Günün Tarihi / 22 Mayıs
Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü
22 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Günü olarak kabul edilir. Bu özel gün, yeryüzündeki canlı türlerinin, ekosistemlerin ve genetik çeşitliliğin insan hayatı için ne kadar hayati olduğunu hatırlatmak amacıyla düzenlenir. Biyolojik çeşitlilik denince sadece ormanlardaki hayvanlar ya da nadir bitkiler anlaşılmamalı. Topraktaki mikroorganizmalardan arılara, denizlerdeki planktonlardan kuşlara, ormanlardan sulak alanlara kadar bütün canlı ağından söz ediyoruz.
Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi metni 22 Mayıs 1992’de kabul edildi. Daha sonra Birleşmiş Milletler, bu tarihi biyolojik çeşitliliğin korunmasına dikkat çekmek için özel gün ilan etti. Çünkü dünya, iklim değişikliğiyle birlikte büyük bir yaşam kaybı kriziyle de karşı karşıya. Türler yok oluyor, ormanlar küçülüyor, denizler kirleniyor, sulak alanlar kuruyor, tarım toprakları fakirleşiyor ve doğal yaşam alanları parçalanıyor.
Gıda güvenliği, temiz su, sağlıklı toprak, ilaç hammaddeleri, iklim dengesi, tarım üretimi ve salgın hastalıklarla mücadele doğrudan biyolojik çeşitliliğe bağlıdır. Arılar ve diğer tozlayıcılar azalırsa tarım etkilenir. Ormanlar yok olursa iklim dengesi bozulur. Sulak alanlar kurursa hem kuşlar hem balıklar hem de yeraltı su kaynakları zarar görür. Yani doğadaki kayıp, eninde sonunda sofraya, ekonomiye ve insan sağlığına döner.
Türkiye açısından biyolojik çeşitlilik konusu ayrıca önemlidir. Türkiye, Avrupa, Asya ve Ortadoğu arasında geçiş coğrafyasında yer aldığı için çok zengin bir bitki ve hayvan çeşitliliğine sahiptir. Anadolu, birçok endemik bitkinin, kuş göç yolunun, orman ekosisteminin, sulak alanın ve tarımsal gen kaynağının bulunduğu özel bir coğrafyadır. Bu zenginlik aynı zamanda büyük bir sorumluluk demektir. Plansız yapılaşma, sanayi baskısı, maden faaliyetleri, tarım ilaçları, orman yangınları, kuraklık ve kirlilik bu doğal mirası tehdit eder.
Kocaeli gibi yoğun sanayi, liman, ulaşım ve nüfus baskısı altındaki şehirlerde biyolojik çeşitlilik meselesi daha da somuttur. İzmit Körfezi, Sapanca Gölü çevresi, Kandıra kıyıları, ormanlık alanlar, dereler, sulak alanlar ve kırsal bölgeler şehrin ekolojik sigortasıdır. Bu alanlar korunmadığında mesele sadece birkaç canlı türünün kaybı olmaz; hava, su, tarım, deniz yaşamı ve insan sağlığı da zarar görür.
MÖ 334 – Büyük İskender Granikos’ta Pers ordusunu yendi; Asya seferinin kapısı Anadolu’da açıldı
MÖ 334 yılının mayıs ayında, Büyük İskender’in ordusu Granikos Savaşı’nda Pers kuvvetlerini yendi. Bu savaş, İskender’in Pers İmparatorluğu’na karşı başlattığı büyük Asya seferinin ilk büyük zaferiydi. Savaşta Pers Kralı III. Darius bizzat sahada değildi. Granikos’ta İskender’in karşısına çıkan kuvvetler, Anadolu’daki Pers satrapları ve komutanları tarafından yönetiliyordu. Satrap, Eski Pers İmparatorluğu’nda eyaletleri yöneten, vergi toplayan ve güvenliği sağlayan geniş yetkilere sahip kraliyet valisidir.
Granikos, bugünkü Türkiye topraklarında, Çanakkale-Balıkesir hattına yakın Biga Çayı çevresindedir. İskender, Makedonya’dan yola çıkıp Hellespont’u, yani Çanakkale Boğazı’nı geçerek Anadolu’ya ayak basmıştı. Bu hareket, Yunan dünyasının Perslere karşı yüzyıllardır taşıdığı hesaplaşma duygusunu da arkasına alıyordu. Babası II. Philip’in başlattığı Pers seferi fikrini, genç İskender artık doğrudan uygulamaya koymuştu.
Pers komutanları, İskender’i Granikos Nehri kıyısında durdurmak istedi. Kuvvetlerin başında Arsites, Spithridates, Arsames gibi satraplar ve deneyimli Rodoslu Memnon gibi komutanlar vardı. Pers tarafında güçlü bir süvari hattı ve Yunan paralı askerleri bulunuyordu. Bazı kaynaklara göre Memnon, İskender’le açık meydan savaşına girmek yerine geri çekilip yakıp yıkma taktiğiyle Makedon ordusunu erzaksız bırakmayı önermişti. Fakat Pers satrapları Anadolu topraklarını savaşmadan bırakmak istemedi ve nehir kıyısında savunma düzeni aldı.
Savaşın en kritik anı, İskender’in nehri geçerek doğrudan Pers hattına saldırmasıydı. Bu son derece riskliydi. Nehir geçişi sırasında askerler düzensizleşebilir, karşı kıyıdaki süvariler saldıran orduyu kolayca biçebilirdi. Nitekim savaşta İskender’in hayatı da tehlikeye girdi. Antik anlatılara göre Pers soylularından bazıları doğrudan İskender’i hedef aldı; İskender son anda komutanlarından Kleitos’un müdahalesiyle ölümden kurtuldu. Bu sahne, İskender’in genç yaşındaki tehlikeli cesaretini gösteren en meşhur anlatılardan biridir.
Makedon zaferi Persler için askerî olduğu kadar psikolojik bir yenilgiydi. Granikos’tan sonra Anadolu’nun batısındaki birçok şehir İskender’e kapılarını açtı ya da kısa sürede onun kontrolüne girdi. Sardes teslim oldu; Efes, Milet ve Halikarnassos gibi merkezler İskender’in sefer güzergâhında belirleyici hale geldi.
Bu savaşın sonuçları Anadolu ile sınırlı kalmadı. Granikos Savaşı, Pers İmparatorluğu’nun yenilebileceğini gösterdi. İskender artık sadece genç ve iddialı bir Makedon kralı değildi; Asya’da ilerleyebilecek gerçek bir fatih olduğunu kanıtlamıştı. Daha sonra İssos’ta ve Gaugamela’da bizzat III. Darius’la karşılaşacak, Pers İmparatorluğu’nun kaderini değiştirecekti. Ama bütün o büyük zaferlerin ilk kapısı Granikos’ta açıldı.
1176 – Selahaddin Eyyubi’ye suikast girişiminde bulunuldu; Haşhaşî hançerleri İslam dünyasının en güçlü liderine uzandı
22 Mayıs 1176’da Selahaddin Eyyubi’ye yönelik ciddi bir suikast girişimi yaşandı. Bu olay çoğu kronolojide “Halep’te suikast girişimi” diye geçer; fakat daha doğru bağlam Halep hâkimiyeti mücadelesi ve Azez Kuşatması çevresidir. Selahaddin o sırada Kuzey Suriye’de, Halep ve çevresinde hâkimiyet kurmaya çalışıyordu. Bu mücadele sırasında Nizârî İsmâilîler, yani halk arasında daha çok bilinen adıyla Haşhaşîler / Assassinler, Selahaddin’i hedef aldı. Bernard Lewis’in klasik çalışmasında ikinci suikast girişiminin 11 Zilkade 571 / 22 Mayıs 1176 tarihinde, Azez çevresinde gerçekleştiği belirtilir.
Selahaddin Eyyubi o yıllarda henüz Kudüs fatihi olarak tarihe geçmiş değildi. Ama Mısır’da Fatımî yönetimini sona erdirmiş, Sünni siyaseti yeniden güçlendirmiş ve Suriye’yi kendi otoritesi altında birleştirmeye yönelmişti. Bu hedef, onu Haçlıların yanı sıra Müslüman dünyasındaki rakip hanedanlar, yerel emirler ve kaleler ağına dayanan Haşhaşî hareketiyle de karşı karşıya getirdi.
Haşhaşîler, Alamut ve Suriye kaleleri çevresinde örgütlenen Nizârî İsmâilî hareketinin savaşçı kolu olarak büyük korku uyandırmıştı. Onları meşhur eden şey, hedef seçtikleri kişilere karşı düzenledikleri suikastlardı. Hançer, gizlilik, kılık değiştirme ve psikolojik korku onların siyasi gücünün parçasıydı. Selahaddin gibi hızla güçlenen bir lider için bu yapı ciddi bir tehditti.
1176’daki girişim, Selahaddin’in daha önce de hedef alındığını gösteren ikinci büyük saldırıydı. Kaynaklarda Haşhaşîlerin Selahaddin’e ilk suikast girişiminin 1174-1175 civarında, Halep kuşatması sırasında yaşandığı; ikinci girişimin ise Mayıs 1176’da gerçekleştiği aktarılır. Başka bir kaynak, saldırganların asker kılığına girerek Selahaddin’e yaklaştığını, Selahaddin’in zırh giydiği için ölümcül darbelerden kurtulduğunu belirtir.
Saldırının en dramatik yanı, Selahaddin’in gerçekten ölümün eşiğinden dönmesidir. Anlatılara göre suikastçılardan biri ona yaklaşmayı başardı ve hançer darbeleri indirdi. Fakat Selahaddin’in başlığının altında zırhlı koruma ve üzerinde zırh bulunması hayatını kurtardı. Medievalists.net’in aktardığı İbnü’l-Esîr anlatısına göre, zırhlı başlık olmasa Selahaddin öldürülebilirdi; hançer darbeleri zırhın yakalığına isabet etti.
Bu girişim başarısız oldu ama etkisi büyüktü. Selahaddin, Haşhaşîlerin uzak kalelerde yaşayan tehlikeli bir mezhep-siyasi hareket olmadığını, doğrudan kendi çadırına kadar sızabilecek bir ölüm tehdidi olduğunu gördü. Daha sonra Suriye’deki Nizârî merkezlerine, özellikle Masyaf çevresine yönelmesi bu tehditle bağlantılıdır. Ancak Selahaddin ile Haşhaşîler arasındaki ilişki savaşla bitmedi; zamanla karşılıklı denge ve anlaşma arayışları da gündeme geldi.
Bu olayın tarihsel önemi şuradadır: Eğer Selahaddin 1176’da öldürülseydi, sadece Eyyubi tarihi değil, Haçlı Seferleri’nin seyri de değişebilirdi. Çünkü Selahaddin birkaç yıl sonra İslam dünyasında daha güçlü bir birlik kuracak, 1187’de Hıttin’de Haçlıları yenecek ve Kudüs’ü geri alacaktı. 1176’daki hançer başarılı olsaydı, bütün bu tarih başka türlü yazılabilirdi.
1766 – Büyük İstanbul Depremi yaşandı; Marmara’daki sarsıntı Osmanlı başkentini ağır yaraladı
22 Mayıs 1766’da İstanbul, tarihinin en yıkıcı depremlerinden birini yaşadı. Sabahın erken saatlerinde meydana gelen deprem, Osmanlı başkentinde büyük can kaybına ve ağır hasara yol açtı. Kaynaklarda büyüklüğü yaklaşık 7,1 olarak tahmin edilir; merkez üssünün Marmara Denizi’nin doğu kesiminde, Çınarcık Havzası ya da Prens Adaları açıklarında olduğu değerlendirilir. Deprem, İzmit’ten Tekirdağ’a kadar geniş bir alanda hissedildi ve yıkıma neden oldu.
Deprem, Kurban Bayramı’nın üçüncü günü meydana geldi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü sarsıntı biraz daha erken, camiler doluyken yaşansaydı can kaybı muhtemelen çok daha yüksek olacaktı. İstanbul Tarihi Ansiklopedisi, 1766’da Marmara fay sisteminde iki büyük deprem yaşandığını; ilkinin 22 Mayıs’ta doğu Marmara’da, ikincisinin ise 5 Ağustos’ta daha batıda meydana geldiğini aktarır. 22 Mayıs depreminden sonra Boğaziçi ve Mudanya Körfezi’ne kadar uzanan bir tsunami de oluştu.
Can kaybı konusunda kaynaklar farklı rakamlar verir; yaygın kabul, yaklaşık 4 bin kişinin hayatını kaybettiği yönündedir. Fakat asıl yıkım insan kaybıyla sınırlı değildi. İstanbul’un camileri, medreseleri, hanları, hamamları, evleri, surları ve altyapısı ağır hasar gördü.
Deprem sırasında Osmanlı tahtında III. Mustafa vardı. 1757’den beri hüküm süren padişah, bu büyük felaketin ardından İstanbul’da kapsamlı bir onarım ve yeniden inşa seferberliği başlattı. En ağır hasarı alan yapılardan biri Fatih Camii’ydi; kubbesi çöken cami, III. Mustafa döneminde büyük ölçüde yeniden yaptırıldı. Bu nedenle bugün İstanbul’da gördüğümüz Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmed devrinin olduğu kadar 1766 depreminden sonra III. Mustafa’nın başlattığı yeniden inşa faaliyetinin de izlerini taşır. III. Mustafa için bu felaket, devletin başkentini ayağa kaldırma sınavıydı.
Depremin etkisi İstanbul’la sınırlı kalmadı; Marmara’nın doğusu ve Kocaeli Körfezi de ağır biçimde sarsıldı. Kocaeli Körfezi kıyısındaki yerleşimlerde büyük hasar oluştu; Yarımca çevresinde çok sayıda evin yıkıldığı, insanların kıyı yerleşimlerinden daha güvenli gördükleri tepelere doğru çekildiği aktarılır. Bu ayrıntı, 1766 depreminin yalnız Osmanlı başkentinin felaketi olmadığını, Marmara çevresindeki yerleşim düzenini de etkileyen büyük bir bölgesel afet olduğunu gösterir.
Bu deprem, İstanbul’un tarih boyunca Marmara’daki büyük fay sisteminin tehdidi altında yaşadığını gösteren en önemli örneklerden biridir. 1509’daki Küçük Kıyamet, 1766 depremi ve 1894 depremi, İstanbul’un deprem hafızasının büyük dönemeçleri arasında sayılır. 1766 depremi ise özellikle Marmara Denizi kaynaklı büyük depremlerin Osmanlı başkentinde nasıl geniş çaplı yıkım yaratabildiğini göstermesi bakımından bugün de önemlidir.
1813 – Opera sanatını değiştiren Richard Wagner doğdu; müzik tarihinin en büyük ve en tartışmalı bestecilerinden biri dünyaya geldi
22 Mayıs 1813’te Alman besteci Richard Wagner doğdu. Wagner, 19. yüzyıl müziğini, sahne sanatını ve Avrupa kültürünü kökten etkileyen büyük bir dönüştürücüdür. Onun eserleriyle opera, şarkıların arka arkaya dizildiği bir sahne türü olmaktan çıkıp müzik, şiir, tiyatro, mitoloji, dekor, ışık, hareket ve felsefenin birleştiği büyük bir sanat yapısına dönüştü.
Wagner’in en önemli fikirlerinden biri “bütünlüklü sanat eseri” anlayışıydı. Almanca Gesamtkunstwerk kavramıyla anılan bu düşünceye göre opera, yalnız müzikten ibaret olmamalıydı. Sahnedeki her unsur aynı büyük dramatik amaca hizmet etmeliydi. Orkestra, dekor, metin, oyunculuk, kostüm, ışık ve sahne düzeni birbirinden kopuk değil, tek bir büyük anlatının parçaları olmalıydı. Bu anlayış, modern opera ve müzikli sahne sanatlarının gelişimini derinden etkiledi.
Wagner’in müziğinde leitmotiv denilen yöntem çok belirleyicidir. Bir karakteri, duyguyu, fikri, nesneyi ya da kader duygusunu temsil eden kısa müzikal temalar, eser boyunca farklı biçimlerde tekrar eder. Böylece müzik, sadece sahnedeki duyguyu süsleyen bir arka plan olmaktan çıkar; hikâyeyi anlatan, karakterlerin iç dünyasını açan, gelecekte olacakları sezdiren aktif bir anlatıcıya dönüşür. Bugün sinema müziklerinde karakterlere ve temalara özel melodiler kullanılmasının kökünde de Wagnerci düşüncenin büyük payı vardır.
En büyük eserlerinden biri Der Ring des Nibelungen / Nibelung Yüzüğü adlı dört operalık dev dizidir. Ren Altını, Valküre, Siegfried ve Tanrıların Alacakaranlığı’ndan oluşan bu eser, İskandinav ve Germen mitolojisinden beslenir. Tanrılar, kahramanlar, lanetli yüzük, iktidar hırsı, aşk, ihanet ve dünyanın çöküşü gibi büyük temalar üzerinden neredeyse mitolojik bir evren kurar. Bu yapı, daha sonra fantastik edebiyattan sinemaya kadar birçok anlatı türünü etkilemiştir.
Wagner’in Tristan ve Isolde operası ise müzik tarihinde ayrı bir kırılma noktası kabul edilir. Eserdeki armonik gerilim, özellikle ünlü Tristan akoru, Batı müziğinde tonalitenin sınırlarını zorlayan büyük adımlardan biri sayılır. Bu eser, romantik arzuyu, tamamlanamayan aşkı ve ölümle birleşen tutku fikrini müziğin içine olağanüstü yoğunlukta taşır. Birçok müzik tarihçisi için modern müziğe açılan kapılardan biri burada aralanır.
Fakat Wagner’i anlatırken sadece dehasından söz etmek eksik ve hatta tehlikeli olur. Wagner aynı zamanda çok tartışmalı bir figürdür. Sert antisemitik yazıları, özellikle Yahudilik ve Müzik başlıklı metni, onun mirasının en karanlık tarafıdır. Daha sonraki yıllarda Nazi Almanyası’nın Wagner müziğini sahiplenmesi de bu tartışmayı daha ağır hale getirdi. Wagner, Hitler’den çok önce yaşamıştı; ama onun milliyetçi, mitolojik ve antisemitik tarafları, 20. yüzyılda kötüye kullanılmaya çok açık bir miras bıraktı.
Bu yüzden Wagner’e iki gözle bakmak gerekir. Birinci göz, onun opera sanatını değiştiren, orkestra kullanımını genişleten, armoniyi zorlayan ve sahneyi bütünlüklü bir sanat evrenine dönüştüren büyük besteci olduğunu görür. İkinci göz ise onun fikirlerindeki karanlık tarafı, antisemitizmini ve kültürel mirasının nasıl zehirli siyasi ideolojilere malzeme edildiğini unutmamalıdır.
1859 – Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle doğdu
22 Mayıs 1859’da İskoç yazar Sir Arthur Conan Doyle doğdu. Dünya edebiyatındaki yerini, modern polisiye romanın en ünlü karakterlerinden biri olan Sherlock Holmes ile kazandı. Holmes karakteri; akıl yürütme, gözlem, mantık ve ayrıntıdan sonuca ulaşma becerisinin popüler kültürdeki en güçlü simgelerinden biri haline geldi.
Conan Doyle, Edinburgh’da doğdu ve tıp eğitimi aldı. Doktorluk yaparken yazmaya başladı. Tıp eğitimi, onun edebiyatını doğrudan etkiledi. Çünkü Sherlock Holmes’un olaylara bakışında neredeyse klinik bir gözlem gücü vardır: Küçük bir iz, kıyafetteki çamur, eldeki nasır, sigara külü, ayakkabı izi ya da kişinin konuşma biçimi, onun için çözüme giden ipucudur. Holmes’un bilimsel ve mantıksal çözümleme yöntemi, Conan Doyle’un tıp ve gözlem eğitiminden beslenmiştir.
Sherlock Holmes ilk kez 1887’de A Study in Scarlet / Kızıl Dosya adlı romanda ortaya çıktı. Daha sonra The Sign of Four / Dörtlerin İmzası, The Adventures of Sherlock Holmes / Sherlock Holmes’un Maceraları, The Hound of the Baskervilles / Baskerville’lerin Köpeği gibi eserlerle dünya çapında ünlendi. Holmes’un yanında yer alan Dr. John Watson ise okurun hikâyeye girmesini sağlayan göz, anlatıcı ve insani denge unsurudur. Holmes soğuk aklı temsil ederken, Watson merakı, sadakati ve sıradan insanın şaşkınlığını taşır.
Conan Doyle’un büyük başarısı, suç hikâyesini rastlantılardan ve melodramdan çıkarıp akıl yürütme oyununa dönüştürmesidir. Okur artık yalnız “katil kim” diye sormaz; “Holmes bunu nasıl çözecek” diye de merak eder. Bu yapı, sonraki bütün dedektif edebiyatını etkiledi. Agatha Christie’den modern polisiye dizilere, adli tıp temalı yapımlardan dedektif filmlerine kadar çok geniş bir alan, Holmes’un açtığı yoldan yürüdü.
İlginçtir, Conan Doyle zaman zaman Sherlock Holmes’tan nefret ediyordu. Daha ciddi tarihî romanlar yazmak istiyor, edebiyattaki asıl değerinin başka eserlerde görülmesini arzuluyordu. Hatta Holmes’u The Final Problem / Son Vaka adlı hikâyede Profesör Moriarty ile birlikte Reichenbach Şelalesi’nde ölüme gönderdi. Fakat okurlar bu ölümü kabul etmedi. Yoğun tepki üzerine Conan Doyle, Holmes’u yeniden hayata döndürmek zorunda kaldı. Bu olay bile Sherlock Holmes’un artık yazarının kontrolünü aşan bir karaktere dönüştüğünü gösterir.
Conan Doyle sadece polisiye yazmadı. Tarihî romanlar, macera hikâyeleri, bilimkurguya yaklaşan metinler ve Profesör Challenger karakteriyle farklı türlerde de eserler verdi. Ancak dünya onu en çok Baker Street’te oturan, piposu, kemanı, büyüteci ve keskin zekâsıyla olayları çözen Sherlock Holmes’un yaratıcısı olarak hatırlar.
1885 – Victor Hugo öldü; Sefiller’in yazarı Fransa’nın vicdanı olarak uğurlandı
22 Mayıs 1885’te Fransız edebiyatının en büyük isimlerinden Victor Hugo hayatını kaybetti. Hugo, yalnız bir romancı ya da şair değildi; 19. yüzyıl Fransa’sında edebiyatı, siyaseti, adalet duygusunu ve halkın vicdanını aynı bedende toplayan büyük bir figürdü. Sefiller ve Notre-Dame’ın Kamburu gibi eserleriyle dünya edebiyatının en unutulmaz karakterlerini yarattı; aynı zamanda idam cezasına, yoksulluğa, adaletsizliğe ve baskıya karşı güçlü bir kamusal ses oldu.
Victor Hugo 1802’de doğdu. Genç yaşta edebiyat dünyasına girdi ve kısa sürede Fransız romantizminin en önemli temsilcilerinden biri haline geldi. 1831’de yayımlanan Notre-Dame de Paris, Türkçede Notre-Dame’ın Kamburu adıyla bilinir. Roman, Orta Çağ Paris’inde geçen dramatik bir hikâye anlatır; Quasimodo, Esmeralda ve Frollo gibi karakterler üzerinden güzellik, merhamet, dışlanma, dinî ikiyüzlülük ve toplumun zalim bakışı sorgulanır. Roman aynı zamanda Notre-Dame Katedrali’nin korunması konusunda kamuoyunda büyük farkındalık yaratmış, mimari mirasa sahip çıkma fikrini güçlendirmiştir.
Hugo’nun asıl büyük eseri ise Les Misérables / Sefiller’dir. 1862’de yayımlanan roman, eski mahkûm Jean Valjean’ın hayatı üzerinden adalet, merhamet, yoksulluk, suç, vicdan, devrim ve insanın değişebilme ihtimalini anlatır. Müfettiş Javert’in katı hukuk anlayışıyla Valjean’ın ahlaki dönüşümü arasındaki çatışma, dünya edebiyatının en güçlü dramatik karşıtlıklarından biridir. Sefiller yalnız bir roman değil, yoksulların, dışlananların ve ezilenlerin sesi haline gelmiş büyük bir insanlık metnidir.
Victor Hugo’nun politik hayatı da edebiyatı kadar önemlidir. Başlangıçta monarşiye daha yakın bir çizgideyken zamanla cumhuriyetçi ve özgürlükçü bir figüre dönüştü. III. Napolyon’un darbesine karşı çıktığı için uzun yıllar sürgünde yaşadı. Jersey ve Guernsey adalarında geçirdiği bu sürgün dönemi, onun en üretken ve en güçlü yıllarından biri oldu. Hugo, Fransa’dan uzaktayken bile Fransa’nın en etkili muhalif seslerinden biri olmayı sürdürdü.
İdam cezasına karşı çıkışı, onun en önemli ahlaki mücadelelerinden biriydi. Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı eseri, ölüm cezasına karşı yazılmış en etkili edebî metinlerden biri sayılır. Hugo’ya göre hukuk, yalnız cezalandırma aracı olmamalı; insanı anlamalı, toplumu iyileştirmeli ve merhameti tamamen dışlamamalıydı. Bu düşünce, Sefiller’de de çok güçlü biçimde hissedilir.
Victor Hugo öldüğünde Fransa’da olağanüstü bir yas havası oluştu. Cenazesi, ulusal bir vicdanın uğurlanması gibiydi. Naaşı Paris’te Panthéon’a konuldu. Cenaze törenine yüz binlerce, hatta dönemin anlatımlarına göre milyonu aşan sayıda kişi katıldı. Bu kalabalık, Hugo’nun halkın adalet, özgürlük ve insanlık arayışında sembol haline gelmiş bir isim olduğunu gösteriyordu.
1895 – Agop Dilâçar doğdu; Türk Dil Kurumu’nun kurucu uzmanlarından biri oldu
22 Mayıs 1895’te dilbilimci Agop Dilâçar İstanbul’da doğdu. Asıl adı Agop Martayan’dı. Türk dilleri, dilbilgisi, etimoloji ve dil reformu üzerine yaptığı çalışmalarla Cumhuriyet döneminin en önemli dil uzmanlarından biri haline geldi. Onun hayatı, Türkiye’de dil meselesinin yalnız milliyetçilik ya da alfabe değişikliğiyle değil, ciddi bir bilimsel uzmanlıkla da yürütüldüğünü gösteren güçlü örneklerden biridir.
Agop Martayan, Robert Kolej’de eğitim gördü. Çok iyi derecede dil bilen, özellikle Türkçe, Ermenice, İngilizce, Fransızca, Latince, Yunanca ve çeşitli Türk lehçeleri üzerine çalışan olağanüstü bir filologdu. I. Dünya Savaşı sırasında askerlik yaptı; daha sonra dil ve eğitim alanında çalışmalarını sürdürdü. Onu Cumhuriyet tarihinin merkezine taşıyan asıl kırılma ise 1932’deki Birinci Türk Dil Kurultayı oldu.
Atatürk, dil devrimini, Türkçenin bilimsel biçimde incelenmesi gereken büyük bir kültür meselesi olarak görüyordu. Bu süreçte Agop Martayan, Türk Dil Kurumu çevresinde çalışan en önemli uzmanlardan biri oldu. Kurultaylarda görev aldı, dilbilgisi ve etimoloji çalışmalarına katıldı, Türkçenin tarihî yapısı, lehçeleri ve sadeleşme süreci üzerine katkılar sundu.
Dilâçar soyadı da ona Atatürk tarafından verildi. Bu soyadının anlamı çok güzeldir: Dil açan, dili açıklayan, dili çözen kişi. Bu adlandırma, Agop Martayan’ın Türk dili çalışmalarındaki yerine verilen değeri gösterir. O, Türk dilinin yapısını, tarihini ve imkânlarını bilimsel yöntemle anlamaya çalışan ciddi bir dil uzmanıydı.
Agop Dilâçar’ın en önemli taraflarından biri, Türkçeye ideolojik bir slogan gibi değil, yaşayan ve tarih içinde gelişen bir dil olarak bakmasıdır. Türkçenin farklı lehçeleri, eski metinleri, Orhun Yazıtları’ndan Osmanlı Türkçesine uzanan değişimleri ve modern Türkiye Türkçesinin gramer yapısı onun çalışma alanına giriyordu. Bu nedenle Dilâçar, yalnız Cumhuriyet’in dil reformuna katkı yapan bir isim değildir, Türkoloji alanının da önemli temsilcilerinden biridir.
Uzun yıllar Türk Dil Kurumu başuzmanlığı yaptı. Ayrıca Türk Ansiklopedisi çalışmalarında da görev aldı. Dil üzerine yazdığı makaleler, yaptığı açıklamalar ve kurumsal çalışmalarıyla Türkiye’de dil bilincinin oluşmasına katkı sağladı. Onun kuşağı, Türkçenin hem sadeleşmesi hem de bilim, eğitim ve kültür dili olarak güçlenmesi için çalıştı.
Agop Dilâçar’ın Ermeni kökenli bir Osmanlı-Türkiye aydını olarak Türk dili çalışmalarının merkezinde yer alması da ayrıca önemlidir. Bu durum, Cumhuriyet’in erken döneminde bilgi ve uzmanlığın kimliklerden daha geniş bir zeminde değerlendirilebildiğini gösteren dikkat çekici bir örnektir. Dil gibi millî kimlikle çok bağlantılı bir alanda, Agop Dilâçar’ın saygın bir uzman olarak kabul edilmesi Türkiye kültür tarihi açısından özel bir anlam taşır.
1895 – Nahid Sırrı Örik doğdu; eski İstanbul’un çöküşünü ve iktidar hırsını yazan keskin bir romancı dünyaya geldi
22 Mayıs 1895’te Türk roman, hikâye ve oyun yazarı Nahid Sırrı Örik doğdu. Edebiyatımızda geniş kitlelerce çok geç keşfedilmiş yazarlardan biridir. Onu önemli yapan şey, yalnız eski İstanbul’u anlatması değildir; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken çöken sınıfları, konak hayatını, hırsı, kıskançlığı, iktidar arzusunu ve insanların içindeki karanlık tarafı son derece keskin bir gözle yazmasıdır.
Nahid Sırrı, İstanbul’da varlıklı ve kültürlü bir çevrede yetişti. Uzun yıllar Avrupa’da bulundu; bir süre Fransa’da yaşadı. Bu nedenle hem Osmanlı-Türk kültürünü hem de Avrupa edebiyatını yakından tanıyan bir yazardı. Ancak onun asıl edebî dünyası, imparatorluğun son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan geçişin içinde sıkışmış insanlardır. Eski düzen dağılmıştır; ama o düzenin insanları, tutkuları ve alışkanlıkları hemen yok olmamıştır.
En bilinen eseri Kıskanmak romanıdır. Bu roman, Türk edebiyatında psikolojik derinliği en güçlü metinlerden biri sayılmalıdır. Merkezinde Seniha adlı karakter vardır. Seniha güzel değildir, sevilmemiştir, görülmemiştir; fakat içinde birikmiş kıskançlık, kırgınlık ve intikam duygusu onu çok tehlikeli bir karaktere dönüştürür. Nahid Sırrı burada melodram kurmaz; insanın sevilmeme duygusundan nasıl zehirli bir iktidar arzusu çıkarabileceğini anlatır.
Bir diğer önemli eseri Sultan Hamid Düşerken’dir. Bu roman, II. Abdülhamit döneminin sonunu, Meşrutiyet’e giden siyasal atmosferi ve iktidar çevresindeki çözülmeyi anlatır. Eser, Osmanlı’nın son dönemine sadece tarihî olaylar üzerinden değil, saray çevresi, bürokrasi, aile ilişkileri ve kişisel çıkar hesapları üzerinden bakar. Bu yüzden tarihî roman gibi görünse de aslında iktidarın insan ruhundaki karşılığını araştıran bir metindir.
Nahid Sırrı Örik’in dili yer yer eski, ağır ve bugünkü okur için mesafeli gelebilir. Fakat bu mesafe onun zaafı değil, dünyasının parçasıdır. O, kaybolmakta olan bir sınıfın ve üslubun içinden yazar. Konakları, paşa ailelerini, eski İstanbul terbiyesini, düşkün aristokratları ve itibarı kalmış ama gücü tükenmiş insanları çok iyi tanır. Onun karakterleri çoğu zaman iyi insanlar değildir; zayıf, hesapçı, kırgın, kibirli, hırslı ve yaralıdır. Zaten Nahid Sırrı’yı ilginç yapan da budur.
Edebiyat tarihinde uzun süre hak ettiği ilgiyi görmedi. Bunun bir nedeni dilinin ve dünyasının değişen okur zevkine uzak kalmasıydı. Bir nedeni de edebiyat kanonunun onu uzun süre merkeze almamasıdır. Fakat özellikle Kıskanmak romanının yeniden keşfi, sinemaya ve televizyona uyarlanmasıyla Nahid Sırrı Örik’in değeri daha iyi anlaşıldı. Bugün onun, Türk edebiyatında psikolojik roman ve tarihî çözülme anlatısı bakımından önemli bir yerde durduğu çok daha açık görülüyor.
1907 – Tenten’in yaratıcısı Hergé doğdu; çizgi roman dünyaya açılan bir maceraya dönüştü
22 Mayıs 1907’de Belçikalı çizer Georges Remi, daha çok bilinen imzasıyla Hergé, Brüksel yakınlarındaki Etterbeek’te doğdu. Dünya çapındaki ününü, yarattığı çizgi roman kahramanı Tenten ile kazandı. Tenten, yalnız çocuklara yönelik bir macera karakteri değildir; 20. yüzyıl çizgi romanının anlatı dilini, görsel sadeliğini ve uluslararası popüler kültürünü derinden etkileyen bir figürdür.
Hergé’nin takma adı, kendi adının baş harflerinin Fransızca okunuşundan gelir: G. R. / Georges Remi, ters çevrilerek R. G., yani Fransızca telaffuzla Hergé. Bu imza, zamanla çizgi roman tarihinde başlı başına bir marka haline geldi. Hergé, çizimlerinde son derece temiz, okunaklı ve ayrıntılı bir üslup geliştirdi. Bu tarz daha sonra “ligne claire”, yani temiz çizgi olarak anıldı. Net konturlar, sade yüz ifadeleri, ayrıntılı arka planlar ve kolay takip edilen hareket düzeni, Tenten albümlerinin karakteristik görsel dili oldu.
Tenten ilk kez 1929’da Belçika’da yayımlanan Le Petit Vingtième adlı çocuk ekinde ortaya çıktı. Genç bir muhabir olan Tenten, sadık köpeği Milou ile birlikte dünyayı dolaşan, suçlularla, kaçakçılarla, diktatörlerle, bilim insanlarıyla, kayıp hazinelerle ve gizemli olaylarla karşılaşan bir macera kahramanıydı. Daha sonra Kaptan Haddock, Profesör Turnesol, Dupont ve Dupond gibi yan karakterlerle Tenten evreni çok daha zengin hale geldi.
Tenten’in büyüsü, maceranın hızından gelir. Okur bir albümde Sovyetler’e, başka birinde Kongo’ya, Amerika’ya, Tibet’e, Ay’a, Latin Amerika’ya ya da Ortadoğu’yu çağrıştıran kurgusal ülkelere gider. Hergé, coğrafyayı, arkeolojiyi, gazeteciliği, polisiye unsurları ve mizahı birleştirerek çizgi romanı hem eğlenceli hem de dünya merakı uyandıran bir anlatıya dönüştürdü.
Ancak Hergé’nin mirası tamamen sorunsuz değildir. Özellikle erken dönem albümleri, dönemin Avrupa merkezci ve sömürgeci bakışını taşır. Tenten Kongo’da gibi eserler, bugün ırkçı ve kolonyal temsilleri nedeniyle haklı biçimde eleştirilir. Bu yüzden Hergé’yi anlatırken yalnız büyük usta demek yetmez; onun eserlerinin 20. yüzyıl Avrupa zihniyetinin hem yaratıcı hem de problemli taraflarını taşıdığını da kabul etmek gerekir. Daha sonraki albümlerde Hergé’nin anlatı ve karakter derinliğinin geliştiği, bazı klişelerden uzaklaştığı görülür; fakat erken dönem mirası hâlâ tartışmalıdır.
Buna rağmen Hergé’nin çizgi roman sanatına etkisi çok büyüktür. Tenten albümleri onlarca dile çevrildi, milyonlarca okura ulaştı, televizyona, sinemaya ve farklı medya uyarlamalarına taşındı. 2011’de Steven Spielberg’ün yönettiği The Adventures of Tintin filmi de Tenten’in dünya popüler kültüründeki kalıcılığını bir kez daha gösterdi.
1912 – Şair Eşref öldü; hicvin en sivri kalemlerinden biri sustu
22 Mayıs 1912’de Türk edebiyatının en sert hiciv ustalarından Şair Eşref hayatını kaybetti. Asıl adı Mehmet Eşref olan şair, edebiyatçı kimliğinin yanı sıra Osmanlı bürokrasisinde görev yapmış bir kaymakamdı. Fakat onu asıl unutulmaz kılan, makamından çok kalemiydi. Şair Eşref, iktidarı, rüşveti, dalkavukluğu, adaletsizliği ve yozlaşmış devlet adamlarını çekinmeden hedef alan şiirleriyle tanındı.
1847’de Manisa’nın Kırkağaç ilçesinde doğdu. Medrese eğitimi aldı, Arapça ve Farsça öğrendi. Daha sonra devlet memurluğuna girdi; kaymakamlık yaptı. Yani eleştirdiği bürokrasiyi dışarıdan değil, içeriden tanıyan biriydi. Bu da onun hicvini daha güçlü kıldı. Çünkü Şair Eşref, devlet düzenindeki bozulmayı soyut bir öfkeyle değil, bizzat gördüğü rüşvet, kayırmacılık, korkaklık ve ikiyüzlülük üzerinden yazdı.
Onun şiiri nazik bir taşlama değildir; doğrudan, keskin ve çoğu zaman acımasızdır. Divan edebiyatındaki hiciv geleneğini sürdürür ama onu 19. yüzyıl sonu ve II. Abdülhamit dönemi siyasal baskılarıyla birleştirir. Dili zaman zaman ağır, zaman zaman halk söyleyişine yakın, bazen de açıkça serttir. Bu yüzden Şair Eşref’i kibar bir mizah şairi gibi anlatmak yanlış olur. O daha çok, sözünü sakınmayan, öfkesini şiire çeviren bir muhalif kalemdir.
Bu tavrı yüzünden başı sık sık derde girdi. Eleştirel şiirleri nedeniyle soruşturmalar geçirdi, görevlerinden oldu, sürgün edildi, Mısır’a kaçmak zorunda kaldı. II. Abdülhamit yönetimine yönelik ağır hicivleri, onu dönemin muhalif edebiyat çevrelerinde özel bir yere taşıdı. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’a döndü; fakat İttihat ve Terakki dönemindeki yeni iktidarı da eleştirmekten geri durmadı. Bu yönüyle Şair Eşref’in muhalefeti kişilere değil, iktidarın yozlaştırıcı doğasına yönelmiş gibidir.
Eserleri arasında Deccal, Şah ve Padişah, İstimdat ve Hasbihal gibi metinler sayılabilir. Ancak Şair Eşref’in asıl etkisi, hafızada kalan hiciv tavrıdır. O, sözü iktidara karşı silah gibi kullanan şair tipinin en belirgin örneklerinden biridir. Türk edebiyatında Nef’î’den gelen sert hiciv çizgisinin modern dönemdeki güçlü temsilcilerindendir.
Şair Eşref’i bugünün okuru için ilginç kılan şey, onun hicvindeki cesarettir. Bir memur olarak devlet içinde yer almış, ama devletin çürüyen taraflarını yazmaktan kaçınmamıştır. Rüşvet alanı, dalkavukluk edeni, haksızlık yapanı, makamı hak etmeden kullananı şiirin hedef tahtasına koymuştur. Bu yüzden onun şiiri yalnız edebî değil, aynı zamanda ahlaki bir öfke taşır.
1927 – Çin’de Gulang/Xining depremi yaşandı; on binlerce kişi hayatını kaybetti
22 Mayıs 1927’de Çin’in kuzeybatısında, bugünkü Gansu-Qinghai hattında çok yıkıcı bir deprem meydana geldi. Bu olay bazı listelerde Xining depremi diye geçer; ancak güncel deprem kataloglarında daha doğru adlandırma genellikle 1927 Gulang depremidir. Merkez üssü, Gansu eyaletindeki Gulang / Wuwei çevresindedir. USGS’nin Today in Earthquake History kaydı, 22 Mayıs 1927 depreminde 40 bin 900’den fazla kişinin öldüğünü, Gulang-Wuwei bölgesinde çok ağır hasar oluştuğunu ve sarsıntının 700 kilometre uzaklığa kadar hissedildiğini aktarır.
Burada önemli bir düzeltme yapmak gerekir: Eski bazı kronolojilerde bu deprem için “yaklaşık 200 bin ölü” bilgisi verilir. NOAA’nın tarihsel deprem kayıtlarında da 22 Mayıs 1927 için Nan-Shan/Gansu başlığı altında 200 bin ölü bilgisinin yer aldığı görülür. Ancak daha yeni ve ayrıntılı kaynaklarda 1927 Gulang depremi için ölü sayısı genellikle 40-41 bin civarında verilir; 200 bin rakamının ise muhtemelen 1920 Haiyuan depremiyle karışmış olabileceği belirtilir.
Depremin büyüklüğü konusunda da kaynaklar arasında fark vardır. Bazı eski listelerde 8,3, bazı kataloglarda ise 7,6-7,7 büyüklüğü geçer. Modern kataloglarda genellikle 7,6-7,7 civarı değerler öne çıkar. Ancak rakam ne olursa olsun, sonuç değişmez: Çin’in kuzeybatısındaki dağlık ve kırılgan yerleşim dokusu, bu depremde ağır biçimde yıkıldı. Afet tarihi üzerine çalışan DisasterHistory.org, depremin 23 Mayıs yerel saatle sabaha karşı Gulang County çevresinde başladığını, artçıların haftalarca sürdüğünü ve 40 binden fazla kişinin öldüğünün tahmin edildiğini aktarır.
Yıkımı büyüten nedenlerden biri, bölgenin coğrafyasıydı. Deprem, sadece binaları yıkmadı; heyelanlara, büyük yarıklara, kum fışkırmalarına ve akarsu yataklarının kapanmasına yol açtı. USGS’ye göre heyelanlar Gulang yakınlarında bir yerleşimi gömdü; Wuwei bölgesinde bir akarsu heyelanla tıkanınca yeni bir göl oluştu. Bu ayrıntı, depremin bütün bir arazide felaket yarattığını gösterir.
1929 – Yahya Kemal Madrid Elçiliği’ne atandı; şiirin büyük sesi diplomasi sahnesinde de görev aldı
22 Mayıs 1929’da şair Yahya Kemal Beyatlı, Türkiye’nin Madrid Elçiliği’ne atandı. Yahya Kemal’i çoğu kişi yalnız Sessiz Gemi, Akıncılar, Süleymaniye’de Bayram Sabahı gibi şiirleriyle hatırlar; fakat o aynı zamanda Cumhuriyet’in ilk döneminde milletvekilliği ve diplomatik görevler üstlenmiş önemli bir devlet adamıydı.
Yahya Kemal’in diplomasiyle ilişkisi yeni değildi. Gençlik yıllarında Paris’te bulunmuş, Fransız kültürünü yakından tanımış, Avrupa düşüncesiyle temas kurmuştu. Bu tecrübe onun hem şiir dilini hem de tarih ve medeniyet anlayışını derinden etkiledi. Paris’te geçirdiği yıllar, onda Osmanlı-Türk tarihine dışarıdan bakabilme imkânı da oluşturdu. Bu yüzden Yahya Kemal’in milliyetçiliği dar bir hamasetten çok, tarih, şehir, mimari, musiki ve dil üzerinden kurulan kültürel bir aidiyet duygusuna dayanır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Yahya Kemal, devlet hayatında da yer aldı. Urfa, Yozgat, Tekirdağ ve İstanbul milletvekilliği yaptı. Ardından çeşitli diplomatik görevlere gönderildi. Madrid Elçiliği de bu çizginin önemli duraklarından biridir. O yıllarda Türkiye, Lozan’dan sonra yeni Cumhuriyet’in dış dünyadaki temsilini güçlendirmeye çalışıyordu. Büyükelçiler ve elçiler yeni devletin kültürünü, vakarını ve modern yüzünü temsil eden kişilerdi.
Yahya Kemal’in Madrid’e atanması bu açıdan anlamlıdır. İspanya, o dönemde Avrupa’nın tarihî ve kültürel ağırlığı olan ülkelerinden biriydi. Yahya Kemal gibi tarih ve medeniyet fikri güçlü bir şairin Madrid’de Türkiye’yi temsil etmesi, Cumhuriyet diplomasisinin kültürlü aydın tipine verdiği önemi de gösterir. O, temsil ettiği ülkenin tarihsel hafızasını ve dil zevkini taşıyan bir entelektüeldi.
Bu diplomatik görevlerin Yahya Kemal’in şiir dünyasıyla da ilişkisi vardır. Onun şiirlerinde sık sık vatan, şehir, tarih, zaman, kaybolan medeniyet, musiki ve sonsuzluk duygusu görülür. Diplomat olarak bulunduğu Avrupa şehirleri, ona hem Batı’yı gözleme hem de İstanbul’u, Osmanlı mirasını ve Türk kimliğini uzaktan yeniden düşünme fırsatı verdi. Yahya Kemal’in şiirindeki geçmişe bakış, biraz da bu mesafeden güç aldı.
1931 – Fenerbahçe Olympiakos’u 1-0 yendi; maç gergin ve olaylı geçti
22 Mayıs 1931’de İstanbul şampiyonu Fenerbahçe, Yunanistan şampiyonu Olympiakos ile İstanbul’da karşı karşıya geldi ve maçı 1-0 kazandı. Karşılaşma Taksim Stadı’nda saat 17.15’te oynandı.
1931, Türkiye ile Yunanistan arasında savaşların ve nüfus mübadelesinin acılarının henüz çok taze olduğu bir dönemdi. Buna rağmen iki ülke arasında diplomatik ilişkiler yumuşamaya başlamış, spor karşılaşmaları da bu yeni temas alanlarından biri haline gelmişti. Fenerbahçe-Olympiakos maçı bu yüzden, erken Cumhuriyet döneminde sporun diplomasiye ve toplumsal hafızaya nasıl temas ettiğini gösteren olaylardan biridir.
Olympiakos o dönem Yunan futbolunun güçlü takımlarından biriydi. İstanbul’a sadece Fenerbahçe ile değil, Galatasaray ile de maç yapmak üzere gelmişti. Türkiye-Yunanistan spor ilişkilerini inceleyen akademik bir çalışmada, 1931’de Yunanistan şampiyonu Olympiakos’un Fenerbahçe ve Galatasaray ile iki maç yapmak üzere İstanbul’a geldiği; kafileye Yunanistan Futbol Federasyonu Başkanı ve görevlilerinin de eşlik ettiği belirtilir.
Fenerbahçe’nin 1-0’lık galibiyeti dönemin basınında da “futbolumuzun bir zaferi” gibi yorumlandı. Çünkü henüz uluslararası futbol temaslarının bugünkü kadar yoğun olmadığı yıllarda, İstanbul şampiyonunun Yunanistan şampiyonunu yenmesi spor çevrelerinde ciddi heyecan yaratıyordu. Bu tür maçlar, Türk kulüplerinin dış takımlarla boy ölçüşebilmesi açısından da önemliydi.
Fenerbahçe’nin 83. dakikada Alaattin Baydar’ın golüyle 1-0 öne geçmesinden sonra maçın en tartışmalı anı yaşandı. Fenerbahçe tarihi üzerine yapılan ayrıntılı araştırmaya göre, Olympiakos kalecisi Achilleas Grammatikopoulos, golün ardından kaleye giren ve ağlara takılan Alaattin’e vurdu. Bu hareket, kalenin arkasındaki seyircilerden birini çileden çıkardı. Seyirci sahaya atladı, kaleciye saldırdı ve onu yere düşene kadar yumrukladı. O kişi daha sonra Gülhane Hastanesi’nde görevli Doktor Yüzbaşı Hilmi Bey olarak tespit edildi.
Olayın büyümesinin nedeni sadece sahaya giren bir seyircinin futbolcuya vurması değildi. Maç, 1930’da Venizelos’un Türkiye ziyareti ve Türk-Yunan yakınlaşması sonrasında oynanıyordu. Devletler düzeyinde barış ve dostluk havası kurulmaya çalışılıyordu; fakat toplum hafızasında savaş, işgal, İzmir, Batı Anadolu’daki acılar ve mübadele hâlâ çok tazeydi. Bu yüzden Taksim Stadı’ndaki bir yumruk, kolayca iki ülkenin yakın geçmişindeki gerilimi hatırlatan sembolik bir olaya dönüştü. Nitekim akademik bir çalışmada da 1931’deki Fenerbahçe-Olympiakos maçında yaşanan olayların Türk-Yunan yakınlaşma atmosferine gölge düşürdüğü, ancak iki ülke yetkililerinin sağduyusuyla gerilimin büyümesinin önlendiği belirtilir.
Türk basını olayın büyümemesi için dikkatli davrandı. Akşam ve Milliyet gazeteleri yumruk olayını öne çıkarmadı; daha çok stadyumdaki aşırı kalabalık ve organizasyon zaafları üzerinde durdu. Cumhuriyet gazetesinde ise Abidin Daver, olayı “teessüfe şayan” bir hadise olarak ele aldı; ama bunu Yunanlılara karşı örgütlü bir husumet değil, futbol seyircisinin aşırı heyecanı ve asabiyetiyle açıklamaya çalıştı. Yazıda özellikle yabancı ve misafir takımların oyuncularına fiili saldırının sportmenliğe aykırı olduğu vurgulandı.
Fakat perde arkasında olay ciddiye alındı. Çünkü saldırganın sıradan bir taraftar değil, askerî bir doktor yüzbaşı olduğu anlaşılmıştı. Fenerbahçeli futbolcu Fikret Arıcan’ın hatıralarında anlattığına göre, askerî makamlar olayı araştırdı; rütbesi doktor yüzbaşı olan kişilerin maç günü nerede oldukları sorgulandı. Hilmi Bey önce maça gitmediğini, öğretmenleriyle vapur gezisine katıldığını söyledi; ancak bu bilgi araştırılınca doğru olmadığı ortaya çıktı ve yumruğu atan kişinin o olduğu anlaşıldı.
Olayın sonucu da ağır oldu. Milli Müdafaa Vekâleti’nin 4 Haziran 1931 tarihli yazısında, İstanbul’da Fenerbahçe ile Yunan futbol takımı arasında oynanan maç sırasında Yunan kalecisine yumruk vurduğu tahkikatla belirlenen Gülhane Hastanesi Hekim Yüzbaşı Hilmi Efendi’nin disiplin cezası olarak 20 gün oda hapsiyle cezalandırıldığı ve ardından Erzincan’daki Üçüncü Fırka Topçu Alayı’na nakledildiği bildirildi. Bu nakil, İstanbul’dan uzaklığı nedeniyle fiilen bir sürgün gibi görüldü.
İşin ilginç tarafı, olayın iki taraflı biçimde yatıştırılmaya çalışılmasıdır. Fenerbahçe tarihi araştırmasına göre, Olympiakos kafilesi maçlardan sonra ziyaret edildi; Türk Futbol Federasyonu, Hilmi Bey’in yakalanıp cezalandırıldığını Yunanistan Futbol Federasyonu’na bildirdi. Yunan tarafı da kaleci Grammatikopoulos’un cezalandırıldığını iletti. Böylece olay, büyüyüp diplomatik krize dönüşmeden kapatılmaya çalışıldı.
Bu hikâyenin en güçlü tarafı şudur: 1931’de sahada oynanan şey sadece futbol değildi. Bir yanda Atatürk ve Venizelos’un kurmaya çalıştığı Türk-Yunan barışı vardı; diğer yanda daha dokuz yıl önce savaşmış iki toplumun taze öfkesi ve yaralı hafızası duruyordu. Fenerbahçe’nin 1-0’lık galibiyeti maçın skorudur; ama “Yüzbaşı Hilmi’nin yumruğu” o günün ruhunu anlatan asıl tarihî ayrıntıdır. Bu olay, sporun bazen barışı temsil etmek için sahaya çıktığını, ama tribünlerin ve hafızanın her zaman devletlerin istediği kadar sakin davranmadığını gösterir.
Burada dikkatli olmak gerekir: Olayı bugünün holiganizm diliyle fazla abartmak doğru olmaz; ama maçın toplumsal gerilim taşıyan bir karşılaşma olduğu da açık. Türkiye ile Yunanistan’ın yakın tarihindeki savaş, işgal, mübadele ve millî hafıza henüz çok tazeydi. Böyle bir atmosferde Fenerbahçe-Olympiakos maçı, tribünlerin ve sahadaki tansiyonun kolayca yükselmesine açık bir karşılaşmaydı.
İlginçtir, Fenerbahçe ile Olympiakos yıllar sonra basketbolda ve futbolda yeniden sık sık karşı karşıya gelecekti. 2017’de Fenerbahçe, İstanbul’da Olympiakos’u yenerek EuroLeague şampiyonu olmuştu. Bu yüzden 1931’deki maç, iki kulübün spor hafızasında çok daha eski bir hattı gösterir. Bugün modern Avrupa kupaları üzerinden konuştuğumuz Fenerbahçe-Olympiakos karşılaşmalarının geçmişi, aslında erken Cumhuriyet dönemine kadar uzanır.
1932 – Ağrı ayaklanmalarına katıldığı gerekçesiyle 34 kişi hakkında idam kararı verildi
22 Mayıs 1932’de, Ağrı ayaklanmalarına katıldığı gerekçesiyle yargılanan sanıklardan 34 kişi hakkında idam kararı verildi. Karar, Adana Ağır Ceza Mahkemesi’nde yürütülen geniş kapsamlı yargılama sürecinin en ağır sonucuydu.
Ağrı ayaklanmaları, 1926-1930 yılları arasında Doğu Anadolu’da, özellikle Büyük Ağrı ve Küçük Ağrı Dağı çevresinde gelişen Kürt isyanları zinciridir. Hareketin arka planında Şeyh Sait İsyanı sonrasındaki sert devlet politikaları, bölgesel aşiret ilişkileri, sınır güvenliği, İran hattı, Hoybun örgütünün faaliyetleri ve Cumhuriyet’in merkezî otoriteyi kesin biçimde kurma isteği vardı. Marmara Üniversitesi’nde hazırlanan Ağrı isyanları tez özetinde, hareketin başlangıcında bölgede geçmişi olan asayiş/eşkıyalık sorunları ve bazı kişilerin batı illerine gönderilmek istenmesinin etkili olduğu; isyanın Hoybun’un müdahalesiyle büyüdüğü belirtilir.
Genç Cumhuriyet için mesele, doğu sınırında silahlı bir otorite boşluğu oluşması ve merkezî devlet gücünün tartışmaya açılmasıydı. İsyancı taraf açısından ise konu, Kürt kimliği, aşiret düzeni, bölgesel özerklik arayışları ve devletin sert iskân-güvenlik politikalarına karşı direniş olarak görülüyordu. Bu yüzden Ağrı olayları, Cumhuriyet tarihinin en hassas ve en tartışmalı başlıklarından biri olarak kaldı.
Ayaklanma askerî operasyonlarla bastırıldıktan sonra geniş çaplı yargılamalar yapıldı. Kaynaklarda Adana’daki yargılamalarda tutuklu ve tutuksuz yüzlerce kişinin yargılandığı, hatta kalabalık nedeniyle duruşmaların büyük salonlarda yapıldığı aktarılır. Aynı çalışmada Anadolu Ajansı’nın haberine dayanılarak, yargılama sonucunda 34 kişinin idama mahkûm edildiği belirtilir.
Bu idam kararları, isyanın askerî olarak bastırılmasından sonra devletin hukuki ve siyasi tasfiye sürecini de yürüttüğünü gösterir. Silahlı çatışmalar bittikten sonra mahkemeler, cezalar, sürgünler ve iskân politikalarıyla bölgenin toplumsal yapısı da yeniden düzenlenmeye çalışılmıştır. Ağrı ayaklanmalarının ardından Zilan Vadisi’nde yaşanan büyük şiddet ve sivil kayıplar da bu dönemin en ağır ve en tartışmalı sayfalarından biridir.
Devlet kaynakları olayı çoğunlukla Ağrı isyanı veya Ağrı Dağı ayaklanması olarak anlatır; Kürt tarih yazımı ve insan hakları odaklı değerlendirmeler ise bu süreci daha çok bastırma, tenkil, sürgün ve toplu cezalandırma politikalarıyla birlikte ele alır. Bu iki anlatı arasındaki fark, olayın bugün hâlâ neden hassas olduğunu gösterir.
1939 – Hitler ve Mussolini “Çelik Pakt”ı imzaladı; Avrupa savaşın eşiğine biraz daha yaklaştı
22 Mayıs 1939’da Nazi Almanyası ile Faşist İtalya arasında Çelik Pakt imzalandı. Almanya adına Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop, İtalya adına ise Dışişleri Bakanı Galeazzo Ciano anlaşmaya imza attı. Paktın arkasındaki asıl siyasi figürler ise Adolf Hitler ve Benito Mussolini’ydi. Bu anlaşma, Almanya ile İtalya arasındaki faşist ittifakı ideolojik bir yakınlık olmaktan çıkarıp askerî ve siyasi bir bağa dönüştürdü.
1930’larda Avrupa zaten hızla savaşa sürükleniyordu. Hitler Almanyası Versay düzenini yıkmaya başlamış, Avusturya’yı ilhak etmiş, Çekoslovakya üzerinde baskı kurmuştu. Mussolini İtalyası ise Etiyopya’yı işgal etmiş, Akdeniz’de ve Balkanlar’da emperyal hedefler peşine düşmüştü. 1936’da ilan edilen Roma-Berlin Mihveri, iki diktatörlüğün yakınlaşmasını sembolize etmişti. Çelik Pakt ise bu yakınlaşmayı daha sert ve bağlayıcı bir ittifaka dönüştürdü.
Anlaşmanın en önemli yanı, tarafların hem savunma hem savaş durumunda birbirlerine destek sözü vermesiydi. Yani Almanya ya da İtalya bir savaşa girerse, diğer tarafın da onun yanında yer alması bekleniyordu. Bu bakımdan Çelik Pakt, Avrupa’da diplomatik gerilimi artırarak savaş ihtimalini büyüten bir metindi. Kâğıt üzerinde iki rejimin dayanışması gibi görünüyordu; gerçekte ise kıtanın büyük bir felakete yaklaştığının işaretlerinden biriydi.
Mussolini açısından bu pakt riskliydi. İtalya, Almanya kadar güçlü bir sanayi ve savaş kapasitesine sahip değildi. İtalyan ordusu büyük bir Avrupa savaşına hemen hazır değildi. Nitekim Mussolini’nin damadı ve dışişleri bakanı Ciano, daha sonra anılarında bu ittifakın tehlikeli taraflarını dile getirecekti. Fakat Mussolini, Hitler’in yükselişine ortak olmak, Akdeniz’de ve Avrupa’da büyük güç gibi görünmek istiyordu. Bu gösteriş arzusu, İtalya’yı Almanya’nın savaş çizgisine daha sıkı bağladı.
Hitler açısından ise Çelik Pakt, Polonya’ya ve Avrupa düzenine karşı girişeceği hamlelerde arkasında İtalya’nın durduğunu göstermek için önemliydi. Almanya, birkaç ay sonra 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal edecek ve II. Dünya Savaşı başlayacaktı. İtalya savaşın ilk aşamasında hemen cepheye girmedi; ancak 1940’ta Almanya’nın yanında savaşa katıldı. Bu da Çelik Pakt’ın, Avrupa’yı saran savaş ittifaklarından biri olarak fiilen devreye girdiğini gösterdi.
1942 – Meksika II. Dünya Savaşı’nda Müttefiklere katıldı; savaş Atlantik’ten Latin Amerika’ya uzandı
22 Mayıs 1942’de Meksika, II. Dünya Savaşı’nda Mihver Devletleri’ne savaş ilan ederek Müttefikler safına katıldı. Bu kararın arkasında, Alman denizaltılarının Meksika petrol tankerlerini hedef alması vardı. Özellikle Potrero del Llano ve Faja de Oro adlı Meksika tankerlerinin batırılması, ülkede büyük öfke yarattı ve Meksika’nın savaşa resmen girmesine giden yolu açtı.
Meksika, savaşın başında tarafsız kalmaya çalışıyordu. Ancak ülke, petrol üretimi ve ABD ile ekonomik ilişkileri nedeniyle savaşın dışında kalabilecek bir konumda değildi. Meksika petrolü, Müttefiklerin savaş ekonomisi açısından önemliydi. Alman denizaltıları Atlantik’te Müttefiklere mal taşıyan tarafsız ya da yarı tarafsız ülkelerin gemilerini de hedef almaya başlamıştı.
13 Mayıs 1942’de Meksika tankeri Potrero del Llano, Alman denizaltısı tarafından batırıldı. Ardından 20 Mayıs’ta Faja de Oro adlı bir başka Meksika tankeri de torpillendi. Bu iki saldırıda Meksikalı denizciler hayatını kaybetti. Saldırılar, Meksika kamuoyunda büyük bir tepkiye neden oldu. Bunun üzerine Meksika Kongresi, Mihver Devletleri’ne savaş ilan edilmesini onayladı.
Meksika’nın savaşa katılması, Latin Amerika açısından da önemliydi. Birçok Latin Amerika ülkesi Mihver Devletleri’yle diplomatik ilişkilerini kesmişti; ancak savaşa fiilen ve resmen katılmak daha ileri bir adımdı. Meksika, bu kararla ABD ve Müttefiklerle daha yakın askerî, ekonomik ve diplomatik iş birliğine girdi.
Meksika’nın savaştaki en bilinen askerî katkısı Escuadrón 201, yani 201. Avcı Filosu oldu. Aztek Kartalları olarak da bilinen bu birlik, Pasifik cephesinde ABD kuvvetleriyle birlikte görev yaptı. Meksikalı pilotlar Filipinler’de Japon kuvvetlerine karşı hava operasyonlarına katıldı. Bu, Meksika ordusunun ülke dışında modern bir savaşta görev aldığı sembolik ve tarihî bir andı.
Savaş Meksika’nın iç siyasetini ve ekonomisini de etkiledi. ABD ile ilişkiler güçlendi; iş gücü, tarım üretimi, sanayi, petrol ve demiryolu taşımacılığı savaş ekonomisinin parçası haline geldi. Aynı dönemde Bracero Programı ile çok sayıda Meksikalı işçi ABD’de tarım ve demiryolu sektörlerinde çalışmaya başladı. Yani Meksika’nın savaşa katılması sadece cephede değil, emek ve ekonomi alanında da sonuçlar doğurdu.
1947 – Truman Türkiye yardımını imzaladı; Türkiye’nin Soğuk Savaş rotası değişti
22 Mayıs 1947’de ABD Başkanı Harry S. Truman, Türkiye ve Yunanistan’a yardım yapılmasını öngören kanunu imzaladı. Bu imza, tarihe Truman Doktrini olarak geçen politikanın resmen yürürlüğe girmesi anlamına geliyordu. Truman, 12 Mart 1947’de Kongre’den Türkiye ve Yunanistan için toplam 400 milyon dolarlık askerî ve ekonomik yardım istemişti. ABD Ulusal Arşivleri de Truman’ın bu konuşmayla iki ülkeye yardım talep ettiğini ve bu politikanın sonraki kırk yıl boyunca Amerikan dış politikasını şekillendiren Soğuk Savaş çizgisinin başlangıçlarından biri olduğunu belirtir.
Bu yardımın arkasında II. Dünya Savaşı sonrası güç dengesi vardı. İngiltere, savaşın ekonomik yükü nedeniyle Yunanistan ve Türkiye’ye verdiği desteği sürdüremeyeceğini açıklamıştı. Yunanistan’da iç savaş vardı; Türkiye ise Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki baskısı ve doğu sınırlarına dair talepleri nedeniyle kendini tehdit altında hissediyordu.
Türkiye’ye ayrılan miktar 100 milyon dolar civarındaydı. Yunanistan’a ayrılan pay daha büyüktü; çünkü orada sıcak bir iç savaş yaşanıyordu. Türkiye açısından yardımın asıl hedefi, ordunun modernleştirilmesi ve ülkenin Sovyet baskısı karşısında Batı bloğuna bağlanmasıydı. Bu nedenle 22 Mayıs 1947; Türkiye’nin güvenlik mimarisinin ABD merkezli Batı ittifakına doğru yöneldiği önemli bir eşiktir.
Aynı gün, General Oliver başkanlığındaki Amerikan askerî heyeti de Türkiye’ye geldi. Bu heyetin görevi, yapılacak askerî yardımın nasıl kullanılacağını, Türk ordusunun hangi alanlarda destekleneceğini ve yardım programının teknik ihtiyaçlarını incelemekti. Truman Doktrini üzerine yapılan akademik bir çalışmada, Amerika’dan gelen ilk askerî heyetin General Oliver başkanlığında 22 Mayıs 1947’de Türkiye’ye geldiği, çeşitli resmî temaslarda bulunduğu ve çalışmalarını tamamladıktan sonra 15 Temmuz’da Türkiye’den ayrıldığı aktarılır.
George C. Marshall, o sırada ABD Dışişleri Bakanı’ydı. Türkiye’ye yardım programı, ABD dış politikasının parçası olarak Dışişleri Bakanlığı denetiminde yürütülecekti. Ancak bu yardım, daha sonra 1948’de başlayacak Marshall Planı ile aynı şey değildir. Truman Doktrini daha çok güvenlik, askerî destek ve Sovyet yayılmasını durdurma politikasıydı; Marshall Planı ise Avrupa’nın ekonomik yeniden inşasına yönelik daha geniş bir programdı.
Truman, kanunu imzalarken bunun barışın inşası için önemli bir adım olduğunu söyledi. Truman Kütüphanesi’nde yer alan imza açıklamasında, Türkiye ve Yunanistan’a yardımı öngören yasanın Kongre’nin iki kanadında büyük çoğunlukla kabul edilmesini, ABD’nin barış şartlarını oluşturmak için güçlü bir çaba göstermeye hazır olduğunun kanıtı olarak niteledi.
Türkiye açısından bu gelişmenin sonuçları çok büyüktü. Amerikan askerî yardımıyla Türk ordusunda teçhizat, eğitim, lojistik ve savunma anlayışı değişmeye başladı. ABD ile askerî ilişkiler derinleşti. Bu süreç, 1950’de Kore Savaşı’na asker gönderilmesi ve 1952’de Türkiye’nin NATO’ya girmesi ile tamamlanacak çizginin başlangıcıydı. Başka bir ifadeyle, 22 Mayıs 1947’de atılan imza, Türkiye’nin Soğuk Savaş boyunca hangi blokta yer alacağının en açık işaretlerinden biri oldu.
1950 – İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı sona erdi; Celâl Bayar Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi
22 Mayıs 1950’de, 14 Mayıs seçimlerini Demokrat Parti’nin kazanmasının ardından Türkiye’de yalnız hükümet değil, devletin zirvesi de değişti. İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi, Demokrat Parti Genel Başkanı Celâl Bayar, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.
Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasal kırılmalarından biridir. Çünkü 1923’ten 1950’ye kadar devletin en üst makamı, önce Mustafa Kemal Atatürk, ardından İsmet İnönü tarafından temsil edilmişti. Celâl Bayar’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte Cumhuriyet’in kurucu kadrosundan gelen ama artık muhalefet hareketinin lideri haline gelmiş bir isim, sandık yoluyla iktidara gelen yeni çoğunluğun devlet başkanı oldu.
İsmet İnönü, Atatürk’ün ölümünden sonra 1938’de cumhurbaşkanı seçilmişti. Onun cumhurbaşkanlığı, II. Dünya Savaşı yılları, savaş dışı kalma politikası, ağır ekonomik sıkıntılar, tek parti yönetiminin son dönemi ve çok partili hayata geçiş gibi son derece kritik başlıklarla anılır. İnönü, 1945 sonrasında Türkiye’nin çok partili sisteme geçmesine izin verdi; Demokrat Parti’nin kurulması, muhalefetin örgütlenmesi ve 1950’de iktidarın seçimle el değiştirmesi onun döneminde gerçekleşti.
Celâl Bayar ise Cumhuriyet’in eski ve tecrübeli siyasetçilerinden biriydi. İttihat ve Terakki döneminden gelen, Millî Mücadele’de yer alan, Cumhuriyet döneminde ekonomi yönetiminde görev yapan, İş Bankası’nın kuruluşunda rol üstlenen ve 1937-1939 arasında başbakanlık yapan bir isimdi. Ancak 1946’da Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’la birlikte Demokrat Parti’yi kurarak CHP’den ayrıldı. Böylece eski bir devlet adamı, yeni muhalefetin liderine dönüştü.
22 Mayıs 1950’de Meclis’te yapılan seçimle Bayar cumhurbaşkanı oldu. Aynı gün Adnan Menderes başbakanlığında 19. Türkiye Hükûmeti kuruldu. Böylece Demokrat Parti iktidarının iki ana figürü de görev yerlerine oturdu: Celâl Bayar Çankaya’ya çıktı, Adnan Menderes hükümetin başına geçti.
Bu değişim sembolik açıdan çok büyüktü. Çünkü İsmet İnönü, Millî Mücadele’nin ikinci adamı, Lozan’ın baş müzakerecisi, Atatürk’ten sonra devletin devamlılığını temsil eden figürdü. Buna rağmen seçim sonucunu kabul etti ve iktidarı Demokrat Parti’ye devretti. Bu tavır, Türkiye’de çok partili demokrasinin yerleşmesi açısından kritik bir örnek olarak görülür. İktidar, askerî müdahale ya da saray entrikasıyla değil, sandıkla ve Meclis yoluyla değişmişti.
Celâl Bayar’ın cumhurbaşkanlığı ise Demokrat Parti döneminin devlet başkanlığı makamını temsil etti. Bayar, daha çok Menderes hükümetlerinin arkasındaki siyasal ağırlık ve parti kurucusu kimliğiyle etkili oldu. Cumhurbaşkanı olmasına rağmen Demokrat Parti ile bağını tamamen koparmış tarafsız bir figür gibi davranmadığı eleştirileri zaman zaman yapıldı. Bu da Türkiye’de cumhurbaşkanlığı makamının tarafsızlığı tartışmasının erken örneklerinden biridir.
1955 – Nene Hatun öldü; Erzurum savunmasının simge kadın kahramanı tarihe geçti
22 Mayıs 1955’te, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın simge isimlerinden Nene Hatun hayatını kaybetti. 1857’de Erzurum’da doğan Nene Hatun, özellikle Aziziye Tabyası savunması sırasında gösterdiği cesaretle Türk tarihinin en bilinen kadın kahramanlarından biri haline geldi.
Nene Hatun’un adını tarihe yazdıran olay, 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sırasında yaşandı. 1877’de Rus ordusu Erzurum’a doğru ilerlerken şehir büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kaldı. Erzurum’un savunmasında kritik noktalardan biri olan Aziziye Tabyası, Rus birlikleri ve onlara destek veren Ermeni çeteleri tarafından ele geçirildi. Bu haber şehirde büyük bir infial yarattı.
Rivayete göre, henüz çok genç bir kadın olan Nene Hatun, kundaktaki bebeğini evde bırakarak halkla birlikte tabyaya koştu. Elinde kazma, balta ya da satır olduğu anlatılır. Burada önemli olan silahın ne olduğundan çok, onun temsil ettiği ruhtur: Şehrin savunması yalnız askerlerin işi olmaktan çıkmış, halkın ve özellikle kadınların da doğrudan katıldığı bir direnişe dönüşmüştür.
Aziziye Tabyası’nda yaşanan çarpışmalarda Erzurum halkı büyük bir fedakârlık gösterdi. Kadınlar, yaşlılar, gençler ve siviller askerlerle birlikte direndi. Nene Hatun bu direnişin en güçlü sembolü oldu. Onun adı, zamanla yalnız bir kişinin cesaretini değil, işgal tehdidi karşısında halkın topyekûn ayağa kalkmasını temsil etmeye başladı.
Fakat Nene Hatun’un hayatı, kahramanlık anından sonra rahat ve görkemli bir yaşama dönüşmedi. Uzun yıllar Erzurum’da mütevazı şartlarda yaşadı. Cumhuriyet döneminde yeniden hatırlandı; özellikle 1950’lerde 93 Harbi’nin yaşayan sembolü olarak kamuoyunda ilgi gördü. 1955’te Türk Kadınlar Birliği tarafından Yılın Annesi seçildi. Aynı yıl, 98 yaşındayken vefat etti.
Nene Hatun’un hikâyesi bazen efsaneleşmiş ayrıntılarla anlatılır. Bu tür kahramanlık hikâyelerinde tarih ile halk hafızası iç içe geçer. Ama bu, onun tarihî önemini azaltmaz. Tam tersine, Nene Hatun’un gücü biraz da buradan gelir: O, bir savaş gününde cepheye koşan genç bir kadın olarak gerçek bir cesaret göstermiş; sonra da millet hafızasında vatan savunmasının kadın yüzü haline gelmiştir.
1956 – Bayrampaşa Cezaevi’nin temeli atıldı; Sağmalcılar adıyla Türkiye’nin en büyük cezaevlerinden biri doğdu
22 Mayıs 1956’da İstanbul’da 1200 kişilik Bayrampaşa Cezaevi’nin temeli atıldı. O dönem daha çok Sağmalcılar Cezaevi adıyla anılacak olan bu büyük cezaevi, Türkiye’nin modern ceza infaz tarihindeki en bilinen ve en tartışmalı mekânlarından biri haline geldi.
Bayrampaşa Cezaevi’nin kurulması, İstanbul’daki eski cezaevi düzeninin yetersiz kaldığı bir döneme denk geldi. Özellikle Sultanahmet Cezaevi gibi tarihî ama artık ağır koşullarıyla eleştirilen yapılar, büyüyen İstanbul’un tutuklu ve hükümlü nüfusunu taşımakta zorlanıyordu. Bayrampaşa’da büyük kapasiteli yeni bir cezaevi yapılması, dönemin devlet aklında daha geniş, daha merkezi ve daha modern bir infaz yapısı kurma ihtiyacının sonucuydu.
Cezaevi, açıldıktan sonra kısa sürede Türkiye’nin en bilinen hapishanelerinden biri oldu. Sağmalcılar Cezaevi adı, özellikle 1970’lerden itibaren siyasi davalar, adli tutuklular, koğuş sistemi, mahkûm isyanları, açlık grevleri, firar haberleri ve cezaevi şiddetiyle birlikte anıldı. Burası, Türkiye’nin siyasal gerilimlerinin, adalet sistemindeki sorunların ve cezaevi koşullarına dair tartışmaların yoğunlaştığı bir hafıza alanıydı.
Bayrampaşa Cezaevi’nin en karanlık sayfalarından biri 19 Aralık 2000 Hayata Dönüş Operasyonu’dur. Türkiye genelinde 20 cezaevine yapılan operasyonlarda resmî ve hak örgütü kaynaklarına göre onlarca kişi hayatını kaybetti; Bayrampaşa Cezaevi operasyonun en ağır yaşandığı yerlerden biri olarak hafızaya kazındı. Olay, F tipi cezaevleri, tecrit, ölüm oruçları, devletin güç kullanımı ve cezaevlerinde insan hakları tartışmalarının merkezine yerleşti. Cezaevi daha sonra kapatıldı ve bulunduğu alan kentsel dönüşüm sürecine dahil edildi.
1958 – Süleymaniye’deki tarihî Siyavuş Paşa Konağı yandı; İstanbul’un ahşap konak hafızası bir kez daha eksildi
22 Mayıs 1958’de İstanbul Süleymaniye’de, Siyavuş Paşa Sokak’ta bulunan tarihî bir konak yandı. İstanbul İtfaiyesi’nin tarihî yangın kayıtlarında olay, “Süleymaniye Siyavuşpaşa Sokak, 1 konak kısmen yanmıştır” şeklinde geçer. Bazı kronolojiler bu yapıyı Siyavuş Paşa Konağı olarak anar.
Bu maddeyi değerli yapan şey, yalnız bir binanın yanması değildir. Süleymaniye, İstanbul’un Osmanlı şehir dokusunu en güçlü taşıyan semtlerinden biriydi. Medreseleri, camileri, ahşap evleri, konakları, dar sokakları, Haliç’e ve eski İstanbul’a açılan manzarasıyla başkentin hafızasıydı. Böyle bir yerde çıkan her yangın, aslında İstanbul’un tarihî dokusundan bir parçanın daha eksilmesi anlamına geliyordu.
Siyavuş Paşa adı da İstanbul tarihinde yabancı değildir. Kanijeli Siyavuş Paşa, 16. yüzyılda vezirlik ve sadrazamlık yapmış, Osmanlı saray ve devlet çevresinde önemli görevler üstlenmiş bir devlet adamıydı. İstanbul’un farklı bölgelerinde onun adıyla anılan sokak, köşk ve yapılar vardır. Bu nedenle Süleymaniye’deki Siyavuş Paşa Konağı yangını, Osmanlı seçkinlerinin, paşa konaklarının ve eski İstanbul aile hayatının mimari izlerinden birinin kaybı demektir.
İstanbul yangınları tarih boyunca en çok ahşap yapı dokusunu vurdu. Şehir, yüzyıllar boyunca deprem kadar yangınla da sınandı. Ahşap evler, bitişik nizam sokaklar, dar yollar, rüzgâr ve eski ısınma/aydınlatma düzenleri yangınları hızla büyütebiliyordu. 20. yüzyıla gelindiğinde bile İstanbul’un eski semtlerinde konak, ahşap ev ve tarihî yapı yangınları bitmiş değildi. Nitekim 1950’ler İstanbul yangınları içinde Kapalıçarşı, Şehzadebaşı ve Süleymaniye çevresindeki yangınlar ayrıca dikkat çeker.
Bu olayın bir başka anlamı da şudur: İstanbul’da birçok tarihî yapı savaşla değil, ihmal, yangın, bakımsızlık, imar baskısı ve zamana yenilme yüzünden kayboldu. Büyük saraylar, camiler ve anıtlar daha kolay korunabildi; fakat konaklar, ahşap evler ve gündelik hayat mimarisi aynı ölçüde korunamadı. Oysa bir şehrin ruhu yalnız büyük anıtlarda değil, insanların yaşadığı evlerde, avlularda, sokaklarda ve konaklarda saklıdır.
1960 – İbrahim Çallı öldü; Türk resminde bir kuşağa adını veren büyük ressam aramızdan ayrıldı
22 Mayıs 1960’ta Türk resminin en önemli isimlerinden İbrahim Çallı hayatını kaybetti. 1882’de Denizli’nin Çal ilçesinde doğan sanatçı, yalnız kendi tablolarıyla değil, etrafında oluşan kuşakla da Türk sanat tarihinde özel bir yer edindi. Hatta onun adı, Cumhuriyet’e uzanan modern Türk resim geleneğinde bir dönem ve üslup tanımı haline geldi: Çallı Kuşağı.
İbrahim Çallı’nın hikâyesi, Anadolu’dan çıkıp Osmanlı’nın son dönem sanat ortamına, oradan da Avrupa resmine uzanan tipik ama güçlü bir modernleşme hikâyesidir. Genç yaşta İstanbul’a geldi, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim aldı. Yeteneği fark edilince Avrupa’ya gönderilen öğrenciler arasına girdi ve Paris’te resim eğitimi gördü. Bu Paris tecrübesi, onun sanat anlayışını belirledi. Akademik resim geleneğini öğrendi; ama aynı zamanda izlenimcilik etkisiyle ışığa, renge, açık hava resmine ve daha serbest fırça kullanımına yöneldi.
Çallı’nın resimlerinde en dikkat çekici taraf, canlı renk duygusu ve ışığı yakalama çabasıdır. Portreler, natürmortlar, peyzajlar, kadın figürleri, Boğaz manzaraları ve günlük hayat sahneleri onun dünyasında önemli yer tutar. Osmanlı’nın son dönemindeki daha ağır, akademik ve kontrollü resim anlayışına kıyasla Çallı’nın fırçası daha hareketli, daha renkli ve daha serbesttir. Bu yüzden onun sanatı, Türk resminde Batı etkili modernleşmenin güçlü bir aşaması olarak görülür.
İbrahim Çallı aynı zamanda öğretmendi. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, yani bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kökenini oluşturan kurumda uzun yıllar hocalık yaptı. Birçok genç sanatçının yetişmesinde rol oynadı. Onun çevresindeki sanatçılar ve öğrenciler, 1914 Kuşağı ya da daha yaygın adıyla Çallı Kuşağı olarak anılır. Bu kuşak, Türk resmini daha canlı, daha kişisel ve Avrupa’daki modern resim akımlarına daha açık bir çizgiye taşıdı.
Çallı’nın Cumhuriyet dönemindeki yeri de önemlidir. Yeni devlet, sanatta da modern bir kimlik kurmak istiyordu. Ressamlar sergiler açıyor, yeni kurumlarda görev alıyor, portreler, tarihî kompozisyonlar ve Cumhuriyet’in görsel hafızasını kuran işler üretiyordu. Çallı, bu geçiş döneminin hem Osmanlı’dan gelen hem de Cumhuriyet’le devam eden sanatçılarından biri oldu.
Onun adı bazen özellikle Atatürk portreleri ve Cumhuriyet dönemi resim anlayışıyla da anılır. Fakat Çallı’yı yalnız resmî portreler üzerinden değerlendirmek eksik olur. O, Türk resmine renk, ışık, fırça serbestliği ve daha yaşanan bir dünya duygusu getiren ressamlardandır. Kadın portrelerinde, Boğaz görünümlerinde, natürmortlarında ve figürlü kompozisyonlarında bu canlılık açıkça hissedilir.
1960 – Büyük Şili Depremi yaşandı; bugüne kadar ölçülmüş en büyük deprem dünyayı sarstı
22 Mayıs 1960’ta Şili’nin güneyinde, Valdivia çevresinde tarihin aletlerle ölçülmüş en büyük depremi meydana geldi. Depremin büyüklüğü güncel bilimsel kayıtlarda Mw 9.5 olarak verilir. Burada Richter ölçeği yerine moment magnitüdü demek daha doğru olur; çünkü bu kadar büyük depremler için modern deprem biliminde kullanılan ölçü budur.
Deprem, yerel saatle öğleden sonra 15.11’de, Şili kıyıları açıklarında meydana geldi. 160 kilometreden çok daha geniş bir kırılma alanı boyunca etkili olan bu dev sarsıntı, Nazca Levhası’nın Güney Amerika Levhası’nın altına dalmasıyla oluşan büyük bir dalma-batma zonu depremiydi.
Depremin etkisi yalnız Şili ile sınırlı kalmadı. Sarsıntı, Valdivia başta olmak üzere güney Şili’de şehirleri, köyleri, yolları, limanları ve altyapıyı ağır biçimde tahrip etti. Toprak kaymaları, zemin oturmaları, kıyı çökmeleri ve nehir yataklarındaki değişimler felaketi büyüttü. USGS, deprem sonucunda Şili’de yaklaşık 1.655 kişinin öldüğünü, 3 bin kişinin yaralandığını, 2 milyon kişinin evsiz kaldığını ve büyük maddi hasar oluştuğunu aktarır.
Ancak can kaybı konusunda kaynaklar arasında farklılık vardır. Bazı eski listelerde 4 bin-5 bin aralığı verilir; NOAA/NCEI, Şili’de deprem ve tsunamiyle ilişkili ölü sayısının kesin olmadığını ve tahminlerin 490 ile 5.700 arasında değiştiğini belirtir. Sonuç olarak can kaybı kesin olarak bilinmemekle birlikte, kaynaklara göre binlerle ifade edilir; bazı kayıtlarda 4 bini aşkın ölümden söz edilir.
Depremin en yıkıcı sonuçlarından biri de Pasifik Okyanusu’nu aşan tsunami oldu. Dev dalgalar sadece Şili kıyılarını vurmadı; Hawaii, Japonya, Filipinler ve Pasifik’in farklı bölgelerine kadar ulaştı. USGS’ye göre tsunami Hawaii’de 61, Japonya’da ise 122 kişinin ölümüne yol açtı.
Büyük Şili Depremi, deprem bilimi açısından da çok öğretici bir olaydır. İnsanlık, bir depremin yalnız merkez üssündeki şehirleri değil, okyanus ötesindeki ülkeleri de vurabileceğini bu felaketle çok daha net gördü. Tsunami uyarı sistemleri, kıyı yerleşim planlaması, deprem gözlem ağları ve Pasifik ölçeğinde afet iş birliği açısından 1960 depremi büyük bir ders oldu.
1960 – Ankara’da haberleşmeye sansür kondu; beş kişinin birlikte dolaşması bile yasaklandı
22 Mayıs 1960’ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, başkentte yeni ve sert güvenlik tedbirleri aldı. Haberleşmeye sansür ve sınırlama getirildi; telgraf ve mektuplar denetim altına alındı, radyo, telefon ve telsiz haberleşmesi üzerinde sıkı kontrol kuruldu. Ayrıca şehirde beş kişinin bir araya gelerek dolaşması bile yasaklandı. Bu kararlar, 27 Mayıs askerî müdahalesinden yalnız beş gün önce, Türkiye’de siyasal krizin artık olağan yönetim araçlarıyla kontrol edilemediğini gösteriyordu. Akademik bir çalışmada, 22 Mayıs’ta Ankara’ya yurt içinden ve dışından gönderilen telgraf ve mektuplara sansür konduğu, radyo-telefon-telsiz haberleşmesine el konduğu ve “gezinti maksadıyla beş kişinin dahi bir araya gelerek dolaşmasının” yasaklandığı aktarılır.
Bu yasakların arka planında, bir gün önce yaşanan Harp Okulu öğrencilerinin sessiz yürüyüşü vardı. 21 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencilerinin Ankara’da hükümet aleyhine yürüyüş yapması, Demokrat Parti iktidarı açısından artık meselenin üniversite öğrencileri ve muhalefetle sınırlı olmadığını gösterdi. Ordu içindeki genç kadroların da siyasi krizin içine çekildiği görülüyordu.
1950’lerin sonunda Demokrat Parti iktidarı ile muhalefet arasındaki gerilim iyice sertleşmişti. Tahkikat Komisyonu, basın üzerindeki baskılar, üniversite olayları, 555K gösterisi, İstanbul ve Ankara’daki öğrenci protestoları, Meclis’teki sert tartışmalar ve sıkıyönetim uygulamaları ülkeyi darbe öncesi bir kriz atmosferine sokmuştu. Ankara’da haberleşmenin denetim altına alınması ve küçük grupların bile dolaşmasının yasaklanması, devletin artık sokaktan, öğrenciden, subay adayından ve haber akışından aynı anda korkar hale geldiğini gösteriyordu.
Bu kararlar, basın özgürlüğü açısından da ağır bir eşikti. Sıkıyönetim Komutanlığı, olaylarla ilgili haber, fotoğraf, karikatür ve yorumların yayımlanmasını sıkı biçimde denetliyordu. Gazetelerin kapatılabileceği tehdidi, dönemin basın iklimini belirliyordu.
“Beş kişinin bir araya gelerek dolaşmasının yasaklanması” ifadesi, dönemin ruhunu çok iyi anlatır. Bu kamusal alanın siyaseten neredeyse tamamen kapatılmasıdır. Bir şehirde beş kişinin birlikte yürümesi bile risk sayılıyorsa, iktidar ile toplum arasındaki güven ilişkisi kopmuş demektir. Ankara, 27 Mayıs’tan hemen önce, haberin, sokağın ve kalabalığın denetim altına alınmaya çalışıldığı bir başkent görünümündeydi.
1963 – Milan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazandı; Avrupa’nın zirvesine çıkan ilk İtalyan takımı oldu
22 Mayıs 1963’te İtalya temsilcisi AC Milan, Londra’daki Wembley Stadı’nda oynanan Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Portekiz’in güçlü takımı Benfica’yı 2-1 yenerek Avrupa şampiyonu oldu. Bu zafer, Milan tarihinin ilk Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğuydu. Daha önemlisi, Milan bu kupayı kazanan ilk İtalyan takımı olarak futbol tarihine geçti.
Finalin rakibi sıradan bir takım değildi. Benfica, önceki iki sezonun Avrupa şampiyonuydu. 1961’de Barcelona’yı, 1962’de Real Madrid’i yenerek kupayı kazanmıştı. Kadrosunda Eusébio, Mário Coluna, António Simões gibi dönemin büyük yıldızları vardı. Yani Milan, Avrupa’nın son iki yılını domine eden takıma karşı oynuyordu.
Maça Benfica daha iyi başladı. Eusébio, 19. dakikada attığı golle Portekiz ekibini 1-0 öne geçirdi. O sırada futbol dünyasının yükselen yıldızlarından biriydi; hızı, şut gücü ve ceza sahası çevresindeki bitiriciliğiyle Avrupa futbolunun en korkulan oyuncularından biri haline gelmişti. İlk yarı Benfica’nın üstünlüğüyle bitti ve Milan için işler zor görünüyordu.
İkinci yarıda ise sahneye José Altafini çıktı. Brezilya doğumlu olan Altafini, 1958 Dünya Kupası’nda Brezilya kadrosunda yer almış, daha sonra İtalya Milli Takımı’nı da seçmiş sıra dışı bir golcüydü. 58. dakikada Milan’a eşitliği getirdi, 69. dakikada bir kez daha sahneye çıkarak skoru 2-1 yaptı.
Milan’ın teknik direktörü Nereo Rocco idi. Rocco, İtalyan futbolunda daha sonra “catenaccio” kültürüyle birlikte anılacak savunma disiplini, takım dengesi ve taktik akıl bakımından çok önemli bir isimdi. Milan’ın kaptanı ise Cesare Maldini’ydi. Bu ayrıntı da futbol tarihi açısından güzel bir bağ kurar: Yıllar sonra oğlu Paolo Maldini, Milan formasıyla Avrupa futbolunun en büyük efsanelerinden biri olacaktı.
Bu finalin Türkiye açısından küçük ama ilginç bir tarafı da var: Milan, o sezon çeyrek finalde Galatasaray’ı elemişti. İlk maçı İstanbul’da 3-1, rövanşı Milano’da 5-0 kazanan Milan, toplamda 8-1’le tur atlamıştı. Yani 1963’te Avrupa şampiyonu olan takımın yolunda bir Türk temsilcisi de vardı.
1963 – İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı dört büyük gazeteyi kapattı; Talat Aydemir kalkışmasının ardından basına sert müdahale geldi
22 Mayıs 1963’te İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı, İstanbul’da yayımlanan Hürriyet, Milliyet, Akşam ve Tercüman gazetelerinin kapatılmasına karar verdi. Karar, Talat Aydemir’in ikinci darbe girişiminin hemen ardından geldi. Yani mesele yalnız bir basın yasağı değildi; 20-21 Mayıs 1963 gecesi yaşanan askerî kalkışmadan sonra devletin haber akışını ve kamuoyunu kontrol altına alma refleksiydi.
Arka planda, eski Harp Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir’in ikinci kez darbe girişiminde bulunması vardı. Aydemir, 22 Şubat 1962’deki ilk kalkışmadan sonra affedilmiş ve emekliye sevk edilmişti. Ancak 21 Mayıs 1963’te yeniden harekete geçti. Bazı Harp Okulu öğrencileri ve askerî unsurlarla Ankara’da yönetime el koymaya çalıştı. Girişim kısa sürede bastırıldı; ardından Ankara, İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi.
Sıkıyönetim komutanlıkları, darbe girişiminin basında nasıl verileceğine dair sert kurallar koydu. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın tebliğlerinde haberlerin hangi başlıklarla, hangi büyüklükte, hangi fotoğraflarla verilebileceği bile sınırlanmıştı. İstanbul Üniversitesi kaynaklı bir çalışmada, komutanlığın 5 numaralı tebliğinde sürmanşet, büyük klişe, dört sütundan büyük resim ve gösterişli manşet kullanımının yasaklandığı görülür.
Hürriyet, Milliyet, Akşam ve Tercüman gazeteleri bu yasaklara uymamakla suçlandı. Sıkıyönetim Komutanlığı, 22 Mayıs 1963’te İstanbul’da yayımlanan bu gazetelerin tebliğe aykırı yayın yaptığını, yasakları ihlal ettiğini bildirdi. Aynı çalışmada, bu dört gazetenin “ilk defa ihtar mahiyetinde olmak üzere” 23 Mayıs’tan itibaren üç gün süreyle kapatıldığı aktarılır.
Bu karar, 1960’lar Türkiye’sinde basın özgürlüğünün askerî ve siyasi kriz anlarında ne kadar kırılgan hale geldiğini gösterir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra yeni anayasa daha özgürlükçü bir çerçeve getirmişti; fakat ordu içindeki cunta girişimleri ve sıkıyönetim uygulamaları, bu özgürlük alanının kriz dönemlerinde hızla daraltılabildiğini gösterdi. Talat Aydemir’in girişimi başarısız olmuştu; ama onun yarattığı güvenlik paniği basını doğrudan vurdu.
Bu olayın bir başka ilginç yanı da şudur: Gazeteler darbe girişimini kışkırtmakla değil, haberin sunuluş biçiminde sıkıyönetimin koyduğu kalıpları aşmakla hedef alındı. Yani mesele içerik değil, manşetin tonu, haberin büyüklüğü, fotoğrafın ölçüsü ve kamuoyunda yaratacağı etkiydi. Bu da sıkıyönetim zihniyetinin basını sadece bilgi aktaran bir mecra olmaktan ziyade, kontrol edilmesi gereken bir güç olarak gördüğünü açıkça gösterir.
1971 – Bingöl depremi yaşandı; Doğu Anadolu’da 878 kişi hayatını kaybetti
22 Mayıs 1971’de Bingöl’de, Türkiye’nin yakın dönem deprem hafızasında derin iz bırakan büyük bir deprem meydana geldi. Depremin büyüklüğü kaynaklarda genellikle 6,8 Ms ya da 6,6-6,8 aralığında verilir. Merkez üssü Bingöl çevresiydi; özellikle Bingöl şehir merkezi, Göynüksuyu Vadisi, Çapakçur Ovası ve çevre köyler ağır hasar gördü. Dönemin resmî tespitlerine göre depremde 878 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı ve binlerce yapı yıkıldı ya da ağır hasar aldı.
Deprem akşam saatlerinde meydana geldi. Bingöl gibi kırsal yerleşimlerin, kerpiç ve dayanıksız yapı stoğunun yoğun olduğu bir bölgede bu büyüklükteki bir deprem ölümcül sonuçlar doğurdu. Hasarın büyük bölümü köylerde yaşandı. Bir çalışmada resmî kayıtlara dayanılarak ölümlerin 324’ünün Bingöl şehir merkezinde, 545’inin merkeze bağlı köylerde, kalanların ise Solhan, Karlıova ve Kiğı çevresinde meydana geldiği aktarılır.
Bu depremi önemli yapan şeylerden biri, bölgenin Türkiye’nin en aktif tektonik kuşaklarından birinde yer almasıdır. Bingöl, Doğu Anadolu Fay Zonu ile Kuzey Anadolu Fay Zonu’nun birbirine yaklaştığı, karmaşık ve yüksek riskli bir deprem coğrafyasında bulunur. 1971 depremi de Göynüksuyu Vadisi boyunca uzanan sol yanal doğrultu atımlı fay sistemiyle bağlantılıdır.
Deprem, Bingöl’ün sosyal hayatını da sarstı. Kentte kamu binaları, konutlar, yollar ve altyapı ciddi zarar gördü. Resmî hasar tespitlerinde 9 binden fazla binanın hasar gördüğü ya da yıkıldığı bilgisi yer alır. Bu rakam, o dönem Bingöl gibi küçük ve kırsal karakteri güçlü bir şehir için neredeyse bütün hayatın altüst olması demekti.
1971 yılı Türkiye için zaten çalkantılıydı. 12 Mart Muhtırası’nın ardından ülke siyasi kriz içindeydi. Üstelik Bingöl depreminden yalnız on gün önce, 12 Mayıs 1971’de Burdur depremi yaşanmıştı. Kısa aralıklarla gelen bu afetler hem devletin afet yönetimi kapasitesini hem de yapı güvenliği sorununu acı biçimde gündeme taşıdı. 1971 Bingöl depremi üzerine yapılan tarihsel çalışmalarda da bu depremin, 12 Mart sonrası siyasi kriz ortamında Türkiye’yi ayrıca zor durumda bıraktığı vurgulanır.
1971 – İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom öldürüldü; 12 Mart döneminin en sarsıcı olaylarından biri yaşandı
Efraim Elrom’un kaçırılması ve öldürülmesi, 12 Mart Muhtırası sonrasındaki Türkiye’nin en sert ve karanlık olaylarından biridir. Kaçırılma tarihi genellikle 17 Mayıs 1971, ölüm tarihi 22 Mayıs 1971, cesedinin bulunması ise bazı kaynaklarda 23 Mayıs 1971 sabahı olarak geçer. Rıfat N. Bali’nin bu olayı inceleyen çalışmasının tanıtımında, Elrom’un cesedinin 23 Mayıs 1971 Pazar sabahı saat 04.15’te Nişantaşı’nda bir apartman dairesinde bulunduğu belirtilir.
Efraim Elrom, İsrail’in İstanbul Başkonsolosu’ydu. İsrail güvenlik teşkilatında görev yapmış, Adolf Eichmann’ın sorgulanmasında rol almış bir isimdi. Türkiye’ye başkonsolos olarak atanmıştı. 17 Mayıs 1971’de İstanbul’da, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi, kısa adıyla THKP-C üyeleri tarafından kaçırıldı. Olay, Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir, Ziya Yılmaz ve arkadaşlarının yer aldığı örgütün Türkiye kamuoyunda adını en sert biçimde duyurduğu eylemlerden biri oldu.
THKP-C, Elrom’un hayatına karşılık bazı talepler ileri sürdü. Bunlar arasında örgütün bildirilerinin yayımlanması ve hapisteki devrimci tutukluların serbest bırakılması gibi maddeler vardı. Eylemin hedefi yalnız İsrail Başkonsolosu değildi; örgüt, 12 Mart sonrasında sıkışan devrimci hareket adına devletle doğrudan pazarlık kurmak ve sesini zor yoluyla duyurmak istiyordu. Bu, Türkiye’de şehir gerillası çizgisinin en dramatik ve en tartışmalı örneklerinden biri haline geldi.
Devletin cevabı çok sert oldu. İstanbul’da geniş çaplı aramalar başlatıldı; sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Balyoz Harekâtı olarak bilinen operasyon süreci, sol örgütlere ve muhalif çevrelere yönelik büyük bir güvenlik dalgasına dönüştü. Evler arandı, çok sayıda kişi gözaltına alındı, üniversite ve gençlik çevreleri baskı altına alındı. Bu süreç, 12 Mart rejiminin güvenlik mantığını gösteren en belirgin örneklerden biri oldu.
Elrom’un cesedi, Nişantaşı’ndaki Hamarat Apartmanı’nda bulundu. Bazı kaynaklarda ölüm tarihinin 22 Mayıs olarak verilmesi, cesedin bulunma tarihinin ise 23 Mayıs sabahı olarak aktarılması buradan kaynaklanır.
Elrom’un öldürülmesi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde de büyük sarsıntı yarattı. İsrail, başkonsolosunun Türkiye’de kaçırılıp öldürülmesini çok ağır bir güvenlik ve diplomasi krizi olarak gördü. Türkiye açısından ise olay, 12 Mart döneminde devletin sol örgütlere karşı çok daha sert bir hatta yönelmesinin gerekçelerinden biri haline geldi.
Bu olayın sonrasındaki gelişmeler de Türkiye sol hareketi açısından belirleyici oldu. Elrom eyleminden sonra THKP-C’ye yönelik operasyonlar yoğunlaştı. Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in Maltepe’de kuşatılması, Cevahir’in öldürülmesi, Çayan’ın yaralı yakalanması; ardından firarlar, Kızıldere’ye uzanan süreç ve 1972’de yaşanacak büyük kırılma, bu hattın devamıdır.
1972 – Richard Nixon Moskova’ya gitti; görevdeyken Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden ilk ABD Başkanı oldu
22 Mayıs 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon, Moskova’ya giderek Sovyetler Birliği’ni ziyaret eden görevdeki ilk ABD Başkanı oldu. Bu ziyaret, Soğuk Savaş’ın gergin iki süper gücü arasında başlayan yumuşama / détente döneminin sembolik adımlarından biriydi. Nixon ve eşi Pat Nixon, Moskova’da Sovyet lideri Leonid Brejnev, Başbakan Aleksey Kosıgin ve Sovyet devlet başkanı konumundaki Nikolay Podgorni tarafından karşılandı.
Bu ziyaretin önemi büyüktü; çünkü ABD ile Sovyetler Birliği uzun yıllardır nükleer silahlar, Avrupa’nın bölünmüşlüğü, Vietnam Savaşı, Ortadoğu, Berlin krizi ve ideolojik rekabet üzerinden karşı karşıyaydı. İki ülke birbirini, insanlığı nükleer savaşa sürükleyebilecek varoluşsal bir tehdit olarak görüyordu. Böyle bir atmosferde bir ABD başkanının Moskova’ya gitmesi, dünyanın nefesini tutarak izlediği bir kırılmaydı.
Nixon’ın Sovyetler Birliği ziyareti, aynı yıl yaptığı Çin açılımıyla birlikte düşünülmelidir. Nixon, Şubat 1972’de Çin’e gitmiş ve ABD-Çin ilişkilerinde tarihî bir kapı açmıştı. Ardından Moskova’ya gitmesi, Washington’ın Soğuk Savaş satrancında daha esnek ve çok yönlü bir diplomasi yürütmeye başladığını gösterdi. ABD bir yandan Çin’le temas kuruyor, diğer yandan Sovyetler Birliği’yle nükleer silahları sınırlamak için masaya oturuyordu.
Ziyaretin en somut sonucu, SALT I süreci ve Anti-Balistik Füze Antlaşması oldu. Nixon ve Brejnev, 26 Mayıs 1972’de Moskova’da ABM Antlaşması ile stratejik saldırı silahlarının sınırlandırılmasına yönelik geçici anlaşmayı imzaladı.
Bu anlaşmaların anlamı şuydu: İki süper güç, ilk kez nükleer silah yarışının tamamen sınırsız ilerlemesinin tehlikeli olduğunu resmen kabul ediyordu. ABM Antlaşması, tarafların nükleer füzeleri durdurmaya yönelik savunma sistemlerini sınırlıyordu. Bu, kulağa tuhaf gelebilir; ama Soğuk Savaş mantığında savunma sistemlerinin sınırsız büyümesi, karşı tarafı daha fazla saldırı silahı üretmeye itebilirdi. Yani denge, korkutucu ama karşılıklı bir caydırıcılık üzerine kuruluydu.
Nixon’ın Moskova ziyareti ticaret, bilimsel iş birliği, çevre, sağlık ve uzay çalışmaları gibi alanlarda da görüşmeler içerdi. Fakat ziyaretin kalıcı tarihî değeri nükleer silahların sınırlandırılması ve iki süper gücün birbirini tamamen yok etmeye hazır düşmanlar olmaktan çıkıp konuşabilen rakipler haline gelmesidir. Bu, Soğuk Savaş’ın bitmesi demek değildi; Vietnam Savaşı sürüyor, dünyada vekâlet savaşları devam ediyor, taraflar birbirine güvenmiyordu. Ama Moskova zirvesi, en sert düşmanların bile masaya oturmak zorunda kaldığını gösterdi.
1980 – Türkiye Moskova Olimpiyatları’nı boykot etti; Afganistan işgali sporu da Soğuk Savaş cephesine çevirdi
22 Mayıs 1980’de Bakanlar Kurulu, Türkiye’nin Moskova Olimpiyatları’na katılmaması yönünde karar aldı. Kararın gerekçesi, Sovyetler Birliği’nin Aralık 1979’da Afganistan’ı işgal etmesiydi. Türkiye böylece ABD’nin öncülük ettiği olimpiyat boykotuna katıldı.
Bu karar, spor tarihinden çok Soğuk Savaş tarihinin parçasıdır. 1980 Moskova Olimpiyatları, Sovyetler Birliği’nin ev sahipliğinde yapılacaktı. Ancak Sovyet ordusunun Afganistan’a girmesi, özellikle ABD Başkanı Jimmy Carter yönetiminde sert tepki yarattı. Washington, Sovyetler Afganistan’dan çekilmezse Moskova Oyunları’nın boykot edilmesi çağrısında bulundu.
Türkiye açısından kararın arkasında açık bir dış politika tercihi vardı. Türkiye, NATO üyesiydi; Sovyetler Birliği ile tarihsel rekabeti ve Karadeniz, Kafkasya, Boğazlar hattındaki güvenlik hassasiyeti zaten güçlüydü. Afganistan’ın işgali, Ankara’da uzak bir Orta Asya krizi olarak görülmedi; Sovyet yayılmacılığının yeni bir halkası olarak algılandı. Bu nedenle Moskova Olimpiyatları’na gitmeme kararı, Türkiye’nin Batı bloğu içindeki konumuyla uyumlu bir siyasi tavırdı.
Başbakan Süleyman Demirel, kararı savunurken tepkilerini olimpiyatlara katılmayarak gösterdiklerini söyledi. Dönemin tartışmalarında herkes aynı fikirde değildi. Bülent Ecevit gibi bazı siyasetçiler, sporun siyasetle karıştırılmaması gerektiğini savunuyordu. Socrates Dergi’nin 1980 boykotunu anlatan yazısında Demirel’in “Afganistan işgal edilmiştir. Bu olaya reaksiyonumuzu, olimpiyatlara katılmayarak gösteriyoruz” dediği; Ecevit’in ise sporu, sanatı ve bilimi siyasetle karıştırmama görüşünde olduğu aktarılır.
Boykot yalnız Türkiye’ye özgü değildi. ABD’nin çağrısına farklı biçimlerde çok sayıda ülke katıldı. Bazıları oyunlara hiç gitmedi, bazıları sporcularını olimpiyat bayrağı altında gönderdi, bazıları ise açılış törenine katılmadı. Bu durum Moskova Olimpiyatları’nın sportif kalitesini ve meşruiyet algısını etkiledi. 1980 boykotu, daha sonra Sovyetler Birliği ve bazı müttefiklerinin 1984 Los Angeles Olimpiyatları’nı boykot etmesiyle karşılık buldu. Yani spor, iki süper gücün hesaplaşmasında açık bir diplomatik silaha dönüşmüştü.
Bu kararın en ağır bedelini sporcular ödedi. Yıllarca olimpiyat için hazırlanan birçok atlet, bu siyasi karar nedeniyle Moskova’ya gidemedi. Bu yüzden 1980 boykotu, bugün hâlâ tartışmalı bir olaydır. Sovyet işgaline karşı ahlaki ve siyasi bir tepki miydi, yoksa sporcuları cezalandıran etkisiz bir hamle miydi? Bu sorunun cevabı hâlâ belli değildir. Nitekim boykot Sovyetleri Afganistan’dan hemen çıkarmadı; ancak Soğuk Savaş’ın dünyayı sadece cephelerde değil, stadyumlarda da böldüğünü açık biçimde gösterdi.
1982 – 27 Mayıs sonrası Türkiye’nin asker kökenli cumhurbaşkanlarından Cevdet Sunay öldü
22 Mayıs 1982’de Türkiye’nin 5. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay hayatını kaybetti. 1899’da Erzurum’da doğan Sunay, askerlikten gelen bir devlet adamıydı. Genelkurmay Başkanlığı yaptıktan sonra Cumhurbaşkanlığı makamına seçildi ve 1966-1973 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti’nin beşinci cumhurbaşkanı olarak görev yaptı.
Cevdet Sunay’ın hayatı, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e, oradan da darbeler ve muhtıralar çağının Türkiye’sine uzanan bir çizgidir. Genç yaşta askerî eğitim aldı; Birinci Dünya Savaşı’nın son döneminde ve Millî Mücadele yıllarında askerî kadrolar içinde yer aldı. Cumhuriyet döneminde ordu içinde yükseldi ve 1960’lı yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en üst makamı olan Genelkurmay Başkanlığı’na yükseldi.
Sunay’ın cumhurbaşkanlığına giden yolu, Türkiye’nin 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki siyasi düzeniyle doğrudan bağlantılıydı. 1960 darbesinin ardından ordu, siyasetin üzerinde güçlü bir vesayet makamı haline gelmişti. Cemal Gürsel’in sağlık sorunları nedeniyle görevini sürdüremeyecek hale gelmesi üzerine, 1966’da Cevdet Sunay önce kontenjan senatörlüğüne getirildi, ardından Cumhurbaşkanı seçildi. Bu geçiş, askerî bürokrasinin devletin en üst makamındaki etkisini açıkça gösteren örneklerden biridir.
Sunay’ın cumhurbaşkanlığı dönemi Türkiye açısından çok çalkantılıydı. 1960’ların ikinci yarısında öğrenci hareketleri, işçi eylemleri, sağ-sol çatışmaları, sokak gösterileri, ekonomik sıkıntılar ve siyasal kutuplaşma giderek büyüdü. 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlük alanı, bir yandan toplumsal hareketleri güçlendiriyor, diğer yandan devletin güvenlik reflekslerini sertleştiriyordu. Sunay bu ortamda daha çok devlet düzeni, ordu hassasiyeti ve istikrar arayışıyla hareket eden bir cumhurbaşkanı profili çizdi.
Onun döneminin en kritik olayı 12 Mart 1971 Muhtırası’dır. Türk Silahlı Kuvvetleri, 12 Mart’ta hükümete muhtıra vererek Süleyman Demirel’in başbakanlıktan ayrılmasına yol açtı. Ardından Nihat Erim başkanlığında teknokrat ağırlıklı hükümetler kuruldu. Bu süreçte anayasal özgürlükler daraltıldı, sıkıyönetim uygulamaları yaygınlaştı, sol hareketler ve gençlik örgütleri üzerinde sert baskılar kuruldu. Cevdet Sunay, cumhurbaşkanı olarak bu dönemin devlet başkanıydı ve 12 Mart rejiminin anayasal/siyasi çerçevesinde merkezi bir makamda durdu.
Sunay’ın siyasi mirası bu yüzden tartışmalıdır. Bir bakışa göre o, devletin zor bir dönemde düzenini korumaya çalışan, asker kökenli, ihtiyatlı ve protokol ağırlıklı bir cumhurbaşkanıydı. Daha eleştirel bakışa göre ise 1960 sonrası askerî vesayet düzeninin Çankaya’daki temsilcilerinden biriydi; özellikle 12 Mart sürecinde seçilmiş siyasetin askerî baskı karşısında gerilemesinin sembol isimlerinden biri olarak görüldü.
1973’te görev süresi doldu. Yerine yine asker kökenli bir isim olan Fahri Korutürk cumhurbaşkanı seçildi. Cevdet Sunay ise eski cumhurbaşkanı sıfatıyla Cumhuriyet Senatosu tabii üyesi oldu. 22 Mayıs 1982’de İstanbul’da vefat etti.
1987 – 216 sanıklı MHP davası sonuçlandı; 12 Eylül yargılamalarının en ağır ülkücü dosyalarından biri karara bağlandı
22 Mayıs 1987’de, kamuoyunda 216 sanıklı MHP davası olarak anılan dosya sonuçlandı. Sanıklar, 1970’li yılların siyasi şiddet ortamında 52 kişiyi öldürmek ve 29 kişiyi öldürmeye teşebbüs etmek suçlamalarıyla yargılanıyordu. Karar sonucunda sanıklardan 11’i idama, 2’si ömür boyu hapse, 16’sı ise otuz altışar yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Burada bir ayrımı net koymak gerekir. 12 Eylül sonrasında açılan daha geniş ve daha bilinen dosya MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’ydı. O ana davada yüzlerce kişi yargılandı; TBMM yayınına yansıyan kayıtlarda dava sürecinin 5 yıl 11 ay 8 gün sürdüğü, 333 duruşma yapıldığı ve kararın 7 Nisan 1987’de verildiği belirtilir.
Davanın arka planında 1970’lerin kanlı siyasi atmosferi vardı. Türkiye, sağ-sol çatışmaları, sokak cinayetleri, kahvehane taramaları, öğrenci olayları, sendikal gerilimler ve mezhep eksenli katliamlarla adım adım 12 Eylül 1980 darbesine sürüklenmişti. Ülkücü hareket, bu dönemde hem örgütlü antikomünist mücadele söylemiyle hem de çok sayıda şiddet olayıyla birlikte anılıyordu. Sol örgütler, ülkücü yapılar ve devlet içindeki bazı unsurların ilişkileri hâlâ Türkiye yakın tarihinin en tartışmalı başlıkları arasındadır.
12 Eylül yönetimi, darbeden sonra yalnız sol örgütleri değil, ülkücü çevreleri de yargıladı. MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş ve çok sayıda parti yöneticisi, gençlik örgütü üyesi ve ülkücü sanık, farklı davalarda mahkeme karşısına çıkarıldı. Ana davada savcılık, MHP ve ülkücü kuruluşları “anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs” gibi ağır suçlamalarla ilişkilendirdi; ancak mahkeme bazı suçlamaların niteliğini farklı değerlendirdi. MHP çevreleri ise bu yargılamaları 12 Eylül yönetiminin ülkücü harekete karşı kurduğu siyasi bir tasfiye operasyonu olarak yorumladı.
216 sanıklı davanın ağır yanı, doğrudan öldürme ve öldürmeye teşebbüs suçlamalarıyla ilgili olmasıydı. Mahkeme kararında 52 kişinin öldürülmesi, 29 kişinin de öldürülmeye teşebbüs edilmesi başlıkları öne çıktı. Bu rakamlar, 1970’lerin siyasi şiddetinin soyut bir “sağ-sol çatışması” cümlesiyle geçiştirilemeyecek kadar ağır insan kaybı yarattığını gösterir. Her dosyanın arkasında öldürülen insanlar, parçalanan aileler ve toplumun hafızasında kapanmayan yaralar vardı.
Bu davalar aynı zamanda 12 Eylül yargısının niteliği nedeniyle de tartışmalıdır. Darbe döneminde işkence iddiaları, uzun tutukluluklar, sıkıyönetim mahkemeleri, savunma hakkı sorunları ve siyasi baskı atmosferi, yargılamaların meşruiyetini yıllar boyunca tartışmalı hale getirdi. Yani bu dosyaları değerlendirirken iki hakikati aynı anda görmek gerekir: Birincisi, 1970’lerde gerçekten çok sayıda insan öldürüldü ve bu şiddetin hesabı hukuk önünde sorulmak istendi. İkincisi, 12 Eylül mahkemeleri demokratik hukuk düzeninin olağan güvenceleri içinde çalışan mahkemeler değildi.
1988 – Tanju Çolak 39 golle Metin Oktay’ın rekorunu kırdı; Türk futbolunda gol krallığının çıtası değişti
22 Mayıs 1988’de Galatasaraylı futbolcu Tanju Çolak 1987-1988 sezonunda, ligde attığı 39 golle Türk futbol tarihinin en büyük gol rekorlarından birini kırdı. Bu başarıyla, yine Galatasaray’ın efsane golcüsü Metin Oktay’ın 1962-63 sezonunda attığı 38 gollük rekoru geride bıraktı.
Bu rekorun ağırlığını anlamak için Metin Oktay’ın yerini bilmek gerekir. Metin Oktay, Galatasaray ve Türk futbolu için yalnız büyük bir santrfor değil, neredeyse “gol” kelimesinin karşılığıydı. “Taçsız Kral” lakabıyla anılan Oktay’ın 38 gollük sezon rekoru, uzun yıllar boyunca ulaşılması çok zor bir eşik gibi görülmüştü.
Tanju Çolak o sezon Galatasaray hücumunun merkezindeydi. Ceza sahası içindeki bitiriciliği, doğru yerde bekleme sezgisi, tek vuruş becerisi, kafa golleri ve kaleciyi çok çabuk avlayan şutlarıyla dönemin savunmaları için sürekli tehditti. Modern futboldaki çok yönlü forvetlerden farklı olarak Tanju’nun ana özelliği netti: Gol kokusu almak. Topun düşeceği yeri sezmesi, kalabalık savunmalar arasında kendine yarım metre boşluk yaratması ve pozisyonu fazla süslemeden bitirmesi onu özel kıldı.
1987-88 sezonundaki 39 gol, Tanju Çolak’a yalnız Türkiye’de rekor getirmedi; aynı zamanda Avrupa Altın Ayakkabı ödülünü de kazandırdı. O dönem ödül, Avrupa liglerinde sezonun en çok gol atan futbolcusuna veriliyordu. Tanju Çolak, 39 golle Avrupa’nın en golcü futbolcusu oldu ve bu ödülü kazanan ilk, hâlâ da tek Türk futbolcu olarak tarihe geçti.
Bu başarıyı Galatasaray açısından da özel kılan bir taraf vardır. Metin Oktay’ın rekorunu kıran futbolcu yine Galatasaray forması giyiyordu. Yani rekor bir anlamda kulüp içinde el değiştirdi. Galatasaray taraftarı için bu, Taçsız Kral’dan Tanju Çolak’a uzanan bir gol mirası gibi görüldü.
Fakat bu rekoru değerlendirirken bir notu da dürüstçe koymak gerekir. Metin Oktay’ın 38 gol attığı sezonun maç sayısı ile Tanju Çolak’ın 39 gol attığı sezonun maç sayısı aynı değildi; bu yüzden iki performans zaman zaman “gol ortalaması” üzerinden ayrıca tartışılır. Ama rekor defteri rakama bakar: Türkiye’nin en üst liginde bir sezonda en çok gol atan futbolcu hâlâ 39 golle Tanju Çolak’tır.
2007 – Ankara Ulus’ta Anafartalar Çarşısı önünde bomba patladı; başkentin kalbinde siviller hedef alındı
22 Mayıs 2007’de Ankara’nın Ulus semtinde, Anafartalar Çarşısı önünde büyük bir patlama meydana geldi. Patlama, mesai çıkışına yakın kalabalık bir saatte, kentin en işlek noktalarından birinde yaşandı. İlk haberlerde can kaybı 5-6 kişi, yaralı sayısı ise 60’ın üzerinde olarak duyuruldu; daha sonraki kayıtlarda saldırıda 9 kişinin öldüğü, 100’den fazla kişinin yaralandığı bilgisi yer aldı.
Patlama, Anafartalar Çarşısı’nın girişinde gerçekleşti. Ulus, Ankara’da, alışveriş yapanların, memurların, öğrencilerin, esnafın, minibüs ve otobüs güzergâhlarını kullanan binlerce kişinin gün içinde geçtiği çok yoğun bir bölgedir. Bu yüzden saldırı, doğrudan güvenlik güçlerini ya da belirli bir kurumu değil, sivil hayatın kalabalığını hedef aldı. Hürriyet’in o dönemki haberinde patlamanın saat 18.45’te çarşı girişinde meydana geldiği, çarşının alt katlarında çökme yaşandığı ve yaralılardan bazılarının durumunun ağır olduğu yazıyordu.
Olaydan sonra Ankara’da büyük panik yaşandı. Bölge güvenlik çemberine alındı, yaralılar çevredeki hastanelere taşındı. Patlamanın yarattığı basınç ve şarapnel etkisi nedeniyle çok sayıda kişide kırıklar, yanıklar, kafa ve göğüs yaralanmaları oluştu. Türkiye Acil Tıp Dergisi’nde yayımlanan bir çalışmada, 22 Mayıs 2007’de Ulus Anafartalar Çarşısı’nda gerçekleşen bombalı intihar saldırısının ardından bir devlet hastanesine getirilen 45 çoklu yaralanma olgusunun incelendiği belirtilir; bu da saldırının sağlık sistemi üzerinde yarattığı ani yükü gösterir.
Saldırıdan sonra olayın bir bombalı intihar saldırısı olduğu değerlendirildi. Dönemin açıklamalarında saldırıyı PKK mensubu olduğu belirtilen Güven Akkuş’un gerçekleştirdiği iddia edildi; ancak sonraki soruşturma süreci daha karmaşık bir tablo ortaya koydu. Bianet’in haberine göre savcılık, saldırıyla ilgili herhangi bir örgütsel bağlantı saptanamadığını belirterek takipsizlik kararı verdi.
Bu saldırı, 2000’li yıllarda Ankara’nın güvenlik hafızasında önemli bir kırılma noktasıdır. Başkent daha sonraki yıllarda 2015 Ankara Garı, 2016 Merasim Sokak ve 2016 Güvenpark saldırılarıyla çok daha ağır acılar yaşayacaktı. Fakat 2007 Ulus saldırısı, Ankara’nın gündelik kalabalığının, çarşısının ve merkezî kamusal alanının da terör saldırısına açık olduğunu gösteren erken ve sarsıcı örneklerden biri oldu.
2008 – Türkiye’de üniversitesiz il kalmadı; yükseköğretim 81 ilin tamamına yayıldı
22 Mayıs 2008’de TBMM Genel Kurulu’nda, üniversite bulunmayan 9 ilde birer devlet üniversitesi, İstanbul’da ise 2 vakıf üniversitesi kurulmasını öngören kanun tasarısı kabul edildi. Böylece Türkiye’de üniversitesiz il kalmadı. TBMM haberinde, düzenlemenin Ardahan, Bartın, Bayburt, Gümüşhane, Hakkâri, Iğdır, Şırnak, Tunceli ve Yalova’da devlet üniversitesi kurulmasını; İstanbul’da da iki vakıf üniversitesi açılmasını öngördüğü belirtilir.
Kurulan devlet üniversiteleri şunlardı: Ardahan Üniversitesi, Bartın Üniversitesi, Bayburt Üniversitesi, Gümüşhane Üniversitesi, Hakkâri Üniversitesi, Iğdır Üniversitesi, Şırnak Üniversitesi, Tunceli Üniversitesi ve Yalova Üniversitesi. İstanbul’daki iki vakıf üniversitesi ise İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi ve İstanbul Şehir Üniversitesi idi. Kanun metninde bu iki vakıf üniversitesinin sırasıyla Mehmet Altınbaş Eğitim ve Kültür Vakfı ile Bilim ve Sanat Vakfı tarafından kurulduğu açıkça yer alır.
Bu karar, Türkiye yükseköğretim tarihinde önemli bir eşikti. Çünkü üniversite artık yalnız büyük şehirlerin, bölgesel merkezlerin ya da geleneksel akademi kentlerinin kurumu olmaktan çıkıyor; ülkenin bütün illerine yayılan bir kamu hizmeti ve kalkınma aracı olarak görülüyordu. Ama burada romantik bir cümleyle yetinmek yanlış olur. “Her ile üniversite” fikri bir yandan eğitimde erişimi artırdı; diğer yandan öğretim üyesi, kampüs, yurt, laboratuvar, kütüphane, bütçe ve akademik kalite tartışmalarını da beraberinde getirdi.
Nitekim TBMM’deki görüşmelerde bu eleştiriler açıkça dile getirildi. Muhalefet cephesinden bazı milletvekilleri, yeterli kaynak, akademik kadro ve fiziki altyapı hazırlanmadan üniversite açılmasını eleştirdi; yeni kurumların “tabela üniversitesi” ya da “gecekondu üniversite” gibi kalma riski taşıdığını savundu. Dönemin Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik ise üniversite kapılarındaki yığılmanın ancak yeni üniversitelerle ve mevcut kapasitelerin artırılmasıyla azaltılabileceğini belirtti; 9 üniversite için 16 bin 900 kadro verildiğini söyledi.
Bu tartışma aslında bugün de günceldir. Bir ile üniversite kurmak, o ilin otomatik olarak bilim merkezi olması anlamına gelmez. Üniversite; öğretim üyesi, araştırma kültürü, öğrenci yaşamı, yerel ekonomiyle bağ, yurt imkânı, ulaşım, kütüphane, laboratuvar ve akademik özgürlükle üniversite olur.
Buna rağmen 2008 kararı küçümsenemez. Çünkü üniversite, özellikle küçük ve dezavantajlı iller için yalnız derslik ve diploma anlamına gelmez. Öğrenci nüfusu şehrin ekonomisini canlandırır; kiradan ulaşıma, esnaftan kültür hayatına kadar birçok alan etkilenir. Yerel gençler büyük şehirlere gitmeden yükseköğretime erişebilir. Yeni fakülteler, meslek yüksekokulları ve araştırma birimleri zamanla bölgesel kalkınmanın parçası olabilir.
2010 – Air India Express uçağı Mangalore’da pistten çıktı; 158 kişinin öldüğü kaza Hindistan’ı yasa boğdu
22 Mayıs 2010’da Dubai’den Hindistan’ın Karnataka eyaletindeki Mangalore kentine giden Air India Express 812 sefer sayılı Boeing 737-800 tipi yolcu uçağı, iniş sırasında pist sonunu aşarak havalimanı yakınındaki yamaçtan aşağı düştü ve alev aldı. Uçakta 160 yolcu ve 6 mürettebat olmak üzere toplam 166 kişi bulunuyordu. Kazadan yalnızca 8 kişi yaralı olarak kurtuldu, 158 kişi hayatını kaybetti.
Bu kazayı bu kadar ölümcül yapan unsurlardan biri, Mangalore Havalimanı’nın “table-top runway” denilen masa tipi piste sahip olmasıydı. Bu tür pistler, çevresindeki araziye göre yüksek bir plato ya da tepe üzerinde yer alır; pistin sonunu aşan bir uçağın düz bir alanda yavaşlama şansı çok sınırlıdır. Mangalore da Hindistan sivil havacılık otoritesi tarafından “kritik meydan” sayılan havalimanları arasındaydı.
Uçak iniş sırasında güvenli temas noktasını kaçırdı ve pist üzerinde olması gerekenden daha ileri bir noktaya indi. Ardından duramayarak pist sonunu geçti. Sağ kanadı, pist sonundaki sistemlerden biriyle temas etti; uçak daha sonra yaklaşık 240 metre ilerideki yamaçtan aşağı sürüklendi ve parçalanarak yandı.
Kazanın ardından yapılan incelemelerde insan faktörü öne çıktı. Soruşturma raporlarında kaptan pilotun uçuş sırasında uzun süre uyuduğu, yaklaşmanın stabil olmadığı, yardımcı pilotun inişten vazgeçme uyarılarına rağmen inişe devam edildiği ve uçağın pisti güvenli biçimde durabilecek noktada teker koymadığı değerlendirildi. Bu nedenle Mangalore kazası, yorgunluk, kokpit iletişimi, karar verme hatası ve kritik havalimanı prosedürlerinin nasıl ölümcül zincir oluşturabileceğini gösteren acı bir örnek oldu.
Kaza Hindistan’da büyük yas yarattı. Hayatını kaybedenlerin çoğu, Körfez ülkelerinde çalışan ve memleketlerine dönen Hint vatandaşlarıydı. Birçok aile, yıllardır uzakta çalışan yakınlarını karşılamaya hazırlanırken ölüm haberi aldı. 2025’te yayımlanan bir haber, kazadan 15 yıl sonra bile ailelerin ve hayatta kalanların travmayı taşıdığını; sekiz kurtulandan biri olan Joel Prathap D’Souza’nın uçak yolculuklarında hâlâ panik ve fiziksel acı yaşadığını aktardı.
2011 – Cannes’da Altın Palmiye Tree of Life / Hayat Ağacı’na gitti; Nuri Bilge Ceylan Bir Zamanlar Anadolu’da ile Büyük Ödül’ü paylaştı
22 Mayıs 2011’de sona eren 64. Uluslararası Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye’yi, Amerikalı yönetmen Terrence Malickin The Tree of Life / Hayat Ağacı filmi kazandı. Malick’in filmi, evrenin oluşumundan bir ailenin iç dünyasına uzanan şiirsel ve felsefi anlatısıyla festivalin en çok tartışılan yapımlarından biriydi. Kimi izleyiciler filmi büyük bir sinema deneyimi olarak gördü, kimileri fazla soyut ve dağınık buldu; fakat jüri, yılın en büyük ödülünü bu cesur ve kişisel filme verdi.
Aynı törende Türkiye sineması için de çok önemli bir başarı geldi. Nuri Bilge Ceylan, Bir Zamanlar Anadolu’da filmiyle festivalin ikinci büyük ödülü sayılan Büyük Ödül’ü / Grand Prix kazandı. Ödül, Belçikalı Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin Le gamin au vélo / Bisikletli Çocuk filmiyle paylaşıldı.
Bir Zamanlar Anadolu’da, bir cinayet soruşturması etrafında ilerler. Fakat film klasik anlamda hızlı akan bir polisiye değildir. Bir grup savcı, doktor, polis, jandarma ve zanlı, gece boyunca Anadolu bozkırında gömülü bir cesedi arar. Asıl mesele de cesedin bulunmasından çok, bu arayış sırasında karakterlerin yavaş yavaş açılan iç dünyalarıdır. Film; suç, vicdan, bürokrasi, erkeklik, taşra, ölüm ve hakikat duygusu üzerine ağır, sabırlı ve güçlü bir anlatı kurar.
Bu başarı, Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’daki yerini daha da sağlamlaştırdı. Ceylan daha önce Uzak ile 2003’te Büyük Jüri Ödülü’nü, Üç Maymun ile 2008’de En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmıştı. Bir Zamanlar Anadolu’da ile gelen Büyük Ödül, onun artık Cannes’ın sürekli ciddiye aldığı yönetmenlerden biri olduğunu gösterdi. Bu çizgi, 2014’te Kış Uykusu ile Altın Palmiye’ye ulaşacaktı.
2011 Cannes jürisinin başkanı Robert De Niro idi. Festivalin ödül dağılımı da dikkat çekiciydi: Altın Palmiye Malick’e giderken, Büyük Ödül’ün Ceylan ve Dardenne kardeşler arasında paylaşılması, sinemanın iki ayrı damarını aynı anda öne çıkardı. Bir yanda Malick’in kozmik, şiirsel ve metafizik sineması; diğer yanda Ceylan’ın Anadolu bozkırında kurduğu ağır insanlık sorgusu ve Dardenne kardeşlerin yalın, sosyal gerçekçi anlatısı vardı.
2017 – Manchester Arena saldırısı yaşandı; Ariana Grande konserinden çıkan gençler hedef alındı
22 Mayıs 2017’de İngiltere’nin Manchester kentindeki Manchester Arena’da, Amerikalı şarkıcı Ariana Grande’nin konserinin hemen ardından bombalı saldırı düzenlendi. Saldırgan, Libya kökenli Britanyalı Salman Abedi idi. Konserden çıkan kalabalığın geçtiği fuaye alanında üzerindeki el yapımı bombayı patlattı. Saldırıda 22 kişi hayatını kaybetti; saldırganla birlikte ölü sayısı 23 oldu. Yaralı sayısı ilk haberlerde 59-60 olarak verilse de sonraki resmî ve soruşturma kayıtlarında fiziksel ve psikolojik etkilerle birlikte yaralı/mağdur sayısı yüzlerle, hatta 1000’i aşan kişiyle ifade edildi.
Saldırının hedefi özellikle sarsıcıydı. Ariana Grande konserinin izleyici kitlesi büyük ölçüde çocuklar, gençler ve ailelerden oluşuyordu. Patlama, konser bitip insanlar salonu terk ederken, bazı ailelerin çocuklarını almak için beklediği alanda meydana geldi. Ölenler arasında çocuklar ve gençler de vardı; en küçük kurban 8 yaşındaydı. Bu yüzden Manchester Arena saldırısı, yalnız İngiltere’de değil, dünya genelinde büyük bir öfke ve yas yarattı.
Salman Abedi, Manchester’da doğmuş Libya kökenli bir Britanya vatandaşıydı. Saldırıda kullanılan bomba, TATP tipi patlayıcı ve şarapnel etkisi yaratacak metal parçalarla hazırlanmıştı. Daha sonra kardeşi Hashem Abedi’nin de saldırının hazırlanmasında rol aldığı belirlendi. Hashem Abedi, 2020’de 22 kişinin öldürülmesi, öldürmeye teşebbüs ve patlama planlamak suçlarından mahkûm edildi; en az 55 yıl hapis yatacağı ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.
Manchester saldırısı, Birleşik Krallık’ta 7 Temmuz 2005 Londra saldırılarından sonraki en ölümcül terör saldırısı olarak kayda geçti. Saldırıdan sonra kentte büyük bir dayanışma dalgası oluştu. Manchester halkı yaralılara yardım etti, taksiciler insanları ücretsiz taşıdı, evler konserden çıkanlara açıldı. Ariana Grande ise daha sonra Manchester’a dönerek One Love Manchester adlı yardım konseri düzenledi. Bu konser hem kurbanlar için dayanışma hem de terörün hedef aldığı gençlik ve müzik kültürüne karşı sembolik bir cevap oldu.
Saldırı sonrasında yürütülen kamu soruşturması, güvenlik ve istihbarat zaaflarını da gündeme getirdi. Manchester Arena Inquiry raporlarında, saldırının önlenmesi ya da etkisinin azaltılması için bazı fırsatların kaçırıldığı belirtildi. Daha sonra MI5’in de Abedi hakkında gelen bazı bilgileri yeterince hızlı değerlendirmediği eleştirildi. AP’nin aktardığına göre soruşturma, MI5’in saldırıyı önleme şansını kaçırdığı sonucuna vardı; MI5 Direktörü Ken McCallum da bu başarısızlıktan dolayı derin üzüntü duyduklarını açıkladı.
2020 – Pakistan’da yolcu uçağı Karaçi’de yerleşim alanına düştü; 97 kişi hayatını kaybetti
22 Mayıs 2020’de Pakistan Uluslararası Havayolları’na ait PK8303 sefer sayılı Airbus A320, Lahor’dan Karaçi’ye giderken, Cinnah Uluslararası Havalimanı yakınlarında düştü. Uçakta 91 yolcu ve 8 mürettebat olmak üzere toplam 99 kişi vardı. Kazadan yalnızca 2 yolcu sağ kurtuldu; uçaktaki 97 kişi hayatını kaybetti. Uçağın düştüğü Model Colony bölgesinde de bir kişi öldü, bazı evler hasar gördü.
Uçak ilk yaklaşmada piste olması gerekenden yüksek ve hızlı geldi. İniş takımları açılmadan piste temas etti; gövdesi ve özellikle motorları pist yüzeyine sürttü. Mürettebat daha sonra pas geçerek yeniden havalandı. Ancak pistle temas sırasında motorlar ağır hasar almıştı. Uçak ikinci yaklaşmaya hazırlanırken iki motor da güç kaybetti ve havalimanına ulaşamadan Karaçi’deki yerleşim bölgesine düştü.
Son telsiz konuşmaları da kazanın dramatik tarafını artırdı. Pilot, hava trafik kontrolüne motor kaybı yaşadıklarını bildirdi; ardından “mayday” çağrısı yaptı. Kısa süre sonra uçak evlerin üzerine düştü ve yangın çıktı. The Guardian’ın olay günü aktardığı ilk haberlerde, uçağın pistten saniyeler kadar uzakta olduğu, yoğun nüfuslu bir mahalleye çarptığı, bazı evleri tamamen yıktığı ve kurtarma çalışmalarının enkazın yerleşim alanına dağılması nedeniyle zorlaştığı belirtiliyordu.
Soruşturma süreci, pilotaj hatası, kokpit içi iletişim eksikliği, standart prosedürlere uyulmaması, hava trafik kontrolünün uyarıları ve Pakistan Uluslararası Havayolları’nın emniyet yönetimi konularını gündeme getirdi. 2024’te yayımlanan nihai raporda, kazanın temel nedenleri arasında kararsız yaklaşma, iniş takımları açılmadan piste temas edilmesi, motorların hasar görmesi ve sonrasında çift motor arızasıyla uçağın kontrol edilememesi öne çıktı.
Bu kaza, Pakistan’da pandemi döneminin hemen ardından iç hat uçuşlarının yeniden başladığı günlerde yaşandı. Yolcuların bir bölümü Ramazan Bayramı öncesi ailelerine ulaşmaya çalışan insanlardı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
