden karşılamak istiyordu. İngiliz hükümetine göre koloniler imparatorluğun korumasından yararlanıyordu; dolayısıyla vergi ödemeleri normaldi. Kolonicilere göre ise mesele bambaşkaydı: Londra’daki parlamentoda temsil edilmiyorlar, buna rağmen kendilerinden vergi alınıyordu.
Bu itirazın en meşhur ifadesi “Temsil yoksa vergi de yok” sloganı oldu. Kolonilerdeki birçok kişi, İngiliz Parlamentosu’nda temsil edilmeden vergilendirilmeyi özgür İngiliz yurttaşlarının haklarına aykırı görüyordu. Başlangıçta mesele bağımsızlık değil, hak ve temsil meselesiydi. Fakat Londra’nın geri adım atmaması ve kolonilerin tepkisinin büyümesi, zamanla kopuş fikrini güçlendirdi.
Çay vergisi bu süreçte özel bir sembol haline geldi. Çünkü çay, kolonilerde çok tüketilen bir üründü. Vergi doğrudan gündelik hayata dokunuyordu. Koloniciler İngiliz mallarını boykot etmeye başladı. Kadınların evlerde İngiliz çayı yerine yerel bitki çayları kullanması, tüccarların ithalatı azaltması ve sokaklarda protestolar düzenlenmesi, vergi meselesini toplumsal bir direnişe dönüştürdü.
Bu gerilim birkaç yıl içinde daha da büyüdü. 1770’te Boston Katliamı yaşandı. İngiliz askerlerinin kalabalığa ateş açması, kolonilerde büyük öfke doğurdu. 1773’te ise Boston Çay Partisi gerçekleşti. Koloniciler, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’ne ait çayları Boston Limanı’nda denize döktü. Bu olay, çay vergisinin Amerikan bağımsızlık sürecindeki en ünlü sembolü haline geldi.
İngiliz hükümeti Boston Çay Partisi’ne sert karşılık verdi. Liman kapatıldı, Massachusetts üzerindeki baskı artırıldı ve koloniler bu cezalandırıcı uygulamaları “dayanılmaz yasalar” olarak gördü. Artık sorun yalnız vergi değildi; Londra ile koloniler arasında egemenlik, haklar ve yönetim yetkisi meselesi vardı.
1775’te Lexington ve Concord’da ilk silahlı çatışmalar yaşandı. 1776’da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ilan edildi. Yani 1767’de çay ve diğer ithal ürünlere getirilen vergiler, doğrudan savaşı başlatmadı; ama savaşa giden yolu hızlandıran temel krizlerden biri oldu.
1796 – Edward Jenner ilk çiçek aşısını uyguladı; modern aşı tarihinin kapısı açıldı.
14 Mayıs 1796’da İngiliz hekim Edward Jenner, tıp tarihinin en önemli deneylerinden birini yaptı ve ilk çiçek aşısını uyguladı. Jenner, sütçü kız Sarah Nelmes’in elindeki sığır çiçeği yarasından aldığı materyali, 8 yaşındaki James Phipps adlı çocuğa verdi. Bu uygulama, modern aşı biliminin başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.
O dönemde çiçek hastalığı insanlık tarihinin en korkulan hastalıklarından biriydi. Yüksek ateş, ağır döküntüler, deride kalıcı izler, körlük ve ölümle sonuçlanabiliyordu. Salgınlar şehirleri, orduları ve aileleri kırıp geçiriyor; hastalığı atlatanların yüzünde derin çukurlar ve izler kalıyordu. Çiçek, yalnız tıbbi değil, sosyal bir felaketti. Bir insanın hayatta kalması bile çoğu zaman ömür boyu taşıyacağı bir beden hatırasıyla mümkün oluyordu.
Jenner’dan önce de çiçek hastalığına karşı bazı korunma yöntemleri vardı. En bilineni variolasyondu. Bu yöntemde, çiçek hastalığını hafif geçiren bir kişiden alınan materyal sağlıklı kişiye verilerek kontrollü bir enfeksiyon oluşturulmaya çalışılıyordu. Ama bu yöntem riskliydi; çünkü kişi hastalığı ağır geçirebilir, ölebilir ya da başkalarına bulaştırabilirdi. Yani variolasyon koruma sağlayabiliyordu ama tehlikeyi tamamen ortadan kaldırmıyordu.
Edward Jenner’ın dikkatini çeken şey, süt sağan kadınlar arasında yaygın bir inanıştı. Halk arasında, sığır çiçeği geçiren sütçü kızların ölümcül çiçek hastalığına yakalanmadığı söyleniyordu. Sığır çiçeği, insanlardaki çiçek hastalığına göre daha hafif seyreden bir enfeksiyondu. Jenner, bu gözlemi bilimsel bir deneye dönüştürdü.
14 Mayıs 1796’da Sarah Nelmes’in sığır çiçeği yarasından aldığı maddeyi James Phipps’e uyguladı. Çocuk hafif biçimde hastalandı ama iyileşti. Daha sonra Jenner, Phipps’i çiçek hastalığı materyaline maruz bıraktı. Çocuk hastalığa yakalanmadı. Bu sonuç, sığır çiçeğinin insanı ölümcül çiçek hastalığına karşı koruyabileceğini gösteriyordu.
Bugünün etik anlayışıyla bakıldığında Jenner’ın deneyi sorunludur. 8 yaşındaki bir çocuk üzerinde böyle bir deneme yapılması, özellikle daha sonra çiçek hastalığına maruz bırakılması, modern tıp etiği açısından kabul edilemezdi. Ama 18. yüzyılın tıbbi araştırma koşulları farklıydı. Bu ayrımı yapmak gerekir: Jenner’ın çalışması bilim tarihi açısından devrim niteliğindedir; fakat bugünün araştırma etiğiyle aynı şekilde savunulamaz.
“Aşı” kelimesinin Batı dillerindeki karşılığı olan vaccine, Latince vacca, yani “inek” kelimesinden gelir. Bunun nedeni, Jenner’ın çalışmasının sığır çiçeği üzerinden başlamasıdır. Yani bugün aşı dediğimiz büyük tıbbi kavramın adı bile bu ilk deneyin izini taşır.
Jenner’ın yöntemi başlangıçta hemen herkes tarafından kabul edilmedi. Bazıları bunun tehlikeli olduğunu düşündü, bazıları dini gerekçelerle karşı çıktı, bazıları da insana hayvan hastalığı verilmesini garipsedi. Hatta dönemin karikatürlerinde, aşı olan insanların bedeninden inekler çıktığını gösteren alaycı çizimler yayımlandı. Aşı karşıtlığının tarihi de neredeyse aşının tarihi kadar eskidir.
Buna rağmen yöntem kısa sürede yayıldı. Çünkü çiçek hastalığı çok öldürücüydü ve Jenner’ın aşısı, variolasyona göre çok daha güvenli bir yol sunuyordu. 19. yüzyıl boyunca çiçek aşısı birçok ülkede uygulanmaya başladı. Zamanla devletlerin sağlık politikalarının bir parçası haline geldi.
Çiçek aşısının en büyük tarihsel sonucu ise 20. yüzyılda görüldü. Dünya Sağlık Örgütü’nün küresel aşılama kampanyaları sonucunda çiçek hastalığı tamamen ortadan kaldırıldı. 1980’de çiçek hastalığının dünya üzerinden silindiği ilan edildi. Bu, insanlık tarihinde bir hastalığın aşı yoluyla tamamen yok edildiği en büyük başarıdır.
1804 – Lewis ve Clark Seferi başladı; Amerika’nın batıya açılan büyük keşif yolculuğu başladı.
14 Mayıs 1804’te Lewis ve Clark Seferi başladı. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın görevlendirdiği keşif ekibi, yeni satın alınan Louisiana topraklarını incelemek, Missouri Nehri boyunca ilerlemek, Pasifik Okyanusu’na ulaşacak bir rota bulmak ve kıtanın batısı hakkında bilgi toplamak için yola çıktı.
Bu seferin arka planında, ABD tarihinin en büyük toprak genişlemelerinden biri olan Louisiana Satın Alması vardı. 1803’te Amerika Birleşik Devletleri, Fransa’dan çok geniş bir bölgeyi satın almıştı. Bu satın alma, ülkenin yüzölçümünü neredeyse ikiye katladı. Fakat haritada artık ABD’ye ait görünen bu toprakların büyük bölümü, Washington yönetimi için hâlâ bilinmeyen bir dünyaydı. Hangi nehirler vardı, hangi dağlar aşılacaktı, hangi yerli halklar yaşıyordu, Pasifik’e ulaşmak mümkün müydü? Bu soruların cevabı yoktu.
Seferin başındaki iki isim Meriwether Lewis ve William Clark’tı. Lewis, Başkan Jefferson’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, doğa tarihi ve askeri disiplin konusunda yetiştirilmişti. Clark ise deneyimli bir asker ve haritacıydı. İkili, daha sonra “Keşif Birliği” olarak anılacak ekiple birlikte batıya doğru uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıktı.
Ekip yol boyunca bitkileri, hayvanları, nehirleri, dağları, iklimi ve yerli toplulukları kaydetti. Haritalar çıkardı, notlar tuttu, örnekler topladı. Bu açıdan Lewis ve Clark Seferi, ABD’nin batı topraklarını bilimsel, askeri ve siyasi bakımdan tanıma hamlesiydi.
Yolculuk sırasında ekibe katılan en önemli isimlerden biri Sacagawea’ydı. Şoşon kökenli genç bir kadın olan Sacagawea, rehberlik, çeviri ve yerli topluluklarla temas kurulmasında kritik rol oynadı. Yanında küçük çocuğuyla birlikte sefere katılması, bu zorlu yolculuğun en dikkat çekici ayrıntılarından biridir. Sacagawea, zamanla Amerikan tarih anlatısında seferin en sembolik figürlerinden biri haline geldi.
Lewis ve Clark ekibi, Missouri Nehri boyunca ilerledi, Rocky Dağları’nı aştı ve sonunda Pasifik kıyılarına ulaştı. 1806’da geri döndüklerinde yanlarında yalnız haritalar değil, Amerika’nın batıya doğru büyüme fikrini güçlendiren büyük bir keşif anlatısı da vardı.
Fakat bu seferi yalnız “kahramanca keşif” olarak anlatmak eksik olur. Lewis ve Clark’ın geçtiği topraklar boş değildi. Bu bölgelerde binlerce yıldır yaşayan yerli halklar vardı. Sefer, ABD’nin batıya doğru yayılmasının önünü açtı; bu yayılma ise ilerleyen yıllarda yerli halkların toprak kaybı, zorunlu göçler, anlaşmaların bozulması ve şiddetle sonuçlandı.
1861 – Canellas Meteoriti Dünya’ya düştü; Barselona yakınlarında gökten taş yağdı.
14 Mayıs 1861’de, İspanya’nın Barselona kenti yakınlarında Canellas Meteoriti olarak bilinen bir göktaşı Dünya’ya düştü. Kaynaklarda bu meteoritin kondrit tipinde olduğu, 14 Mayıs 1861’de düştüğü ve toplam kütlesinin farklı kataloglarda 859 gram ile 945 gram arasında verildiği görülür. Mindat kaydı, Cañellas meteoriti için “14 Mayıs 1861’de düştü” bilgisini verir ve onu sıradan kondrit sınıfında, H tipi bir taş meteorit olarak tanımlar.
Kondritler, göktaşları içinde özel bir yere sahiptir. Bunlar, Güneş Sistemi’nin ilk dönemlerinden kalma en eski taş malzemeler arasında kabul edilir. İçlerinde kondrül adı verilen küçük, yuvarlak mineral tanecikleri bulunur. Bu tanecikler, Güneş Sistemi henüz gençken erimiş damlacıklar halinde oluşmuş, sonra soğuyarak taşlaşmıştır. Yani böyle bir meteorit, yaklaşık 4,5 milyar yıl öncesinden kalan kozmik bir arşiv parçasıdır.
Canellas Meteoriti’nin düşüşü sırasında gökyüzünde patlama sesi duyulduğu, ardından Barselona yakınlarındaki bölgeye parçaların saçıldığı aktarılır. Mindat kaydına göre taşlar Villa Nueva yakınlarına düştü; fakat parçaların büyük bölümü kayboldu ya da küçük parçalara ayrıldı. En büyük kütlelerden birinin Madrid’deki İspanya Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi’nde saklandığı belirtilir.
Bu tür meteorit düşüşleri bilim insanları için çok değerlidir. Çünkü bir meteoritin düştüğü anın görülmesi, sesinin duyulması ve kısa süre içinde parçalarının toplanması, onun kökeni ve yapısı hakkında daha güvenilir bilgi sağlar. Göktaşı yeryüzünde uzun süre kalırsa yağmur, hava, toprak ve insan etkisiyle bozulabilir. Canellas gibi gözlenmiş örnekler, bu yüzden meteorit kataloglarında özel bir yere sahiptir.
Canellas Meteoriti’nin H tipi kondrit olarak sınıflandırılması da önemlidir. H kondritleri, sıradan kondritler içinde metal bakımından görece zengin bir gruptur. İçerdikleri demir-nikel taneleri, silikat mineralleri ve şok damarları, bu taşın ana gövdesinin uzayda çarpışmalara, basınca ve kırılmalara maruz kaldığını gösterir. Başka bir deyişle, küçük bir taş parçasının içinde bile Güneş Sistemi’nin erken dönem çarpışmalarının izleri bulunabilir.
Bu olay, meteorların halk hafızasındaki etkisini de hatırlatır. 19. yüzyılda gökten gelen parlak ateş topları, patlama sesleri ve düşen taşlar yalnız bilimsel merak uyandırmıyor; çoğu zaman halk arasında korku, söylenti ve dini yorumlara da yol açıyordu. Bugün bunları astronomi ve jeoloji bilgisiyle açıklıyoruz; fakat o dönemde gökten düşen taşlar, hâlâ olağanüstü ve ürkütücü bir olay olarak algılanıyordu.
Barselona çevresi meteorit tarihi açısından yalnız Canellas ile de anılmaz. Bölgeye ilişkin daha eski bir meteorit olayı olarak 1704 Barselona meteoriti üzerine de bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Bu da Katalonya çevresinin meteorit kayıtlarında ilginç bir yere sahip olduğunu gösterir.
1900 – Paris Olimpiyatları başladı; kadınlar modern olimpiyatlarda ilk kez sahneye çıktı.
14 Mayıs 1900’de Paris Olimpiyatları başladı. Modern olimpiyatların ikinci organizasyonu olan bu oyunlar, spor tarihi açısından çok önemli bir yeniliğe sahne oldu: Kadın sporcular ilk kez modern olimpiyatlarda yarıştı.
İlk modern olimpiyatlar 1896’da Atina’da yapılmıştı. Ancak o oyunlarda kadın sporculara yer verilmemişti. 1900 Paris Oyunları ise bu açıdan bir kırılma noktası oldu. Kadınlar tenis, golf, yelken, kroket ve binicilik gibi bazı branşlarda yarışabildi. Sayıları çok azdı; ama varlıkları modern spor tarihinde büyük bir eşikti.
Paris 1900, bugünkü olimpiyatlardan çok farklı bir organizasyondu. Oyunlar, Paris Dünya Fuarı ile iç içe düzenlendi. Bu yüzden bugünkü gibi net bir olimpiyat atmosferi yoktu. Organizasyon aylar boyunca sürdü; bazı sporcular olimpiyatta yarıştıklarının bile tam farkında değildi. Açılış-kapanış törenleri, medya ilgisi ve uluslararası olimpiyat kimliği bugünkü kadar belirgin değildi.
Yine de 1900 oyunlarının önemi büyüktür. Çünkü olimpiyat fikri henüz yeni şekilleniyordu. Pierre de Coubertin’in modern olimpiyat ideali, uluslararası barış, gençlik, beden eğitimi ve spor yoluyla ulusların buluşması düşüncesine dayanıyordu. Ancak bu ideal, başlangıçta erkek merkezliydi. Kadınların olimpiyatlarda yer alması, sporun yalnız erkeklere ait bir alan olmadığını gösteren ilk adımdı.
1900 Paris Oyunları’nda öne çıkan kadın sporculardan biri İngiliz tenisçi Charlotte Cooper’dı. Cooper, tek kadınlar tenis turnuvasını kazanarak modern olimpiyatlarda bireysel dalda şampiyon olan ilk kadın sporculardan biri oldu. Bu başarı, kadın spor tarihi açısından sembolik bir yere sahiptir.
Kadınların olimpiyatlara katılması hemen büyük bir eşitlik getirmedi. Tam tersine, kadın sporcular uzun yıllar sınırlı branşlarda ve düşük sayılarla yarışabildi. Kadınların atletizm gibi temel branşlarda daha geniş yer alması için uzun mücadeleler gerekti. Bazı çevreler kadınların spor yapmasını sağlık, ahlak ya da toplumsal rol gerekçeleriyle uygun bulmuyordu. Bu nedenle 1900’deki katılım küçük ama tarihî bir adımdı.
Paris Oyunları ayrıca olimpiyatların sporla modernleşme arasındaki bağını da gösterdi. 20. yüzyılın başında şehirler, uluslar ve imparatorluklar kendilerini dünya sahnesinde tanıtmak istiyordu. Olimpiyatlar da zamanla prestij, ulusal kimlik, modern şehircilik ve uluslararası rekabet alanına dönüşecekti.
1916 – William Stanley hayatını kaybetti; elektriğin uzak mesafelere taşınmasını sağlayan transformatörün öncülerinden biri oldu.
14 Mayıs 1916’da Amerikalı fizikçi, elektrik mühendisi ve mucit William Stanley Jr. hayatını kaybetti. Stanley, bugün adı Edison, Tesla ya da Westinghouse kadar geniş kitlelerce bilinmese de modern elektrik sisteminin kurulmasında çok önemli payı olan isimlerden biridir. Özellikle alternatif akımın uzak mesafelere güvenli ve verimli biçimde taşınmasını sağlayan pratik transformatör tasarımıyla elektrik çağının temel taşlarından birini döşedi.
Elektrik 19. yüzyılın sonlarında henüz bugünkü gibi evlerin, sokakların ve fabrikaların olağan parçası değildi. En büyük sorunlardan biri, elektriğin uzak mesafelere nasıl taşınacağıydı. Doğru akım sistemlerinde elektrik santralden çok uzağa verimli biçimde iletilemiyordu. Bu da her bölgeye yakın santral kurmayı gerektiriyordu. Alternatif akım ise voltajın yükseltilip düşürülebilmesine imkân verdiği için çok daha geniş alanlara elektrik dağıtmanın yolunu açtı.
William Stanley’nin önemi burada ortaya çıkar. Stanley, 1880’lerde George Westinghouse için çalışırken alternatif akım sistemleri üzerinde çalıştı ve pratik bir transformatör geliştirdi. Transformatör, elektriğin voltajını yükseltip düşürmeye yarayan cihazdır. Voltaj yükseltildiğinde elektrik daha az kayıpla uzun mesafelere taşınabilir; kullanılacağı yerde tekrar güvenli seviyeye indirilebilir. Bugünkü elektrik şebekelerinin temel mantığı hâlâ bu ilkeye dayanır.
1886’da Stanley, Massachusetts eyaletindeki Great Barrington kasabasında alternatif akımla elektrik dağıtımını gösteren önemli bir sistem kurdu. Jeneratör, transformatör ve iletim hatlarıyla çalışan bu sistem, sokakları ve binaları aydınlattı. Bu gösteri, alternatif akımın yalnız laboratuvar fikri olmadığını; şehirleri, fabrikaları ve evleri aydınlatabilecek pratik bir sistem olduğunu kanıtladı.
Bu gelişme, elektrik tarihindeki büyük “akımlar savaşı” içinde de önemlidir. Edison doğru akımı savunurken, Westinghouse ve daha sonra Tesla alternatif akımın geleceğini temsil ediyordu. Stanley’nin transformatör çalışmaları, alternatif akımın en büyük avantajını görünür hale getirdi: Elektrik uzaklara taşınabiliyordu. Böylece elektrik üretimi merkezi santrallerde yapılabilir, enerji geniş bölgelere dağıtılabilirdi.
Stanley kariyeri boyunca çok sayıda elektrikli cihaz ve sistem üzerine patent aldı. Stanley, daha sonra kendi şirketini kurdu; bu şirket 1903’te General Electric tarafından satın alındı. Stanley’nin adı bugün özellikle elektrik mühendisliği tarihinde, alternatif akım dağıtımının erken ve pratik öncülerinden biri olarak anılır.
İlginç bir ayrıntı daha vardır: Stanley adı bugün yalnız elektrik tarihinde değil, termos şişeleriyle de yaşar. William Stanley Jr., 1910’larda çelik vakum şişesi tasarımı üzerinde de çalıştı ve bu alanda patent aldı. Bugün yaygın bilinen Stanley termos markasının kökeninde de bu teknoloji bulunur.
1919 – Amiral Calthorpe Türk makamlarına İzmir’in işgal edileceğini bildirdi; şehir, işgalden bir gün önce teslim baskısıyla karşı karşıya kaldı.
14 Mayıs 1919’da İzmir limanında bulunan İtilaf Devletleri donanmasının kumandanı Amiral Somerset Arthur Gough-Calthorpe, Türk makamlarına İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgal edileceğini bildirdi. Bu bildirim, 15 Mayıs 1919’da gerçekleşecek İzmir işgalinin resmî habercisiydi. Şehir, artık söylenti ve endişe aşamasından çıkmış; açık bir işgal emriyle karşı karşıya kalmıştı.
Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti fiilen savunmasız hale getirilmişti. Ordular terhis ediliyor, stratejik noktalar İtilaf Devletleri’nin denetimine açılıyor, Osmanlı yönetimi İstanbul’da büyük baskı altında hareket ediyordu. İzmir ise limanı, ticareti, Ege’deki konumu ve Batı Anadolu’ya açılan kapı olması nedeniyle işgal planlarının merkezindeydi.
İşgal kararının arkasında Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos’un Paris Barış Konferansı’ndaki yoğun diplomatik çabası vardı. Venizelos, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesini istiyor; bu iddiasını bölgede Rum nüfusun varlığına ve tarihî hak söylemine dayandırıyordu. İtilaf Devletleri ise özellikle İtalya’nın Batı Anadolu’daki taleplerini dengelemek ve Yunanistan’ı kendi çizgilerinde tutmak için İzmir’in Yunanlar tarafından işgaline onay verdi.
Amiral Calthorpe’un 14 Mayıs’taki bildirimi, Osmanlı tarafı için büyük bir çaresizlik anıydı. Türk ordusuna ve yerel makamlara direnilmemesi gerektiği açık biçimde hissettiriliyordu. Zaten Mondros sonrasında Osmanlı askeri gücü büyük ölçüde kısıtlanmıştı. İzmir’deki Türk birlikleri, işgale karşı düzenli ve güçlü bir savunma yapabilecek durumda değildi. Bu da şehir halkında derin bir öfke ve acizlik duygusu yarattı.
Aynı gün İzmir’de Türk halkı arasında büyük bir hareketlilik başladı. İşgal haberinin kesinleşmesi üzerine İzmirli vatanseverler ve aydınlar, Maşatlık Mitingi olarak bilinen büyük toplantıda bir araya geldi. Halk, İzmir’in Yunanistan’a verilmesini protesto etti. Ancak mitingdeki öfke ve kararlılığa rağmen, şehir ertesi gün büyük bir askeri işgalle karşılaşacaktı.
İzmir’deki Rum halkın bir bölümü ise Yunan ordusunu karşılamaya hazırlanıyordu. Bir gün önce Aya Fotini Kilisesi’nde Venizelos’un işgale ilişkin beyannamesi yerli Rumlara okunmuştu. Böylece aynı şehirde iki farklı duygu yan yana büyüyordu: Rum toplumunun bir kısmında “kurtuluş” beklentisi, Türk ve Müslüman halkta ise yurdun elden gitmesi korkusu.
15 Mayıs 1919’da Yunan askerleri İzmir’e çıktığında bu gerilim kısa sürede kanlı olaylara dönüştü. Hasan Tahsin’in ilk kurşunu, ardından yaşanan öldürmeler, tutuklamalar, hakaretler ve taşkınlıklar, işgali Türk kamuoyunda derin bir travmaya dönüştürdü. İzmir’in işgali, Anadolu’daki Millî Mücadele fikrini güçlendiren en büyük kırılmalardan biri oldu.
Amiral Calthorpe’un bildirimi bu yüzden teknik bir diplomatik tebligat gibi görülemez. O bildirim, bir imparatorluğun yenilgi sonrası nasıl edilgen hale getirildiğini, bir şehrin kaderinin yerel halkın iradesi dışında nasıl belirlendiğini ve işgalin “resmî prosedür” diliyle nasıl duyurulduğunu gösterir.
1919 – İzmirli yurtseverler Maşatlık’ta toplandı; işgale karşı “Reddi İlhak” kararı alındı.
14 Mayıs 1919 gecesi, İzmirli yurtseverler Yahudi Mezarlığı olarak bilinen Maşatlık bölgesinde toplandı ve İzmir’in Yunanistan’a katılmasını reddeden Reddi İlhak ilkesini kabul etti. Bu toplantı, ertesi gün başlayacak Yunan işgalinden hemen önce, İzmir’de Türk halkının işgale karşı gösterdiği en önemli sivil direniş adımlarından biri oldu.
O gün İzmir’de artık işgalin söylenti olmadığı anlaşılmıştı. İtilaf donanması limandaydı. Amiral Calthorpe, Türk makamlarına İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgal edileceğini bildirmişti. Bir gün önce de Venizelos’un işgale ilişkin beyannamesi Aya Fotini Kilisesi’nde yerli Rumlara okunmuştu. Şehirde iki farklı hazırlık vardı: Rum toplumunun bir bölümü Yunan ordusunu karşılamaya hazırlanırken, Türk ve Müslüman halk büyük bir endişe ve öfke içindeydi.
Bu atmosferde İzmirli aydınlar, gazeteciler, esnaf, gençler ve vatanseverler Maşatlık’ta bir araya geldi. Toplantının mezarlıkta yapılması bile dönemin çaresizliğini ve gizliliğini gösterir. Şehir fiilen İtilaf güçlerinin gözetimi altındaydı; açık bir siyasi direniş toplantısı yapmak kolay değildi. Buna rağmen İzmir’in işgaline sessiz kalınmaması gerektiği düşüncesi ağır bastı.
Toplantıda kabul edilen Reddi İlhak ilkesi, kelime anlamıyla “ilhakı reddetmek” demektir. Buradaki ilhak, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a katılması anlamına geliyordu. İzmirli yurtseverler, işgali bölgenin Yunanistan’a bağlanması planının parçası olarak görüyordu. Bu nedenle mesele, yurdun elden alınması tehlikesiydi.
Maşatlık toplantısı, İzmir’deki milli bilincin önemli göstergelerinden biridir. Halkın elinde düzenli bir ordu yoktu. İstanbul hükümeti direnme iradesi gösteremiyordu. Yerel yönetim çaresizdi. Buna rağmen İzmirli yurtseverler, işgalin meşru kabul edilmeyeceğini ilan etti. Bu, Millî Mücadele’nin ruhunu anlatan erken örneklerden biridir: Önce reddetmek, sonra örgütlenmek, sonra direnmek.
Bu toplantının ardından Reddi İlhak fikri hızla yayıldı. İzmir’in işgali, yalnız İzmir’de değil, bütün Anadolu’da büyük tepki doğuracaktı. Reddi İlhak cemiyetleri kurulacak, mitingler yapılacak, protestolar düzenlenecek ve işgal karşıtı hareket daha örgütlü bir hale gelecekti. Balıkesir, Alaşehir, Nazilli ve diğer Batı Anadolu merkezlerinde toplanan kongreler de bu direniş çizgisinin devamı olarak görülebilir.
14 Mayıs gecesindeki toplantı, aynı zamanda 15 Mayıs sabahının psikolojik zeminini de oluşturdu. Ertesi gün Yunan askerleri İzmir’e çıkacak, Hasan Tahsin’in ilk kurşunu sembolik bir direniş anı olarak hafızaya kazınacak, ardından şehirde büyük acılar yaşanacaktı. Maşatlık’ta alınan karar, bu kanlı günün hemen öncesinde Türk halkının işgali kabullenmediğini gösteren açık bir tavırdı.
Burada önemli olan nokta şudur: Reddi İlhak, yalnız bir slogan değildi. Osmanlı Devleti’nin yenilgi sonrası parçalanmasına karşı yerel halkın kendi kaderine sahip çıkma iradesiydi. İzmirli yurtseverler, “Bu şehir bizim irademiz dışında başka bir devlete verilemez” demiş oluyordu. Bu fikir, ilerleyen aylarda Millî Mücadele’nin temel siyasal diline dönüşecekti.
1937 – Tarım Bakanlığı’nın kuruluş kanunu kabul edildi; tarım politikası ayrı bir devlet kurumu haline geldi.
14 Mayıs 1937’de Tarım Bakanlığı’nın kuruluş kanunu kabul edildi. Bu düzenleme, tarımın Cumhuriyet yönetimi içinde ayrı ve güçlü bir bakanlık yapısıyla ele alınması bakımından önemliydi. Çünkü genç Türkiye Cumhuriyeti için tarım; nüfusun büyük çoğunluğunu, ülkenin gıda ihtiyacını, ihracat gelirlerini ve kalkınma hedeflerini doğrudan ilgilendiren temel bir alandı.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye büyük ölçüde tarım toplumuydu. Nüfusun çok büyük bölümü köylerde yaşıyor, geçimini topraktan sağlıyordu. Sanayi henüz sınırlıydı; şehirleşme bugünkü ölçüde gelişmemişti. Bu nedenle devletin kalkınma politikası, sadece fabrika kurmakla sınırlı olamazdı. Tohum, sulama, hayvancılık, zirai mücadele, tarım eğitimi, köy ekonomisi ve çiftçinin üretim kapasitesi de doğrudan devlet meselesiydi.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden tarım yapısı ciddi sorunlar taşıyordu. Üretim büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılıyor, verim düşüklüğü yaşanıyor, modern tarım makineleri sınırlı kalıyor, hastalıklar ve zararlılar ürün kaybına neden oluyor, köylü çoğu zaman borç ve vergi baskısı altında yaşıyordu. Cumhuriyet yönetimi, bu tabloyu değiştirmek için tarımı daha planlı bir kamu politikası haline getirmek zorundaydı.
1937’de Tarım Bakanlığı’nın kuruluş kanununun kabul edilmesi, bu ihtiyacın kurumsal karşılığıydı. Bakanlık; tarımsal üretimin geliştirilmesi, çiftçinin eğitilmesi, hayvancılığın ıslahı, bitki hastalıklarıyla mücadele, tohum ve fidan çalışmaları, veterinerlik hizmetleri, orman ve kırsal kalkınma gibi geniş bir alanla ilgilenecekti. Böylece tarım, dağınık idari başlıklar içinden çıkarılıp daha bütünlüklü bir devlet politikası olarak örgütlenmiş oldu.
Bu dönemde tarım politikası yalnız üretimi artırmak anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda modernleşme projesinin parçasıydı. Ziraat okulları, numune çiftlikleri, araştırma istasyonları, veteriner hizmetleri ve kooperatifçilik girişimleri, köylünün bilgiye, tekniğe ve örgütlü üretime ulaşmasını amaçlıyordu. Cumhuriyet kadroları için köy, geri bırakılacak bir alan değil, dönüştürülmesi gereken temel toplumsal zemindi.
Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” sözü de bu tarımsal ve toplumsal bakışın simgelerinden biri haline geldi. Fakat bu sözün gerçek karşılığı, sadece köylüyü övmekle değil; toprağı, üretimi, eğitimi, pazarı ve kırsal hayatı güçlendirecek kurumlar kurmakla verilebilirdi. Tarım Bakanlığı’nın kurumsallaşması da bu yöndeki adımlardan biriydi.
1930’lar aynı zamanda devletçiliğin güçlendiği yıllardı. Sanayide Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar öne çıkarken, tarım alanında da devletin planlayıcı ve düzenleyici rolü artıyordu. Dünya 1929 ekonomik bunalımının etkilerini yaşamış, tarımsal fiyatlar düşmüş, köylü ekonomisi birçok ülkede sarsılmıştı. Türkiye de bu krizden etkilenmişti. Bu nedenle tarımın piyasaya tamamen bırakılmadan kamu politikasıyla desteklenmesi daha önemli hale geldi.
Tarım Bakanlığı’nın kuruluşu, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin kırsal kalkınma, tarımsal destek, hayvancılık, orman, su ve gıda politikalarının da temel kurumlarından birini oluşturdu. Bakanlığın adı ve yapısı zaman içinde değişti; farklı dönemlerde köyişleri, orman, gıda ve hayvancılık gibi alanlarla birleşti ya da ayrıldı. Ancak 1937’deki adım, tarımın devlet yönetiminde bağımsız bir ağırlık kazanması bakımından tarihsel önemini korur.
1940 – Rotterdam bombalandı; Hollanda’nın Nazi Almanyası karşısında teslimiyet yolu açıldı.
14 Mayıs 1940’ta II. Dünya Savaşı’nın Batı Avrupa’daki en sarsıcı saldırılarından biri yaşandı. Alman Hava Kuvvetleri, Hollanda’nın en önemli liman kentlerinden Rotterdam’ı bombaladı. Kent merkezi ağır biçimde yıkıldı; yüzlerce sivil hayatını kaybetti, on binlerce kişi evsiz kaldı. Bu saldırı, yalnız Rotterdam’ın değil, Hollanda’nın da kaderini belirledi.
Almanya, 10 Mayıs 1940’ta Hollanda, Belçika ve Lüksemburg üzerinden Batı Avrupa’ya saldırmıştı. Hitler’in amacı, Fransa’ya kuzeyden ilerlemek ve İngiltere-Fransa savunma hattını çökertmekti. Hollanda, tarafsız kalmaya çalışmıştı; fakat Nazi Almanyası için tarafsızlık artık güvence anlamına gelmiyordu. Alman ordusu, yıldırım savaşı stratejisiyle çok hızlı biçimde ilerledi.
Hollanda ordusu bazı bölgelerde direnç gösterdi. Ancak ülkenin coğrafi yapısı, hava indirme birlikleri, Alman zırhlı birliklerinin hızı ve hava üstünlüğü Hollanda’yı zor durumda bıraktı. Rotterdam, bu süreçte stratejik bir hedef haline geldi. Çünkü kent, Avrupa’nın en önemli limanlarından biriydi ve ülkenin ekonomik damarlarından birini oluşturuyordu.
14 Mayıs’ta Rotterdam’ın teslim olması için görüşmeler yapılırken Alman bombardıman uçakları kentin üzerine geldi. Bombardımanın zamanlaması daha sonra tartışıldı; bazı kaynaklara göre teslim görüşmeleri sürerken saldırının durdurulması için gönderilen emir bütün uçaklara ulaşmadı. Fakat sonuç değişmedi: Rotterdam’ın tarihi merkezi alevler içinde kaldı.
Bombardıman, askeri hedeflerden çok daha geniş bir yıkıma yol açtı. Evler, işyerleri, sokaklar, kiliseler, depolar ve liman çevresi büyük zarar gördü. Yangınlar saatlerce sürdü.
Rotterdam’ın bombalanması Hollanda hükümeti üzerinde büyük baskı yarattı. Almanlar, direniş devam ederse Utrecht başta olmak üzere başka şehirlerin de bombalanabileceği tehdidinde bulundu. Bu tehdit karşısında Hollanda ordusu 15 Mayıs’ta teslim oldu. Yalnız Zeeland bölgesindeki bazı birlikler bir süre daha direndi; fakat ülke fiilen Nazi işgali altına girdi.
Rotterdam Bombardımanı, II. Dünya Savaşı’nda sivillerin doğrudan hedef haline geldiği büyük şehir saldırılarının erken örneklerinden biridir. Savaş artık yalnız cephede askerlerin karşı karşıya geldiği bir mücadele değildi. Limanlar, fabrikalar, tren yolları, köprüler ve şehir merkezleri de savaşın parçası haline gelmişti. Londra, Coventry, Varşova, Dresden, Tokyo ve daha birçok şehir ilerleyen yıllarda aynı yıkıcı gerçeği yaşayacaktı.
Rotterdam ise savaş sonrasında kendini yeniden inşa etti. Bugün kentin modern mimarisi, biraz da 1940’taki büyük yıkımın sonucudur. Eski tarihi merkez büyük ölçüde yok olduğu için, Rotterdam savaş sonrası Avrupa’nın en modern şehircilik örneklerinden birine dönüştü. Ancak bu modern görüntünün altında, 14 Mayıs 1940’ın acı hafızası vardır.
1944 – George Lucas doğdu; Star Wars ile sinema endüstrisinin kaderini değiştirdi.
14 Mayıs 1944’te Amerikalı yönetmen, senarist ve yapımcı George Lucas doğdu. Lucas, modern sinema endüstrisinin çalışma biçimini değiştiren isimlerden biridir. Özellikle Star Wars ile özel efektlerden yan ürün pazarına, gişe sinemasından hayran kültürüne kadar büyük bir dönüşüm başlattı.
George Lucas, sinemaya 1970’lerde Amerikan sinemasının yenilendiği bir dönemde girdi. Francis Ford Coppola, Martin Scorsese, Steven Spielberg, Brian De Palma ve Peter Bogdanovich gibi isimlerle aynı kuşağın parçasıydı. Bu kuşak, stüdyo sisteminin eski kalıplarını kırıyor, daha kişisel, daha cesur ve teknik açıdan yenilikçi filmler yapıyordu.
Lucas’ın ilk büyük çıkışı American Graffiti ile geldi. 1973 yapımı bu film, 1960’ların başındaki gençlik kültürünü, arabaları, müziği ve Amerikan taşra hayatını nostaljik ama canlı bir dille anlattı. Düşük bütçesine rağmen büyük başarı kazandı. Bu başarı Lucas’a daha büyük bir proje için alan açtı.
O proje Star Wars oldu. 1977’de gösterime giren film, sinema tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bilimkurgu, mitoloji, western, samuray filmleri, çizgi roman estetiği ve masal anlatısını bir araya getirdi. Luke Skywalker, Darth Vader, Prenses Leia, Han Solo, Obi-Wan Kenobi ve Yoda gibi karakterler, modern popüler kültürün ortak hafızasına yerleşen mitolojik tiplere dönüştü.
Star Wars’un başarısı sadece gişe rakamlarından ibaret değildi. Film, özel efekt teknolojisinde büyük bir sıçrama yarattı. Lucas’ın kurduğu Industrial Light & Magic, sinemada görsel efektlerin gelişiminde belirleyici rol oynadı. Uzay savaşları, yaratıklar, maketler, hareket kontrollü kamera sistemleri ve daha sonra dijital efektler, Hollywood’un teknik sınırlarını genişletti.
Lucas’ın sinema endüstrisini değiştiren bir başka hamlesi de yan ürünlerdi. Oyuncaklar, çizgi romanlar, kitaplar, oyunlar, kıyafetler ve koleksiyon ürünleri, Star Wars evrenini sinema salonunun dışına taşıdı. Bugün büyük film serilerinin oyuncak, oyun, dizi, tema parkı ve dijital içeriklerle dev markalara dönüşmesi çok olağan görünüyor; ama bu modelin en güçlü erken örneklerinden biri Star Wars oldu.
George Lucas ayrıca Indiana Jones serisinin de yaratıcıları arasındadır. Steven Spielberg’in yönettiği bu seri, macera sinemasının en sevilen örneklerinden biri haline geldi. Böylece Lucas, macera sinemasında da kalıcı bir iz bıraktı.
Elbette Lucas tartışmasız bir figür değildir. Star Wars’un sonraki versiyonlarına yaptığı müdahaleler, öncül üçlemenin bazı anlatı tercihleri ve dijital efektlere aşırı güvenmesi hayranlar arasında çok tartışıldı. Ama bu tartışmalar bile Lucas’ın yarattığı evrenin ne kadar güçlü bir sahiplenme duygusu doğurduğunu gösterir.
Lucas’ın asıl etkisi şuradadır: Sinemayı yalnız tekil film üretimi olmaktan çıkarıp evren kurma işine dönüştürdü. Bugünkü Marvel evreninden büyük fantastik serilere kadar birçok yapım, Lucas’ın açtığı yoldan yürüdü. Hollywood artık sadece film değil; karakter, marka, mitoloji ve sürekli genişleyen hikâye evreni üretmeye devam ediyor.
1946 – Türkiye Sosyalist Partisi kuruldu; çok partili hayatta sol siyaset de sahneye çıktı.
14 Mayıs 1946’da Türkiye Sosyalist Partisi kuruldu. Partinin başkanlığına Avukat Esat Adil Müstecaplıoğlu seçildi. Bu gelişme, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecinde yalnız merkez sağ ve liberal muhalefetin değil, sosyalist düşüncenin de legal siyaset alanında kendine yer açmaya çalıştığını gösteren önemli adımlardan biriydi.
1946 yılı Türkiye siyaseti için bir kırılma yılıydı. II. Dünya Savaşı bitmiş, dünya artık iki büyük blok etrafında şekillenmeye başlamıştı. Bir yanda ABD öncülüğündeki Batı dünyası, diğer yanda Sovyetler Birliği vardı. Türkiye ise savaş boyunca izlediği denge politikasından sonra Batı bloğuna yaklaşmaya başlamıştı. Bu ortamda çok partili hayata geçiş hızlandı; Demokrat Parti 1946’da kuruldu ve aynı yıl seçimlere gidildi.
Ancak çok partili hayat yalnız Demokrat Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki rekabetten ibaret değildi. Aynı dönemde sol çevreler de yasal parti kurma imkânını denedi. Türkiye Sosyalist Partisi bu girişimlerden biriydi. Parti, işçi hakları, sendikal örgütlenme, sosyal adalet, emeğin korunması ve demokratik özgürlükler gibi başlıkları savunuyordu.
Esat Adil Müstecaplıoğlu, Türkiye sol tarihinde özel bir yere sahiptir. Hukukçu kimliğinin yanı sıra işçi hareketiyle, sendikal haklarla ve sosyalist düşünceyle ilgilendi. Türkiye Sosyalist Partisi’nin başına geçmesi, solun yasal siyaset içinde var olma arayışının bir sonucuydu. Ancak bu arayış kolay olmayacaktı.
Çünkü 1946 Türkiye’sinde sol siyaset üzerindeki baskı çok güçlüydü. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar ve Kars-Ardahan talepleri nedeniyle Türkiye’de antikomünizm hızla yükselmişti. Sosyalist veya komünist olarak görülen çevreler güvenlik tehdidi gibi algılanıyordu. Bu nedenle legal sosyalist partilerin çalışma alanı daha baştan daraltılmıştı.
Türkiye Sosyalist Partisi’nin kuruluşu, kısa süreli bir özgürlük aralığında gerçekleşti. Ancak aynı yılın sonunda sol partilere ve yayınlara yönelik baskılar arttı. Türkiye Sosyalist Partisi ile Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi gibi oluşumlar kapatıldı; yöneticileri ve üyeleri soruşturmalarla karşı karşıya kaldı. Böylece 1946’da açılmış gibi görünen legal sosyalist siyaset alanı çok kısa sürede yeniden kapandı.
Bu olay, Türkiye’de demokrasinin gelişimindeki temel çelişkilerden birini gösterir. Çok partili hayata geçilmişti; sandık, muhalefet ve parti rekabeti konuşuluyordu. Fakat siyasal çoğulculuğun sınırları çok dardı. Sağ ve merkez muhalefete belirli bir alan açılırken, sol düşünce çoğu zaman devlet güvenliği meselesi olarak görülüyor ve baskıyla karşılaşıyordu.
Türkiye Sosyalist Partisi’nin ömrü uzun olmadı; fakat tarihsel anlamı önemlidir. Bu parti, Türkiye’de sosyalist hareketin legal siyaset içinde kendini ifade etme çabasının erken örneklerinden biridir. İşçi sınıfı, sendikal haklar ve sosyal adalet gibi başlıkların çok partili hayatın başında da siyasal gündeme girmeye çalıştığını gösterir.
1948 – İsrail Devleti ilan edildi; Filistin Mandası bitti, Ortadoğu’da yeni ve kanlı bir dönem başladı.
14 Mayıs 1948’de İngiltere’nin kontrolündeki Filistin Mandası sona erdi. Aynı gün, Yahudi Ajansı Başkanı David Ben-Gurion, Tel Aviv’de yaptığı açıklamayla İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Bu ilan, Yahudiler için yüzyıllar süren sürgün, antisemitizm ve özellikle Holokost’un ardından tarihî bir devletleşme anıydı. Filistinliler için ise aynı süreç, toprak kaybı, kitlesel göç ve büyük bir felaket anlamına gelecekti.
Filistin Mandası, I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkmıştı. Milletler Cemiyeti, Filistin’in yönetimini İngiltere’ye bırakmıştı. İngiltere daha 1917’de yayımladığı Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de Yahudi halkı için bir “ulusal yurt” kurulmasını desteklediğini açıklamıştı. Ancak aynı topraklarda Arap Filistinliler yaşıyordu. Bu nedenle manda dönemi boyunca Yahudi göçü, Arap direnişi, İngiliz yönetimi ve iki halkın ulusal talepleri arasında sürekli büyüyen bir gerilim oluştu.
1930’lar ve 1940’larda Avrupa’daki antisemitizm, Nazi Almanyası’nın yükselişi ve Holokost, Yahudi devletine yönelik uluslararası desteği güçlendirdi. II. Dünya Savaşı sonunda milyonlarca Yahudi öldürülmüş, hayatta kalanların önemli bölümü yerinden edilmişti. Bu tarihsel travma, Yahudiler için güvenli bir devlet fikrini daha da acil hale getirdi.
1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin’in biri Yahudi, biri Arap olmak üzere iki devlete ayrılmasını öngören Taksim Planı’nı kabul etti. Kudüs ise özel uluslararası statüye sahip olacaktı. Yahudi tarafı planı kabul etti; Arap tarafı ise Filistin topraklarının paylaşılmasına karşı çıktı. Çünkü plana göre Yahudi nüfus, toplam nüfus içinde daha az olmasına rağmen geniş ve stratejik bir toprak payı alıyordu. Bu karar, iç çatışmaları daha da artırdı.
14 Mayıs 1948’de İngiliz mandası sona ererken Ben-Gurion’un bağımsızlık ilanı geldi. İsrail, kendisini Yahudi halkının tarihî yurdunda kurulan bağımsız devlet olarak tanımladı. ABD, İsrail’i çok kısa süre içinde tanıdı; Sovyetler Birliği de kısa süre sonra tanıyan ülkeler arasında yer aldı. Böylece yeni devlet, daha ilk günlerinden itibaren uluslararası sistemde yer bulmaya başladı.
Ancak aynı gün ve hemen sonrasında savaş başladı. Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak kuvvetleri yeni kurulan İsrail’e karşı harekete geçti. Böylece Birinci Arap-İsrail Savaşı başladı. Arap devletleri, İsrail’in kuruluşunu ve Filistin’in bölünmesini kabul etmiyordu. İsrail ise varlığını korumak için savaşa girdi. Savaş, yalnız iki düzenli ordu arasındaki klasik bir çatışma değildi; aynı zamanda şehirler, köyler, mülteciler, milis güçler ve siviller üzerinden yürüyen çok daha karmaşık bir savaştı.
Savaş sonunda İsrail, Birleşmiş Milletler’in taksim planında kendisine ayrılan topraklardan daha geniş bir alanı kontrol etmeye başladı. Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze ise Mısır’ın kontrolüne girdi. Filistin Arap devleti ise kurulamadı. Yüz binlerce Filistinli evlerinden kaçtı ya da çıkarıldı. Filistinliler bu süreci Nakba, yani “Felaket” olarak adlandırır. Bu kelime, 1948’in Filistin hafızasındaki yerini özetler: Yurt kaybı, mültecilik, parçalanmış aileler ve geri dönüş hakkı meselesi.
Bu nedenle 14 Mayıs 1948, iki halkın hafızasında tamamen farklı anlamlar taşır. İsrailliler için bu tarih bağımsızlık, devletleşme ve hayatta kalma iradesinin sembolüdür. Filistinliler için ise yurtlarından edilmenin, devlet kuramamanın ve bugün hâlâ süren mülteci meselesinin başlangıç noktalarından biridir.
İsrail’in kuruluşu, Ortadoğu siyasetini kökten değiştirdi. Arap-İsrail savaşları, Filistin sorunu, Kudüs’ün statüsü, mülteci kampları, Batı Şeria, Gazze, yerleşimler, sınırlar, güvenlik politikaları ve büyük güçlerin bölgedeki hesapları sonraki on yılların en ağır uluslararası sorunlarından biri haline geldi.
1950 – Demokrat Parti iktidara geldi; Türkiye’de iktidar ilk kez sandıkla değişti.
14 Mayıs 1950’de Türkiye, çok partili siyasi hayatının en önemli seçimlerinden birini yaptı. Demokrat Parti, oyların yaklaşık yüzde 53’ünü alarak tek başına iktidara geldi. Böylece 27 yıllık Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı sona erdi ve Türkiye’de iktidar ilk kez seçim yoluyla, barışçıl biçimde el değiştirdi.
Bu seçim, Türkiye demokrasi tarihi açısından gerçek bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet 1923’te ilan edilmiş, CHP uzun yıllar tek parti olarak ülkeyi yönetmişti. 1946’da çok partili hayata geçilmişti; ancak o seçim açık oy, gizli tasnif uygulaması nedeniyle tartışmalı kalmıştı. 1950 seçimleri ise gizli oy, açık tasnif ilkesiyle yapıldı. Yani vatandaş oyunu gizli verdi, oylar herkesin gözü önünde sayıldı. Bu değişiklik, seçim güvenliği açısından çok önemliydi.
Demokrat Parti, 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan öncülüğünde kurulmuştu. Partinin kurucuları daha önce CHP içinde siyaset yapmış isimlerdi. CHP yönetimine karşı daha fazla siyasi özgürlük, ekonomik rahatlama, devletin toplum üzerindeki baskısının azalması ve halkın taleplerinin daha fazla dikkate alınması gerektiğini savunuyorlardı.
DP’nin en meşhur sloganı “Yeter, söz milletindir” oldu. Bu slogan, tek parti döneminden bunalmış geniş kesimlerin ruh halini özetleyen bir ifadeydi. Köylüler, küçük esnaf, tüccarlar, dindar-muhafazakâr çevreler, bürokrasinin sert tutumundan rahatsız olanlar ve ekonomik olarak daha fazla serbestlik isteyen kesimler Demokrat Parti’de karşılık buldu.
Seçimin sonucunda Demokrat Parti Meclis’te ezici bir çoğunluk elde etti. CHP ise ilk kez muhalefete düştü. Bu tablo, seçim sisteminin de etkisiyle ortaya çıktı. DP yüzde 53 civarında oy almasına rağmen Meclis sandalyelerinin çok büyük bölümünü kazandı. CHP’nin oy oranı ise yüzde 40’a yakın olmasına rağmen milletvekili sayısı çok daha düşük kaldı. Yani sonuç, yalnız halkın tercihinin değil, çoğunlukçu seçim sisteminin de etkisini taşıyordu.
Seçimden sonra Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Adnan Menderes Başbakan oldu. İsmet İnönü’nün sonucu kabul etmesi ve iktidarı devretmesi, Türk siyasi tarihi açısından çok önemliydi. Çünkü bir ülkede demokrasinin en kritik sınavı, iktidarın seçimle değişip değişemeyeceğidir. 14 Mayıs 1950’de Türkiye bu eşiği geçti.
Bu tarihle birlikte Türkiye’de tek parti dönemi fiilen kapandı. Devlet ile parti arasındaki güçlü ilişki çözülmeye başladı. Bürokrasi, ordu, basın, üniversite ve toplum yeni bir siyasi dengeye uyum sağlamaya çalıştı. Seçmen artık sadece yönetime katılan değil, yönetimi değiştirebilen bir güç olduğunu gördü.
Ancak bu tarihi tamamen romantize etmemek gerekir. Demokrat Parti iktidarı ilk yıllarında özgürlük ve ekonomik canlanma umudu yarattı; fakat ilerleyen yıllarda basın, muhalefet, üniversite ve yargı üzerindeki baskılar arttı. Tahkikat Komisyonu, siyasi gerilimler ve sertleşen iktidar dili, ülkeyi 27 Mayıs 1960 darbesine götüren sürecin parçaları oldu. Yani 1950, demokrasinin büyük bir zaferiydi; ama sonrasında bu demokrasinin kurumsallaştırılması başarılamadı.
1955 – Varşova Paktı kuruldu; Avrupa iki askeri blok arasında kesin biçimde bölündü.
14 Mayıs 1955’te Sovyetler Birliği, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya ve Romanya ile birlikte Varşova Paktı’nı imzaladı. Resmî adıyla “Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” olan bu pakt, Sovyetler Birliği öncülüğündeki Doğu Bloku’nun askeri ittifakıydı.
Varşova Paktı’nın kuruluşu, Soğuk Savaş’ın Avrupa’daki askeri dengesini netleştiren en önemli adımlardan biridir. 1949’da ABD, Kanada ve Batı Avrupa ülkeleri NATO’yu kurmuştu. 1955’te ise Batı Almanya’nın NATO’ya alınması, Sovyetler Birliği tarafından doğrudan tehdit olarak görüldü. II. Dünya Savaşı’nın üzerinden sadece 10 yıl geçmişti ve Almanya’nın yeniden silahlandırılması Moskova için çok hassas bir konuydu.
Sovyetler Birliği, Varşova Paktı’nı bu gelişmeye cevap olarak kurdu. Paktın görünürdeki amacı, üye ülkelerin birbirlerine herhangi bir saldırı durumunda yardım etmesi ve ortak savunma sağlamasıydı. Ancak gerçekte Varşova Paktı, Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa üzerindeki askeri ve siyasi kontrolünü kurumsallaştıran bir yapıydı.
Bu paktla birlikte Avrupa iki büyük askeri blok arasında bölündü. Batıda NATO, doğuda Varşova Paktı vardı. Almanya da bu bölünmenin merkezindeydi: Batı Almanya NATO üyesiydi, Doğu Almanya ise Sovyet bloğunun parçasıydı. Berlin Duvarı henüz yapılmamıştı; ama Avrupa’nın ideolojik ve askeri sınırları çoktan keskinleşmişti.
Sovyetler Birliği, bu yapıyı Doğu Bloku içindeki muhalefeti bastırmak için de kullandı. 1956’da Macaristan’daki ayaklanma Sovyet tanklarıyla bastırıldı. 1968’de Çekoslovakya’da Alexander Dubček’in başlattığı “Prag Baharı” reform hareketi, Varşova Paktı ordularının müdahalesiyle sona erdirildi. Bu olaylar, paktın üyeler arası eşit bir savunma ittifakından çok, Moskova’nın blok disiplini aracı olduğunu gösterdi.
Paktın askeri yapısı, Sovyet ordusunun üstünlüğüne dayanıyordu. Komuta kademesi, stratejik planlama, silah sistemleri ve askeri doktrin büyük ölçüde Moskova tarafından belirleniyordu. Doğu Avrupa ülkelerinin orduları, Sovyet askeri sistemiyle uyumlu hale getirildi. Böylece Varşova Paktı, bütün Doğu Avrupa’yı kapsayan dev bir askeri düzen haline geldi.
Soğuk Savaş boyunca Varşova Paktı ile NATO hiçbir zaman doğrudan büyük bir savaşa girmedi. Ancak Avrupa, iki blok arasında nükleer silahlar, tank orduları, casusluk faaliyetleri, propaganda savaşları ve krizlerle dolu bir gerilim hattına dönüştü. Her iki taraf da diğerinin saldırısına karşı hazırlık yaptı; bu durum on yıllar boyunca Avrupa halklarının üzerinde sürekli bir savaş korkusu yarattı.
Varşova Paktı’nın sonu ise Sovyet sisteminin çöküşüyle geldi. 1989’da Doğu Avrupa’daki komünist rejimler birer birer yıkıldı. Berlin Duvarı yıkıldı, Almanya birleşti, Polonya, Macaristan, Çekoslovakya ve diğer ülkeler Moskova çizgisinden uzaklaştı. Pakt, 1991’de resmen dağıldı. Bir zamanlar Sovyet askeri sisteminin parçası olan birçok ülke daha sonra NATO’ya katıldı. Bu da Soğuk Savaş sonrası Avrupa güvenlik düzeninin tamamen değiştiğini gösterdi.
1961 – Özgürlük Yolcuları’na saldırıldı; ABD’de ırk ayrımına karşı mücadele ateşin içinden geçti.
14 Mayıs 1961’de ABD’nin Alabama eyaletinde, Özgürlük Yolcuları olarak bilinen sivil haklar aktivistleri ırkçı bir saldırıya uğradı. Siyah ve beyaz aktivistlerin birlikte yolculuk ettiği otobüslerden biri Anniston yakınlarında durduruldu, taşlandı, camları kırıldı ve ateşe verildi. Bu olay, Amerikan sivil haklar mücadelesinin en çarpıcı anlarından biri oldu.
Özgürlük Yolcuları, İngilizce adıyla Freedom Riders, ABD’de eyaletler arası otobüs yolculuklarında uygulanan ırk ayrımını protesto etmek için yola çıkmıştı. Yüksek Mahkeme, eyaletler arası ulaşımda ayrımcılığın anayasaya aykırı olduğuna karar vermişti; fakat özellikle Güney eyaletlerinde bu karar fiilen uygulanmıyordu. Otobüs terminallerinde bekleme salonları, tuvaletler, yemek alanları ve oturma düzenleri hâlâ “beyazlar” ve “siyahlar” diye ayrılıyordu.
Aktivistlerin yöntemi son derece açıktı: Siyah ve beyaz yolcular aynı otobüse binecek, ayrımcı kurallara uymayacak ve federal kararların uygulanmasını isteyecekti. Bu, barışçıl ama çok cesur bir eylemdi. Çünkü Alabama, Mississippi ve Georgia gibi eyaletlerde siyahların eşitlik talebi ırkçı gruplar tarafından şiddetle karşılanıyordu.
14 Mayıs’ta Anniston’da otobüs Ku Klux Klan bağlantılı ırkçı bir kalabalık tarafından hedef alındı. Otobüsün lastikleri kesildi, araç durmaya zorlandı. Ardından otobüs ateşe verildi. İçerideki yolcular duman ve alevler arasında ölüm tehlikesi yaşadı. Dışarı çıktıklarında ise saldırgan kalabalığın tehdidiyle karşılaştılar.
Aynı gün Birmingham’da başka Freedom Riders grubu da saldırıya uğradı. Aktivistler dövüldü, yaralandı, polis müdahalesi ise son derece yetersiz kaldı. Hatta bazı yerel güvenlik güçlerinin ırkçı saldırganlara göz yumduğu ya da müdahale etmediği yönündeki iddialar, olayın skandal boyutunu büyüttü.
Bu saldırılar, Amerikan kamuoyunu sarstı. Televizyon ve gazeteler aracılığıyla yakılan otobüsün görüntüleri ülke geneline yayıldı. Irk ayrımının sadece “yerel gelenek” ya da “sosyal mesele” değil, açık bir şiddet düzeni olduğu daha görünür hale geldi. Federal hükümet üzerindeki baskı arttı.
Freedom Riders geri adım atmadı. Saldırılara rağmen yeni gruplar yola çıktı. Öğrenciler, papazlar, siyah ve beyaz aktivistler, tutuklanmayı ve dayak yemeyi göze alarak Güney eyaletlerine gitti. Bu kararlılık, sivil haklar hareketinin ahlaki gücünü artırdı.
Sonuçta federal yönetim, eyaletler arası ulaşımda ırk ayrımını daha ciddi biçimde uygulamaya zorlandı. Otobüs terminallerindeki ayrımcı uygulamalar kaldırıldı. Bu mücadele, birkaç yıl sonra 1964 Medeni Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakkı Yasası gibi büyük yasal değişimlerin zeminini güçlendirdi.
1972 – Bülent Ecevit CHP Genel Başkanı seçildi; “Karaoğlan” dönemi başladı.
14 Mayıs 1972’de Bülent Ecevit, CHP kurultayında partinin üçüncü genel başkanı seçildi. Böylece Cumhuriyet’in kurucu partisi CHP’de, Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü dönemlerinden sonra yeni bir liderlik sayfası açıldı. Bu; Türkiye solunun, sosyal demokrasinin ve CHP’nin halkla kurduğu ilişkinin değişmeye başladığı büyük bir siyasal dönemeçti.
Bu değişimin arka planında, CHP içinde uzun süredir devam eden yön arayışı vardı. Parti, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devletin kurucu gücü ve tek parti döneminin ana aktörüydü. Ancak çok partili hayata geçildikten sonra bu kimlik, CHP için hem güç hem de yük haline gelmişti. Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelişiyle CHP muhalefete düşmüş, toplumla bağını yenilemek zorunda kalmıştı.
1960’larda CHP içinde “ortanın solu” tartışması başladı. İsmet İnönü, CHP’nin kendisini sosyal adalet, emek, halkçılık ve demokratikleşme ekseninde yenilemesi gerektiğini görmüştü. Ancak bu çizginin asıl popüler yüzü Bülent Ecevit oldu. Ecevit, “ortanın solu” anlayışını daha canlı, daha halkçı ve daha iddialı bir dile dönüştürdü. Ona göre CHP, sadece bürokrasinin ve devlet elitinin partisi olarak kalamazdı; işçiye, köylüye, emekliye, yoksula ve ezilen kesimlere doğrudan seslenmeliydi.
Bülent Ecevit’in yükselişi, 12 Mart 1971 muhtırası sonrasında daha da hızlandı. Muhtıra döneminde CHP’nin nasıl bir tutum alacağı parti içinde ciddi görüş ayrılıklarına yol açtı. İsmet İnönü daha temkinli ve devlet aklına yakın bir çizgide dururken, Ecevit askeri müdahaleye ve ara rejim anlayışına daha açık biçimde karşı çıktı. Bu tutum, onu parti tabanında ve genç kuşaklarda daha etkili hale getirdi.
1972 kurultayı bu gerilimin sonucuydu. Ecevit ile İnönü arasındaki mücadele, yalnız iki liderin kişisel rekabeti değildi. Asıl mesele, CHP’nin ne olacağıydı. Parti, eski devletçi-merkez çizgisini mi sürdürecekti, yoksa daha toplumsal, daha emekçi, daha halkçı bir sosyal demokrat çizgiye mi yönelecekti? Kurultayda Ecevit’in kazanması, ikinci seçeneğin öne çıkması anlamına geldi.
İsmet İnönü’nün genel başkanlıktan ayrılması da başlı başına tarihî bir olaydı. İnönü, Atatürk’ün silah arkadaşı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı ve CHP’nin uzun yıllar tartışmasız lideriydi. Böyle bir ismin parti içinde yapılan demokratik bir yarış sonucunda koltuğu bırakması, Türk siyasetinde çok önemli bir örnektir. İnönü kaybetti, ama sonucu kabul etti. Bu da siyasi kurum kültürü açısından dikkat çekici bir davranıştı.
Ecevit’in genel başkan seçilmesiyle CHP’nin dili değişti. “Toprak işleyenin, su kullananın”, “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen” gibi sloganlar bu dönemin siyasal hafızasına yerleşti. Ecevit, şiir yazan, mütevazı yaşayan, entelektüel ama halkla temas kurabilen bir lider profili çizdi. Halk arasında ona “Karaoğlan” denmeye başlandı. Bu lakap, Ecevit’in klasik CHP imajını kırmasında çok etkili oldu.
1973 seçimlerinde CHP, Ecevit liderliğinde birinci parti çıktı. Bu sonuç, 1972’deki lider değişiminin toplumda karşılık bulduğunu gösterdi. Ecevit’in CHP’si artık yalnız Cumhuriyet’in kurucu partisi değil, emekçi kesimlere, gecekondu mahallelerine, sendikalara, gençlere ve sosyal adalet beklentisi olan seçmene seslenen yeni bir siyasal hareket gibi görünüyordu.
Fakat bu dönüşüm kolay değildi. CHP içinde eski kadrolarla yeni çizgi arasında gerilimler sürdü. Türkiye ise 1970’lerde ağır bir kutuplaşma dönemine giriyordu. Sağ-sol çatışmaları, ekonomik kriz, koalisyon hükümetleri, siyasi cinayetler ve sokak şiddeti giderek arttı. Ecevit’in liderliği bu zorlu atmosferde şekillendi.
Ecevit’in sonraki siyasi kariyerinde 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, koalisyon hükümetleri, 1977 seçim başarısı, 12 Eylül sonrası yasaklar ve 1999’da yeniden başbakanlığa dönüş gibi büyük başlıklar yer alacaktı. Ancak bütün bu uzun hikâyenin CHP açısından başlangıç eşiği 14 Mayıs 1972 kurultayıydı.
1973 – Skylab uzaya gönderildi; ABD’nin ilk uzay istasyonu Dünya yörüngesine çıktı.
14 Mayıs 1973’te ABD’nin ilk uzay istasyonu olan Skylab, Satürn V roketiyle uzaya fırlatıldı. Apollo Ay programından sonra NASA’nın uzayda uzun süreli yaşam ve çalışma deneyimi kazanmak için geliştirdiği Skylab, Amerikan uzay tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
Skylab, aslında Apollo programının mirası üzerine kuruldu. Ay’a insan göndermek için geliştirilen dev Satürn V roketi ve Apollo teknolojisi, bu kez Dünya yörüngesinde kalıcı sayılabilecek bir bilim laboratuvarı oluşturmak için kullanıldı. Skylab, yaklaşık 77 tonluk büyük bir uzay istasyonuydu ve dönemi için oldukça geniş bir iç hacme sahipti. Astronotlar burada haftalar ve aylar boyunca yaşayabileceklerdi.
Fırlatma başarılı görünse de kısa süre sonra büyük bir sorun ortaya çıktı. Skylab uzaya çıkarken dış yüzeyindeki mikrometeorit kalkanı zarar gördü ve kopan parçalar güneş panellerinden birini de devre dışı bıraktı. Diğer güneş paneli ise açılmadı. Bu durum istasyonu ciddi tehlikeye soktu. Çünkü kalkan olmadan Skylab aşırı ısınıyor, güneş panelleri çalışmadığı için de yeterli enerji üretemiyordu. Daha astronotlar gitmeden istasyon neredeyse kaybedilme noktasına gelmişti.
NASA hızlı biçimde bir kurtarma planı hazırladı. İlk mürettebat, 25 Mayıs 1973’te Skylab’a gönderildi. Astronotlar istasyona ulaştıktan sonra geçici bir güneşlik yerleştirdi, sıkışan güneş panelini açmayı başardı ve Skylab’ı kullanılabilir hale getirdi. Bu onarım görevi, uzayda insan becerisinin ve doğaçlama mühendisliğin en önemli erken örneklerinden biri olarak kabul edilir.
Skylab’da toplam üç insanlı görev yapıldı. Astronotlar istasyonda uzun süreli yaşamın insan bedeni üzerindeki etkilerini inceledi. Kas kaybı, kemik yoğunluğu, denge sistemi, kalp-damar etkileri ve psikolojik dayanıklılık gibi konular araştırıldı. Bugün Uluslararası Uzay İstasyonu’nda yapılan uzun süreli görevlerin temellerinden biri, Skylab’da kazanılan bu deneyimlere dayanır.
İstasyon aynı zamanda güçlü bir bilim laboratuvarıydı. Güneş gözlemleri, Dünya fotoğrafları, atmosfer incelemeleri, malzeme deneyleri ve biyolojik araştırmalar yapıldı. Özellikle Güneş’in ayrıntılı gözlemleri, dönemin bilim insanlarına çok değerli veriler sağladı.
Skylab’ın en uzun görevi, üçüncü mürettebat tarafından gerçekleştirildi. Astronotlar yaklaşık 84 gün uzayda kaldı. Bu, o dönem için Amerikan uzay programında büyük bir rekordu. Apollo görevleri birkaç gün ya da en fazla iki hafta sürerken, Skylab insanın uzayda daha uzun süre yaşayabileceğini kanıtladı.
Ancak Skylab’ın ömrü uzun olmadı. Planlanan yeniden kullanım programları gerçekleşmedi. Uzay mekiği zamanında hazır olmadığı için istasyonun yörüngesi korunamadı. Skylab, 1979’da Dünya atmosferine kontrolsüz biçimde girdi ve parçaları Avustralya ile Hint Okyanusu çevresine düştü. Bu olay da dünya kamuoyunda büyük ilgi ve biraz da mizah konusu oldu.
Skylab, Sovyetler Birliği’nin Salyut uzay istasyonlarıyla aynı dönemde, uzayda kalıcı varlık kurma yarışının parçasıydı. Ay’a iniş yarışını ABD kazanmıştı; ancak uzun süreli uzay istasyonu deneyiminde Sovyetler çok aktifti. Skylab, ABD’nin bu alandaki ilk büyük cevabı oldu.
1974 – 12 Mart tutukluları için genel af çıktı; ancak 141 ve 142. maddeler kapsam dışında bırakıldı.
14 Mayıs 1974’te, 12 Mart askeri müdahalesi döneminde tutuklanan çok sayıda kişiyi kapsayan genel af yasası çıktı. Af, Türkiye’nin 1971 muhtırası sonrasında yaşadığı baskı döneminin yaralarını kısmen hafifletmeyi amaçlıyordu. Ancak önemli bir istisna vardı: Türk Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri kapsam dışı bırakıldı. Bu da özellikle sol düşünce nedeniyle yargılanan birçok kişinin aftan yararlanamaması anlamına geliyordu.
12 Mart 1971 muhtırası, Türkiye’de siyasal hayatı sert biçimde kesintiye uğratmıştı. Hükümet istifa etmiş, teknokrat hükümetler kurulmuş, sıkıyönetim uygulamaları yaygınlaşmıştı. Öğrenci hareketleri, sol örgütler, sendikal çevreler, aydınlar, gazeteciler ve gençlik liderleri yoğun baskı altına alınmıştı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamı, Mahir Çayan ve arkadaşlarının Kızıldere’de öldürülmesi, THKO, THKP-C ve benzeri yapılar etrafındaki davalar bu dönemin en ağır hafıza başlıkları arasında yer aldı.
1973 seçimlerinden sonra CHP ile MSP arasında kurulan koalisyon hükümeti, 12 Mart döneminin sonuçlarını yumuşatmaya çalışan adımlar attı. Bülent Ecevit liderliğindeki CHP, bu konuda daha özgürlükçü ve onarıcı bir çizgi savunuyordu. Necmettin Erbakan liderliğindeki MSP ile yapılan koalisyonun en dikkat çekici icraatlarından biri de bu genel af oldu.
Af yasasıyla birçok siyasi tutuklu ve hükümlünün serbest kalmasının önü açıldı. 12 Mart döneminde öğrenci eylemleri, siyasi faaliyetler, yayınlar, örgüt bağlantıları ya da dönemin sert güvenlik politikaları nedeniyle cezaevine giren pek çok kişi için bu yasa yeni bir başlangıç anlamına geldi. Aileler yıllar sonra yakınlarına kavuştu; cezaevlerinde birikmiş siyasi gerilim kısmen çözüldü.
Ancak 141 ve 142. maddelerin kapsam dışında tutulması, affın en tartışmalı yönüydü. Bu maddeler, komünizm propagandası, sınıf esasına dayalı örgütlenme ve devlet düzenini değiştirmeye yönelik düşünce ve faaliyetler gibi geniş yorumlanabilen suçlamalarda kullanılıyordu. Pratikte bu maddeler, Türkiye’de sol düşünceye, sosyalist örgütlenmelere, işçi hareketine ve bazı yayınlara karşı en sık başvurulan ceza araçları arasındaydı.
Bu nedenle af, herkes için eşit biçimde işlemedi. Bazı siyasi tutuklular serbest kalırken, 141 ve 142’den hüküm giyenler cezaevinde kalmaya devam etti. Bu durum sol çevrelerde büyük tepki yarattı. Çünkü 12 Mart döneminin asıl hedeflerinden biri zaten sol hareketlerdi; bu maddelerin kapsam dışı bırakılması, affın en ağır baskıya uğrayan kesimleri tam olarak kapsamadığı eleştirisine yol açtı.
141 ve 142. maddeler, Türkiye siyasi tarihinde uzun süre “düşünce suçu” tartışmasının merkezinde kaldı. Bu maddelerle yargılanan birçok yazar, sendikacı, öğrenci, siyasetçi ve aydın, yalnız şiddet eylemleri nedeniyle değil, kitaplar, bildiriler, konuşmalar ve örgütlenme faaliyetleri nedeniyle de cezalandırıldı. Bu yüzden 1974 affındaki istisna, Türkiye’de ifade özgürlüğü ve siyasal çoğulculuk sınırlarının hâlâ dar olduğunu gösteriyordu.
1974 genel affı, bir yandan toplumsal rahatlama sağladı; diğer yandan Türkiye’de 1970’lerin siyasal çatışmalarının da önünü tamamen kesemedi. Cezaevlerinden çıkan bazı isimler siyasal hayata, yayıncılığa, sendikal mücadeleye ya da örgütsel faaliyetlere geri döndü. Ülke ise birkaç yıl içinde daha sert bir sağ-sol çatışması, ekonomik kriz ve sokak şiddeti dönemine girecekti.
1975 – Ernst Alexanderson hayatını kaybetti; radyo ve televizyon çağının görünmeyen mühendislerinden biriydi.
14 Mayıs 1975’te İsveç doğumlu Amerikalı elektrik mühendisi ve mucit Ernst Alexanderson hayatını kaybetti. Bugün adı geniş kitlelerce Marconi, Edison ya da Tesla kadar bilinmez; fakat radyo iletişiminin, erken televizyon denemelerinin ve elektrik mühendisliğinin gelişiminde çok önemli payı olan isimlerden biridir.
Alexanderson, 1878’de İsveç’in Uppsala kentinde doğdu. Elektrik mühendisliği eğitimi aldıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti ve General Electric bünyesinde çalışmaya başladı. Asıl ününü, uzun mesafe radyo iletişimi için geliştirdiği yüksek frekans alternatörü ile kazandı. Bu cihaz, elektronik lambalı vericiler yaygınlaşmadan önce radyo dalgaları üretmek ve okyanus aşırı haberleşme sağlamak için kullanılan en önemli teknolojilerden biriydi.
O dönemde radyo henüz bugünkü anlamda yayıncılık aracı değildi. İnsanlar müzik, haber ya da konuşma dinlemiyordu; asıl mesele kablosuz telgraf ve uzun mesafeli haberleşmeydi. Devletler, donanmalar ve büyük şirketler, kabloya ihtiyaç duymadan kıtalar arasında mesaj gönderebilmenin peşindeydi. Alexanderson’un alternatörü, bu ihtiyaca verilen en güçlü erken mühendislik cevaplarından biri oldu.
Alexanderson’un çalışmaları, özellikle radyo öncüsü Reginald Fessenden’in ses iletimi denemeleriyle birlikte önem kazandı. 1906’da Fessenden’in yaptığı erken radyo yayın denemelerinde Alexanderson’un geliştirdiği yüksek frekans alternatörü kritik rol oynadı. Bu denemeler, insan sesinin ve müziğin radyo dalgalarıyla iletilebileceğini gösteren ilk örnekler arasında kabul edilir. Yani Alexanderson’un mühendisliği, radyonun yalnız nokta-çizgi telgraf sinyalinden çıkıp sese ve yayına dönüşmesinin yolunu açtı.
Onun geliştirdiği sistemler, 20. yüzyılın başında özellikle uzun dalga radyo istasyonlarında kullanıldı. İsveç’teki Grimeton Radyo İstasyonu’nda bulunan Alexanderson alternatörü, bu teknolojinin günümüze ulaşan en önemli örneklerinden biridir. Grimeton, bugün UNESCO Dünya Mirası listesindedir ve erken kablosuz iletişim tarihinin canlı anıtlarından biri kabul edilir.
Alexanderson yalnız radyo mühendisi değildi. Televizyonun erken gelişiminde de rol oynadı. 1920’lerde General Electric çevresinde yürütülen mekanik ve elektromekanik televizyon denemelerinde çalıştı. 1927’de Schenectady’deki evinde, Amerika’daki ilk ev tipi televizyon denemelerinden biri yapıldı; uzaktan gönderilen görüntü, Alexanderson’un evindeki alıcı cihazda izlenebildi. 1928’de ise ses ve görüntünün birlikte kullanıldığı erken televizyon drama denemeleriyle de ilişkilendirildi. Bunlar bugünkü televizyonla kıyaslanamayacak kadar ilkel sistemlerdi; ama görüntünün uzaktan aktarılabileceği fikrinin laboratuvardan hayata geçmeye başladığı öncü adımlardı.
Alexanderson’un üretkenliği de dikkat çekicidir. National Inventors Hall of Fame, onun General Electric’teki 46 yıllık kariyeri boyunca 322 patent aldığını belirtir; başka biyografik kaynaklarda toplam patent sayısı 345 olarak da geçer. Bu patentler yalnız radyo ve televizyonla sınırlı değildir; demiryolu elektrifikasyonu, motorlar, güç aktarımı, telefon röleleri ve elektrikli gemi tahriki gibi alanlara da uzanır.
Bu kadar geniş alana yayılan çalışmaları nedeniyle Alexanderson, elektrik mühendisliğinin görünmeyen kurucularından biri sayılabilir. Geniş halk kitleleri genellikle icatların vitrinindeki isimleri hatırlar; ama o icatların çalışmasını mümkün kılan karmaşık mühendislik çözümleri çoğu zaman daha sessiz isimlerin emeğiyle ortaya çıkar. Alexanderson tam da böyle bir figürdür.
1984 – İnce Memed’in filmi Londra’da gösterildi; Yaşar Kemal’in Çukurova destanı dünya sinemasına taşındı.
14 Mayıs 1984’te, Yaşar Kemal’in dünya çapında tanınan romanı İnce Memed’den uyarlanan Memed My Hawk filminin galası Londra’da yapıldı. Filmi, ünlü İngiliz oyuncu, yazar ve yönetmen Peter Ustinov yönetti; Ustinov aynı zamanda filmde Abdi Ağa rolünü de üstlendi. Yapımcılar arasında Türkiye kökenli yönetmen ve yapımcı Fuad Kavur da vardı. Kavur, filmin Londra’da UNICEF yararına düzenlenen bir kraliyet galasıyla gösterildiğini, galaya Kent Prensesi Michael’ın da katıldığını aktarır.
İnce Memed, Yaşar Kemal’in 1955’te yayımlanan ilk romanıdır ve kısa sürede Türk edebiyatının en güçlü eserlerinden biri haline gelmiştir. Roman, Çukurova’da Abdi Ağa’nın zulmüne karşı dağa çıkan Memed’in hikâyesini anlatır. Ancak İnce Memed yalnız bir eşkıya romanı değildir; feodal baskıya, yoksulluğa, toprak düzenine, korkuya ve halkın adalet arayışına dair büyük bir destandır.
Peter Ustinov’un bu romanı sinemaya uyarlamak istemesi, Yaşar Kemal’in uluslararası etkisini de gösterir. Yaşar Kemal o yıllarda Avrupa’da da tanınan bir yazardı. Eserleri birçok dile çevrilmişti; Nobel Edebiyat Ödülü için adı anılan güçlü yazarlardan biriydi. İnce Memed’in İngilizce adı olan Memed My Hawk, romanın dünya okuruyla kurduğu bağın da simgelerinden biri oldu.
Filmin oyuncu kadrosunda Simon Dutton İnce Memed’i, Leonie Mellinger Hatçe’yi, Peter Ustinov Abdi Ağa’yı, Herbert Lom ise Ali Safa Bey’i canlandırdı. Filmin müziklerini Yunan besteci Manos Hacıdakis yaptı. Yapım, İngiltere-Yugoslavya ortaklığıyla gerçekleştirildi; çünkü filmin Türkiye’de çekilmesine izin verilmemişti, dönemin siyasi atmosferinde roman ve senaryo “komünizm propagandası” olarak değerlendiriliyordu.
Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü İnce Memed’in sinemaya uyarlanma hikâyesi, sadece edebiyat ve sinema meselesi değildir; Türkiye’nin sansür, siyaset ve kültürle kurduğu sorunlu ilişkinin de parçasıdır. Türkiye’nin en büyük romanlarından biri, Türkiye’de değil Yugoslavya’da çekilebilmiştir. Bu bile başlı başına dönemin ruhunu anlatır.
Film, romanın edebî gücüne ulaşmakta zorlandı. Bunu açık söylemek gerekir. İnce Memed gibi dili, doğası, karakterleri ve destansı ritmi çok güçlü bir romanı sinemaya aktarmak zaten son derece zordur. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı sadece olay örgüsünden ibaret değildir; dağların, köylülerin, korkunun, öfkenin ve masalsı anlatımın birleştiği büyük bir edebî evrendir. Ustinov’un filmi bu evreni dünyaya taşımaya çalıştı ama romanın Türkçedeki derinliğini ve yerel ruhunu tam karşılayamadı.
Yine de 14 Mayıs 1984 tarihli Londra galası önemlidir. Çünkü bu olay, Türk edebiyatının en büyük eserlerinden birinin uluslararası sinema dünyasına taşındığı anlardan biridir. İnce Memed, yalnız Türkiye’de okunan bir roman olmaktan çıkmış; İngilizce adıyla, yabancı oyuncularla, uluslararası bir yapım olarak dünya sahnesine çıkarılmıştır.
1984 – Vasıf Öngören hayatını kaybetti; tiyatroda toplumsal gerçekçi damarın güçlü yazarlarından biriydi.
14 Mayıs 1984’te Türk oyun yazarı, tiyatrocu ve yönetmen Vasıf Öngören hayatını kaybetti. Türkiye tiyatrosunda özellikle epik tiyatro, toplumsal gerçekçilik, sınıf ilişkileri ve politik sahne dili denince akla gelen önemli isimlerden biridir. Onu özel yapan şey, tiyatroyu yalnız karakterlerin kişisel dramlarını anlatan bir alan olarak değil, toplumun nasıl işlediğini gösteren bir düşünme sahası olarak görmesiydi.
Vasıf Öngören, 1938’de Kütahya’nın Tavşanlı ilçesinde doğdu. Tiyatro eğitimini ve düşünsel gelişimini Türkiye’nin 1960’lı yıllardaki canlı siyasal ve kültürel atmosferi içinde kurdu. Bu dönem, işçi hareketlerinin, öğrenci eylemlerinin, sendikal örgütlenmenin, sosyalist düşüncenin ve yeni sanat arayışlarının güçlendiği yıllardı. Öngören’in tiyatrosu da bu atmosferden beslendi.
Onun adını kalıcı kılan eserlerin başında Asiye Nasıl Kurtulur? gelir. Bu oyun, Türkiye tiyatrosunun en bilinen politik metinlerinden biridir. İlk bakışta Asiye adlı genç bir kadının hayatı anlatılır; fakat oyun aslında toplumun yoksul bir kadına hangi seçenekleri bıraktığını sorgular. Yani mesele yalnız “Asiye ne yapmalı?” değildir; asıl soru şudur: Asiye’yi bu çıkışsızlığın içine hangi düzen iter?
Bu yapı, Vasıf Öngören’in tiyatro anlayışını iyi gösterir. Seyirciye sadece acıma duygusu vermek istemez; onu düşünmeye zorlar. Oyun kişisel dramı gösterir ama dramın arkasındaki ekonomik, ahlaki ve toplumsal düzeni de açığa çıkarır. Bu yönüyle Bertolt Brecht’in epik tiyatro anlayışından etkilenmiştir. Seyirci sahnede olanlara kapılıp yalnız ağlamasın, aynı zamanda “bu neden böyle?” diye sorsun ister.
Zengin Mutfağı da Vasıf Öngören’in önemli oyunlarından biridir. Oyun, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi döneminde bir zengin evinin mutfağında geçer. Büyük politik olaylar doğrudan meydanlardan değil, evin mutfağındaki çalışanların gözünden anlatılır. Bu tercih çok zekicedir. Çünkü Öngören, sınıf çatışmasını nutuklarla değil, gündelik hayatın içinden gösterir. Mutfak, Türkiye’de sınıflar arasındaki mesafenin küçük ama keskin bir sahnesine dönüşür.
Öngören’in oyunlarında karakterler çoğu zaman sadece bireysel psikolojileriyle değil, ait oldukları sınıf, çevre ve ekonomik koşullarla birlikte ele alınır. Bu, onun tiyatrosunu didaktik yapma tehlikesi de taşır. Açık konuşmak gerekirse Vasıf Öngören’in bazı metinleri bugünün seyircisine yer yer fazla doğrudan, fazla öğretici gelebilir. Ama bu onun değerini azaltmaz. Çünkü o, Türkiye tiyatrosunda sahneyi toplumsal düzeni sorgulayan bir araç haline getiren en ciddi yazarlardan biridir.
Vasıf Öngören’in hayatı da dönemin siyasal baskılarından bağımsız değildir. 12 Mart ve sonrasındaki politik atmosfer, sol düşünceyle ilişkili birçok sanatçı gibi onu da etkiledi. Soruşturmalar, yasaklar, sürgün, politik baskılar ve zorlu üretim koşulları, onun tiyatro serüveninin parçası oldu.
1984’te hayatını kaybettiğinde henüz 46 yaşındaydı. Kısa sayılabilecek ömrüne rağmen Türkiye tiyatrosunda kalıcı bir iz bıraktı. Asiye Nasıl Kurtulur? ve Zengin Mutfağı, bugün hâlâ sahnelenen, tartışılan ve Türkiye’nin toplumsal hafızasına dokunan oyunlar arasında yer alır.
1987 – TBMM siyasi yasaklar için referandum yolunu açtı; 12 Eylül sonrası siyasetin kapıları aralanmaya başladı.
14 Mayıs 1987’de TBMM, Anayasa değişikliğini kabul ederek üç önemli başlıkta yeni bir sürecin önünü açtı: Siyasi yasakların kaldırılması için referanduma gidilmesi, milletvekili sayısının 400’den 450’ye çıkarılması ve seçmen yaşının 21’den 20’ye indirilmesi benimsendi. Bu kararlar, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yeniden şekillendirilen siyasal düzenin esnemeye başladığını gösteren önemli adımlardan biriydi.
12 Eylül askeri darbesi, Türkiye’de bütün siyasal alanı yeniden düzenlemişti. Partiler kapatılmış, liderler yasaklanmış, sendikalar ve dernekler baskı altına alınmış, 1982 Anayasası ile güçlü yürütme ve sınırlı siyaset anlayışı kurumsallaştırılmıştı. Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş gibi 12 Eylül öncesinin önde gelen liderleri siyasetten yasaklanmıştı.
1983’te seçim yapılmış ve sivil yönetime geçilmişti; ancak bu geçiş tam anlamıyla özgür bir siyasal rekabet değildi. Darbe yönetimi hangi partilerin seçime girebileceği üzerinde belirleyici olmuş, eski siyasi aktörlerin büyük bölümü dışarıda bırakılmıştı. Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi iktidara gelmişti; fakat 12 Eylül’ün koyduğu siyasal yasaklar hâlâ devam ediyordu.
1987’deki Anayasa değişikliği bu kilidi açmaya yönelikti. Siyasi yasakların kaldırılıp kaldırılmayacağı halkoyuna sunulacaktı. Bu, Türkiye açısından ilginç bir durumdu: Darbe döneminde siyaset dışına itilen liderlerin geri dönüp dönemeyeceğine, seçmen karar verecekti. Böylece 12 Eylül rejiminin en belirgin miraslarından biri sandığa taşındı.
Aynı değişiklik paketinde milletvekili sayısının 450’ye çıkarılması da yer aldı. Bu düzenleme, Meclis’in temsil kapasitesini artırma amacı taşıyordu. Nüfus artmış, siyasal rekabet çeşitlenmiş, yeni partiler ve farklı toplumsal talepler daha geniş bir parlamenter temsil ihtiyacını gündeme getirmişti.
Seçmen yaşının 20’ye indirilmesi de önemliydi. Bu karar, genç nüfusun siyasal katılım alanını genişletiyordu. 12 Eylül sonrasında gençlik siyaseti özellikle kontrol altında tutulmuş, üniversiteler ve gençlik örgütlenmeleri sıkı baskılarla karşılaşmıştı. Seçmen yaşının düşürülmesi, sınırlı da olsa gençlerin sandıktaki ağırlığını artıran bir adımdı.
Ancak bu değişikliklerin en kritik başlığı kuşkusuz siyasi yasaklardı. 1987’de yapılacak referandum, Türkiye’de eski liderlerin siyasete dönüşünü belirleyecekti. Referandum sonucunda yasakların kaldırılması çok az farkla kabul edildi. Böylece Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş gibi isimler yeniden siyaset sahnesine döndü. Bu dönüş, 1990’lar Türkiye’sinin siyasal yapısını doğrudan etkileyecekti.
Bu gelişme Turgut Özal açısından da riskliydi. Özal, 1983 sonrasında eski liderlerin yokluğunda güçlü bir iktidar alanı kurmuştu. Yasakların kalkması, merkez sağda Demirel’in, solda Ecevit’in, milliyetçi ve İslamcı siyasette Türkeş ve Erbakan’ın yeniden sahaya dönmesi anlamına geliyordu. Yani 1987 değişikliği, sadece demokratikleşme adımı değil, aynı zamanda mevcut iktidarın karşısına eski ve güçlü rakiplerin çıkması demekti.
1987 – Rita Hayworth hayatını kaybetti; Hollywood’un “aşk tanrıçası” unutulmaz bir sinema imajı bıraktı.
14 Mayıs 1987’de Amerikalı sinema oyuncusu Rita Hayworth hayatını kaybetti. 1940’ların en büyük Hollywood yıldızlarından biri olan Hayworth, özellikle güzelliği, dans yeteneği ve perdeye taşıdığı büyüleyici varlıkla dönemin simge isimlerinden biri oldu. Hollywood ona “The Love Goddess”, yani “Aşk Tanrıçası” lakabını verdi; fakat bu parlak imajın arkasında oldukça kırılgan ve zor bir hayat vardı.
Asıl adı Margarita Carmen Cansino’ydu. İspanyol kökenli bir dansçı aileden geliyordu. Çocuk yaşta sahneye çıktı, dans etti, kamera karşısına geçti. Hollywood’a girdiğinde adı, görünüşü ve kimliği stüdyo sistemi tarafından yeniden şekillendirildi. Saçları kızıl renge boyandı, adı Rita Hayworth oldu, Latin kökenli dansçı kız imajından Amerikan sinemasının en parlak yıldızlarından birine dönüştürüldü.
Bu dönüşüm, klasik Hollywood’un yıldız yaratma sistemini çok iyi anlatır. Stüdyolar oyuncuların adlarını, bedenlerini, saçlarını, gülüşlerini, özel hayatlarını ve kamuya sunulan kimliklerini de düzenlerdi. Rita Hayworth bu sistemin en başarılı ama aynı zamanda en acı örneklerinden biridir. Perdedeki imajı kusursuzdu; ama gerçek hayatında çoğu zaman o imajın ağırlığını taşıdı.
Hayworth’un en unutulmaz filmi kuşkusuz Gilda’dır. 1946 yapımı bu filmde canlandırdığı Gilda karakteri, sinema tarihinin en çarpıcı femme fatale figürlerinden biri oldu. Siyah elbisesi, eldivenlerini çıkararak söylediği “Put the Blame on Mame” sahnesi ve kameraya bakışı, Hollywood ikonografisinin parçası haline geldi. Gilda, Rita Hayworth’u sadece yıldız değil, bir sinema efsanesi yaptı.
Ancak Hayworth’un kariyeri Gilda’dan ibaret değildir. Cover Girl (Kapak Kızı), You’ll Never Get Rich (Asla Zengin Olamayacaksın), You Were Never Lovelier (Hiç Bu Kadar Güzel Olmamıştın), The Lady from Shanghai (Şangaylı Kadın), Separate Tables (Ayrı Masalar) gibi filmlerle farklı türlerde rol aldı. Özellikle Fred Astaire ve Gene Kelly gibi büyük dansçılarla çalıştığı müzikallerde, yalnız güzelliğiyle değil dans yeteneğiyle de öne çıktı. Astaire’in onu en sevdiği dans partnerlerinden biri olarak görmesi boşuna değildir.
Rita Hayworth’un The Lady from Shanghai (Şangaylı Kadın) filmindeki rolü de ayrıca önemlidir. Filmi yöneten Orson Welles, o sırada Hayworth’un eşiydi. Filmde Hayworth’un ünlü kızıl saçlarının kesilip sarıya boyanması, stüdyo için büyük bir risk olarak görülmüştü. Film başlangıçta beklenen başarıyı yakalayamadı; ancak bugün kara film tarihinin önemli yapıtlarından biri kabul edilir. Aynalı final sahnesi, sinema tarihinin en meşhur görsel anlarından biridir.
Hayworth’un özel hayatı ise yıldız imajının aksine oldukça çalkantılıydı. Birden fazla evlilik yaptı; Orson Welles ve Prens Aly Khan ile evlilikleri dönemin magazin basınında geniş yer buldu. Fakat ilişkileri, stüdyo baskısı, medya ilgisi ve kişisel sorunlar arasında yıprandı. Hayworth daha sonra “Erkekler Gilda ile yatıyor, sabah benimle uyanıyorlardı” anlamındaki sözüyle, perde imajı ile gerçek kimliği arasındaki acı farkı özetlemişti.
Hayatının son döneminde Alzheimer hastalığı ile mücadele etti. O yıllarda hastalık bugünkü kadar iyi bilinmiyordu. Hayworth’un davranışlarındaki değişimler, unutkanlıkları ve zorlanmaları uzun süre alkol sorunu ya da kişisel dağınıklık gibi yorumlandı. Daha sonra Alzheimer teşhisi konması, hastalığın kamuoyunda tanınmasına da katkı sağladı. Kızı Prenses Yasmin Aga Khan, Alzheimer farkındalığı için çalışmalar yürüttü.
Bu yönüyle Rita Hayworth’un hayatı, Hollywood yıldızı olmanın iki yüzünü gösterir. Bir tarafta kırmızı halılar, afişler, müzikaller, unutulmaz sahneler ve dünyanın hayran olduğu bir güzellik vardır. Diğer tarafta çocuk yaşta çalışmaya başlayan, kimliği değiştirilmiş, özel hayatı sömürülmüş, hastalığı geç anlaşılmış bir kadın vardır.
1994 – “Uçan Kaleci” Cihat Arman hayatını kaybetti; Fenerbahçe ve milli takımın efsane file bekçisiydi.
14 Mayıs 1994’te Türk futbolunun unutulmaz kalecilerinden Cihat Arman hayatını kaybetti. Fenerbahçe ve A Milli Takım formalarıyla tanınan Arman, Türk futbolunda kalecilik imajını değiştiren sembol isimlerden biriydi. Ona boşuna “Uçan Kaleci” denmedi.
Cihat Arman 1915’te İstanbul’da doğdu. Futbola genç yaşta başladı ve kısa sürede kalecilik yeteneğiyle dikkat çekti. Önce İstanbul’un önemli kulüplerinden Güneş’te forma giydi. Ardından uzun yıllar Fenerbahçe kalesini korudu. Sarı-lacivertli forma altında gösterdiği performansla kulüp tarihinin en önemli kalecileri arasına girdi.
Onun kaleciliğini özel yapan şey, dönemin kalecilik anlayışına göre oldukça atak ve çevik olmasıydı. Çizgide bekleyen, sadece gelen şutları karşılayan kaleci tipinden farklıydı. Topa uzanışı, refleksleri, cesareti ve havadaki görüntüsü nedeniyle takılan “uçan kaleci” lakabı zamanla onun adıyla bütünleşti.
Cihat Arman’ın Fenerbahçe tarihindeki yeri yalnız performansıyla sınırlı değildir. Bir dönem Fenerbahçe’nin kaleci formasının rengiyle de özdeşleşti. Rivayete göre Arman’ın giydiği sarı kazak, Fenerbahçe taraftarının hafızasında özel bir yere sahip oldu. Kalecinin sarı kazağı, zamanla hem onun kişisel imajının hem de Fenerbahçe kalecilik geleneğinin simgelerinden biri gibi anıldı.
Milli takımda da görev yapan Cihat Arman, Türkiye’nin uluslararası futbol sahnesinde kendini göstermeye çalıştığı erken dönemlerde kaleyi korudu. O yıllarda Türk futbolu bugünkü profesyonel yapıdan çok uzaktı; imkânlar sınırlıydı, antrenman anlayışı farklıydı, uluslararası maç deneyimi azdı. Buna rağmen Arman gibi isimler, Türk futbolunun kurucu kuşağının parçası oldu.
Futbolculuğunun ardından teknik adamlık da yaptı. Fenerbahçe başta olmak üzere farklı takımlarda görev aldı. Böylece sahadaki birikimini antrenörlük alanına taşımaya çalıştı. Ancak onu hafızada kalıcı kılan asıl kimliği, elbette kaleciliğiydi.
Cihat Arman’ın dönemi, futbolun bugünkü kadar televizyonla, sosyal medyayla ve istatistikle takip edilmediği yıllardı. Bu nedenle onun efsanesi büyük ölçüde canlı izleyenlerin anlatılarıyla, gazete yazılarıyla ve kulüp hafızasıyla aktarıldı. Bu da eski futbolcuların hikâyelerini daha romantik ama aynı zamanda daha kırılgan kılar. Görüntüler azdır; ama anlatı güçlüdür.
1995 – Belkıs Dilligil hayatını kaybetti; Hisseli Harikalar Kumpanyası’ndan Yeşilçam’a uzanan sahici bir oyunculuk bıraktı.
14 Mayıs 1995’te Türk tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu Belkıs Dilligil hayatını kaybetti. Asıl adı Belkıs Bergüzar Fırat olan sanatçı, 1929’da İstanbul’da doğdu. Fatih Lisesi’nden mezun olduktan sonra sanat hayatına Fatih Halkevi’nde amatör olarak başladı; profesyonel oyunculuğa ise İzmir Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen Elektra oyunuyla adım attı.
Belkıs Dilligil’in tiyatrodaki en çok hatırlanan işlerinden biri Hisseli Harikalar Kumpanyası’dır. Haldun Dormen’in yönettiği, Melih Kibar’ın müziklerini yaptığı bu müzikal, Türk tiyatrosunun popüler hafızasında özel bir yere sahiptir. Dilligil de bu yapımla tiyatro seyircisinin aklında kalan oyunculardan biri oldu.
Sinemadaki yolculuğu 1950’lerde başladı. Filmografisinde Oğlum İçin, Yüzbaşı Tahsin, Beni Mahvettiler, Mahallenin Namusu, Köprüaltı Çocukları, Beyaz Cehennem Cingöz Recai, Evlat Acısı, Karacaoğlan, Küçük Hanımın Kısmeti, Küçük Hanımın Şoförü, Tatlı Sert ve Zoraki Milyoner gibi Yeşilçam’ın erken ve orta dönemine ait çok sayıda film vardır.
Daha sonraki yıllarda da sinemada görünmeye devam etti. Mine, Yedi Bela Hüsnü, Çarıklı Milyoner, Kayıp Kızlar, Tele Kızlar, Damga, Bir Aşk Bin Günah ve Bir Milyara Bir Çocuk gibi filmlerde rol aldı. Özellikle Yedi Bela Hüsnü’deki Makbule Hanım rolü, geniş seyirci için onun daha kolay hatırlanabilecek işlerinden biridir.
Televizyon tarafında da önemli yapımlarda yer aldı. Üç İstanbul, Hisseli Harikalar Kumpanyası, Yalnızız ve Yorgun Savaşçı gibi diziler, onun ekran kariyerinde öne çıkan işler arasındadır. Bu liste, Dilligil’in sadece Yeşilçam’ın yan rollerinde görünmüş bir oyuncu olmadığını; tiyatrodan televizyona uzanan geniş bir oyunculuk hattı içinde yer aldığını gösterir.
Belkıs Dilligil’in oyunculuğu çoğu zaman başrol yıldızlığı üzerinden değil, karakter oyunculuğu üzerinden değer kazanır. Yeşilçam’ın anneleri, akrabaları, komşuları, ev içindeki güçlü ya da kırılgan kadınları, yan rollerde hikâyeye sıcaklık ve inandırıcılık katan yüzleri vardı. Dilligil bu geleneğin sahneden gelen, sesi ve tavrıyla güven veren isimlerinden biriydi.
1956’da Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden Avni Dilligil ile evlendi. Bu evlilikten Rahmi Dilligil ve Çiçek Dilligil dünyaya geldi.
Ölümü ise trajik bir trafik kazasının ardından geldi. 10 Mayıs 1995’te Boğaziçi Köprüsü’nde geçirdiği kazada ağır yaralandı; dört gün yoğun bakımda kaldıktan sonra 14 Mayıs 1995’te hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedildi.
1997 – Danıştay Bergama köylülerini haklı buldu; siyanürlü altın madenciliğine karşı çevre mücadelesi hukuk zaferi kazandı.
14 Mayıs 1997’de Danıştay, Bergama köylülerinin siyanürle altın üretimine son verilmesi talebini kabul etti. Bu karar, Türkiye’de çevre hakkı, yaşam hakkı ve yerel halkın hukuk yoluyla doğayı savunması açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bergama köylüleri, yalnız kendi tarlalarını ve köylerini değil, Türkiye’de çevre mücadelesinin geleceğini de etkileyen bir davanın öznesi haline geldi.
Bergama’daki tartışmanın merkezinde, Ovacık altın madeni vardı. Bölgede altın çıkarılması için siyanür liçi yöntemi kullanılmak isteniyordu. Bu yöntemde altın cevherinden ayrıştırma işlemi için siyanür kullanılır. Madencilik şirketleri bu yöntemin kontrollü ve güvenli biçimde uygulanabileceğini savunurken, köylüler ve çevreciler siyanürün toprağa, suya, tarıma, zeytinliklere, hayvancılığa ve insan sağlığına zarar verebileceğini söylüyordu.
Bergama köylülerinin mücadelesi sadece teknik bir çevre itirazı değildi. Köylüler, yaşadıkları yerin geleceği hakkında söz sahibi olmak istiyordu. “Biz burada yaşıyoruz; riski biz taşıyacağız” diyerek madencilik kararlarının masa başında, yerel halkın kaygıları yok sayılarak alınmasına karşı çıktılar. Bu tavır, Türkiye’de çevre mücadelesinin dilini değiştirdi.
1990’larda Bergama köylülerinin eylemleri Türkiye kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Köylüler yürüyüşler yaptı, mitingler düzenledi, mahkemelere başvurdu, Ankara’ya gitti, seslerini basına duyurmaya çalıştı. Özellikle köylü kadınların ön saflarda yer alması, bu mücadeleyi daha görünür ve daha etkili hale getirdi. Çevre hareketi, şehirli aydınların veya küçük çevreci grupların sınırından çıkarak doğrudan köy halkının gündelik hayat meselesi haline geldi.
Danıştay’ın 14 Mayıs 1997’de verdiği kararın önemi burada yatar. Mahkeme, çevre ve insan sağlığı risklerini dikkate alarak Bergama köylülerinin talebini haklı buldu. Böylece “kalkınma” ve “yatırım” gerekçesiyle çevresel risklerin sınırsız biçimde meşrulaştırılamayacağı yönünde güçlü bir hukukî işaret verilmiş oldu.
Bu karar, Türkiye’de çevre hakkının yargı kararlarında daha görünür hale gelmesine de katkı sağladı. Anayasa’daki sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkı, Bergama davasıyla birlikte soyut bir ilke olmaktan çıkıp köylülerin, çiftçilerin ve yerel halkın başvurabileceği somut bir hukuk dayanağına dönüştü.
Bergama mücadelesi, sonraki yıllarda Türkiye’nin farklı bölgelerinde ortaya çıkan çevre direnişleri için de örnek oldu. Maden projeleri, HES’ler, termik santraller, taş ocakları, orman kesimleri ve sanayi yatırımları karşısında yerel halkların hukuka başvurması, bilirkişi raporları istemesi, ÇED süreçlerini takip etmesi ve kamuoyu oluşturması daha yaygın hale geldi.
Elbette bu karar, tartışmayı tamamen bitirmedi. Bergama altın madeni ve siyanürlü üretim meselesi sonraki yıllarda da hukuki, siyasi ve toplumsal düzeyde tartışılmaya devam etti. Şirketler, devlet kurumları, mahkemeler ve köylüler arasında uzun süren bir mücadele yaşandı. Bu da çevre davalarının sadece bir mahkeme kararıyla kapanmadığını, uygulama ve denetim aşamasında da sürekli takip gerektirdiğini gösterdi.
1998 – Frank Sinatra hayatını kaybetti; 20. yüzyılın en büyük seslerinden biri sustu.
14 Mayıs 1998’de Amerikalı şarkıcı ve oyuncu Frank Sinatra hayatını kaybetti. 1915’te New Jersey’de doğan Sinatra, 20. yüzyıl dünya popüler kültürünün en etkili isimlerinden biriydi. Caz, swing, pop standartları, sahne şovu, sinema ve yıldız kültürü denince adı hâlâ en üst sıralarda anılır.
Sinatra’nın asıl adı Francis Albert Sinatra’ydı. İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak Hoboken’da büyüdü. Genç yaşta şarkıcılığa yöneldi. İlk büyük çıkışını 1930’ların sonunda ve 1940’ların başında, önce Harry James, ardından Tommy Dorsey orkestralarında yaptı. Dorsey’in trombonundan etkilendiğini, uzun nefesli ve akıcı söyleme biçimini ondan öğrendiğini söylemesi meşhurdur. Sinatra’nın şarkıcılığındaki en büyük özelliklerden biri de buydu: Cümleleri kesmeden, sözün anlamını bozmadan, konuşur gibi ama müzikal bir zarafetle söyleyebilmesi.
1940’larda genç kız hayran kitlesiyle büyük bir pop yıldızına dönüştü. O dönemin “bobby-soxer” denen genç kadın hayranları Sinatra konserlerinde çığlıklar atıyor, onu takip ediyor, gazete ve dergiler onun etrafında yeni bir yıldız kültürü kuruyordu. Bu yönüyle Sinatra, rock yıldızlarından önce modern pop yıldızlığının erken örneklerinden biri sayılabilir.
Ancak kariyeri düz bir yükseliş çizgisi izlemedi. 1950’lerin başında sesi, özel hayatı ve popülerliği açısından zor bir dönem geçirdi. Plak satışları düştü, film teklifleri azaldı. Tam bu sırada sinema kariyerinde büyük bir dönüş yaşandı. From Here to Eternity filmindeki Angelo Maggio rolüyle 1953’te En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı. Türkçede İnsanlar Yaşadıkça adıyla bilinen bu film, Sinatra’nın hem bir oyuncu olarak da ciddiye alınmasını sağladı hem de müzik kariyerinin yeniden yükselişe geçmesine yol açtı.
1950’lerin ortasından itibaren Sinatra, Capitol Records döneminde peş peşe klasik albümler yaptı. In the Wee Small Hours, Songs for Swingin’ Lovers!, Come Fly with Me, Only the Lonely gibi albümler, Amerikan popüler müziğinde albüm kavramının ciddiye alınmasında önemli yer tuttu. Sinatra yalnız tek tek şarkılar söylemiyor; belirli bir duygu, atmosfer ve hikâye etrafında kurulmuş albümler yapıyordu. Bu, pop müzikte “konsept albüm” anlayışına giden erken yollardan biri olarak da görülebilir.
Sinatra’nın sesi teknik olarak kusursuz bir opera sesi değildi; ama yorumu olağanüstüydü. Şarkının sözünü gerçekten yaşayan, kelimenin ağırlığını bilen, romantizmi de yalnızlığı da ölçülü biçimde taşıyan bir yorumcuydu. My Way, New York, New York, Fly Me to the Moon, Strangers in the Night, I’ve Got You Under My Skin gibi şarkılar onun adıyla özdeşleşti. Bu parçalar, yalnız döneminin hitleri değil, Amerikan müzik hafızasının kalıcı standartları haline geldi.
Sinema kariyeri de küçümsenemez. The Man with the Golden Arm (Altın Kollu Adam) filmindeki uyuşturucu bağımlısı karakteriyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday gösterildi. Guys and Dolls (Çapkınlar ve Günahkârlar), Pal Joey (Dostum Joey), High Society (Yüksek Sosyete), The Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday) ve Ocean’s 11 (Soyguncular) gibi filmlerde rol aldı. Özellikle The Manchurian Candidate (Mançuryalı Aday), politik gerilim türünün önemli filmlerinden biri olarak hâlâ anılır. Sinatra, her zaman büyük bir dramatik oyuncu değildi; ama doğru rolde çok etkili olabilen, karizmasıyla perdeyi taşıyan bir yıldızdı.
1960’larda Sinatra, Rat Pack olarak anılan çevrenin merkezindeydi. Dean Martin, Sammy Davis Jr., Peter Lawford ve Joey Bishop ile birlikte Las Vegas eğlence kültürünün simge figürlerinden biri oldu. Smokinli, kadehli, esprili, kendinden emin ve biraz da tehlikeli erkek imajı, Sinatra’nın sahne kişiliğinin parçası haline geldi. Las Vegas’ın modern eğlence başkentine dönüşmesinde bu kuşağın büyük etkisi vardır.
Sinatra’nın hayatının tartışmalı yanları da vardı. Mafya bağlantıları iddiaları, sert mizacı, çalkantılı evlilikleri, siyasetle kurduğu ilişkiler ve güç çevreleriyle yakınlığı sık sık gündeme geldi. John F. Kennedy ile ilişkisi, daha sonra Cumhuriyetçi siyasete yaklaşması, Amerikan kamuoyunda onun sadece sanatçı değil, iktidar çevrelerine yakın bir figür olarak da tartışılmasına yol açtı.
Özel hayatında dört kez evlendi. Ava Gardner ile evliliği, Hollywood tarihinin en tutkulu ve çalkantılı ilişkilerinden biri olarak anlatılır. Bu ilişki, Sinatra’nın hem kişisel hayatını hem de şarkılarındaki kırgın romantizmi anlamak açısından sık sık hatırlanır. Onun yalnızlık, aşk acısı ve kaybedilmiş ilişkiler üzerine söylediği şarkılarda bu hayat deneyiminin izi hissedilir.
Sinatra, Grammy ödülleri, Oscar’ı, sayısız albümü, filmleri ve sahne performanslarıyla Amerikan kültürünün en büyük figürlerinden biri haline geldi. Ama asıl kalıcılığı, şarkı söyleme biçiminde saklıdır. O, bir şarkıyı sadece melodisiyle değil, kelimeleriyle de yorumlayan; dinleyiciye sanki doğrudan kendi hayatından konuşuyormuş hissi veren bir sanatçıydı.
2006 – Galatasaray 16. şampiyonluğunu kazandı; son hafta mucizesi Denizli’den geldi.
14 Mayıs 2006’da Galatasaray, Süper Lig’de tarihinin 16. şampiyonluğuna ulaştı. Sezonun son haftasında sarı-kırmızılılar, Ali Sami Yen Stadı’nda Kayserispor’u 3-0 mağlup etti. Ancak şampiyonluğu getiren asıl kırılma, Denizli’de yaşandı. Fenerbahçe, Denizlispor deplasmanında 1-1 berabere kalınca Galatasaray, ligi zirvede tamamladı.
2005-2006 sezonu, Türk futbol tarihinin en dramatik finallerinden birine sahne oldu. Fenerbahçe son haftaya avantajlı girmişti. Sarı-lacivertliler Denizlispor’u yense şampiyon olacaktı. Galatasaray ise kendi maçını kazanmak zorundaydı ve aynı zamanda Denizli’den gelecek haberi bekliyordu. Yani şampiyonluk sadece İstanbul’da değil, iki şehirde aynı anda yaşanan büyük bir gerilimin sonunda belli oldu.
Galatasaray, Kayserispor karşısında işini erken bitirdi. Ali Sami Yen’de taraftarlar hem sahadaki maçı hem de Denizli’den gelen haberleri takip ediyordu. Sarı-kırmızılılar kendi görevini yaptı; fakat stadın gerçek heyecanı, Fenerbahçe maçının uzayan dakikalarında yaşandı. Denizlispor-Fenerbahçe karşılaşması saha olayları, duraklamalar ve uzun süreli bekleyiş nedeniyle geç bitti. Ali Sami Yen’de herkes dakikalarca Denizli’den gelecek sonucu bekledi.
Denizli’de maç 1-1 sona erince Galatasaray şampiyon oldu. O an Ali Sami Yen’de büyük bir patlama yaşandı. Futbolcular, teknik ekip ve taraftarlar sahada kutlamalara başladı. Galatasaray, belki de tarihinin en gergin şampiyonluklarından birini kazanmıştı.
Bu şampiyonluğun başındaki isim Eric Gerets’ti. Belçikalı teknik direktör, Galatasaray’a hücum karakteri yüksek, tempolu ve mücadeleci bir takım kimliği kazandırmıştı. Kadroda Ümit Karan, Necati Ateş, Hasan Şaş, Arda Turan, Sabri Sarıoğlu, Ayhan Akman, Mondragon, Song, Tomas, Orhan Ak gibi isimler öne çıktı. Özellikle Ümit Karan ve Necati Ateş’in gol katkısı, sezon boyunca Galatasaray’ın hücum gücünü taşıyan ana unsurlardan biri oldu.
Sezonun bir başka önemli tarafı, Galatasaray’ın ekonomik ve idari açıdan çok rahat bir dönemden geçmemesiydi. Kulüp, 2000’deki UEFA Kupası ve Süper Kupa zaferlerinin ardından Avrupa’daki o parlak dönemin uzağındaydı. Buna rağmen 2005-2006 şampiyonluğu, kulübün yeniden ligde zirveye çıkabileceğini gösterdi. Bu yönüyle sadece bir kupa değil, moral ve kimlik tazeleme anlamı da taşıdı.
Fenerbahçe açısından ise bu sezon büyük bir travmaya dönüştü. Şampiyonluğa çok yaklaşmışken son hafta Denizli’de kaybedilen iki puan, sarı-lacivertli camianın hafızasında uzun yıllar unutulmayacak bir yara bıraktı. “Denizli faciası” ya da “Denizli travması” diye anılan bu gece, Türk futbolunda son hafta baskısının en çarpıcı örneklerinden biri oldu.
2010 – Türkiye ile Yunanistan arasında 21 anlaşma imzalandı.
14 Mayıs 2010’da Türkiye ile Yunanistan arasında siyasi, ticari ve kültürel işbirliğini öngören çok sayıda anlaşma ve protokol imzalandı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, beraberindeki bakanlar ve iş insanlarıyla Atina’ya gitti; Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu ile birlikte iki ülke arasındaki Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi’nin ilk toplantısına başkanlık etti. Dönemin haberlerinde imzalanacak anlaşma ve protokollerin sayısı 21 olarak duyuruldu; bazı kaynaklarda imza edilen metin sayısı 22 olarak da geçer.
Bu ziyaret, Türk-Yunan ilişkilerinde sembolik ağırlığı yüksek bir adımdı. Çünkü iki ülke, uzun yıllar boyunca Ege, Kıbrıs, kıta sahanlığı, hava sahası, azınlıklar, göç ve güvenlik gibi çok sayıda sorun başlığıyla karşı karşıya gelmişti. Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde yakınlaşma dönemleri yaşansa da yapısal güvensizlik hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmamıştı.
2010’daki Atina ziyaretiyle iki ülke, sorunları bir anda çözmekten çok, temas kanallarını artırmayı ve işbirliği alanlarını kurumsallaştırmayı hedefliyordu. Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi de bu amaçla oluşturuldu. Böylece başbakanlar ve bakanlar düzeyinde düzenli görüşmeler yapılması, ekonomik ve teknik alanlarda somut dosyaların takip edilmesi amaçlandı.
Anlaşmaların başlıkları, iki ülke ilişkilerinin ne kadar geniş bir alana yayıldığını gösteriyordu. Ekonomi, ticaret, ulaştırma, enerji, çevre, turizm, kültür, eğitim, göç, güvenlik ve teknik işbirliği gibi alanlarda karşılıklı adımlar gündeme geldi. Bu tür anlaşmalar, tek başına tarihî sorunları çözmez; ama ilişkilerin sadece kriz başlıkları üzerinden konuşulmasını engeller. İki ülke arasında ticaret, turizm, ulaşım ve kültürel temas arttıkça, siyasal gerilimin maliyeti de daha görünür hale gelir.
Ziyaretin yapıldığı dönem de dikkat çekiciydi. Yunanistan 2010’da ağır bir ekonomik krizin içindeydi. Avrupa Birliği ve IMF destekli kurtarma paketleri, kemer sıkma politikaları ve toplumsal protestolar Atina’nın ana gündemiydi. Böyle bir atmosferde Türkiye ile ekonomik ve ticari işbirliğinin konuşulması, Yunanistan açısından da önem taşıyordu. Papandreu yönetimi, ekonomik krizle dış politika sorunlarını tamamen aynı sepete koymak istemiyor; Türkiye ile diyaloğu sürdürmeye çalışıyordu.
Türkiye açısından ise bu dönem, komşularla ilişkileri yumuşatma ve bölgesel diplomasi alanını genişletme arayışının parçasıydı. Ankara, Yunanistan’la ekonomik ilişkileri büyütmeyi, Ege’de askeri gerilimi azaltmayı ve Kıbrıs meselesinde müzakere zeminini korumayı hedefliyordu. Erdoğan’ın görüşmelerde “Ege’de uçakların bombalarıyla uçmasını istemiyoruz” sözleri, dönemin yumuşama arayışını özetleyen ifadelerden biri olarak basına yansıdı.
Ancak bu süreci fazla romantize etmemek gerekir. 2010’da imzalanan anlaşmalar, Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel sorunları ortadan kaldırmadı. Ege’de hava sahası, kıta sahanlığı, adaların statüsü, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gibi başlıklar sonraki yıllarda yeniden gerilim konusu oldu. Yani 14 Mayıs 2010, kalıcı barışın sağlandığı gün değil; iki ülkenin sorunları dondurmadan, işbirliği alanlarını artırmaya çalıştığı önemli bir diplomatik eşikti.
2015 – B.B. King hayatını kaybetti; blues’un kralı ve gitarı Lucille sustu.
14 Mayıs 2015’te Amerikalı blues müzisyeni B.B. King hayatını kaybetti. Asıl adı Riley B. King olan sanatçı, 1925’te Mississippi’de pamuk tarlalarında çalışan yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Müziğe kilise korolarında ve sokaklarda başladı; zamanla blues tarihinin en büyük isimlerinden biri haline geldi.
B.B. King’in hayatı, Amerikan blues’unun köklerini de anlatır. Blues, siyah Amerikalıların yoksulluk, ayrımcılık, aşk, kayıp, yalnızlık ve hayatta kalma mücadelesinden doğmuş bir müziktir. Mississippi Deltası’ndan Memphis’e, oradan Chicago ve New York’a uzanan bu müzik, 20. yüzyılın popüler müziğini derinden etkiledi. Rock’n roll, soul, rhythm and blues ve cazın birçok damarı blues’tan beslendi. B.B. King de bu büyük geleneğin en güçlü taşıyıcılarından biri oldu.
Sanatçı adındaki “B.B.”, kariyerinin ilk yıllarında Memphis’te radyo programı yaparken kullandığı “Beale Street Blues Boy” lakabından gelir. Bu ifade zamanla kısaldı ve “B.B. King” adına dönüştü. Memphis’in ünlü Beale Street bölgesi, blues tarihinin en önemli merkezlerinden biriydi. King’in sahne kimliği de bu müzik çevresinde şekillendi.
B.B. King’in en ayırt edici özelliği gitar çalışıydı. Çok hızlı ve karmaşık çalmaktan çok, az notayla derin duygu yaratmayı başardı. Gitarındaki titreşimli ton, yani vibrato tekniği, onun imzası haline geldi. Birkaç notayla insanın içini burkan bir ses çıkarabilirdi. Bu yüzden birçok gitarist için B.B. King, teknik gösterişten çok duygu anlatmanın ustasıdır.
Gitarına verdiği isim de efsaneleşti: Lucille. Rivayete göre King, sahne aldığı bir mekânda iki adamın kavgası yüzünden yangın çıkınca gitarını kurtarmak için içeri geri döndü. Kavganın Lucille adlı bir kadın yüzünden çıktığını öğrenince, gitarına bu adı verdi. Bundan sonra Lucille, B.B. King’in yalnız enstrümanı değil, sahnedeki yol arkadaşı oldu.
En bilinen şarkıları arasında The Thrill Is Gone, Every Day I Have the Blues, Sweet Little Angel, Paying the Cost to Be the Boss, Rock Me Baby ve How Blue Can You Get sayılır. Özellikle The Thrill Is Gone, onun dünya çapında en çok tanınan parçalarından biri oldu. Bu şarkı, aşkın bitişini ve içte kalan boşluğu sade ama güçlü bir blues diliyle anlatır.
B.B. King, yalnız blues dinleyicileri arasında değil, rock müzisyenleri üzerinde de büyük etki bıraktı. Eric Clapton, Jimi Hendrix, Stevie Ray Vaughan, Keith Richards, Buddy Guy ve daha birçok gitarist onun çalımından etkilendi. King, blues’un eski kuşak temsilcisi olarak kalmadı; sonraki kuşaklara da müziğin ruhunu taşıdı.
Sahne hayatı olağanüstü yoğundu. Yıllarca neredeyse durmadan turneye çıktı. Bazı dönemlerde yılda yüzlerce konser verdi. Bu çalışkanlık, onun sadece büyük bir müzisyen değil, aynı zamanda blues’u canlı sahnede yaşatan bir emekçi olduğunu gösterir. Yaşı ilerlediğinde bile sahneye çıkmayı sürdürdü.
B.B. King çok sayıda Grammy kazandı, Rock and Roll Hall of Fame’e alındı ve Amerikan müzik tarihinin en saygın figürlerinden biri haline geldi. Ancak onun asıl büyüklüğü ödüllerden çok, blues’u geniş kitlelere taşımasında yatar. Siyah Amerika’nın acısından doğan bu müziği, dünyanın her yerinde anlaşılabilir bir duygu diline dönüştürdü.
2022 – Buffalo’da ırkçı market saldırısı düzenlendi; 10 siyah Amerikalı öldürüldü.
14 Mayıs 2022’de ABD’nin New York eyaletindeki Buffalo kentinde, siyahların yoğun yaşadığı bir mahalledeki Tops Friendly Markets adlı süpermarkete silahlı saldırı düzenlendi. Saldırıda 10 siyah Amerikalı öldürüldü, 3 kişi yaralandı. Olay, ABD’de beyaz üstünlükçü terörün ve internet üzerinden radikalleşmenin en sarsıcı örneklerinden biri olarak kayda geçti.
Saldırgan, özellikle siyahların yaşadığı bir bölgeyi hedef seçmişti. Bu ayrıntı, olayın rastgele bir silahlı saldırı olmadığını gösteriyordu. Saldırganın internette ırkçı ve beyaz üstünlükçü fikirlerle radikalleştiği, “büyük yer değiştirme” adlı komplo teorisinden etkilendiği ortaya çıktı. Bu teori, beyaz nüfusun göçmenler ve azınlıklar tarafından bilinçli biçimde “yerinden edildiğini” iddia eden ırkçı bir anlatıdır.
Buffalo saldırısının en ürkütücü yanlarından biri, saldırganın katliamı internet üzerinden canlı yayınlamaya çalışmasıydı. Bu durum, modern nefret suçlarının yeni bir boyutunu gösterdi. Artık bazı saldırganlar yalnız öldürmeyi değil, şiddeti dijital ortamda yaymayı, kendileri gibi düşünenlere propaganda malzemesi üretmeyi de hedefliyordu.
Saldırının gerçekleştiği market, bölgedeki birçok kişi için gıdaya erişimin önemli merkezlerinden biriydi. Saldırıdan sonra marketin kapanması, mahallede günlük hayatı da etkiledi. Bu nedenle olay, sadece bireysel can kayıplarıyla değil, siyah bir topluluğun yaşam alanına yönelmiş toplu bir travma olarak da değerlendirildi.
Buffalo katliamı, ABD’de silah yasaları tartışmasını yeniden alevlendirdi. Ancak mesele yalnız silah erişimi değildi. Irkçılık, sosyal medya platformlarının radikalleşmedeki rolü, nefret söylemi, yalnızlaşmış genç erkeklerin aşırı sağ ideolojilere yönelmesi ve güvenlik birimlerinin bu tür tehditleri önceden tespit edip edemediği soruları da gündeme geldi.
Saldırının ardından hayatını kaybedenlerin hikâyeleri kamuoyuna yansıdı. Market alışverişine gelen yaşlılar, emekliler, aile bireyleri, sıradan bir cumartesi gününde günlük hayatlarını sürdürürken hedef alınmıştı. Bu da saldırının soğuk ideolojik yanını daha da ağırlaştırdı: İnsanlar ten renkleri nedeniyle öldürülmüştü.
Buffalo saldırısı, ABD’de siyahlara yönelik şiddetin tarihsel sürekliliğini de hatırlattı. Kölelikten linçlere, Jim Crow ayrımcılığından kilise saldırılarına, polis şiddetinden nefret suçlarına kadar uzanan uzun bir tarih vardır. 2022’de bir markette yaşanan bu katliam, bu tarihin geçmişte kalmadığını gösterdi.
2023 – Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kaldı; Türkiye aynı gün Meclis’i de seçti.
14 Mayıs 2023’te Türkiye’de 13. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile 28. Dönem Milletvekili Genel Seçimi aynı gün yapıldı. Bu, Türkiye siyasi tarihinin en kritik seçimlerinden biri olarak görülüyordu. Çünkü ülke hem cumhurbaşkanını hem de yeni Meclis aritmetiğini belirlemek için oy kullandı.
Cumhurbaşkanlığı yarışında başlıca adaylar Recep Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu ve Sinan Oğan’dı. Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce adaylıktan çekildiğini açıklamış olsa da seçim takvimi ve oy pusulası süreci nedeniyle adı pusulada yer aldı.
İlk turda hiçbir aday yüzde 50 barajını geçemedi. Erdoğan seçimi önde tamamladı; Kılıçdaroğlu ikinci sırada kaldı, Sinan Oğan ise aldığı oy oranıyla ikinci turun siyasi denklemini etkileyen isim haline geldi. Böylece Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildikten sonra ilk kez cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura gitti.
Seçimin bir başka önemli tarafı, katılım oranının yüksekliğiydi. YSK’nın kesin sonuçlarına göre cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunda yurt içinde kayıtlı seçmenlerin büyük bölümü sandığa gitti; Anadolu Ajansı’nın YSK kararına dayandırdığı haberde yurt içi katılım oranı yüzde 88,92 olarak aktarıldı.
Aynı gün yapılan milletvekili seçimlerinde ise Meclis çoğunluğu Cumhur İttifakı’nda kaldı. AK Parti, MHP, Yeniden Refah Partisi ve ittifak ortakları Meclis’te çoğunluğu elde ederken; CHP ve İYİ Parti’nin yer aldığı Millet İttifakı muhalefetin ana gövdesini oluşturdu. Yeşil Sol Parti listeleriyle seçime giren HDP geleneği de Meclis’te güçlü bir temsil elde etti.
Bu tablo, ikinci tur öncesinde siyasetin dilini de değiştirdi. Muhalefet cumhurbaşkanlığını kazanma ihtimalini sürdürse de Meclis çoğunluğunun Cumhur İttifakı’nda kalması, ikinci tur kampanyasının ana tartışmalarından biri haline geldi. İktidar kanadı “istikrar” ve “Meclis-Cumhurbaşkanı uyumu” vurgusu yaparken, muhalefet değişim ve denge-denetim ihtiyacını öne çıkardı.
14 Mayıs 2023 seçimleri, Türkiye’de 1950 seçimlerinin yıl dönümüne denk gelmesi nedeniyle de sembolik bir anlam taşıdı. 14 Mayıs 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmiş ve Türkiye’de iktidar ilk kez sandıkla değişmişti. 2023 seçimleri de bu tarihsel çağrışım nedeniyle iktidar ve muhalefet tarafından sık sık “demokrasi”, “millet iradesi” ve “değişim” kavramlarıyla birlikte anıldı.
2024 – Devlet Tiyatroları’nın güçlü kadın oyuncularından Ayten Gökçer hayatını kaybetti.
14 Mayıs 2024’te Türk tiyatro, sinema ve televizyon oyuncusu Ayten Gökçer, 84 yaşında İstanbul’da hayatını kaybetti. Asıl adı Ayten Kaçmaz olan sanatçı, 1940’ta Ankara’da doğdu. 1952’de Ankara Devlet Konservatuvarı’nın bale bölümüne girdi; 1958’de Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçı kadrosuna katıldı. Böylece uzun yıllar sürecek sahne hayatı, Türkiye’nin en köklü tiyatro kurumlarından biri içinde başladı.
Ayten Gökçer, tiyatro kökenli oyunculuk geleneğinin en tanınan isimlerinden biriydi. Sahne disiplininden gelen duruşu, güçlü sesi, zarif ama otoriter sahne varlığı ve dramatik rollerdeki ağırlığıyla öne çıktı. Gökçer, Devlet Tiyatroları’nın klasik repertuvarla yetişmiş, sahne tekniği güçlü oyuncu kuşağındandı.
1964’te tiyatro sanatçısı ve Devlet Tiyatroları’nın önemli yöneticilerinden Cüneyt Gökçer ile evlendi. Bu evlilikten Aslı Gökçer Oba dünyaya geldi. Cüneyt Gökçer’in Türk tiyatrosundaki kurumsal ağırlığı düşünüldüğünde, Ayten Gökçer’in hayatı aynı zamanda Devlet Tiyatroları çevresinin büyük sahne geleneğiyle de iç içe geçti.
Sinemaya 1965’te Taçsız Kral filmiyle başladı. Bu film, Metin Oktay’ın hayatından esinlenen ve Türk futbol-sinema hafızasında özel yeri olan bir yapımdı. Daha sonra Yedi Kocalı Hürmüz, Yılan Hikayesi, Patron Kim, Hoşça Kal Güzin ve İstanbul Kırmızısı gibi sinema ve televizyon işlerinde de rol aldı. Özellikle Yedi Kocalı Hürmüz’deki Hürmüz yorumu, sahne ve müzikal oyunculuğu bakımından onun en çok hatırlanan işlerinden biri oldu.
Televizyon seyircisi ise onu özellikle Yılan Hikayesi ile daha geniş ölçekte tanıdı. 1990’ların sonunda büyük ilgi gören bu dizi, Ayten Gökçer’i sadece tiyatro seyircisinin değil, popüler ekran izleyicisinin de hafızasına taşıdı. Bu, tiyatro kökenli birçok büyük oyuncu için önemli bir geçişti: Sahnedeki saygınlık, televizyon sayesinde yeni kuşaklara ulaşıyordu.
Ayten Gökçer, 1988’de Devlet Sanatçısı unvanı aldı. Kariyeri boyunca farklı kurum ve yayın organlarından yılın sanatçısı ve en iyi kadın oyuncu ödülleri kazandı. Ancak onun asıl değeri ödül listesinden çok, sahnede temsil ettiği oyunculuk terbiyesindedir. Bale eğitimiyle başlayan sanat yolculuğu, tiyatro disipliniyle olgunlaşmış; sinema ve televizyonda da varlığını sürdürmüştür.
Son yıllarında sağlık sorunları yaşadığı basına yansıdı. 14 Mayıs 2024’te İstanbul’da hayatını kaybetti; cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’nda eşi Cüneyt Gökçer’in yanına defnedildi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
