Günün Tarihi / 5 Haziran
Dünya Çevre Günü kutlanıyor
5 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Çevre Günü olarak kabul edilir. Bugün, çevre sorunlarına dikkat çekmek, doğanın korunması için toplumsal farkındalık oluşturmak ve hükümetleri, kurumları, şirketleri ve bireyleri harekete geçirmek amacıyla kutlanır. Birleşmiş Milletler, Dünya Çevre Günü’nün 1973’ten bu yana her yıl 5 Haziran’da düzenlendiğini ve bugün UNEP öncülüğünde çevre konusunda en büyük küresel farkındalık platformlarından biri haline geldiğini belirtir.
Dünya Çevre Günü’nün kökeni, 1972’de İsveç’in başkenti Stockholm’de toplanan Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı’na dayanır. 5-16 Haziran 1972 tarihleri arasında düzenlenen bu konferans, çevre meselesini ilk kez dünya devletlerinin ortak gündemine taşıyan büyük bir toplantıydı.
5 Haziran tarihinin seçilmesi de bu yüzden tesadüf değildir. Stockholm Konferansı 5 Haziran 1972’de açılmıştı. BM Genel Kurulu, bu tarihi Dünya Çevre Günü olarak belirledi. Aynı süreç, bugün dünya çevre politikalarının en önemli kurumlarından biri olan Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın, yani UNEP’in kurulmasının da yolunu açtı.
1972 Stockholm Konferansı’nın önemi büyüktü; çünkü o zamana kadar çevre sorunları çoğu zaman yerel meseleler gibi görülüyordu. Hava kirliliği bir şehrin, su kirliliği bir nehrin, orman tahribatı bir ülkenin sorunu sanılıyordu. Oysa sanayileşme, nüfus artışı, kimyasal kirlilik, nükleer denemeler, denizlerin kirlenmesi ve doğal kaynakların hızla tüketilmesi, meselenin artık bütün insanlığı ilgilendirdiğini gösteriyordu.
Dünya Çevre Günü de bu anlayıştan doğdu. Asıl mesele, ekonomik kalkınma ile çevre koruma arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmekti. Çünkü doğayı sınırsız bir kaynak gibi görmek, kısa vadede büyüme sağlasa bile uzun vadede insan sağlığını, gıda güvenliğini, su kaynaklarını, şehirleri ve gelecek kuşakları tehdit ediyordu.
Bugün Dünya Çevre Günü, iklim değişikliği, hava kirliliği, plastik atıklar, ormansızlaşma, biyolojik çeşitlilik kaybı, çölleşme, su krizi ve deniz kirliliği gibi birçok başlıkla gündeme geliyor. Her yıl farklı bir tema belirleniyor ve farklı bir ülke ev sahipliği yapıyor. Böylece çevre sorunlarının tek bir başlıktan ibaret olmadığı; enerji üretiminden tarıma, şehir planlamasından tüketim alışkanlıklarına kadar hayatın bütün alanlarını ilgilendirdiği hatırlatılıyor.
Çevre meselesi artık yalnız bilim insanlarının ya da çevreci kuruluşların konusu değildir. Bir şehirde nefes alınan havanın kalitesi, içilen suyun temizliği, denizlerin kirliliği, gıdadaki kimyasallar, orman yangınları, aşırı sıcaklar ve seller doğrudan gündelik hayatın parçası haline gelmiştir. Bu nedenle Dünya Çevre Günü, uzak bir küresel sorun değil, herkesin yaşadığı şehirle, mahalleyle ve evle ilgili bir gündür.
Türkiye açısından da 5 Haziran önemli bir farkındalık tarihidir. Ülkede orman yangınları, Marmara Denizi’ndeki müsilaj tehdidi, hava kirliliği, plansız kentleşme, dere yataklarına yapılaşma, atık yönetimi, maden sahaları, kıyıların korunması ve su stresi gibi çok somut çevre sorunları yaşanıyor. Bu nedenle Dünya Çevre Günü, Türkiye’de de çevre politikalarını sorgulamak için önemli bir hatırlatmadır.
Kocaeli gibi sanayi yoğunluğu yüksek kentler için çevre meselesi daha da somuttur. Sanayi üretimi, limanlar, yoğun trafik, deniz kirliliği, hava kalitesi, atık yönetimi ve yeşil alan ihtiyacı, çevreyi doğrudan gündelik yaşam konusu haline getirir. Kocaeli’de çevreyi korumak, yalnız doğayı değil, insan sağlığını, tarımı, denizi, Körfez’i ve gelecek kuşakların yaşam kalitesini korumak anlamına gelir.
Dünya Çevre Günü’nün asıl mesajı basittir: İnsan, doğadan ayrı bir varlık değildir. Kirlenen hava akciğerimize, kirlenen su soframıza, bozulan iklim şehirlerimize, yok olan türler ekosisteme geri döner. Bu yüzden çevreyi korumak, sağlıklı ve güvenli bir hayatın temel şartıdır.
1878 – Meksika Devrimi’nin efsane liderlerinden Panço Villa doğdu
5 Haziran 1878’de, asıl adı José Doroteo Arango Arámbula olan Panço Villa, Meksika’nın Durango eyaletinde doğdu. Daha sonra Francisco “Pancho” Villa adıyla tanınacak olan bu çocuk, yoksul bir köylü ailesinden çıkıp Meksika Devrimi’nin en ünlü askerî liderlerinden birine dönüştü.
Villa’nın gençliği yoksulluk, şiddet ve kaçak hayatıyla geçti. Babasını erken yaşta kaybettiği, ailesine bakmak zorunda kaldığı ve genç yaşta kanun dışı hayata sürüklendiği anlatılır. Onun hayatıyla ilgili erken dönem hikâyelerinin bir kısmı efsaneleşmiştir; kimi anlatılarda kız kardeşine saldıran bir çiftlik sahibinden intikam aldığı için dağa çıktığı söylenir. Bu yüzden Panço Villa, daha hayattayken bile gerçek kişi ile halk efsanesi arasında duran bir figüre dönüşmüştü.
Meksika’da o dönemde Porfirio Díaz yönetimi vardı. Díaz, ülkeyi uzun yıllar otoriter biçimde yönetmiş; yabancı sermayeye, büyük toprak sahiplerine ve seçkinlere dayanan bir düzen kurmuştu. Buna karşılık köylüler, işçiler ve küçük üreticiler ağır yoksulluk içindeydi. Villa’nın devrimci kimliği de bu toplumsal eşitsizlik ortamında şekillendi.
1910’da Meksika Devrimi başlayınca Panço Villa, Francisco Madero’nun Díaz’a karşı başlattığı harekete katıldı. Böylece kuzey Meksika’daki dağınık silahlı güçlerin içinden, kısa sürede büyük bir devrimci komutan olarak yükseldi.
Villa’nın en güçlü olduğu bölge Chihuahua ve kuzey Meksika’ydı. Burada kurduğu División del Norte, yani Kuzey Tümeni, Meksika Devrimi’nin en etkili askerî güçlerinden biri haline geldi. Atlı birlikleri, hızlı baskınları ve halk içindeki desteğiyle Villa hem bir gerilla lideri hem de büyük çaplı savaşlar yönetebilen bir komutan olarak ün kazandı.
Onu halk kahramanına dönüştüren şey, yoksulların ve köylülerin yanında duran imajıydı. Büyük toprak sahiplerine karşı sert tutumu, el koyduğu kaynakları askerlerine ve yoksullara dağıttığı yönündeki anlatılar, onu Meksika’nın kuzeyinde “halkın adamı” haline getirdi. Bu nedenle bazıları onu haydut, bazıları ise adalet arayan bir devrimci olarak gördü.
Meksika Devrimi içinde ittifaklar sürekli değişti. Villa önce Madero’yu destekledi; Madero’nun devrilip öldürülmesinden sonra Victoriano Huerta rejimine karşı savaştı. Huerta’nın yenilmesinden sonra ise eski müttefikleriyle, özellikle Venustiano Carranza ile çatışmaya girdi. Aynı dönemde güneyin büyük devrimci lideri Emiliano Zapata ile de ortak hareket ettiği dönemler oldu.
Villa’nın uluslararası alanda en çok konuşulan eylemlerinden biri, 1916’da ABD’nin New Mexico eyaletindeki Columbus kasabasına düzenlenen baskındı. Bu saldırıdan sonra ABD, General John J. Pershing komutasında Meksika’ya askerî sefer düzenledi; ancak Villa yakalanamadı.
Panço Villa, devrim sonrası dönemde siyasî etkisini giderek kaybetti. 1920’de silah bırakmayı kabul etti ve kendisine verilen çiftliğe çekildi. Ancak Meksika Devrimi’nin hesaplaşmaları bitmemişti. 20 Temmuz 1923’te Chihuahua eyaletindeki Parral kentinde uğradığı silahlı saldırıda öldürüldü.
Panço Villa, Meksika Devrimi’nin karmaşık, kanlı ve efsanelerle dolu yüzlerinden biridir. Haydut mu, halk kahramanı mı, devrimci mi, savaş ağası mı soruları hâlâ tartışılsa da onun adı Meksika’da yoksulların öfkesi, toprak mücadelesi ve devrimci romantizmin en güçlü sembollerinden biri olarak yaşamaya devam eder.
1897 – Osmanlı mizah basınının öncülerinden Teodor Kasap öldü
5 Haziran 1897’de, Rum kökenli Osmanlı gazeteci, yazar, yayıncı ve çevirmen Teodor Kasap İstanbul’da öldü. 1835’te Kayseri’nin Tavlasun köyünde doğan Kasap, Osmanlı basın tarihinde özellikle mizah gazeteciliğiyle öne çıktı.
Teodor Kasap’ın hayatı, Osmanlı modernleşmesinin çok kültürlü yapısını gösteren ilginç örneklerden biridir. Kayseri’de Rum bir manifaturacının oğlu olarak doğdu. Babasının ölümünden sonra İstanbul’a geldi; bir yandan çalıştı, bir yandan eğitimini sürdürdü.
Kasap’ın hayatındaki en dikkat çekici dönemeçlerden biri Fransa yıllarıdır. 1856’da Kırım Savaşı’nın ardından bir Fransız subayı tarafından Fransa’ya götürüldü. Paris’te eğitim aldı; Fransız dili, edebiyatı ve gazeteciliğiyle yakından tanıştı. Kaynaklarda bir süre ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas’ın yanında kâtip olarak çalıştığı da aktarılır. Bu dönem, onun hem mizah anlayışını hem de yayıncılık ufkunu belirledi.
Teodor Kasap’ın Osmanlı basın tarihindeki asıl yeri, Diyojen adlı mizah gazetesiyle kuruldu. 1870’te yayımlanmaya başlayan Diyojen, Türkçe mizah basınının ilk örneklerinden biri kabul edilir.
Diyojen, yalnız güldürmeyi amaçlayan hafif bir yayın değildi. Dönemin siyasetini, bürokrasisini, basın dünyasını, Batılılaşma tartışmalarını ve toplumsal aksaklıkları hiciv yoluyla eleştirdi. Bu yüzden Teodor Kasap’ın mizahı, eğlenceden çok muhalefet ve kamuoyu oluşturma aracıydı. Osmanlı’da modern mizah gazeteciliğinin doğuşunda Diyojen’in etkisi büyüktür.
Teodor Kasap daha sonra Hayal ve İstikbal gibi yayınlarla da basın hayatını sürdürdü. Ancak bu yayıncılık faaliyeti sık sık sansür ve baskıyla karşılaştı. Özellikle Kanun-ı Esasi’yi konu alan bir karikatür nedeniyle hakkında dava açılması, Osmanlı basın tarihinde basın özgürlüğü ve mizah-siyaset ilişkisi bakımından önemli olaylardan biri sayılır. Bu dava üzerine yapılan akademik bir çalışma, Hayal dergisinin sahibi Teodor Kasap’ın Kanun-ı Esasi’ye dair yayımladığı karikatür yüzünden üç yıl hapis cezası aldığını belirtir.
Kasap’ın bir başka önemli yönü de çevirmenliği ve tiyatro uyarlamalarıdır. Özellikle Molière çeviri ve uyarlamalarıyla Osmanlı tiyatrosuna katkıda bulundu. Molière’in L’Avare adlı oyunu, Türkçede Ahmet Vefik Paşa tarafından Azarya, Teodor Kasap tarafından ise Pinti Hamit adıyla uyarlandı. Bu eser, Batı komedisinin Osmanlı Türkçesine ve yerli tiplerle sahneye aktarılmasının erken örneklerinden biridir.
Teodor Kasap, Osmanlı toplumunda Rum kimliğiyle var olan ama Türkçe basın ve edebiyat içinde güçlü iz bırakan aydınlardan biriydi. Fransızca kültürü, Osmanlıca yazı dili, Rum kökeni ve İstanbul basın çevresi onun kişiliğinde birleşti. Bu yönüyle 19. yüzyıl Osmanlı entelektüel hayatının çok dilli, çok kültürlü ve tartışmalı karakterini temsil eder.
Teodor Kasap, mizahın siyasi eleştiri aracı olabileceğini, gazetenin yalnız haber veren değil iktidarı ve toplumu sorgulayan bir mecra haline gelebileceğini gösterdi. Sansürle, davalarla ve baskılarla karşılaşması da bu yüzden tesadüf değildi.
1926 – Ankara Antlaşması imzalandı; Türkiye Musul üzerindeki haklarından vazgeçti
5 Haziran 1926’da Türkiye, Birleşik Krallık ve Irak arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla Türkiye-Irak sınırı kesinleşti; Musul vilayeti Irak’a bırakıldı. Böylece Millî Mücadele’den sonra Türkiye’nin en önemli dış politika meselelerinden biri olan Musul Sorunu büyük ölçüde kapandı.
Musul, Osmanlı döneminde önemli bir vilayetti. Bugünkü Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye çevresini kapsayan bu bölge; stratejik konumu, etnik yapısı ve özellikle petrol kaynakları nedeniyle I. Dünya Savaşı sonrasında büyük çekişme konusu oldu. Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesi’ni imzaladığında Musul hâlâ Osmanlı kontrolündeydi; ancak İngilizler, mütarekenin hemen ardından Musul’u işgal etti.
Türkiye, Lozan Konferansı’nda Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olduğunu savundu. Ankara’ya göre bölgede Türkler ve Kürtler çoğunluktaydı; Musul tarihî, coğrafi ve demografik bakımdan Türkiye’ye bağlı kalmalıydı. İngiltere ise Musul’un Irak mandası içinde kalmasını istiyordu. Çünkü Irak, o sırada İngiltere’nin mandası altındaydı ve Musul petrolleri İngiliz çıkarları açısından büyük önem taşıyordu.
Lozan’da Musul meselesi çözülemedi. Konu daha sonra Türkiye ile İngiltere arasında ikili görüşmelere bırakıldı. Bu görüşmelerden de sonuç çıkmayınca mesele Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Türkiye, Milletler Cemiyeti’nde güçlü bir uluslararası destek bulamadı. Akademik çalışmalarda, Türkiye’nin Musul konusunda uluslararası platformlarda yalnız kaldığı ve bunun Musul’un kaybında etkili olduğu vurgulanır.
Milletler Cemiyeti, 1925’te Musul’un Irak’ta kalması yönünde karar verdi. Türkiye bu karardan memnun değildi; ancak ülke yeni savaşlardan çıkmıştı, içerde Şeyh Sait İsyanı’nın etkileri yaşanmıştı, dışarda ise İngiltere gibi dönemin en büyük güçlerinden biriyle savaş riskini göze almak çok zordu. Bilkent Üniversitesi’ndeki bir çalışmada, Türkiye’nin karara büyük tepki göstermesine rağmen yeni bir savaşı göze alamadığı ve 5 Haziran 1926’da Ankara Antlaşması’nı imzaladığı belirtilir.
Antlaşmaya göre Türkiye ile Irak arasındaki sınır, büyük ölçüde Milletler Cemiyeti’nin belirlediği Brüksel Hattı üzerinden kabul edildi. Böylece Musul ve Kerkük, Irak sınırları içinde kaldı. Türkiye ise buna karşılık, Irak’ın Musul petrollerinden elde edeceği gelirden 25 yıl süreyle yüzde 10 pay alma hakkını elde etti.
Petrol payı meselesi bugün bile zaman zaman tartışılır. Yaygın anlatılardan biri, Türkiye’nin daha sonra 500 bin sterlin karşılığında bu haktan tamamen vazgeçtiği yönündedir. Ancak bu konuda kaynaklarda farklı değerlendirmeler vardır. Atatürk Ansiklopedisi, antlaşmada Musul petrollerinden Irak’a ayrılan royalty gelirinin yüzde 10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi ya da bunun yerine Türkiye’ye tek kalemde 500 bin sterlin verilmesi seçeneğinin bulunduğunu belirtir.
Bu ayrıntı nedeniyle meseleyi kesin ve tek cümleyle “Türkiye 500 bin sterline hakkından vazgeçti” diye anlatmak tartışmalı olabilir. Bazı kaynaklar Türkiye’nin bu hakkı belli yıllar boyunca kullandığını, bazıları 500 bin sterlin seçeneği ve ödemeler üzerinden farklı yorumlar yapıldığını belirtir.
Ankara Antlaşması’nın asıl tarihî önemi, Türkiye’nin güney sınırını büyük ölçüde kesinleştirmesidir. Cumhuriyet yönetimi için bu acı bir uzlaşmaydı. Musul, Misak-ı Millî içinde görülmüş; ancak uluslararası denge, İngiliz baskısı, Milletler Cemiyeti kararı, iç sorunlar ve savaş yorgunluğu nedeniyle Türkiye bu hedeften vazgeçmek zorunda kalmıştı.
Bu antlaşma aynı zamanda Türkiye’nin dış politikada gerçekçilik çizgisine yöneldiğini gösterir. Ankara, Musul için yeni bir savaşa girmedi; sınırı kabul etti, Irak’la komşuluk ilişkilerini düzenledi ve bölgesel istikrarı önceledi. Ancak Musul meselesi, Türkiye’nin tarih hafızasında hep “kaybedilmiş hak” ve “kaçırılmış fırsat” duygusuyla yaşamaya devam etti.
1946 – Türkiye’de sendika kurmanın önündeki en büyük yasak kaldırıldı
5 Haziran 1946’da Türkiye’de çalışma hayatı ve örgütlenme özgürlüğü açısından önemli bir adım atıldı. 4919 sayılı kanunla, Cemiyetler Kanunu’nda yer alan ve “sınıf esasına dayalı cemiyet” kurulmasını yasaklayan hüküm kaldırıldı. Bu değişiklik, Türkiye’de sendika kurmanın önündeki en büyük yasal engellerden birinin kalkması anlamına geliyordu.
Bu düzenlemenin arka planı 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu’na dayanıyordu. O kanun, sınıf esasına veya adına dayalı dernek kurulmasını yasaklıyordu. Bu, işçilerin kendi sınıfsal çıkarları etrafında örgütlenmesini, sendika kurmasını ve toplu hak mücadelesi yürütmesini fiilen engelleyen bir hükümdü.
- Dünya Savaşı’nın bitmesinden sonra dünyada demokrasi, sendikal haklar ve siyasal çoğulculuk rüzgârı güçlenmişti. Türkiye de bu yeni dönemin dışında kalamazdı. 1945 sonrasında çok partili hayata geçiş süreci başladı. Siyasi partiler, dernekler, işçi örgütleri ve basın üzerindeki baskıların bir bölümü tartışmaya açıldı. 5 Haziran 1946’daki değişiklik de bu ortamda gerçekleşti.
Yasağın kaldırılmasıyla işçiler sendika kurma konusunda daha geniş bir imkâna kavuştu. Ancak bu, Türkiye’de sendikal hakların bir anda tam anlamıyla özgürleştiği anlamına gelmiyordu. 1946 sendikacılığı kısa sürede canlı bir hareket yarattı; fakat devletin denetimi, siyasi baskılar ve dönemin antikomünist atmosferi nedeniyle bu hareket uzun ömürlü olamadı.
Yine de 5 Haziran 1946 önemli bir eşikti. Çünkü Türkiye’de işçilerin sınıf temelli örgütlenmesinin hukuken önünü açan ilk büyük adımlardan biriydi. Bu tarihten sonra sendikacılık, dönem dönem kesintilere, kapatmalara ve baskılara uğrasa da Türkiye’nin çalışma hayatında kalıcı bir başlık haline geldi.
Bu maddenin Kocaeli açısından da özel bir anlamı vardır. Kocaeli, Cumhuriyet döneminde sanayileşmenin en yoğun yaşandığı kentlerden biri oldu. İzmit, Gebze, Derince, Körfez, Dilovası ve çevresinde gelişen sanayi, işçi sınıfı tarihini de kentin gündelik hayatının parçası haline getirdi. Bu nedenle Türkiye’de sendika kurmanın önündeki yasağın kaldırılması, Kocaeli gibi sanayi kentlerinin geleceğini de ilgilendiren tarihsel bir gelişmeydi.
5 Haziran 1946, Türkiye’de işçilerin örgütlenme hakkı bakımından erken ama önemli bir dönemeçti. Daha sonra 1961 Anayasası, 1963 sendika ve toplu iş sözleşmesi yasaları, DİSK’in kuruluşu ve büyük işçi eylemleri bu hattı büyütecekti. Fakat bu uzun hikâyenin ilk kapılarından biri, 1946’da sınıf esasına dayalı cemiyet yasağının kaldırılmasıyla açıldı.
1947 – Marshall Planı’nın temeli atıldı; ABD savaş sonrası Avrupa’ya yardım çağrısı yaptı
5 Haziran 1947’de ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Harvard Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla II. Dünya Savaşı sonrasında yıkıma uğrayan Avrupa’nın ekonomik olarak ayağa kaldırılması için büyük bir yardım programı çağrısında bulundu. Bu konuşma, daha sonra Marshall Planı olarak bilinecek Avrupa Kurtarma Programı’nın başlangıcı kabul edilir.
- Dünya Savaşı 1945’te sona ermişti ama Avrupa’nın büyük bölümü harabeye dönmüştü. Şehirler yıkılmış, fabrikalar durmuş, ulaşım ağları çökmüş, tarım üretimi azalmış, milyonlarca insan açlık, işsizlik ve barınma sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Savaş bitmişti ama barış henüz istikrarlı bir hayat getirmemişti.
ABD açısından mesele yalnız insani yardım değildi. Washington yönetimi, ekonomik çöküşün Avrupa’da siyasi istikrarsızlığı artıracağını, bunun da komünist partilerin ve Sovyetler Birliği’nin etkisini güçlendireceğini düşünüyordu. Bu nedenle Marshall Planı hem ekonomik yardım programı hem de Soğuk Savaş’ın erken dönem stratejik hamlelerinden biri oldu.
George Marshall, Harvard’daki konuşmasında Avrupa’nın yeniden ayağa kalkması için ülkelerin ortak bir toparlanma planı hazırlaması gerektiğini söyledi. ABD, bu planı desteklemeye hazırdı. Bu çağrı, klasik bir yardım anlayışından farklıydı. Amaç yalnız gıda ya da malzeme göndermek değil; üretimi, ticareti, sanayiyi, para sistemini ve devletlerin yeniden işleyebilir hale gelmesini sağlamaktı.
Marshall Planı kapsamında Batı Avrupa ülkelerine milyarlarca dolarlık ekonomik yardım yapıldı. Bu yardımlar gıda, yakıt, makine, sanayi hammaddesi, altyapı onarımı ve üretim kapasitesinin artırılması için kullanıldı. Plan, Avrupa ekonomilerinin toparlanmasında önemli rol oynadı; aynı zamanda ABD ile Batı Avrupa arasında uzun süreli ekonomik ve siyasi bağların kurulmasını sağladı.
Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki sosyalist yönetimler ise Marshall Planı’nı Amerikan nüfuzunu yayma girişimi olarak gördü. Böylece Avrupa’nın ekonomik toparlanması bile Soğuk Savaş’ın bölünmüş dünyasında ideolojik bir mücadeleye dönüştü. Batı Avrupa Amerikan yardımıyla yeniden yapılanırken, Doğu Avrupa Sovyet etki alanında farklı bir ekonomik ve siyasi yola girdi.
Bu plan, ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra küresel liderlik rolünü üstlendiğini gösterdi. Avrupa bütünleşmesinin, NATO düzeninin ve Batı bloğunun ekonomik temelinde de Marshall Planı’nın yarattığı bağlar vardı.
Bu yüzden 5 Haziran 1947’deki Harvard konuşması, 20. yüzyıl dünya düzeninin dönüm noktalarından biriydi. Marshall Planı, savaşın yıktığı Avrupa’yı ayağa kaldırırken aynı zamanda Soğuk Savaş’ın ekonomik cephesini de kurdu.
1954 – Uluslararası Emmy kazanan oyuncu Haluk Bilginer doğdu
5 Haziran 1954’te Nihat Haluk Bilginer, İzmir’de doğdu. Tiyatro, sinema ve televizyon alanlarında çalışan Bilginer, Türkiye’nin uluslararası alanda da en tanınan oyuncularından biri oldu. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim gördü; ardından İngiltere’ye giderek Londra Müzik ve Drama Sanatları Akademisi’nde, yani LAMDA’da oyunculuk eğitimi aldı.
Haluk Bilginer’in oyunculuğa ilgisi lise yıllarında başladı. İzmir Türk Koleji’nde okurken tiyatro koluna girdi; genç yaşta sahneyle tanıştı. Daha sonra Ankara Devlet Konservatuvarı’nda aldığı eğitim, onu klasik tiyatro disipliniyle buluşturdu. Bu güçlü tiyatro temeli, Bilginer’in sonraki yıllarda televizyon ve sinemada da farklı bir oyunculuk düzeyi kurmasını sağladı.
Bilginer’in kariyerinde İngiltere yılları önemli bir yer tutar. Londra’da hem eğitim aldı hem de sahne ve ekran çalışmalarında yer aldı. İngiltere’de tanınmasını sağlayan işlerden biri, uzun soluklu İngiliz dizisi EastEnders oldu. Bu dönem, onun yalnız Türkiye’de değil, yabancı dilde ve uluslararası yapımlarda da varlık gösterebilen bir oyuncu olduğunu kanıtladı.
Türkiye’de geniş kitlelerin Haluk Bilginer’i tanıması ise 1980’lerin sonu ve 1990’larda oldu. Gecenin Öteki Yüzü, İstanbul Kanatlarımın Altında, Masumiyet, Eşkıya, Tatlı Hayat, Hırsız Var!, Polis, Kış Uykusu, Ben-Hur, Baba, Şahsiyet gibi birçok yapımda farklı türlerde ve farklı tonlarda karakterler canlandırdı. Bilginer’in ayırt edici tarafı, komediden trajediye, sert dramdan absürt mizaha kadar geniş bir oyunculuk alanında inandırıcı kalabilmesiydi.
Televizyonda özellikle Tatlı Hayat dizisindeki İhsan Yıldırım karakteriyle çok geniş bir seyirci kitlesine ulaştı. Ancak Bilginer, sadece popüler televizyon oyuncusu olarak kalmadı. Sinemada daha karanlık, daha katmanlı ve çoğu zaman ahlaki ikilemleri olan karakterlere yöneldi. Zeki Demirkubuz’un Masumiyet filmindeki performansı, Türk sinemasında karakter oyunculuğu açısından unutulmaz örneklerden biri sayıldı.
Haluk Bilginer’in sanat hayatında tiyatro her zaman merkezde kaldı. 1990’larda Tiyatro Stüdyosu’nun kurucuları arasında yer aldı; 1999’da ise Zuhal Olcay ile birlikte Oyun Atölyesi’ni kurdu. Oyun Atölyesi’nin resmî tarihçesine göre topluluk, 1999’da kuruldu ve 6 Ekim 1999’da Steven Berkoff’un Dolu Düşün Boş Konuş oyunuyla perde açtı.
Oyun Atölyesi, Türkiye’de özel tiyatro alanında kalıcı bir marka haline geldi. Moda’daki sahnesiyle çağdaş tiyatro metinlerini seyirciyle buluşturdu; Shakespeare’den modern Avrupa tiyatrosuna, yerli metinlerden çağdaş uyarlamalara uzanan bir çizgi izledi. Bu yönüyle Bilginer, tiyatro kurumu inşa eden bir sanatçı olarak da önem kazandı.
Bilginer’in uluslararası alandaki en büyük çıkışı, Şahsiyet dizisindeki Agâh Beyoğlu rolüyle geldi. Agâh Beyoğlu, Alzheimer teşhisi aldıktan sonra geçmişte cezasız kalmış suçların peşine düşen karmaşık, karanlık ve trajik bir karakterdi. Bilginer, bu rolüyle 2019’da 47. Uluslararası Emmy Ödüllerinde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazandı.
Bu ödül, Türkiye’de çok güçlü bir karşılık buldu. Çünkü Haluk Bilginer’in başarısı, Türkçe bir performansın dünya çapında takdir edilmesi olarak görüldü. Bilginer’in oyunculuğu, yerel bir hikâyenin evrensel ölçekte de karşılık bulabileceğini gösterdi.
Haluk Bilginer’i özel kılan şey, her rolünde aynı “usta oyuncu” kalıbını tekrar etmemesidir. Kimi zaman komik, kimi zaman ürkütücü, kimi zaman kırılgan, kimi zaman kibirli, kimi zaman da içten içe çökmüş karakterler yaratır. Sesini, bakışını, bedenini ve suskunluğunu karakterin ruhuna göre değiştirebilmesi, onu Türkiye’de birkaç kuşağın aynı anda izlediği nadir oyunculardan biri haline getirdi.
1956 – Elvis “Hound Dog”u televizyonda söyledi; kalça hareketleri Amerika’yı karıştırdı
5 Haziran 1956’da Elvis Presley, ABD televizyonlarının en çok izlenen programlarından The Milton Berle Show’a çıktı ve kısa süre sonra rock’n’roll tarihinin en tartışmalı performanslarından birine dönüşecek “Hound Dog” yorumunu yaptı. Elvis, şarkıyı söylerken gitarını bir kenara bıraktı, sahnede bütün bedeniyle hareket etti ve özellikle kalça hareketleri dönemin muhafazakâr çevrelerinde büyük tepki topladı.
Elvis o sırada henüz 21 yaşındaydı ama hızla ulusal bir fenomene dönüşüyordu. “Heartbreak Hotel” ile büyük çıkış yapmış, gençler arasında büyük hayranlık uyandırmıştı. Ancak onu farklı kılan yalnız sesi değildi. Sahnedeki bedensel enerjisi, dansı, bakışları ve rock’n’roll’u neredeyse fiziksel bir isyana dönüştüren tavrı, 1950’lerin televizyon ahlakı için fazla sarsıcıydı.
“Hound Dog”un geçmişi de ilginçtir. Şarkı, Elvis’ten önce blues şarkıcısı Big Mama Thornton tarafından yorumlanmıştı. Elvis’in versiyonu ise blues köklerini rock’n’roll’un sert ritmiyle birleştirerek bambaşka bir kitleye ulaştırdı. Bu da 1950’lerde siyah müzik geleneklerinden beslenen rock’n’roll’un beyaz gençlik kültürü içinde nasıl patladığını gösteren örneklerden biridir.
The Milton Berle Show performansında Elvis’in asıl tepki çeken tarafı, şarkının sonunda yaptığı yavaşlatılmış, abartılı ve döneme göre açıkça kışkırtıcı bulunan hareketlerdi. Bugünün gözünden bakınca bu sahne oldukça masum görünebilir; ama 1956 Amerika’sında ailelerin birlikte televizyon izlediği bir akşam programında böyle bir beden dili büyük olay yarattı.
Gazeteler ve muhafazakâr yorumcular Elvis’i “müstehcen”, “ahlaka aykırı” ve “gençleri baştan çıkaran” bir figür olarak hedef aldı. Bazı dinî çevreler onun sahne tavrını açıkça eleştirdi. Elvis’in kısa süre içinde “Elvis the Pelvis” yani “Kalça Elvis” diye anılmaya başlaması da bu tartışmanın sonucuydu.
Bu tepki aynı zamanda kuşak çatışmasının işaretiydi. Yetişkinler Elvis’te ahlakî çöküş, kontrolsüz cinsellik ve isyan görüyordu. Gençler ise onda özgürlük, enerji, heyecan ve kendi duygularını anlatan yeni bir müzik dili buluyordu. Rock’n’roll tam da bu gerilim sayesinde büyüdü.
Performansın ardından Elvis’in televizyon macerası daha da dikkatle izlenmeye başladı. Graceland’in anlatımına göre, Milton Berle Show’daki bu tartışmalı görüntülerin ardından Elvis, 1 Temmuz 1956’da Steve Allen Show’a çıkarıldı ve bu kez “Hound Dog”u gerçek bir köpeğe söyleyerek daha “zararsız” gösterilmeye çalışıldı. Daha sonra Ed Sullivan Show’a çıktığında ise televizyon kameralarının Elvis’i belden yukarı göstermesi, bu ahlak paniğinin ne kadar büyüdüğünü simgeleyen meşhur bir ayrıntı haline geldi.
Aslında bu olay, televizyonun popüler müzik üzerindeki gücünü de gösterdi. Elvis’in “Hound Dog” performansı plak satışlarından bağımsız olarak milyonlarca insanın aynı anda izlediği bir kültür olayına dönüştü. Rock’n’roll artık yalnız radyo ve plakla değil, televizyon ekranından da Amerikan evlerinin içine girmişti.
1957 – Gülhane, askerî tıp eğitimi veren akademik bir kuruma dönüştürüldü
5 Haziran 1957’de Gülhane Askerî Tıp Akademisi, kısa adıyla GATA, yeni bir yasal düzenlemeyle teşkilatlandırıldı. Bu düzenleme, Gülhane’nin askerî hastane ya da klinik olarak kullanılmasının yanında, askerî tıp eğitimi, uzmanlık, araştırma ve sağlık hizmetlerini birlikte yürüten akademik bir kurum olarak yapılandırılması açısından önem taşıyordu. Türk Maarif Ansiklopedisi, 1957’de çıkarılan Gülhane Askerî Tıp Akademisi Kanunu ile kurumun “akademi” ve “tatbikat hastanesi” olmak üzere iki kısma ayrıldığını aktarır.
Gülhane’nin kökleri 19. yüzyıl sonuna uzanır. Osmanlı Devleti’nde modern tıp eğitimini geliştirmek amacıyla II. Abdülhamid döneminde Almanya ile iş birliği yapıldı. Bonn Üniversitesi’nden Dr. Robert Rieder ve yardımcısı Dr. Georg Deycke İstanbul’a getirildi.
Gülhane, 30 Aralık 1898’de İstanbul’da Gülhane Seririyat Hastanesi adıyla açıldı. “Seririyat”, klinik uygulama anlamına gelir. Yani Gülhane’nin kuruluş mantığında teorik eğitimlerin yanı sıra, hastanın başında öğrenilen uygulamalı tıp anlayışı vardı. Bu yönüyle Gülhane, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan askerî tıp modernleşmesinin en önemli kurumlarından biri oldu.
Kurum zaman içinde farklı adlar ve yapılar altında hizmet verdi. Askerî hekim yetiştirme, klinik eğitim, uzmanlık ve tedavi hizmetleri Gülhane’nin temel görevleri arasında yer aldı. II. Dünya Savaşı yıllarında Ankara’ya taşındı; 1941’de Cebeci Merkez Hastanesi’nde “Askerî Doktor Mektebi ve Kliniği” adıyla çalışmalarını sürdürdü. Daha sonra 1947’de Gülhane Askerî Tıp Akademisi adını aldı.
1957’deki teşkilatlandırma bu uzun tarih içinde özel bir aşamadır. Çünkü Gülhane artık daha belirgin bir akademik ve idarî yapıya kavuştu. Bir yanda eğitim, araştırma ve uzmanlık işlevi; diğer yanda hasta bakımı ve uygulamalı tıp hizmeti daha sistemli biçimde düzenlendi. Bu yapı, askerî hekimliğin cephe ve birlik sağlığıyla sınırlı olmadığını, ileri uzmanlık alanları ve akademik tıp üretimiyle de bağlantılı olduğunu gösteriyordu.
GATA, uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sağlık personeli ihtiyacını karşılayan en önemli merkez oldu. Askerî hekimler, hemşireler, uzman doktorlar ve sağlık personeli burada yetişti. Kurum, savaş cerrahisi, travma, ortopedi, enfeksiyon hastalıkları, dahiliye, kardiyoloji, psikiyatri ve birçok uzmanlık alanında askerî sağlık sisteminin merkezlerinden biri haline geldi.
Gülhane’nin önemi askerî alanla sınırlı kalmadı. Türkiye’de modern tıp eğitimi, klinik uzmanlık, araştırma kültürü ve hastane hizmetlerinin gelişmesinde de etkili oldu. Çok sayıda hekim ve akademisyen Gülhane geleneği içinde yetişti; kurumun adı, uzun yıllar hem disiplinli askerî tıp anlayışı hem de nitelikli sağlık hizmetiyle birlikte anıldı.
GATA’nın kurumsal yapısı 2016’dan sonra değişti. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yapılan düzenlemelerle askerî hastaneler Sağlık Bakanlığı’na devredildi; Gülhane de Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Gülhane Tıp Fakültesi yapısı içinde yoluna devam etti.
1964 – Johnson Mektubu geldi; Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi ABD engeline takıldı
5 Haziran 1964’te ABD Başkanı Lyndon B. Johnson, Başbakan İsmet İnönü ye Türkiye siyasi tarihine Johnson Mektubu olarak geçecek sert bir mektup gönderdi. Mektubun amacı, Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunmasını engellemekti. ABD Dışişleri Bakanlığı arşivinde yayımlanan metinde Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a kuvvet kullanarak müdahale etmeyi düşündüğünü öğrendiğini belirtiyor ve bunun çok ağır sonuçlar doğurabileceği uyarısında bulunuyordu.
Mektubun arka planında 1963-1964 Kıbrıs krizi vardı. 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, kısa sürede Rum ve Türk toplumları arasındaki gerilimle sarsıldı. Cumhurbaşkanı Makarios’un anayasal düzeni değiştirme girişimleri, Kıbrıs Türklerinin yönetimden dışlanması, saldırılar ve toplumsal çatışmalar Türkiye’de büyük tepki yarattı. Ankara, Kıbrıs Türklerini korumak ve garantörlük hakkını kullanmak için adaya müdahaleyi ciddi biçimde gündemine aldı.
Türkiye’nin elinde, 1960 tarihli Garanti Antlaşması’ndan doğan bir müdahale hakkı bulunduğu görüşü vardı. Ancak ABD, Türkiye’nin tek taraflı bir askerî harekâtının Yunanistan’la savaşa yol açabileceğini, NATO içinde büyük kriz çıkarabileceğini ve Sovyetler Birliği’ni de sürece çekebileceğini düşünüyordu. Bu nedenle Washington, Ankara’nın kararını durdurmak için doğrudan en üst düzeyden devreye girdi.
Johnson Mektubu’nun en sarsıcı bölümlerinden biri, Türkiye’nin ABD yardımıyla aldığı silahları Kıbrıs müdahalesinde kullanamayacağı uyarısıydı. Mektupta, ABD tarafından sağlanan askerî malzemenin kullanımının belirli şartlara bağlı olduğu, Türkiye’nin bu silahları Amerika’nın onayı olmadan böyle bir harekâtta kullanmasının sorun yaratacağı açıkça ima ediliyordu. Bu, Türkiye açısından çok ağır bir mesajdı; çünkü Türk ordusunun önemli bölümü NATO sistemi içinde Amerikan silah ve teçhizatına bağlıydı.
Mektubun bir diğer sert yönü, NATO güvencesiyle ilgiliydi. Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi Sovyetler Birliği’nin tepkisini çekerse, NATO müttefiklerinin Türkiye’yi otomatik olarak savunacağı varsayımına güvenmemesi gerektiğini söyledi.
Bu cümleler Türkiye’de büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Çünkü Türkiye, 1952’den beri NATO üyesiydi ve Batı ittifakının sadık müttefiki olarak görülüyordu. Kore Savaşı’na asker göndermiş, Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidine karşı Batı bloğunda yer almıştı. Johnson Mektubu ise Türkiye’ye, müttefikliğin her şartta koşulsuz destek anlamına gelmediğini gösterdi.
İsmet İnönü, mektuba diplomatik ama sert bir cevap verdi. Mektup kamuoyuna hemen açıklanmadı; ancak varlığı Ankara kulislerinde biliniyordu. Metnin Türk kamuoyunda açıkça öğrenilmesi ise daha sonra oldu. İnönü Vakfı’nın değerlendirmesinde, Johnson Mektubu’nun Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmemesinin görünür nedenlerinden biri olduğu, asıl rahatsız edici yanının ise ABD’nin NATO güvenlik sistemini ancak kendi çıkarlarıyla örtüştüğü durumda işletmeye hazır olduğunu göstermesi olduğu belirtilir.
Johnson Mektubu, Türkiye’nin dış politika hafızasında bir kırılma noktası haline geldi. Bu olaydan sonra Türkiye’de “ABD’ye ne kadar güvenilebilir?” sorusu daha yüksek sesle sorulmaya başladı. Kıbrıs meselesi, yalnız Kıbrıs Türklerinin güvenliği değil, Türkiye’nin bağımsız savunma kapasitesi ve dış politikada hareket alanı açısından da yeniden düşünülmeye başlandı.
Mektubun uzun vadeli etkilerinden biri, Türkiye’de savunma sanayii fikrinin güçlenmesi oldu. Kıbrıs krizleri, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve ardından gelen Amerikan silah ambargosu, Türkiye’ye dışa bağımlı savunma sisteminin ne kadar riskli olduğunu gösterdi. Johnson Mektubu bu sürecin erken ve sarsıcı uyarılarından biri oldu.
1967 – Altı Gün Savaşı başladı; Ortadoğu’nun haritası değişti
5 Haziran 1967’de İsrail ile Arap ülkeleri arasında, tarihe Altı Gün Savaşı olarak geçen savaş başladı. İsrail’in Mısır hava üslerine düzenlediği ani saldırıyla başlayan savaş, sadece altı gün sürdü; ancak sonuçları Ortadoğu’nun siyasi haritasını ve Filistin meselesinin seyrini kalıcı biçimde değiştirdi.
Savaşın arka planında 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndan beri süren gerilim vardı. İsrail 1948’de kurulmuş, ardından bölgede ilk büyük savaş yaşanmıştı. Filistinlilerin büyük bölümü yerinden edilmiş, İsrail ile komşu Arap ülkeleri arasında kalıcı bir barış kurulamamıştı. 1956 Süveyş Krizi’nden sonra da sınırlar, mülteciler, su kaynakları, silahlı baskınlar ve büyük güçlerin rekabeti Ortadoğu’yu sürekli patlamaya hazır hale getirmişti.
1967’ye gelindiğinde tansiyon hızla yükseldi. Mısır lideri Cemal Abdülnasır, Sina’ya asker yığdı, Birleşmiş Milletler barış gücünün bölgeden çekilmesini istedi ve İsrail’in Kızıldeniz’e açılan önemli geçiş noktası olan Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapattı. İsrail bunu varlığına yönelik büyük bir tehdit olarak gördü.
5 Haziran sabahı İsrail, Operation Focus adı verilen hava saldırısıyla Mısır hava kuvvetlerini yerde yakaladı. Mısır uçaklarının büyük bölümü daha havalanamadan imha edildi. Bu hamle, savaşın kaderini ilk saatlerde belirledi. İsrail hava üstünlüğünü ele geçirince, kara birlikleri Sina ve Gazze yönünde hızla ilerledi.
Savaş İsrail ile Mısır arasında kalmadı. Ürdün ve Suriye de çatışmaya dahil oldu. Ürdün’ün kontrolündeki Batı Şeria ve Doğu Kudüs, İsrail ordusunun hedefi haline geldi. İsrail birlikleri kısa sürede Eski Şehir’e girdi; böylece Kudüs’ün doğu kısmı da İsrail’in kontrolüne geçti. Suriye cephesinde ise savaşın son günlerinde Golan Tepeleri ele geçirildi.
Savaş sonunda İsrail, kendi 1949 ateşkes sınırlarının çok ötesine geçti. Mısır’dan Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi’ni, Ürdün’den Batı Şeria ile Doğu Kudüs’ü, Suriye’den ise Golan Tepeleri’ni aldı.
Arap dünyasında bu savaş Naksa, yani “gerileme” ya da “yenilgi” olarak anıldı. 1948’deki Nakba’dan sonra 1967 yenilgisi, Filistinliler ve Arap ülkeleri için ikinci büyük tarihsel kırılma oldu.
Altı Gün Savaşı’nın sonuçları bugüne kadar uzandı. Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze ve Golan Tepeleri’nin statüsü, İsrail-Filistin ve İsrail-Arap çatışmasının merkezine yerleşti. Sina Yarımadası, 1979 Mısır-İsrail Barış Antlaşması sürecinde Mısır’a geri verildi. Ancak Batı Şeria, Doğu Kudüs, Gazze ve Golan başlıkları, farklı statüler ve süreçlerle Ortadoğu siyasetinin en tartışmalı konuları olarak kaldı.
Bu savaş, İsrail açısından büyük bir askerî zaferdi; Arap ülkeleri açısından ise ağır bir psikolojik ve siyasi yıkımdı. Mısır’da Nasır’ın prestiji sarsıldı, Ürdün Batı Şeria’yı kaybetti, Suriye Golan Tepeleri’nden çekilmek zorunda kaldı. Filistinliler açısından ise savaş, işgal, mültecilik, direniş ve devlet arayışının yeni bir evresini başlattı.
1968 – Robert F. Kennedy vuruldu; Amerika, 1968’in ikinci büyük siyasi suikastıyla sarsıldı
5 Haziran 1968’de ABD Senatörü ve başkan adayı Robert F. Kennedy, Los Angeles’taki Ambassador Hotel’de vuruldu. Kennedy, Demokrat Parti’nin California ön seçimini kazandıktan sonra destekçilerine konuşma yapmış, ardından otelin mutfak bölümünden geçerken Sirhan Sirhan tarafından silahla vurulmuştu. Ağır yaralanan Kennedy, 6 Haziran 1968’de hayatını kaybetti.
Robert F. Kennedy, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin kardeşiydi. John F. Kennedy 1963’te Dallas’ta öldürülmüş, Robert Kennedy de o dönemde Adalet Bakanı olarak görev yapmıştı. Ağabeyinin suikastından sonra Robert Kennedy, Amerikan siyasetinde kendi başına güçlü bir figüre dönüştü. Yoksulluk, sivil haklar, ırkçılık, Vietnam Savaşı ve toplumsal adalet konularında giderek daha etkili bir ses haline geldi.
1968, Amerika için son derece sarsıcı bir yıldı. Vietnam Savaşı derinleşmiş, üniversite kampüsleri protestolarla dolmuş, siyah hakları mücadelesi büyümüş, şehirlerde isyanlar yaşanmıştı. Aynı yılın 4 Nisan’ında Martin Luther King Jr. öldürülmüştü. King suikastı ülkeyi zaten büyük bir öfke ve yas dalgasına sürüklemişken, iki ay sonra Robert Kennedy’nin vurulması Amerika’da siyasal şiddet duygusunu daha da derinleştirdi.
Kennedy, California ön seçimini kazanarak Demokrat Parti başkan adaylığı yolunda önemli bir ivme yakalamıştı. Destekçileri onu, bölünmüş Amerika’yı yeniden birleştirebilecek, Vietnam Savaşı’na karşı daha güçlü bir siyasi yön çizebilecek ve yoksul kesimlerle azınlıkların taleplerini merkeze alabilecek bir aday olarak görüyordu.
Ambassador Hotel’deki zafer konuşmasından sonra Kennedy, kalabalığın arasından geçmek yerine otelin servis bölümünden çıkarıldı. Mutfak geçidinde silah sesleri duyuldu. Kennedy başından ve vücudundan ağır yaralandı; çevresindeki birkaç kişi de vuruldu. O an çekilen fotoğraflar, yere düşmüş Kennedy’nin yanında diz çöken genç otel çalışanı Juan Romero’yla birlikte Amerikan tarihinin en acı görüntülerinden biri haline geldi.
Saldırgan Sirhan Sirhan yakalandı, yargılandı ve mahkûm edildi. Suikastın nedeni konusunda yıllar boyunca çeşitli tartışmalar ve komplo iddiaları ortaya atıldı. Ancak tarihsel olarak olay, Amerika’nın 1960’lardaki büyük siyasi şiddet dalgasının en önemli halkalarından biri olarak kabul edilir.
Robert Kennedy’nin ölümü, birçok Amerikalı için daha adil, daha barışçı ve daha kapsayıcı bir siyaset ihtimalinin de vurulması anlamına geldi. 1968 seçimleri daha sonra Richard Nixon’ın zaferiyle sonuçlandı; Amerika, Vietnam Savaşı, toplumsal bölünme ve muhafazakâr tepki siyasetinin belirlediği yeni bir döneme girdi.
1974 – Türkiye’de felsefe ve sosyolojinin kurucu isimlerinden Hilmi Ziya Ülken öldü
5 Haziran 1974’te Türk felsefesi ve sosyolojisinin en önemli isimlerinden Hilmi Ziya Ülken İstanbul’da öldü. 1901’de İstanbul’da doğan Ülken, Cumhuriyet döneminde felsefe, sosyoloji, düşünce tarihi, İslâm felsefesi, ahlâk, edebiyat ve kültür tarihi gibi birçok alanda eser veren çok yönlü bir fikir adamıydı.
Hilmi Ziya Ülken, İstanbul Sultânîsi’ni bitirdikten sonra 1921’de Mülkiye’den mezun oldu. Genç yaşta memleketin düşünce meseleleriyle de ilgilenmeye başladı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde yetişmiş bir aydın olarak, Türkiye’nin Batı düşüncesiyle, İslâm düşünce mirasıyla ve kendi tarihî kimliğiyle ilişkisini anlamaya çalıştı.
Ülken’in akademik hayatındaki önemli dönemeçlerden biri 1933 Üniversite Reformu’yla geldi. Yeni kurulan İstanbul Üniversitesi’ne Türk medeniyeti doçenti olarak atandı; ardından araştırma yapmak üzere Berlin’e gönderildi. Döndükten sonra İstanbul Üniversitesi’nde Türk tefekkür tarihi, mantık, değerler teorisi, İslâm felsefesi, ahlâk, sistematik felsefe ve sosyoloji gibi dersler verdi.
Onu önemli kılan şey, Türkiye’de düşünce tarihini geniş bir bütünlük içinde ele almaya çalışmasıydı. Hilmi Ziya Ülken için felsefe, soyut kavramların kuru bir tekrarı değildi; bir toplumun tarihi, kültürü, dini, edebiyatı, ahlâk anlayışı ve modernleşme tecrübesiyle birlikte düşünülmesi gereken canlı bir alandı.
Bu yaklaşımının en bilinen örneklerinden biri Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi adlı eseridir. Bu kitapta Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan fikir hareketlerini, aydınları, tartışmaları ve modernleşme çizgilerini ele aldı. Eser, Türkiye’de düşünce tarihine bakmak isteyenler için hâlâ temel başvuru kaynaklarından biri kabul edilir. Hilmi Ziya Ülken’in önemli eserleri arasında Aşk Ahlakı, İslâm Düşüncesi, Türk Tefekkürü Tarihi, Sosyoloji Sözlüğü ve Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi gibi kitaplar yer alır.
Ülken, Türkiye’de sosyolojinin gelişmesinde de etkili oldu. Sosyolojinin kurumsallaşması için dernekler, enstitüler ve dergiler çevresinde çalışan bir isimdi.
Hilmi Ziya Ülken’in ilgi alanlarından biri de İslâm felsefesiydi. Fârâbî, İbn Sînâ, Gazâlî ve İslâm düşünce ekolleri üzerine çalıştı; İslâm felsefesini, Türkiye’de modern düşünceyle ilişki kurulabilecek bir kaynak olarak ele aldı.
Ülken’in edebiyatla da güçlü bir ilişkisi vardı. Deneme, roman, çeviri ve edebiyat eleştirisi alanlarında da yazdı. Düşünce dünyasını akademik makalelerle sınırlamadı; fikirlerini daha geniş okur çevresine ulaştıracak metinler de kaleme aldı. Bu yönüyle o, eski anlamıyla “münevver” tipine yakın duran; felsefe, sosyoloji, edebiyat ve tarih arasında geçiş yapabilen bir Cumhuriyet aydınıydı.
Hilmi Ziya Ülken’in önemi, Türkiye’de felsefe ve sosyolojinin dilini kurmaya çalışan isimlerden biri olmasından gelir. Batı felsefesini aktarmaya çalışırken taklitçiliğe düşmemeye, yerli düşünce mirasını savunurken de dünyaya kapanmamaya gayret etti. Onun temel meselesi, Türkiye’nin modern dünyadaki yerini felsefî ve sosyolojik olarak anlayabilmekti.
1975 – Süveyş Kanalı 8 yıl sonra yeniden açıldı
5 Haziran 1975’te Süveyş Kanalı, sekiz yıl aradan sonra yeniden uluslararası deniz trafiğine açıldı. Kanal, 1967’deki Altı Gün Savaşı sırasında kapanmış, Mısır ile İsrail arasındaki cephe hattının tam ortasında kaldığı için yıllarca kullanılamamıştı. Süveyş Kanalı İdaresi, kanalda seyrüseferin 5 Haziran 1967’de başlayan savaş nedeniyle durduğunu ve Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın kararıyla 5 Haziran 1975’te yeniden açıldığını belirtir.
Süveyş Kanalı, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlar. Bu özelliğiyle Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolunu sağlar. Kanal olmasaydı gemiler Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu’nu dolaşmak zorunda kalırdı. Bu nedenle Süveyş, yalnız Mısır için değil, dünya ticareti, enerji taşımacılığı ve deniz ulaşımı için stratejik bir damar sayılır.
Kanalın kapanmasına yol açan süreç, 5 Haziran 1967’de başlayan Altı Gün Savaşı’ydı. İsrail, savaşta Sina Yarımadası’nı ele geçirdi ve Süveyş Kanalı’nın doğu yakasına kadar ilerledi. Böylece kanal, Mısır ve İsrail askerî hatları arasında kaldı. Mısır kanalı kapattı; kanal boyunca mayınlar, batırılmış gemiler, yıkılmış köprüler ve savaş kalıntıları oluştu.
Bu kapanma dünya ticaretini doğrudan etkiledi. Avrupa ile Asya arasındaki gemiler daha uzun rotalara yöneldi. Özellikle petrol tankerleri için Ümit Burnu güzergâhı yeniden önem kazandı.
Kanalın kapanması, tarihin en tuhaf denizcilik hikâyelerinden birini de doğurdu. Savaş başladığında kanalda bulunan bazı yabancı ticaret gemileri Büyük Acı Göl’de mahsur kaldı. Üzerlerine yıllar boyunca çöl kumu biriktiği için bu gemiler “Sarı Filo” olarak anıldı. Sekiz yıl boyunca kanalın ortasında bekleyen bu gemilerin mürettebatı, zamanla kendi küçük dayanışma düzenlerini kurdu; hatta pul bastıkları ve kendi aralarında etkinlikler düzenledikleri anlatılır.
1973’teki Yom Kippur Savaşı, bölgedeki dengeyi yeniden değiştirdi. Mısır ordusu Süveyş Kanalı’nı geçerek Sina’daki İsrail hatlarına saldırdı. Savaş sonrasında ABD’nin de arabuluculuğuyla Mısır ile İsrail arasında ayrışma anlaşmaları yapıldı. Bu süreç, kanalın temizlenmesi ve yeniden açılması için siyasi zemini hazırladı.
Kanalın yeniden açılması kolay olmadı. Sekiz yıl boyunca savaş hattı olan bölgede mayınlar, batıklar, patlamamış mühimmat ve askerî enkaz bulunuyordu. Aramco World’ün 1975 tarihli yazısında, kanalın yeniden açılması için Mısır yönetimi altında Mısır, Amerikan, İngiliz ve Fransız donanmalarının, Süveyş Kanalı İdaresi’nin, dalgıçların ve kurtarma şirketlerinin birlikte çalıştığı aktarılır.
5 Haziran 1975’te kanalın açılışı büyük bir törenle yapıldı. Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, bir Mısır destroyerinin güvertesinde törene katıldı ve ilk konvoy kanaldan geçti. Bu görüntü, Mısır açısından 1967 yenilgisinden sonra ulusal itibarın onarılması anlamına da geliyordu. Süveyş Kanalı’nın yeniden açılması, Sedat’ın Mısır’ı savaş sonrası diplomasi ve ekonomik toparlanma çizgisine taşıma hamlelerinden biriydi.
Kanalın yeniden açılması, dünya deniz ticareti için de rahatlama sağladı. Avrupa-Asya hattındaki mesafeler kısaldı, deniz taşımacılığı maliyetleri azaldı, Mısır yeniden kanal gelirlerinden yararlanmaya başladı. Kanal şehirleri de yıllar süren savaş ve tahliye döneminden sonra yeniden canlanma sürecine girdi.
1977 – Apple II satışa sunuldu; evde bilgisayar çağı başladı
5 Haziran 1977’de Apple II kişisel bilgisayarı satışa sunuldu. Steve Wozniak tarafından tasarlanan, Steve Jobs’un pazarlama vizyonuyla kitlelere ulaştırılan Apple II, evde, okulda ve küçük işletmelerde kullanılabilecek ilk pratik kişisel bilgisayarlardan biri oldu.
Apple II’den önce de bilgisayarlar vardı; hatta kişisel bilgisayar denemeleri de başlamıştı. Ancak bunların önemli bir bölümü daha çok elektronik meraklılarına, mühendislik bilgisi olan kullanıcılara ya da kit halinde bilgisayar toplayabilen hobicilere hitap ediyordu. Apple I bile büyük ölçüde çıplak devre kartı olarak satılan, kullanıcının klavye, kasa ve ekran gibi parçaları ayrıca çözmesini gerektiren bir üründü.
Apple II’nin farkı, daha tamamlanmış ve kullanıcı dostu bir makine olmasıydı. Plastik kasası, yerleşik klavyesi, renkli grafik gösterebilmesi, BASIC programlama dilini belleğinde taşıması ve televizyona bağlanabilmesi onu sıradan kullanıcıya daha yakın hale getirdi. Computer History Museum, Apple II’nin elektronik devreleri, klavyesi ve güç kaynağıyla kendi içinde bütünlüklü bir birim olduğunu; BASIC dilinin kalıcı bellekte bulunduğunu ve ekran olarak televizyonun kullanılabildiğini belirtir.
Apple II, 1977’de kişisel bilgisayar pazarında ortaya çıkan üç önemli makineden biriydi. Aynı dönemde Commodore PET ve Tandy/RadioShack TRS-80 de piyasaya çıktı. Bu üçlü, kişisel bilgisayar devrimini hobi kulüplerinden daha geniş kitlelere taşıdı. Ancak Apple II, özellikle genişleyebilir yapısı, renkli grafikleri ve yazılım ekosistemiyle uzun ömürlü bir başarı yakaladı.
Makinenin en önemli özelliklerinden biri genişleme yuvalarıydı. Kullanıcılar Apple II’ye yeni kartlar takabiliyor, belleğini artırabiliyor, yazıcı, disk sürücü ya da başka donanımlarla sistemi büyütebiliyordu. Bu esneklik, Apple II’yi oyun ya da eğitim aracı olmaktan çıkarıp küçük işletmeler için de ciddi bir bilgisayar haline getirdi.
Apple II’nin kaderini değiştiren en önemli gelişmelerden biri, 1978’de çıkan Disk II disket sürücüsü oldu. Kasetle program yüklemek yavaş ve zahmetliydi; disket sürücü bilgisayarı çok daha pratik hale getirdi. Bir diğer büyük kırılma ise 1979’da çıkan VisiCalc adlı elektronik tablo programıydı.
VisiCalc, bugünkü Excel gibi elektronik tablo programlarının öncülerinden biriydi. Muhasebe, bütçe, stok, satış ve finans hesaplarını bilgisayarda yapmayı mümkün kıldı. Bu program sayesinde birçok küçük işletme Apple II almaya başladı. Yani Apple II, iş dünyasının da kullanabileceği pratik bir araç haline geldi.
Apple II’nin eğitim alanındaki etkisi de büyüktü. ABD’de birçok okul, öğrencileri bilgisayarla tanıştırmak için Apple II kullandı. Böylece bir kuşak, bilgisayar kavramını ilk kez Apple II ekranında, basit programlar, eğitim yazılımları ve oyunlarla öğrendi.
Apple II’nin önemi yalnız Apple şirketinin tarihinde değil, genel teknoloji tarihinde de büyüktür. Bu bilgisayar, bilgisayarın laboratuvarlardan, üniversitelerden ve büyük şirketlerden çıkıp eve, sınıfa ve küçük işyerine girebileceğini gösterdi. İnsanlar artık bilgisayarı masa üstüne konulabilen kişisel bir araç olarak düşünmeye başladı.
Apple II serisi uzun ömürlü oldu. Farklı modellerle 1990’ların başına kadar üretimde kaldı. Bu süre içinde milyonlarca kullanıcıya ulaştı ve Apple’ın büyümesinde temel rol oynadı. Onun açtığı yol, daha sonra Macintosh’a, kişisel bilgisayar devrimine ve bugünkü dijital gündelik hayata kadar uzandı.
1981 – AIDS ilk kez tıp dünyasının gündemine girdi
5 Haziran 1981’de ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri’nin yayımladığı Morbidity and Mortality Weekly Report adlı haftalık tıbbi bültende, Los Angeles’ta daha önce sağlıklı görünen beş genç erkekte çok nadir rastlanan bir zatürre türü bildirildi. Bu zatürre, o dönemde Pneumocystis carinii pneumonia, kısa adıyla PCP olarak anılıyordu. CDC’nin orijinal raporu, Ekim 1980 ile Mayıs 1981 arasında Los Angeles’taki üç farklı hastanede beş hastanın bu tanıyla tedavi edildiğini, ikisinin öldüğünü ve hastalarda başka fırsatçı enfeksiyonların da bulunduğunu kaydetti.
Bu rapor, bugün AIDS salgınının tıp literatüründeki ilk resmî işareti olarak kabul edilir. O gün henüz “AIDS” adı kullanılmıyordu. Hastalığın nedeni bilinmiyordu. HIV virüsü de henüz tanımlanmamıştı. Doktorların dikkatini çeken şey, normalde bağışıklık sistemi ileri derecede zayıflamış kişilerde görülen bir enfeksiyonun, genç ve daha önce sağlıklı kabul edilen hastalarda ortaya çıkmasıydı.
PCP, sağlıklı bağışıklık sistemine sahip kişilerde kolay kolay ağır hastalık yapmayan bir mikroorganizmanın yol açtığı zatürredir. Bu nedenle beş vakada aynı olağan dışı tablonun görülmesi, hekimlere altta bilinmeyen bir bağışıklık yetmezliği olabileceğini düşündürdü.
Vakaların fark edilmesinde Los Angeleslı hekim Dr. Michael Gottlieb ve meslektaşlarının önemli rolü vardı. Gottlieb, UCLA’da görev yaparken benzer ağır bağışıklık yetmezliği belirtileri gösteren hastalarla karşılaştı. Bu hastalarda zatürreye ek olarak mantar enfeksiyonları, sitomegalovirüs enfeksiyonu, kilo kaybı ve bağışıklık hücrelerinde ciddi düşüş gibi bulgular vardı.
Başlangıçta hastalık, özellikle eşcinsel erkekler üzerinden tanımlandığı için büyük bir damgalama ve yanlış anlama süreci yaşandı. Oysa ilerleyen yıllarda hastalığın yalnız belli bir cinsel yönelimle ilgili olmadığı; kan, cinsel temas, anneden bebeğe geçiş ve ortak enjektör kullanımı gibi yollarla bulaşan bir virüsle bağlantılı olduğu anlaşıldı. Bu ayrım önemlidir; çünkü AIDS’in ilk yıllarında tıbbî belirsizlik kadar toplumsal önyargılar da çok büyük acılara yol açtı.
1982’de hastalığa AIDS adı verildi. İngilizce “Acquired Immune Deficiency Syndrome” ifadesinin kısaltması olan AIDS, Türkçede Edinilmiş Bağışıklık Yetmezliği Sendromu anlamına gelir. “Sendrom” denmesinin nedeni, tek bir belirtiyle değil, bağışıklık sisteminin çökmesiyle ortaya çıkan farklı enfeksiyonlar ve hastalıklar bütünüyle tanınmasıydı.
1983’te Fransız araştırmacılar Luc Montagnier ve ekibi, daha sonra HIV adını alacak virüsü tanımladı. Böylece hastalığın nedeni anlaşılmaya başladı. HIV, insan bağışıklık sisteminin özellikle CD4 hücrelerini hedef alır. Tedavi edilmediğinde bağışıklık sistemi zayıflar ve kişi normalde ağır hastalık yapmayacak enfeksiyonlara karşı savunmasız hale gelir.
AIDS salgını, 1980’ler ve 1990’larda milyonlarca insanın hayatını etkiledi. İlk yıllarda etkili tedavi yoktu; tanı çoğu zaman ölümcül bir sürecin başlangıcı gibi görülüyordu. Hastalar yalnız hastalıkla değil, dışlanma, korku, ayrımcılık ve yanlış bilgilerle de mücadele etmek zorunda kaldı. Bu süreç, modern tıp tarihinin en büyük halk sağlığı krizlerinden biri haline geldi.
1990’ların ortalarından itibaren geliştirilen antiretroviral tedaviler, HIV ile yaşayan insanlar için büyük bir dönüm noktası oldu. Bu ilaçlar virüsü tamamen yok etmese de baskılayarak bağışıklık sisteminin korunmasını sağladı. Bugün düzenli tedaviye erişebilen HIV pozitif bireyler uzun ve sağlıklı bir yaşam sürebiliyor. Ayrıca virüs baskılandığında bulaşma riski de dramatik biçimde azalıyor.
1989 – Tank Adam, Tiananmen’de tankların önüne dikildi
5 Haziran 1989’da Pekin’de, Tiananmen Meydanı çevresinde dünyanın hafızasına kazınan bir görüntü ortaya çıktı. Elinde alışveriş poşetleri taşıyan kimliği bilinmeyen bir adam, Çin ordusuna ait tankların önüne dikildi ve tankların ilerlemesini engelledi. Daha sonra Tank Adam ya da Meçhul Asi olarak anılacak bu kişi, 20. yüzyılın en güçlü sivil direniş sembollerinden biri haline geldi. TIME, Associated Press fotoğrafçısı Jeff Widener’ın bu görüntüyü 5 Haziran 1989’da otel odasından çektiğini aktarır.
Bu olayın arka planında Tiananmen protestoları vardı. 1989 baharında Çin’de öğrenciler, aydınlar ve farklı toplumsal gruplar daha fazla özgürlük, yolsuzlukla mücadele, ifade hakkı ve siyasi reform talebiyle meydanlara çıktı. Pekin’deki Tiananmen Meydanı, bu protestoların merkezi haline geldi.
Çin yönetimi haftalarca süren gösterilerin ardından orduyu devreye soktu. 3-4 Haziran gecesi askerî birlikler ve tanklar Pekin’e girdi; protestolar kanlı biçimde bastırıldı. Ölü sayısı konusunda farklı kaynaklarda farklı rakamlar verilse de olaylar Çin ve dünya tarihinde büyük bir travma olarak yer aldı.
5 Haziran günü, yani baskının hemen ertesi günü, Chang’an Caddesi’nde ilerleyen tank konvoyunun önüne yalnız bir adam çıktı. Üzerinde beyaz gömlek ve koyu renk pantolon vardı. Elindeki poşetlerle gündelik hayattan çıkıp tarihin ortasına yürümüş gibiydi. Tanklar ilerlemek istediğinde önlerine geçti; tank yön değiştirdiğinde o da yön değiştirdi. Bir süre sonra tanklar durdu.
Görüntünün gücü buradan gelir. Karşı karşıya gelen şeyler eşit değildi: Bir yanda devletin zırhlı askerî gücü, diğer yanda silahsız ve kimliği bilinmeyen tek bir insan. Tank Adam’ın ne söylediği, kim olduğu, daha sonra ne yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Ama birkaç dakikalık bu hareket, bireyin ezici iktidar karşısındaki ahlaki cesaretinin sembolüne dönüştü.
O an, farklı fotoğrafçılar ve kameramanlar tarafından kaydedildi. Görüntüler kısa sürede dünyaya yayıldı. Tank Adam fotoğrafı, basın tarihinin ve politik görsel hafızanın en ikonik karelerinden biri haline geldi. Fakat Çin’de Tiananmen olayları ve Tank Adam görüntüsü sıkı sansüre tabi tutuldu; bu hafıza kamusal alandan büyük ölçüde silinmeye çalışıldı.
Tank Adam’ın kimliği hâlâ kesin olarak bilinmiyor. Ona dair çeşitli iddialar ortaya atıldı ama hiçbiri güvenilir biçimde doğrulanmadı. Bu bilinmezlik, görüntünün etkisini azaltmadı; tersine onu daha evrensel bir simgeye dönüştürdü. Artık o sadece bir kişi değil, baskı karşısında tek başına duran insanın sembolüydü.
5 Haziran 1989’daki bu kısa karşılaşma, modern tarihin en güçlü sorularından birini görünür kıldı: Devletin bütün gücü karşısında bireyin direnişi ne kadar anlamlıdır? Tank Adam’ın cevabı birkaç saniyelik bir hareketti. Ama o hareket, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ dünyanın en unutulmaz protesto görüntülerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.
2004 – Türk tiyatrosunun yaşayan hafızalarından Necdet Mahfi Ayral öldü
5 Haziran 2004’te Türk tiyatro ve sinemasının usta isimlerinden Necdet Mahfi Ayral İstanbul’da öldü. 1908’de İstanbul’da doğan Ayral, Cumhuriyet dönemi tiyatrosunun neredeyse bütün aşamalarına tanıklık etmesiyle de özel bir yere sahipti. Darülbedayi geleneğinin son dönemine yetişmiş, Şehir Tiyatroları’nın kurumsallaşma sürecinde yer almış, sinemada da birçok yapımda karakter oyuncusu olarak iz bırakmıştı.
Necdet Mahfi Ayral, İstanbul’un Beykoz/Paşabahçe çevresinde dünyaya geldi. Galatasaray Lisesi’nde okudu; ancak ailevi ve dönemsel koşullar nedeniyle eğitimini tamamlayamadı. Sanatla erken yaşta tanışan Ayral’ın tiyatroya girişi 1930’ların başında oldu. 24 Eylül 1932’de Darülbedayi’de sahnelenen Yedi Köyün Zeynebi adlı oyunda figüran olarak sahneye çıktı. Bu küçük adım, yaklaşık yetmiş yıl sürecek büyük bir tiyatro hayatının başlangıcıydı.
Ayral’ın sanat hayatında Muhsin Ertuğrul belirleyici bir isimdi. Muhsin Ertuğrul’un onayıyla tiyatroya kabul edildi; daha sonra hem tiyatroda hem sinemada onunla çalıştı. Bu ilişki, yalnız bir usta-çırak ilişkisi değildi; Cumhuriyet’in modern tiyatro anlayışının sahneye, oyunculuğa ve disipline nasıl yansıdığını gösteren bir okul gibiydi. Ayral, bu okulun içinden yetişen en uzun soluklu sanatçılardan biri oldu.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nda uzun yıllar görev yapan Necdet Mahfi Ayral, sahne arkasında da çalıştı. Sahne müdür yardımcılığı, sahne yönetmenliği ve çeşitli teknik-idari görevlerde bulundu. Bu yüzden onun tiyatroculuğu sadece alkış alan oyunculukla sınırlı değildi. Dekordan sahne düzenine, oyuncu disiplininden kurum kültürüne kadar tiyatronun bütün emeğini bilen bir sanatçıydı.
Şehir Tiyatroları’nda Lüküs Hayat, Kral Lear, Deli Dolu, Fizikçiler, Bir Komiser Geldi, Cyrano de Bergerac ve Tartuffe gibi birçok oyunda rol aldı. Bu oyunlar, onun klasik tiyatrodan çağdaş metinlere, komediden drama uzanan geniş bir oyunculuk alanında varlık gösterebildiğini gösterir. Ayral’ın sahnedeki gücü, çoğu zaman abartıya kaçmadan karakterin iç ritmini yakalamasından gelirdi.
Necdet Mahfi Ayral sinemada da önemli bir yüz oldu. Muhsin Ertuğrul aracılığıyla sinemaya girdi; Bataklı Damın Kızı Aysel’den başlayarak kamera karşısına geçti ve uzun yıllar Muhsin Ertuğrul’un asistanlığını da yaptı. Kaynaklarda 150’ye yakın filmde rol aldığı, bazı filmlerde senaryo yazarlığı yaptığı da aktarılır.
Sinemadaki varlığı, çoğu zaman başrol yıldızlığından çok karakter oyunculuğu üzerinden hatırlanır. Eski Türk sinemasında baba, dede, yönetici, doktor, memur, aydın ya da otorite figürlerini canlandıran kuşağın temsilcilerindendi. Bu tip oyuncular, filmlerin ana hikâyesini taşımasalar bile o dünyanın inandırıcılığını kurar. Ayral da perdeye çıktığında sahne kökeninden gelen ölçülü, temiz ve güven veren bir oyunculuk dili getirirdi.
Necdet Mahfi Ayral’ın bir başka önemli yönü de seslendirme ve radyo çalışmalarıydı. Tiyatro, sinema, radyo ve daha sonra televizyon arasında geçiş yapabilen sanatçılardandı. Bu, Cumhuriyet’in ilk kuşak oyuncuları için önemli bir özellikti; çünkü onlar Türkiye’de sahne ve ekran kültürünün birlikte geliştiği uzun bir dönemin emekçileriydi.
Ayral’ın ailesi de sanatla iç içeydi. Kızı Jeyan Mahfi Tözüm, Türkiye’nin en tanınmış seslendirme sanatçılarından biri oldu. Bu açıdan Necdet Mahfi Ayral’ın adı, Türk seslendirme tarihinde de devam eden bir aile mirasının parçası olarak anılır.
Necdet Mahfi Ayral’ı önemli kılan şey, çok sayıda oyunda ve filmde yer almasının ötesindedir. O, Darülbedayi’den Şehir Tiyatroları’na, Muhsin Ertuğrul döneminden modern özel tiyatro ve televizyon çağına kadar uzanan büyük bir dönüşümün tanığıydı. Türk tiyatrosunun kurumlaştığı, oyunculuğun meslek disiplini kazandığı ve sinemanın geniş kitlelere ulaştığı dönemlerin içinden geçti.
Necdet Mahfi Ayral, Türk tiyatrosunun yaşayan hafızalarından biriydi. Sahneye çıktığı 1932’den ölümüne kadar geçen sürede, Türkiye’de tiyatronun, sinemanın ve oyunculuk anlayışının nasıl değiştiğini kendi hayatında taşıdı. Onun adı, sahneye emeğini, disiplinini ve zarafetini vermiş Cumhuriyet kuşağı sanatçıları arasında yaşamaya devam eder.
2004 – Hollywood’dan Beyaz Saray’a uzanan Ronald Reagan öldü
5 Haziran 2004’te Amerika Birleşik Devletleri’nin 40. Başkanı Ronald Reagan, Los Angeles’ta öldü. 1911’de Illinois eyaletinin Tampico kasabasında doğan Reagan, önce radyo spikeri ve Hollywood oyuncusu olarak tanındı; ardından sendika yöneticiliği, California Valiliği ve ABD Başkanlığı’na uzanan sıra dışı bir siyasi kariyer kurdu. 1981-1989 yılları arasında iki dönem ABD Başkanı olarak görev yaptı.
Ronald Wilson Reagan, mütevazı bir Ortabatı ailesinin çocuğuydu. Eureka College’da ekonomi ve sosyoloji eğitimi aldı. Üniversite yıllarında spor, tiyatro ve öğrenci faaliyetleriyle ilgilendi. Mezuniyetinden sonra radyo spor spikerliği yaptı. Özellikle beyzbol maçlarını anlatması, sesini ve hitabet becerisini geliştirdi. Bu yetenek, ileride onun siyasetteki en güçlü silahlarından biri olacaktı.
1930’ların sonunda Hollywood’a geçti. Warner Bros. ile sözleşme imzaladı ve birçok filmde rol aldı. Hiçbir zaman sinema tarihinin en büyük oyuncuları arasında sayılmadı; ama kamera karşısındaki rahatlığı, temiz yüzlü Amerikan karakteri imajı ve etkili konuşma becerisi ona geniş bir tanınırlık kazandırdı. Reagan’ın oyunculuk geçmişi, daha sonra siyasi iletişiminde belirleyici oldu. Televizyon çağının ne istediğini bilen, kameraya nasıl konuşacağını sezebilen bir siyasetçiydi.
Reagan’ın politik kimliği de Hollywood yıllarında şekillendi. 1940’larda ve 1950’lerde Screen Actors Guild, yani Amerikan Oyuncular Sendikası’nın başkanlığını yaptı. Bu dönemde Hollywood’daki komünizm karşıtı kampanyalarla yakın temas kurdu. Gençliğinde Demokrat Parti’ye yakınken, zamanla sağa kaydı ve Cumhuriyetçi Parti’nin en etkili muhafazakâr figürlerinden biri haline geldi.
1966’da California Valisi seçildi. 1967-1975 yılları arasında iki dönem valilik yaptı. Bu görev, onun ulusal siyasete geçişindeki asıl basamaktı. Üniversite protestoları, vergi tartışmaları, kamu harcamaları ve “kanun düzen” söylemi üzerinden muhafazakâr seçmenle güçlü bir bağ kurdu. Reagan artık Amerikan sağının yükselen lideriydi.
1980 başkanlık seçimlerinde Demokrat Başkan Jimmy Carter’a karşı yarıştı. ABD o sırada ekonomik durgunluk, yüksek enflasyon, İran rehine krizi ve Soğuk Savaş gerilimiyle sarsılıyordu. Reagan, seçmene daha güçlü, daha özgüvenli ve daha iyimser bir Amerika vaat etti. 20 Ocak 1981’de ABD’nin 40. Başkanı olarak göreve başladı. Aynı gün, İran’da 444 gündür rehin tutulan Amerikalı diplomatların serbest bırakılması, yeni dönemin sembolik başlangıçlarından biri oldu.
Başkanlığının ilk aylarında suikast girişimine uğradı. 30 Mart 1981’de Washington’da John Hinckley Jr. tarafından vuruldu. Ağır yaralanmasına rağmen hayatta kaldı. Bu olaydan sonra sergilediği sakin ve esprili tavır, kamuoyundaki kişisel sempatisini artırdı. Reagan’ın “Büyük İletişimci” diye anılmasında bu kriz anlarındaki performansının da payı vardı.
Reagan döneminin iç politikadaki ana başlığı Reaganomics diye anılan ekonomi politikalarıydı. Vergi indirimleri, kamu harcamalarının azaltılması, serbest piyasa vurgusu, sendikalara karşı sert tutum ve devletin ekonomideki rolünü küçültme iddiası bu çizginin temel unsurlarıydı. Reagan’a göre devlet çoğu zaman çözüm değil, sorunun kendisiydi. Destekçileri bu politikaların Amerikan ekonomisini canlandırdığını savundu; eleştirmenleri ise bütçe açıklarının büyüdüğünü, gelir eşitsizliğinin arttığını ve sosyal devletin zayıflatıldığını söyledi. Reagan’ın mirası bu yüzden hâlâ tartışmalıdır.
Dış politikada Reagan, Soğuk Savaş’ın son evresinin en belirleyici liderlerinden biri oldu. Sovyetler Birliği’ne karşı sert bir dil kullandı; savunma harcamalarını artırdı, nükleer silahlanma yarışını hızlandırdı ve “Yıldız Savaşları” olarak bilinen Stratejik Savunma Girişimi’ni gündeme getirdi. Bu politika, Sovyetler üzerindeki baskıyı artırdı. Ancak Reagan dönemi yalnız sertleşmeden ibaret değildi. Sovyet lideri Mihail Gorbaçov ile kurduğu ilişki, nükleer silahların sınırlandırılması ve Soğuk Savaş’ın yumuşaması açısından önemli sonuçlar doğurdu.
1987’de Berlin Duvarı önünde yaptığı konuşmada Gorbaçov’a seslenerek “Bu duvarı yıkın” çağrısında bulunması, Reagan’ın en çok hatırlanan siyasi anlarından biri oldu. Berlin Duvarı 1989’da, Reagan görevden ayrıldıktan sonra yıkıldı; Sovyetler Birliği ise 1991’de dağıldı. Reagan taraftarları, bu sonucun en önemli mimarlarından birinin onun sert ama hesaplı Sovyet politikası olduğunu savunur. Eleştirmenler ise Sovyet sisteminin zaten ekonomik ve siyasi olarak çözülme sürecinde olduğunu, Reagan’ın rolünün abartılmaması gerektiğini söyler.
Reagan yönetimi Latin Amerika, Orta Amerika ve Ortadoğu politikaları nedeniyle de tartışıldı. Nikaragua’daki Contra gruplarına verilen destek, İran-Kontra skandalı, Lübnan’daki Amerikan varlığı ve Grenada müdahalesi, onun dış politikasının karanlık ve tartışmalı başlıkları arasında yer aldı. Bu yüzden Reagan dönemi, aynı zamanda Amerikan gücünün sert, müdahaleci ve ideolojik biçimde kullanıldığı bir dönemdi.
Ronald Reagan, 1984 seçimlerinde Walter Mondale’a karşı çok büyük bir zafer kazandı ve ikinci dönemine güçlü bir siyasi meşruiyetle başladı. İkinci döneminde Sovyetler Birliği ile müzakereler ve silah kontrolü daha fazla öne çıktı. Görevden 1989’da ayrıldığında, Amerikan muhafazakârlığını yeniden ana akım haline getirmiş, Cumhuriyetçi Parti’nin yönünü uzun yıllar etkileyecek bir liderlik mirası bırakmıştı.
1994’te Reagan, Alzheimer hastalığına yakalandığını kamuoyuna açıkladı. Bu açıklamayı bir mektupla yaptı ve Amerikan halkına veda eder gibi sakin, duygusal bir metin kaleme aldı. Hastalık ilerledikçe kamusal hayattan tamamen çekildi. 5 Haziran 2004’te, Alzheimer’ın yol açtığı uzun yıpranma sürecinin ardından zatürre nedeniyle 93 yaşında hayatını kaybetti.
Ronald Reagan, Amerikan tarihinde en etkili ve en tartışmalı başkanlardan biri olarak anılır. Hayranlarına göre o, Amerika’ya özgüvenini geri veren, Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ni gerileten ve muhafazakâr siyaseti yeniden kuran liderdi. Eleştirmenlerine göre ise sosyal eşitsizliği derinleştiren, devletin kamusal sorumluluklarını zayıflatan ve dış politikada sert müdahaleciliği büyüten bir başkandı.
Kesin olan şudur: Reagan, Hollywood yıldızlığından siyasi liderliğe geçerek televizyon çağının siyasetini değiştirdi. Basit, etkili ve iyimser cümlelerle geniş kitlelere ulaşmayı başardı. Onun adı, 20. yüzyılın son çeyreğinde Amerikan sağının yükselişi, Soğuk Savaş’ın kapanışı ve modern siyasi iletişimin dönüşümüyle birlikte anılmaya devam eder.
2012 – Fahrenheit 451’in yazarı Ray Bradbury öldü
5 Haziran 2012’de Amerikalı yazar Ray Bradbury, Los Angeles’ta öldü. 1920’de ABD’nin Illinois eyaletindeki Waukegan kentinde doğan Bradbury, özellikle bilimkurgu, fantastik edebiyat, korku ve distopya türlerinde yazdığı eserlerle 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en özgün isimlerinden biri oldu. En çok Fahrenheit 451, Mars Yıllıkları ve Resimli Adam adlı kitaplarıyla tanındı.
Ray Douglas Bradbury, çocukluğunu küçük bir Amerikan kasabasının sokaklarında, sinemalarda, kütüphanelerde ve ucuz dergilerin dünyasında geçirdi. Bu çocukluk atmosferi, onun yazarlığında kalıcı bir iz bıraktı. Bradbury’nin eserlerinde sık sık kasaba hayatı, çocukluk anıları, yaz geceleri, panayırlar, yalnız çocuklar, gizemli yabancılar ve teknolojinin insan ruhu üzerindeki etkileri görülür.
Ailesi 1930’larda Los Angeles’a taşınınca Bradbury’nin hayatı da değişti. Hollywood’un yakınında yaşamak, onu sinema, radyo, çizgi roman ve popüler kültürle daha güçlü biçimde buluşturdu. Üniversiteye gitmedi; bunun yerine kütüphaneleri kendi üniversitesi olarak gördü. Uzun yıllar boyunca düzenli biçimde kütüphanelerde okudu, yazdı ve kendini yetiştirdi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Bradbury, sistemli akademik eğitimden çok okuma tutkusu, hayal gücü ve çalışma disipliniyle yazar olmuş bir isimdi.
Bradbury yazarlığa çok genç yaşta başladı. İlk öykülerini fanzinlerde ve ucuz bilimkurgu dergilerinde yayımladı. Ancak onu sıradan bir tür yazarı olmaktan çıkaran şey, bilimkurguyu yalnız makineler, uzay gemileri ve gelecek teknolojileri üzerinden değil, insan korkuları, yalnızlık, hafıza, sansür, çocukluk, ölüm ve özgürlük gibi temel meseleler üzerinden kurmasıydı.
1950’de yayımlanan Mars Yıllıkları, Bradbury’nin büyük çıkışlarından biri oldu. Kitap, insanların Mars’a yerleşmesini anlatan birbirine bağlı öykülerden oluşuyordu. Fakat aslında Mars, yalnız başka bir gezegen değildi; Amerika’nın yayılmacılığı, sömürgecilik, nostalji, yalnızlık ve insanın kendi hatalarını gittiği her yere taşıması üzerine şiirsel bir alegoriydi. Bradbury, bu kitapta klasik bilimkurgunun teknik soğukluğundan çok, lirik ve melankolik bir anlatım kurdu.
1951’de yayımlanan Resimli Adam da onun en bilinen eserlerinden biri oldu. Dövmeleri canlanan bir adamın bedenindeki resimler üzerinden farklı hikâyeler anlatan bu kitap, Bradbury’nin hayal gücünü ve karanlık masal atmosferini güçlü biçimde gösterir. Onun öykülerinde gelecek çoğu zaman parıltılı bir ilerleme vaadi değil, insanın zaaflarını daha görünür kılan bir ayna gibidir.
Ray Bradbury’nin en ünlü eseri ise 1953’te yayımlanan Fahrenheit 451 oldu. Kitapların yasaklandığı, itfaiyecilerin yangın söndürmek yerine kitap yaktığı totaliter bir geleceği anlatan roman, kısa sürede modern distopya edebiyatının temel eserlerinden biri haline geldi. Romanın adı, kâğıdın tutuştuğu sıcaklık derecesine gönderme yapar.
Fahrenheit 451, yalnız sansür üzerine bir roman değildir. Asıl gücü, insanların düşünmekten, okumaktan ve rahatsız edici gerçeklerle yüzleşmekten gönüllü olarak vazgeçtiği bir toplum fikrinden gelir. Bradbury burada baskıcı yönetim kadar, konforu özgürlüğe tercih eden kitleleri de eleştirir. Bu yüzden roman, her dönemde yeniden okunabilen bir uyarı metni olarak kalmıştır.
Roman, 1966’da François Truffaut tarafından sinemaya uyarlandı. Film, Bradbury’nin eserinin dünya çapında daha geniş kitlelere ulaşmasını sağladı. Daha sonra roman başka televizyon ve sahne uyarlamalarına da konu oldu.
Bradbury’nin yazarlığı yalnız romanlarla sınırlı değildi. Yüzlerce kısa öykü yazdı. Karanlık Karnaval, Güneşin Altın Elmaları, Sonbahar Ülkesi, Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana ve Karahindiba Şarabı gibi eserleriyle hem bilimkurgu hem fantastik hem de gotik edebiyat içinde kendine özgü bir alan açtı.
Uğursuz Bir Şey Geliyor Bu Yana, çocuklukla korkunun, panayır neşesiyle karanlık arzuların iç içe geçtiği en güçlü romanlarından biridir. Bradbury burada, çocukların dünyayı yetişkinlerden daha keskin sezebildiği fikrini işler. Onun edebiyatında çocukluk hem büyüleyici hem de ürkütücü bir bilinç halidir.
Bradbury televizyon ve sinema için de yazdı. Senaryo çalışmaları yaptı, bazı eserleri televizyona uyarlandı. The Ray Bradbury Theater adlı antoloji dizisiyle öykülerinin önemli bir bölümü ekrana taşındı. Ayrıca John Huston’ın yönettiği Moby Dick filminin senaryosuna katkıda bulundu.
Bradbury’nin dili de onu çağdaşlarından ayırdı. Isaac Asimov ya da Arthur C. Clarke gibi daha bilimsel ve akılcı çizgideki bilimkurgu yazarlarından farklı olarak Bradbury, şiirsel, imgesel ve duygusal bir anlatımı tercih etti. Onun cümlelerinde uzay teknolojisinden çok yaz gecelerinin kokusu, yanan kitapların külü, çocukluk korkuları ve kaybolan zamanın hüznü hissedilir.
Ray Bradbury, yaşamı boyunca çok sayıda ödül aldı ve Amerikan edebiyatında popüler türlerle edebî ciddiyet arasındaki duvarı zayıflatan yazarlardan biri oldu. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın yalnız “kaçış edebiyatı” olmadığını; özgürlük, hafıza, sansür, ölüm, çocukluk ve insanlık üzerine ciddi sorular sorabileceğini gösterdi.
2012’de öldüğünde ardında romanlar, yüzlerce öykü, senaryolar, tiyatro metinleri ve kuşaklar boyunca okunan bir edebiyat mirası bıraktı. Ray Bradbury’nin adı bugün hâlâ en çok Fahrenheit 451 ile anılır; ama onun asıl önemi, gelecek tasavvurunu insanın iç dünyasıyla birleştirmesindedir. O, Mars’a giden roketleri de kitap yakan itfaiyecileri de karanlık panayırları da aslında aynı soruyu sormak için yazdı: İnsan hayal gücünü, hafızasını ve özgürlüğünü kaybederse geriye ne kalır?
2015 – Dünyayı yelkenliyle dolaşan ilk Türk denizci Sadun Boro öldü
5 Haziran 2015’te Türk denizciliğinin efsane isimlerinden Sadun Boro, Marmaris’te öldü. 1928’de İstanbul’da doğan Boro, Türkiye’de deniz kültürünün yaygınlaşmasında büyük rol oynayan öncü bir isimdi. Onu tarihe geçiren en önemli yolculuk, eşi Oda Boro ile birlikte Kısmet adlı yelkenlisiyle dünyayı dolaşmasıydı.
Sadun Boro’nun denizle ilişkisi çocukluk yıllarında başladı. İstanbul’da büyüdü; deniz, onun için hayatın merkeziydi. Daha genç yaşlarda yelkenle ilgilenmeye başladı. Eğitim için İngiltere’ye gittiğinde denizcilik ufku daha da genişledi. Atlantik’i aşan tekneleri, okyanus seyirlerini, uzun yol denizciliğini yakından tanıdı. Türkiye’de henüz amatör denizciliğin bugünkü kadar yaygın olmadığı bir dönemde, denizi hayatı değiştirecek bir yolculuk alanı olarak gördü.
Sadun Boro’nun hayatındaki dönüm noktası, Kısmet adlı yelkenli tekneyle yaptığı dünya seyahati oldu. Kısmet, Türk denizcilik tarihinde özel bir yere sahip küçük ama çok anlamlı bir teknedir. Sadun Boro bu tekneyle 1965’te İstanbul’dan yola çıktı. Yanında eşi Oda Boro vardı. Daha sonra yolculuğun bir bölümünde kedileri Miço da onlara eşlik etti. Bu ayrıntı, seyahati teknik bir denizcilik başarısı olmaktan çıkarıp insanî, sıcak ve hafızada kalan bir hikâyeye dönüştürdü.
Sadun ve Oda Boro’nun dünya turu yaklaşık üç yıl sürdü. Atlantik’ten Pasifik’e, tropik adalardan fırtınalı denizlere uzanan bu yolculuk, o dönemin Türkiye’si için hayal sınırlarını zorlayan bir maceraydı. Bugün navigasyon cihazları, uydu bağlantıları, modern haberleşme sistemleri ve güvenlik teknolojileriyle bile okyanus geçişleri ciddi hazırlık ister. 1960’larda ise böyle bir yolculuk daha çok cesaret, sabır, deniz bilgisi ve dayanıklılık gerektiriyordu.
Boro çifti, 1968’de Türkiye’ye döndüğünde, dünyayı yelkenliyle dolaşan ilk Türk denizci olarak tarihe geçmişti. Bu başarı, Türkiye’de amatör denizciliğin ve açık deniz hayalinin önünü açan sembolik bir olaydı. Birçok insan denizi ilk kez onun yazıları ve anıları üzerinden daha geniş bir dünya olarak düşünmeye başladı.
Sadun Boro, bu büyük yolculuğu daha sonra Pupa Yelken adlı kitabında anlattı. Kitap, Türkiye’de denizcilik edebiyatının en sevilen eserlerinden biri oldu. “Pupa yelken” ifadesi, rüzgârı arkadan alarak yelken açmak anlamına gelir. Kitabın adı bile Boro’nun denizcilik dilini geniş okur kitlesine sevdirmesinin iyi bir örneğidir.
Sadun Boro’nun önemi, dünya turundan sonra da sürdü. O, başarısını bir anıya dönüştürüp kenara çekilmedi. Yıllar boyunca yazılar yazdı, kıyılarımızı anlattı, deniz sevgisini yaymaya çalıştı. Özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarının korunması, koyların betonlaşmadan ve hoyrat kullanımdan uzak tutulması konusunda güçlü bir duyarlılık geliştirdi.
Türkiye’de özellikle Mavi Yolculuk kültürünün yaygınlaşmasında da onun adı önemlidir. Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat gibi isimlerin edebî ve kültürel bir anlam kazandırdığı Ege-Akdeniz kıyıları, Sadun Boro’nun yazılarıyla denizcilerin ve doğa tutkunlarının hafızasında daha da özel bir yer edindi.
Sadun Boro, daha sonraki yıllarda Vira Demir, Bir Hayalin Peşinde ve denizcilik üzerine çeşitli yazılarıyla okurlarıyla buluştu. Onun metinleri teknik denizcilik bilgisiyle kişisel gözlemi birleştirir. Kimi zaman bir koyu anlatır, kimi zaman bir fırtınayı, kimi zaman tekne yaşamının küçük zorluklarını; ama bütün bu anlatıların altında denize karşı derin bir saygı vardır.
Elbette onun kuşağının denizciliği bugünkü dünyadan farklıydı. Kıyılar daha sakindi, koylar daha bakirdi, tekneler daha azdı, denizle ilişki daha yalındı. Boro’nun son yıllarında en çok kaygı duyduğu konulardan biri de bu değişimdi.
Sadun Boro, 2015’te hayatını kaybettiğinde ardında Türkiye’de denize bakış biçimini değiştiren, açık deniz hayalini mümkün kılan, denizcilik edebiyatına unutulmaz metinler kazandıran bir miras bıraktı. Bugün Sadun Boro’nun adı, Kısmet yelkenlisiyle, Oda Boro’yla, Miço’yla, okyanuslarla ve Ege koylarıyla birlikte hatırlanır. Ama asıl mirası şudur: Denizin bir kaçış değil, insanı olgunlaştıran büyük bir okul olduğunu göstermiştir. Onun hayatı, Türkiye’de deniz sevdasının en güçlü ve en temiz hikâyelerinden biri olarak yaşamaya devam eder.
2017 – Karadağ NATO’ya katıldı; ittifak Balkanlar’da genişledi
5 Haziran 2017’de Karadağ, NATO’nun 29. üyesi oldu. Üyelik, Karadağ’ın Washington’da Kuzey Atlantik Antlaşması’na katılım belgesini ABD Dışişleri Bakanlığı’na teslim etmesiyle resmileşti. NATO’nun resmî açıklamasında, Karadağ’ın 5 Haziran 2017’de ittifakın en yeni üyesi olduğu ve bunun NATO’nun “açık kapı” politikasının güçlü bir işareti sayıldığı belirtildi.
Karadağ, Balkanlar’da Adriyatik Denizi kıyısında yer alan küçük ama stratejik konumu önemli bir ülkedir. 2006’da Sırbistan-Karadağ birliğinden referandumla ayrılarak bağımsızlığını ilan etmişti. Bağımsızlıktan sonra dış politikasında Batı kurumlarıyla bütünleşmeyi temel hedeflerden biri haline getirdi. NATO üyeliği de bu çizginin en önemli adımlarından biri oldu.
Karadağ’ın NATO yolculuğu bağımsızlıktan hemen sonra başladı. Ülke 2006’da NATO’nun Barış İçin Ortaklık programına katıldı, 2009’da Üyelik Eylem Planı’na alındı. NATO, 2015’te Karadağ’ı üyelik görüşmelerine davet etti; 2016’da katılım protokolü imzalandı.
Karadağ, NATO’ya katılarak bağımsızlığını ve güvenliğini Batı ittifakı içinde garanti altına almak istiyordu. Küçük Balkan devletleri için NATO üyeliği, dış politika yönünü, yatırım ortamını ve Avrupa-Atlantik dünyasıyla bütünleşme iradesini gösteren sembolik bir adımdır.
Ancak Karadağ’ın NATO üyeliği içeride de dışarıda da tartışmasız olmadı. Ülkede toplumun bir bölümü NATO üyeliğini desteklerken, özellikle Sırbistan ve Rusya’yla tarihî, kültürel ve dinî bağlara önem veren kesimler buna karşı çıktı. 1999’da NATO’nun Yugoslavya’ya yönelik hava harekâtı da Karadağ ve Sırbistan kamuoyunda hâlâ güçlü bir hafıza olarak duruyordu.
Rusya da Karadağ’ın NATO üyeliğine sert tepki gösterdi. Moskova, NATO’nun Balkanlar’daki genişlemesini kendi etki alanına karşı bir hamle olarak gördü. 2016’da Karadağ’daki parlamento seçimleri sırasında NATO üyeliğini engellemeye dönük bir darbe girişimi iddiası ortaya atıldı; Karadağ makamları bu girişimde Rus bağlantıları bulunduğunu savundu, Rusya ise bu iddiaları reddetti.
Karadağ’ın NATO’ya alınması, ittifak açısından da sembolik değere sahipti. Ülke çok büyük bir askerî güç değildi; nüfusu ve ordusu sınırlıydı. Fakat Adriyatik kıyısındaki konumu, Balkanlar’da Batı ittifakının sürekliliği ve NATO’nun genişleme politikasının devam ettiğini göstermesi açısından önemliydi. Karadağ’ın üyeliğiyle Adriyatik kıyısında NATO’ya dahil olmayan ülke neredeyse kalmadı.
Bu gelişme, eski Yugoslavya coğrafyasındaki parçalanma sonrası yön arayışının da bir parçasıydı. Slovenya ve Hırvatistan daha önce NATO’ya katılmıştı. Arnavutluk da 2009’da ittifaka girmişti. Karadağ’ın üyeliği, Batı Balkanlar’da NATO hattının daha da genişlemesi anlamına geldi.
2022 – Arap Kadri ve Press Bey’in çizeri Latif Demirci öldü
5 Haziran 2022’de Türk karikatürünün önemli isimlerinden Latif Demirci İstanbul’da öldü. 1961’de İstanbul’da doğan Demirci, özellikle Gırgır, Fırt, Hıbır ve HBR Maymun çizgisi içinde yetişen; Türkiye’nin gündelik hayatını, medya dünyasını, şehirli insanını ve absürt karakterlerini keskin ama sıcak bir mizahla anlatan karikatüristlerden biriydi.
Latif Demirci karikatüre çok genç yaşta başladı. İlk karikatürü 1975’te, henüz 14 yaşındayken Gırgır dergisinde yayımlandı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Gırgır, Türkiye’de mizah dergiciliğinin başlı başına bir okul olduğu dönemdi. Oğuz Aral’ın çevresinde yetişen pek çok genç çizer gibi Demirci de bu dergi atmosferinde hem çizgiyi hem mizah duygusunu geliştirdi.
1970’lerin sonlarında Mikrop dergisinde çalıştı; ardından uzun yıllar Gırgır ve Fırt dergilerinde çizdi. Bu dönem, Türkiye’de mizah dergilerinin yüz binlerce sattığı, karikatür tiplerinin geniş kitleler tarafından tanındığı, siyasi ve toplumsal eleştirinin mizah üzerinden yapıldığı çok güçlü bir dönemdi. Latif Demirci de bu kuşağın en özgün çizgilerinden birini kurdu.
Demirci’nin kariyerindeki önemli kırılmalardan biri, 1989’da yayımlanmaya başlayan Hıbır dergisinin kurucuları arasında yer almasıydı. Hıbır, Gırgır geleneğinden çıkmış ama daha sert, daha şehirli, daha dağınık, daha anarşik bir mizah dili kurmuştu. Demirci’nin çizgisi de bu yeni mizah iklimine çok uygundu. Daha sonra çalışmalarını HBR Maymun dergisinde sürdürdü.
Latif Demirci’yi geniş okur kitlesine sevdiren en önemli tarafı, yarattığı karakterlerdi. Arap Kadri, Muhlis Bey, Press Bey, Media Hanım, Mithat-Mirsat ve Canavar Koyun Orhan gibi tipler, onun mizah dünyasının en bilinen figürleri oldu. Bu karakterler yalnız komik tipler değildi; Türkiye’nin farklı ruh hallerini, erkeklik hallerini, medya düzenini, şehir hayatını, kabalığı, saflığı, kurnazlığı ve gündelik saçmalığı taşıyan canlı figürlerdi.
Arap Kadri, Demirci’nin en unutulmaz karakterlerinden biri oldu. Doğaya, kurallara, medeniyetin ikiyüzlü disiplinine ve yerleşik düzene sığmayan, kaba ama özgür bir karakterdi. Onun karşısındaki daha “uygar” görünen figürlerle kurduğu çatışma, aslında şehirli hayatın bastırdığı ilkel öfkeyi ve özgürlük arzusunu komikleştiriyordu. Arap Kadri’nin sevilmesinin nedeni, sadece komik olması değil; okurun içinde saklı duran başkaldırı isteğine dokunmasıydı.
Press Bey ve Media Hanım ise Demirci’nin medya dünyasına dönük en keskin gözlemlerinden çıktı. Bu karakterler, gazeteciliğin, televizyonculuğun, reyting hırsının, haber dilinin ve medya ahlakının karikatürize edilmiş yüzleriydi. Demirci, medya insanını sadece dışarıdan eleştirmedi; o dünyanın dilini, jestlerini, kibrini ve telaşını içeriden bilen biri gibi çizdi. Bu yüzden Press Bey, Türkiye’de basın ve medya eleştirisinin en akılda kalan karikatür tiplerinden biri haline geldi.
Muhlis Bey ise bambaşka bir damarı temsil eder. Daha kırılgan, daha içe dönük, daha gündelik hayatın küçük yenilgilerine yakın duran bir karakterdir. Demirci’nin mizahında yalnız kahkaha yoktur; kimi zaman hüzün, beceriksizlik, yalnızlık ve küçük insanın çaresizliği de vardır. Muhlis Bey bu tarafı güçlü biçimde taşır.
Demirci, gazetelerde de uzun yıllar çalıştı. Hürriyet gazetesinde çizdi; ayrıca farklı dönemlerde çeşitli yayınlarda karikatürleri yayımlandı. Kitap kapakları, posterler, çizgi film çalışmaları ve sergilerle de üretimini sürdürdü. 2015’te Sedat Simavi Karikatür Ödülü’nü aldı.
Latif Demirci’nin önemi, yalnız çok sevilen karakterler yaratmış olmasında değildir. O, Türkiye’de mizah dergilerinin büyük kitlelere ulaştığı dönemden gazetelerin dönüşen medya düzenine kadar uzanan geniş bir zaman diliminin tanığıydı. Çizgileri, 1980’lerden 2000’lere Türkiye’nin ruh halini; şehirleşmeyi, medyayı, erkeklik komedilerini, politik havayı ve gündelik hayatın saçmalığını kaydetti.
2023 – Kanto geleneğini sahnede yaşatan Nurhan Damcıoğlu öldü
5 Haziran 2023’te Türk sahne sanatlarının renkli ve kendine özgü isimlerinden Nurhan Damcıoğlu, İzmir’de öldü. 1941 doğumlu Damcıoğlu; kantocu, ses sanatçısı, tiyatro ve sinema oyuncusu olarak uzun yıllar sahnede kaldı. Türkiye’de özellikle kanto denince akla gelen ilk isimlerden biri oldu. Ölüm nedeni kaynaklarda kalp yetmezliği olarak aktarıldı.
Nurhan Damcıoğlu’nun sanatla ilişkisi çok küçük yaşta başladı. Annesinin Devlet Tiyatroları’nda çalışmasının da etkisiyle çocuk yaşta tiyatro ortamına girdi. Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü çocuk bölümünde eğitim aldı; bale dersleri gördü, Radyo Çocuk Kulübü’nde uzun süre çalıştı. 16 yaşından itibaren Devlet Tiyatrosu sahnesinde yer aldı. Bu erken dönem, onun sahnedeki rahatlığını, dansla oyunculuğu birleştiren beden dilini ve seyirciyle doğrudan temas kurabilen üslubunu belirledi.
1960’ların ortasında İstanbul’a gelen Damcıoğlu, burada farklı tiyatro topluluklarında çalıştı. İstanbul Tiyatrosu, Ayfer Feray Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu, Muammer Karaca Tiyatrosu ve Mücap Ofluoğlu Topluluğu gibi sahnelerde yer aldı. Bu dönem, onun tiyatro disiplini içinden yetişmiş bir oyuncu olduğunu gösterir.
Nurhan Damcıoğlu’nun asıl ünü ise kanto ile geldi. Kanto, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan eğlence hayatında özellikle tuluat tiyatrosu, gazino ve sahne kültürüyle gelişmiş; şarkı, dans, mizah, taklit ve teatral anlatımı birleştiren bir türdü. Kanto sanatçısı yalnız iyi şarkı söylemez; sahnede karakter kurar, seyirciyle konuşur, bedenini, yüzünü, jestlerini ve mizahını kullanır. Damcıoğlu’nu özel yapan şey de tam olarak buydu.
1969’da Mücap Ofluoğlu’nun teşvikiyle ilk kez kanto söylemeye başladı. Kısa sürede bu türün Türkiye’deki en bilinen temsilcilerinden biri haline geldi. Gazinolarda, tiyatro sahnelerinde, televizyon programlarında ve özel gösterilerde kantoyu geniş kitlelere tanıttı. Onun sahnesinde kanto, eski İstanbul eğlencesinin nostaljik bir kalıntısı gibi değil, canlı, neşeli, alaycı ve seyirciyle göz göze gelen bir performans biçimi olarak var oldu.
Damcıoğlu’nun sahne tavrı cesurdu. Kanto geleneğinin doğasında bulunan hafif kışkırtıcı, muzır, cilveli ve komik kadın tipini sahnede rahatça taşıdı. Ancak bunu bayağılığa düşmeden, tiyatro kökeninden gelen ölçüyle yaptı. Seyirciye laf atan, kendini izlettirmeyi bilen, şarkıyı yalnız sesle değil yüz ifadesiyle, yürüyüşle, kostümle ve zamanlamayla oynayan bir sanatçıydı.
Bu yüzden ona sık sık “Kanto Kraliçesi” denildi. Bu unvan sadece popüler bir yakıştırma değildi; çünkü Türkiye’de kanto geleneğinin giderek unutulduğu bir dönemde bu türü sahnede görünür tutan az sayıdaki isimden biriydi. Kanto, onunla birlikte televizyon seyircisinin de hafızasına girdi. Özellikle eski TRT döneminde ve sahne programlarında onu izleyen kuşaklar için Nurhan Damcıoğlu, kantonun yüzü haline geldi.
Damcıoğlu’nun sanat hayatında kadın sahne varlığı açısından da önemli bir taraf vardır. Kanto geleneği, kadın sanatçının sahnede hem şarkıcı hem oyuncu hem komedyen hem de anlatıcı olmasını gerektirir. Nurhan Damcıoğlu bu geleneği taşırken, kadın performansının mizahını ve özgüvenini öne çıkardı. Onun sahnesindeki kadın tipi edilgen değildir; lafını söyler, seyirciyi yönetir, kendisiyle de erkeklerle de toplumla da alay edebilir.
Elbette kanto, modern popüler kültür içinde giderek daralan bir alan haline geldi. Gazino kültürünün değişmesi, televizyon eğlencesinin dönüşmesi ve müzik piyasasının başka yönlere akması, bu türü eski görünürlüğünden uzaklaştırdı. Nurhan Damcıoğlu’nun önemi de burada büyür. O, kaybolmaya yüz tutmuş bir sahne biçimini kendi bedeni ve sesiyle canlı tutmaya çalıştı.
5 Haziran 2023’te öldüğünde, ardında Türkiye’de kantonun ne olduğunu hatırlatan, eski eğlence kültürüyle modern seyirci arasında köprü kuran bir sanatçı mirası bıraktı. Nurhan Damcıoğlu’nun adı, kanto geleneğini yaşatan son büyük sahne figürlerinden biri olarak anılmaya devam eder.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
