Günün Tarihi / 18 Temmuz
18 Temmuz’un tuhaf günleri: 67 dakika iyilik, sessizliği dinleme, havyar ve ekşi şeker
18 Temmuz’da dünyada kutlanan özel günler arasında Nelson Mandela’nın anısına toplum için çalışma çağrısı, çevremizdeki sesleri gerçekten dinleme denemeleri, dünyanın en pahalı yiyeceklerinden havyar ve insanın yüzünü buruşturan ekşi şekerler bulunuyor. Bunların bir bölümü Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş uluslararası günlerken bazıları ABD’de şirketler tarafından başlatılan eğlenceli tanıtım günlerinden oluşuyor.
Günün en ciddi anması Nelson Mandela Uluslararası Günü. Birleşmiş Milletler, apartheid rejimine karşı mücadelenin simgesi Mandela’nın doğum günü olan 18 Temmuz’u 2009’da uluslararası gün ilan etti. İnsanlardan, Mandela’nın toplumsal mücadeleye adadığı 67 yılı temsilen en az 67 dakika boyunca başkaları için bir şey yapmaları isteniyor. Bir parkı temizlemek, yaşlı bir komşuya yardım etmek, kitap bağışlamak ya da gönüllü bir çalışmaya katılmak bu çağrının parçası sayılıyor.
18 Temmuz aynı zamanda Dünya Dinleme Günü. 2010’dan beri düzenlenen gün, ses çevresi ve “akustik ekoloji” çalışmalarının öncülerinden Kanadalı besteci R. Murray Schafer’in doğum gününde kutlanıyor. Amaç yalnızca müzik dinlemek değil; insanların birkaç dakika susarak kuşları, rüzgârı, trafiği, makineleri ve yaşadıkları çevrenin giderek değişen seslerini fark etmelerini sağlamak. Dünyanın farklı kentlerinde ses yürüyüşleri yapılıyor, belirli bölgelerin sesleri kaydedilerek arşivleniyor.
ABD’de 18 Temmuz, Ulusal Havyar Günü olarak da anılıyor. Günün kim tarafından ve neden bu tarihte başlatıldığı kesin olarak bilinmiyor. Teknik olarak her balık yumurtası havyar sayılmıyor; gerçek havyar, mersin balığı türlerinden elde edilen tuzlanmış yumurtalara verilen ad. Bir zamanlar özellikle Hazar ve Karadeniz’den avlanan mersin balıkları, aşırı avlanma nedeniyle büyük ölçüde tehlike altına girince günümüzde yasal havyarın önemli bölümü kontrollü çiftliklerde üretilmeye başladı. Böylece zenginliğin simgesi olan bu yiyeceğin günü, aynı zamanda mersin balıklarının korunmasına dikkat çekmek için de kullanılıyor.
Günün en ticari kutlamaları ise Ulusal Ekşi Şeker Günü ile Sigorta Meraklıları Günü. Ekşi Şeker Günü, Sour Punch markasının üreticisi American Licorice Company tarafından 2015’te insanları yüz buruşturan şekerleri denemeye çağırmak için başlatıldı. “Insurance Nerd Day” adıyla bilinen diğer gün ise 2016’da ABD’li bir sigorta şirketinin, sigortacılığın sanıldığı kadar sıkıcı olmadığını göstermek ve çalışanlarını kutlamak istemesiyle doğdu. Böylece 18 Temmuz’da bir yanda insanlar 67 dakikalarını dünyayı iyileştirmeye ayırırken diğer yanda havyar yiyebiliyor, çevrenin seslerini dinleyebiliyor, ekşi şekerle yüzlerini buruşturabiliyor ve sigorta poliçeleri hakkında konuşmayı gerçekten sevenleri kutlayabiliyor.
MÖ 390 – Galyalılar Roma ordusunu dağıttı: Allia yenilgisi Roma’nın yüzyıllar sürecek kâbusu oldu
Roma tarih geleneğine göre 18 Temmuz MÖ 390’da, Galyalı Senonlar ile Roma Cumhuriyeti ordusu Allia Nehri yakınlarında karşı karşıya geldi. Günümüz tarihçileri savaşın MÖ 387 ya da 386’da gerçekleşmiş olabileceğini belirtiyor; ancak Romalılar yenilginin gününü 18 Temmuz olarak hatırladı. Galya ordusunun başında Brennus adlı savaşçı lider bulunuyordu.
Roma ordusu, Tiber Nehri’nin yaklaşık 16 kilometre kuzeyinde karşılaştığı Galyalıların saldırısı karşısında kısa sürede dağıldı. Askerlerin bir bölümü Roma’ya dönmek yerine surlarla korunan Veii kentine kaçınca başkent büyük ölçüde savunmasız kaldı. Brennus’un kuvvetleri birkaç gün sonra Roma’ya girdi; evler ve kamu yapıları yağmalandı. Yalnızca sarp kayalıkların üzerindeki Capitol Tepesi direnebildi.
Roma anlatılarına göre Galyalılar gece Capitol’e gizlice tırmanırken kutsal kazların çıkardığı sesler nöbetçileri uyandırdı ve saldırı önlendi. Aylar süren kuşatmanın ardından Romalılar, Galyalıların çekilmesi için büyük miktarda altın ödemeyi kabul etti. Ağırlıkların hileli olduğunu söyleyen Romalılara Brennus’un kılıcını terazinin üzerine atarak “Vae victis” yani “Vay yenilenlerin hâline” dediği anlatılır. Bu sözün gerçekten söylenip söylenmediği bilinmese de Roma tarihinin en ünlü yenilgi hikâyelerinden birine dönüştü.
Allia yenilgisi, henüz küçük bir bölgesel güç olan Roma’da derin bir korku ve aşağılanma duygusu yarattı. 18 Temmuz, Romalılar tarafından uğursuz bir “kara gün” olarak anıldı; Galya ordularının yeniden gelebileceği korkusu kuşaklar boyunca yaşadı. Galyalıların Roma’yı bir zamanlar ele geçirmiş olması, “güçlü ve boyun eğmeyen Galya savaşçısı” imgesinin tarihsel kaynaklarından biri oldu.
Ancak Allia Muharebesi’ni doğrudan Asteriks ve Hopdediks maceralarının esin kaynağı saymak doğru değil. Çizgi roman MÖ 50’de, Jül Sezar’ın Galya’yı neredeyse tamamen ele geçirdiği dönemde geçiyor. Romalılara direnen hayalî köyün arkasındaki asıl tarihsel hafıza, Sezar’ın Galya Savaşları ve Galyalı kabileleri birleştirerek Roma’ya başkaldıran Vercingetorix’in direnişiydi. Allia ise bu efsanenin çok daha eski bir başlangıç bölümü sayılabilir: Galyalıların Roma’yı gerçekten yendiği ve Roma sokaklarına kadar girdiği gün.
64 – Roma alevlere teslim oldu: Neron’un adını iki bin yıl boyunca karalayacak yangın başladı
Roma tarihinin en büyük yangınlarından biri, 18 Temmuz’u 19 Temmuz’a bağlayan gece, Circus Maximus çevresindeki dükkânlarda başladı. Dar sokaklar, ahşap yapılar ve kolayca tutuşan mallar nedeniyle alevler hızla yayıldı. Altı gün süren yangın söndürüldükten sonra yeniden başladı ve üç gün daha devam etti. Roma’nın 14 bölgesinden yalnızca dördü büyük ölçüde zarar görmeden kurtulabildi.
İmparator Neron’un yangını şehri istediği gibi yeniden kurabilmek için çıkardığı söylendi. Ancak tarihçi Tacitus’a göre yangın başladığında Neron Roma’da değil, Antium’daki villasındaydı ve haber üzerine kente döndü. “Roma yanarken keman çaldığı” anlatısı da tarihsel olarak mümkün değil; keman henüz ortada yoktu. Dönemin söylentisi, Neron’un yangını seyrederken lir çalıp Troya’nın yıkılışını söylediği yönündeydi.
Neron, suçlamaları üzerinden atmak için Roma’daki küçük Hristiyan topluluğunu yangından sorumlu tuttu. Çok sayıda Hristiyan tutuklandı, işkence gördü ve öldürüldü. Yangından sonra daha geniş sokaklar ve yangına dayanıklı yapılar öngören yeni kurallar getirildi; ancak Neron’un yanan bölgenin bir bölümüne görkemli Altın Ev’ini yaptırması, yangını kendisinin çıkardığı kuşkusunu daha da büyüttü.
1290 – Kral, İngiltere’deki bütün Yahudileri ülkeden kovdu: 366 yıllık sürgün başladı
İngiltere Kralı I. Edward, 18 Temmuz 1290’da yayımladığı Sürgün Fermanı’yla ülkedeki bütün Yahudilerin 1 Kasım’a kadar İngiltere’yi terk etmesini emretti. İnsanların kişisel eşyalarını götürmelerine izin verildi; ancak evleri, toprakları, alacakları ve başka mallarının önemli bir bölümü kraliyetin veya yerel güçlerin eline geçti.
İngiltere’deki Yahudiler uzun süredir ağır vergilere, borçlarını tahsil etmelerini engelleyen düzenlemelere ve dinî baskılara maruz kalıyordu. Edward’ın Fransa’yla savaşı için parlamentodan yeni vergiler istediği sırada Yahudilerin sürülmesi, vergi onayının siyasi şartlarından birine dönüştü. Böylece bir topluluğun ülkeden çıkarılması, kraliyet ile parlamento arasındaki mali pazarlığın da parçası oldu.
Yahudilerin İngiltere’ye yeniden yerleşmesi ancak Oliver Cromwell döneminde, 1650’li yıllarda fiilen mümkün hâle geldi. Ferman resmen kaldırılmasa da dönüşlerine göz yumuldu. Yaklaşık 366 yıl süren dışlanma, Orta Çağ Avrupa’sındaki en geniş kapsamlı Yahudi sürgünlerinden biri olarak tarihe geçti.
1610 – Resim sanatını değiştiren, ışıkla karanlığın ressamı Caravaggio öldü
Barok resmin öncü isimlerinden Caravaggio, 18 Temmuz 1610’da İtalya’nın Porto Ercole kasabasında hayatını kaybetti. Gerçek adı Michelangelo Merisi olan ressam, ailesinin geldiği Caravaggio kasabasının adıyla tanındı. Henüz 38 yaşındaydı ve hakkında verilen ölüm cezasının kaldırılmasını beklerken Roma’ya dönemeden öldü.
Caravaggio, kutsal kişileri kusursuz ve erişilmez figürler olarak değil; kirli ayakları, yıpranmış giysileri ve gerçek yüzleriyle sıradan insanlar gibi resmetti. Modellerini çoğu zaman Roma sokaklarından ve meyhanelerden seçmesi, dönemin sanat çevrelerinde büyük tepki topladı. Aziz Matta’nın Çağrılışı ve Holofernes’in Başını Kesen Judith gibi eserlerinde dinsel hikâyeleri izleyicinin hemen önünde yaşanıyormuş gibi güçlü ve sarsıcı sahnelere dönüştürdü.
Onun asıl yeniliği, figürleri koyu bir karanlığın içinden keskin bir ışıkla ortaya çıkarmasıydı. Bu dramatik ışık-gölge tekniği, daha sonra Avrupa resmini derinden etkiledi; Rembrandt ve Velázquez gibi büyük sanatçılardan modern sinema ve fotoğrafçılığa kadar uzanan bir görsel dilin önünü açtı.
Caravaggio’nun hayatı da tabloları kadar karanlıktı. Sürekli kavgalara karışan ressam, 1606’da bir adamı öldürünce Roma’dan kaçtı; Napoli, Malta ve Sicilya arasında sürgün hayatı yaşadı. Porto Ercole’de yüksek ateş ve enfeksiyon nedeniyle öldüğü düşünülse de sıtma, kurşun zehirlenmesi ve cinayet ihtimali hâlâ tartışılıyor. Ardında, ışığın hikâyenin kendisi olabileceğini gösteren büyük bir resim devrimi bıraktı.
1635 – Mikroskopta gördüğü küçük bölmelere “hücre” adını veren Robert Hooke doğdu
Bilim tarihinde “hücre” sözcüğünü ilk kez kullanan İngiliz bilim insanı Robert Hooke, 18 Temmuz 1635’te Wight Adası’nda doğdu. Fizikten astronomiye, biyolojiden mimarlığa kadar pek çok alanda çalışan Hooke, döneminin en üretken deney insanlarından biriydi.
Hooke, 1665’te yayımladığı Micrographia adlı kitabında mantardan aldığı ince bir kesiti mikroskopla inceledi. Gördüğü küçük bölmeler ona manastırlardaki dar odaları hatırlattığı için bunlara “cell”, yani “hücre” adını verdi. Kitapta pire, bit ve başka küçük canlıları dev boyutlarda gösteren ayrıntılı çizimler de bulunuyor; bu görüntüler insanların gözle göremediği bir dünyanın varlığını ilk kez geniş kitlelere gösteriyordu.
Hooke ayrıca bir yayın ne kadar gerilirse uyguladığı kuvvetin o kadar arttığını açıklayan ve bugün “Hooke Yasası” olarak bilinen ilkeyi ortaya koydu. 1666’daki Büyük Londra Yangını’ndan sonra şehrin ölçülmesi ve yeniden kurulmasında da görev aldı. Buna rağmen Newton’la yaşadığı sert tartışmalar nedeniyle ünü gölgede kaldı; bugün ona ait olduğu kesin olarak bilinen bir portre bile bulunmuyor.
1817 – Aşk ve Gurur’un yazarı Jane Austen 41 yaşında öldü
İngiliz edebiyatının en çok okunan yazarlarından Jane Austen, 18 Temmuz 1817’de Winchester’da hayatını kaybetti. Henüz 41 yaşındaydı. Sağlığının kötüleşmesi üzerine tedavi görebilmek için kız kardeşi Cassandra’yla Winchester’a taşınmış, ancak hastalığının kesin nedeni belirlenememişti.
Aşk ve Gurur, Akıl ve Tutku, Emma ve İkna gibi romanlarında evlilik, para, toplumsal sınıflar ve kadınların önündeki sınırlamaları ince bir mizahla anlattı. Kitapları yaşamı boyunca kendi adıyla değil, “Bir Hanımefendi Tarafından” ifadesiyle yayımlandı. Kadınların profesyonel yazarlığının küçümsendiği bir çağda, kimliğini büyük ölçüde gizlemek zorunda kaldı.
Austen, Winchester Katedrali’ne gömüldü. Mezar taşında zekâsından, iyi kalbinden ve inancından söz edildi ancak roman yazarı olduğu belirtilmedi. Yaşarken sınırlı bir çevrede tanınan Austen’ın eserleri ölümünden sonra dünya edebiyatının klasikleri arasına girdi ve sayısız sinema, televizyon ve tiyatro uyarlamasına kaynak oldu.
1879 – Değer kaybeden kâğıt parayı kabul etmediler: Osmanlı’da tersane işçileri greve çıktı
İstanbul’daki Tersane-i Âmire işçileri, ücretlerinin hızla değer kaybeden kâğıt para “kaime” yerine gümüş mecidiye ile ödenmesini isteyerek 18 Temmuz 1879’da iş bıraktı. Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu ağır ekonomik kriz sırasında kaimenin satın alma gücü sürekli düşüyor; işçilerin eline aynı miktarda para geçse bile bu parayla alabildikleri temel ihtiyaçlar giderek azalıyordu.
Kaime, devletin nakit ihtiyacını karşılamak için piyasaya çıkardığı kâğıt paraydı. Halkın güveninin azalması ve fazla miktarda basılması değerini düşürürken, gümüşten yapılan mecidiye daha güvenilir kabul ediliyordu. Tersane işçilerinin talebi bu nedenle yalnızca ücretin hangi parayla ödeneceğiyle ilgili değildi; kazançlarının enflasyon karşısında korunmasını istiyorlardı.
Bu eylem, zaman zaman ileri sürüldüğü gibi Osmanlı tarihindeki ilk grev değildi. Daha 1872’de Hasköy Tersanesi ve Beyoğlu Telgrafhanesi çalışanları iş bırakmış; sonraki yıllarda demiryolu, tersane, fişekhane, inşaat ve ulaşım işçileri de ücretlerini alabilmek veya çalışma koşullarını düzeltebilmek için eylemler yapmıştı. Yalnızca 1879’da inşaat işçileri, Şirket-i Hayriye çalışanları, Selanik’teki büro görevlileri ve Şam’daki dokumacılar greve çıktı.
18 Temmuz grevi, sendikaların ve kapsamlı işçi yasalarının henüz bulunmadığı bir dönemde, çalışanların ücret kaybını birlikte hareket ederek önlemeye çalıştığını gösterdi. Tersane işçileri böylece Osmanlı’da 1908’den çok önce gelişmeye başlayan emek mücadelesinin dikkat çekici örneklerinden birini oluşturdu.
1889 – Türklerin taşlara yazdığı 1200 yıllık mesaj bulundu: Orhun Yazıtları yeniden gün ışığına çıktı
Rus araştırmacı Nikolay Yadrintsev, 18 Temmuz 1889’da Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde Kül Tigin ve Bilge Kağan’a ait anıtları buldu. Heyet; yazılı taşların yanı sıra heykeller, balballar ve anıt yapıların kalıntılarıyla karşılaştı. Bu keşif, Türklerin bilinen en eski kapsamlı yazılı belgelerini bilim dünyasının önüne çıkardı.
Sekizinci yüzyılda dikilen yazıtlarda Türklerin devlet düzeni, savaşları, Çin’le ilişkileri, yöneticilerin halka karşı sorumlulukları ve bağımsızlığın değeri anlatılıyordu. Metinlerin bir yüzünde Çince, diğer yüzlerinde ise henüz çözülememiş işaretlerle yazılmış Eski Türkçe bulunuyordu.
Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen, yazıyı 1893’te çözmeyi başardı. İlk okuduğu kelimeler arasında “Türk” ve “Tengri” bulunuyordu. Böylece Bilge Kağan ve Kül Tigin’in yaklaşık 1200 yıl önce halka seslenen sözleri yeniden okunabildi. Orhun Yazıtları yalnızca Türkçenin en eski büyük metinleri değil, Türklerin kendi tarihlerini kendi dilleriyle anlattıkları ilk siyasi belgeler arasında kabul edilir.
1898 – Marie ve Pierre Curie yeni bir element bulduklarını açıkladı: Adını Polonya’dan yola çıkarak polonyum koydular
Marie ve Pierre Curie, 18 Temmuz 1898’de Paris Bilimler Akademisine sundukları çalışmada, uranyum cevheri içinde daha önce bilinmeyen son derece radyoaktif bir element bulunduğunu açıkladı. Araştırmacılar, pekblend adı verilen cevherin içerdiği uranyumdan beklenenden çok daha güçlü ışınım yaydığını fark etmişti.
Yeni elemente polonyum adı verildi. Marie Curie bu adı, o dönemde Rusya, Almanya ve Avusturya arasında bölünmüş olduğu için bağımsız bir devlet olarak haritada bulunmayan ülkesi Polonya’ya ithafen seçti. Böylece elementin adı, Polonya’nın varlığını dünyaya hatırlatan siyasi bir mesaj da oldu.
Curie çifti aynı yılın sonunda radyumu da açıkladı. Bu çalışmalar, atomların değişmez ve bölünmez olduğu yönündeki eski düşünceleri sarstı; tıptan enerjiye kadar birçok alanı değiştirecek radyoaktivite araştırmalarının önünü açtı.
1918 – Irk ayrımcılığını yıkan ve 27 yıl hapiste kalan Nelson Mandela doğdu
Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine karşı mücadelenin simgesi Nelson Mandela, 18 Temmuz 1918’de ülkenin doğusundaki Mvezo köyünde doğdu. Ailesinin verdiği adı Rolihlahla’ydı; “Nelson” adı kendisine ilkokuldaki öğretmeni tarafından verildi. Thembu halkının yönetici ailesine mensup olan Mandela, hukuk eğitimi aldı ve siyahların siyasi hakları için mücadele eden Afrika Ulusal Kongresine katıldı.
Güney Afrika’da 1948’den itibaren uygulanan apartheid düzeni, insanları ten renklerine göre ayırıyor; siyahların nerede yaşayabileceğini, çalışabileceğini, eğitim görebileceğini ve seyahat edebileceğini devlet eliyle belirliyordu. Mandela başlangıçta barışçıl direnişi savundu ancak gösterilerin şiddetle bastırılması ve muhalefetin yasaklanmasının ardından Afrika Ulusal Kongresinin silahlı kanadının kurulmasında rol aldı.
1964’te hükûmeti devirmeye yönelik sabotaj hazırlamakla suçlandığı Rivonia Davası’nda ömür boyu hapse mahkûm edildi. Mahkemedeki savunmasında hem beyazların hem de siyahların egemenliğine karşı olduğunu, bütün insanların eşit fırsatlarla yaşayacağı demokratik bir toplum idealini savunduğunu açıkladı. Robben Adası başta olmak üzere farklı cezaevlerinde 27 yıldan fazla tutulan Mandela, özgürlüğünden mahrum bırakıldığı yıllarda apartheid karşıtı mücadelenin dünya çapındaki simgesine dönüştü.
Mandela, 11 Şubat 1990’da serbest bırakıldı. Devlet Başkanı Frederik Willem de Klerk’le yürüttüğü görüşmeler, apartheid yasalarının kaldırılmasını ve bütün Güney Afrikalıların oy kullanabileceği seçimlerin yapılmasını sağladı. İki lider, ırkçı rejimin barışçı biçimde sona erdirilmesine katkıları nedeniyle 1993 Nobel Barış Ödülü’nü birlikte aldı. Mandela, 1994’te Güney Afrika’nın ilk demokratik seçimlerinde ülkenin ilk siyah devlet başkanı oldu.
Mandela intikam yerine uzlaşmayı öne çıkardı; beyaz azınlığı dışlamadan yeni bir Güney Afrika kurmaya çalıştı. Bir dönem görev yaptıktan sonra iktidardan ayrılarak Afrika’daki pek çok liderden farklı bir örnek oluşturdu. Birleşmiş Milletler, barışa, özgürlüğe ve insan haklarına katkıları nedeniyle doğum günü olan 18 Temmuz’u Nelson Mandela Uluslararası Günü ilan etti. Mandela’nın yaşamı, yıllarca hapsedilen bir insanın özgürlüğüne kavuştuğunda kendisini hapsedenlerle birlikte demokratik bir ülke kurabileceğini gösteren en güçlü siyasi hikâyelerden biri oldu.
1919 – İtilaf Devletleri Batı Anadolu’yu işgal bölgelerine ayırdı: Yunan ve İtalyan hatları çizildi
Paris Barış Konferansı’nın Müttefik Yüksek Konseyi, 18 Temmuz 1919’da Batı Anadolu’daki Yunan ve İtalyan işgal bölgelerini birbirinden ayıran geçici anlaşmayı kabul etti. Yunanistan Başbakanı Elefterios Venizelos ile İtalya Dışişleri Bakanı Tommaso Tittoni tarafından hazırlanan düzenleme, iki ülkenin aynı bölgeler üzerindeki çıkar çatışmasını silahlı bir karşılaşmaya dönüşmeden sınırlamayı amaçlıyordu.
Yunan ordusu, 15 Mayıs’ta İzmir’e çıktıktan sonra kendisine verilen ilk sınırları aşarak Aydın ve çevresine doğru ilerlemişti. İtalyan birlikleri ise Müttefiklerin ortak izni olmadan Antalya, Muğla ve Konya yönünde Anadolu içlerine girmişti. Böylece Batı Anadolu’da, Osmanlı topraklarının geleceğini belirlemeye çalışan iki işgalci devlet karşı karşıya geldi.
Anlaşmaya göre sınır, Küçük Menderes’in denize döküldüğü yerden başlayacak; Ayasuluk ve Efes üzerinden İzmir–Aydın demiryolunun yakınından geçerek Büyük Menderes vadisine ulaşacaktı. Yunan ve İtalyan kuvvetlerinin bu çizgiyi aşmaması kararlaştırıldı. Ancak kararın yalnızca mevcut askerî durumu düzenlediği, bölgenin gelecekte hangi devlete bırakılacağı konusunda bir hak doğurmadığı özellikle belirtildi.
Aynı gün Konsey, İzmir ve Aydın çevresinde Yunan birliklerinin işlediği öne sürülen katliam ve yağmaları araştırmak üzere uluslararası bir soruşturma komisyonu kurulmasına da karar verdi. Anadolu halkına sorulmadan çizilen bu işgal hatları, Türk millî direnişini büyüten başlıca gelişmelerden biri oldu.
1920 – Yunan askerleri Karamürsel’e ikinci kez çıktı: Kasaba üç gün boyunca baskı altında kaldı
Yunan birlikleri, 18 Temmuz 1920’de Karamürsel’e aynı ay içinde ikinci kez çıkarma yaptı. İstanbul’dan araba vapuruyla getirilen yaklaşık 400 kişilik Yunan taburuna, denizde bir İngiliz savaş gemisi eşlik ediyordu. Birlikler kasabada üç gün kaldı; halka yönelik şiddet ve baskı uyguladı.
İlk Yunan birliği yalnızca bir hafta önce, 11 Temmuz’da Karamürsel’e gelmişti. Kasabayı 36 saat boyunca elinde tutan askerler, çekilirken 29 kişiyi de beraberlerinde götürmüştü. 18 Temmuz’daki ikinci hareket, Karamürsel halkının tehlikenin geçici olmadığını anlamasına yol açtı.
Bu baskınlar, Yunan ordusunun Bursa’yı ele geçirdikten sonra İzmit Körfezi ve Güney Marmara çevresindeki hâkimiyetini genişletmeye çalıştığı dönemde gerçekleşti. Karamürsel daha sonra uzun sürecek işgal, yağma ve şiddet olaylarına sahne oldu; ilçe ancak 4 Temmuz 1921’de kesin olarak kurtarıldı.
1921 – Vereme karşı geliştirilen BCG aşısı ilk kez bir bebeğe verildi
BCG verem aşısı, 18 Temmuz 1921’de Paris’teki Hôpital de la Charité’de yeni doğmuş bir bebeğe ilk kez uygulandı. Bebeğin annesi verem nedeniyle doğumdan kısa süre sonra hayatını kaybetmişti; aynı evde yaşayan büyükannesi de hastaydı. Bu nedenle çocuğun vereme yakalanma riski son derece yüksekti.
Albert Calmette ile Camille Guérin’in yıllar süren çalışmalarıyla geliştirilen aşı, iğneyle değil ağız yoluyla verildi. Weill-Hallé ve Raymond Turpin, aşıyı anne sütüne karıştırarak bebeğe içirdi. Çocukta ciddi bir yan etki görülmedi ve hastalığa yakalanmadı.
BCG kısa sürede başka bebeklere de uygulanmaya başladı ve 1924’ten itibaren kitlesel olarak üretildi. Özellikle çocukları veremin menenjit ve yaygın enfeksiyon gibi ölümcül biçimlerinden koruyan aşı, sonraki yüzyılda milyarlarca insana uygulanan en yaygın aşılardan biri oldu.
1925 – Hitler, dünyayı felakete sürükleyecek fikirlerini kitaplaştırdı: Kavgam yayımlandı
Adolf Hitler’in Nazi ideolojisini anlattığı Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabının ilk cildi, 18 Temmuz 1925’te Almanya’da yayımlandı. Kitap; Hitler’in yaşamından bölümlerle siyasi görüşlerini bir araya getiriyor, antisemitizmi, sözde “Aryan ırkının üstünlüğünü” ve Almanya’nın yeni topraklar ele geçirmesi gerektiği düşüncesini savunuyordu. İkinci cilt ise 1926’da okurla buluştu.
Hitler kitabı, 1923’te Münih’te giriştiği başarısız darbe nedeniyle tutulduğu Landsberg Cezaevi’nde yazmaya başladı. Beş yıl hapis cezası almasına rağmen yaklaşık dokuz ay sonra serbest bırakıldı. Hapishane günlerini, kendisini Almanya’nın kurtarıcısı olarak sunduğu ve gelecekte kurmak istediği rejimin temel fikirlerini anlattığı bir siyasi propaganda metni hazırlamak için kullandı.
Kavgam ilk yayımlandığında büyük bir satış başarısı elde etmedi. Ancak Hitler’in 1933’te iktidara gelmesinin ardından Nazi yönetimi kitabı yoğun biçimde tanıttı; yeni evlenen çiftlere, askerlere ve devlet görevlilerine dağıtılan bir rejim sembolüne dönüştürdü. 1925 ile 1945 arasında 12 milyondan fazla sattı ve birçok dile çevrildi.
Kitap, Yahudileri Almanya’nın sorunlarının sorumlusu gibi gösteren nefret söylemini, demokrasinin ortadan kaldırılmasını ve Doğu Avrupa’nın zorla ele geçirilmesini savunuyordu. Daha sonra yaşanacak savaşın ve soykırımın bütün ayrıntılarını önceden açıklamasa da Nazi rejiminin ırkçı, yayılmacı ve şiddete dayalı dünya görüşünü açıkça ortaya koyuyordu. Buna rağmen Hitler’in yazdıkları uzun süre yeterince ciddiye alınmadı; Kavgam, nefret dolu fikirlerin propaganda ve siyasi güçle birleştiğinde nasıl kitlesel bir felakete dönüşebileceğinin en karanlık örneklerinden biri oldu.
1930 – Cumhuriyetin ilk müze binası halka açıldı: Ankara Etnografya Müzesi
Ankara Etnografya Müzesi, 18 Temmuz 1930’da halkın ziyaretine açıldı. Cumhuriyet döneminde doğrudan müze olarak tasarlanıp inşa edilen ilk yapı olan bina, Anadolu’nun gündelik hayatını, sanatını ve kültürel birikimini yeni başkentte toplamak amacıyla kuruldu.
Müzenin hazırlıkları, Atatürk’ün talimatıyla 1920’li yılların ortasında başladı. Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu’nun tasarladığı binanın temeli 1925’te atıldı ve yapı ertesi yıl tamamlandı. Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden izler taşıyan müze, Ankara’nın Cumhuriyet’le birlikte değişen yüzünü temsil eden önemli yapılardan biri oldu. Afganistan Kralı Amanullah Han’ın 27 Mayıs 1928’de gerçekleştirdiği ziyaret ilk açılış kabul edilse de müzenin halka açılması iki yıl sonra gerçekleşti.
Müzede Anadolu’nun farklı bölgelerinden toplanan halılar, kilimler, geleneksel kıyafetler, takılar, el yazmaları, çiniler, ahşap eserler, silahlar ve günlük yaşamda kullanılan eşyalar sergilendi. Kapatılan tekke, türbe ve zaviyelerden getirilen tarihî eserlerin bir bölümü de burada koruma altına alındı. Böylece müze, yalnız saray ve savaş tarihini değil, halkın nasıl yaşadığını, giyindiğini ve ürettiğini anlatan bir kültür hafızasına dönüştü.
Ankara Etnografya Müzesi daha sonra Cumhuriyet tarihinin en önemli görevlerinden birini üstlendi. Atatürk’ün naaşı, 21 Kasım 1938’den Anıtkabir’e taşındığı 10 Kasım 1953’e kadar müzenin girişindeki geçici kabirde kaldı. Bu dönemde müzecilik faaliyetlerine ara verildi; yapı 18 Mayıs 1956’da yeniden ziyarete açıldı. Böylece Etnografya Müzesi, hem Anadolu kültürünü koruyan ilk Cumhuriyet müzelerinden biri hem de Atatürk’ün 15 yıl boyunca yattığı tarihî mekân olarak hafızalara kazındı.
1932 – Türkiye, dünya devletlerinin arasına davetle katıldı: Milletler Cemiyetinin 56. üyesi oldu
Türkiye, 18 Temmuz 1932’de Cenevre’de yapılan oylamayla Cemiyet-i Akvam’a, bugünkü adıyla Milletler Cemiyetine 56. üye olarak kabul edildi. Genel Kurulda bulunan 43 ülkenin tamamı Türkiye’nin üyeliği yönünde oy kullandı. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya barışını korumak amacıyla kurulan teşkilat, Birleşmiş Milletlerin de öncüsüydü.
Türkiye’nin üyeliğini önemli kılan ayrıntılardan biri, teşkilata doğrudan başvurmak yerine resmen davet edilmeyi tercih etmesiydi. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu, 6 Temmuz’da İspanya’nın önerisi ve Yunanistan’ın desteğiyle Türkiye’yi üyeliğe çağırdı. TBMM daveti 9 Temmuz’da kabul etti; Türkiye dokuz gün sonra yapılan oylamayla teşkilata katıldı. Yakın zamana kadar savaşmış iki ülke olan Türkiye ile Yunanistan’ın bu süreçte birlikte hareket etmesi, 1930’larda başlayan yakınlaşmanın da dikkat çekici göstergelerinden biriydi.
Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Milletler Cemiyetine mesafeli durmuştu. Teşkilatın Musul anlaşmazlığında İngiltere lehine tavır aldığı düşünülüyor, ayrıca yakın ilişkiler kurulan Sovyetler Birliği de Milletler Cemiyetine kuşkuyla bakıyordu. Ancak 1930’lara gelindiğinde Türkiye, komşularıyla ilişkilerini geliştiren ve uluslararası iş birliğine daha fazla katılan bir dış politika izlemeye başladı.
Milletler Cemiyetine kabul edilmesi, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız ve saygın bir devlet olarak uluslararası sistemdeki yerinin güçlendiğini gösterdi. Türkiye daha sonra teşkilatın çalışmalarına etkin biçimde katıldı ve 1934’te Milletler Cemiyeti Konseyinin geçici üyeliğine seçildi. Cemiyet, İkinci Dünya Savaşı’nı önlemekte başarısız olarak 1946’da dağılsa da Türkiye’nin 18 Temmuz 1932’deki üyeliği, Cumhuriyet dış politikasının dünyaya açılmasındaki önemli dönüm noktalarından biri oldu.
1932 – Türkçe ezan uygulaması resmî politikaya dönüştü: Minarelerde “Tanrı uludur” dönemi başladı
Türkiye’de ezanın Türkçeleştirilmesi çalışmaları 1932’nin başlarında hız kazandı. İlk Türkçe ezan, 30 Ocak 1932’de İstanbul’daki Fatih Camii’nde Hafız Rıfat Bey tarafından okundu. Bundan birkaç gün sonra Ayasofya’da düzenlenen Kadir Gecesi programında Türkçe Kur’an, tekbir ve kamet okundu; tören radyodan da yayınlandı. Bu uygulamalar, halkın ibadet sırasında söylenen sözlerin anlamını kendi dilinde öğrenmesini amaçlayan daha geniş bir din ve dil politikasının parçasıydı.
Tarih kaynaklarında 18 Temmuz 1932, Diyanet İşleri Reisliğinin ezan ve kametin Türkçe okunmasını istediği 636 sayılı talimatın tarihi olarak kabul ediliyor. Ancak söz konusu genelgenin aslına Diyanet ve Cumhuriyet arşivlerinde henüz ulaşılamadı. Kesin olarak bilinen, aynı yıl Evkaf Umum Müdürlüğünün valiliklere ve cami görevlilerine talimatlar göndererek Türkçe ezan uygulamasını ülke çapında yaygınlaştırdığıdır. Bu nedenle 18 Temmuz’u, Arapça ezanı kanunla yasaklayan bir tarih değil, Türkçe ezanın resmî uygulamaya dönüşme sürecindeki dönüm noktası olarak görmek daha doğru olur.
Hazırlanan Türkçe metin “Tanrı uludur” sözleriyle başlıyor; “Haydin namaza” ve “Haydin felaha” ifadeleriyle devam ediyordu. Metinler basılarak müezzinlere dağıtıldı, tanınmış hafızlar farklı bölgelerdeki cami görevlilerine Türkçe ezanın nasıl okunacağını öğretti. Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi’nin 1933’te gönderdiği talimatlarda uygulamaya uymayan görevlilerin cezalandırılması istendi. Böylece Türkçe ezan, devletin zorunlu tuttuğu bir uygulamaya dönüştü.
Buna rağmen 1932’de Arapça ezanı özel olarak suç sayan bir kanun çıkarılmamıştı. Hukuki ceza, 2 Haziran 1941’de Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesine eklenen hükümle getirildi; Arapça ezan ve kamet okuyanlara üç aya kadar hapis veya para cezası öngörüldü. Demokrat Partinin iktidara gelmesinin ardından bu hüküm 16 Haziran 1950’de, CHP’nin de desteğiyle kaldırıldı. Türkçe ezan hukuken yasaklanmadı ancak camiler kısa sürede yeniden Arapça ezana döndü.
1941 – Türkiye savunma giderleri için halktan borç aldı: Tasarruf bonoları satışa çıkarıldı
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmaya çalışmasına rağmen büyüyen ordunun ve artan savunma harcamalarının ağır ekonomik yüküyle karşı karşıyaydı. Devlet, bu ihtiyaçların bir bölümünü halkın elindeki birikimlerden karşılamak amacıyla hazırlanan tasarruf bonolarını 18 Temmuz 1941’de satışa çıkardı. Dönemin gazeteleri haberi, bonoların hem vatandaşlara kazanç sağlayacağı hem de millî savunmaya kaynak yaratacağı vurgusuyla duyurdu.
Tasarruf bonosu, vatandaşın devlete kısa süreli borç vermesi anlamına geliyordu. Hazine güvencesi taşıyan bonolar; 5, 25, 100 ve 1.000 liralık kupürler hâlinde hazırlandı. Üç, altı ve 12 aylık vadeler sunuluyor, yıllık faiz oranı vade süresine göre yüzde 4 ile 6 arasında değişiyordu. Faiz peşin verildiği için vatandaş bonoyu üzerinde yazan değerden daha düşük bir bedelle alıyor, vade sonunda tam değeri üzerinden parasını geri alıyordu.
Bonolar yalnız büyük bankalarda değil, banka şubesi bulunmayan yerlerde mal sandıklarında ve Millî Piyango satış noktalarında da satıldı. Hükûmet, bankada ya da evde kullanılmadan bekleyen paraların ekonomiye kazandırılmasını istiyor; tasarruf bonosu almanın hem güvenli bir yatırım hem de ülke savunmasına katkı olduğunu anlatıyordu. Gazete ilanlarında halka, “boşta duran parayı” tasarruf bonosuyla değerlendirme çağrısı yapılıyordu.
İlk aşamada Amortisman Sandığına en fazla 25 milyon liralık bono çıkarma yetkisi verilmişti. Bonolara gösterilen ilginin ardından yeni satışlar yapıldı ve piyasaya çıkarılan toplam miktar 75 milyon liraya kadar yükseldi. Böylece devlet, vergi koymanın yanı sıra vatandaşlarından borç alarak da savaş ekonomisine kaynak sağlamaya çalıştı.
Tasarruf bonoları, Türkiye savaşa doğrudan katılmasa bile savaşın gündelik hayata ve ekonomiye nasıl yansıdığını gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu. Devlet bir yandan halkı tasarrufa çağırırken diğer yandan bu birikimleri ordunun ve millî savunmanın artan ihtiyaçlarına yönlendirdi.
1942 – Savaş uçakları jet çağına girdi: Me 262 ilk kez jet motorlarıyla uçtu
Alman Messerschmitt Me 262, 18 Temmuz 1942’de ilk kez yalnızca jet motorlarının gücüyle uçtu. Daha önce pistonlu bir motorla da denenen uçak, bu uçuşla geleneksel pervaneli savaş uçaklarından çok daha hızlı olabileceğini gösterdi. Me 262 daha sonra savaşta kullanılan ilk operasyonel jet savaş uçağı oldu.
Uçağın hızı Müttefik pilotlarını şaşırtacak düzeydeydi; ancak jet motorları son derece dayanıksızdı ve sık sık arızalanıyordu. Ham madde sıkıntısı, fabrikaların bombalanması, üretim gecikmeleri ve uçağın nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin tartışmalar da projenin önünü kesti.
Savaş boyunca 1400’den fazla Me 262 üretildi ancak bunların 300’den azı çatışmalara katılabildi. Uçak savaşın sonucunu değiştiremeyecek kadar geç hizmete girdi; buna rağmen jet motorlarının askerî ve sivil havacılığın geleceğini belirleyeceğini açıkça gösterdi.
1945 – Tek parti yönetiminin karşısına ilk yeni muhalefet partisi çıktı: Millî Kalkınma Partisi kuruldu
İş insanı ve sanayici Nuri Demirağ’ın öncülüğündeki Millî Kalkınma Partisinin kurulmasına 18 Temmuz 1945’te izin verildi. Parti, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’nin yeniden çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde kurulan ilk muhalefet partisi oldu. Bununla birlikte tüzüğün incelenmesi ve parti adındaki “Millî” sözcüğünün kullanılması için gereken işlemler sürdü; hükûmetin kesin izni eylül ayında tamamlandı.
Türkiye, daha önce Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası ile çok partili hayata geçmeyi denemiş ancak iki parti de kısa sürede kapanmıştı. 1930’dan sonra ülkede yalnızca Cumhuriyet Halk Partisi kalmıştı. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesi, Türkiye’nin Birleşmiş Milletlere katılması ve dünyada demokrasinin öne çıkması, yeni siyasi partilere izin verilmesini yeniden gündeme getirdi.
Partinin kurucuları arasında Türkiye’de demiryolu, fabrika ve uçak üretimi alanlarında yatırımlar yapan Nuri Demirağ’ın yanı sıra Birinci TBMM’de muhalif İkinci Grup’un önde gelen isimlerinden Hüseyin Avni Ulaş ile emekli subay ve yazar Cevat Rıfat Atilhan bulunuyordu. Atilhan, aşırı milliyetçi ve antisemitik görüşleriyle tanınan tartışmalı bir isimdi. Farklı siyasi çizgilerden gelen bu üç kurucu, daha kuruluş aşamasında partinin birbirinden oldukça farklı eğilimleri bir araya getirdiğini gösteriyordu.
Millî Kalkınma Partisi, devlet ağırlıklı ekonomi yerine özel girişimin güçlendirilmesini savunuyordu. Tek dereceli seçim, seçimlerin hükümetten bağımsız kurullar tarafından yönetilmesi ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gibi dönemine göre dikkat çekici önerilerde bulundu. Nuri Demirağ’ın “Altı Kanat” adını verdiği ahlak kurallarına göre parti üyelerinin içkiden, kumardan, tembellikten, hileden, ahlaksızlıktan ve zulümden uzak durması da isteniyordu.
Partinin kuruluşu kamuoyunda hem merak hem de eğlenceyle karşılandı. Nuri Demirağ’ın gazetecilere ve partililere sık sık kuzu ziyafetleri vermesi nedeniyle Millî Kalkınma Partisi, basında “Kuzu Partisi” adıyla anılmaya başladı. Bu yemekler partinin siyasi görüşlerinden daha fazla konuşulunca teşkilatın ciddiyeti de tartışma konusu oldu.
Millî Kalkınma Partisi geniş bir seçmen kitlesine ulaşamadı. Kuruluşundan altı ay sonra ortaya çıkan Demokrat Parti, muhalefetin asıl merkezi hâline geldi; Millî Kalkınma Partisi ise iç çekişmeler ve örgütlenme sorunları nedeniyle giderek zayıfladı. Nuri Demirağ’ın 1957’deki ölümünün ardından gerekli kongreyi toplayamayan parti, 1958’de kapanmış sayıldı.
Siyasi açıdan başarılı olamasa da Millî Kalkınma Partisi, CHP dışında yasal bir partinin yeniden faaliyet göstermesinin önünü açtı. Bu nedenle kuruluşu, Türkiye’nin tek parti yönetiminden çok partili siyasi hayata geçişindeki ilk önemli adımlardan biri olarak tarihe geçti.
1953 – 18 yaşındaki Elvis kendi parasıyla ilk plağını kaydetti
Henüz tanınmayan 18 yaşındaki Elvis Presley, 18 Temmuz 1953’te Memphis Recording Service stüdyosuna girerek yaklaşık dört dolar karşılığında ilk kişisel kaydını yaptırdı. “My Happiness” ile “That’s When Your Heartaches Begin” adlı şarkıları söyleyen Elvis’in sesi, çift taraflı tek bir asetat plağa kaydedildi. Bu ticari olarak yayımlanan bir plak değildi, müşterilerin ücret ödeyerek yaptırabildiği kişisel bir kayıttı.
Elvis’in plağı annesi Gladys’e doğum günü hediyesi olarak hazırladığı sık sık anlatılsa da bu hikâye kesin değil; çünkü annesinin doğum günü nisan ayındaydı. Arkadaşı Ed Leek’in kayıt ücretini Elvis’e verdiği de ileri sürüldü. Kesin olarak bilinen, Elvis’in plağı bir süre sonra Leek’e bıraktığı ve dünyada yalnızca bu kopyanın kaldığı.
Stüdyonun sahibi Sam Phillips, Elvis’in sesini fark etti ancak onu profesyonel kayıt için hemen çağırmadı. Elvis’in müzik kariyerini başlatan “That’s All Right” kaydı yaklaşık bir yıl sonra, Temmuz 1954’te gelecekti. Dört dolarlık ilk asetat ise 2015’te müzisyen Jack White tarafından 300 bin dolara satın alındı.
1956 – Türkiye’nin ilk kadın İçişleri Bakanı Kocaeli’de doğdu: Meral Akşener’in siyasi yolculuğu Gündoğdu’dan başladı
Akademisyen ve siyasetçi Meral Akşener, 18 Temmuz 1956’da İzmit’in Gündoğdu köyünde doğdu. Selanik mübadili bir ailenin dört çocuğundan en küçüğüydü. İlkokula Gündoğdu’da başladı; eğitimini İzmit Mimar Sinan Ortaokulu ve Bursa Öğretmen Lisesinde sürdürdü.
İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümünden mezun olan Akşener, akademik hayatına Yıldız Teknik Üniversitesinin Kocaeli Mühendislik Fakültesinde başladı. “Kocaeli Şer‘iyye Sicilleri” başlıklı doktora çalışmasını hazırladı ve bir süre Kocaeli Üniversitesinde İnkılap Tarihi Bölüm Başkanlığı yaptı. Siyasete de 1993’te Kocaeli’de Doğru Yol Partisine katılarak girdi.
Akşener, 8 Kasım 1996’da Türkiye’nin ilk kadın İçişleri Bakanı oldu. Daha sonra Kocaeli ve İstanbul milletvekilliği, TBMM Başkanvekilliği yaptı; 2017’de İYİ Partinin kuruluşuna öncülük ederek partinin ilk genel başkanı oldu. Böylece Gündoğdu köyünde başlayan hayatı, Türkiye siyasetinin en tartışmalı ve etkili kadın kariyerlerinden birine dönüştü.
1965 – Anadolu’yu güçlü gözlemleri ve duru Türkçesiyle anlatan Refik Halit Karay öldü
Türk hikâye ve romanının önemli isimlerinden Refik Halit Karay, 18 Temmuz 1965’te İstanbul’da geçirdiği ameliyatın ardından hayatını kaybetti. 77 yaşındaki yazar Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi. Gazetecilikten romana, siyasi hicivden hatıraya kadar pek çok alanda eser veren Karay, özellikle Türkçeyi doğal ve akıcı kullanmadaki ustalığıyla tanındı.
“Kirpi” takma adıyla yazdığı keskin hicivler, İttihat ve Terakki yönetiminin tepkisini çekince 1913’te Sinop’a sürgün edildi; ardından Çorum, Ankara ve Bilecik’te yaşadı. Anadolu’daki bu yıllarda gözlemlediği memurları, kasaba hayatını, yoksulluğu ve insan ilişkilerini Memleket Hikâyeleri’nde anlattı. Eser, Anadolu insanını folklorik bir süs olmaktan ziyade, gündelik hayatı ve kusurlarıyla gerçekçi biçimde edebiyata taşıyan ilk önemli kitaplardan biri oldu.
Refik Halit’in siyasi hayatı ise tartışmalarla doluydu. Millî Mücadele’ye karşı çıkan yazıları ve Posta Telgraf Genel Müdürlüğü dönemindeki uygulamaları nedeniyle “Yüzellilikler” listesine alındı; 1922’de Türkiye’den ayrılarak Suriye ve Lübnan’da 16 yıl sürgünde yaşadı. Bu dönemin yalnızlığını ve vatan özlemini Gurbet Hikâyeleri’ne yansıttı. Hatay’ın Türkiye’ye katılması yönündeki çalışmalarının da etkisiyle 1938’de çıkarılan af yasasının ardından ülkeye döndü.
Yatık Emine, Sürgün, Çete, Bugünün Saraylısı ve Nilgün gibi eserleriyle tanınan Refik Halit Karay; mizahı, gözlem gücünü ve konuşma dilinin canlılığını bir araya getirdi. Siyasi tercihleri tartışılmaya devam etse de Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri, Türk edebiyatının kalıcı eserleri arasındaki yerini korudu.
1968 – Bilgisayar çağını değiştirerek mikroçipi gündelik hayatın merkezine taşıyan Intel kuruldu
Mikroçip alanının öncü isimleri Robert Noyce ile Gordon Moore, Intel’i 18 Temmuz 1968’de Kaliforniya’da kurdu. Noyce, bütünleşik devrenin mucitlerinden biriydi; Moore ise mikroçiplerdeki işlem gücünün düzenli olarak artacağını öngören ve “Moore Yasası” diye bilinen düşüncesiyle tanınıyordu.
Şirketin ilk resmî adı N.M. Electronics’ti. Kurucular daha sonra “integrated electronics”, yani “bütünleşik elektronik” sözlerinin kısaltmasından Intel adını oluşturdu. Intel başlangıçta bilgisayar belleği üretmek amacıyla kurulmuştu. Daha sonra geliştirdiği mikroişlemciler, bir bilgisayarın temel görevlerini tek bir küçük çip üzerinde toplamayı mümkün kıldı.
Intel işlemcileri kişisel bilgisayarların evlere ve iş yerlerine girmesinde belirleyici rol oynadı. Şirketin adı zamanla bilgisayarın dışından çok içindeki küçük parçanın önemini anlatan “Intel Inside” sloganıyla özdeşleşti. İki mühendisin kurduğu küçük girişim, dijital çağın en etkili teknoloji şirketlerinden birine dönüştü.
1969 – Fabrikalarla büyüyen Yarımca kendi gazetesine kavuştu: Yeni Yarımca yayın hayatına başladı
Haftalık siyasi gazete Yeni Yarımca, 18 Temmuz 1969’da yayımlanmaya başladı. Gazetenin sahibi Ender Aşkın, sorumlu müdürü Ahmet Benli, yazı işleri müdürü ise Cevat Çetin’di. Dizgi ve baskı, Deniz Caddesi’ndeki Aşkın Basımevinde yapılıyor; dört sayfalık gazete 25 kuruşa satılıyordu.
Gazete ilk sayısında, Yarımca’nın artık yalnızca mavi denizi ve kirazıyla değil, gökyüzüne yükselen fabrika bacalarıyla da tanındığını yazdı. Hızla sanayileşen ve büyüyen yerleşimin bir gazeteye ihtiyaç duyduğunu belirten yayıncılar; halkın sorunlarını, dileklerini ve çevredeki değişimi duyurmayı amaçlıyordu.
Yeni Yarımca ilk üç sayfasında yerel ve ulusal haberlere, köşe yazılarına; son sayfasında ise spor, reklam ve ilanlara yer verdi. Günümüze ulaşan son nüsha, gazetenin altıncı yılında yayımlanan 28 Aralık 1974 tarihli 284. sayı. Gazete, Yarımca’nın sayfiye ve tarım beldesinden sanayi kentine dönüşümünün yerel tanıklarından biri oldu.
1970 – Queen, kendi adıyla ilk önemli konserlerinden birini verdi
Freddie Mercury, Brian May ve Roger Taylor’ın yeni grubu Queen, 18 Temmuz 1970’te Londra’daki Imperial College’da sahneye çıktı. Queen’in ilk konserinin tam tarihi konusunda farklı kayıtlar bulunsa da bu gösteri, grubun yeni adıyla verdiği ilk doğrulanmış Londra konseri ve kariyerinin başlangıç noktası olarak kabul ediliyor.
O sırada grubun klasik kadrosu henüz tamamlanmamıştı. Bas gitarda John Deacon değil, Mike Grose bulunuyordu; Deacon gruba ancak ertesi yıl katılacaktı. Imperial College aynı zamanda astrofizik eğitimi alan Brian May’in okuluydu. Grubun ilk seyircileri arasında büyük ölçüde öğrenciler ve müzisyenlerin arkadaşları vardı.
Freddie Mercury’nin önerdiği “Queen” adı başlangıçta fazla gösterişli ve iddialı bulundu. Ancak grup birkaç yıl içinde Bohemian Rhapsody, We Will Rock You ve We Are the Champions gibi şarkılarla dünyanın en büyük rock topluluklarından birine dönüştü. O küçük üniversite konseri, stadyumları dolduracak bir sahne efsanesinin ilk adımlarından biriydi.
1974 – Kıbrıs Harekâtı’ndan iki gün önce son diplomatik pazarlık yapıldı: Ecevit şartlarını ABD’ye bildirdi
ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Joseph Sisco, Kıbrıs’taki darbeyle başlayan krizin savaşa dönüşmesini önlemek amacıyla 18 Temmuz 1974’te Londra’ya geldi. Sisco, aynı gün İngiltere Dışişleri Bakanı James Callaghan ve Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit’le ikişer kez görüştü. Görüşmeler sürerken Türk ordusu Mersin çevresinde hazırlıklarını tamamlıyor, çıkarma birlikleri gemilere yükleniyordu.
Kıbrıs’ta üç gün önce, Yunanistan’daki askerî cuntanın desteklediği bir darbeyle Cumhurbaşkanı Makarios devrilmiş ve yerine Türk karşıtlığıyla bilinen Nikos Sampson getirilmişti. Ankara, darbenin adayı Yunanistan’a bağlama anlamına gelen “Enosis”in önünü açtığını düşünüyor; 1960 Garanti Antlaşması uyarınca İngiltere’ye ortak müdahale teklif ediyordu. İngiliz hükûmeti ise askerî müdahaleye katılmaya yanaşmadı.
Sisco’yla yaptığı ilk görüşmede Ecevit, Kıbrıs’taki Yunan subaylarının çekilmesini, Türk toplumunun adadaki varlığının güçlendirilmesini ve Kıbrıslı Türklerin denize güvenli biçimde ulaşabilmesini istedi. Günün ikinci görüşmesinde ise şartlarını daha da açıkça ifade ederek adada Türk ve Rum toplumları için iki özerk geçici yönetim kurulmasını, limanlarla havaalanlarına garantör devletlerin gözetiminde serbest erişim sağlanmasını önerdi. Amerikan kayıtlarında bu talepler, adanın fiilen iki ayrı yönetime ayrılmasına yaklaşan sert koşullar olarak değerlendirildi.
Ecevit, Yunan cuntası tarafından yaratılan durumun devam etmesini Türkiye’nin kabul edemeyeceğini ve adanın yavaş yavaş Yunanistan’a bağlandığını savundu. Sisco ise önerileri Atina ve Washington’la görüşeceğini belirterek askerî müdahalenin ertelenmesini sağlamaya çalıştı. ABD’nin planı, Kıbrıs’ta anayasal düzene dönülmesi, Sampson yönetiminin uzaklaştırılması ve tarafların yeniden Londra’da görüşmeye başlamasıydı. Ancak Amerikan diplomatları bile bu girişimin Ankara’yı durdurmaya yetmeyebileceğini düşünüyordu.
Sisco, Londra’nın ardından Atina ve Ankara arasında yoğun bir diplomasi yürüttü. 20 Temmuz’un ilk saatlerinde Ecevit’le yaptığı son görüşmede, Türk hükûmetinin askerî müdahale kararını çoktan verdiğini gördü. Ecevit, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından kararın değiştirilemeyeceğini bildirdi; aynı sabah Türk birlikleri Kıbrıs’a çıktı. Böylece 18 Temmuz’daki Londra görüşmeleri, harekât öncesindeki son büyük diplomatik girişimlerden biri olarak tarihe geçti.
1976 – Puan tabelası bile başarısına hazırlıklı değildi: Nadia Comăneci olimpiyat tarihinin ilk 10 tam puanını aldı
Romanyalı jimnastikçi Nadia Comăneci, 18 Temmuz 1976’da Montreal Yaz Olimpiyatları’nda sergilediği kusursuz performansla olimpiyat tarihine geçti. Henüz 14 yaşında olan Comăneci, takım yarışması sırasında asimetrik paralelde yaptığı seri için hakemlerden tam 10,00 puan aldı. Daha önce hiçbir jimnastikçi Olimpiyat Oyunları’nda bu puana ulaşamamıştı.
Başarı o kadar beklenmedikti ki elektronik puan tabelası 10,00 gösterecek biçimde programlanmamıştı. Tabelanın en yüksek puanı 9,99 olarak gösterebileceği düşünülmüş, dört haneli ekranda 10,00’a yer ayrılmamıştı. Bu nedenle Comăneci’nin puanı ekrana 1,00 olarak yansıdı. Salondakiler önce şaşkınlık yaşadı; genç sporcu da tam puan aldığını ancak antrenörü kendisine açıkladığında anlayabildi.
Comăneci’nin bu başarısı tesadüf değildi. Montreal Olimpiyatları boyunca altı kez daha tam puan aldı; böylece yarışmayı toplam yedi 10’la tamamladı. Genel tasnif, asimetrik paralel ve denge aletinde altın; takım yarışmasında gümüş, yer hareketlerinde ise bronz madalya kazandı. Olimpiyatların yıldız sporcusuna dönüşen genç jimnastikçi, “Montreal Perisi” adıyla anılmaya başladı.
Nadia Comăneci’nin başarısı, kadın jimnastiğinin dünya çapındaki popülerliğini büyük ölçüde artırdı. Kusursuz bir hareket serisinin gerçekten mümkün olduğunu göstermesi, sonraki kuşakların teknik seviyesini ve jimnastikten beklentileri değiştirdi. 18 Temmuz 1976’da tabelada görünen tuhaf “1,00”, aslında spor tarihinin en ünlü 10,00 tam puanıydı.
1989 – Genç oyuncu saplantılı hayranı tarafından kapısında öldürüldü: Rebecca Schaeffer cinayeti yasaları değiştirdi
Televizyon dizisi My Sister Sam ile tanınan 21 yaşındaki Rebecca Schaeffer, 18 Temmuz 1989’da Los Angeles’taki evinin kapısında, kendisini yıllardır takip eden Robert John Bardo tarafından vurularak öldürüldü. Schaeffer o gün Francis Ford Coppola’nın The Godfather Part III (Baba III) filmi için yapılacak oyuncu seçmesine hazırlanıyor ve kendisine bir senaryo ulaştırılmasını bekliyordu. Bu nedenle kapıyı çalan yabancının kurye olabileceğini düşündü.
Bardo, oyuncuya yıllarca mektuplar göndermiş ve stüdyoya girerek onunla görüşmeye çalışmıştı. Bir özel dedektif tuttuğunda Schaeffer’ın ev adresi, California motorlu taşıt kayıtlarından yasal olarak kolayca öğrenilebildi. Bardo ilk gelişinde Schaeffer’la kısa süre konuşup ayrıldı; daha sonra geri dönerek genç oyuncuyu kapısında öldürdü. 1991’de ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Cinayet, saplantılı takibin yalnızca ünlülerin yaşadığı rahatsız edici bir hayranlık değil, ölümcül bir suç olabileceğini gösterdi. California, 1990’da ABD’nin ilk takipçilik karşıtı yasasını kabul etti; daha sonra bütün eyaletlerde benzer düzenlemeler yapıldı. Sürücü kayıtlarındaki kişisel bilgilerin paylaşılması da sınırlandırıldı ve Los Angeles polisi tehdit oluşturan takipçileri inceleyen özel bir birim kurdu.
1990 – Örümcek korkusu sinemaya taşındı: Arachnophobia yüzlerce gerçek örümcekle çekildi
Korku ile komediyi birleştiren Arachnophobia, Türkiye’deki adıyla Örümcek Korkusu, 18 Temmuz 1990’da ABD’de gösterime girdi. Jeff Daniels’ın örümceklerden korkan bir doktoru, John Goodman’ın ise kendine aşırı güvenen bir ilaçlama görevlisini canlandırdığı film, küçük bir kasabayı istila eden ölümcül örümcekleri anlatıyordu. Yapımcılar filme korku-komedi yerine “thrill-omedy”, yani “gerilim-komedisi” adını verdi.
Filmde bilgisayar efekti yerine yüzlerce gerçek örümcek kullanıldı. Yeni Zelanda’dan getirilen ve insanlara karşı tehlikeli olmayan yaklaşık 500 Avondale örümceği, “örümcek terbiyecisi” Steven Kutcher tarafından aylarca çekimlere hazırlandı. Hangi örümceğin koşabildiğini, dönebildiğini veya istenen noktaya ilerleyebildiğini anlamak için ekip kendi aralarında “örümcek olimpiyatları” bile düzenledi.
Örümceklerin her biri ayrı kaplarda saklandı ve hareketleri sıcaklık, hava akımı, titreşim gibi yöntemlerle yönlendirildi. Oyunculara saldıran büyük örümceklerin bazıları mekanik modellerdi ancak evleri ve odaları dolduran kalabalık sahnelerde gerçek örümcekler kullanıldı. Frank Marshall’ın ilk yönetmenlik denemesi olan film, 22 milyon dolarlık bütçesine karşılık yalnızca ABD’de 53 milyon dolardan fazla gelir elde ederek bir korku-komedi klasiğine dönüştü.
1992 – İnternetin ilk fotoğrafı olacak kare çekildi: CERN’ün “korkunç kızları” tarihe geçti
CERN çalışanlarından ve CERN’de görev yapan bilim insanlarının yakınlarından oluşan parodi müzik grubu Les Horribles Cernettes, 18 Temmuz 1992’de düzenlenecek bir müzik festivali öncesinde fotoğraf çektirdi. Grubun Fransızca adı kabaca “CERN’ün Korkunç Kızları” anlamına geliyordu; şarkılarında parçacık fiziğini, bilim insanlarını ve CERN’deki hayatı mizahla anlatıyorlardı.
Fotoğrafı, grubun kurucularından Michele de Gennaro’nun erkek arkadaşı olan CERN bilgisayar uzmanı Silvano de Gennaro çekti. Görüntüyü tarayıp Photoshop’un ilk sürümlerinden biriyle düzenledi ve üzerine grubun adını ekledi. World Wide Web’in mucidi Tim Berners-Lee, daha sonra bu fotoğrafın grubun CERN sayfasına yerleştirilmesini istedi.
Renkli ve eğlenceli kare, World Wide Web’e yüklenen ilk fotoğraf olarak kabul edildi. Ancak fotoğrafın 18 Temmuz’da çekildiği kesin olmakla birlikte internete tam olarak hangi gün yüklendiği konusunda kayıtlar aynı açıklıkta değil. Yine de internet tarihinin ilk görseli, büyük bir bilimsel deneyin veya devlet başkanının değil, parçacık fizikçileriyle alay eden amatör bir kadın müzik grubunun fotoğrafı oldu.
1994 – Arjantin tarihinin en kanlı terör saldırısı düzenlendi: 85 kişi öldü
Arjantin’in başkenti Buenos Aires’teki AMIA Yahudi toplum merkezinin önünde, 18 Temmuz 1994 sabahı bomba yüklü bir araç patlatıldı. Yedi katlı bina büyük ölçüde çöktü; çalışanlar, ziyaretçiler ve çevrede bulunanlardan 85 kişi hayatını kaybetti, 300’den fazla kişi yaralandı. Saldırı, Arjantin tarihinin en ölümcül terör eylemi oldu.
Soruşturma yıllar boyunca kayıp deliller, usulsüzlükler, yolsuzluk suçlamaları ve siyasi müdahale iddialarıyla gölgelendi. Arjantinli savcılar İran’ın saldırıyı planladığını, Lübnan merkezli Hizbullah’ın ise gerçekleştirdiğini ileri sürdü; İran bu suçlamaları reddetti. Arjantin’in en yüksek ceza mahkemesi de 2024’te İran ve Hizbullah’ı sorumlu tutan bir karar verdi.
Aradan onlarca yıl geçmesine rağmen saldırıyı doğrudan gerçekleştirenler Arjantin’de yargılanıp cezalandırılamadı. AMIA saldırısı, yalnızca kurbanlarıyla değil, adalet arayışını çıkmaza sokan siyasi ve hukuki skandallarla da ülkenin hafızasında derin bir yara olarak kaldı.
2008 – Heath Ledger’ın Joker’i seyirciyle buluştu: Süper kahraman filmlerinin sınırları değişti
Christopher Nolan’ın yönettiği The Dark Knight (Kara Şövalye), 18 Temmuz 2008’de ABD’de gösterime girdi. Christian Bale’in Batman’i canlandırdığı filmde Heath Ledger, Gotham kentini kaosa sürükleyen Joker rolündeydi.
Ledger, filmin gösterime girmesinden yaklaşık altı ay önce hayatını kaybetmişti. Yüz boyası silinmiş, hareketleri kontrolsüz ve ne yapacağı kestirilemeyen Joker yorumu; çizgi roman kötülerinin sinemada nasıl canlandırılabileceğine ilişkin beklentileri değiştirdi. Karakter yalnız bir suçlu değil, Batman’in ahlak anlayışını sınayan bir kaos figürü olarak işlendi.
Ledger, performansıyla ölümünden sonra En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı ve oyunculuk dalında ölümünden sonra Oscar alan ikinci isim oldu. Film sekiz dalda aday gösterildi, iki ödül kazandı. Kara Şövalye, çizgi roman uyarlamalarının yalnızca görsel gösteriden ibaret olmadığını kanıtlayan yapımlardan biri kabul edildi.
2010 – Karamürsel Sepeti’nin coğrafi işaret ilanı yayımlandı: İlçenin ünlü el sanatı koruma altına alındı
Karamürsel’in simgelerinden Karamürsel Sepeti için hazırlanan coğrafi işaret ilanı, 18 Temmuz 2010’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Karamürsel Belediyesi süreci 6 Kasım 2006’da başlatmıştı. Resmî sicilde tescil işlemi 7 Mart 2011’de tamamlanmış görünse de koruma, başvuru tarihi olan 6 Kasım 2006’dan itibaren geçerli kabul edildi. Bu nedenle 18 Temmuz’u doğrudan “tescil tarihi” değil, coğrafi işaret ilanının yayımlandığı gün olarak görmek gerekir.
Karamürsel Sepeti, yabani kestane ağaçlarının köklerinden çıkan ve yörede “şah” adı verilen filizlerin ince çıtalara ayrılıp elde örülmesiyle yapılıyor. Bele bağlanarak meyve ve sebze toplamakta kullanılan sepet, küçük görünmesine rağmen altı-sekiz kilogram ürün taşıyabiliyor; içindekileri ezmeden taşımaya elverişli yapısıyla bölgenin tarım hayatında önemli yer tutuyor.
Sepetin ünü, “Ufacık tefecik gördün de Karamürsel Sepeti mi sandın?” sözüyle ülke sınırlarını aştı. Deyim ilk bakışta küçümsenen bir şeyin, görünenden çok daha büyük bir kapasiteye sahip olabileceğini anlatıyor. Coğrafi işaret süreciyle yalnız sepetin adı değil; kullanılan malzeme, özgün örgü yöntemi ve kuşaktan kuşağa aktarılan Karamürsel ustalığı da koruma altına alındı.
2013 – Mikroskopta bakteri sanılan dev virüsler açıklandı: Pandoravirüsler bilinen sınırları sarstı
Fransız araştırmacılar, 18 Temmuz 2013’te Science dergisinde yayımlanan çalışmayla daha önce bilinmeyen iki dev virüsü tanıttı. Şili kıyılarındaki deniz tortusunda bulunan Pandoravirus salinus ile Avustralya’daki bir gölette bulunan Pandoravirus dulcis, yaklaşık bir mikrometreye ulaşan boyutları nedeniyle sıradan ışık mikroskobuyla görülebiliyordu.
Bu büyüklükteki yapılar daha önce bakteri sanılabiliyordu. Pandoravirüslerin genetik yapısı da olağan dışıydı: Milyonlarca DNA harfi taşıyor ve binlerce gen barındırıyorlardı. Genlerinin büyük bölümü, o tarihe kadar bilinen hiçbir canlı ya da virüste bulunan genlere benzemiyordu. Bu durum, virüslerin kökeni ve canlılığın nasıl sınıflandırılması gerektiği konusunda yeni tartışmalar başlattı.
Adları, açıldığında dünyaya bilinmeyen kötülükleri saldığı anlatılan Pandora’nın kutusundan esinlenerek verildi. Ancak bu dev virüslerin insanları hedef aldığına ilişkin bir bulgu yoktu; amipleri enfekte ediyorlardı. Keşif, virüslerin mutlaka çok küçük ve basit yapılar olduğu düşüncesini kökten sarstı.
2018 – Avrupa Birliği Google’a Android nedeniyle 4,34 milyar avro ceza verdi
Avrupa Komisyonu, 18 Temmuz 2018’de Google’a Android işletim sistemi üzerinden rekabeti engellediği gerekçesiyle 4,34 milyar avro para cezası verdi. Bu, o tarihe kadar Avrupa Birliği tarafından bir şirkete kesilen en büyük rekabet cezasıydı.
Komisyona göre Google, telefon üreticilerinin Google Play mağazasını kullanabilmesi için Google Arama ve Chrome’u cihazlara önceden yüklemesini şart koşuyor; bazı üreticilere yalnızca Google aramayı kullanmaları karşılığında ödeme yapıyor ve Android’in rakip sürümlerini kullanan şirketlere engeller çıkarıyordu. Böylece Android’in telefon pazarındaki gücü, Google’ın arama motorundaki hâkimiyetini korumak için kullanılıyordu.
Google, Android’in üreticilere ve tüketicilere daha fazla seçenek sunduğunu savunarak karara itiraz etti. Ceza 2022’de yaklaşık 4,1 milyar avroya düşürüldü; ancak Avrupa Birliği’nin en yüksek mahkemesi Temmuz 2026’da Google’ın son itirazını da reddetti. Dava, devletlerle teknoloji devleri arasındaki güç mücadelesinin en önemli örneklerinden biri oldu.
2019 – Oyunları 32 dile çevrilen usta tiyatrocu Tuncer Cücenoğlu hayatını kaybetti
Türk tiyatrosunun önemli oyun yazarlarından Tuncer Cücenoğlu, 18 Temmuz 2019’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Bir süredir kanser tedavisi gören Cücenoğlu 75 yaşındaydı. Oyun yazarlığının yanı sıra çevirmenlik, öğretim üyeliği ve köşe yazarlığı da yaptı.
1944’te Çorum’da doğan Cücenoğlu, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünü bitirdi. İlk oyunu Kör Döğüşü 1972’de yayımlandı ve ödül kazandı. Ertesi yıl sahnelenen Öğretmen ise sakıncalı bulunarak yasaklandı; oyunları 1987’ye kadar Devlet Tiyatrolarında sahnelenmedi.
Kadıncıklar, Çıkmaz Sokak, Matruşka, Helikopter, Boyacı ve Çığ gibi oyunlarında yoksulluğu, baskıyı, kadınların yaşadığı sorunları ve sıradan insanların hayata tutunma mücadelesini anlattı. Basit ve kolay izlenen olayların içinden toplumsal meseleler çıkaran sade anlatımı, eserlerinin farklı ülkelerde karşılık bulmasını sağladı.
Cücenoğlu’nun oyunları İngilizce, Rusça, Çince ve İtalyancanın da aralarında bulunduğu 32 dile çevrildi; Avrupa’dan Orta Asya’ya, Rusya’dan Hindistan’a kadar birçok ülkede sahnelendi. Dramatik yazarlık dersleri vererek genç yazarlar yetiştiren Cücenoğlu, Türk tiyatrosunu dünyaya taşıyan en üretken oyun yazarlarından biri olarak hatırlanmaya devam ediyor.
2019 – Anime dünyasının kalbine saldırı düzenlendi: Kyoto Animation’da 36 kişi öldü
Bir saldırgan, 18 Temmuz 2019 sabahı Japonya’nın Kyoto kentindeki Kyoto Animation stüdyosuna girerek binaya benzin döktü ve ateşe verdi. Üç katlı yapı kısa sürede alevlerle kaplandı. Saldırı sonucunda aralarında çizerlerin, yönetmenlerin ve genç animatörlerin bulunduğu toplam 36 kişi öldü, 30’dan fazla kişi yaralandı.
Kyoto Animation; K-On!, Violet Evergarden ve A Silent Voice (Sessizliğin Sesi) gibi yapımlarla tanınıyordu. Japon animasyon sektöründeki ağır çalışma koşullarının aksine çalışanlarına maaşlı ve daha düzenli bir sistem sunması, kadın animatörlere geniş yer vermesi ve yüksek çizim kalitesiyle özel bir konuma sahipti. Bu nedenle saldırı yalnız Japonya’da değil, dünyanın dört bir yanındaki anime izleyicileri arasında büyük yas yarattı.
Saldırgan, şirketin kendisine ait bir roman fikrini çaldığına inanıyordu; Kyoto Animation bu iddiayı reddetti. Japon mahkemesi saldırganı 2024’te suçlu bularak idam cezasına çarptırdı. Olaydan sonra Japonya’da büyük miktarda benzin satın alanların kimlik bilgilerinin kaydedilmesi zorunlu hâle getirildi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

