1 Temmuz Tarihte Bugün

136 Dakika Okuma
1 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 1 Temmuz

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı

1 Temmuz, Türkiye’de Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olarak kutlanır. Bu bayramın temelinde, 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu vardır. İlk bakışta teknik bir denizcilik düzenlemesi gibi görünse de Kabotaj Kanunu, Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık ve egemenlik adımlarından biriydi. Çünkü bu kanunla Türkiye, kendi kıyılarında yolcu ve yük taşıma hakkını yabancı gemilerden alıp Türk bayrağı taşıyan gemilere bıraktı.

Basitçe anlatırsak kabotaj, bir ülkenin kendi limanları arasında deniz taşımacılığı yapma hakkıdır. Örneğin İstanbul’dan İzmir’e, Samsun’dan Trabzon’a, Mersin’den Antalya’ya deniz yoluyla yük ya da yolcu taşınacaksa, bu taşımanın kimin tarafından yapılacağı meselesidir. Kabotaj hakkı, bir devletin kendi kıyılarında ve karasularında söz sahibi olması demektir.

Osmanlı döneminde bu alan büyük ölçüde yabancıların elindeydi. Kapitülasyonlar ve çeşitli imtiyazlar nedeniyle yabancı bayraklı gemiler Osmanlı limanları arasında taşımacılık yapabiliyor, liman hizmetlerinde ve deniz ticaretinde geniş ayrıcalıklara sahip olabiliyordu. Bu durum yalnız ekonomik bir mesele değildi; denizlerdeki egemenlik hakkının da sınırlanması anlamına geliyordu.

Lozan Antlaşması ile kapitülasyonların kaldırılması, bu açıdan büyük bir dönüm noktasıydı. Yeni Türkiye, yalnız kara sınırlarında değil, denizlerinde de bağımsız olmak istiyordu. 19 Nisan 1926’da kabul edilen ve 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Kabotaj Kanunu, işte bu iradenin somut karşılığı oldu. Kanun, Türkiye kıyılarında bir limandan başka bir limana yolcu ve yük taşımayı, kılavuzluk ve römorkörcülük gibi liman hizmetlerini Türk vatandaşlarına ve Türk bayraklı gemilere ayırdı.

Bu adım, Cumhuriyet’in “millî ekonomi” anlayışıyla da doğrudan bağlantılıydı. Yeni devlet, savaşlardan yorgun çıkmış bir ülkede kendi tüccarını, kendi denizcisini, kendi liman işçisini ve kendi deniz ticaret filosunu güçlendirmek istiyordu. Kabotaj Kanunu, bu yüzden Türk denizciliğinin kendi ayakları üzerinde durması için açılmış bir alandı.

Elbette kanunun yürürlüğe girmesiyle Türkiye bir anda büyük bir denizci ülkeye dönüşmedi. Yeterli gemi, yetişmiş denizci, liman altyapısı, sermaye ve teknik bilgi sorunları vardı. Fakat Cumhuriyet, bu eksiklere rağmen denizlerdeki hakkını önce hukuk yoluyla ilan etti. Sonra bu hakkı dolduracak insanı, kurumu ve filoyu yetiştirmeye çalıştı.

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnız gemilerin süslendiği, denizde yarışların yapıldığı, limanlarda törenlerin düzenlendiği bir gün değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin kendi kıyılarında kendi bayrağıyla söz sahibi olmasının yıldönümüdür. Bu bayram, denize bağımsızlık, ticaret, ulaşım ve egemenlik alanı olarak bakmayı hatırlatır.

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak çoğu zaman “denizci ülke” olma iddiasını dile getirir. Ama denizci olmak yalnız kıyıya sahip olmakla olmaz. Limanları işletmek, deniz ticaretini geliştirmek, balıkçılığı korumak, tersaneleri güçlendirmek, deniz hukukunu bilmek, deniz kültürünü yaşatmak ve denizi ekonomik hayatın gerçek bir parçası haline getirmek gerekir. Kabotaj Kanunu, bu uzun yolun Cumhuriyet dönemindeki en önemli başlangıç noktalarından biridir.

1 Temmuz bu yüzden Türkiye tarihi açısından önemli bir gündür. Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle Türkiye, kendi denizlerinde taşıma ve liman hizmetleri hakkını kendi vatandaşlarına ve kendi bayrağına verdi. Denizcilik ve Kabotaj Bayramı da bu hakkın, yani denizlerde bağımsızlık fikrinin bayramı olarak kutlanmaya başladı.

1646 – Leibniz doğdu; matematiğin ve modern düşüncenin dili değişti

1 Temmuz 1646’da Alman filozof, matematikçi ve düşünür Gottfried Wilhelm Leibniz doğdu. Leibniz, Avrupa düşünce tarihinin en büyük isimlerinden biridir. Felsefe, matematik, mantık, hukuk, tarih ve bilim üzerine çalıştı; tek bir alanın sınırlarına sığmayan son büyük evrensel zekâlardan biri olarak anılır.

Leibniz’in en büyük katkılarından biri, Isaac Newton’dan bağımsız biçimde diferansiyel ve integral hesabın gelişimine yaptığı katkıdır. Bugün mühendislikten fiziğe, ekonomiden bilgisayar bilimine kadar kullanılan değişim, hareket, eğim ve alan hesaplarının temelinde Newton ve Leibniz’in açtığı matematik yolu vardır. Leibniz’in kullandığı işaretler ve matematik dili, modern matematiğin yazılış biçimini de derinden etkiledi.

Felsefede ise Leibniz, evrenin akılla kavranabilir bir düzen taşıdığına inanıyordu. Ona göre dünya rastgele bir karmaşa değil, anlaşılabilir ilkelerle işleyen büyük bir düzendi. Bu düşünce, 17. yüzyıl akılcılığının en önemli damarlarından birini oluşturdu.

Leibniz’in önemi yalnız kendi çağında kalmadı. Sembolik mantık, hesaplanabilir düşünce ve insan aklının daha düzenli bir dile kavuşabileceği fikri, onu modern bilgisayar ve yapay zekâ düşüncesine uzanan uzun hattın erken isimlerinden biri haline getirdi.

1 Temmuz 1646 bu yüzden yalnız bir filozofun doğum tarihi değildir. O gün doğan Leibniz, matematiğin dilini, felsefenin sorularını ve modern aklın dünyayı kavrama biçimini değiştiren büyük isimlerden biri oldu.

1683 – Osmanlı ordusu Viyana yolunda ilerledi; hedef Avrupa’nın kalbine döndü

1 Temmuz 1683 dolaylarında Osmanlı ordusu, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasında Viyana seferinin en kritik aşamasına yaklaşıyordu. Seferin başında hedefin Yanıkkale ve Komaran hattı olduğu, fakat Kara Mustafa Paşa’nın daha büyük bir hamleyle Viyana üzerine yürümeyi tercih ettiği anlatılır. Bu tercih, Osmanlı tarihinin en büyük askerî kumarlarından birine dönüştü. Yanıkkale bir sınır kalesiydi; Viyana ise Habsburgların başkenti, Orta Avrupa’nın kilidi ve Osmanlı ilerleyişinin sembolik eşiğiydi.

Osmanlı ordusunun Viyana’ya yaklaşması Avrupa’da büyük korku yarattı. İmparator Leopold şehirden ayrıldı, yardım çağrıları yapıldı, Alman prenslikleri ve Lehistan’dan destek arandı. Osmanlı’nın karşısında yalnız Avusturya değil, giderek birleşen bir Avrupa savunması oluşuyordu.

Kara Mustafa Paşa’nın ordusu Viyana önlerine varmayı başardı; fakat kuşatma uzadıkça Osmanlı için zaman aleyhe işlemeye başladı. Avrupa kuvvetleri birleşti ve Eylül 1683’te Kahlenberg’de gelen bozgun, yalnız bir kuşatmanın değil, Osmanlı’nın Avrupa’daki ilerleme psikolojisinin de kırılması anlamına geldi.

1 Temmuz 1683 bu yüzden kuşatmanın başlangıcı değil, Viyana seferinin Avrupa’yı sarsan dönemeçlerinden biri olarak okunmalıdır. Hedef Yanıkkale’den Viyana’ya döndüğünde, seferin anlamı da değişti: Artık mesele bir sınır kalesi değil, Avrupa’nın kalbi sayılan bir başkentti.

1736 – III. Ahmed öldü; Lale Devri’nin padişahı tahttan indirildikten altı yıl sonra hayata veda etti

1 Temmuz 1736’da Osmanlı padişahlarından III. Ahmed öldü. Onu daha çok Lale Devri ile hatırlarız. 1703’te tahta çıkan III. Ahmed, 1730’da Patrona Halil İsyanı’yla tahttan indirildi; hayatının son yıllarını sarayda, iktidardan uzak biçimde geçirdi.

III. Ahmed’in saltanatı, Osmanlı tarihinde hem savaşların hem de kültürel açılımların iç içe geçtiği bir dönemdi. Saltanatının ilk yıllarında Osmanlı Devleti Rusya, Venedik, Avusturya ve İran cephelerinde mücadele etti. Fakat asıl hatırlanan dönem, 1718 Pasarofça Antlaşması’ndan sonra başlayan Lale Devri oldu.

Lale Devri, adını lalelerden, bahçelerden, köşklerden ve İstanbul’un değişen eğlence hayatından alır. Ama bu dönem yalnız sarayın zevkleriyle açıklanamaz. Osmanlı bu yıllarda Avrupa’yı daha dikkatli izlemeye başlamış, elçilik raporlarıyla dış dünyayı anlamaya çalışmış, matbaa gibi yenilikleri tartışmış ve İstanbul’un şehir hayatı yeni bir çehre kazanmaya başlamıştır.

III. Ahmed’in en önemli devlet adamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ydı. Onun sadrazamlığı sırasında İstanbul’da çeşmeler, kütüphaneler, saray yapıları ve yeni mesire alanları yapıldı. İbrahim Müteferrika’nın matbaası da bu dönemin en sembolik gelişmelerinden biri oldu. Bu yüzden III. Ahmed devri, Osmanlı tarihinde Batı’yı tümüyle benimseyen olmasa da onu merakla izlemeye başlayan bir geçiş dönemi sayılır.

Fakat bu parlak görüntünün arkasında büyük bir toplumsal gerilim vardı. Sarayın ve çevresinin gösterişli hayatı, halkın geçim sıkıntısıyla yan yana duruyordu. İran cephesindeki başarısızlıklar, ekonomik sıkıntılar ve yönetici sınıfa duyulan öfke, 1730’da Patrona Halil İsyanı’nı doğurdu. İsyan sırasında Nevşehirli Damat İbrahim Paşa öldürüldü, III. Ahmed de tahttan çekilmek zorunda kaldı. Aynı yıl tahta III. Ahmed’in yeğeni I. Mahmud’a geçti. III. Ahmed ise eski padişah olarak sarayda yaşamaya devam etti. Bir zamanların güçlü hükümdarı, artık siyasetin dışında kalmıştı. 1 Temmuz 1736’da öldüğünde, Lale Devri çoktan kapanmış; Osmanlı, yeni savaşlar ve yeni dengeler içine girmişti.

III. Ahmed’in hikâyesi, Osmanlı tarihindeki zarif ama kırılgan bir dönemi anlatır. Bir yanda çeşmeler, şiir, matbaa, elçilik raporları ve İstanbul’un değişen yüzü vardır; diğer yanda savaş yenilgileri, halkın öfkesi ve Patrona Halil İsyanı. 1 Temmuz 1736, bu çelişkili dönemin padişahının ölüm günüdür.

1752 – Çorlulu Köse Bahir Mustafa Paşa sadrazam oldu; ilk büyük icraatı kendisini yükselten saray ağası Beşir Ağa’nın idamına giden yolu açmak oldu

1 Temmuz 1752’de Çorlulu Köse Bahir Mustafa Paşa sadrazam oldu. Bu atama, Osmanlı tarihinde sıradan bir görev değişikliği değildi. Çünkü Mustafa Paşa, mîrâhurluk gibi saray hizmetleriyle bağlantılı bir makamdan devletin en yüksek idari görevine yükselmişti. Bu yükselişte, dönemin etkili saray isimlerinden Moralı Beşir Ağa’nın tavsiyesi belirleyici oldu.

Köse Bahir Mustafa Paşa, Çorlu’da doğmuş, iyi bir eğitim almış ve İstanbul’da devlet hizmetine girmişti. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın çevresinde yetişmiş, saray görevlerinde yükselmiş ve zamanla padişahın güvenini kazanmıştı. Kaynaklarda “Köse”, “Bâhir” ve “Mîrâhur” lakaplarıyla anılır.

Sadrazamlığa gelişinden sonra ilk dikkat çekici icraatı, kendisini bu makama taşıyan Beşir Ağa’nın nüfuzunu kırmak oldu. Beşir Ağa, saray içinde büyük etkiye sahipti ve devlet işlerine karıştığı yönünde ciddi eleştiriler vardı. Mustafa Paşa, onun uygunsuz işlere karıştığını ve rüşvetle iş gördüğünü padişaha bildirdi. Bunun sonucunda Beşir Ağa görevden alındı ve idam edildi. Bu olay, Mustafa Paşa’nın sadrazamlığının daha başında saray içi güç dengelerine sert bir müdahaleyle başladığını gösterir.

Mustafa Paşa’nın ilk sadrazamlığı, I. Mahmud’un son yıllarına denk geldi. Bu dönemde İstanbul ve Trakya’yı etkileyen depremler yaşandı; meydana gelen zararların giderilmesi için devletin çeşitli tedbirler alması gerekti. Bu yüzden onun sadrazamlığı yalnız saray entrikalarıyla değil, afetlerin ve idari sorunların yönetimiyle de anılır.

  1. Mahmud’un ölümünden sonra tahta III. Osman geçti. Köse Bahir Mustafa Paşa bir süre yeni padişah döneminde de görevde kaldı; fakat rakiplerinin telkinleriyle 1755’te azledildi ve sürgüne gönderildi. Buna rağmen siyaset sahnesinden tamamen silinmedi. Daha sonra iki kez daha sadrazamlığa getirildi. Böylece I. Mahmud, III. Osman ve III. Mustafa dönemlerinde olmak üzere üç padişah döneminde sadrazamlık yapmış az sayıdaki devlet adamından biri oldu.

Onun hayatı, 18. yüzyıl Osmanlı yönetiminde saray, bürokrasi, nüfuz mücadeleleri ve kişisel ikbalin nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Bir gün devletin en güçlü makamına çıkan bir vezir, birkaç yıl sonra sürgüne gönderilebiliyor; sonra yeniden çağrılıp sadrazam yapılabiliyor, ardından tekrar gözden düşebiliyordu.

1770 – Lexell Kuyruklu Yıldızı Dünya’ya çok yaklaştı; gökyüzü tarihin en yakın geçişlerinden birine tanıklık etti

1 Temmuz 1770’te Lexell Kuyruklu Yıldızı, Dünya’ya olağanüstü yakın bir geçiş yaptı. D/1770 L1 olarak bilinen bu kuyruklu yıldız, Dünya’nın yakınından yaklaşık 0,015 astronomik birim mesafeden geçti. Bu, Ay uzaklığının yaklaşık altı katı kadardır ve kayda geçmiş en yakın kuyruklu yıldız geçişlerinden biri kabul edilir.

Bugün olsa böyle bir yakın geçişi teleskoplar, radarlar, uzay ajansları ve bilgisayar modelleriyle izlerdik. 1770’te ise gökyüzü hâlâ büyük ölçüde insan gözünün, küçük teleskopların ve astronomların sabırlı hesaplarının alanıydı. Kuyruklu yıldızın bu kadar yakından geçmesi, dönemin gökbilimcileri için hem büyüleyici hem de ürkütücüydü.

Lexell Kuyruklu Yıldızı’nı ilginç yapan şey yalnız Dünya’ya yaklaşması değildir. Daha sonra Jüpiter’in çekim etkisiyle yörüngesi değişti ve kuyruklu yıldız kayboldu. Bir süre sonra artık gözlenemez hale geldi.

Bu olay, gökyüzünün sanıldığı kadar değişmez ve uzak olmadığını gösteren erken örneklerden biridir. Kuyruklu yıldızlar, gezegenler ve küçük gök cisimleri Dünya’nın yakınından geçebilir; yörüngeleri dev gezegenlerin çekimiyle değişebilir, kimi zaman da astronomların izini kaybettikleri kozmik misafirlere dönüşebilir.

1 Temmuz 1770 bu yüzden popüler bilim tarihi açısından ilginç bir gündür. Lexell Kuyruklu Yıldızı, Dünya’ya tarihin kaydedilmiş en yakın kuyruklu yıldız geçişlerinden birini yaptı ve gökyüzünün yalnız seyredilen değil, hesaplanan ve izlenen dinamik bir alan olduğunu hatırlattı.

1798 – Napolyon Mısır’a asker çıkardı; Osmanlı toprağındaki Fransız işgali Doğu’da yeni bir dönemi başlattı

1 Temmuz 1798’de Napolyon Bonapart komutasındaki Fransız ordusu Mısır’a asker çıkardı. Mısır o sırada Osmanlı toprağıydı; ancak fiilî yönetimde Memlûk beylerinin büyük ağırlığı vardı. Fransa’nın bu seferi, Akdeniz, Osmanlı dünyası, İngiltere ve Avrupa’nın Doğu’ya bakışı açısından büyük sonuçlar doğuran bir dönemeç oldu.

Napolyon’un Mısır seferinin arkasında birkaç hedef vardı. Fransa, Akdeniz’de İngiltere’ye karşı üstünlük kurmak istiyor; İngiltere’nin Hindistan’la bağlantısını zorlaştırmayı amaçlıyordu. Mısır, bu plan için çok önemliydi. Çünkü Akdeniz ile Kızıldeniz arasında, Avrupa ile Hindistan arasındaki hayal edilen yolun kilit noktalarından biri olarak görülüyordu.

Fransız donanması önce Malta’yı aldı, ardından Mısır kıyılarına ulaştı. 1 Temmuz’da Fransız askerleri İskenderiye yakınlarında karaya çıktı. Ertesi gün İskenderiye ele geçirildi. Napolyon daha sonra Kahire’ye doğru yürüdü ve 21 Temmuz’da Piramitler Savaşı’nda Memlûk kuvvetlerini yendi. Böylece Fransızlar kısa sürede Mısır’ın merkezine hâkim oldu.

Napolyon, Mısır halkına hitaben yayımladığı bildirilerde kendisini din düşmanı değil, Memlûk beylerinin zulmüne son verecek bir kurtarıcı gibi göstermeye çalıştı. İslam’a, ulemaya ve yerel geleneklere saygı duyduğunu vurguladı. Bu dil, işgalin gerçek niteliğini değiştirmiyordu; ama Napolyon’un propaganda ve yönetim diliyle de hareket ettiğini gösteriyordu.

Mısır seferinin en dikkat çekici taraflarından biri, ordunun yanında bilim insanlarının, mühendislerin, ressamların, matematikçilerin ve araştırmacıların da götürülmesiydi. Napolyon yalnız ülkeyi ele geçirmek istemiyor; Mısır’ı ölçmek, çizmek, sınıflandırmak ve Avrupa bilgisi içinde yeniden tanımlamak istiyordu. Bu çalışmalar daha sonra anıtsal eser Description de l’Égypte (Mısır’ın Tasviri) adlı külliyata uzanacak, Avrupa’da Mısır’a ve eski uygarlıklara yönelik büyük bir ilgi dalgası yaratacaktı.

Bu sefer, modern Mısır tarihi açısından da önemli bir kırılma sayılır. Fransız işgali kısa sürdü; fakat Mısır toplumunda, yönetiminde, bilim ve askerlik anlayışında yeni sorular doğurdu. Avrupa ordularının teknik gücü, matbaa, haritacılık, bilim heyetleri ve modern bürokrasi fikri, Mısır’da kalıcı bir tartışma başlattı. Bu yüzden bazı tarihçiler Napolyon’un Mısır seferini, Mısır’ın modernleşme sürecindeki sert ve dışarıdan gelen başlangıçlardan biri olarak görür.

Osmanlı Devleti açısından ise bu işgal büyük bir alarmdı. Fransa, Osmanlı toprağı sayılan Mısır’a saldırmıştı. Osmanlı Devleti bu gelişme üzerine İngiltere ve Rusya ile Fransa’ya karşı aynı cephede buluşmak zorunda kaldı. Böylece Mısır seferi, Akdeniz’deki büyük güç dengeleri içinde de yeni bir sayfa açtı.

Fakat Napolyon’un Mısır’daki başarısı uzun ömürlü olmadı. İngiliz Amiral Horatio Nelson, 1 Ağustos 1798’de Abukır Körfezi’nde Fransız donanmasını ağır yenilgiye uğrattı. Napolyon kara savaşlarında ilerlese de denizdeki bu darbe, seferin kaderini değiştirdi.

Napolyon 1799’da Mısır’dan ayrılarak Fransa’ya döndü. Fransız kuvvetleri ise 1801’e kadar bölgede tutunmaya çalıştı, sonunda Mısır’dan çekildi. Askerî bakımdan Fransa kalıcı bir hâkimiyet kuramadı; ama seferin etkileri çok daha uzun sürdü. Mısır, Avrupa’nın siyasal, askerî ve bilimsel ilgisinin merkezlerinden biri haline geldi.

1 Temmuz 1798 bu yüzden yalnız Napolyon’un Mısır’a çıkış tarihi değildir. Osmanlı dünyasının Avrupa emperyalizmiyle yeni biçimde karşılaştığı, İngiltere-Fransa rekabetinin Doğu’ya taşındığı ve Mısır’ın modern tarihindeki en sarsıcı dış müdahalelerden birinin başladığı gündür.

1818 – El yıkamanın hayat kurtardığını dünyaya gösteren Semmelweis doğdu

1 Temmuz 1818’de Macar hekim Ignaz Semmelweis doğdu. Bugün hastanelerde en temel kural gibi görünen el hijyeni, 19. yüzyıl ortasında tıp dünyası için hiç de açık bir gerçek değildi. Semmelweis, doğum servislerinde annelerin ölümüne yol açan lohusa hummasının doktorların kirli elleriyle taşınabildiğini fark etti ve hekimlere doğumdan önce ellerini klorlu kireç çözeltisiyle yıkamalarını şart koştu. Bu uygulamadan sonra anne ölümlerinde belirgin düşüş görüldü.

Semmelweis’in hikâyesi, bilim tarihinin en acı derslerinden biridir. Çünkü o haklıydı; ama çağının tıp çevreleri onun haklılığını kabul etmeye hazır değildi. Mikrop teorisi henüz yerleşmemişti. Doktorların, kendi elleriyle hastalarına ölüm taşıdığı fikri meslek onuruna ağır geliyordu. Semmelweis’in verileri ortadaydı; fakat çoğu kişi veriye değil, alışkanlığa ve gurura tutundu.

Bugün geriye dönüp bakınca Semmelweis’in önerisi basit görünür: Ellerini yıka. Ama bu basit cümle, binlerce annenin hayatını kurtarabilecek kadar büyüktü. Onun mücadelesi, tıpta yalnız bilgi üretmenin değil, doğru bilginin kabul ettirilmesinin de ne kadar zor olduğunu gösterdi.

Semmelweis yaşarken yeterince anlaşılmadı. Dışlandı, itibarsızlaştırıldı ve hayatının sonu trajik biçimde geldi. Fakat modern tıp onu “annelerin kurtarıcısı” olarak hatırladı.

1 Temmuz 1818 bu yüzden tıp tarihi açısından önemli bir gündür. O gün doğan Semmelweis, hastane temizliğinin ve el hijyeninin modern tıbbın temel taşlarından biri haline gelmesine öncülük etti.

1839 – Sultan Abdülmecid tahta çıktı; II. Mahmud’un ardından Osmanlı’da Tanzimat dönemi başladı

1 Temmuz 1839’da Sultan Abdülmecid tahta çıktı. Babası II. Mahmud’un ölümüyle Osmanlı tahtına geçen Abdülmecid, henüz on altı yaşındaydı. Bu dönemde Osmanlı Devleti, içeride büyük reformların, dışarıda ise ağır bir Mısır krizinin eşiğindeydi.

  1. Mahmud, Osmanlı tarihinin en köklü değişimlerini başlatan padişahlarından biriydi. 1808’de tahta çıkmış, uzun saltanatı boyunca merkezî otoriteyi güçlendirmeye çalışmıştı. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış, devlet teşkilatını yeniden düzenlemiş, modern ordu ve bürokrasi için adımlar atmış, kıyafetlerden eğitim kurumlarına kadar birçok alanda değişimin kapısını açmıştı.

Bu yüzden II. Mahmud’un ölümü, Osmanlı’da bir devrin kapanışıydı. O, eski düzenin en güçlü kurumlarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırmış; fakat yerine kurmak istediği yeni düzen henüz tam olarak yerleşmemişti. Devlet değişmek zorundaydı, ama bu değişimin nasıl tamamlanacağı belirsizdi.

Abdülmecid tahta çıktığında Osmanlı Devleti’nin en büyük sorunu Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ydı. Mehmed Ali Paşa’nın ordusu Osmanlı kuvvetlerini yenmiş, devletin askerî gücü ağır biçimde sarsılmıştı. Daha da önemlisi, Osmanlı donanması kısa süre sonra Mısır tarafına geçecekti. Genç padişah, tahta çıkar çıkmaz büyük bir devlet krizinin ortasında kaldı.

Bu ortamda Mustafa Reşid Paşa ve reform yanlısı devlet adamları, Osmanlı’nın ancak yeni bir hukuk ve yönetim anlayışıyla ayakta kalabileceğini düşünüyordu. Aynı yıl, 3 Kasım 1839’da Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ilan edildi. Böylece Tanzimat dönemi başladı. Can, mal ve namus güvenliği; vergi düzeni, askerlik sistemi; kanun önünde daha düzenli bir devlet fikri bu metinle öne çıktı.

Elbette Tanzimat bir günde doğmadı. II. Mahmud’un başlattığı yenilikçi çizgi, Abdülmecid döneminde resmî bir programa dönüştü. Bu nedenle 1 Temmuz 1839, Osmanlı tarihinde reform sürecinin yeni bir evreye geçişi olarak da önemlidir.

Abdülmecid’in padişahlığı, Osmanlı’nın Batı ile ilişkilerinin daha da yoğunlaştığı bir dönem oldu. Tanzimat Fermanı, ardından Islahat Fermanı, yeni okullar, yeni kurumlar, mali düzenlemeler ve diplomasi hamleleri bu devrin ana başlıkları arasına girdi. Fakat bütün bu reformlar, imparatorluğun sorunlarını tamamen çözmedi; aksine bazen yeni tartışmalar ve yeni bağımlılıklar da doğurdu.

1 Temmuz 1839 bu yüzden Osmanlı tarihi açısından önemli bir dönemeçtir. II. Mahmud’un sert ve köklü yenilikler devri kapanırken, genç Sultan Abdülmecid’in saltanatıyla Tanzimat’ın kapısı açıldı. Osmanlı Devleti artık yalnız eski düzeni savunarak değil, kendini yeniden kurmaya çalışarak ayakta kalmanın yolunu arayacaktı.

1858 – Darwin ve Wallace doğal seçilimi bilim dünyasına sundu; modern biyolojinin yolu açıldı

1 Temmuz 1858’de Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın doğal seçilim hakkındaki metinleri Londra’daki Linnean Society’de okundu. Bu sunum, modern biyolojinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Darwin ve Wallace, canlı türlerinin çevre koşulları içinde değiştiğini ve daha avantajlı özelliklere sahip bireylerin yaşama ve çoğalma ihtimalinin arttığını bilim dünyasının önüne koydu.

Darwin yıllardır türlerin değişimi üzerine çalışıyordu. Wallace ise Malay Takımadaları’nda yaptığı gözlemler sırasında benzer bir sonuca ulaşmıştı. İki bilim insanı birbirinden bağımsız biçimde aynı büyük fikre yaklaşmıştı: Doğa, canlıları olduğu gibi koruyan sabit bir düzen değildi; sürekli seçen, eleyen ve dönüştüren büyük bir süreçti.

Bugün temel biyoloji bilgisi gibi görünen bu fikir, 19. yüzyıl ortasında son derece sarsıcıydı. Çünkü canlıların tarihini değişmez türler üzerinden değil, uzun zaman içinde işleyen doğal süreçler üzerinden açıklıyordu. İnsan da dâhil olmak üzere bütün canlılar, değişim fikriyle birlikte düşünülmek zorundaydı.

İlginç olan şu: 1 Temmuz 1858’deki sunum hemen büyük bir kamuoyu patlaması yaratmadı. Asıl büyük tartışma, Darwin’in 1859’da yayımladığı On the Origin of Species (Türlerin Kökeni) ile gelecekti. Ama bilimsel eşik 1858’de geçilmişti. Doğal seçilim artık Darwin’in özel defterlerinde kalan bir fikir olmaktan çıkmış ve bilim dünyasına sunulmuş bir teori olmuştu.

1 Temmuz 1858 bu yüzden bilim tarihi açısından büyük bir gündür. Darwin ve Wallace, canlıların nasıl değiştiğini açıklayan doğal seçilim fikrini bilim dünyasının önüne koydu. Modern biyoloji, evrim kuramı ve insanın doğadaki yerine dair bütün büyük tartışmalar, o gün açılan kapıdan geçerek bugüne ulaştı.

1860 – Charles Goodyear öldü; kauçuğu modern dünyanın malzemesine dönüştürdü

1 Temmuz 1860’ta Amerikalı mucit Charles Goodyear öldü. Goodyear, kauçuğu sıcak ve soğuk karşısında daha dayanıklı hale getiren vulkanizasyon sürecini geliştiren isim olarak bilinir. Bu buluş, kauçuğun sanayide güvenilir biçimde kullanılmasının önünü açtı. Goodyear, 1844’te vulkanize kauçuk için patent almıştı ancak adını taşıyan Goodyear Tire & Rubber Company, ölümünden yıllar sonra, 1898’de kuruldu.

Goodyear’ın keşfinden önce doğal kauçuk sorunlu bir malzemeydi. Sıcakta yapışkanlaşıyor, soğukta sertleşip kırılgan hale geliyordu. Bu haliyle günlük hayat ve sanayi için güvenilir değildi. Goodyear’ın geliştirdiği işlem, kauçuğu daha esnek, dayanıklı ve kullanılabilir hale getirdi.

Bu değişimin sonuçları çok büyüktü. Lastikler, contalar, hortumlar, ayakkabılar, su geçirmez malzemeler, makineler ve otomotiv sanayisi kauçuk sayesinde bambaşka bir gelişme çizgisine girdi. Modern ulaşımın ve sanayinin birçok parçası, dayanıklı kauçuk olmadan düşünülemez.

Fakat Goodyear’ın kişisel hayatı bir başarı hikâyesi gibi ilerlemedi. Keşfinin ekonomik karşılığını yeterince alamadı, borçlar ve patent mücadeleleri içinde yaşadı. Adı bugün dev bir lastik markasıyla anılır; ama o şirket onun ölümünden sonra kuruldu ve adı, ona duyulan saygı için Goodyear oldu.

1 Temmuz 1860 bu yüzden sanayi tarihi açısından anlamlıdır. O gün ölen Charles Goodyear, kendi hayatında zenginleşemedi; ama kauçuğu modern dünyanın vazgeçilmez malzemelerinden biri haline getiren yolu açtı.

1863 – Gettysburg Savaşı başladı; Amerikan İç Savaşı’nın kaderi değişti

1 Temmuz 1863’te Amerikan İç Savaşı’nın en önemli muharebelerinden biri olan Gettysburg Savaşı başladı. Pennsylvania’daki Gettysburg çevresinde üç gün süren savaş, Birlik ordusu ile Konfederasyon ordusu arasında yaşandı. Amerikan İç Savaşı’nın en kanlı çarpışmalarından biri olan Gettysburg, savaşın dönüm noktası kabul edilir.

Savaşın arkasında Kuzey ile Güney arasındaki büyük kopuş vardı. Kölelik, eyalet hakları, ekonomik çıkarlar ve Amerika’nın nasıl bir ülke olacağı sorusu, İç Savaş’ı doğurmuştu. Güney eyaletleri Konfederasyon adıyla ayrılmış, Kuzey ise Birliği korumak için savaşa girmişti.

Gettysburg’a gelindiğinde Konfederasyon ordusunun komutanı Robert E. Lee, savaşı Kuzey topraklarına taşımak istiyordu. Eğer Kuzey’de büyük bir zafer kazanırsa, Birlik kamuoyunun savaş isteği kırılabilir, Avrupa devletleri Güney’i daha ciddiye alabilir ve savaşın dengesi değişebilirdi.

Fakat Gettysburg’da beklenen olmadı. Üç gün süren kanlı çarpışmaların sonunda Lee’nin ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Özellikle üçüncü gün yaşanan Pickett’s Charge, yani Konfederasyon askerlerinin Birlik hatlarına yaptığı büyük saldırı, ağır kayıplarla sonuçlandı ve savaşın sembol sahnelerinden biri haline geldi.

Gettysburg, aynı zamanda Amerikan siyasal hafızasının da merkezindedir. Birkaç ay sonra Abraham Lincoln, Gettysburg Konuşması’nı yapacak ve savaşı yalnız Birliği koruma mücadelesi değil, “halkın, halk tarafından, halk için yönetimi”nin sınavı olarak tanımlayacaktı.

1 Temmuz 1863 bu yüzden yalnız bir savaşın başlangıç tarihi değildir. Gettysburg’da başlayan üç günlük çarpışma, Amerikan İç Savaşı’nın gidişatını değiştirdi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin hangi ahlaki ve siyasi temel üzerinde devam edeceği sorusunu tarihin önüne koydu.

1867 – Kanada doğdu; Britanya kolonileri tek dominyonda birleşti

1 Temmuz 1867’de British North America Act, bugünkü adıyla Constitution Act, 1867 yürürlüğe girdi ve Kanada Dominyonu resmen kuruldu. Kanada hükümeti de 1 Temmuz 1867’yi Kanada’nın kurulduğu tarih olarak kabul eder. Bu nedenle 1 Temmuz, bugün Kanada’da Canada Day olarak kutlanır.

O tarihte birleşen yapı bugünkü Kanada’nın tamamı değildi. Ontario, Quebec, Nova Scotia ve New Brunswick’in birleşmesiyle yeni bir dominyon doğdu. Kanada bir anda bugünkü geniş coğrafyasına ulaşmadı; zamanla batıya, kuzeye ve Atlas Okyanusu’ndan Pasifik’e doğru genişleyen federal bir devlet haline geldi.

Kanada’nın kuruluşu, Britanya İmparatorluğu içinde yeni bir siyasal modelin örneklerinden biriydi. Tam bağımsızlık değil, ama kendi iç işlerinde geniş yetki sahibi bir dominyon. Bu yapı hem Britanya’ya bağlılığı sürdürüyor hem de yerel yönetim ve federal devlet fikrini güçlendiriyordu.

Kuruluşun arkasında güvenlik kaygıları da vardı. Amerikan İç Savaşı yeni bitmişti. Kuzey Amerika’daki Britanya kolonileri, güçlü bir komşu olan ABD karşısında daha birleşik ve dayanıklı bir siyasal yapı kurmak istiyordu. Ekonomi, demiryolu, savunma ve yönetim ihtiyaçları birleşme fikrini güçlendirdi.

1 Temmuz 1867 bu yüzden yalnız Kanada’nın millî bayramının başlangıcı değildir. O gün Britanya kolonileri tek bir dominyon çatısı altında birleşerek bugünkü Kanada devletinin temelini attı. Kuzey Amerika’da ABD’den farklı, federal, iki dilli ve Britanya mirasıyla şekillenen yeni bir ülke doğdu.

1873 – Alice Guy-Blaché doğdu; sinemanın ilk kadın yönetmeni tarihten silinmeye direndi

1 Temmuz 1873’te Fransız sinemacı Alice Guy-Blaché doğdu. Sinema henüz yeni doğmuşken kamera arkasına geçen Guy-Blaché, kurmaca film anlatısının öncülerinden ve sinema tarihinin ilk kadın yönetmeni olarak kabul edilir. Library of Congress, onun sessiz sinema döneminde ses denemeleri, özel efektler, farklı oyuncu kadroları ve toplumsal konularla erken sinemanın sınırlarını genişlettiğini aktarır. Columbia Üniversitesi’nin Women Film Pioneers Project’i de 1896-1906 arasında muhtemelen dünyadaki tek kadın film yönetmeni olduğunu belirtir.

Alice Guy-Blaché’nin önemi yalnız “ilk kadın yönetmen” olmasından gelmez. O, sinemanın sadece kameranın önüne geçen hareketli görüntülerden ibaret olmadığını erken fark eden isimlerdendi. Filmle hikâye anlatılabileceğini, karakter kurulabileceğini, sahne düzeni ve oyunculukla izleyicide duygu yaratılabileceğini gördü.

Daha sonra Amerika’ya geçti ve Solax adlı yapım şirketini kurdu. Bu da onu, sinema endüstrisinin erken döneminde stüdyo yöneten güçlü bir kadın figür haline getirdi. Fakat sinema tarihi uzun süre erkek öncülerin hikâyesi gibi yazıldı; Alice Guy-Blaché’nin adı arka plana itildi, filmlerinin büyük bölümü ya kayboldu ya da başkalarına mal edildi.

Bugün onun yeniden hatırlanması, yalnız bir kadına hakkını teslim etmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda sinema tarihinin nasıl yazıldığını da sorgulatıyor. Çünkü başlangıçta kadınlar kamera arkasında da vardı; sonra endüstri büyüdükçe, para ve güç arttıkça birçok kadın görünmez hale getirildi.

1 Temmuz 1873 bu yüzden sinema tarihi açısından güçlü bir gündür. O gün doğan Alice Guy-Blaché, hikâye anlatan sinemanın, kadın yönetmenlerin ve erken film endüstrisinin unutulmuş ama kurucu isimlerinden biri oldu.

1878 – Kıbrıs’ın İngiltere yönetimine bırakılmasını tamamlayan ek anlaşma yapıldı; Osmanlı egemenliği kâğıt üzerinde kaldı

1 Temmuz 1878’de Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında Kıbrıs hakkında ek bir anlaşma yapıldı. Bu tarih, Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması sürecinin önemli aşamalarından biridir. Asıl Kıbrıs Konvansiyonu 4 Haziran 1878’de imzalanmıştı; 1 Temmuz’daki ek anlaşma ise adanın İngilizler tarafından nasıl yönetileceğine ve Osmanlı’nın hangi haklarının kâğıt üzerinde korunacağına dair hükümler getirdi.

Kıbrıs o tarihe kadar üç yüzyıldan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmıştı. Ada, 1571’de Osmanlı yönetimine girmiş; Doğu Akdeniz’de hem askerî hem ticari hem de stratejik açıdan büyük önem taşımıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde ise Osmanlı Devleti ağır bir kriz içindeydi. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, yani 93 Harbi, imparatorluğu çok zor durumda bırakmış; Rus orduları İstanbul kapılarına kadar ilerlemişti.

Bu ortamda İngiltere, Osmanlı Devleti’ne Rusya’ya karşı destek verme vaadiyle yaklaştı. Fakat bu desteğin bedeli ağırdı. İngiltere, Doğu Akdeniz’de güçlü bir üs istiyor, Süveyş Kanalı ve Hindistan yolu üzerindeki çıkarlarını güvenceye almak istiyordu. Kıbrıs, İngilizler için tam da bu nedenle önemliydi: Malta’dan daha doğuda, Osmanlı topraklarına ve Ortadoğu’ya yakın, deniz yollarını kontrol etmeye elverişli bir ada.

4 Haziran 1878’de imzalanan Kıbrıs Konvansiyonu ile Osmanlı Devleti, adanın İngiltere tarafından işgal edilip yönetilmesine razı oldu. Resmî dilde Kıbrıs’ın mülkiyeti ve hükümranlık hakkı Osmanlı’da kalıyor gibi görünüyordu. Fakat fiilî yönetim İngiltere’ye geçiyordu. Bu, tarihte çok sık rastlanan “kâğıt üzerinde egemenlik, gerçekte başka devletin yönetimi” durumlarından biriydi.

1 Temmuz’daki ek anlaşma bu geçişin ayrıntılarını düzenledi. Müslüman halkın davaları için şer‘î mahkemelerin devamı, vakıfların yönetimi için İngiliz ve Osmanlı hükümetlerinin birlikte komisyon kurması gibi hükümler getirildi. Ayrıca Rusya’nın Kars, Ardahan ve Batum’u Osmanlı’ya geri vermesi halinde İngiltere’nin Kıbrıs’ı iade etmesi gerektiği de hükme bağlandı. Bu madde, devrin Osmanlı yöneticileri açısından anlaşmanın “geçici” olduğunu göstermek için önemliydi.

Fakat tarih, kâğıt üzerindeki bu geçiciliğin fiilî hayatta karşılık bulmadığını gösterdi. İngiltere, Kıbrıs’ı bir daha Osmanlı’ya geri vermedi. 12 Temmuz 1878’de İngiliz kuvvetleri adaya çıktı ve İngiliz yönetimi başladı. Osmanlı bayrağı ve padişahın adı hukuken tamamen silinmemiş gibi görünse de adanın gerçek yönetimi artık Londra’nın elindeydi.

Bu süreç, II. Abdülhamid döneminin en tartışmalı kararlarından biri olarak hatırlanır. Osmanlı Devleti, Rus tehdidi karşısında İngiltere’nin desteğine muhtaç olduğunu düşünmüş; İngiltere ise bu zor durumdan yararlanarak Doğu Akdeniz’de çok önemli bir üs elde etmiştir. Bu yüzden Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması, yalnız diplomatik bir anlaşma değil, Osmanlı’nın zayıflayan pazarlık gücünün de açık bir göstergesidir.

Kıbrıs meselesinin sonraki tarihi de bu kararın ne kadar kalıcı sonuçlar doğurduğunu gösterdi. İngiltere, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda karşı cephede yer almasını gerekçe göstererek 1914’te adayı tek taraflı olarak ilhak etti. Türkiye, Lozan Antlaşması’yla Kıbrıs üzerindeki İngiliz egemenliğini tanımak zorunda kaldı. Ada daha sonra İngiliz sömürge yönetimi, Enosis talepleri, Türk ve Rum toplumları arasındaki gerilimler ve nihayet modern Kıbrıs sorununun merkezlerinden biri haline geldi.

1 Temmuz 1878 bu yüzden Kıbrıs tarihi açısından önemli bir gündür. O gün yapılan ek anlaşma, adanın İngiltere yönetimine bırakılmasını tamamlayan hukukî adımlardan biri oldu. Osmanlı egemenliği kâğıt üzerinde korunuyor gibi görünse de Kıbrıs fiilen İngiltere’nin eline geçti. Doğu Akdeniz’de bugün bile etkileri hissedilen Kıbrıs meselesinin yakın dönem tarihi, büyük ölçüde bu kararlarla başladı.

1881 – İlk uluslararası telefon görüşmesi yapıldı; insan sesi ilk kez iki ülke arasında sınırı aştı

1 Temmuz 1881’de dünyanın ilk uluslararası telefon görüşmesi, Kanada’daki St. Stephen, New Brunswick ile Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Calais, Maine arasında yapıldı. Buradaki Calais, Fransa’daki ünlü liman kenti değil; ABD’nin Kanada sınırındaki küçük Maine kentidir. St. Stephen ile Calais’i ayıran şey ise büyük bir okyanus değil, St. Croix Nehri ve iki ülke arasındaki sınırdı.

Bu görüşme, bugünün ölçüleriyle çok kısa mesafeli görünebilir. İki kent birbirine komşuydu; karşılıklı kıyılarda yaşayan insanlar ticaret, aile bağları ve gündelik hayat nedeniyle zaten birbirleriyle temas halindeydi. Fakat telefon açısından mesele çok büyüktü. Çünkü insan sesi ilk kez iki farklı ülke arasında, anında iletilmiş oluyordu.

Telefon henüz çok yeni bir icattı. Alexander Graham Bell’in telefon patenti 1876’da alınmış, ilk telefon hatları ve santralleri birkaç yıl içinde kurulmaya başlamıştı. Telgraf daha önce uzak mesafeleri birbirine bağlamıştı; ama telgraf kelimeleri işaretlere çeviriyor, sonra yeniden yazıya döküyordu. Telefon ise insan sesini doğrudan taşıyordu. Bu, haberleşme tarihinde büyük bir psikolojik değişimdi.

St. Stephen-Calais görüşmesi bu yüzden yalnız teknik bir deneme değildir. Sınırın iki yakasındaki insanların, araya mektup, telgraf memuru ya da uzun bekleyişler girmeden birbirinin sesini duyabildiği yeni bir çağın işaretidir. O güne kadar uluslararası iletişim çoğu insan için yavaş, pahalı ve sınırlıydı. Telefon, zamanla bu mesafeyi gündelik hayatın içine indirecekti.

Elbette 1881’de telefon henüz herkesin evine girmiş bir araç değildi. Hatlar sınırlıydı, santraller küçüktü, görüşmeler çoğu zaman deneysel ya da özel koşullara bağlıydı. Fakat bu ilk uluslararası görüşme, telefonun yalnız şehir içi bir kolaylık olarak kalmayacağını gösterdi. Ses, sınırları aşabilecek; ülkeler arası ticaret, diplomasi, aile ilişkileri ve günlük haberleşme zamanla çok daha hızlı hale gelecekti.

Bu olayın ilginç yanı, büyük başkentlerde değil, sınırdaki iki küçük kent arasında gerçekleşmiş olmasıdır. Haberleşme devrimleri bazen imparatorluk merkezlerinde, bazen de böyle küçük geçiş noktalarında başlar. St. Stephen ile Calais arasındaki görüşme de teknolojinin gündelik coğrafyayı nasıl değiştireceğinin erken bir örneğiydi.

1887 – İşgal yıllarında Kocaeli köylerini savunan direnişçilerden Kandıralı Halit Molla doğdu

1 Temmuz 1887’de Kandıralı Halit Molla, Kandıra’nın Şeyhler nahiyesine bağlı Kızılcaali Divanı Sıraköyü’nde doğdu. Daha sonra Halit Akın soyadını alacak olan Halit Molla, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında yerel direniş önderlerinden biri olarak anılır. Halit Molla, Birinci Dünya Savaşı’nda Bağdat-Felahiye Cephesi’nde bulundu, sağ ayağından yaralanarak İngilizlere esir düştü ve bugünkü Myanmar’da bulunan Thatmyo esir kampına götürüldü.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Halit Molla’nın hikâyesi yalnız Kandıra’da başlayan yerel bir direniş hikâyesi değildir; Osmanlı’nın son savaş yıllarından İngiliz esir kamplarına, oradan işgal altındaki Kocaeli köylerine uzanan geniş bir dönemin küçük ama canlı bir örneğidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan yaralı ve esir düşmüş bir asker olarak döndüğünde, bu kez kendi köyünün ve çevresinin güvenliği için mücadele etmek zorunda kaldı.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Kocaeli ve çevresi çok hassas bir bölge haline geldi. İstanbul’a yakınlığı, Karadeniz’e açılan yolları, İzmit Körfezi, demiryolu bağlantıları ve Geyve-Ankara hattına uzanan geçiş güzergâhları nedeniyle bölge, Millî Mücadele açısından da stratejik öneme sahipti. Kandıra Kaymakamlığı’nın tarihçesinde de Kandıra’nın İstanbul, İzmit ve Karadeniz’e yakınlığı nedeniyle İstiklal Savaşı sırasında yoğun faaliyetlerin yaşandığı; İstanbul’dan Ankara’ya geçmek isteyen bazı vatanseverlerin Şile-Kandıra-Geyve hattını kullandığı belirtilir.

Halit Molla’nın adı işte bu ortamda öne çıktı. Mondros’tan sonra köyüne döndüğünde bölgede Rum çetelerinin ve yerli işbirlikçilerinin Müslüman köylere saldırıları artmıştı. Halit Molla’nın köyü iki kez baskına uğradı; kendisi de Kandıra yolunda bir Rum çetesi tarafından esir edildi. Kandıra milisleri tarafından kurtarıldıktan sonra çevresini silahlanmak ve teşkilatlanmak için harekete geçirdi.

Millî Mücadele yalnız Sakarya’da, İnönü’de, Dumlupınar’da düzenli orduların savaşı değildi. İstanbul’a yakın bölgelerde köyler, yollar, geçitler, ormanlık alanlar ve küçük yerleşimler de mücadelenin parçasıydı. Kocaeli yarımadasında direniş, çoğu zaman yerel milislerin, köylülerin, eski askerlerin ve küçük müfrezelerin çabasıyla ayakta kaldı.

Halit Molla da bu yerel direniş ağlarından birini kuran isimlerdendi. Kardeşleriyle birlikte teşkilatlanmaya başladı; Karasu tarafındaki Millî Teşkilat’la bağlantı kurdu, Doğancı köyünde yapılan toplantıdan sonra Seyifler’deki Rum çetelerine karşı harekete geçti. Bu çatışmalarda kardeşi Aşır Ali şehit oldu. Ardından Kızılca Divanı’nda Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu ve bölgedeki direniş Ankara ile daha düzenli irtibat kurmaya başladı.

1921’de Yunan kuvvetlerinin İzmit, Kandıra ve Adapazarı çevresindeki baskısı arttığında Halit Molla, İpsiz Recep gibi bölgedeki diğer direniş isimleriyle de temas kurdu. Yüzbaşı Hüseyin Bey komutasındaki kuvvetlerle birlikte Seyifler’deki Yunan kuvvetlerine baskın düzenledi. Bu başarıların ardından kuvvetler kollara ayrıldı; bir kolun idaresi Halit Molla’ya verildi. Kocaeli Ansiklopedisi, Halit Molla’nın Adapazarı ve İzmit’in kurtarılmasındaki katkıları nedeniyle TBMM tarafından İstiklal Harbi Gazisi unvanı ve İstiklal Madalyası ile onurlandırıldığını yazar.

Halit Molla’nın hikâyesi, Kocaeli’nin Millî Mücadele’deki yerini anlamak için önemlidir. Çünkü bu bölge, İstanbul’dan Anadolu’ya geçişin kapılarından biriydi. Bir yanda işgal altındaki İstanbul, diğer yanda Ankara’da kurulan yeni direniş merkezi vardı. Kocaeli ve Sakarya hattı bu iki dünya arasında hem kaçış yolu hem ikmal yolu hem de çatışma alanıydı.

Savaş bittikten sonra Halit Molla büyük makamlar peşinde koşmadı. Köyüne döndü, çiftçilikle uğraştı ve 27 Mart 1961’de vefat edene kadar mütevazı bir hayat sürdü. Bu yönüyle onun hikâyesi, Millî Mücadele’nin gösterişli olmayan ama ağır yükleri taşıyan insanlarını hatırlatır: Cepheden dönmüş, köyünü savunmuş, sonra yeniden toprağına çekilmiş insanlar.

1 Temmuz 1887 bu yüzden Kocaeli yerel tarihi açısından anlamlıdır. O gün doğan Kandıralı Halit Molla, işgal yıllarında Kocaeli köylerinde örgütlenen yerel direnişin isimlerinden biri oldu. Onun hayatı, Millî Mücadele’nin yalnız büyük komutanların değil, kendi köyünü, yolunu ve çevresini savunan yerel insanların da mücadelesi olduğunu gösterir.

1893 – ABD Başkanı Cleveland gizlice ameliyat edildi; başkanın kanseri halktan saklandı

1 Temmuz 1893’te ABD Başkanı Grover Cleveland, Oneida adlı özel bir yatta gizli bir ameliyat geçirdi. Cleveland’ın ağzındaki tümör, kamuoyundan saklanan bir operasyonla çıkarıldı. Ameliyatın denizde, bir yatın içinde yapılması bile olayın ne kadar olağan dışı olduğunu göstermeye yeter.

Bu olay, başkanlık tarihi açısından hem tuhaf hem de öğreticidir. Cleveland’ın ağzında kanserli bir oluşumdan şüphelenilmişti. Fakat ABD ekonomisi 1893 Paniği sırasında kırılgan durumdaydı. Başkanın kanser olduğu duyulursa piyasalarda panik büyüyebilir, yönetimin istikrarı sorgulanabilirdi.

Bu yüzden operasyon büyük bir gizlilik içinde planlandı. Başkan tatildeymiş gibi gösterildi. Ameliyat karada bir hastanede değil, denizde bir yatın içinde yapıldı. Cleveland’ın üst çenesinden doku alındı; daha sonra yüzündeki bozulmanın belli olmaması için özel protez kullanıldı.

Gazeteci E. J. Edwards, ameliyat haberini yazdığında Beyaz Saray bunu yalanladı. Gerçek, yıllar sonra daha açık biçimde ortaya çıktı. Olay, devlet başkanlarının sağlığının kamuoyundan ne kadar saklanabileceği sorusunu tarihin önüne koydu. Bu gizli operasyon, siyaset, medya, sağlık ve kamuoyunun bilme hakkı açısından tarihin en ilginç örneklerinden biri oldu.

1896 – Bir romanla kölelik karşıtı hareketi büyüten Harriet Beecher Stowe öldü

1 Temmuz 1896’da Amerikalı yazar Harriet Beecher Stowe öldü. Stowe, 1852’de yayımlanan Uncle Tom’s Cabin (Tom Amca’nın Kulübesi) adlı romanıyla tanındı. National Women’s History Museum, Stowe’un kölelik karşıtı mücadelesini ve romanına yöneltilen eleştirilere karşı A Key to Uncle Tom’s Cabin adlı kaynak kitabı yayımladığını aktarır. American Yawp ise romanın kölelik karşıtı düşünceyi gündelik konuşmanın içine taşıyan büyük bir yayın olayı olduğunu belirtir.

Tom Amca’nın Kulübesi, yalnız edebiyat tarihinin değil, siyasi tarihin de etkili kitaplarından biridir. Roman, köleliğin, aileleri parçalayan, insanları alınıp satılan mala dönüştüren bir zulüm olduğunu geniş kitlelere gösterdi.

Bu kitabın etkisi özellikle Kuzey Amerika’da büyüktü. Kölelik karşıtı kamuoyunun güçlenmesinde önemli rol oynadı. Elbette bugün romanın bazı yönleri, özellikle siyah karakterleri temsil etme biçimi bakımından tartışmalıdır. Ama tarihsel etkisi inkâr edilemez: Stowe, edebiyatın kamu vicdanını sarsabileceğini gösterdi.

Onun hikâyesi, romanın bazen yalnız sanat değil, siyasal müdahale de olabileceğini hatırlatır. Bir yazar, doğru anda doğru hikâyeyi anlattığında, parlamento konuşmalarından ve gazete makalelerinden daha derin bir etki yaratabilir.

1 Temmuz 1896 bu yüzden edebiyat ve insan hakları tarihi açısından önemlidir. O gün ölen Harriet Beecher Stowe, bir romanla kölelik karşıtı hareketin duygusal ve ahlaki gücünü büyüten yazarlardan biri oldu.

1903 – İlk Tour de France başladı; bir gazete fikri dünyanın en büyük bisiklet yarışına dönüştü

1 Temmuz 1903’te ilk Tour de France, yani Fransa Bisiklet Turu başladı. Bugün dünyanın en prestijli spor organizasyonlarından biri sayılan bu yarış, aslında romantik bir spor hayalinden çok, bir gazetenin ayakta kalma mücadelesinden doğmuştu. Fransız spor gazetesi L’Auto, rakibi Le Vélo karşısında tirajını artırmak istiyor; okurların ilgisini çekecek büyük ve çılgın bir fikir arıyordu.

Bu fikir, Fransa’yı bisikletle dolaşacak uzun ve zorlu bir yarış düzenlemekti. O yıllarda bisiklet çok popülerdi. Hem şehir hayatının hem de modern spor kültürünün yükselen araçlarından biriydi. Ama bütün Fransa’yı dolaşan, günlerce süren, şehirleri birbirine bağlayan böyle büyük bir yarış daha önce yapılmamıştı.

İlk Tour de France, bugünkü yarışlardan çok farklıydı. 1 Temmuz’da başlayan yarış 19 Temmuz’da sona erdi. Toplam 6 etap vardı; fakat bu etapların her biri bugünün ölçülerine göre olağanüstü uzundu. Yarışçılar yaklaşık 2.428 kilometre pedal çevirdi. Yolların önemli bölümü bugünkü gibi düzgün asfalt değildi. Bisikletler ağırdı, teknik destek sınırlıydı, gece sürüşleri vardı ve sporcular çoğu zaman kendi başlarının çaresine bakmak zorundaydı.

Yarışın ilk etabı Paris yakınlarından Lyon’a uzandı. Bu etap yaklaşık 467 kilometreydi. Bugün profesyonel bisiklette tek bir etap için neredeyse akıl almaz sayılacak bu mesafeyi sporcular saatlerce, hatta gece boyunca sürdüler. İlk etabı Maurice Garin kazandı ve daha ilk günden yarışın en güçlü adayı olduğunu gösterdi.

Maurice Garin, Tour de France tarihinin ilk şampiyonu olarak adını yazdırdı. İtalya’da doğmuş, daha sonra Fransız vatandaşı olmuştu. Gençliğinde baca temizleyiciliği yaptığı için “Küçük Baca Temizleyicisi” lakabıyla da anılıyordu. Garin yalnız ilk etabı değil, son etapları da kazanarak genel klasmanda rakiplerine büyük fark attı.

İlk Tour de France’ın sonunda Garin 94 saat 33 dakika 14 saniyelik toplam dereceyle birinci oldu. İkinci Lucien Pothier’e neredeyse üç saat fark attı. Bu fark, yarışın ne kadar sert ve seçici olduğunu gösteriyordu. Kaynaklarda Garin’in bu zaferden toplam 6.075 frank kazandığı aktarılır. Bu, dönemi için çok ciddi bir paraydı.

Yarışın bir başka kazananı da L’Auto gazetesi oldu. Tour de France beklenen etkiyi yarattı; gazetenin tirajı büyük ölçüde arttı. Böylece yarışın medya dünyası için de ne kadar başarılı bir fikir olduğu ortaya çıktı. Modern spor tarihinde gazete, sponsorlar, seyirci ve kahraman yaratma mekanizmasının en erken ve güçlü örneklerinden biri doğmuştu.

Tour de France zamanla Fransa’nın ulusal gösterisi haline geldi. Yarış dağlara çıktı, Alpler ve Pireneler rotaya eklendi, sarı mayo efsanesi doğdu, milyonlarca insan yolların kenarında bisikletçileri beklemeye başladı. Sporcular yalnız hızlarıyla değil, dayanıklılıkları, acıları, düşüşleri ve geri dönüşleriyle de kahramanlaştırıldı.

1903’te başlayan ilk yarışta bugünkü profesyonel düzen, takım stratejileri, televizyon yayınları, gelişmiş bisiklet teknolojisi ve dev sponsorlar yoktu. Ama Tour de France’ın ruhu o ilk yarışta ortaya çıkmıştı: Uzun yol, acı, dayanıklılık, seyirci, medya ve insan bedeninin sınırlarını zorlama fikri.

1 Temmuz 1903’te bir gazetenin tiraj hamlesiyle başlayan fikir, zamanla dünyanın en büyük spor geleneklerinden birine dönüştü. Tour de France, modern sporun hem rekabet hem hikâye hem de büyük bir medya olayı haline gelmesinin en güçlü örneklerinden biri oldu.

1904 – Şemseddin Sami öldü; Türkçenin büyük sözlükçülerinden biri hayata veda etti

1 Temmuz 1904’te Şemseddin Sami öldü. Tanzimat sonrası Osmanlı kültür hayatının en önemli yazar, gazeteci, sözlükçü ve dil bilginlerinden biri olan Şemseddin Sami, Türkçenin modernleşme tarihinde özel bir yere sahiptir.

Şemseddin Sami’nin en önemli eserlerinden biri Kâmûs-ı Türkî’dir. Bu eser, Türkçeyi kendi adıyla ve kendi varlığıyla ele alma bakımından çok önemlidir. Osmanlı döneminde dil çoğu zaman Arapça ve Farsça unsurlarla birlikte düşünülürken, Şemseddin Sami Türkçeyi ayrı bir dil bilinciyle ele aldı.

Onun önemi yalnız sözlük yazmasında değildir. Dilin bir milletin hafızası olduğunu, kelimelerin iletişim aracı olmanın ötesinde düşünme biçimi olduğunu gösteren isimlerdendir. Türkçenin sadeleşme ve kendi kaynaklarına yönelme tartışmalarında da öncü bir yerde durur.

Şemseddin Sami aynı zamanda edebiyat, tiyatro, gazetecilik ve ansiklopedi alanlarında üretmiş çok yönlü bir Osmanlı aydınıdır. Arnavut kökenli olması ve Arnavut kültürüyle ilişkisi de onun kimliğini daha zengin ve çok katmanlı hale getirir.

1 Temmuz 1904 bu yüzden Türk kültür tarihi açısından önemli bir gündür. O gün ölen Şemseddin Sami, Türkçeyi yalnız konuşulan bir dil değil, üzerinde düşünülmesi, işlenmesi ve korunması gereken büyük bir kültür varlığı olarak gören öncü isimlerden biri oldu.

1908 – SOS uluslararası acil durum sinyali olarak yürürlüğe girdi; yardım çağrısının dili bütün dünyada ortaklaştı

1 Temmuz 1908’de SOS, uluslararası denizcilik haberleşmesinde acil durum sinyali olarak yürürlüğe girdi. Bu karar, 1906’da Berlin’de toplanan Uluslararası Radyotelgraf Konvansiyonu’nda alınmıştı; ancak uygulama 1 Temmuz 1908’de başladı. Böylece denizde tehlike anında gönderilecek yardım çağrısı, ülkeden ülkeye ya da şirketten şirkete değişen bir uygulama olmaktan çıkıp ortak bir kurala bağlandı.

SOS bugün çoğu insanın bildiği en ünlü işaretlerden biridir: Üç kısa, üç uzun, üç kısa sinyal. Mors alfabesiyle yazıldığında “… — …” biçiminde gönderilir. Harf olarak bakıldığında S-O-S gibi görünür; ama aslında seçilme nedeni bir cümle kısaltması olması değildir. “Save Our Souls” ya da “Save Our Ship” ifadeleri sonradan yakıştırılmıştır. SOS’un asıl gücü, kolay gönderilmesi ve parazitli, zor koşullarda bile kolay tanınmasıdır.

Bu kararın arkasında, 20. yüzyıl başında hızla gelişen telsiz telgraf teknolojisi vardı. Gemiler artık sadece bayrak, fener, düdük ya da işaret fişeğiyle haberleşmiyor; kıyı istasyonlarına ve başka gemilere telsizle mesaj gönderebiliyordu. Fakat sistem henüz dağınıktı. Farklı ülkeler, farklı şirketler ve farklı gemi hatları kendi işaretlerini kullanabiliyordu. Bu da denizde gerçek bir felaket anında büyük karışıklık yaratabilirdi.

SOS’tan önce özellikle Marconi şirketinin işlettiği gemilerde “CQD” sinyali kullanılıyordu. Bu sinyal de yardım çağrısı anlamına geliyordu; fakat uluslararası düzeyde herkes için standart haline gelmemişti. Denizcilik büyüyor, okyanus aşırı yolculuklar artıyor, telsiz haberleşmesi yaygınlaşıyordu. Böyle bir çağda ortak bir acil durum dili hayati önem taşıyordu.

1 Temmuz 1908’de yürürlüğe giren düzenleme, bu ihtiyaca cevap verdi. Artık bir gemi ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, milliyeti, şirketi ya da rotası ne olursa olsun aynı yardım çağrısını gönderecekti. SOS, böylece modern haberleşme tarihinin en güçlü ortak işaretlerinden biri oldu.

SOS’un dünya hafızasına kazınmasında 1912’deki Titanic faciasının da büyük payı vardır. Titanic batarken telsiz operatörleri hem eski alışkanlıkla CQD hem de yeni standart olan SOS sinyalini gönderdiler. Bu olay, SOS’un kamuoyunda çok daha geniş biçimde tanınmasına yol açtı. Bundan sonra SOS, yalnız denizcilikte değil, genel kültürde de acil yardım çağrısının evrensel sembolüne dönüştü.

Bu sinyalin önemi yalnız teknik değildir. SOS, modern dünyanın kriz anlarında ortak dil kurma ihtiyacını gösterir. Fırtınada, karanlıkta, okyanusun ortasında ya da başka bir felaket anında uzun açıklamalara zaman yoktur. Herkesin anlayacağı kısa, açık ve tartışmasız bir işaret gerekir. SOS tam da bu nedenle etkili oldu.

1911 – Kandilli Rasathanesi’nde düzenli gözlemler başladı; Türkiye’nin modern gözlem geleneği sağlam bir merkeze kavuştu

1 Temmuz 1911’de Kandilli Rasathanesi’nde sürekli ve sistematik meteoroloji gözlemleri başladı. Bu tarihi “Kandilli Rasathanesi’nin kuruluşu” diye anmak yaygındır; fakat daha doğru anlatım biraz daha ayrıntılıdır. Çünkü kurumun kökeni, Osmanlı döneminde 1868’de kurulan Rasathâne-i Âmire’ye uzanır. 1911’de başlayan şey ise bugünkü Kandilli geleneğinin düzenli, sürekli ve modern gözlem çizgisidir.

Osmanlı Devleti’nde modern rasathane fikri, 19. yüzyılda meteoroloji ihtiyacıyla ortaya çıkmıştı. Hava tahminleri, denizcilik, tarım, ulaşım ve devlet haberleşmesi açısından giderek daha önemli hale geliyordu. Bu amaçla kurulan Rasathâne-i Âmire, Pera’da faaliyete geçmişti. Fakat kurumun tarihi kesintisiz ve sakin ilerlemedi.

1909’daki 31 Mart Vakası sırasında Rasathâne-i Âmire büyük zarar gördü. Aletler, kayıtlar ve çalışma düzeni ciddi biçimde tahrip edildi. Bu yıkımın ardından rasathanenin yeniden kurulması ve daha sağlam bir bilim kurumuna dönüştürülmesi gerekti. İşte bu noktada Mehmet Fatin Gökmen, yani daha çok bilinen adıyla Fatin Hoca devreye girdi.

Fatin Gökmen, matematik ve astronomiye büyük ilgi duyan, medrese kökenli ama modern bilimlere açık bir isimdi. 21 Haziran 1910’da Rasathâne-i Âmire müdürlüğüne getirildi. Yeni rasathane için bugünkü Kandilli’de, İcadiye Tepesi’ni seçti. Burası İstanbul’a hâkim konumu, açık görüş alanı ve gözlem için elverişli yapısıyla uygun bir yerdi.

Fatin Hoca, rasathanenin yeniden kurulması için bir bina ya da yer seçimiyle yetinmedi. Avrupa’daki bilim kurumlarıyla temas kurdu, meteoroloji ölçümleri için gerekli cihazların sağlanmasına çalıştı ve Kandilli’de düzenli kayıt tutulabilecek bir gözlem düzeni oluşturdu. Böylece rasathane, sembolik bir kurum olmaktan çıkıp her gün veri üreten, ölçen, kaydeden ve izleyen bir merkeze dönüştü.

1 Temmuz 1911’den itibaren başlayan düzenli meteoroloji gözlemleri, Türkiye’de bilimsel süreklilik açısından çok önemliydi. Çünkü gözlem bilimlerinde esas olan bir defalık ölçüm yapmak değildir; aynı noktada, aynı disiplinle, yıllar boyunca veri toplamaktır. Hava olaylarını, iklim değişimlerini, mevsimsel farklılıkları ve olağan dışı gelişmeleri anlayabilmek için uzun süreli kayıtlara ihtiyaç vardır.

Kandilli’nin önemi zamanla meteorolojiyle sınırlı kalmadı. Astronomi, zaman tayini, yer manyetizması, oşinografi ve özellikle deprem araştırmaları kurumun çalışma alanları arasına girdi. Türkiye gibi deprem kuşağında yer alan bir ülke için Kandilli, gündelik hayatı doğrudan ilgilendiren bir güvenlik ve bilgi merkezi haline geldi.

Bugün Türkiye’de deprem denince akla gelen ilk kurumlardan biri Kandilli Rasathanesi’dir. Oysa bu güven, bir anda oluşmadı. 1868’deki Rasathâne-i Âmire mirası, 1909’daki yıkımdan sonra Fatin Gökmen’in çabasıyla yeniden ayağa kalktı; 1 Temmuz 1911’de başlayan düzenli gözlemlerle kalıcı bir bilim geleneğine dönüştü.

Kandilli Rasathanesi’nin hikâyesi, Türkiye’de bilimin sabırla tutulan kayıtlarla da geliştiğini gösterir. Her gün ölçülen sıcaklık, basınç, rüzgâr, yağış ya da daha sonraki yıllarda kaydedilen deprem verileri, ülkenin bilim hafızasını oluşturdu. Bu yüzden Kandilli, Türkiye’nin doğayı anlama çabasının en önemli merkezlerinden biridir.

1916 – I. Dünya Savaşı: Somme Muharebesi başladı; İngiliz ordusu tarihinin en kanlı gününü yaşadı

1 Temmuz 1916’da Birinci Dünya Savaşı’nın en kanlı cephelerinden biri olan Somme Muharebesi başladı. Sadece ilk gün İngiliz ordusu 57 binden fazla kayıp verdi; bunların 19 binden fazlası hayatını kaybetti. Bu, İngiliz askerî tarihinin en kanlı günü olarak kabul edilir.

Somme, Batı Cephesi’ndeki siper savaşının en korkunç simgelerinden biridir. İngiliz ve Fransız kuvvetleri, Alman hatlarını yarmak için büyük bir taarruz planladı. Günlerce süren topçu bombardımanından sonra Alman savunmasının çökeceği düşünülüyordu. Fakat bombardıman beklenen sonucu vermedi.

1 Temmuz sabahı İngiliz askerleri siperlerinden çıktığında, birçok yerde Alman makineli tüfekleri hâlâ çalışıyordu. Tel örgüler tam olarak parçalanmamış, sığınaklardaki Alman askerleri hayatta kalmıştı. Açık arazide ilerleyen İngiliz birlikleri, dakikalar içinde korkunç kayıplar verdi.

Somme aylarca sürdü. Muharebe Kasım 1916’ya kadar devam etti ve iki taraf için de büyük insan kaybına yol açtı. Stratejik sonuçları tartışmalı kaldı; ama insan hafızasında Somme, modern savaşın insan bedenini ve ruhunu nasıl öğüttüğünün en karanlık örneklerinden biri oldu.

1 Temmuz 1916 bu yüzden Birinci Dünya Savaşı tarihinin en acı günlerinden biridir. Somme’de başlayan taarruz, sanayi çağının savaş makineleri karşısında insanın ne kadar savunmasız kalabileceğini bütün çıplaklığıyla gösterdi.

1920 – Ankara’da subay adayları talimgâhı açıldı; Millî Mücadele ordusuna komutan yetiştirildi

1 Temmuz 1920’de Ankara’da, Millî Mücadele ordusunun subay ihtiyacını karşılamak için Sunûf-ı Muhtelife Zâbitân Namzetleri Talimgâhı açıldı. Bu talimgâh, Abidin Paşa Köşkü çevresinde kurulan eğitim düzeniyle Ankara’nın yalnız siyasi değil, askerî örgütlenme merkezi haline geldiğini de gösteriyordu.

Bu tarih, Millî Mücadele’nin askerî örgütlenmesi açısından çok önemlidir. Çünkü savaş yalnız cephede silahla kazanılmaz; orduyu yönetecek, birlikleri sevk edecek, emir-komuta zincirini kuracak yetişmiş subaylara da ihtiyaç vardır. Osmanlı’nın son savaşları, Mondros sonrasındaki dağılma ve İstanbul’daki işgal ortamı, düzenli subay eğitimini zora sokmuştu.

Ankara’daki bu talimgâh, Millî Mücadele’nin “yokluk içinde kurum kurma” çabasının bir örneğidir. Cephede savaş sürerken, Ankara aynı anda orduyu yeniden düzenliyor, meclisi işletiyor, diplomasi yürütüyor ve eğitim kurumları oluşturmaya çalışıyordu.

Subay adayları için açılan bu eğitim, kısa süreli ve yoğun bir ihtiyaçtan doğmuştu. Ama anlamı büyüktü: Ankara artık düzenli ordunun insan kaynağını yetiştiren bir merkez haline de geliyordu.

1 Temmuz 1920 bu yüzden Türkiye askerî tarihi açısından önemli bir gündür. O gün Ankara’da açılan subay adayları talimgâhı, Millî Mücadele ordusunun komuta kadrosunu yetiştirmek için atılmış kritik adımlardan biri oldu.

1921 – Çin Komünist Partisi’nin resmî kuruluş yıldönümü; Çin’in yüzyıllık siyasi düzenini belirleyen hareket doğdu

1 Temmuz, Çin Komünist Partisi’nin resmî kuruluş yıldönümü olarak kabul edilir.  Çin Komünist Partisi, 20. yüzyılın en etkili siyasi hareketlerinden biridir. 1921’de küçük bir devrimci örgüt olarak doğan parti, uzun iç savaş, Japon işgali, kırsal örgütlenme, Uzun Yürüyüş ve Mao Zedong liderliğindeki devrim süreci sonunda 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdu.

Bugünkü Çin’in siyasal sistemi hâlâ bu partinin mutlak belirleyiciliği altında işliyor. Ekonomik model değişmiş, Çin dünya kapitalizminin en büyük üretim merkezlerinden birine dönüşmüş olsa da siyasal iktidarın merkezinde Çin Komünist Partisi yer almaya devam ediyor.

Bu nedenle 1 Temmuz, Çin için yalnız bir parti yıldönümü değildir. Modern Çin’in devlet yapısını, ideolojisini, güç merkezini ve dünyadaki yükselişini anlamak için bu tarih simgesel bir başlangıç noktasıdır.

1 Temmuz 1921’in etrafında kurulan bu hafıza, küçük bir devrimci toplantıdan dünyanın en güçlü siyasi örgütlerinden birine uzanan yolu anlatır. Çin’in son yüzyılı, büyük ölçüde bu partinin hikâyesiyle birlikte okunur.

1925 – Tayyare Cemiyeti okulları için piyango çekildi; havacılığa halktan kaynak toplamanın yolu açıldı

1 Temmuz 1925’te Türk Tayyare Cemiyeti mektepleri yararına para ödüllü bir piyango çekilişi düzenlendi. Farklı kaynaklarda bu tarih “Türkiye’de ilk piyango” şeklinde geçer ancak bu tam olarak doğru değildir. Çünkü Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan farklı piyango ve çekiliş uygulamaları vardı. Fakat 1 Temmuz 1925 çekilişi, Cumhuriyet döneminde havacılık için halktan kaynak toplama fikrinin önemli erken adımlarından biridir.

Türk Tayyare Cemiyeti, 16 Şubat 1925’te kuruldu. Bugünkü Türk Hava Kurumu’nun temelini oluşturan bu cemiyetin amacı, Türkiye’de havacılığı geliştirmek, pilot yetiştirmek, uçak alımına katkı sağlamak ve toplumda “hava gücü” bilincini yaymaktı. Cumhuriyet henüz çok gençti; savaşlardan çıkmış ülkenin kaynakları sınırlıydı. Buna rağmen yeni devlet, havacılığı geleceğin askerî ve teknolojik alanlarından biri olarak görüyordu.

Bu hedef için yalnız devlet bütçesi yeterli değildi. Cemiyet, halkı da bu büyük hedefin parçası yapmak istiyordu. Bağışlar, yardım kampanyaları, fitre-zekât gelirleri, kurban derileri, pullar ve piyangolar bu nedenle önem kazandı. Böylece uçak almak ya da pilot yetiştirmek, kasabalarda, şehirlerde, kahvehanelerde, dükkânlarda bilet alan insanların da katıldığı bir kampanyaya dönüştü.

1 Temmuz 1925’te düzenlenen piyango bu açıdan dikkat çekicidir. Çekiliş, Türk Tayyare Cemiyeti mektepleri yararına yapılmıştı. Aynı yıl içinde 15 Eylül ve 15 Aralık tarihlerinde de benzer çekilişler düzenlendi. Yani 1925’teki bu uygulama, henüz tam anlamıyla kurumsallaşmış bir “Tayyare Piyangosu” sistemi değildi; ama o sisteme giden yolun denemesi ve başlangıcıydı.

Bir yıl sonra, 1926’da çıkarılan kanunla para ödüllü piyango düzenleme yetkisi Türk Tayyare Cemiyeti’ne verildi. Böylece “Tayyare Piyangosu” daha düzenli ve resmî bir yapıya kavuştu. Bu piyango, ilerleyen yıllarda Türkiye’de geniş kitlelerce bilinen bir gelir kaynağı haline geldi; 1939’da ise kurulan Millî Piyango İdaresi’ne devredilecek sürecin temelini oluşturdu.

Bu hikâyenin ilginç tarafı, piyangonun erken Cumhuriyet’in kalkınma ve modernleşme aracı olarak görülmesidir. İnsanlar bilet alarak hem ikramiye kazanma umudu taşıyor hem de ülkenin havacılık hamlesine katkı verdiğini düşünüyordu. O dönemin diliyle “istikbal göklerdedir” fikri, yalnız bir söz değil, para toplanan, kampanya yapılan, bilet satılan somut bir toplumsal hedef haline geliyordu.

Piyango, bu yönüyle Cumhuriyet’in halktan destek toplama yöntemlerinden biriydi. Yeni devlet, demiryolu, okul, fabrika ve ordu gibi alanlarda olduğu gibi havacılıkta da toplumsal seferberlik duygusu yaratmaya çalışıyordu. Tayyare Cemiyeti’nin biletleri, yardım kampanyaları ve propaganda faaliyetleri, havacılığı sıradan vatandaşın gündemine soktu.

1 Temmuz 1925 bu yüzden yalnız bir çekiliş tarihi değildir. O gün düzenlenen piyango, Cumhuriyet’in havacılık idealine halkın küçük katkılarla ortak edilmesinin erken örneklerinden biridir. Daha sonra Tayyare Piyangosu’na ve Millî Piyango geleneğine uzanacak yolun önemli taşlarından biri, Türk Tayyare Cemiyeti mektepleri yararına yapılan bu çekilişle döşendi.

1927 – Mustafa Kemal İstanbul’a sekiz yıl sonra döndü; ayrıldığı şehre Cumhurbaşkanı olarak girdi

1 Temmuz 1927’de Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’a geldi. Bu, sıradan bir şehir ziyareti değildi. 16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru’yla Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılan Mustafa Kemal, sekiz yıl sonra aynı şehre artık Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olarak dönüyordu.

Bu sekiz yılın içinde bir imparatorluk çökmüş, Millî Mücadele kazanılmış, saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş, hilafet kaldırılmış ve Ankara yeni devletin başkenti olmuştu. Mustafa Kemal’in İstanbul’dan ayrıldığı günle döndüğü gün arasında yalnız takvim değil, bütün bir rejim değişmişti. 1919’da hakkında kuşkular bulunan bir Osmanlı paşası olarak yola çıkmıştı; 1927’de bağımsız bir devletin kurucu lideri olarak İstanbul’a giriyordu.

İstanbul için de bu dönüşün anlamı büyüktü. Şehir, Mondros Mütarekesi’nden sonra işgal yıllarını yaşamış, 16 Mart 1920’de resmen işgal edilmiş, 6 Ekim 1923’te Türk ordusunun girişiyle kurtulmuştu. Fakat Mustafa Kemal, zaferden hemen sonra İstanbul’a gelmemişti. Cumhuriyet’in merkezi Ankara olmuş, yeni devlet kendi yönünü eski payitahttan değil, Anadolu’dan kurmuştu.

Bu yüzden 1 Temmuz 1927’deki geliş hem siyasi hem de sembolik bir buluşmaydı. İstanbul, uzun süre imparatorluğun kalbi olmuştu; Ankara ise Cumhuriyet’in iradesini temsil ediyordu. Mustafa Kemal’in İstanbul’a gelişi, bu iki tarihsel merkezin yeni rejim içinde yeniden karşılaşması anlamına geliyordu.

İstanbullular Gazi’yi büyük törenlerle karşıladı. Denizden geliş, kalabalıklar, bayraklar, kayıklar, vapurlar ve kıyıları dolduran halk, şehrin bu dönüşü büyük bir olay olarak gördüğünü gösteriyordu. Bu manzara, uzun ve acılı yılların ardından kurtuluşun, Cumhuriyet’in ve yeni dönemin İstanbul tarafından kabul ediliş sahnesiydi.

Mustafa Kemal’in İstanbul’a gelişinde en dikkat çekici duygu, geçmişle hesaplaşma ve yeni bir sayfa açma duygusudur. 1919’da ayrıldığı İstanbul, işgal altında karanlık bir başkentti. 1927’de döndüğü İstanbul ise artık yeni Türkiye’nin bir şehriydi. Padişahın, işgal ordularının ve eski düzenin gölgesi çekilmiş; Cumhuriyet’in dili ve sembolleri şehre yerleşmeye başlamıştı.

Bu ziyaret aynı zamanda Atatürk’ün İstanbul’la sonraki ilişkisinin başlangıcı oldu. 1927’den 1938’e kadar İstanbul, onun zaman zaman çalıştığı, dinlendiği, devlet işlerini yürüttüğü ve sonunda Dolmabahçe Sarayı’nda hayata veda ettiği şehir oldu.

Mustafa Kemal’in İstanbul’a dönüş yolculuğunun Kocaeli açısından özel bir ayrıntısı vardır. Gazi, 30 Haziran 1927’de Ankara’dan trenle İzmit’e hareket etti; buradan Ertuğrul Yatı ile İstanbul’a geçti. 1 Temmuz 1927’de Dolmabahçe’ye ulaşan bu yolculukta İzmit, Cumhuriyet liderinin eski payitahta dönüşünde son Anadolu durağı olması gibi özel bir anlam kazandı.

Bu ayrıntı, İzmit için önemlidir. Çünkü Atatürk’ün 1919’da ayrıldığı İstanbul’a 1927’de Cumhurbaşkanı olarak dönüş yolculuğunda Kocaeli, Anadolu’dan İstanbul’a açılan geçiş noktasıdır. Millî Mücadele yıllarında stratejik bir hatta yer alan İzmit, bu kez kurtuluşun ardından Cumhuriyet’in eski başkentle buluşmasına tanıklık etti.

1 Temmuz 1927 bu yüzden Türkiye tarihi açısından güçlü bir sembolik gündür. Mustafa Kemal, sekiz yıl önce bir kurtuluş yolculuğuna çıkmak üzere ayrıldığı İstanbul’a, kurtuluşu gerçekleştirmiş ve Cumhuriyet’i kurmuş bir lider olarak döndü. O gün İstanbul’un karşıladığı kişi yalnız Mustafa Kemal Paşa değil, aynı zamanda yeni Türkiye’nin kendisiydi.

1929 – İstanbul ile Ankara arasında telefon görüşmeleri başladı; eski başkentle yeni başkent birbirine sesle bağlandı

1 Temmuz 1929’da İstanbul ile Ankara arasında şehirlerarası telefon görüşmeleri başladı. Bu, Cumhuriyet’in haberleşme tarihinde önemli bir adımdı. Çünkü artık ülkenin eski başkenti İstanbul ile yeni başkenti Ankara arasında yalnız telgrafla ya da mektupla değil, doğrudan sesle iletişim kurulabiliyordu.

Bugün iki şehir arasında telefonla konuşmak sıradan bir şey gibi görünür. Ama 1929 Türkiye’si için bu büyük bir yenilikti. Cumhuriyet henüz altıncı yılındaydı. Ankara yeni başkent olarak hızla kuruluyor, İstanbul ise imparatorluk mirasının, ticaretin, basının ve nüfusun en büyük merkezi olmayı sürdürüyordu. Bu iki şehir arasındaki haberleşmenin hızlanması, devlet, ticaret ve basın hayatı için de önemliydi.

Telefon hattı, telgrafın yanında yeni bir haberleşme çağı açıyordu. Telgraf hızlıydı; ama yazılıydı, kodlara ve memurlara dayanıyordu. Telefon ise sesi doğrudan taşıyordu. Bir tüccar, bir memur, bir gazeteci ya da bir devlet görevlisi, karşı tarafın sesini aynı anda duyabiliyor; beklemeden, yazdırmadan, cevap alarak konuşabiliyordu. Bu, karar alma ve iş görme hızını değiştiren bir yenilikti.

Ankara-İstanbul hattı ilk aşamada tek devreli bir şehirlerarası bağlantı olarak çalıştı. Bu da aynı anda yapılabilecek görüşme sayısının sınırlı olduğu anlamına geliyordu. Görüşme yapabilmek için bugünkü gibi doğrudan numara çevirmek yeterli değildi. Santral aranıyor, konuşulmak istenen kişi ya da numara bildiriliyor, bağlantının kurulması bekleniyordu.

İlk gün hattı kullananların sayısı da dönemin koşullarını gösterir. Kaynaklarda 1 Temmuz’daki ilk kullanımda Ankara-İstanbul telefon hattından 34 kişinin yararlandığı, bunların çoğunun tüccar olduğu aktarılır. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü telefon, önce gündelik sohbetten çok ticaret, yönetim ve acil iş takibi için değerliydi. İstanbul ile Ankara arasında mal, para, karar ve haber akışı hızlanıyordu.

Ücretler de bu hizmetin henüz seçkin ve pahalı bir iletişim aracı olduğunu gösterir. İlk üç dakikalık konuşma için 115 kuruş ücret belirlenmişti. Daha sonra görüşme süresinin üst sınırı altı dakikaya çıkarıldı; ilk üç dakika için 115 kuruş, sonraki üç dakika için 100 kuruş ücret uygulandı. Yani telefon, pahalı ve sınırlı bir şehirlerarası hizmetti.

Bu hattın önemi, Cumhuriyet’in altyapı kurma iradesiyle de ilgilidir. Aynı yıllarda demiryolları, posta, telgraf, telsiz ve telefon hatları yeni devletin dolaşım sistemini oluşturuyordu. Ankara’nın başkent yapılması yalnız siyasi bir karar değildi; Ankara’nın ülkenin geri kalanıyla gerçek anlamda bağlanması gerekiyordu. Telefon hattı da bu bağın modern halkalarından biriydi.

İstanbul-Ankara hattı, eski payitaht ile yeni başkent arasında sembolik bir köprü de kurdu. İstanbul hâlâ ülkenin en büyük şehirlerinden ve ticaret merkezlerinden biriydi. Ankara ise Cumhuriyet’in karar merkeziydi. Bu iki şehir arasında sesli haberleşmenin başlaması, yeni Türkiye’nin merkezlerini birbirine bağlayan modernleşme adımlarından biri oldu.

1930 – Çağrı filminin yönetmeni Mustafa Akkad doğdu

1 Temmuz 1930’da Suriyeli-Amerikalı yönetmen ve yapımcı Mustafa Akkad doğdu. Akkad, bir yandan The Message (Çağrı) ve Lion of the Desert (Çöl Aslanı Ömer Muhtar) gibi filmlerle, diğer yandan Halloween serisinin yapımcılığıyla sinema tarihinde çok özel bir yere sahip oldu.

Mustafa Akkad’ın sinema tarihindeki yeri ilginçtir. Bir yanda İslam tarihinin en önemli anlatılarından birini dünyaya sinema diliyle aktaran Çağrı vardır. Diğer yanda modern korku sinemasının en büyük serilerinden biri olan Halloween vardır. Aynı insanın bu iki farklı kültürel alanda iz bırakması, onu benzersiz kılar.

Çağrı, özellikle Türkiye’de ve İslam dünyasında kuşaklar boyunca izlenen bir film oldu. Hz. Muhammed’in hayatını doğrudan göstermeden anlatma tercihi, film için hem estetik hem de dinî açıdan özel bir anlatım dili gerektiriyordu. Anthony Quinn’in Hamza rolü, Maurice Jarre’ın müziği ve filmin epik dili hafızalara kazındı.

Akkad’ın diğer yüzü ise Halloween serisidir. John Carpenter’ın 1978 tarihli Halloween filmi, düşük bütçeyle çekilmiş ama korku sinemasının gidişatını değiştirmişti. Michael Myers karakteri ve “slasher” geleneği, popüler kültürün en kalıcı korku imgelerinden biri haline geldi. Akkad, bu serinin yapımcısı olarak korku sineması tarihinde de güçlü bir yer edindi.

1 Temmuz 1930 bu yüzden sinema tarihi açısından renkli bir doğum tarihidir. O gün doğan Mustafa Akkad, hem Çağrı ile İslam dünyasının görsel hafızasına hem de Halloween ile dünya korku sinemasının popüler mitolojisine adını yazdırdı.

1935 – Anadolu’nun ilk demiryolu hattı olan Aydın demiryolu yabancı şirketten alındı, devlet ağına katıldı

1 Temmuz 1935’te Aydın demiryolu ve ona bağlı hatlar Devlet Demiryolları şebekesine katıldı. Bu tarih, Cumhuriyet’in demiryollarını millîleştirme politikasının önemli adımlarından biridir. Çünkü söz konusu hat, yalnız Ege Bölgesi için değil, Anadolu demiryolu tarihi için de özel bir yere sahipti: İzmir-Aydın hattı, Anadolu’da inşa edilen ilk demiryolu hattıydı.

İzmir-Aydın demiryolunun hikâyesi 19. yüzyıl ortasına uzanır. Osmanlı Devleti, 1856’da İngiliz sermayeli Ottoman Railway Company’ye İzmir’den Aydın’a demiryolu yapma ve işletme imtiyazı verdi. Hattın temel amacı, Ege’nin bereketli ovalarında yetişen incir, üzüm, pamuk, zeytinyağı ve benzeri ürünleri İzmir Limanı’na daha hızlı taşımaktı. Yani bu demiryolu, baştan itibaren bölgenin tarımsal zenginliğini dünya pazarına bağlayan bir ticaret hattı olarak tasarlanmıştı.

İlk bakışta demiryolu modernleşme demekti. Gerçekten de demiryolu, Ege’de üretimi, taşımayı ve ticareti hızlandırdı. Ürünler daha kısa sürede limana ulaştı, İzmir’in ticaret hacmi büyüdü, hat boyunca yeni ekonomik ilişkiler kuruldu. Fakat bu modernleşmenin kontrolü büyük ölçüde yabancı şirketlerin elindeydi. Hat, Osmanlı toprağında işliyor; ama imtiyazı, kârı ve işletme düzeni İngiliz sermayesi tarafından belirleniyordu.

Cumhuriyet yönetimi için demiryolları yalnız ulaşım aracı değildi. Demiryolu, ülkenin iktisadi bağımsızlığı, iç pazarın bütünleşmesi, askerî güvenlik, tarımsal ürünlerin taşınması ve Anadolu’nun merkezle bağlanması anlamına geliyordu. Bu yüzden 1920’lerden itibaren hem yeni demiryolu yapımına ağırlık verildi hem de yabancı şirketlerin elindeki hatların satın alınması gündeme geldi.

Aydın demiryolunun millîleştirilmesi bu politikanın Ege’deki en önemli adımlarından biri oldu. 1935’te yapılan düzenlemelerle Aydın hattı ve şubeleri satın alındı; teslim, tasfiye ve işletme işlemleri Devlet Demiryolları ve Limanları İşletme Umum Müdürlüğü’ne verildi. Böylece Anadolu’nun ilk demiryolu hattı, yaklaşık seksen yıl sonra devlet kontrolüne geçmiş oldu.

Bu adımın ekonomik sonuçları da vardı. Yabancı şirket döneminde hattın tarifeleri, bölge üreticileri ve tüccarları için önemli bir maliyet unsuru olabiliyordu. Hat devletleştirildikten sonra taşıma ücretlerinin yeniden düzenlenmesi, özellikle incir, pamuk, zeytinyağı ve benzeri Ege ürünlerinin iç ve dış pazara taşınmasında üretici lehine bir beklenti doğurdu. Demiryolu artık yalnız şirket kârına göre değil, ülkenin ekonomik ihtiyaçlarına göre işletilecek bir kamu aracı olarak görülüyordu.

Aydın demiryolunun devlet ağına katılması, aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan imtiyaz düzeninin kapanış işaretlerinden biridir. Osmanlı’nın son yüzyılında demiryolları çoğu zaman yabancı sermaye, kapitülasyonlar, borçlar ve imtiyazlarla birlikte anılmıştı. Cumhuriyet ise bu alanı adım adım millîleştirerek devletin ekonomik egemenlik alanına katmaya çalıştı.

Bu tarihi önemli kılan taraf, hattın bir ilk oluşudur. İzmir-Aydın demiryolu, Anadolu’da demiryolu çağını başlatan hatlardan biriydi. 1935’te devlet ağına katılması, bir anlamda Anadolu demiryolu tarihinin başlangıç noktasının Cumhuriyet tarafından geri alınması demekti. Eskiden Ege’nin ürünlerini yabancı şirketin işlettiği bir hat üzerinden limana taşıyan düzen, artık devletin denetiminde yeni bir ulaşım politikasına bağlanıyordu.

1937 – Suriye sınırındaki stratejik Güney demiryollarının iki bölümü yabancı işletmeden alındı, devlet ağına katıldı

1 Temmuz 1937’de Toprakkale-Payas ve Fevzipaşa-Meydanıekbez demiryolu bölümleri Devlet Demiryolları’na geçti. Söz konusu hatlar, Cumhuriyet’in demiryollarını millîleştirme politikasının güney sınırındaki en hassas parçalarındandı.

Bu hatlar, Osmanlı döneminde yabancı sermaye ve imtiyazlarla gelişen Bağdat demiryolu sisteminin uzantılarıydı. Bir kısmı bugünkü Türkiye-Suriye sınırı boyunca uzanıyor, bir kısmı ise Çukurova, İskenderun Körfezi, Halep hattı ve Güneydoğu Anadolu bağlantıları açısından stratejik önem taşıyordu. Yani mesele yalnız yolcu ya da yük taşımak değildi; sınır güvenliği, dış politika, ticaret ve askerî ulaşım da bu hatlarla doğrudan bağlantılıydı.

Cumhuriyet yönetimi 1920’lerden itibaren demiryollarını millî ekonomi ve devlet egemenliği meselesi olarak gördü. Osmanlı’dan kalan birçok hat yabancı şirketlerin elindeydi. Yeni devlet bir yandan yeni demiryolları inşa ediyor, bir yandan da yabancı sermaye tarafından işletilen hatları satın alarak ya da anlaşmalarla devralarak devlet ağına katıyordu. Aydın demiryolu, Şark demiryolları ve Güney demiryolları bu politikanın farklı örnekleriydi.

Güney demiryolları konusu daha karmaşıktı. Çünkü bu hatlar yalnız Türkiye içindeki bir ulaşım ağı değildi; Fransa’nın Suriye üzerindeki manda yönetimiyle, Ankara Antlaşması’yla ve Hatay meselesiyle de bağlantılıydı. Türkiye ile Fransa arasında yapılan anlaşmalar sonucunda bazı bölümlerin işletmesi Türk tarafına bırakıldı; fakat bütün hattın millîleştirilmesi tek hamlede değil, aşama aşama gerçekleşti.

1 Temmuz 1937’de Devlet Demiryolları’na geçen bölümlerden Toprakkale-Payas hattı yaklaşık 60 kilometre, Fevzipaşa-Meydanıekbez hattı ise yaklaşık 35 kilometreydi. Uzunluk olarak çok büyük görünmeyebilirler; fakat coğrafî konumları nedeniyle önemleri görünenden daha fazlaydı. Bu hatlar Çukurova’yı, Amanoslar çevresini, Suriye sınırını ve güney ulaşım ağını birbirine bağlayan kritik noktalarda yer alıyordu.

Bu dönemde Hatay meselesi de Türkiye’nin gündemindeydi. İskenderun Sancağı’nın geleceği, Türkiye ile Fransa arasındaki en önemli dış politika başlıklarından biriydi. Bu yüzden güneydeki demiryollarının kim tarafından işletileceği, aynı zamanda egemenlik ve güvenlik meselesiydi. Hatay’ın Türkiye’ye katılmasından sonra Payas-İskenderun hattının durumu ayrıca çözülecek ve bu bölüm de 1939’da Türk Devlet Demiryolları’na teslim edilecekti.

Bu adım, Cumhuriyet’in demiryolu politikasında önemli bir halkaydı. Devlet, ülkenin ulaşım damarlarını yabancı şirketlerin imtiyaz alanı olmaktan çıkarıp kendi denetimine almak istiyordu. Bu hem ekonomik bağımsızlık hem de askerî ve siyasi güvenlik açısından büyük önem taşıyordu.

1 Temmuz 1937 bu yüzden demiryolu tarihimizde dikkat çekici bir gündür. Suriye sınırındaki stratejik Güney demiryollarının iki bölümü yabancı işletmeden alındı ve devlet ağına katıldı. Böylece Cumhuriyet, güneydeki ulaşım ve sınır hattı üzerindeki denetimini güçlendiren önemli bir adım daha attı.

1941 – İlk resmî televizyon reklamı ekrana geldi; ekranın ticari çağı başladı

1 Temmuz 1941’de ABD’de ilk resmî televizyon reklamı ekrana geldi. New York’taki WNBT kanalında gösterilen reklam, Bulova saatleri içindi. Yaklaşık 10 saniyelik bu kısa reklam, televizyonun yalnız haber ve eğlence aracı değil, aynı zamanda büyük bir ticari mecra olacağının ilk işaretlerinden biri oldu.

Bu reklamın önemi, süresinden çok büyüktür. Ekranda yalnız bir saat görüntüsü ve Amerika haritası vardı; ama o kısa an, televizyonun geleceğini haber veriyordu. Televizyon artık ürünlerin, markaların ve tüketim kültürünün en güçlü taşıyıcılarından birine dönüşecekti.

O günlerde televizyon çok sınırlı sayıda evde vardı. İzleyici kitlesi bugünün ölçüleriyle küçüktü. Fakat reklamverenler için asıl mesele şuydu: Görüntü, ses ve zaman aynı anda satılabilir hale geliyordu. Gazete ilanı ya da radyo reklamından farklı olarak televizyon, ürünü gözün önüne koyuyor, onu gündelik hayatın parçası yapıyordu.

Birkaç saniyelik Bulova reklamı, ilerleyen yıllarda dev bir reklam endüstrisine dönüşecek ekran ekonomisinin erken işaretlerinden biri oldu. Televizyon reklamları zamanla yalnız ürün tanıtmayacak; modayı, tüketim alışkanlıklarını, aile hayatını, siyaseti ve popüler kültürü de şekillendirecekti.

1 Temmuz 1941 bu yüzden medya ve tüketim tarihi açısından önemli bir gündür. Bulova’nın kısa saat reklamı, televizyonun ticari çağını başlattı. Bugün ekranların reklamlarla, sponsorluklarla, ürün yerleştirmelerle ve marka dünyasıyla dolu olmasının ilk adımlarından biri o gün atıldı.

1942 – II. Dünya Savaşı: Rommel’in Mısır’a ilerleyişi El-Alameyn’de durduruldu; Süveyş Kanalı’nın düşmesi önlendi

1 Temmuz 1942’de Kuzey Afrika Cephesi’nde Birinci El-Alameyn Muharebesi başladı. İkinci Dünya Savaşı’nın bu çöl cephesinde karşı karşıya gelen taraflar, bir yanda Alman ve İtalyan kuvvetleriyle Erwin Rommel’in Panzer Ordusu, diğer yanda İngiliz 8. Ordusu ve müttefik birliklerdi. Savaşın sonucu yalnız Mısır’ın değil, Akdeniz’in, Ortadoğu’nun ve Süveyş Kanalı’nın kaderi açısından da büyük önem taşıyordu.

1942 yazında Rommel, Kuzey Afrika’da hızlı bir ilerleme içindeydi. Tobruk’un düşmesi, İngilizler için büyük bir moral çöküntüsü yaratmıştı. Alman ve İtalyan birlikleri Libya’dan Mısır içlerine doğru ilerliyor, İngiliz 8. Ordusu geri çekiliyordu. Eğer bu ilerleyiş durdurulamazsa İskenderiye, Kahire ve daha önemlisi Süveyş Kanalı tehdit altına girecekti.

Süveyş Kanalı, İngiltere için hayati bir damardı. Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayan kanal, İngiliz İmparatorluğu’nun Hindistan ve Ortadoğu ile bağlantısında stratejik bir rol oynuyordu. Mihver kuvvetlerinin Mısır’ı ele geçirmesi, Ortadoğu petrol yollarının ve imparatorluk haberleşmesinin de büyük tehlikeye girmesi anlamına gelebilirdi.

El-Alameyn hattı bu yüzden son savunma çizgisi haline geldi. Coğrafya burada savunma yapan tarafın lehineydi. Bir yanda Akdeniz kıyısı, diğer yanda geçilmesi zor Kattara Çöküntüsü vardı. Bu dar hat, Rommel’in en sevdiği manevra savaşını sınırlıyordu. Çölde geniş çevirme harekâtlarıyla rakibini sarsmaya alışmış olan Rommel, burada daha dar bir alanda mücadele etmek zorunda kaldı.

İngiliz 8. Ordusu’nun başında General Claude Auchinleck vardı. Daha sonra El-Alameyn denince akla çoğu zaman Bernard Montgomery gelir; ama Temmuz 1942’de Rommel’in ilerleyişini ilk durduran komutan Auchinleck’ti. Bu ayrım önemlidir. Çünkü Ekim 1942’deki İkinci El-Alameyn büyük bir müttefik zaferi olarak hatırlanır; Temmuz’daki Birinci El-Alameyn ise daha çok “düşmanın durdurulduğu” savunma savaşıdır.

Muharebe 1 Temmuz’dan 27 Temmuz’a kadar sürdü. Çatışmalar, sıcak, susuzluk, kum fırtınası, uzun ikmal hatları ve yıpranmış birlikler arasında geçti. Rommel’in kuvvetleri yorgundu; yakıt, mühimmat ve insan gücü sıkıntısı büyüyordu. İngilizler de ağır kayıplar vermiş ve geri çekilmenin moral yükünü taşıyordu. Buna rağmen El-Alameyn hattı çökmeyince savaşın dengesi değişmeye başladı.

Birinci El-Alameyn kesin bir zafer değildi. İngilizler Rommel’i tamamen yenip geri atamadı; Rommel de Mısır’ın içine doğru ilerlemeyi başaramadı. Fakat bazen tarihte en önemli sonuç, bir ordunun ilerlemesini engelleyebilmektir. El-Alameyn’de olan da buydu: Rommel’in Mısır’ı ele geçirme umudu ilk büyük duvarına çarptı.

Bu duraklama, Müttefiklere zaman kazandırdı. İngiliz komuta yapısı yeniden düzenlendi; Montgomery 8. Ordu’nun başına getirildi; ikmal ve hazırlıklar güçlendirildi. Birkaç ay sonra, Ekim 1942’de İkinci El-Alameyn Muharebesi başlayacak ve bu kez Müttefikler Kuzey Afrika’da büyük bir taarruz zaferi kazanacaktı. Winston Churchill’in “El-Alameyn’den önce zaferimiz yoktu, El-Alameyn’den sonra yenilgimiz olmadı” sözünün arkasında bu dönüm noktası vardır; ancak bu söz daha çok Ekim’deki ikinci muharebeye işaret eder.

1 Temmuz 1942 bu yüzden İkinci Dünya Savaşı tarihinde önemli bir gündür. Birinci El-Alameyn Muharebesi, Rommel’in Kuzey Afrika’daki hızlı ilerleyişini durdurdu; Mısır’ın, Kahire’nin ve Süveyş Kanalı’nın düşmesini engelledi. Bu savunma, birkaç ay sonra gelecek büyük Müttefik karşı taarruzunun yolunu açtı.

1946 – Bikini Atolü’nde atom bombası denemesi yapıldı; nükleer çağ bir gösteriye dönüştü

1 Temmuz 1946’da ABD, Pasifik’teki Bikini Atolü’nde Operation Crossroads kapsamındaki Able adlı atom bombası denemesini yaptı. Bu, Hiroşima ve Nagazaki’den sonra yapılan ilk büyük nükleer denemeydi. Bikini Atolü, kısa süre içinde atom çağının en ürkütücü sahnelerinden birine dönüştü.

Bu deneme, nükleer silahların yeni bir aşamaya geçtiğini gösterdi. Artık atom bombası savaşta kullanılan yıkıcı bir silah olmasının yanında bilimsel test, askerî planlama, güç gösterisi ve medya olayı haline geliyordu.

Bikini Atolü seçildi, yerli halk bölgeden çıkarıldı ve savaş gemileri hedef olarak yerleştirildi. Amaç, atom bombasının donanma üzerindeki etkisini ölçmekti. Uçaklar, gemiler, kameralar, bilim insanları, askerler ve gözlemciler bu dev deneyin parçasıydı. Nükleer patlama, bir bakıma sahnelenmiş bir güç gösterisine dönüştürüldü.

Bikini denemeleri, nükleer çağın ahlaki sorunlarını da açıkça gösterdi. Askerî teknoloji ilerliyor, ama bunun bedelini uzak adalarda yaşayan insanlar, çevre ve gelecek kuşaklar ödüyordu. Radyasyonun etkileri, kirlenme, yerinden edilme ve devletlerin nükleer güç yarışı sonraki yıllarda daha büyük tartışmalara yol açtı.

1 Temmuz 1946 bu yüzden yalnız bir silah denemesi tarihi değildir. Bikini Atolü’ndeki Able patlaması, atom çağının savaş meydanından çıkıp laboratuvara, kameraların önüne ve küresel güç gösterisine dönüştüğü günlerden biri oldu.

1961 – Carl Lewis doğdu; pistlerde ve uzun atlamada bir kuşağın spor efsanesi oldu

1 Temmuz 1961’de Amerikalı atlet Carl Lewis doğdu. 1980’ler ve 1990’larda sprint ve uzun atlamanın en büyük yıldızlarından biri olan Lewis, Olimpiyat kariyerinde 9 altın madalya kazandı.

Carl Lewis’in büyüklüğü yalnız madalya sayısında değildir. O, atletizmin en zor iki alanında aynı anda zirveye çıktı: Hız ve sıçrama. 100 metre, 200 metre, 4×100 bayrak ve uzun atlama gibi farklı disiplinlerde dünya sahnesine hükmetti. Bu çeşitlilik, onu atletizmin çok yönlü simgelerinden biri yaptı.

1984 Los Angeles Olimpiyatları’nda dört altın madalya kazanarak Jesse Owens’ın 1936’daki efsanevi başarısını hatırlattı. Daha sonra kariyerini yıllara yaydı; özellikle uzun atlamada uzun süre zirvede kaldı. Bir atlet için yıllarca en üst düzeyde kalmak çok daha zordur. Lewis bunu başardı.

Carl Lewis aynı zamanda modern spor yıldızı imajının da önemli figürlerinden biriydi. Televizyon çağında yarıştı, reklamların ve küresel spor medyasının büyüdüğü dönemde öne çıktı. Hızı, tarzı ve özgüveniyle atletizmi popüler kültürün de konusu haline getirdi.

1 Temmuz 1961 bu yüzden spor tarihi açısından önemli bir tarihtir. O gün doğan Carl Lewis, Olimpiyat pistlerinde hızın, gücün ve uzun süreli şampiyonluğun en büyük simgelerinden biri oldu.

1961 – Prenses Diana doğdu; kraliyet ailesini medya çağının merkezine taşıdı

1 Temmuz 1961’de Diana Frances Spencer doğdu. Daha sonra Prens Charles’la evlenerek Galler Prensesi olan Diana, 20. yüzyılın en güçlü medya figürlerinden biri olarak dünya hafızasına yerleşti. Kraliyet ailesinin resmî biyografisi, Diana’nın 1 Temmuz 1961’de Norfolk’ta doğduğunu ve boşanmasından sonra da Centrepoint, English National Ballet, Leprosy Mission, National AIDS Trust, Great Ormond Street ve Royal Marsden gibi kurumlarla ilişkisini sürdürdüğünü belirtir.

Diana’yı önemli yapan şey, yalnız prenses olması değildi. O, soğuk ve mesafeli görülen kraliyet imgesine duygu, kırılganlık ve doğrudan temas getirdi. Hastalarla, çocuklarla, evsizlerle, AIDS hastalarıyla ve mayın mağdurlarıyla kurduğu ilişki, kraliyet ailesinin alışılmış tören dilinden çok farklıydı.

Özellikle AIDS konusundaki tavrı sembolik olarak çok güçlüydü. Hastalığın temasla bulaştığına dair korkuların yaygın olduğu dönemde, Diana’nın HIV/AIDS hastalarıyla eldivensiz temas kurması kamu algısını değiştiren görüntülerden biri oldu. National AIDS Trust, Diana’nın HIV konusunda kamu bilincinde büyük bir değişime katkı verdiğini vurgular.

Fakat Diana’nın hikâyesi aynı zamanda medyanın acımasızlığını da gösterir. Kameralar onu yıldızlaştırdı, sonra özel hayatını neredeyse soluksuz biçimde takip etti. 1997’de Paris’teki ölümünden sonra Diana, modern şöhret kültürünün hem en parlak hem de trajik simgelerinden biri olarak kaldı.

1 Temmuz 1961’de doğan Lady Diana, monarşinin halkla ilişkisini, yardım kampanyalarının medya gücünü ve modern şöhretin karanlık yüzünü görünür hale getiren bir figüre dönüştü.

1968 – Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması imzaya açıldı; atom çağının en büyük fren sistemi kuruldu

1 Temmuz 1968’de Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, kısa adıyla NPT, imzaya açıldı. Antlaşma 5 Mart 1970’te yürürlüğe girdi. Bugün hâlâ nükleer silahların yayılmasını sınırlamaya çalışan uluslararası düzenin en temel metinlerinden biridir.

NPT’nin amacı üç temel başlıkta toplanır: Nükleer silahların yayılmasını önlemek, nükleer enerjinin barışçıl kullanımını düzenlemek ve nükleer silahsızlanma hedefini canlı tutmak. Yani antlaşma yalnız “kim bomba yapabilir, kim yapamaz” sorusuna değil, atom çağının bütün güvenlik dengesine dokunur.

Bu antlaşmanın en tartışmalı yönü, dünyayı nükleer silaha sahip olanlar ve olmayanlar diye ayırmasıdır. 1 Ocak 1967’den önce nükleer deneme yapmış devletler nükleer silahlı devlet olarak kabul edilirken, diğerlerinden nükleer silah edinmemeleri beklenir. Buna karşılık nükleer güçlerin de silahsızlanma yönünde adım atması gerekir.

NPT kusursuz bir düzen kurmadı. Hindistan, Pakistan ve İsrail gibi ülkeler antlaşmanın dışında kaldı; Kuzey Kore antlaşmadan çekildi, İran gibi dosyalar yıllardır uluslararası kriz konusu oldu. Buna rağmen NPT hâlâ nükleer düzenin merkezinde yer alan temel metindir.

1 Temmuz 1968 bu yüzden modern dünya güvenliği açısından büyük bir gündür. O gün imzaya açılan NPT, atom bombasının yayılmasını sınırlamak için kurulmuş en önemli uluslararası fren sistemi oldu. Nükleer çağın korkusu tamamen bitmedi; ama kontrolsüz çoğalmasını önlemek için dünyanın elindeki en güçlü hukukî araçlardan biri o gün ortaya çıktı.

1979 – Walkman Japonya’da satışa çıktı; kişisel müzik dinleme çağı başladı

1 Temmuz 1979’da Sony, ilk Walkman modeli olan TPS-L2’yi Japonya’da satışa sundu. Mavi-gümüş renkli, taşınabilir bir kaset çalar olan bu cihaz, ilk bakışta küçük bir elektronik ürün gibi görünüyordu. Fakat Walkman kısa sürede yalnız müzik sektörünü değil, insanların şehirde yürüme, yolculuk etme, spor yapma ve yalnız kalma biçimlerini de değiştirdi.

Walkman’den önce müzik çoğu zaman evde, arabada, radyoda, pikapta ya da kalabalık bir ortamda dinlenirdi. Elbette taşınabilir radyolar vardı; ama kişi kendi seçtiği kaseti, kulaklıkla, istediği yerde ve yalnızca kendisi için dinleme özgürlüğüne sahip değildi. Walkman, müziği evin salonundan, genç odasından ya da otomobilden çıkarıp sokağa, otobüse, trene, parka ve yürüyüş yoluna taşıdı.

Cihazın ortaya çıkış hikâyesi de ilginçtir. Sony’nin kurucularından Masaru Ibuka’nın yolculuklarda müzik dinleyebileceği daha küçük ve kullanışlı bir cihaz istemesi, Walkman fikrinin doğmasında etkili oldu. Sony mühendisleri, gazetecilerin kullandığı taşınabilir kayıt cihazı Pressman’den yola çıkarak kayıt yapmayan ama stereo müzik çalabilen hafif bir cihaz geliştirdi. Yani Walkman’in en büyük yeniliği, her şeyi yapmaya çalışmamasıydı; yalnızca müziği iyi ve taşınabilir biçimde çalıyordu.

Sony içinde başta bu ürüne kuşkuyla bakanlar da vardı. Çünkü cihaz kayıt yapmıyordu. O dönem kasetçalar denince birçok kişi aynı zamanda kayıt özelliği de bekliyordu. Ancak Walkman’in amacı farklıydı: Kullanıcıya yanında taşıdığı kasetleri kulaklıkla ve kişisel olarak dinletmek. Bu fikir, kısa sürede beklenenden çok daha büyük bir karşılık buldu.

İlk satışlar yavaş başlasa da Sony’nin gençlere yönelik tanıtım kampanyaları etkili oldu. Walkman, Japonya’da kısa sürede ilgi gördü; ardından dünya pazarına açıldı. Başlangıçta farklı ülkelerde farklı isimlerle satıldı: ABD’de Sound-About, İngiltere’de Stowaway, bazı ülkelerde Freestyle gibi adlar kullanıldı. Fakat zamanla “Walkman” adı o kadar benimsendi ki taşınabilir kaset çalarların genel adı gibi kullanılmaya başladı.

Walkman’in asıl etkisi teknolojiden çok gündelik hayat üzerindeydi. Kulaklık takan insan, kalabalık içinde kendi özel ses alanını oluşturuyordu. Şehirde yürürken, otobüste camdan bakarken, koşarken ya da yalnız dolaşırken kişi kendi film müziğini yanında taşıyordu. Bu durum, sosyologların ve kültür araştırmacılarının da ilgisini çekti. “Walkman etkisi” denilen şey, insanın kamusal alanda kendi özel dünyasını kurabilmesiydi.

1980’ler boyunca Walkman, gençlik kültürünün en güçlü simgelerinden biri haline geldi. Spor salonlarında, sokakta, kampüslerde, plajlarda ve metrolarda kulaklıklı insanlar yeni bir şehir manzarası oluşturdu. Müzik artık taşınacak bir kişisel atmosferdi. Bu yönüyle Walkman, sonraki yıllarda Discman’e, MP3 çalarlara, iPod’a ve akıllı telefonlardaki müzik uygulamalarına uzanan çizginin önemli başlangıçlarından biri oldu.

Elbette Walkman, taşınabilir müzik fikrinin ilk örneği değildi. Transistörlü radyolar daha önce insanlara hareket halinde müzik dinleme imkânı vermişti. Ancak Walkman, kişinin kendi seçtiği albümü ya da kaseti yanında taşımasını, kulaklıkla kişisel bir dinleme deneyimine dönüştürmesini sağladı. Bu yüzden etkisi yalnız teknik bir yenilik değil, kültürel bir kırılma olarak görülmelidir.

1984 – Türkiye’de televizyonun siyah-beyaz dönemi kapandı; TRT tamamen renkli yayına geçti

1 Temmuz 1984’te TRT, televizyon yayınlarında tamamen renkli döneme geçti. Bu tarih, Türkiye’de televizyon izleme alışkanlıklarının değiştiği önemli günlerden biridir. Artık ekrandaki haberler, diziler, maçlar, eğlence programları ve reklamlar siyah-beyaz değil, renkli olarak izleyiciye ulaşacaktı.

Aslında renkli televizyon Türkiye’ye bir anda gelmedi. TRT ekranı 1980’lerin başında yavaş yavaş renklenmeye başladı. Renkli yayın için teknik altyapının kurulması, kameraların, naklen yayın araçlarının, stüdyo düzeninin ve vericilerin hazırlanması gerekiyordu. Bir de işin izleyici tarafı vardı: Evlerdeki televizyonların büyük bölümü hâlâ siyah-beyazdı. Renkli yayın yapılsa bile bunu gerçekten renkli görebilmek için renkli televizyon alıcısına sahip olmak gerekiyordu.

TRT’nin ilk renkli yayın denemesi, 31 Aralık 1981’i 1 Ocak 1982’ye bağlayan yılbaşı gecesinde yapıldı. Stüdyoda hazırlanan yılbaşı özel programı, renkli yayın açısından önemli bir sınavdı. O gece evinde renkli televizyon bulunan izleyiciler Sezen Aksu’yu, Zeki Müren’i, Zerrin Özer’i ve Nesrin Topkapı’yı renkli olarak izledi. Türkiye için bu, ekrandaki dünyanın bambaşka görünmesi demekti.

Bugünün izleyicisi için bunu hayal etmek kolay olmayabilir. O yıllarda televizyon zaten evin merkezindeki en önemli eşyaydı. Akşam olup da TRT açıldığında aileler aynı ekrana bakar, haberleri, dizileri, maçları, müzik programlarını birlikte izlerdi. Renkli yayın ise bu ortak seyir deneyimine yeni bir büyü kattı. Sanatçıların kıyafetleri, sahne dekorları, futbol sahasının yeşili, bayraklar, reklamlar ve haber görüntüleri artık başka bir gerçeklik duygusu veriyordu.

Renkli yayına geçiş aşamalı oldu. Önce bazı özel yayınlar, maçlar, yılbaşı programları ve seçilmiş yapımlar renkli verildi. 1982’de İspanya’da düzenlenen Dünya Kupası’nın renkli yayınlanması, özellikle futbol izleyicisi için unutulmaz bir yenilikti. Siyah-beyaz televizyonda aynı yayın gri tonlarda görünmeye devam ediyordu; ama renkli televizyonu olanlar için ekran artık bambaşka bir pencereye dönüşmüştü.

O dönemde TRT logosu da izleyici için bir işaret haline gelmişti. Yayın sırasında TRT logosu daire içinde görünüyorsa, bunun renkli yayın olduğu anlaşılabiliyordu. Yani renkli televizyon sahibi olanlar, hangi programın renkli olduğunu ekrandaki bu işaretten takip ediyordu. Bu ayrıntı bile, geçiş döneminin ne kadar kademeli ve merak uyandırıcı yaşandığını gösterir.

Renkli televizyon aynı zamanda ekonomik bir meseleydi. 1984 yazında renkli televizyonlar herkesin kolayca alabileceği ucuz cihazlar değildi. Türkiye’de üretilen renkli televizyonların fiyatları yüksek, dar gelirli aileler için ulaşılması zordu. Bu yüzden renkli yayına geçiş, yalnız teknik bir gelişme değil, aynı zamanda evlerde yeni bir tüketim arzusunun doğması anlamına da geldi.

Reklam dünyası da bu değişimden etkilendi. Renkli ekran, ürünleri daha cazip göstermenin yeni yoluydu. Mobilyalar, otomobiller, gıda ürünleri, kıyafetler ve ev eşyaları artık siyah-beyaz görüntünün sınırlı dünyasına sığmıyor; renkli reklam dili yavaş yavaş televizyonun estetiğini değiştiriyordu. Renkli yayın, televizyonu yalnız daha gerçekçi değil, daha parlak ve daha pazarlanabilir bir mecra haline getirdi.

Türkiye’de televizyonun ev içindeki yeri, seyir zevki, reklam dili ve popüler kültür algısı bu tarihten sonra değişti. Siyah-beyaz ekranın ağırbaşlı ve biraz mesafeli dünyası geride kaldı; televizyon artık daha canlı, daha gösterişli ve daha renkli bir gündelik hayat aracına dönüştü.

Bu geçiş, 1980’lerin Türkiye’sini de anlatır. Ülke bir yandan ekonomik ve toplumsal değişimlerden geçiyor, bir yandan tüketim kültürü, reklamcılık, pop müzik, spor yayınları ve televizyon eğlencesi yeni bir biçim kazanıyordu. TRT’nin tamamen renkli yayına geçmesi, bu dönüşümün evlerin salonundaki en görünür işaretlerinden biri oldu.

1988 – Komünist Parti Perestroyka’ya destek verdi; Sovyet sistemi yıkılma yoluna girdi

1 Temmuz 1988’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 19. Tüm Birlik Konferansı sona erdi. Moskova’da 28 Haziran’da başlayan konferans, Mihail Gorbaçov’un “Perestroyka” yani “yeniden yapılanma” politikasını yalnız ekonomik bir reform olarak değil, siyasal sistemi de değiştirecek büyük bir dönüşüm programı olarak öne çıkardı. Konferans belgelerinde Gorbaçov’un 28 Haziran tarihli raporu, 1 Temmuz’daki kapanış konuşması ve Perestroyka, Glasnost, siyasal sistem reformu, bürokrasiyle mücadele, hukuk reformu gibi başlıklarda kabul edilen kararlar yer aldı.

Perestroyka, ilk bakışta teknik bir Sovyet reformu gibi görünebilir. Ama gerçekte 20. yüzyılın en büyük siyasal çözülmelerinden birinin başlangıç noktalarından biriydi. Gorbaçov, 1985’te Komünist Parti Genel Sekreteri olduğunda Sovyetler Birliği hâlâ dünyanın iki büyük süper gücünden biriydi. Fakat içeride ekonomi ağırlaşıyor, bürokrasi sistemi kilitliyor, halkın yönetime güveni azalıyor, devletin her şeyi yukarıdan belirlediği model artık çalışmakta zorlanıyordu.

Gorbaçov’un amacı başlangıçta Sovyetler Birliği’ni yıkmak değildi. Tam tersine, sosyalist sistemi daha verimli, daha canlı ve daha meşru hale getirerek kurtarmak istiyordu. Perestroyka ekonomik ve kurumsal yeniden yapılanmayı; Glasnost ise açıklığı, yani basında, toplumda ve devlet yönetiminde daha fazla konuşma ve tartışma imkânını ifade ediyordu. Fakat Sovyet sistemi o kadar uzun süre kapalı, merkeziyetçi ve baskıcı biçimde işlemişti ki kapı bir kez aralanınca içeride birikmiş bütün sorunlar görünür hale geldi.

1 Temmuz 1988’de kabul edilen kararların önemi buradadır. Konferans, yalnız “reformlara devam edilsin” demedi; siyasal sistemin değiştirilmesi, partinin ve devlet kurumlarının görevlerinin ayrılması, Sovyetlerin yani seçilmiş meclislerin güçlendirilmesi ve yeni devlet organlarının oluşturulması için adımlar atılmasını da benimsedi. Kabul edilen metinlerde, parti aygıtının yeniden düzenlenmesi, parti ile Sovyetler arasındaki görev ayrımının dikkate alınması ve anayasal değişikliklerle Halk Temsilcileri Kongresi’nin toplanmasına giden yolun açılması istendi.

Bu, Sovyet tarihi açısından çok büyük bir kırılmaydı. Çünkü Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti devletin, ekonominin, ordunun, basının, üniversitelerin, sendikaların ve gündelik hayatın üzerinde belirleyici güçtü. Parti ne derse devlet onu yapar, devlet ne yaparsa toplum ona uymak zorunda kalırdı. Gorbaçov ise bu yapıyı kısmen gevşetmek, seçilmiş kurumlara daha fazla alan açmak ve parti bürokrasisinin gücünü sınırlamak istiyordu.

Bu adım elbette bir gecede demokrasi getirmedi. Sovyetler Birliği hâlâ tek parti düzeninin, devlet kontrolünün ve eski alışkanlıkların gölgesindeydi. Parti içindeki muhafazakâr kanat, reformların fazla ileri gitmesinden korkuyordu. Reformcular ise sistemin ancak daha fazla açıklıkla ayakta kalabileceğini düşünüyordu. Gorbaçov bu iki basınç arasında yürümeye çalıştı: Hem Sovyet düzenini korumak istiyor hem de o düzenin işlemesini engelleyen yapıları değiştirmeye çalışıyordu.

Fakat tarih bazen kurtarmak için başlatılan hamleleri çözülmenin başlangıcına dönüştürür. Perestroyka ve Glasnost, Sovyet toplumunda uzun süre bastırılmış meseleleri ortaya çıkardı. Stalin dönemi suçları, ekonomik çürüme, ayrıcalıklı parti bürokrasisi, Afganistan Savaşı’nın yükü, Baltık ülkelerinden Kafkasya’ya kadar milliyetçilik sorunları artık daha açık konuşulmaya başladı. İnsanlar yalnız daha iyi ekonomi değil, daha fazla söz hakkı da istemeye başladı.

Konferansın açtığı yol, 1989’da Halk Temsilcileri Kongresi seçimlerine uzandı. Sovyet vatandaşları ilk kez sınırlı da olsa daha rekabetçi bir seçim ortamında adaylar arasında tercih yapabildi. Bu seçimler, sistemin içindeki çatlakları daha görünür hale getirdi. Televizyonda yayınlanan tartışmalar, reformcuların ve rejim eleştirmenlerinin sesini milyonlara ulaştırdı. Sovyetler Birliği’nde siyaset, uzun yıllar sonra ilk kez gerçekten seyredilen, tartışılan ve halkın ilgisini çeken bir alana dönüşmeye başladı.

Ama bu açılma, aynı zamanda merkezin gücünü zayıflattı. Cumhuriyetler daha fazla yetki istemeye başladı. Parti otoritesi sarsıldı. Ekonomi düzelmek yerine daha da karmaşık hale geldi. Eski sistem çözülüyor, yenisi ise aynı hızla kurulamıyordu. 1988’de Perestroyka’ya verilen bu destek, Sovyetler Birliği’ni yenileme girişimi olarak başlamıştı; birkaç yıl içinde ise Sovyet düzeninin dağılmasına giden sürecin en önemli dönemeçlerinden biri haline geldi.

1 Temmuz 1988 bu yüzden yalnız bir parti konferansının kapanış günü değildir. O gün Sovyetler Birliği Komünist Partisi, kendi kurduğu katı sistemi gevşetecek reform çizgisine resmî destek verdi. Gorbaçov’un amacı Sovyetler Birliği’ni yıkmak değil, onu yenileyerek yaşatmaktı. Fakat Perestroyka, kapalı bir imparatorluğun içine temiz hava sokarken, aynı zamanda o imparatorluğun duvarlarındaki çatlakları da herkesin görmesini sağladı. 1991’de Sovyetler Birliği dağıldığında, bu büyük çözülmenin önemli başlangıç noktalarından biri olarak 1 Temmuz 1988’deki bu konferans kararları hatırlanacaktı.

1991 – Varşova Paktı resmen dağıldı; Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’daki askerî varlığını kaybetti

1 Temmuz 1991’de Varşova Paktı resmen sona erdi. Prag’da yapılan son toplantıda, paktın kuruluş anlaşmasının artık geçerli olmadığını belirleyen protokol imzalandı. Böylece 1955’ten beri Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa üzerindeki askerî ve siyasi denetiminin en önemli araçlarından biri olan Varşova Paktı, 36 yıl sonra tarihe karıştı.

Varşova Paktı, 14 Mayıs 1955’te kurulmuştu. Görünürde NATO’ya karşı sosyalist ülkelerin savunma ittifakıydı. Fakat pratikte bundan çok daha fazlasıydı. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Arnavutluk aynı askerî blok içinde yer alıyordu. Arnavutluk daha sonra fiilen uzaklaşacak, 1968’de de pakttan ayrılacaktı. Batı’da NATO neyi temsil ediyorsa, Doğu Avrupa’da Varşova Paktı onun karşı bloğu gibi görünüyordu. Ancak iki yapı arasında önemli bir fark vardı: Varşova Paktı, Sovyetler Birliği’nin müttefikleriyle eşit ilişki kurduğu bir savunma örgütü olmaktan çok, Moskova’nın Doğu Avrupa üzerindeki hâkimiyetini güvenceye alan bir sistemdi.

Bu paktın gerçek anlamı özellikle kriz anlarında ortaya çıktı. 1956’da Macaristan’da halk ayaklanması Sovyet tanklarıyla bastırıldı. 1968’de Çekoslovakya’da Alexander Dubçek’in “insancıl sosyalizm” denemesi, yani Prag Baharı, yine Varşova Paktı kuvvetlerinin müdahalesiyle ezildi. Bu nedenle pakt, kâğıt üzerinde ortak savunma örgütüydü; ama Doğu Avrupa halklarının hafızasında çoğu zaman Sovyet müdahalesinin ve Moskova’ya bağlı kalma zorunluluğunun adı oldu.

1980’lerin sonunda tablo hızla değişti. Gorbaçov’un Perestroyka ve Glasnost politikaları Sovyet sisteminin katılığını gevşetti. Doğu Avrupa’da tek parti rejimleri art arda sarsıldı. 1989’da Polonya’da Dayanışma hareketi iktidar yolunu açtı; Macaristan sınırlarını gevşetti, Berlin Duvarı yıkıldı; Çekoslovakya’da Kadife Devrim yaşandı, Romanya’da Çavuşesku rejimi kanlı biçimde devrildi. Sovyetler Birliği artık eski yöntemle Doğu Avrupa’yı elde tutacak güçte ve iradede değildi.

Bu çözülmenin askerî sonucu 1991’de geldi. 25 Şubat 1991’de Budapeşte’de yapılan toplantıda Varşova Paktı’nın askerî yapılarının dağıtılması kararlaştırıldı. Avrupa Ağı Anma ve Dayanışma kurumu, bu aşamada askerî iş birliğinin sona erdirildiğini; 1 Temmuz 1991’de Prag’da ise paktın siyasi yapılarının dağıtıldığını belirtir. Polonya Dışişleri Bakanlığı da iki ayrı protokole dikkat çeker: 25 Şubat 1991’de askerî organların ve yapıların dağıtılması; 1 Temmuz 1991’de ise Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması’nın sona erdirilmesi.

1 Temmuz’daki toplantının Prag’da yapılması ayrıca sembolikti. Çünkü Prag, 1968’de Varşova Paktı tanklarının hedefi olmuş şehirlerden biriydi. Çekoslovakya, Sovyet çizgisinden uzaklaşmaya çalıştığında paktın askerî gücü bu ülkeye girmiş, Prag Baharı’nı bastırmıştı. 1991’de aynı şehirde paktın sona erdirilmesi, tarihin sert bir ironisiydi.

Varşova Paktı’nın dağılması, Soğuk Savaş’ın askerî bakımdan da bittiğini gösterdi. Artık Avrupa iki büyük silahlı blok arasında bölünmüş halde değildi. Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’daki müttefikleri birer birer kendi yollarını arıyor, eski sosyalist ülkeler Batı Avrupa kurumlarına ve daha sonra NATO’ya yaklaşmaya başlıyordu. 1991 yazında artık mesele yalnız Varşova Paktı’nın sonu değildi; Sovyetler Birliği’nin kendisi de dağılma sürecine girmişti. Aynı yılın Aralık ayında Sovyetler Birliği de resmen sona erecekti.

1 Temmuz 1991 bu yüzden modern dünya tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıdır. O gün dağılan şey yalnız bir askerî ittifak değildi. Doğu Avrupa’da Sovyet denetiminin hukukî ve askerî çerçevesi çöktü. 1955’te NATO’ya karşı kurulan Varşova Paktı, 36 yıl sonra kendi üyelerinin bağımsızlık arzusuna, Sovyet sisteminin iç çürümesine ve Avrupa’daki büyük dönüşüme dayanamayarak tarihe karıştı. Soğuk Savaş’ın haritası artık eski harita değildi.

1992 – TRT-INT/Avrasya yayınları başladı; Türkiye ekranını Türk dünyasına çevirdi

1 Temmuz 1992’de TRT-INT/Avrasya yayınları başladı. Bu yayın, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleriyle Türkiye arasında kültürel, dilsel ve siyasal bağ kurma arayışının televizyon ekranındaki karşılığıydı.

Bu tarihte küçük bir ayrım yapmak gerekir. TRT’nin Türk cumhuriyetlerine yönelik Avrasya yayınları için bazı TRT kronolojilerinde 27/28 Nisan 1992 tarihi verilir. TRT’nin 2016 faaliyet raporundaki tarihçede de “28.04.1992 Türk Cumhuriyetleri’ne yönelik Avrasya” yayınlarının başladığı belirtilir. 1 Temmuz 1992 ise kaynaklarda TRT-INT/Avrasya yayınlarının başladığı tarih olarak geçer.

Bu yayınların arkasındaki tarihî zemin çok açıktı. 1991’de Sovyetler Birliği çökmüş; Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkmenistan gibi Türk cumhuriyetleri bağımsız devletler olarak dünya sahnesine çıkmıştı. Türkiye’de o yıllarda büyük bir heyecan vardı. Ankara, bu yeni ülkelerle dil, kültür, eğitim, ekonomi ve diplomasi alanlarında yakın ilişkiler kurmak istiyordu. Televizyon da bu ilişkinin en görünür araçlarından biri haline geldi.

TRT-INT zaten yurt dışındaki Türklere, özellikle Avrupa’daki gurbetçilere ulaşmayı amaçlayan bir yayındı. Avrasya boyutu ise bu hedefi doğuya doğru genişletti. Artık mesele yalnız Almanya, Fransa ya da Hollanda’daki Türklerin Türkiye’den haber alması değildi. Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada Türkiye’nin sesi, görüntüsü, dili, müziği, dizileri, haberleri ve resmî bakışı ekran üzerinden dolaşıma giriyordu.

Bu yüzden TRT-INT/Avrasya yayınları, teknik olarak bir uydu yayını olsa da gerçekte bir kamu diplomasisi hamlesiydi. Türkiye, bağımsızlığını yeni kazanmış Türk cumhuriyetlerine “Biz buradayız, aynı kültürel hafızanın parçasıyız” demek istiyordu. Programlarda Türkiye’den haberler, kültür-sanat içerikleri, müzik, belgeseller, eğitim ve ortak tarih vurgusu öne çıkıyordu. Bu yayıncılık, Türkiye’nin 1990’larda kurmaya çalıştığı “Türk dünyası” politikasının medya ayağıydı.

Elbette bu iş kolay değildi. Türkiye ile Orta Asya cumhuriyetleri arasında alfabe, lehçe, siyasi tecrübe, Sovyet mirası, ekonomik beklentiler ve gündelik hayat bakımından ciddi farklar vardı. Türkiye’de bazen bu coğrafyayla ilgili romantik ve fazla kolaycı bir dil kuruluyordu. “Aynı dili konuşuyoruz, hemen birleşiriz” duygusu gerçek hayatta karşılığını bulmakta zorlandı. Televizyon yayını bu mesafeyi bir anda kapatamazdı; ama temas kurmanın sembolik ve etkili yollarından biriydi.

TRT-INT/Avrasya’nın sonraki serüveni de bu arayışın nasıl değiştiğini gösterir. 1997’de TRT-INT ve TRT Avrasya ayrı yayın kimlikleri halinde düzenlendi; TRT Avrasya daha sonra TRT Türk çizgisine uzandı. 2009’da ise Türkçe konuşan coğrafyalara yönelik yayın anlayışı TRT Avaz adıyla yeniden yapılandırıldı. TRT Avaz’ın kendi tanıtımında da kanalın 21 Mart 2009’da Türkçe konuşan halklara yönelik olarak yayın hayatına başladığı, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan coğrafyalarını öncelikli yayın alanları olarak belirlediği belirtilir.

Bu tarih, Türkiye televizyonculuğu açısından da anlamlıdır. 1990’ların başı, Türkiye’de özel televizyonların ortaya çıktığı, TRT’nin eski tekel konumunu kaybetmeye başladığı bir dönemdi. İçeride televizyon piyasası değişirken, TRT dışarıya dönük yayınlarla kendisine yeni bir kamusal misyon alanı açmaya çalıştı. TRT-INT/Avrasya, bu açıdan TRT’nin “Türkiye dışındaki izleyiciye” seslenme iddiasının erken örneklerinden biri oldu.

1994 – Yaser Arafat 27 yıl sonra Gazze’ye döndü; Filistin yönetimi ilk kez kendi toprağında sahneye çıktı

1 Temmuz 1994’te Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat, 27 yıllık sürgünden sonra Gazze’ye döndü. Mısır üzerinden Refah sınır kapısından geçen Arafat, Gazze’de on binlerce Filistinli tarafından karşılandı. Bu dönüş, yalnız bir liderin memleket toprağına ayak basması değildi; Oslo Anlaşmaları sonrasında Filistinlilerin sınırlı da olsa kendi yönetimlerini kurmaya başladığı yeni dönemin en güçlü sembolüydü.

Arafat, 1960’lardan itibaren Filistin ulusal hareketinin en tanınan ismiydi. Filistin Kurtuluş Örgütü, uzun yıllar boyunca İsrail’e karşı silahlı mücadele, diplomasi, sürgün siyaseti ve Arap dünyasındaki güç dengeleri arasında var olmaya çalıştı. Arafat da bu sürecin hem gerilla lideri hem müzakereci hem de Filistin davasının dünya çapındaki yüzü haline geldi.

Fakat onun dönüşünü mümkün kılan şey savaş değil, Oslo süreciydi. 1993’te İsrail ile FKÖ arasında Oslo Anlaşması imzalanmış, taraflar birbirini tanıma ve Filistinlilere Gazze ile Eriha’da sınırlı özerklik verilmesi konusunda anlaşmıştı. Bu sürecin uygulama adımı olan Gazze-Eriha Anlaşması ise 4 Mayıs 1994’te Yaser Arafat ile İsrail Başbakanı İzak Rabin tarafından imzalandı. İsrail hükümetinin anlaşma metnine ilişkin açıklamasında da İsrail’in 25 Mayıs 1994’te çekilmeyi gerçekleştirdiği, 1 Temmuz 1994’te Arafat’ın Gazze’ye gelerek Filistin yönetiminin başına geçtiği belirtilir.

Bu nedenle 1 Temmuz’daki dönüş, büyük bir sevinç kadar büyük bir çelişki de taşıyordu. Arafat Gazze’ye döndüğünde ortada bağımsız, egemen ve sınırları belirlenmiş bir Filistin devleti yoktu. Kurulan yapı, İsrail işgali altındaki toprakların yalnız belirli bölgelerinde sınırlı yetkilere sahip Filistin Yönetimi’ydi. Güvenlik, sınırlar, yerleşimler, Kudüs, mülteciler ve nihai devlet statüsü gibi asıl meseleler ertelenmişti. Yani Arafat’ın dönüşü, zaferden çok belirsiz bir ara dönemin başlangıcıydı.

Yine de o günün Filistin halkı için taşıdığı anlam büyüktü. 1948’den, 1967’den ve uzun sürgün yıllarından sonra Filistinliler ilk kez kendi liderlerini Gazze sokaklarında, kendi topraklarında görüyordu. Kalabalıklar Arafat’ı sürgünden dönen bir ulusal sembol gibi karşıladı. Arafat da Gazze’de yaptığı konuşmada Gazze-Eriha Anlaşması’na bağlılığını vurguladı ve barışın cesaret istediğini söyledi.

Bu dönüşün birkaç gün sonraki devamı da önemliydi. Filistin Yönetimi’nin kurumsal sahneye çıkışı, Gazze ve Eriha üzerinden başladı. 5 Temmuz 1994’te Filistin Yönetimi’nin Eriha’da resmen faaliyete geçmesi, Oslo sürecinin somutlaşan adımlarından biri oldu.

Fakat tarih, o günkü iyimserliğin kolayca gerçek olmadığını gösterdi. Oslo süreci, Filistinlilere sınırlı bir yönetim alanı açtı; ama nihai barışa ulaşamadı. Yerleşimler, güvenlik krizleri, karşılıklı güvensizlik, İsrail iç siyasetindeki sertleşme, Filistin siyasetindeki bölünmeler ve 2000’de başlayan İkinci İntifada, bu süreci ağır biçimde sarstı. Arafat’ın Gazze’ye dönüşü bu yüzden hem umut hem de yarım kalmışlık duygusuyla hatırlanır.

1 Temmuz 1994’de Arafat’ın siyah-beyaz kefiyesiyle kalabalıkların arasından geçişi, Filistinliler için “geri dönüş” umudunun en güçlü görüntülerinden biri oldu. Ama aynı görüntü, Oslo sürecinin bütün çelişkilerini de içinde taşıyordu: Toprak vardı, halk vardı, lider dönmüştü; fakat gerçek egemenlik, kalıcı barış ve bağımsız devlet hâlâ ufukta bekliyordu.

2002 – Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu; savaş suçları için sürekli yargı dönemi başladı

1 Temmuz 2002’de Roma Statüsü yürürlüğe girdi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi, İngilizce kısa adıyla ICC, hukuken kurulmuş oldu. Mahkemenin merkezi Hollanda’nın Lahey kentindedir. Bu tarih, insanlık tarihi açısından önemli bir eşikti. Çünkü ilk kez soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve daha sonra eklenen saldırı suçu için sürekli görev yapacak uluslararası bir ceza mahkemesi kuruldu. Roma Statüsü 17 Temmuz 1998’de kabul edilmiş, 1 Temmuz 2002’de yürürlüğe girmiştir.

Bu mahkemeyi anlamak için önce şu ayrımı yapmak gerekir: Uluslararası Ceza Mahkemesi, devletleri değil, kişileri yargılar. Yani bir ülkenin tamamını değil; devlet başkanı, komutan, bakan, milis lideri ya da suç emrini veren kişi gibi bireysel sorumluluğu olan insanları hedef alır. Bu, modern uluslararası hukukta çok önemli bir fikirdir: “Ben devlet adına yaptım” demek, en ağır suçlarda kişiyi otomatik olarak sorumluluktan kurtarmaz.

Mahkemenin kökenleri II. Dünya Savaşı sonrasındaki Nürnberg ve Tokyo yargılamalarına kadar uzanır. O dönemde Nazi yöneticileri ve Japon savaş suçluları, “devlet emri” arkasına saklanamayacakları fikriyle yargılandı. Fakat bu mahkemeler geçiciydi; belirli bir savaşın ardından kurulmuştu. 1990’larda Yugoslavya ve Ruanda’da yaşanan katliamlar için de özel uluslararası ceza mahkemeleri kuruldu.

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin farkı burada ortaya çıktı. Artık her büyük felaketten sonra sıfırdan mahkeme kurmak yerine, sürekli bir uluslararası yargı kurumu olacaktı. Mahkeme, Roma Statüsü’ne taraf ülkelerde veya taraf ülke vatandaşlarınca işlenen ağır uluslararası suçlara bakabilecekti. Ayrıca Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bazı durumları mahkemeye sevk edebilecekti. ICC’nin kendi açıklamasına göre mahkeme, 1 Temmuz 2002’den sonra işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları için yetki kullanabilir.

Burada bir başka kritik ilke vardır: Tamamlayıcılık. Uluslararası Ceza Mahkemesi, normal şartlarda ulusal mahkemelerin yerine geçmek için kurulmamıştır. Önce ilgili ülkenin kendi yargısı devreye girmelidir. Eğer o devlet gerçekten soruşturma ve yargılama yapıyorsa, ICC’nin devreye girmesi beklenmez. Ama devlet suçu örtbas ediyor, fail güçlü olduğu için yargılamıyor ya da yargı sistemi çökmüş olduğu için bunu yapamıyorsa, ICC devreye girebilir.

Bu yüzden ICC, kâğıt üzerinde çok güçlü görünse de her yere istediği gibi müdahale eden sınırsız bir dünya mahkemesi değildir. Yetkisi Roma Statüsü’ne, taraf devletlere, suçun işlendiği tarihe ve somut dosyanın koşullarına bağlıdır. Ayrıca mahkemenin kendi polis gücü yoktur. Tutuklama kararları çıkarsa bile bunların uygulanması devletlerin iş birliğine bağlıdır. Bu da mahkemenin en büyük zayıflıklarından biridir.

Yine de ICC’nin kuruluşu, “cezasızlık” fikrine karşı önemli bir meydan okumaydı. Çünkü 20. yüzyıl boyunca dünyanın birçok yerinde kitle katliamları, etnik temizlikler, sivillere yönelik saldırılar, işkenceler ve zorla yerinden etmeler yaşandı. Bu suçların failleri çoğu zaman kendi ülkelerinde iktidar sahibi oldukları için yargılanmadı. Uluslararası Ceza Mahkemesi, en azından şu fikri dünya hukukuna yerleştirdi: En ağır suçları işleyenler bir gün kendi ülkelerinde olmasa bile uluslararası yargı önünde hesap verebilir.

Mahkeme aynı zamanda tartışmalı bir kurumdur. Destekçilerine göre ICC, güçlü ya da zayıf fark etmeksizin ağır suçların cezasız kalmaması için gereklidir. Eleştirenlere göre ise mahkeme kimi zaman büyük güçlerin siyasal hesaplarından tam anlamıyla bağımsız davranmakta zorlanır; ayrıca ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve İsrail gibi önemli devletlerin Roma Statüsü’ne taraf olmaması mahkemenin evrensellik iddiasını zayıflatır. Roma Statüsü’ne taraf devletlerin sayısı bugün 125’tir; fakat birçok büyük güç, sistemin dışında kalmayı tercih etmiştir.

Türkiye açısından da bu konu önemlidir. Türkiye, Roma Statüsü’ne taraf devletlerden biri değildir. Bu nedenle ICC, Türkiye kamuoyunda çoğu zaman dış politika krizleri, savaş suçları tartışmaları, Filistin meselesi, Ukrayna savaşı veya liderler hakkında çıkarılan tutuklama kararları üzerinden gündeme gelir. Fakat mahkemenin asıl önemi, günlük siyasetin ötesindedir: Devlet gücüyle işlenen en ağır suçlarda bireysel hesap verme fikrini kurumsallaştırmıştır.

1 Temmuz 2002’de uluslararası hukukta büyük bir iddia hayata geçti: Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları, yalnız tarihçilerin, gazetecilerin ya da diplomatik açıklamaların konusu olmayacak; mahkeme salonunda da hesap sorulabilecek suçlar olarak görülecekti. Uluslararası Ceza Mahkemesi kusursuz değildir, gücü sınırlıdır, siyasetten tamamen bağımsız kalması her zaman kolay değildir. Ama yine de 1 Temmuz 2002, savaşın ve devlet şiddetinin “kimse hesap vermez” karanlığına karşı atılmış en önemli hukuk adımlarından biridir.

2002 – Überlingen faciası yaşandı; iki uçak havada çarpıştı, 71 kişi öldü

1 Temmuz 2002 gecesi, Almanya’nın güneyinde, Konstanz Gölü yakınlarındaki Überlingen üzerinde iki uçak havada çarpıştı. Moskova’dan Barselona’ya giden Bashkirian Airlines’a ait Tupolev Tu-154 yolcu uçağı ile Bergamo’dan Brüksel’e giden DHL’e bağlı Boeing 757 kargo uçağı aynı irtifada karşı karşıya geldi. Çarpışma 21.35 UTC’de, yerel saatle 23.35’te meydana geldi. İki uçak da parçalandı; yolcu uçağındaki 60 yolcu ve 9 mürettebat ile kargo uçağındaki iki pilotun tamamı hayatını kaybetti. Toplam ölü sayısı 71’di.

Bu kazayı sıradan bir “havada çarpışma” olarak görmek eksik olur. Überlingen faciası, modern havacılığın en acı derslerinden biri haline geldi. Çünkü kazanın arkasında tek bir hata değil, üst üste binen sistem arızaları, eksik personel, bakım nedeniyle devre dışı kalan uyarı sistemleri, telefon bağlantılarındaki sorunlar ve pilotların çelişkili talimatlarla karşı karşıya kalması vardı. FAA’in kaza inceleme özetinde, çarpışmanın olduğu bölgenin Almanya üzerinde bulunmasına rağmen hava trafik kontrolünün İsviçre’deki Zürih kontrol merkezine devredilmiş olduğu belirtilir.

O gece Zürih’te görevli hava trafik kontrolörü tek başınaydı. Normalde gece trafiği düşük olduğu için bu uygulama olağan kabul ediliyordu. Fakat aynı anda farklı radar ekranlarıyla ilgilenmesi, beklenmeyen bir yaklaşma trafiğini yönetmesi ve bakım çalışmaları nedeniyle bazı sistemlerin devre dışı olması, kontrolörün iki uçağın tehlikeli biçimde birbirine yaklaştığını zamanında fark etmesini zorlaştırdı. FAA özetine göre görsel kısa dönem çatışma uyarı sistemi bakım nedeniyle çalışmıyordu; telefon sistemi de devre dışıydı ve yedek sistem yanlış programlandığı için çevredeki kontrol merkezleri Zürih’teki kontrolöre ulaşamıyordu.

Kazanın en kritik noktası, pilotların iki farklı talimatla karşılaşmasıydı. Uçaklarda bulunan TCAS sistemi, yani havada çarpışmayı önleme sistemi, iki uçağın birbirine yaklaştığını algılayarak pilotlara kaçınma talimatı verdi. DHL uçağının sistemi alçalma talimatı verdi ve DHL pilotları bu talimata uydu. Aynı anda hava trafik kontrolörü, Bashkirian uçağına da alçalma emri verdi. Fakat Bashkirian uçağının TCAS sistemi aslında tırmanmasını istiyordu. Yolcu uçağı mürettebatı, TCAS yerine kontrolörün talimatını izleyince iki uçak da alçalmaya başladı ve çarpışma kaçınılmaz hale geldi. FAA, kazanın temel derslerinden birinin “TCAS uyarısı geldiğinde pilotların hava trafik kontrol talimatıyla çelişse bile TCAS talimatına uyması gerektiği” olduğunu vurgular.

Bu ayrıntı, havacılık tarihinde çok büyük bir değişime yol açtı. Çünkü o tarihe kadar bazı eğitim ve işletme dokümanlarında TCAS’ın hava trafik kontrolüne göre konumu yeterince açık değildi. Bir yerde TCAS “son savunma hattı” gibi görülüyor, başka bir yerde hava trafik kontrolünün yedeği gibi anlatılıyordu. Bu belirsizlik pilot eğitimlerine de yansımıştı. FAA’in değerlendirmesinde, bir operatörün pilotlarına hava trafik kontrol talimatını öncelikli görmeyi öğrettiği, diğerinin ise TCAS uyarısına hemen uymayı esas aldığı; bu çelişkinin kazanın başlıca katkı unsurlarından biri olduğu belirtilir.

Facianın en ağır tarafı, yolcu uçağındaki insanların büyük bölümünün çocuk olmasıydı. Bashkirian Airlines uçağı, Rusya’nın Başkurdistan bölgesinden İspanya’ya giden bir grup öğrenciyi de taşıyordu. Dönemin haberlerinde, hayatını kaybeden 71 kişi arasında 52 çocuğun bulunduğu aktarılmıştır. Bu nedenle Überlingen kazası, Rusya’da ve özellikle Ufa’da derin bir toplumsal yas olarak da hatırlanır.

Kaza sonrası Almanya’daki soruşturma, hava trafik kontrol sistemindeki eksikleri, personel düzenini ve TCAS prosedürlerindeki belirsizlikleri masaya yatırdı. BFU’nun güvenlik tavsiyeleri arasında Zürih kontrol merkezinde minimum personel düzeni, bakım sırasında uygulanacak hava trafik kontrol prosedürleri, kontrolörlerin acil durum eğitimi, kısa dönem çatışma uyarı sistemleri ve telefon yedekliliği gibi başlıklar yer aldı. Bu da facianın yalnız pilot hatası ya da kontrolör hatası diye kapatılamayacağını; sistemin birçok katmanında açık bulunduğunu gösterir.

Überlingen faciasının trajedisi kazayla da bitmedi. 2004’te, kazada eşini ve iki çocuğunu kaybeden Vitaly Kaloyev, o gece görevde olan hava trafik kontrolörü Peter Nielsen’i öldürdü. Bu olay, facianın teknik bir havacılık kazasından çıkıp insan psikolojisinin, yasın ve adalet arayışının karanlık bir hikâyesine dönüşmesine neden oldu.

1 Temmuz 2002 bu yüzden havacılık tarihinde acı bir dönüm noktasıdır. Überlingen üzerinde yaşanan çarpışma, modern uçaklarda teknoloji olsa bile insan, eğitim, sistem, iletişim ve kurum kültürü aynı anda doğru işlemezse felaketin saniyeler içinde gelebileceğini gösterdi. Bu kazadan sonra dünyada TCAS uyarılarına yaklaşım çok daha net hale geldi: Havada son anda çarpışmayı önleyen sistem konuştuğunda, pilotun önceliği artık tartışmasız biçimde o uyarıya uymaktır.

2003 – İdam cezasına karşı Avrupa protokolü Resmî Gazete’de yayımlandı

1 Temmuz 2003’te, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 6 No’lu Protokol’ü onaylamasını uygun bulan kanun Resmî Gazete’de yayımlandı. Bu protokol, barış zamanında ölüm cezasının kaldırılmasını öngörüyordu. Türkiye protokolü 15 Ocak 2003’te imzalamış, TBMM 26 Haziran 2003’te 4913 sayılı onay kanununu kabul etmiş, bu kanun da 1 Temmuz 2003 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştı.

Bu tarih, Türkiye’de idam cezasının tasfiyesi açısından önemli bir adımdı. Çünkü mesele yalnız iç hukukta bir cezanın kaldırılması değildi; Türkiye, Avrupa insan hakları sisteminin ölüm cezasına karşı kurduğu hukukî çerçeveye daha güçlü biçimde bağlanıyordu. 6 No’lu Protokol’ün temel hükmü çok açıktır: Ölüm cezası kaldırılmıştır; hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez. Ancak aynı protokol, savaş veya yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş fiiller için devletlere sınırlı bir istisna alanı bırakıyordu.

Türkiye’de idam cezası uzun yıllar hem hukukî hem siyasi hem de toplumsal bir gerilim başlığıydı. Özellikle 12 Eylül döneminin infazları, siyasi davalar, ağır ceza tartışmaları ve Abdullah Öcalan’ın 1999’da idama mahkûm edilmesi, bu konuyu kamuoyunun merkezinde tuttu. Fakat 2000’lerin başında Avrupa Birliği üyelik süreci, insan hakları reformları ve Avrupa Konseyi yükümlülükleri, Türkiye’yi ölüm cezasını kaldırma yönünde daha kesin adımlar atmaya zorladı.

Bu noktada 6 No’lu Protokol, sembolik olmaktan öte bir anlam taşıyordu. Devlet, en ağır suçlarda bile insan hayatını ceza olarak ortadan kaldırma yetkisinden barış zamanı için vazgeçiyordu. Bu, ceza hukukunda çok temel bir zihniyet değişimidir. Modern hukuk devleti açısından cezanın amacı intikam değil; adalet, caydırıcılık, toplum güvenliği ve insan onuruyla bağdaşan yaptırımdır. Ölüm cezası ise geri dönüşü olmayan niteliğiyle bu ilkenin en sert sınavıdır.

Yine de 1 Temmuz 2003’ü “Türkiye’de idam tamamen kaldırıldı” diye yazmak doğru olmaz. Çünkü 6 No’lu Protokol savaş ve yakın savaş tehlikesi istisnasını bırakıyordu. Türkiye’de ölüm cezasının Anayasa’dan tamamen çıkarılması bir sonraki aşamada, 2004 anayasa değişikliğiyle geldi. TBMM’nin kendi haberinde de 2004 değişiklikleriyle ölüm cezasının Anayasa’dan tamamen çıkarıldığı, 15, 17, 38 ve 87. maddelerde buna ilişkin ibarelerin temizlendiği belirtilir.

Bu yüzden 1 Temmuz 2003, bir bitişten çok güçlü bir geçiş tarihidir. Türkiye, o gün ölüm cezasını Avrupa insan hakları düzeni içinde geri dönüşü zor bir yola soktu. Daha sonra onay belgelerinin 12 Kasım 2003’te Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne verilmesiyle süreç uluslararası hukuk bakımından tamamlandı ve 6 No’lu Protokol Türkiye açısından 1 Aralık 2003’te yürürlüğe girdi.

Bu adım, Türkiye’nin Avrupa Birliği reformları döneminin en kritik insan hakları başlıklarından biriydi. O yıllarda yapılan değişiklikler yalnız teknik mevzuat düzenlemeleri değildi; devletin vatandaşına uygulayabileceği en ağır cezanın sınırlandırılması anlamına geliyordu. Ölüm cezasının kaldırılması, hukuk devletinin “devlet de sınırlandırılabilir” ilkesinin en güçlü örneklerinden biridir.

2004 – Sinema oyunculuğunun dilini değiştiren Marlon Brando öldü

1 Temmuz 2004’te Amerikalı oyuncu Marlon Brando 80 yaşında öldü. Brando, A Streetcar Named Desire (İhtiras Tramvayı), On the Waterfront (Rıhtımlar Üzerinde) ve The Godfather (Baba) gibi filmlerdeki performanslarıyla 20. yüzyıl sinemasının en etkili aktörlerinden biri oldu.

Brando’dan önce Amerikan sinemasında oyunculuk çoğu zaman daha teatral, daha düzgün ve daha dışavurumcu bir çizgideydi. Brando, karakterin içindeki öfkeyi, kırılganlığı, suskunluğu ve hayvani enerjiyi perdeye taşıdı. Onun oyunculuğu, karakterin nefesini, bedenini ve huzursuzluğunu yaşamak demekti.

İhtiras Tramvayındaki Stanley Kowalski, onu büyük bir yıldız yaptı. Rıhtımlar Üzerinde ona Oscar kazandırdı. Ama dünya hafızasındaki en büyük izi muhtemelen Baba filmindeki Don Vito Corleone oldu. O rol, sinema tarihinin en tanınan karakterlerinden birine dönüştü.

Brando’nun kariyeri kusursuz değildi. Zor çalışılan bir oyuncu olarak anıldı, bazı tercihleri tartışıldı, geç dönem filmleri her zaman aynı seviyede olmadı. Ama oyunculuk üzerindeki etkisi tartışmasızdır. Ondan sonra birçok oyuncu daha doğal, daha kırık, daha içerden ve daha kişisel oynamaya çalıştı.

1 Temmuz 2004 bu yüzden sinema tarihi açısından büyük bir kayıptır. O gün ölen Marlon Brando, yalnız unutulmaz roller bırakmadı; kamera karşısında “gerçek gibi” olmanın ne demek olduğunu da değiştirdi.

2006 – Çin, dünyanın en yüksek rakımlı demiryolunu açtı; Lhasa ilk kez trenle Çin’e bağlandı

1 Temmuz 2006’da Çin, Qinghai-Tibet Demiryolu’nun Golmud-Lhasa bölümünü hizmete açtı. Böylece Tibet’in başkenti Lhasa, ilk kez Çin’in demiryolu ağına bağlandı. Hat, 5.072 metreye ulaşan Tanggula Geçidi’yle dünyanın en yüksek rakımlı demiryolu olarak kayıtlara geçti. Guinness de Qinghai-Tibet hattını “dünyanın en yüksek demiryolu” olarak verir.

Hat, mühendislik açısından dünyanın en dikkat çekici projelerinden biriydi; çünkü 4 bin metrenin üzerindeki yüksekliklerde ilerliyor, donmuş topraklar, sert iklim, oksijen azlığı ve dağ geçitleriyle mücadele ederek Tibet Platosu’nu aşıyordu. Railway Technology’nin proje bilgisinde hattın Xining-Golmud bölümünün daha önce, Golmud-Lhasa bölümünün ise 2006’da açıldığı; toplam uzunluğun yaklaşık 1.956 kilometre olduğu belirtilir.

Çin yönetimi bu projeyi, Tibet’e ekonomik kalkınma, turizm, ticaret ve ulaşım getirecek büyük bir modernleşme hamlesi olarak sundu. Gerçekten de Lhasa’ya trenin ulaşması, bölgeye gidiş gelişleri kolaylaştırdı; yük taşımacılığı, turizm ve devlet yatırımları açısından yeni bir dönem açtı. Daha önce karayolu ve hava ulaşımına daha fazla bağlı olan Tibet, artık Pekin, Şanghay, Chengdu ve diğer büyük Çin şehirleriyle tren bağlantısına kavuştu.

Fakat bu hat yalnız teknik bir ulaşım projesi değildi. Tibet meselesi nedeniyle başından itibaren siyasi ve kültürel tartışmaların da merkezinde yer aldı. Çin için demiryolu, Tibet’i ülkenin geri kalanına daha sıkı bağlayan stratejik bir altyapıydı. Eleştirenlere göre ise hat, Tibet’e Han Çinli göçünü artırabilir, bölgedeki kültürel yapıyı değiştirebilir ve Pekin’in Tibet üzerindeki kontrolünü güçlendirebilirdi.

Mühendislik bakımından hat gerçekten olağanüstü zordu. Tibet Platosu’ndaki donmuş toprak, yazın çözülüp zemini oynatabiliyor; kışın yeniden donarak ray hattını zorlayabiliyordu. Yüksek irtifa işçiler, makineler ve yolcular için ayrı riskler yaratıyordu. Bu nedenle yolcu trenlerinde oksijen desteği, özel basınç ve sağlık önlemleri gündeme geldi. Hattın bazı bölümlerinde donmuş zeminin korunması için özel inşaat teknikleri kullanıldı.

1 Temmuz 2006’da Tibet, ilk kez demiryoluyla Çin’in ana ulaşım ağına bağlandı. Bu hat bir yandan dünyanın en yüksek demiryolu olarak büyük bir mühendislik başarısıydı; diğer yandan Tibet’in ekonomik geleceği, kültürel kimliği ve Çin’in bölge üzerindeki siyasi denetimi bakımından hâlâ tartışmalı bir dönüm noktasıydı.

2012 – İspanya, İtalya’yı 4-0 yendi; üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyonu oldu

1 Temmuz 2012’de İspanya, Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde İtalya’yı 4-0 yenerek şampiyon oldu. Kiev’deki Olimpiyat Stadı’nda oynanan finalde golleri David Silva, Jordi Alba, Fernando Torres ve Juan Mata attı. Bu maç, Avrupa Şampiyonası final tarihinin en farklı galibiyeti olarak tarihe geçti. Aynı final, İspanya’nın 2008 Avrupa Şampiyonası ve 2010 Dünya Kupası’ndan sonra üst üste üçüncü büyük turnuva zaferi oldu.

İspanya zaten 2008’de Avrupa şampiyonu olmuş, 2010’da Dünya Kupası’nı kazanmıştı. 2012’ye gelindiğinde artık herkes bu takımın ne oynadığını biliyordu: Topa sahip olmak, oyunu sabırla kurmak, rakibi koşturmak, pasla alan açmak ve maçı kendi ritmine hapsetmek. Buna rağmen durdurulmaları kolay değildi.

O dönemin İspanya’sı, Barcelona merkezli pas futbolunu Real Madrid ve diğer kulüplerden gelen üst düzey oyuncularla birleştirmişti. Xavi, Iniesta, Busquets, Xabi Alonso, Casillas, Sergio Ramos, Piqué, David Silva, Fàbregas ve Fernando Torres gibi isimler yalnız yetenekli değildi; aynı zamanda oyunu aynı akılla oynuyordu. Bu takımın gücü, yıldızların tek tek parlaklığından çok, aynı oyuna inanmalarından geliyordu.

Final öncesinde İtalya da güçlü bir hikâyeyle gelmişti. Andrea Pirlo’nun yönettiği orta saha, Gianluigi Buffon’un liderliği, Mario Balotelli’nin Almanya yarı finalindeki unutulmaz performansı İtalya’yı tehlikeli bir rakip haline getirmişti. Fakat finalde İspanya, İtalya’ya neredeyse nefes aldırmadı. 14. dakikada David Silva’nın golüyle öne geçti, 41. dakikada Jordi Alba’nın golüyle farkı ikiye çıkardı. Son bölümde Fernando Torres ve Juan Mata’nın golleri, maçı tarihî bir skora taşıdı.

Bu zaferle İspanya, Avrupa Şampiyonası’nı üst üste kazanan ilk takım oldu. Daha da önemlisi, 2008-2012 arasında üç büyük turnuvayı arka arkaya kazanarak millî takım futbolunda ulaşılması çok zor bir standart koydu.

İspanya’nın oyunu, dünya futbolunda büyük bir tartışma da yarattı. Bir kesime göre bu takım futbolun en rafine, en akıllı ve en teknik halini temsil ediyordu. Topu rakibe vermeyerek savunma yapmak, sabırla boşluk aramak ve pasla rakibi çözmek, modern futbolun zirvesiydi. Başka bir kesime göre ise bu oyun zaman zaman fazla kontrollü, fazla risksiz ve seyir zevki düşük hale geliyordu. 2012 finali ise bu eleştirileri büyük ölçüde susturdu. Çünkü İspanya o gece yalnız topa sahip olmadı; aynı zamanda keskin, hızlı ve öldürücü oynadı.

Bu final, bir dönemin doruk noktasıydı. İspanya 2014 Dünya Kupası’nda grup aşamasında elenerek aynı görkemli çizgiyi sürdüremeyecekti. Ama 2008-2012 arasındaki dört yıl, futbol tarihine çoktan yazılmıştı. O dönem, bir millî takımın yalnız kupalarla değil, oyun fikriyle de dünya futbolunu etkileyebileceğini gösterdi.

2013 – Hırvatistan Avrupa Birliği’ne katıldı; AB’nin son genişleme halkası oldu

1 Temmuz 2013’te Hırvatistan Avrupa Birliği’ne katıldı ve Birliğin 28. üyesi oldu. Hırvatistan, 2003’te üyelik başvurusu yapmış, 2005-2011 arasında müzakereleri yürütmüş ve uzun bir uyum sürecinin ardından AB’ye kabul edilmiştir.

Hırvatistan’ın üyeliği, Balkanlar’ın yakın tarihi açısından önemlidir. Yugoslavya’nın kanlı biçimde dağılmasından sonra Hırvatistan, savaş, yeniden yapılanma, demokratikleşme, hukuk reformları ve Avrupa kurumlarıyla uyum sürecinden geçti. AB üyeliği, bu uzun dönüşümün en önemli hedeflerinden biriydi.

Bu üyelik aynı zamanda Avrupa Birliği’nin genişleme hikâyesinde de özel bir yere sahiptir. 2004 ve 2007’deki büyük genişlemelerden sonra Hırvatistan, Birliğe katılan son ülke oldu. O tarihten sonra AB genişlemesi daha yavaş, daha tartışmalı ve daha temkinli hale geldi.

Hırvatistan’ın 2013’te üyeliği, Avrupa fikrinin Balkanlar için hâlâ çekim gücü taşıdığını gösterdi. Fakat aynı zamanda AB’nin kendi içindeki krizleri, ekonomik sorunları ve genişleme yorgunluğu da görünür hale geliyordu. Hırvatistan katıldı; ama Batı Balkanlar’ın geri kalanı için aynı yol çok daha zorlu ilerledi.

1 Temmuz 2013 bu yüzden Avrupa tarihi açısından anlamlıdır. Hırvatistan’ın AB’ye katılması, Yugoslavya sonrası Balkan düzeninin Avrupa kurumlarına bağlanmasının güçlü bir adımı oldu. Aynı zamanda bu tarih, Avrupa Birliği’nin son genişleme halkası olarak kayda geçti.

2015 – Nazi işgalinden yüzlerce çocuğu kurtaran Nicholas Winton öldü

1 Temmuz 2015’te İngiliz insani yardım gönüllüsü Nicholas Winton 106 yaşında öldü. Winton, II. Dünya Savaşı öncesinde Nazi tehdidi altındaki Çekoslovakya’dan 669 çocuğun İngiltere’ye götürülmesini organize eden isim olarak tanındı. Guardian, onun “British Schindler” olarak anıldığını, 1939’da çocukların Prag’dan Londra’ya taşınmasına ve koruyucu ailelere yerleştirilmesine yardım ettiğini aktarır.

Winton’ın hikâyesini güçlü yapan şey, yaptığı işi yıllarca anlatmamış olmasıdır. Kurtardığı çocuklar büyüdü, aileler kurdu, kuşaklar çoğaldı; ama bu kurtarma operasyonunun arkasındaki isim uzun süre geniş kamuoyu tarafından bilinmedi. Onun yaptıkları, eşi belgeleri bulduktan sonra ortaya çıktı.

Winton asker değildi, devlet başkanı değildi, büyük bir ordunun komutanı değildi. Ama zamanında harekete geçti. Bürokrasiyle uğraştı, aileler buldu, ulaşım ayarladı ve çocukları ölüm ihtimalinden uzaklaştırdı.

Onun kurtardığı çocukların bir kısmı daha sonra kendi ailelerini kurdu. Böylece Winton’ın yaptığı şey yalnız 669 hayatı kurtarmakla kalmadı; o hayatlardan doğacak kuşakları da mümkün kıldı.

1 Temmuz 2015 bu yüzden insanlık tarihi açısından güçlü bir hatırlama günüdür. O gün ölen Nicholas Winton, kötülüğün büyüdüğü bir çağda sessiz, pratik ve sonuç veren bir iyiliğin ne kadar büyük olabileceğini gösterdi.

2016 – Osmangazi Köprüsü trafiğe açıldı; İzmit Körfezi geçişi 6 dakikaya indi

1 Temmuz 2016’da Osmangazi Köprüsü trafiğe açıldı. Dilovası ile Yalova’nın Altınova ilçesindeki Hersek Burnu arasında inşa edilen köprü, İzmit Körfezi’nin iki yakasını doğrudan birbirine bağladı. Böylece Kocaeli, yalnız kendi sınırları içinde değil, İstanbul’dan Ege’ye uzanan kara ulaşımının en kritik noktalarından biri hâline geldi.

Karayolları Genel Müdürlüğü’ne göre İzmit Körfezi’ni mevcut karayoluyla dolaşarak geçmek yaklaşık 1,5 saat, feribotla geçmek ise 45-60 dakika sürüyordu. Osmangazi Köprüsü ile bu süre yaklaşık 6 dakikaya indi. Bu rakam, köprünün büyük bir mühendislik projesi olmasının yanında günlük hayatı doğrudan değiştiren bir ulaşım hamlesi olduğunu da gösteriyordu.

Köprü, 384 kilometre otoyol ve 42 kilometre bağlantı yolundan oluşan İstanbul-İzmir Otoyolu’nun en önemli parçalarından biri olarak tasarlandı. 2 bin 682 metre toplam uzunluğu ve 1.550 metre orta açıklığıyla Türkiye’nin en büyük asma köprülerinden biri olan Osmangazi Köprüsü, Marmara’nın doğusundaki uzun dolaşma güzergâhını kısalttı. İstanbul, Kocaeli, Yalova, Bursa, Balıkesir, Manisa ve İzmir hattında kara ulaşımı artık başka bir ölçeğe taşındı.

Bu açılış, özellikle Kocaeli açısından sembolik bir anlam da taşıyordu. İzmit Körfezi, uzun yıllar boyunca ulaşımda aşılması gereken büyük bir doğal engeldi. Körfezi dolaşmak zaman kaybı demekti; feribot ise hava koşullarına, bekleme süresine ve yoğunluğa bağlıydı. Osmangazi Köprüsü ile bu eski alışkanlık değişti. Kocaeli’nin güney Marmara ve Ege ile bağlantısı hızlandı; bölgedeki ticaret, turizm ve şehirler arası hareketlilik yeni bir hatta kavuştu.

1 Temmuz 2016 bu yüzden Kocaeli’nin yakın dönem ulaşım tarihinde önemli bir gündür. Osmangazi Köprüsü’nün açılmasıyla İzmit Körfezi, kara yolculuğunda etrafından dolaşılan uzun bir engel olmaktan çıktı; Marmara’nın iki yakası dakikalar içinde birbirine bağlandı.

2021 – Kartal Tibet öldü; Tarkan’dan Tosun Paşa’ya Yeşilçam’ın iki yüzüydü

1 Temmuz 2021’de oyuncu, yönetmen ve senarist Kartal Tibet öldü. Vefatı kamuoyuna 2 Temmuz’da duyuruldu. Tibet hem oyuncu hem yönetmen olarak Yeşilçam’ın iz bırakan isimlerinden biriydi.

Kartal Tibet, Yeşilçam’ın iki farklı yüzünü aynı bedende taşıyan sanatçılardandı. Bir yanda çizgi romanlardan sinemaya uyarlanan Tarkan filmlerinin kahramanıydı. At üstünde, kılıçla, tarihî macera havası içinde, dönemin genç izleyicileri için güçlü bir popüler kahraman imgesi yarattı.

Diğer yanda yönetmen olarak Türk komedisinin en sevilen filmlerine katkı verdi. Tosun PaşaSüt KardeşlerŞabanoğlu Şaban gibi yapımlar, yıllar geçse de televizyon tekrarlarıyla kuşaklar arasında dolaşmaya devam etti. Bu filmler yalnız güldürmedi; Türkiye’nin aile içi mizah hafızasının parçası oldu.

Kartal Tibet’in kariyeri, Yeşilçam’ın yıldız oyunculuktan yönetmenliğe geçen üretken sanatçı tipini de gösterir. O, yalnız kamera önünde popüler bir jön değildi; kamera arkasında da seyircinin neye güldüğünü, hangi ritmi sevdiğini, hangi karakter tiplerine bağlandığını bilen bir sinemacıydı.

1 Temmuz 2021 bu yüzden Türkiye popüler kültürü açısından önemli bir kayıptır. Kartal Tibet, Tarkan’ın kahramanlık dünyasından Kemal Sunal komedilerinin unutulmaz ritmine kadar Yeşilçam’ın çok geniş bir alanına imzasını bıraktı. Onun ölümüyle Türk sinemasının hem macera hem komedi hafızasından büyük bir isim eksildi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.