16 Nisan Tarihte Bugün

40 Dakika Okuma
16 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 16 Nisan

Dünya Yörükler Günü

16 Nisan, çeşitli Yörük-Türkmen dernekleri, yerel kurumlar ve belediyeler tarafından Dünya Yörükler Günü olarak kutlanıyor. Bu günün çıkış noktası, resmî bir uluslararası takvim kararından çok, baharla birlikte başlayan göç ve yayla hazırlığı mevsimine dayanıyor. Çünkü Yörük hayatında nisan ayı, kışlaklardan çıkışın, doğanın canlanışının ve yeni göç döngüsünün başladığı dönem olarak görülüyor. Yörükler ise Anadolu ve Rumeli’de yaşamış Türkmen topluluklarının göçer ya da yarı göçer kesimleri için kullanılan addır; kelimenin kökü de “yürümek”ten gelir ve bu da onların hayata yerleşik olmaktan çok hareket, göç ve mevsimlik düzen üzerinden baktığını gösterir. Köken olarak Oğuz-Türkmen dünyasının parçası olan Yörükler, özellikle hayvancılık, yaylak-kışlak düzeni, çadır hayatı, el dokumaları, türküleri, kıyafetleri ve güçlü sözlü kültürleriyle tanınır. Bu yüzden 16 Nisan’da yapılan anmalar da yalnızca nostalji değildir; göç temsilleri, kıl çadır buluşmaları, halk oyunları, türkü programları, geleneksel yemekler, paneller ve kültür şölenleriyle Yörük yaşam biçiminin hatırlanması amaçlanır. Kısacası Dünya Yörükler Günü, tek başına resmî bir takvim günü olmaktan çok, Türk-Türkmen göçer kültürünün hafızasını yaşatmak ve baharın gelişiyle birlikte bu kadim hayat ritmini yeniden hatırlatmak için benimsenmiş kültürel bir anma günüdür.

Kuğu Fırtınası (3 gün)

Kuğu Fırtınası, modern meteoroloji bültenlerinden değil, denizcilerin ve kıyı bölgelerinde yaşayan insanların yüzyıllara yayılan gözlemleriyle oluşmuş geleneksel fırtına takviminden gelir. Halk arasında “kocakarı takvimi” diye de bilinen bu takvimde Kuğu Fırtınası, genellikle 16 Nisan’da başlayıp 3 gün süren sert rüzgâr ve yağışlı hava dönemi olarak anılır; bazı listelerde tarihlerin bir-iki gün kayması da bu yüzden normal kabul edilir. Bu fırtına, nisan ortasında havaların ısınmaya başladığı sırada kısa süreli ama etkili bir soğuma yarattığı için özellikle dikkat çeker; halk belleğinde adeta “bahar geldi derken kışın bir kez daha yoklaması” gibi görülür. Aynı takvimde Kırlangıç Fırtınası, Sitte-i Sevr, Çiçek Fırtınası, Filizkıran ve Ülker Fırtınası gibi başka adlar da yer alır. Bu yüzden Kuğu Fırtınası sadece bir hava olayı değil, doğayı gözleyerek takvimini belirleyen eski hayat bilgisinin bugünlere kalmış adlarından biri olarak da önem taşır.

1561 – Osmanlı ilim dünyasının hafızasını kuran isim öldü: Taşköprizâde Ahmed Efendi.

16 Nisan 1561’de İstanbul’da hayatını kaybeden Taşköprizâde Ahmed Efendi, Osmanlı ilim ve kültür tarihinin en önemli isimlerinden biriydi. Bursa’da doğdu, güçlü bir ulemâ çevresinde yetişti, çeşitli medreselerde müderrislik yaptı ve sonunda İstanbul kadılığına kadar yükseldi. Eş-Şekāiku’n-nu‘mâniyye ile Osmanlı âlimlerini sistemli biçimde kayda geçiren ilk büyük biyografi geleneğini kurdu, Miftâḥu’s-saʿâde ile de ilimleri sınıflandıran ve bilgi dünyasını düzenleyen çok önemli bir eser verdi. Bu yüzden ona sadece bir âlim demek eksik kalır; Taşköprizâde, bir bakıma Osmanlı’nın ilim hafızasını toparlayan, kimlerin yetiştiğini, hangi ilimlerin nasıl düşünüldüğünü kayda geçiren isimdi. Hayatının son döneminde ağır bir hastalık geçirip görme duyusunu kaybetti, görevinden ayrılmak zorunda kaldı ve 16 Nisan 1561’de İstanbul’da öldü; cenazesi Fâtih Camii’nde kılındıktan sonra Âşık Paşa Camii haziresi yakınında toprağa verildi. Kısacası bu tarih, yalnız bir Osmanlı âliminin ölümü değil; bugün Osmanlı ilim dünyasını anlamamızı sağlayan en temel hafıza kurucularından birinin sahneden çekildiği tarih olarak da önem taşır.

1728 – Modern kimyanın kurucularından Joseph Black doğdu.

16 Nisan 1728’de Fransa’nın Bordeaux kentinde doğan Joseph Black, İskoç Aydınlanması’nın en önemli bilim insanlarından biri ve modern kimyanın kurucu isimlerinden sayılır. Ailesi İskoçtu; eğitimini Glasgow ve Edinburgh çevresinde aldı, genç yaşta tıp okurken yaptığı deneylerle yalnız hekimlik değil, kimya ve fizik tarihine de damga vurdu. Onu önemli yapan şey, laboratuvarda ilk kez bazı görünmez süreçleri kavramsal hale getirmesiydi. En ünlü katkılarından biri, o dönemde “sabit hava” dediği ve bugün karbondioksit olarak bildiğimiz gazı ayırt etmesidir; yani havanın tek ve değişmez bir şey olmadığını, farklı gazların var olduğunu gösteren öncü isimlerden biriydi. Bir başka büyük katkısı ise gizli ısı ve özgül ısı kavramlarıdır. Black, bir maddeye ısı verildiğinde sıcaklığın her zaman aynı biçimde yükselmediğini, özellikle erime ve buharlaşma gibi geçişlerde ısının görünmeden harcandığını ortaya koydu. Bu, yalnız teorik bir keşif değildi; daha sonra buhar makinesinin gelişiminde ve sanayi çağının enerji anlayışında büyük rol oynadı. Hatta James Watt’ın, Black’in ısı üzerine fikirlerinden etkilendiği sık sık vurgulanır. Onu ilginç kılan bir başka taraf da budur: Sessiz, ölçülü ve çok sistemli bir deney insanıydı; büyük laflarla değil, dikkatli gözlem ve net kavramlarla çalıştı. Bu yüzden Joseph Black’in doğumu, sadece bir fizikçi ve kimyacının dünyaya gelişi değil; modern bilimin görünmeyeni ölçmeye ve doğanın işleyişini daha ince kavramlarla anlamaya başladığı dönemin önemli eşiklerinden biri olarak da önem taşır.

1828 – Francisco Goya öldü.

16 Nisan 1828’de Fransa’nın Bordeaux kentinde hayatını kaybeden Francisco Goya, yalnız İspanyol resminin değil, modern sanatın da en sarsıcı öncülerinden biriydi. 1746’da Aragon bölgesindeki Fuendetodos’ta doğdu; genç yaşta ressamlık eğitimi aldı, zamanla Madrid’e giderek saray çevresine girdi ve sonunda İspanya Krallığı’nın en önemli ressamlarından biri haline geldi. Ama Goya’yı büyük yapan şey, sadece kralları, soyluları ya da aristokrat zarafeti resmetmesi değildi. O, aynı zamanda insanın karanlık yanını, savaşın vahşetini, aklın çöküşünü ve iktidarın ikiyüzlülüğünü de tuvale taşıdı. Başlangıçta duvar halısı kartonları, zarif portreler ve saray siparişleriyle tanınırken, özellikle geçirdiği ağır hastalık sonucu sağır kaldıktan sonra resminde çok daha sert, huzursuz ve çarpıcı bir dünya kurmaya başladı. 3 Mayıs 1808, Savaşın Felaketleri dizisi ve son dönemindeki ürkütücü Kara Resimler, onu sadece bir saray ressamı olmaktan çıkarıp modern çağın kaygılarını önceden gören bir sanatçıya dönüştürdü. Napolyon işgali, İspanya’daki iç sarsıntılar, Engizisyon baskısı ve siyasal zulüm, Goya’nın sanatında doğrudan iz bıraktı. Bu yüzden o hem Velázquez geleneğinin mirasçısı hem de Manet’den Picasso’ya uzanan modern resim hattının habercisi sayılır. Hayatının son yıllarını Fransa’da, bir bakıma gönüllü sürgünde geçirdi ve 16 Nisan 1828’de öldü.

1850 – Marie Tussaud öldü.

16 Nisan 1850’de Londra’da hayatını kaybeden Marie Tussaud, bugün dünyanın en ünlü balmumu heykel müzelerinden biri olan Madame Tussauds’ın kurucusu olarak tanınsa da hikâyesi yalnız bir müze kurucusunun öyküsü değildir. 1761’de Fransa’nın Strasbourg kentinde Marie Grosholtz adıyla doğdu; annesi, balmumu modelleme ustası Philippe Curtius’un yanında çalışıyordu ve küçük Marie de bu çevrede yetişti. Çok genç yaşta balmumu portre yapmayı öğrendi, hatta Voltaire, Rousseau ve Benjamin Franklin gibi dönemin ünlü isimlerinin modellerini hazırlayacak kadar ustalaştı. Onu ilginç ve ürkütücü kılan asıl ayrıntı ise Fransız Devrimi yıllarında ortaya çıkar: Devrim sırasında idam edilen soyluların ve devrim figürlerinin ölüm maskelerini yapmak zorunda kaldığı anlatılır; yani tarihî şiddet, onun sanatının doğrudan parçası oldu. Sonraki yıllarda koleksiyonunu Fransa’dan İngiltere’ye taşıdı, uzun süre dolaştırarak sergiledi ve sonunda Londra’da kalıcı bir sergi kurdu. Böylece balmumu figürleri yalnız sanat ya da zanaat işi olmaktan çıkıp, halkın ünlüleri, iktidar sahiplerini, suçluları ve tarihî kişileri “yakından görme” merakına hitap eden büyük bir gösteri dünyasına dönüştü. Madame Tussaud’nun önemi tam da burada yatar: O, bir yandan portre sanatını popülerleştirdi, öte yandan modern şöhret kültürünün ve kitle merakının erken sahnelerinden birini kurdu. Bugün adı küresel bir eğlence markasına dönüşmüş olsa da, 16 Nisan 1850’de ölen Marie Tussaud aslında devrim, ölüm, ün ve gösteri kültürünü aynı hayatta toplamış sıra dışı bir kadındı.

1867 – Wilbur Wright doğdu.

16 Nisan 1867’de ABD’nin Indiana eyaletinde doğan Wilbur Wright, kardeşi Orville Wright ile birlikte insanlık tarihinin en büyük teknik sıçramalarından birine imza atan isimlerden biriydi. Wright Kardeşler’in asıl başarısı, sadece havalanan bir araç yapmak değil, kontrollü, motorlu ve insanlı uçuşu mümkün kılmalarıydı. Wilbur, küçük yaşlardan itibaren mekanik işlere meraklıydı; kardeşiyle birlikte önce matbaa, sonra bisiklet işiyle uğraştı. Bisiklet tamiri ve üretimi, onlara denge, hareket ve mekanik kontrol konusunda çok şey öğretti. Uçuş meselesine yöneldiklerinde, kuşları, planörleri ve dönemin havacılık denemelerini dikkatle incelediler; özellikle Wilbur, teorik tarafı güçlü, sabırlı ve sistemli çalışan kardeş olarak öne çıktı. 1903’te Kuzey Carolina’daki Kitty Hawk’ta gerçekleştirdikleri uçuşlar, tarihe ilk başarılı motorlu insan uçuşu olarak geçti. İlk denemeyi Orville yapmış olsa da aynı gün Wilbur da uçtu ve kardeşlerin ortak emeği havacılık çağını başlattı. Sonraki yıllarda Wilbur, uçuş gösterileri, teknik geliştirmeler ve şirketleşme sürecinde de belirleyici rol oynadı. İlginç olan şu ki, bu kadar büyük bir devrime imza atan Wilbur Wright çok uzun yaşamadı; 1912’de tifodan öldü. Buna rağmen adı, gökyüzüne yükselmeyi hayal olmaktan çıkarıp mühendislik gerçeğine dönüştüren öncü akıllardan biri olarak tarihe geçti.

1889 – Charlie Chaplin doğdu.

16 Nisan 1889’da Londra’da doğan Charlie Chaplin, sinema dilini baştan aşağı değiştiren en önemli figürlerden biriydi. Yoksulluk içinde büyüdü; annesi ruhsal sorunlarla boğuştu, babasını küçük yaşta kaybetti ve çocukluğu, sahne ışığıyla yoksul Londra sokakları arasında geçti. Belki de bu yüzden yarattığı dünya hem komik hem hüzünlüydü. Chaplin’i efsaneye dönüştüren şey, kısa sürede sinemanın evrensel yüzlerinden biri haline gelen “Küçük Serseri” karakteriydi: Bol pantolon, dar ceket, baston, melon şapka ve o küçük bıyık. Bu karakter, 1914’te Kid Auto Races at Venice ile görünür hale geldi, ardından Chaplin’in çok kısa sürede dünya çapında yıldızlaşmasını sağladı. Ama onu büyük yapan sadece güldürmesi değildi. The Kid, The Gold Rush, City Lights, Modern Times ve The Great Dictator gibi filmlerle, yoksulluğu, yalnızlığı, makineleşmeyi, faşizmi ve insan onurunu mizahla birleştiren benzersiz bir sinema dili kurdu. Özellikle The Great Dictator, Hitler’le alay eden cesur tavrıyla sinema tarihinin en önemli politik hicivlerinden biri sayıldı. Chaplin sessiz sinemanın kralıydı ama sesli sinema geldikten sonra da ayakta kaldı; hatta birçok eleştirmene göre sinemayı sadece eğlence olmaktan çıkarıp gerçek bir sanat alanına dönüştüren isimlerin başında geldi. Özel hayatındaki skandallar, ABD’de uğradığı siyasî baskılar ve sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kalması da onun hikâyesini daha da büyüttü. Bu yüzden 16 Nisan 1889, sadece büyük bir komedyenin doğum günü değil; milyonları güldürürken modern dünyanın acımasızlığını da gösterebilen, sinemayı evrensel bir duygu diline dönüştüren büyük bir sanatçının dünyaya geldiği tarihtir.

1912 – Harriet Quimby, Manş Denizi’ni uçarak aşan ilk kadın oldu.

16 Nisan 1912’de Amerikalı havacı Harriet Quimby, Dover’dan havalanıp Fransa kıyısına ulaşarak Manş Denizi’ni tek başına geçen ilk kadın olarak havacılık tarihine geçti. Bu başarı, uçağın icadının üzerinden henüz on yıldan az zaman geçmişken geldiği için başlı başına büyük bir cesaret gösterisiydi. Quimby sadece gözü kara bir pilot değildi; aynı zamanda gazeteciydi, senaryo yazıyordu ve 1911’de ABD’de pilot lisansı alan ilk kadın olmuştu. Manş uçuşunun ilginç tarafı da şuydu: O sırada bu başarı dünya çapında çok daha büyük yankı uyandırabilirdi, ancak uçuşu Titanic’in batışından bir gün sonra gerçekleştiği için beklenen ilgiyi tam göremedi. Quimby bu uçuş için bir Blériot tek kanatlı uçak kullandı ve havacılıkta kadınların rolü açısından sembolik bir eşik yarattı. Ne var ki hikâye çok kısa sürdü. Quimby, sadece iki buçuk ay sonra, 1 Temmuz 1912’de Boston yakınlarındaki bir hava gösterisinde uçağının ani şekilde öne yatması sonucu yolcusuyla birlikte kokpitten fırlayarak öldü. Bu yüzden 16 Nisan 1912, cesaretiyle gökyüzüne çıkan, ama havacılığın o tehlikeli öncü çağında çok erken kaybedilen bir kadının kısa ve çarpıcı zafer günü olarak da önem taşır.

1916 – Behçet Necatigil doğdu.

16 Nisan 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde doğan Behçet Necatigil, Türk şiirinde gündelik hayatın sessiz gerilimini, ev içi dünyayı, yalnızlığı, aileyi, daralan hayatları ve modern insanın iç kırılmalarını incelikli biçimde anlatan önemli bir şairdi. Asıl adı Mehmet Behçet’ti; iyi bir eğitim gördü, Kabataş Lisesi’ni ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi, uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı. Necatigil, büyük nutukların değil, küçük hayatların şairiydi. Evler, odalar, sokaklar, akşam vakitleri, aile içi sessizlikler ve insanın kendi içine kapanması onun şiirinde güçlü bir dünya kurdu. Kapalı Çarşı, Evler, Eski Toprak, Arada, Dar Çağ gibi kitaplarıyla modern Türk şiirine hem derinlik hem de özgün bir ses kattı. Şiirin yanı sıra radyo oyunları yazdı, çeviriler yaptı ve özellikle Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü ile kültür dünyasında kalıcı bir başvuru kaynağı bıraktı. İlginç tarafı şudur: Necatigil gösterişli bir şair değildi, ama tam da bu yüzden çok güçlüydü; bağırmadan, sessizce ve neredeyse ev içinden konuşarak büyük bir şiir dünyası kurdu. Bu yüzden 16 Nisan 1916, yalnız önemli bir Türk şairinin doğum günü değil; Türkçede gündelik hayatın derinliğini şiire dönüştüren en özel ustalardan birinin dünyaya geldiği tarih olarak da önem taşır.

1917 – Lenin Rusya’ya döndü, devrimin yönünü değiştirecek çağrısını yaptı.

16 Nisan 1917’de, İsviçre’deki sürgününden Almanya üzerinden geçen ünlü “mühürlü tren” yolculuğunun ardından Vladimir Lenin, Petrograd’daki Finlandiya Garı’na ulaştı. Lenin Petrograd’a varır varmaz Geçici Hükümet’in zayıflığını ve “ikili iktidar” düzeninin kırılganlığını görerek, daha ılımlı sosyalist çizgilerden ayrıldığını ve çok daha ileri bir devrim çağrısına yöneldiğini vurguladı. Asıl kırılma da burada başladı: Lenin, bir gün sonra şekillenen ve tarihe Nisan Tezleri olarak geçen tezlerinde, Geçici Hükümet’e hiçbir destek verilmemesini, savaşın emperyalist bir savaş olarak görülmesini ve bütün iktidarın Sovyetler’e geçmesini savundu. Bu fikirler ilk anda kendi çevresinde bile fazla radikal bulundu, ama birkaç ay sonra Ekim Devrimi’ne giden hattın ideolojik omurgasını oluşturdu. Yani 16 Nisan 1917, Rusya’daki Şubat Devrimi’ni daha sınırlı bir rejim değişikliğinden çıkarıp sosyalist devrime doğru iten siyasî çizginin açıkça sahneye çıktığı tarih olarak önem taşır.

1920 – İkinci Anzavur ayaklanması bastırıldı.

16 Nisan 1920’de bastırılan İkinci Anzavur ayaklanması, Millî Mücadele’nin daha ilk döneminde Ankara’nın karşı karşıya kaldığı en ciddi iç tehditlerden birinin kırılması anlamına geliyordu. Ahmet Anzavur, İstanbul Hükümeti adına hareket eden ve Kuvâ-yi Milliye’ye karşı silahlı güç toplayan en önemli isimlerden biriydi; Balıkesir, Biga, Gönen, Manyas ve çevresinde etkili olan bu hareket, Ankara’nın henüz yeni kurulan otoritesini içeriden boğma girişimi olarak görülüyordu. İlk isyan bastırılmış olsa da Anzavur kısa süre sonra yeniden ortaya çıktı ve ikinci kez bölgedeki dengeleri sarsmaya çalıştı. Ancak millî kuvvetlerin karşı hamlesiyle bu ikinci kalkışma da 16 Nisan 1920’de etkisiz hale getirildi. Bu yüzden bu tarih, sadece yerel bir ayaklanmanın sona erdiği gün değil; İstanbul Hükümeti ile Ankara arasındaki meşruiyet savaşında Kuvâ-yi Milliye’nin sahada önemli bir üstünlük sağladığı dönüm noktalarından biri olarak da önem taşır.

1925 – Tanin gazetesi süresiz kapatıldı.

16 Nisan 1925’te Tanin gazetesinin süresiz kapatılması, Takrir-i Sükûn döneminde muhalif basına karşı yürütülen sert tasfiyenin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Tanin sıradan bir gazete değildi; II. Meşrutiyet’ten beri etkili olmuş, özellikle Hüseyin Cahit Yalçın gibi güçlü bir kalemin yön verdiği, siyasî ağırlığı olan bir yayın organıydı. Şeyh Said İsyanı sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte hükümet yalnız isyan bölgesine değil, İstanbul basınına da sert biçimde yöneldi. Tanin, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın İstanbul merkez şubesine yapılan baskını manşete taşımasının ardından hedef haline geldi; 16 Nisan’da süresiz kapatıldı, Hüseyin Cahit de tutuklanarak Ankara’ya götürüldü. Bu yüzden 16 Nisan 1925, erken Cumhuriyet döneminde devletin muhalefet kadar basın üzerindeki denetimini de açık biçimde sertleştirdiği, basın özgürlüğü tartışmaları açısından önemli bir kırılma noktası olarak görülmelidir.

1933 – Erol Günaydın doğdu.

16 Nisan 1933’te Trabzon’un Akçaabat ilçesinde doğan Erol Günaydın, Türk tiyatrosu, sineması ve televizyonunda sahne zekâsı ile halk anlatıcılığını birleştirebilen ender ustalardan biriydi. Robert Kolej’de okurken tiyatroya yöneldi; profesyonel oyunculuğa da 1955’te Haldun Dormen Cep Tiyatrosu’nda başladı. Günaydın, modern tiyatro eğitimiyle yetişmiş bir oyuncu olmasına rağmen, meddah geleneğinin anlatı ritmini, halk tiyatrosunun sıcaklığını ve sözlü kültürün canlılığını sahneye taşıyabiliyordu. Özellikle Nasreddin Hoca tiplemeleri, tek kişilik anlatıları ve meddah gösterileriyle geleneksel Türk tiyatrosunun modern dönemdeki en güçlü temsilcilerinden biri sayıldı. Sinema ve televizyonda da çok geniş bir kitleye ulaştı; özellikle Çiçek Taksi ile hafızalara yer etti, ayrıca seslendirme alanında da çalıştı ve Yogi Bear karakterinin Türkçe sesi olarak da bilindi. Bu yüzden Erol Günaydın, sahnede küçük bir jesti, kısa bir bakışı ya da tek bir cümleyi bile karaktere dönüştürebilen, geleneksel anlatı kültürüyle çağdaş oyunculuk arasında köprü kuran büyük bir ustaydı. 2012’de öldüğünde geride, Türkiye’de oyunculuğun canlı, sözlü ve halktan beslenen damarını yaşatan güçlü bir miras bırakmıştı.

1939 – Türk Donanması’nın yeni gücü Saldıray Denizaltısı, Kiel’den yola çıktıktan sonra Türkiye’ye ulaştı.

16 Nisan 1939’da Almanya’nın Kiel kentinden hareket eden Saldıray Denizaltısı, Çanakkale Boğazı’nı geçerek Türkiye’ye ulaştı ve aynı gün gece İstanbul limanına geldi. Bu gelişme, Cumhuriyet döneminde Türk Donanması’nın modernleşme hamlesinin en dikkat çekici adımlarından biriydi. Saldıray, Almanya’daki Germaniawerft tersanesinde inşa edilmişti; inşa ve seyir testlerinin tamamlanmasının ardından 2 Nisan 1939’da Kiel’den yola çıktı. Ancak Avrupa’da savaş rüzgârları sertleşirken bu seyir siyasî açıdan da riskliydi; akademik çalışmalarda, Almanya’nın denizaltıya el koyma ya da teslimatı geciktirme ihtimaline karşı Türk personelin çok dikkatli davrandığı, hatta telsiz kontrolünün özellikle Türk mürettebatta tutulduğu anlatılıyor. Cumhuriyet dönemi deniz kuvvetleri tarihi açısından Saldıray’ın önemi büyüktü; çünkü bu denizaltı, Atatürk’ün isim verdiği yeni nesil Türk denizaltıları arasında yer alıyor ve Türkiye’nin denizaltı gücünü çağdaşlaştırma hedefinin somut ürünlerinden biri sayılıyordu. Sonraki aşamada denizaltı resmî olarak Türk Donanması’na katıldı ve uzun yıllar hizmet verdi.

1941 – Alman uçakları Londra’yı bütün gece bombaladı.

16 Nisan 1941 gecesi Londra, yüzlerce Alman uçağının katıldığı, Blitz diye bilinen büyük Alman hava saldırılarının son ve en yıkıcı safhalarından birini yaşadı. Britannica ve Blitz kaynaklarına göre 1940 sonbaharında başlayan ve 1941 ilkbaharına kadar süren bu bombardıman kampanyasının amacı yalnızca askerî hedefleri vurmak değildi; limanları, ulaşım ağını ve sanayi bölgelerini felce uğratmak, aynı zamanda sivil morali kırmaktı. Nisan 1941’e gelindiğinde Alman saldırıları özellikle liman kentleri ve büyük şehirler üzerinde yeniden yoğunlaşmıştı; Londra da bu dalganın ana hedeflerinden biri olmaya devam ediyordu. O gece yüksek infilaklı bombalarla yangın çıkarıcı bombalar birlikte kullanıldı, çok sayıda bina yıkıldı, geniş çaplı yangınlar çıktı ve şehir saatler boyunca alarm altında kaldı. Londra halkı için bu, artık tek bir baskın değil, aylar süren yıpratma savaşının bir parçasıydı: Metro istasyonlarında sabahlayan aileler, itfaiyenin yetişemediği mahalleler, geceden sabaha kadar süren sirenler ve sürekli bir korku. Sonrasında Blitz birkaç hafta daha sürdü; ancak Almanya’nın hazırlığını Sovyetler Birliği’ne çevirmesiyle birlikte büyük Londra baskınlarının ağırlığı azaldı. Bu yüzden 16 Nisan 1941, Nazi Almanyası’nın Britanya’yı hava yoluyla teslim alma stratejisinin, şehri yıpratırken aynı zamanda sivil direniş mitini de güçlendirdiği dönemin çarpıcı tarihlerinden biri olarak önem taşır.

1943 – LSD’nin insan üzerindeki etkisi ilk kez fark edildi.

16 Nisan 1943’te İsviçreli kimyager Albert Hofmann, yıllar önce sentezlediği LSD ile yeniden çalışırken çok küçük bir miktarın kazara vücuduna geçmesi sonucu maddenin güçlü halüsinojenik etkilerini ilk kez fark etti. Hofmann LSD’yi, Sandoz laboratuvarlarında tıpta işe yarayabilecek yeni bileşikler ararken sentezlemişti; amaç, özellikle dolaşım ve solunum üzerinde etkili olabilecek bir ilaç geliştirmekti. Madde 1938’de üretilmiş ama o sırada dikkat çekmemiş, 1943’teki bu kazara temasla gerçek etkisi anlaşılmıştı. Hofmann birkaç gün sonra bilinçli bir öz-deney yaparak bunu doğruladı; 19 Nisan 1943’te yaşadığı bu ikinci deney daha sonra “Bicycle Day” diye anılacaktı. İlk yıllarda LSD, bir süre psikiyatri çevrelerinde psikoterapi, alkol bağımlılığı tedavisi ve zihinsel süreçleri araştırma amacıyla da denendi. Ancak 1960’larda karşı kültür hareketi, gençlik isyanı ve yasa dışı uyuşturucu piyasasıyla birlikte laboratuvardan çıkıp sokak kültürünün simgelerinden birine dönüştü. Böylece LSD’nin hikâyesi, tıbbî araştırma umuduyla başlayıp modern popüler kültürün ve uyuşturucu tartışmalarının en çarpıcı başlıklarından birine dönüşen sıra dışı bir yol izledi.

1945 – Kızıl Ordu, Berlin’e giden son büyük saldırıyı başlattı.

16 Nisan 1945’te Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası’na karşı son büyük taarruzunu başlatarak Berlin Muharebesinin kapısını açtı. Öncesinde Kızıl Ordu doğudan hızla ilerlemiş, Vistül-Oder hattını aşmış, Viyana’yı almış ve artık Almanya’nın kalbine dayanmıştı. Stalin için mesele sadece savaşı bitirmek değil, Berlin’e Batılı müttefiklerden önce ulaşmaktı; bu yüzden saldırı olağanüstü büyük bir güçle başladı. Sovyetler yaklaşık 2,5 milyon asker, binlerce tank ve on binlerce topu Berlin yönüne yığdı. 16 Nisan sabaha karşı özellikle Seelow Tepeleri hattında dev bir topçu hazırlığı başladı; binlerce top ve Katyuşa aynı anda ateş açtı, ardından Jukov’un 1. Beyaz Rusya Cephesi doğudan, Konev’in 1. Ukrayna Cephesi ise güneyden ilerlemeye başladı. Ama ilk gün beklenenden daha zordu: Alman komutan Gotthard Heinrici, Sovyet saldırısını öngörmüş, ön hatları kısmen geri çekmiş ve savunmayı derinleştirmişti; bu yüzden Seelow hattı kısa sürede düşmedi ve saldırı çok ağır kayıplarla ilerledi. Yine de birkaç gün içinde Alman savunması yarıldı, Sovyet birlikleri Berlin’i çembere almaya başladı ve 21 Nisan’da şehrin kuşatılması fiilen şekillendi. Sonrasında sokak çatışmaları başladı, Sovyet birlikleri Reichstag’a kadar ilerledi, 30 Nisan’da Hitler intihar etti ve 2 Mayıs 1945’te Berlin teslim oldu.

1947 – Erol Evgin doğdu.

16 Nisan 1947’de İstanbul’da doğan Erol Evgin, Türk pop müziğinin ana akım ama özenli damarını onlarca yıl boyunca taşıyan en önemli isimlerden biri oldu. İstanbul Erkek Lisesi’ni ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi; bir süre aynı kurumda öğretim kadrosunda da yer aldı. Yani sahneye doğrudan müzik piyasasından değil, mimarlık ve sanat eğitimi içinden geldi. 1969’da “Sen” ve “Eski Günler” adlı ilk plağıyla müziğe adım attı; ancak onu gerçekten geniş kitlelere taşıyan dönem, Çiğdem Talu ve Melih Kibar ile kurduğu yaratıcı ortaklık oldu. “İşte Öyle Bir Şey”, “Sevdan Olmasa”, “Bir de Bana Sor”, “Söyle Canım” gibi şarkılarla hem romantik hem zarif hem de kentli bir pop dili kurdu; bu çizgi onu yalnız dönemin yıldızı değil, Türk popunun kalıcı sesi haline getirdi. Erol Evgin’i önemli yapan şey sadece hit şarkılar çıkarması değildi; pop müziği hafiflikten ibaret görmeyen, estetik ölçüyü ve düzgün Türkçeyi koruyan bir çizgide ısrar etmesiydi. Üstelik yalnız şarkıcı olarak kalmadı; oyunculuk, sunuculuk ve mimarlık da yaptı, POPSAV’ın kurucuları arasında yer alarak pop müziğin kurumsal hafızasına da katkı sundu.

1947 – Auschwitz toplama kampının komutanı Rudolf Höss idam edildi.

16 Nisan 1947’de Auschwitz toplama kampının eski komutanı Rudolf Höss, kurduğu ve yönettiği ölüm düzeninin tam yanında, eski kamp alanında kurulan darağacında idam edildi. 1900’de Almanya’da doğan Höss, I. Dünya Savaşı sonrasında aşırı sağ çevrelere sürüklendi, SS saflarına katıldı ve Nazi toplama kampı sisteminin en kritik yöneticilerinden biri haline geldi. Onu tarihsel olarak korkunç derecede önemli yapan şey, sadece bir kamp komutanı olması değildi; Auschwitz’i, milyonlarca insanın sistemli biçimde yok edildiği modern ölüm mekanizmasının merkezine dönüştüren isimlerden biri olmasıydı. Özellikle Yahudilerin, Romanların, Sovyet savaş esirlerinin ve başka birçok grubun kitlesel imhasında belirleyici rol oynadı; gaz odalarının ve krematoryum düzeninin büyütülmesi, imha kapasitesinin artırılması ve soykırımın endüstriyel ölçekte yürütülmesi onun döneminde gerçekleşti. Savaşın sonunda kaçmaya çalıştı, sahte kimlikle saklandı, ancak İngilizler tarafından yakalandı. Nürnberg’de tanıklık yaptıktan sonra Polonya’ya teslim edildi, Varşova’da yargılandı ve suçlu bulunarak idama mahkûm edildi. Bu yüzden 16 Nisan 1947, Holokost’un en önemli uygulayıcılarından birinin, işlediği suçların simgesi haline gelen yerde cezalandırıldığı tarih olarak da önem taşır.

1948 – Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü kuruldu.

16 Nisan 1948’de kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC), II. Dünya Savaşı sonrası harap olmuş Batı Avrupa’nın yeniden ayağa kaldırılması için kurulan ekonomik ve siyasî düzenin temel taşlarından biriydi. Öncesinde kıta büyük bir yıkım içindeydi. Sanayi çökmüş, ulaşım ağları dağılmış, gıda kıtlığı ve döviz sıkıntısı baş göstermişti. Bu tablo karşısında ABD Dışişleri Bakanı George Marshall 1947’de Avrupa’ya büyük bir ekonomik yardım programı önerdi; ancak bu yardımı alacak ülkelerin tek tek değil, birlikte plan yapmaları ve kaynakları ortak akılla kullanmaları isteniyordu. İşte OEEC bu ihtiyaçtan doğdu. OECD’nin kendi tarihçesine göre örgüt 16 Nisan 1948’de kuruldu ve kısa sürede 18 üye ülke ile çalışmaya başladı; temel görevi, Marshall Planı diye bilinen Avrupa İyileştirme Programı kapsamındaki Amerikan ve Kanada yardımlarının dağıtımını koordine etmek, ülkeleri ekonomik işbirliğine zorlamak ve kıtanın yeniden yapılanmasını ortak bir zemine oturtmaktı. OEEC, ticaret kısıtlamalarının azaltılması, kaynakların ortak planlanması ve Avrupa içinde çok taraflı ödeme düzeninin kurulması gibi adımlarla, savaşın hemen ardından birbirine şüpheyle bakan devletleri ilk kez ekonomik işbirliği içinde düşünmeye itti. Bu yüzden OEEC, bir bakıma hem Marshall Planı’nın idari omurgası hem de daha sonra Avrupa bütünleşmesine ve 1961’de kurulacak OECD’ye uzanacak çizginin öncülü oldu.

1958 – DNA’nın görünmez kahramanı Rosalind Franklin öldü.

16 Nisan 1958’de Londra’da hayatını kaybeden Rosalind Franklin, modern biyolojinin temel taşlarından birini döşeyen en önemli isimlerden biriydi. 1920’de doğdu, kimya ve kristalografi alanında yetişti; özellikle X-ışını kırınımı tekniğindeki ustalığıyla öne çıktı. Onu tarihî kılan şey, King’s College London’da DNA lifleri üzerinde yürüttüğü çalışmalardı. Franklin, DNA’nın farklı biçimlerini ayırt etti, örneklerdeki su oranını kontrol ederek molekülün yapısını daha net görünür hale getirdi ve 1952’de öğrencisi Raymond Gosling ile birlikte tarihe geçen Photo 51 görüntüsünü elde etti. King’s College London’a göre bu görüntü ve Franklin’in verileri, DNA’nın çift sarmal yapısının ortaya konmasında belirleyici rol oynadı; Watson ve Crick’in 1953’te kurduğu model bu çalışmalar olmadan düşünülemezdi. Ama Rosalind Franklin’i sadece DNA’ya indirgemek de eksik olur. Britannica, onun kömür ve grafitin yapısı üzerine güçlü çalışmalar yaptığını, daha sonra da virüslerin yapısını inceleyerek yapısal virolojinin temellerine önemli katkılar sunduğunu vurguluyor. Ne var ki Franklin 37 yaşında kanserden öldü; böylece hem kendi çalışmalarının uzun vadeli etkisini tam göremedi hem de 1962’de DNA yapısına verilen Nobel’in dışında kaldı. Bu yüzden 16 Nisan 1958, yalnız bir biyofizikçinin ölümü değil; modern genetiğin, moleküler biyolojinin ve yapısal bilimin en önemli ama gerektiği kadar önemsenmeyen kurucu figürlerinden birinin kaybı olarak da önem taşır.

1972 – İnsanoğlunun Ay’a beşinci yolculuğu başladı.

16 Nisan 1972’de Apollo 16, Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatıldı ve böylece insanlığın Ay’a yapılan beşinci mürettebatlı iniş görevi başlamış oldu. Apollo 16’nın önemi, NASA’nın bu kez Ay’ın daha engebeli ve jeolojik açıdan farklı bir bölgesine, Descartes Highlands adı verilen yayla alanına inmeyi hedeflemesinden geliyordu. Mürettebatta John Young, Charles Duke ve Ken Mattingly vardı; Young ve Duke Ay yüzeyine inecek, Mattingly ise komuta modülüyle yörüngede kalacaktı. Görev tam sorunsuz başlamadı; Ay yörüngesine varıldığında iniş aracıyla ilgili teknik kaygılar yüzünden iniş bir süre ertelendi ve görev iptal edilebilir diye endişe edildi. Ama sorun aşıldı, Young ile Duke 21 Nisan’da Ay’a indi ve burada bilimsel örnekler topladı, deneyler kurdu, keşif aracıyla geziler yaptı. Bu yüzden 16 Nisan 1972, Apollo çağının son büyük bilimsel keşif adımlarından birinin başladığı, insanlığın Ay’ı yalnız sembolik bir zafer alanı değil, araştırılacak gerçek bir dünya olarak görmeye devam ettiği önemli bir eşik olarak da önem taşır.

1974 – Gölcük’ten çıkıp Türkiye’nin dizi hafızasını besteleyen isim doğdu: Toygar Işıklı.

16 Nisan 1974’te Gölcük, Kocaeli’de doğan Toygar Işıklı, son yirmi yılda Türkiye’de dizi ve film müziği denince akla gelen en güçlü bestecilerden biri haline geldi. İlk ve ortaöğrenimini Karamürsel’de, lise eğitimini Gölcük Barbaros Hayrettin Lisesi’nde tamamladı; ardından Marmara Üniversitesi’nde müzik eğitimi aldı ve bestecilik alanında uzmanlaştı. Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe, Aşk-ı Memnu, Ezel, Fatmagül’ün Suçu Ne, Medcezir, Çukur gibi çok izlenen yapımlarda imzası bulunan Işıklı, özellikle “Eyşan” gibi tema müzikleriyle Türkiye’de dizilerin müzikle nasıl hatırlandığını değiştiren isimlerden biri oldu. Yani Toygar Işıklı, sadece fon müziği yapan biri değil; hikâyenin duygusunu, karakterin yarasını ve sahnenin hafızasını besteye dönüştüren bir isim. Bu yüzden 16 Nisan 1974, Kocaeli için yalnız bir doğum tarihi değil; Gölcük’ten çıkıp Türkiye’nin popüler kültüründe kalıcı iz bırakan önemli bir müzik insanının dünyaya geldiği gün olarak da anlam taşır.

1982 – Bülent Ecevit tutuklandı.

16 Nisan 1982’de eski CHP Genel Başkanı ve eski başbakan Bülent Ecevit, Sıkıyönetim Askerî Mahkemesi kararıyla tutuklandı. Askerî yönetim, kapatılmış partilerin eski liderlerinin kamusal etkisini tümüyle kırmak istiyordu ve Ecevit de bu baskının en görünür hedeflerinden biriydi. Süreç, önce Danimarkalı bir gazetecinin Ecevit’le yaptığı görüşmeden sonra yazdığı makale nedeniyle gözaltına alınmasıyla başladı; kısa süre sonra serbest bırakılmasının ardından, bu kez Danimarka televizyonuna verdiği bir demeç gerekçe gösterilerek yeniden gözaltına alındı ve tutuklandı. TBMM yayınlarında da Ecevit’in 12 Eylül sonrasında çıkardığı Arayış dergisindeki yazılar ve siyasal açıklamaları nedeniyle zaman zaman yargılandığı ve çeşitli hapis cezaları aldığı belirtiliyor. Bu yüzden 16 Nisan 1982, 12 Eylül döneminde seçilmiş siyasal aktörlerin susturulması, eski parti liderlerinin etkisizleştirilmesi ve siyasetin askerî denetim altına alınmasının en çarpıcı örneklerinden biri olarak da önem taşır.

1988 – FKÖ’nün ikinci ismi Ebu Cihad, Tunus’ta düzenlenen suikastla öldürüldü.

16 Nisan 1988’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nün en önemli isimlerinden, gerçek adı Halil el-Vezir olan Ebu Cihad, Tunus’taki evinde İsrail komandolarının düzenlediği operasyonla öldürüldü. Ebu Cihad sıradan bir örgüt yöneticisi değildi; El Fetih’in kurucularından, Yaser Arafat’ın en yakın çalışma arkadaşlarından ve Filistin hareketinin askerî-siyasî aklını kuran isimlerden biriydi. İsrail açısından onu bu kadar kritik hedef haline getiren şey, özellikle Birinci İntifada sırasında sahadaki direnişi yönlendiren, örgütleyen ve büyüten başlıca figürlerden biri olmasıydı. İsrail’in suikast kararında 1987’de başlayan İntifada’nın yükselişi ile Mart 1988’deki “Mothers’ Bus” saldırısı etkili oldu. Operasyon da son derece profesyonel yürütüldü: İsrail deniz yoluyla Tunus kıyısına komando çıkardı, Mossad unsurları önceden güzergâh ve evi hazırladı, ardından baskın timi Ebu Cihad’ın evine girerek onu ailesinin gözü önünde öldürdü. Sonrasında Filistin topraklarında büyük öfke patladı, cenazesi Şam’da büyük kalabalıklarla kaldırıldı ve suikast, Filistin hareketi içinde onu yalnızca askerî bir isim değil, aynı zamanda simgesel bir “şehit figür” haline getirdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de Tunus’un egemenliğinin ihlali nedeniyle olayı kınadı.

1989 – Hakkı Yeten öldü.

16 Nisan 1989’da hayatını kaybeden Hakkı Yeten, Türk futbolunun ve özellikle Beşiktaş tarihinin simge isimlerinden biriydi. 1910’da Vodina’da doğdu; ailesiyle birlikte İstanbul’a geldikten sonra genç yaşta Beşiktaş’a katıldı ve kısa sürede kulübün sadece yıldızı değil, kimliği haline geldi. Futbolculuğunda zarafeti, oyun zekâsı, liderliği ve golcülüğüyle öne çıktı; bu yüzden ona zamanla herkesin bildiği adıyla “Baba Hakkı” dendi. Beşiktaş’ta uzun yıllar forma giydi, takım kaptanlığı yaptı ve kulübün efsaneleşen kuşağının merkezinde yer aldı. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yaptı, ardından Beşiktaş Jimnastik Kulübü başkanlığına kadar uzanan bir yol izledi. Onu tarihî yapan şey tam da buydu: Hakkı Yeten, bir kulüpte oyuncu, kaptan, hoca ve başkan olarak iz bırakan çok ender figürlerden biri oldu. Beşiktaş’ın resmî tarih anlatısında da onun kulübün ahlâkını, duruşunu ve mücadele ruhunu temsil eden başlıca isimlerden biri olduğu özellikle vurgulanır. Bu yüzden 16 Nisan 1989, Türk futbolunda kulüp efsanesi denince akla gelen en büyük figürlerden, Beşiktaş’ta ise adı stadyumdan semt hafızasına kadar yaşayan bir sembolün vedası olarak önem taşır.

1995 – Çocuk işçiliğe karşı mücadelenin simge ismi İkbal Mesih öldürüldü.

16 Nisan 1995’te Pakistan’ın Muridke kentinde bisikletiyle gezerken vurularak öldürülen İkbal Mesih, yalnız 12 yaşında bir çocuk değildi; dünyada çocuk işçiliği ve borç esareti denilen düzenin ne kadar acımasız olduğunu görünür hale getiren sembol isimlerden biriydi. Yoksul bir Hristiyan ailede doğan İkbal, ailesinin aldığı küçük bir borç yüzünden çok küçük yaşta halı tezgâhına bağlanmış, yıllarca günde uzun saatler çalıştırılmış, dövülmüş ve büyümesi bile bu yüzden durmuş bir çocuktu. Kaçtıktan sonra Bonded Labour Liberation Front ile birlikte yalnız kendi özgürlüğünü savunmakla kalmadı; başka çocukların da kurtulması için konuşmaya, kampanya yürütmeye ve dünya basınının dikkatini Pakistan’daki çocuk emeği sömürüsüne çekmeye başladı. World’s Children’s Prize kaynakları onun kısa sürede çocuk işçiliğe karşı uluslararası bir simgeye dönüştüğünü, ölümünün ardından da bu mücadelenin küresel hafızasında yaşamaya devam ettiğini vurguluyor. Ölümüyle ilgili anlatılarda en yaygın kabul, tehdit aldığı halı sektörü çevreleriyle bağlantılı bir suikasta kurban gittiği yönünde; her ne kadar olayın ayrıntıları yıllar boyunca tartışılsa da İkbal Mesih adı çocuk emeği sömürüsüne karşı direnişin evrensel sembollerinden biri haline geldi. Sonrasında onun anısı adına okullar kuruldu, ödüller verildi, kampanyalar düzenlendi; hatta çocuk işçiliğe karşı mücadele yürüten birçok uluslararası hareket, ilham kaynağı olarak onu anmaya devam etti.

1996 – Şatoy Pususu, Rus ordusuna Çeçenistan savaşındaki en ağır darbelerden birini indirdi.

16 Nisan 1996’da Çeçen komutanlar İbn el-Hattab ve Ruslan Gelayev’in yönettiği birlikler, Şatoy yakınlarındaki Yaryşmardı geçidinde ilerleyen büyük bir Rus askerî konvoyuna pusu kurdu. Dar bir dağ yolunda gerçekleşen saldırıda konvoyun önü ve arkası vurularak araçlar tuzağa düşürüldü; ardından RPG’ler, makineli tüfekler ve mayınlarla birkaç saat süren yıkıcı bir saldırı başladı. Rus resmî açıklamaları kaybı daha düşük gösterirken, başka anlatımlarda 100’ün üzerinde, bazı kaynaklarda ise 187’ye kadar çıkan kayıplardan söz edilir; yok edilen araç sayısı da yaklaşık 30–50 bandında verilir. Kesin olan şu ki, bu pusu Rus kamuoyunda büyük şok yarattı, savaşın ne kadar kötü yönetildiğine dair öfkeyi artırdı ve Çeçen direnişinin iyi planlanmış ve son derece etkili taarruzlar da yapabildiğini gösterdi. Olaydan sonra Hattab’ın adı Çeçen tarafında efsaneleştirilirken, Rus tarafında bu baskın savaşın en küçük düşürücü yenilgilerinden biri olarak görüldü.

2007 – Virginia Tech katliamı yaşandı.

16 Nisan 2007’de ABD’nin Virginia eyaletindeki Virginia Tech Üniversitesi, modern Amerikan tarihinin en sarsıcı okul saldırılarından birine sahne oldu. Güney Kore asıllı öğrenci Cho Seung-Hui, önce bir yurtta iki kişiyi öldürdü, ardından kampüsün başka bir binasında saldırısını sürdürdü; sonunda 32 kişiyi öldürdü, çok sayıda kişiyi yaraladı ve ardından intihar etti. Yani saldırıda, saldırgan dahil toplam 33 kişi öldü. Olayı bu kadar sarsıcı yapan şey sadece can kaybının büyüklüğü değildi; saldırı iki ayrı aşamada gerçekleştiği halde üniversite yönetiminin kampüsü zamanında kapatmaması ve ilk saldırıdan sonra yeterli alarm verilmemesi büyük tartışma yarattı. Sonrasında ABD’de kampüs güvenliği, ruh sağlığı takibi, silah yasaları ve acil durum iletişimi konularında yoğun bir tartışma başladı. Virginia Tech katliamı, uzun süre ABD tarihinin en ölümcül üniversite kampüsü saldırısı olarak anıldı ve okul güvenliği tartışmalarında temel dönüm noktalarından biri haline geldi. Bu yüzden 16 Nisan 2007, Amerikan toplumunda silahlanma, yalnızlık, ruh sağlığı ve güvenlik zafiyeti tartışmalarını derinden etkileyen büyük bir travmanın günü olarak da önem taşır.

2017 – Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için referandum yapıldı.

16 Nisan 2017’de Türkiye, yakın siyasi tarihinin en kritik halk oylamalarından birine gitti. Sandığa sunulan anayasa değişikliği paketi, parlamenter sistemin yerine Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesini öngörüyordu. Yani mesele sadece bazı maddelerin değişmesi değildi; yürütmenin yapısı, başbakanlık makamının kaldırılması, cumhurbaşkanının yetkileri, Meclis’le yürütme arasındaki denge ve yargı atamaları gibi devlet düzeninin omurgasını ilgilendiren başlıklarda köklü bir dönüşüm hedefleniyordu. Referandum sonucunda değişiklik paketi kabul edildi ve böylece Türkiye’de yönetim yapısının fiilen değişeceği süreç başladı. Kampanya dönemi çok sert geçti, kutuplaşma arttı ve sonuç, Türkiye’de kuvvetler ayrılığı, denge-denetleme mekanizmaları ve yürütmenin merkezileşmesi üzerine uzun yıllar sürecek tartışmaların ana eksenlerinden biri haline geldi. Sonraki aşamada sistem, 2018 seçimlerinden sonra fiilen uygulanmaya başladı; başbakanlık kaldırıldı ve yürütme yetkisi tek başına cumhurbaşkanında toplandı.

2019 – “Ses Kralı” Yaşar Özel öldü.

16 Nisan 2019’da İstanbul’da hayatını kaybeden Yaşar Özel, Türk sanat müziğinin güçlü sesi, geniş repertuvarı ve sahne disipliniyle hafızalarda yer eden önemli isimlerinden biriydi. 1934’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğdu; ilk müzik derslerini Ankara’da Fahri Kopuz ve Vedia Tunççekiç’ten aldı, ardından 1959’da Ankara Radyosu’na girerek profesyonel müzik hayatına adım attı. Sonraki yıllarda İstanbul Radyosu’na geçti, TRT ve sahne çalışmalarıyla tanındı. Onu önemli yapan şey yalnız güçlü bas bariton sesi değildi; Türk sanat müziğini klasik çizgisini bozmadan ama geniş kitleye geçecek bir yorumla söyleyebilmesiydi. Bu yüzden zamanla “Ses Kralı” diye anılmaya başladı. Anadolu Ajansı ve biyografik kaynaklar, sanat hayatı boyunca yüzlerce albüm çalışması yaptığını, yurtdışında da konserler verdiğini ve uzun yıllar müziğin içinde aktif kaldığını belirtiyor. Ölümünden sonra da daha çok sesiyle ve tavrıyla hatırlandı; çünkü Yaşar Özel, Türk sanat müziğinde sadece eser seslendiren bir sanatçı değil, bu müziğin gelenekli söyleyişini kuşağından sonraya taşıyan temsilcilerden biriydi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.