Günün Tarihi / 5 Nisan
Avukatlar Günü
5 Nisan 1878’de İstanbul Barosu’nun ilk genel kurulunun yapıldığı gün, Avukatlar Günü olarak kutlanıyor. O gün İstanbul’da dava vekilliği yapan 63 kişinin katılımıyla yapılan genel kurul, Osmanlı’da avukatlık mesleğinin kurumsal örgütlenmesinde önemli bir eşik oldu. Toplantıyı en yaşlı dava vekili Kostaki Sardeneski açtı; yapılan seçim sonunda baro başkanlığına Alexandre Meriem Kouli getirildi. Bu yüzden 5 Nisan, savunma mesleğinin örgütlü bir kimlik kazandığı tarih olarak görülüyor. Bugün Avukatlar Günü denince öne çıkan savunma vurgusunun kökü de burada yatıyor; yargı yalnız hâkim ve savcıdan ibaret değil; yurttaşın hakkını arayabilmesi için bağımsız savunmanın da güçlü olması gerekiyor.
Osmanlı’da avukatlık bugünkü anlamıyla bir anda doğmadı. Klasik dönemde insanlar mahkemelerde vekil aracılığıyla temsil edilebiliyordu, ancak bu iş uzun süre modern anlamda ayrı ve kurallı bir meslek haline gelmemişti. Tanzimat’la birlikte yeni mahkemeler kurulunca, bu alanda daha düzenli bir yapıya ihtiyaç doğdu. Bu ihtiyacın en önemli dönüm noktası, 1875 tarihli Mehakim-i Nizamiye Dava Vekilleri Hakkında Nizamname oldu. Bu düzenleme, dava vekilliğini daha belirgin şartlara bağladı; ruhsatname, hukuk bilgisi ve mesleki yeterlilik gibi ölçütleri gündeme taşıdı. Ardından İstanbul Barosu’nun genel kurulu ve sonraki iç düzenlemeleriyle birlikte, avukatlık Osmanlı’da devletin yeni hukuk düzeni içinde daha görünür ve kurallı bir meslek haline geldi. Cumhuriyet döneminde bu yapı daha da kurumsallaştı; barolar yaygınlaştı, hukuk eğitimi güç kazandı ve avukatlık yalnız dava takibi yapan bir iş olmaktan çıkıp, hak arama özgürlüğünün ve hukuk devletinin temel unsurlarından biri olarak tanımlandı. Kısacası 5 Nisan’ın hikâyesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide savunma mesleğinin adım adım kurumsallaşmasının hikâyesidir.
1453 | Fatih Sultan Mehmet’in donanması İstanbul önlerine geldi.
5 Nisan 1453, İstanbul’un fethine giden son büyük safhanın eşiğiydi. II. Mehmed’in kara ordusu bir gün önce şehrin önünde ana konuşlanmasını tamamlamıştı; 5 Nisan’da ise Osmanlı donanması da İstanbul sularında göründü ve kuşatma tam anlamıyla oluşmaya başladı. Asıl top ateşi ve kuşatmanın yoğun safhası 6 Nisan’da başladı, ama 5 Nisan şehrin hem karadan hem denizden çembere alınmasının tamamlandığı gündü. Bu hazırlık rastgele değildi; Rumeli Hisarı’nın yaptırılması, büyük topların döktürülmesi ve donanmanın güçlendirilmesi aylar süren planın parçalarıydı. Sonraki 54 günün sonunda 29 Mayıs’ta İstanbul düştü, Bizans İmparatorluğu sona erdi ve Osmanlı Devleti dünya siyasetinde bambaşka bir ağırlık kazandı.
1614 | Pocahontas ile John Rolfe evlendi.
5 Nisan 1614’te Powhatan konfederasyonunun önde gelen isimlerinden Pocahontas ile İngiliz tütün yetiştiricisi John Rolfe evlendi. Bu evlilik, Amerikan sömürge tarihinin en çok anlatılan olaylarından biri oldu; çünkü asıl mesele sadece iki kişi arasındaki ilişki değildi, bu evlilik İngiliz yerleşimciler ile yerli topluluklar arasındaki kısa süreli barış döneminin de sembolü sayıldı. Pocahontas’ın daha önce İngilizler tarafından alıkonulması, Hristiyanlığa geçirilmesi ve Rebecca adını alması bu hikâyenin sert tarafıdır. Evliliğin ardından birkaç yıl Jamestown çevresinde görece sakin bir dönem yaşandı ancak bu denge kalıcı olmadı. Pocahontas 1616’da İngiltere’ye götürüldü, orada adeta uygarlaştırılmış yerli prenses gibi sergilendi ve dönüş yolunda 1617’de öldü. Bu yüzden 5 Nisan 1614, hem popüler kültüre malzeme haline getirilen hem de sömürgeciliğin gölgesini taşıyan bir tarihtir.
1794 | Georges Danton giyotine gönderildi.
5 Nisan 1794’te Fransız Devrimi’nin en güçlü ve en etkili isimlerinden biri olan Georges Danton giyotine gönderildi. Danton, 1789 sonrasında yükselen devrimci hareketin en büyük hatiplerinden biriydi; monarşinin devrilmesinde, cumhuriyetin ilanında ve özellikle 1792’de yabancı ordular Fransa’yı tehdit ederken halkı seferber eden siyasal dilin kurulmasında büyük rol oynadı. Ancak devrim ilerledikçe kendi içindeki sertlik de büyüdü. Jakoben iktidarın ve Robespierre çizgisinin giderek daha acımasız hale geldiği Terör Dönemi’nde, Danton bu aşırı şiddetin frenlenmesini savunmaya başladı. Bu tavır onu bir anda devrimin kahramanlarından biri olmaktan çıkarıp şüpheli isimlerden birine dönüştürdü. Yolsuzluk ve ihanet suçlamalarıyla yargılandı; mahkemede kendini savunmasına bile tam olarak izin verilmeden idama mahkûm edildi. Giyotine giderken bile sakinliğini koruduğu, cellâda “Başımı halka iyi göster, görmeye değer” dediği anlatılır. Danton’un ölümü, Fransız Devrimi’nin kendi çocuklarını yemeye başladığının en güçlü sembollerinden biridir; nitekim ondan yalnızca birkaç ay sonra Robespierre de aynı giyotine gidecekti.
1827 | Joseph Lister doğdu.
5 Nisan 1827’de doğan Joseph Lister, modern cerrahinin en önemli isimlerinden biriydi. Onu önemli yapan şey, ameliyatın mikrop ve enfeksiyon meselesi olduğunu göstermesiydi. Lister, Louis Pasteur’ün mikrop kuramından etkilenerek ameliyat yaralarında çürüme ve iltihabın azaltılması için antiseptik yöntemler geliştirdi; özellikle karbolik asit kullanımıyla büyük fark yarattı. O güne kadar ameliyatın kendisinden çok, sonrasında gelişen enfeksiyonlar hastaları öldürüyordu. Lister’in yöntemi cerrahiyi daha güvenli hale getirdi ve ölüm oranlarını ciddi biçimde düşürdü. Bugün ameliyathane temizliği, sterilizasyon ve antisepsi denince akla gelen çizginin en önemli kurucularından biri olduğu için 5 Nisan 1827, tıpta hayat kurtaran bir devrimin başlangıç noktalarından biridir.
1898 | Ömer Asım Aksoy doğdu.
5 Nisan 1898’de Gaziantep’te doğan Ömer Asım Aksoy, Türkçenin söz varlığını en derli toplu biçimde toplayan ve açıklayan isimlerden biriydi. Gençlik yıllarında öğretmenlik yaptı, hukuk okudu, avukatlık ve milletvekilliği görevlerinde bulundu. Ama onu kalıcı yapan asıl alan dil çalışmalarıydı. Millî Mücadele döneminde Antep savunmasına katıldı; kentteki direniş çevreleri içinde yer aldı ve bu yönüyle yalnız masa başında çalışan bir aydın değil, yaşadığı dönemin siyasal mücadelesine de doğrudan temas eden bir isim oldu. Cumhuriyet yıllarında ise dikkatini giderek daha çok Türkçeye verdi; özellikle yaşayan dilin içindeki atasözlerini, deyimleri, halk söyleyişlerini ve yerel ağızları derleyerek çok büyük bir birikim oluşturdu.
Onun en önemli katkılarından biri, atasözleri ve deyimleri birbirine karışmış, dağınık ve düzensiz malzeme olmaktan çıkarıp açık, anlaşılır ve ayıklanmış sözlük düzenine kavuşturmasıydı. Atasözleri ve Deyimler, ardından daha kapsamlı biçimde Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü, bu alanda temel başvuru kitapları haline geldi. Bunun yanında Deyimler Sözlüğü, Atasözleri Sözlüğü, Öz Türkçe Sözler Sözlüğü ve Ana Dilimiz gibi çalışmalarıyla da Türkçenin sadeleşmesi, söz varlığının korunması ve doğru kullanımı konusunda etkili oldu. Onu önemli yapan şey, dili yalnız kurallarla açıklamaya çalışmamasıydı. Aksoy, dili yaşayan bir varlık gibi ele aldı; halk ağzında dolaşan sözleri, kalıpları ve anlam inceliklerini ciddiye aldı.
1900 | Gazi Osman Paşa hayatını kaybetti.
5 Nisan 1900’de ölen Gazi Osman Paşa, Osmanlı askerî tarihinin en büyük isimlerinden biri olarak kabul edilir. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Plevne’yi savunmasıyla efsaneleşti. Sayıca ve ateş gücü bakımından üstün Rus ve Rumen kuvvetlerine karşı aylarca direndi; bu savunma hem Osmanlı içinde hem Avrupa’da büyük yankı yarattı. Sonunda teslim olmak zorunda kaldı ama gösterdiği direniş yüzünden düşmanları tarafından bile saygıyla karşılandı. “Plevne Kahramanı” olarak hafızaya yerleşmesi bu yüzdendir. Sonraki yıllarda saray çevresinde etkili görevler aldı.
1925 | Şeker fabrikalarını teşvik eden yasa kabul edildi.
5 Nisan 1925’te TBMM’de kabul edilen 601 sayılı “Şeker Fabrikalarına Bahşolunan İmtiyaz ve Muafiyet Hakkında Kanun”, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık arayışındaki önemli adımlardan biri oldu. O yıllarda Türkiye şeker ihtiyacını büyük ölçüde dışarıdan karşılıyordu; sanayi zayıftı, yerli üretim yetersizdi ve Cumhuriyet yönetimi ithalata bağımlılığı kırmak istiyordu. Şeker üretimi; tarımı, sanayiyi, taşımayı ve yerli sermayeyi harekete geçirecek stratejik bir alan sayıldı. Kabul edilen yasa, Türkiye’de şeker fabrikası kuracak girişimcilere hükümetin ayrıcalık ve muafiyet tanımasına imkân verdi; yani devlet özel girişimciyi koruyup cesaretlendiren bir çerçeve kurdu. Amaç, memlekette pancar üretimini artırmak, fabrikalar kurmak, dışarıdan şeker alımını azaltmak ve yerli sanayiyi büyütmekti. Bu yüzden 5 Nisan 1925’te çıkan yasa, sadece “şeker fabrikası” başlığıyla sınırlı değildi; Cumhuriyet’in erken sanayileşme modelinin, yani devlet desteğiyle yerli üretim yaratma anlayışının somut örneklerinden biriydi. Nitekim bu adımın ardından kısa süre içinde Uşak Şeker Fabrikası ile Alpullu Şeker Fabrikası gibi ilk büyük girişimler ortaya çıktı; Alpullu 1926’da ilk Türk şekerini üreten tesis oldu. Sonraki yıllarda şeker sanayisi yalnız fabrikalarla değil, pancar tarımıyla, köylünün üretim ilişkileriyle ve Anadolu’da kurulan sanayi kasabalarıyla birlikte büyüdü. Bu nedenle 5 Nisan 1925; Türkiye’de tarıma dayalı sanayinin ve ekonomik millîleşme arayışının önemli eşiklerinden biridir.
1925 | Sadri Alışık doğdu.
5 Nisan 1925’te İstanbul’da doğan Sadri Alışık, Türk sinemasının en sevilen ve en sahici oyuncularından biriydi. Asıl adı Sadrettin Alışık’tı. Tiyatroya genç yaşta ilgi duydu, bir süre sahnede çalıştı, ardından sinemaya geçti. Yeşilçam’ın en üretken döneminde yüzlerce filmde oynadı; ancak onu kalıcı yapan yalnız çok film çevirmesi değildi. Sadri Alışık, İstanbul’un sokağını, mahalle insanını, küçük esnafı, işsizi, âşığı, serseriyi, kırık kalpli adamı aynı bedende taşıyabilen ender oyunculardandı. Yüzünde hem muzırlık hem hüzün vardı. Bu yüzden seyirci onu yalnız komik değil, aynı zamanda içli ve dokunaklı buldu. En çok da Turist Ömer tiplemesiyle hafızalara kazındı. Kasketi, rahat tavırları, gevezeliği, saf görünürken uyanıklık taşıyan haliyle Turist Ömer, Türk sinemasının en tanınan karakterlerinden birine dönüştü. Ama Sadri Alışık’ı yalnız bu rolle anmak eksik olur. Çünkü o, Ah Güzel İstanbul, Yalnızlar Rıhtımı, Aşktan da Üstün, Kırık Plak, Küçük Hanımefendi dizisi ve daha birçok yapımda romantik, kırgın, yoksul ya da tutunmaya çalışan insanları da son derece etkileyici biçimde canlandırdı. Özellikle Ayhan Işık, Çolpan İlhan ve Belgin Doruk gibi dönemin büyük yıldızlarıyla oynadığı filmlerde, başrolün parıltısını değil, karakterin ruhunu taşıyan oyuncu olarak ayrı bir yerde durdu. Onun asıl gücü burada yatıyordu: Sadri Alışık, seyirciye gerçekten yaşayan bir insan izlenimi veriyordu.
1925 | Kahramanmaraş, İstiklal Madalyası aldı.
5 Nisan 1925’te Türkiye Büyük Millet Meclisi, Maraş halkını Millî Mücadele’de gösterdiği direniş nedeniyle Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırdı; üstelik bu madalya tek tek kişilere değil, doğrudan şehrin kendisine verildi. Bu kararın arkasında, Maraş’ın Fransız işgali ve işgalle birlikte hareket eden Ermeni lejyonlarına karşı verdiği sert ve örgütlü mücadele vardı. Direnişin sembol anı olarak en çok Sütçü İmam’ın 31 Ekim 1919’daki Uzunoluk olayında attığı ilk kurşun anılır ama asıl belirleyici olan, şehrin esnafından din adamına, mahalle halkından silahlı milislerine kadar topyekûn ayağa kalkmasıydı. Fransızlar 21 Ocak 1920’de Maraş’ta ağır bir askerî harekâta girişti, şehir günlerce süren sokak çatışmalarına sahne oldu; açlık, soğuk ve mühimmat sıkıntısına rağmen Maraşlılar geri adım atmadı ve sonunda Fransız kuvvetleri 11-12 Şubat 1920 gecesi şehri terk etmek zorunda kaldı. Sonraki yıllarda Ankara, bu direnişi resmî olarak da tescillemek istedi ve 1925’te şehirdeki mücadeleye katılanların adlarını sordu. Maraşlı ileri gelenlerin verdiği cevap ise dikkat çekiciydi: “Bu savaşta bütün Maraş halkı vardı; madalya fertlere değil şehre verilmelidir.” Bunun üzerine TBMM, madalyayı doğrudan Maraş’a verdi. Daha sonra bu madalya Maraş Kalesi’ndeki Türk bayrağına takıldı ve şehir, Cumhuriyet hafızasında özel bir yer edindi. Bu tarih, yerel direnişin ulusal kahramanlık destanlarından birine dönüştü ve 7 Şubat 1973’te verilen “Kahraman” unvanıyla pekişti.
1926 | Süleyman Seba doğdu.
5 Nisan 1926’da doğan Süleyman Seba, Türk futbolunun yalnız saha içindeki değil, kulüp yönetimi tarafındaki en saygın isimlerinden biri oldu. Beşiktaş’ta futbol oynadı, millî formayı giydi ama asıl etkisini 1984’ten 2000’e kadar süren başkanlık döneminde gösterdi. Bu yıllarda Beşiktaş yalnız sportif başarılarıyla değil, kurumsal kimliği ve mali disiplin anlayışıyla da öne çıktı. Seba’yı farklı yapan şey, Türk futbolunda giderek sertleşen üsluba rağmen daha ölçülü, daha vakur ve daha kulüp odaklı bir lider profili çizmesiydi. Bu yüzden ölümünden sonra da adı yalnız Beşiktaş tarihinde değil, spor yöneticiliği ahlakı tartışmalarında referans gösterilemeye devam etti.
1928 | Haldun Dormen doğdu.
5 Nisan 1928’de Mersin’de doğan Haldun Dormen, Türk tiyatrosunun modernleşme sürecindeki en önemli isimlerden biriydi. Çocuk yaşta sahneye ilgi duydu, Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej’in ardından Yale Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi aldı. ABD’de ve Avrupa’da sahne deneyimi kazanıp Türkiye’ye döndüğünde yalnızca oyuncu olarak değil, yeni bir tiyatro dili kurma iddiasıyla hareket etti. Muhsin Ertuğrul’un Küçük Sahne çevresinde çalıştıktan sonra kendi yolunu açtı ve 1957’de Dormen Tiyatrosu’nu kurdu. Bu tiyatro, şehirli komedi, vodvil, müzikal ve tempolu sahne anlatımıyla Türk tiyatrosunda farklı bir çizgi oluşturdu.
Haldun Dormen, tiyatroyu daha geniş bir seyirci kitlesine açan, oyunun ritmini, dekorunu, oyunculuk enerjisini ve eğlence duygusunu birlikte düşünen bir yönetmendi. Papaz Kaçtı, Sokak Kızı İrma, Hisseli Harikalar Kumpanyası gibi yapımlarla hem kendi kuşağını etkiledi hem de sonraki kuşakların sahne hafızasında kalıcı bir iz bıraktı. Yazdı, yönetti, oynadı, çevirdi; televizyon programları hazırladı, dizilerde rol aldı. Daha da önemlisi, çok sayıda oyuncunun, yönetmenin ve tiyatro insanının yetişmesinde doğrudan rol oynadı. Bu yüzden Haldun Dormen adı, tek tek oyunlardan daha büyük bir anlama kavuştu ve Türk tiyatrosunda bir okul, bir üslup ve bir sahne terbiyesiyle birlikte anılır oldu.
Onun biyografisindeki en dikkat çekici yanlardan biri de üretkenliğini tek bir alana kapatmamasıydı. Dormen, oyun yazarlığından çeviriye, oyunculuktan eğitmenliğe kadar çok geniş bir alanda çalıştı; İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı başta olmak üzere birçok yerde ders verdi, Afife Jale Ödülleri gibi tiyatro kurumlarının güçlenmesine katkı sundu. 21 Ocak 2026’da 97 yaşında hayatını kaybetmesi, Türk tiyatrosunda neredeyse bir asra yayılan çok büyük bir sanat hayatının kapanışı anlamına geliyordu.
1930 | Gandhi, Tuz Yürüyüşü’nü tamamladı.
5 Nisan 1930’da Mahatma Gandhi, İngilizlerin tuz tekeline karşı başlattığı ünlü yürüyüşün sonunda Dandi kıyısına ulaştı. 24 gün boyunca yaklaşık 300 kilometre yürümüştü. Ertesi gün denizden tuz alarak İngiliz yasasını fiilen çiğnedi. Bu hareketin gücü, çok basit görünen bir şeyi imparatorluğa karşı direniş sembolüne çevirmesiydi. Tuz herkesin ihtiyacıydı; İngiliz vergi ve tekel politikası da bu yüzden özellikle seçilmişti. Dandi Yürüyüşü, şiddetsiz direnişin dünya tarihindeki en güçlü örneklerinden biri haline geldi ve Hindistan bağımsızlık mücadelesinin seyrini değiştirdi.
1941–1942 | Anıtkabir için açılan uluslararası mimari proje yarışması sonuçlandı.
Atatürk’ün 10 Kasım 1938’deki ölümünden sonra, naaşının Ankara’da yapılacak anıt mezara taşınmasına karar verildi ve yer seçimi için yapılan incelemeler sonunda Rasattepe en uygun alan olarak belirlendi. Bunun ardından hükümet, anıt mezarın tasarımı için 1 Mart 1941’de uluslararası bir mimari proje yarışması açtı. Yarışmaya Türkiye başta olmak üzere Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya’dan toplam 49 proje katıldı. Yarışmanın 1941 içinde sonuçlanması bekleniyordu, ancak süre uzatıldı ve jüri çalışmalarını 1942’de tamamladı. İlk değerlendirmede üç proje öne çıkarıldı; bunlar Türkiye’den Emin Onat ve Orhan Arda, Almanya’dan Johannes Krüger ve İtalya’dan Arnoldo Foschini imzalı tasarımlardı. Sonunda hem araziye daha uygun bulunması hem de millî anıt fikrini daha iyi taşıdığı düşünülmesi nedeniyle Onat ve Arda’nın projesi uygulanmaya değer görüldü. Ancak proje olduğu gibi alınmadı; jüri eleştirileri doğrultusunda yeniden işlendi, maliyet ve teknik nedenlerle bazı bölümleri sadeleştirildi, anıt mezarın anıtsal ama aşırı yükten arındırılmış son hali bu revizyonlarla oluştu. Bu yüzden Anıtkabir, Cumhuriyet’in kendisini mimariyle anlatma girişimlerinden biri haline geldi. Açık tören alanı, Aslanlı Yol, Şeref Salonu, simetrik kurgu, kesme taş etkisi ve 1940’ların İkinci Ulusal Mimarlık anlayışını taşıyan diliyle hem devlet ciddiyetini hem tarihsel devamlılık duygusunu yansıtan bir yapı olarak düşünüldü. Yarışmanın ardından inşaat süreci 1944’te başladı, yapı 1953’te tamamlandı ve Atatürk’ün naaşı 10 Kasım 1953’te Etnografya Müzesi’nden alınarak Anıtkabir’e taşındı.
1945 | Cem Karaca doğdu.
5 Nisan 1945’te İstanbul’da doğan Cem Karaca, Türk müziğinde rock ile Anadolu’nun sözünü, öfkesini ve hikâyesini bir araya getiren en büyük isimlerdendi. Annesi tiyatro ve operet sanatçısı Toto Karaca, babası ise Azerbaycan kökenli tiyatro sanatçısı Mehmet İbrahim Karaca idi. Yani sahne ve müzik onun hayatına sonradan girmedi; çocukluğundan itibaren bu dünyanın içindeydi. 1960’larda Apaşlar’la başlayan müzik yolculuğu, ardından Kardaşlar, Moğollar ve özellikle Dervişan’la birlikte bambaşka bir çizgiye dönüştü. Cem Karaca’yı farklı yapan şey, Batı’dan gelen rock formunu taklit etmekle yetinmemesiydi. Anadolu halk müziğini, işçi hikâyelerini, şehir yoksullarını, hayal kırıklığını ve toplumsal itirazı bu müziğin içine taşıdı. Bu yüzden “Tamirci Çırağı”, “Resimdeki Gözyaşları”, “Dadaloğlu”, “Namus Belası”, “Bu Son Olsun” ve “Islak Islak” gibi şarkılar; Türkiye’nin belli dönemlerdeki ruh halini de taşıyan güçlü metinlere dönüştü.
Cem Karaca’nın hayatı da şarkıları kadar çalkantılı geçti. 1970’lerde yükselen siyasal gerilim içinde müziği açık biçimde toplumsal ve politik bir tona kavuştu. 1979’da yurt dışına çıktı; 12 Eylül sonrasında hakkında davalar açıldı, yurda dönmediği için vatandaşlıktan çıkarıldı ve uzun süre Almanya’da yaşadı. Bu dönem onun biyografisini daha da simgesel hale getirdi; çünkü Cem Karaca artık yalnız bir müzisyen değil, Türkiye’de sanat ile siyaset arasındaki sert gerilimin de figürlerinden biriydi. 1987’de vatandaşlığa yeniden kabul edilmesinin ardından yurda döndü ve müziğini sürdürdü. Sonraki kuşaklar için onun önemi hiç azalmadı. Çünkü Cem Karaca, Türkiye’de rock müziğin, memleket hikâyesi anlatan, sınıfı, öfkeyi, aşkı, yalnızlığı ve itirazı taşıyan güçlü bir ifade alanı olabileceğini gösterdi.
1946 | Missouri zırhlısı, Münir Ertegün’ün naaşıyla İstanbul’a geldi; ABD’nin Türkiye’ye desteğinin simgesine dönüştü.
5 Nisan 1946’da ABD donanmasının en güçlü savaş gemilerinden biri olan USS Missouri, Washington’da görev başında ölen Türkiye’nin büyükelçisi Münir Ertegün’ün naaşını İstanbul’a getirdi. Olayın görünen yüzü bir cenaze nakliydi. Ancak bunun siyasî anlamı çok daha büyüktü. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Sovyetler Birliği Türkiye’den Boğazlar üzerinde yeni düzenlemeler ve doğu sınırında toprak talepleri içeren baskılar yapmaya başlamıştı. Böyle bir ortamda Missouri’nin İstanbul’a gelişi, ABD’nin Türkiye’ye yalnızca diplomatik olarak değil, görünür ve güçlü bir destek mesajı verdiği olaylardan biriydi. Gemi İstanbul’da büyük ilgiyle karşılandı hem tören hem de kamuoyundaki yankı, bu ziyaretin sıradan bir askerî nezaket gösterisi olmadığını açıkça ortaya koydu.
Missouri’nin gelişi, sonraki yıllarda şekillenecek Türk-Amerikan yakınlaşmasının erken ve sembolik adımlarından biriydi. Çünkü bu ziyaret, Türkiye’nin savaş sonrası yeni dünya düzeninde hangi güvenlik eksenine yaklaşacağının da işaretlerinden biri gibi görüldü. Ardından Truman Doktrini, Marshall yardımları ve sonunda Türkiye’nin NATO üyeliğine uzanan çizgi geldi.
1946 | Yavuz Turgul doğdu.
5 Nisan 1946’da doğan Yavuz Turgul, Türk sinemasında senaryo ile karakter kurma gücü en yüksek isimlerden biriydi. Gazetecilikten sinemaya geçti; Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Gölge Oyunu, Eşkıya, Gönül Yarası ve Av Mevsimi gibi filmlerde imzası vardı. Turgul’u önemli yapan şey, erkek dostluğu, yenilgi, gurur, taşra, şehir ve değişen Türkiye gibi temaları güçlü karakterlerle anlatabilmesidir. O yüzden bu madde sıradan bir doğum notu değil; modern Türk sinemasının senaryo damarını en çok besleyen isimlerden birinin doğum tarihi olarak önem taşır.
1976 | Howard Hughes hayatını kaybetti.
5 Nisan 1976’da ölen Howard Hughes, yalnız zengin bir iş insanı değil, havacılık, sinema ve Amerikan popüler kültürünün en sıra dışı figürlerinden biriydi. Milyoner bir aileden geldi, genç yaşta film yapımcılığına girdi ve özellikle Hell’s Angels gibi büyük bütçeli yapımlarla adını duyurdu. Ardından havacılığa yöneldi; hız rekorları kırdı, uçak tasarımlarıyla ilgilendi ve savaş yıllarında savunma sanayisinde etkili oldu. Ancak onu efsaneleştiren yalnız başarıları değildi. İlerleyen yıllarda ağır takıntılar, sağlık sorunları ve paranoya nedeniyle giderek insanlardan uzaklaştı; otel odalarına kapanan, serveti büyüdükçe yalnızlığı da büyüyen bir figüre dönüştü. Bu yüzden Howard Hughes’un hikâyesi, 20. yüzyıl Amerika’sında servet, şöhret, teknoloji ve zihinsel çöküşün aynı bedende birleştiği en çarpıcı örneklerden biri olarak görülür.
1984 | Kaçırılan yolcu uçağı Yeşilköy’e indirildi.
5 Nisan 1984’te Suudi Arabistan Havayolları’na ait Lockheed L-1011 TriStar tipi yolcu uçağı, Cidde’den Şam’a giderken kaçırıldı ve İstanbul Yeşilköy Havalimanı’na indirildi. Uçakta 286 yolcu vardı. Olay, uçak Şam’a inişe geçtiği sırada başladı. Uçağın içinde bulunan ve Suriye’ye geri gönderildiği belirtilen bir Suriyeli, kokpite girerek cebinde bomba olduğunu söyledi, önce uçağın İstanbul’a götürülmesini istedi, sonra da fikrini değiştirip Stockholm’e gitmek istediğini belirtti. Pilot ise yakıt gerekçesiyle İstanbul’a inmeyi kabul ettirdi. Böylece uçak, Türkiye’de çok yakından izlenen bir hava korsanlığı krizinin merkezine dönüştü.
Olayın dikkat çekici tarafı, uzun bir kuşatma ya da büyük bir çatışmayla değil, çok kısa bir müdahaleyle sona ermesiydi. İstanbul’da güvenlik güçleri uçağın yeniden havalanmasına izin vermeyince, pilot uygun anı kollayıp hava korsanını acil çıkış kapısından dışarı iterek etkisiz hale getirdi; ardından korsan gözaltına alındı. Uçaktaki yolcular sağ kurtuldu, olayda can kaybı yaşanmadı.
1992 | Bosna-Hersek bağımsızlığını ilan etti.
Bosna-Hersek’in bağımsızlık süreci aslında daha önce başlamıştı. Yugoslavya dağılırken Bosna-Hersek’te 29 Şubat ve 1 Mart’ta bağımsızlık referandumu yapıldı; Bosnalı Sırpların büyük bölümü referandumu boykot etti, sandığa gidenlerin ise ezici çoğunluğu bağımsızlığa “evet” dedi. Ancak bu sonuç, ülkeyi sakinleştirmedi; tam tersine savaşın kapısını açtı. Bosnalı Sırp siyasi ve askerî yapıları bağımsızlığa karşı çıktı, Saraybosna’da barikatlar kuruldu, silahlı gerilim hızla yükseldi. 5 Nisan’da Saraybosna’da on binlerce kişinin katıldığı barış gösterileri yapılırken ateş açıldı; aynı gün şehir fiilen kuşatma atmosferine girmeye başladı. Avrupa Topluluğu ile ABD’nin Bosna-Hersek’in bağımsızlığını 6-7 Nisan’da tanımasıyla birlikte çatışmalar daha da sertleşti ve Bosna Savaşı tam anlamıyla başladı. Sonraki aylarda Saraybosna kuşatması, etnik temizlik, toplama kampları, kitlesel tecavüzler ve binlerce sivilin öldürüldüğü saldırılar yaşandı; savaş 1995’e kadar sürdü. Bu yüzden 5 Nisan 1992, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası en kanlı savaşlarından birinin başlangıç tarihi olarak da hatırlanıyor.
1994 | Kurt Cobain öldü.
5 Nisan 1994’te öldüğü kabul edilen Kurt Cobain, 1990’ların gençlik ruhunu en güçlü biçimde temsil eden isimlerden biriydi. 1967’de Washington eyaletinin Aberdeen kentinde doğdu. Çocukluğu parçalanmış aile düzeni, yalnızlık ve uyum sorunları içinde geçti; bu kırılganlık daha sonra hem şarkı sözlerine hem sahne kimliğine açık biçimde yansıdı. 1980’lerin sonunda Krist Novoselic’le birlikte Nirvana’yı kurdu. Grup önce bağımsız müzik çevresinde dikkat çekti, ardından 1991’de çıkan Nevermind albümü ve özellikle “Smells Like Teen Spirit” ile bir anda dünya çapında patladı. Böylece grunge denen sert, kirli, öfkeli ama duygusal müzik dili ana akımın merkezine taşındı. Cobain’i farklı yapan şey, punk öfkesini melodik şarkı yazımıyla birleştirmesi, şöhretli görünmesine rağmen sistemin parçası gibi davranmaması ve kuşağının sıkışmışlık duygusunu çok doğrudan bir dille ifade etmesiydi. Ardından gelen In Utero ve MTV Unplugged in New York gibi işler, onun yalnız gürültülü bir rock figürü değil, derin bir besteci ve yorumcu olduğunu da gösterdi. Ancak aynı yıllarda ağır eroin bağımlılığı, mide rahatsızlıkları, depresyon, şöhret baskısı ve özel hayatındaki çalkantılar daha da görünür hale geldi. Mart 1994’te Roma’da aşırı doz olayı yaşadı, ardından rehabilitasyon merkezine girdi, fakat kısa süre sonra oradan ayrıldı. Cesedi 8 Nisan’da Seattle’daki evinde bulundu; adli inceleme ölüm tarihini 5 Nisan olarak belirledi. Öldüğünde 27 yaşındaydı ve bu yüzden “27’ler Kulübü” denilen karanlık popüler kültür başlığının en bilinen örneklerinden biri oldu.
1994 | 5 Nisan Kararları açıklandı.
5 Nisan 1994’te Tansu Çiller hükümeti, Türkiye’nin o güne kadarki en sert ekonomik istikrar paketlerinden birini açıkladı. Bu kararların arkasında bir anda patlayan tek bir sorun değil, yıllardır biriken ağır dengesizlikler vardı. Yüksek kamu açıkları, kısa vadeli ve pahalı iç borçlanma, enflasyon, Türk lirasına güven kaybı, hızla artan döviz talebi ve Merkez Bankası rezervlerindeki sert erime. 1993 sonundan 1994 baharına gelinirken dolar kuru sıçradı, faizler fırladı, devletin borç çevirme kapasitesi zayıfladı ve ekonomi açık krize girdi. Bunun üzerine hükümet, kamu harcamalarını kısmayı, KİT ürünlerine yüksek zamlar yapmayı, bazı kamu varlıklarını satışa çıkarmayı, vergi ve tahsilat tarafını sıkılaştırmayı, memur artışlarını sınırlamayı ve Türk lirasındaki sert değer kaybını kabullenerek yeni bir denge kurmayı hedefleyen paketi devreye soktu. Kâğıt üstünde amaç, piyasaya kamu kurumlarının tasarruf yaptığı mesajını vermekti; fiiliyatta ise geniş toplum kesimleri bu paketi çok ağır hayat pahalılığı olarak hissetti. Devalüasyon, zamlar ve daralma kısa sürede maaşları eritti, alım gücünü düşürdü, şirketleri zorladı ve işsizliği artırdı. 1994 sonunda enflasyon üç haneli seviyeye çıktı, ekonomi küçüldü ve “5 Nisan Kararları” halk hafızasında teknik bir istikrar programından çok, kemer sıkma, kriz ve sarsıcı yoksullaşma dönemi olarak yer etti. Buna rağmen bu kararlar, Türkiye’nin 1990’lardaki kırılgan ekonomik yapısını çıplak biçimde ortaya koyduğu için hâlâ önem taşıyor; çünkü sonraki 2001 krizi başta olmak üzere birçok sarsıntının köklerini anlamak isteyenler dönüp yine bu tarihe bakıyor.
2009 | Kot taşlamada kullanılan zararlı maddeler yasaklandı.
5 Nisan 2009’da Türkiye’de kotlara eski görünümü vermek için kullanılan kumlama yöntemine karşı en kritik adımlardan biri atıldı ve silikozis tehlikesi nedeniyle bu işte kum, silis tozu ve silika kristalleri kullanımına son verildi. Bu karar durup dururken çıkmadı. 2000’li yıllarda özellikle kayıt dışı ve küçük atölyelerde çalışan çok sayıda genç işçi, kapalı alanlarda yoğun silis tozu soluyarak hastalanmıştı. Ortaya çıkan hastalık silikozisti. Bu, akciğerlere yerleşen çok ince silika tozunun zamanla dokuyu geri dönüşsüz biçimde tahrip etmesiyle oluşan, nefes darlığına, kronik öksürüğe, akciğer kapasitesinde düşüşe ve ileri evrede solunum yetmezliğine yol açan ağır bir meslek hastalığıydı. En çarpıcı tarafı ise tedavisinin olmamasıydı; hastalık ilerledikten sonra çoğu vakada yapılabilen şey, yalnızca ilerleyişi izlemek ve belirtileri hafifletmeye çalışmaktı. Kamuoyuna yansıyan örneklerde 20’li yaşlarında, hatta 6 ay gibi kısa bir çalışma süresinden sonra bile ağır silikozise yakalanan genç işçiler vardı. Meclis tutanaklarında ve meslek örgütü metinlerinde, sektörde çalışmış yaklaşık 10 bin işçinin 5 bin kadarının silikozise yakalandığı, çok sayıda işçinin öldüğü ve birçoğunun da ölümü bekleyen ağır hasta haline geldiği vurgulandı.
Yasağın önemi de tam burada ortaya çıktı. Bu karar yalnız teknik bir iş güvenliği düzenlemesi değildi; Türkiye’de yıllarca gözden uzak, kayıt dışı atölyelerde biriken işçi ölümlerinin devlet tarafından resmen kabul edilmesi anlamına geliyordu. Ancak sorun yasakla bitmedi. Çünkü işçilerin büyük kısmı sigortasız çalıştırıldığı için hastalandıktan sonra sosyal güvenceye ulaşmakta da ciddi zorluk yaşadı. Yani 5 Nisan 2009, Türkiye’de işçi sağlığının yalnız mevzuatla değil, denetim, kayıtlı istihdam ve sosyal koruma eksikliğiyle birlikte düşünülmesi gerektiğini gösteren çok acı bir dönüm noktası olarak hafızada kaldı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
