Günün Tarihi / 25 Haziran
1587 – Esir düşen İtalyan gencinden Osmanlı kaptan-ı deryalığına yükselen Kılıç Ali Paşa öldü
25 Haziran 1587’de, Osmanlı deniz tarihinin en renkli ve güçlü isimlerinden Kılıç Ali Paşa hayatını kaybetti. Uluç Ali adıyla da bilinen Kılıç Ali Paşa, İtalya’da doğmuş, genç yaşta Osmanlılara esir düşmüş, daha sonra Müslüman olarak Osmanlı donanmasının en üst makamı olan kaptan-ı deryalığa kadar yükselmişti.
Kılıç Ali Paşa’nın hayatı neredeyse bir macera romanı gibidir. 1500’lü yılların başında İtalya’nın Kalabriya bölgesinde doğduğu kabul edilir. Gençliğinde Akdeniz’de Osmanlı denizcilerinin eline esir düştü. Bir süre sonra Müslüman oldu ve Ali adını aldı. Denizlerdeki cesareti, zekâsı ve savaş kabiliyetiyle kısa sürede dikkat çekti.
Onun yükselişinde Turgut Reis’in yanında geçirdiği yıllar çok etkili oldu. Akdeniz’de Osmanlı donanmasının sert mücadeleler verdiği bir dönemde yetişti. Cerbe Seferi’ne katıldı, Malta Kuşatması’nda görev aldı, Trablusgarp ve Cezayir gibi Kuzey Afrika merkezlerinde önemli görevler üstlendi.
Kılıç Ali Paşa’nın adını tarihe yazdıran olay ise 1571’deki İnebahtı Deniz Savaşı oldu. Osmanlı donanması bu savaşta Haçlı donanması karşısında ağır bir yenilgi aldı. Ancak Uluç Ali Paşa, savaş sırasında başarılı manevralarla filosunun önemli bir bölümünü kurtarmayı başardı. Bu başarısı, yenilginin ortasında dikkat çeken nadir Osmanlı hamlelerinden biri olarak görüldü.
İnebahtı’dan sonra kaptan-ı deryalığa getirildi. Artık Osmanlı donanmasının başındaki isimdi. En önemli görevlerinden biri, büyük yenilgiden sonra donanmayı yeniden ayağa kaldırmaktı. Kısa süre içinde yeni gemiler hazırlandı ve Osmanlı deniz gücü Akdeniz’de yeniden görünür hale geldi.
Kılıç Ali Paşa yalnız savaşçı bir denizci değildi. Devlet adamı olarak da Akdeniz siyasetinin önemli aktörlerinden biri oldu. Tunus’un yeniden Osmanlı hâkimiyetine alınmasında rol oynadı, Karadeniz ve Kırım çevresindeki seferlerde görev aldı, Kuzey Afrika’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir alanda Osmanlı deniz gücünü temsil etti.
İstanbul’daki izi de bugün hâlâ görülebilir. Tophane’de Mimar Sinan’a yaptırdığı Kılıç Ali Paşa Külliyesi, onun adını yaşatan önemli eserlerden biridir. Cami, medrese, hamam ve türbeden oluşan bu yapı, İstanbul’un denizci hafızasında özel bir yere sahiptir.
Kılıç Ali Paşa ilerlemiş yaşına rağmen uzun süre devlet hizmetinde kaldı. Yaklaşık 40 yıl Osmanlı hizmetinde bulundu; bunun 16 yılı kaptan-ı deryalıkla geçti. 1587’de İstanbul’da öldü ve Tophane’de kendi yaptırdığı külliyedeki türbesine defnedildi.
25 Haziran 1587 bu yüzden Osmanlı deniz tarihi açısından önemli bir gündür. Kılıç Ali Paşa o gün hayatını kaybetti; esir düşmüş bir İtalyan gencinden Akdeniz’in en güçlü Osmanlı denizcilerinden birine dönüşen sıra dışı hayatı, Osmanlı’nın denizlerdeki yükseliş ve mücadele döneminin unutulmaz hikâyelerinden biri olarak kaldı.
1673 – Üç Silahşörler’in gerçek kahramanı d’Artagnan savaşta öldü
25 Haziran 1673’te, Alexandre Dumas’nın Üç Silahşörler romanına ilham veren gerçek d’Artagnan Maastricht Kuşatması sırasında öldü. Asıl adı Charles de Batz de Castelmore olan d’Artagnan, XIV. Louis döneminde Fransa kralının silahşörleri arasında yükselmiş, sonunda seçkin muhafız birliğinin komutanlarından biri olmuştu.
D’Artagnan bugün daha çok edebiyat kahramanı olarak tanınır. Alexandre Dumas’nın 1844’te yayımlanan Üç Silahşörler romanında Athos, Porthos ve Aramis’le birlikte maceradan maceraya koşan genç Gascon silahşörü, dünya edebiyatının en sevilen karakterlerinden biri haline geldi. Ancak bu karakter tamamen hayal ürünü değildi. Dumas, gerçek bir Fransız askerinin hayatından ve onun adına yazılmış yarı kurmaca hatıratlardan esinlendi.
Gerçek d’Artagnan, Fransa’nın Gaskonya bölgesinden gelen bir soylu aileye mensuptu. 1610’ların başında Castelmore yakınlarında doğduğu kabul edilir. Genç yaşta Paris’e giderek askerî hizmete girdi. Tıpkı romandaki gibi taşradan başkente gelen, krala hizmet ederek yükselmeye çalışan cesur bir Gascon’du.
Zamanla XIV. Louis’nin en güvenilir adamlarından biri oldu. Silahşörler yalnız gösterişli üniformalar taşıyan saray askerleri değildi; kralın güvenliği, özel görevler, savaş seferleri ve önemli tutukluların sevki gibi ciddi işlerde kullanılıyorlardı. D’Artagnan da Fransa’nın en karmaşık siyasi dönemlerinden birinde bu görevleri üstlendi.
Onun adı, dönemin güçlü maliye bakanı Nicolas Fouquet’nin tutuklanmasıyla da anılır. Fouquet, XIV. Louis’nin emriyle gözden düşürüldüğünde onu tutuklayan ve uzun süre gözetim altında tutan isimlerden biri d’Artagnan’dı. Bu olay, d’Artagnan’ın kralın güven duyduğu özel görev adamlarından biri olduğunu gösterir.
1673’te Fransa, Hollanda Cumhuriyeti’ne karşı savaş halindeydi. XIV. Louis ordusuyla Maastricht’i kuşattı. Şehir güçlü surlarla korunuyordu ve savaşın önemli hedeflerinden biriydi. 25 Haziran’daki saldırı sırasında d’Artagnan vurularak öldü. Böylece gerçek silahşör, romanlardaki gibi bir düello sahnesinde değil, Avrupa’nın büyük savaşlarından birinin ortasında hayatını kaybetti.
D’Artagnan’ın ölümünden sonra adı tarih ile edebiyat arasında yaşamaya devam etti. Önce Gatien de Courtilz de Sandras’ın ona atfedilen hatıratları, sonra Alexandre Dumas’nın romanları sayesinde gerçek asker giderek efsaneleşti. Dumas’nın d’Artagnan’ı tarihteki kişiden daha genç, daha romantik ve daha maceracıydı; ama karakterin çekirdeğinde gerçekten yaşamış bir Gascon askeri vardı.
Bugün d’Artagnan denildiğinde akla çoğu zaman “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” sözüyle anılan silahşörler gelir. Bu cümle romanın dünyasına aittir; ama d’Artagnan’ın adı, sadakat, cesaret, dostluk ve krala bağlılık fikriyle birlikte anılmayı sürdürür.
25 Haziran 1673 bu yüzden hem Fransız askeri tarihi hem de dünya edebiyatı açısından ilginç bir gündür. Gerçek d’Artagnan o gün Maastricht önlerinde öldü; ama yüzyıllar sonra Üç Silahşörler’in kahramanı olarak bütün dünyada yaşamaya devam etti.
1678 – Elena Cornaro Piscopia üniversiteden doktora alan ilk kadın olarak tarihe geçti
25 Haziran 1678’de, Venedikli bilgin Elena Lucrezia Cornaro Piscopia, Padova Üniversitesi’nden felsefe doktoru unvanı aldı. Böylece modern tarihte üniversiteden doktora derecesi alan ilk kadın olarak tarihe geçti.
Elena Cornaro Piscopia, 1646’da Venedik’te doğdu. Varlıklı ve soylu bir aile çevresinde büyüdü; ancak onu asıl özel kılan şey ailesinin konumu değil, olağanüstü öğrenme yeteneğiydi. Küçük yaşta Latince ve Yunanca öğrendi. Daha sonra Fransızca, İspanyolca, İbranice ve başka dillerde de kendini geliştirdi. Felsefe, matematik, astronomi, müzik ve ilahiyatla ilgilendi.
- yüzyıl Avrupa’sında üniversiteler neredeyse tamamen erkeklerin dünyasıydı. Kadınların yüksek öğrenim görmesi, hele hele akademik unvan alması alışılmış bir şey değildi. Elena’nın bilgisi ve yeteneği çevresinde büyük hayranlık uyandırsa da bir kadının doktora alması dönemin anlayışı açısından ciddi bir sınır ihlali sayılıyordu.
Elena Cornaro başlangıçta ilahiyat alanında doktora yapmak istedi. Ancak kilise çevreleri bir kadının ilahiyat doktoru olmasına karşı çıktı. Bunun üzerine felsefe alanında sınava girmesine izin verildi. Bu bile kendi dönemi için çok büyük bir adımdı.
25 Haziran 1678’de Padova’da yapılan sınav büyük ilgi gördü. Anlatılara göre kalabalık o kadar fazlaydı ki tören üniversite binası yerine Padova Katedrali’nde yapıldı. Elena, Aristoteles felsefesi üzerine yaptığı savunmayla sınav kurulunu etkiledi ve oybirliğiyle başarılı bulundu.
O gün kendisine felsefe doktoru unvanı verildi. Bu unvan, yalnız Elena Cornaro’nun kişisel başarısı değildi; kadınların bilim, felsefe ve üniversite hayatında var olabileceğini gösteren tarihî bir işaretti. Çünkü onun başarısı, “kadınlar öğrenemez, tartışamaz, felsefe yapamaz” diyen anlayışa doğrudan bir cevap niteliği taşıyordu.
Elena Cornaro Piscopia, doktorasını aldıktan sonra da çalışmalarını sürdürdü. Farklı akademi çevrelerinde tanındı, Avrupa’daki bilginlerle ilişki kurdu ve dönemin entelektüel dünyasında saygı gördü. Ancak ömrü uzun olmadı. 1684’te, henüz 38 yaşındayken Padova’da hayatını kaybetti.
25 Haziran 1678 bu yüzden eğitim ve kadın tarihi açısından çok önemli bir gündür. Elena Cornaro Piscopia o gün doktora derecesi aldı; üniversite kapılarının kadınlara kapalı olduğu bir çağda, bilginin cinsiyeti olmadığını gösteren öncü isimlerden biri oldu.
1801 – Osmanlı ordusu Kahire’deki Fransız işgalinin sonunu getirdi
1801 Haziranının son günlerinde, Napolyon’un Mısır seferinden geriye kalan önemli Fransız kuvvetlerinden biri Kahire’de teslim sürecine girdi. İngiliz ve Osmanlı kuvvetleri karşısında sıkışan Fransız garnizonu, şehri elde tutamayacağını anlayınca görüşmelere başladı. Böylece Fransızların Mısır’daki üç yıllık işgali çözülmeye başladı.
Napolyon Bonapart, 1798’de Mısır’a büyük bir sefer düzenlemişti. Bu seferin amacı yalnız Mısır’ı almak değildi. Fransa, Akdeniz’de ve Doğu’da İngiltere’ye karşı üstünlük kurmak, Hindistan yolunu tehdit etmek ve Osmanlı toprağı olan Mısır üzerinden büyük bir stratejik hamle yapmak istiyordu.
Fransız ordusu başlangıçta önemli başarılar kazandı. Kahire ele geçirildi, Piramitler çevresinde Memlük kuvvetleri yenildi. Ancak sefer kısa sürede büyük bir çıkmaza dönüştü. İngiliz donanması, Fransız filosunu Nil Savaşı’nda yok etti. Napolyon’un ordusu Mısır’da büyük ölçüde yalnız kaldı.
Napolyon daha sonra ordusunu Mısır’da bırakarak Fransa’ya döndü. Ardında kalan Fransız birlikleri, Osmanlı kuvvetleri, Memlükler, İngilizler ve Mısır’daki yerel direniş arasında giderek zor bir durumda kaldı. Kahire’deki Fransız varlığı artık eski gücünü kaybetmişti.
1801’de İngiliz kuvvetleri Mısır’a çıkarma yaptı. Osmanlı ordusu da Fransızlara karşı harekete geçti. İngiliz-Osmanlı iş birliğiyle Fransız kuvvetleri Kahire ve İskenderiye’de sıkıştırıldı. Kahire’deki Fransız komutan General Augustin Daniel Belliard, şehri savunamayacağını görünce teslim şartlarını görüşmek zorunda kaldı.
Kahire’deki teslim süreci, Napolyon’un Mısır hayalinin bittiğini gösteren önemli adımlardan biri oldu. Fransız askerlerinin şehirden ayrılmasıyla Kahire’deki işgal sona erdi. Kısa süre sonra Osmanlı kuvvetleri şehre girdi ve Mısır yeniden Osmanlı idaresine döndü.
Bu gelişme yalnız Mısır tarihi açısından değil, Avrupa ve Osmanlı tarihi açısından da önemlidir. Fransa’nın Doğu Akdeniz’de büyük bir imparatorluk kurma hayali ağır darbe aldı. İngiltere ise Hindistan yolunu tehdit eden Fransız hamlesini durdurmuş oldu. Osmanlı Devleti de kısa süreliğine kaybettiği Mısır üzerindeki hâkimiyetini yeniden kurdu.
Napolyon’un Mısır seferi askerî açıdan başarısızlıkla sonuçlansa da kültürel ve bilimsel etkileri uzun sürdü. Fransız bilim insanlarının Mısır’da yaptığı çalışmalar, Eski Mısır’a yönelik Avrupa ilgisini büyüttü. Rosetta Taşı’nın bulunması da bu seferin en kalıcı sonuçlarından biri oldu. Ancak siyasi ve askerî bakımdan sefer, Kahire ve ardından İskenderiye’deki teslimlerle sona erdi.
1801 Haziran’ı bu yüzden Osmanlı, Mısır ve Avrupa tarihi açısından önemli bir dönemdir. Kahire’deki Fransız işgal kuvvetleri teslim sürecine girdi; Napolyon’un Doğu’da büyük bir Fransız hâkimiyeti kurma planı, İngiliz-Osmanlı baskısı karşısında çöktü.
1852 – Sagrada Família’nın mimarı Antoni Gaudí doğdu
25 Haziran 1852’de, modern mimarlığın en özgün isimlerinden Antoni Gaudí Katalonya’nın Reus kentinde doğdu. Gaudí, özellikle Barcelona’ya damga vuran yapılarıyla tanındı ve Katalan modernizminin en büyük temsilcilerinden biri oldu.
Gaudí’nin mimarlığı düz çizgilerden, sıradan cephelerden ve kalıplaşmış yapılardan uzak durdu. Doğadan, bitkilerden, hayvan iskeletlerinden, deniz kabuklarından, taşın ve ışığın doğal hareketinden ilham aldı. Bu yüzden onun binaları yalnız “inşa edilmiş yapılar” gibi değil, sanki büyüyen, yaşayan, nefes alan varlıklar gibi görünür.
Onun adı en çok Barcelona’daki Sagrada Família Bazilikası ile anılır. 1882’de yapımına başlanan bu büyük kilise projesini Gaudí 1883’te devraldı ve hayatının son yıllarını neredeyse tamamen bu yapıya adadı. Sagrada Família, yükselen kuleleri, heykellerle dolu cepheleri, iç mekânındaki ağaç gövdesini andıran sütunları ve ışığı kullanma biçimiyle dünyanın en tanınan mimarlık eserlerinden biri haline geldi.
Gaudí yalnız Sagrada Família’nın mimarı değildi. Park Güell, Casa Batlló, Casa Milà, Casa Vicens ve Güell Sarayı gibi yapılarıyla Barcelona’nın görüntüsünü değiştirdi. Bugün kenti gezen milyonlarca insan için Barcelona denildiğinde akla gelen renkli, kıvrımlı, masalsı mimari dünyanın büyük bölümü onun imzasını taşır.
Gaudí’nin eserleri Art Nouveau akımıyla ilişkilendirilse de onun mimarlığı bu tanımın içine tam olarak sığmaz. O, Katalan modernizmini Gotik mimari, doğa gözlemi, zanaatkârlık, mühendislik denemeleri ve derin bir dinî duyarlılıkla birleştirdi. Seramik parçaları, renkli mozaikler, kıvrımlı demir işleri ve beklenmedik taşıyıcı sistemler onun yapılarında bir araya geldi.
Bu yönüyle Gaudí, yalnız güzel binalar yapan bir mimar değil, mimarlığın nasıl düşünülebileceğini değiştiren bir sanatçıydı. Taşın, demirin, camın, seramiğin ve ışığın bir araya gelişini yeni bir dile dönüştürdü. Yapılarında matematik, mühendislik ve hayal gücü birlikte çalıştı.
Antoni Gaudí’nin hayatı trajik biçimde sona erdi. 1926’da Barcelona’da bir tramvayın çarpması sonucu ağır yaralandı. Üstü başı yıpranmış olduğu için ilk anda tanınmadı ve sıradan bir yoksul sanıldı. Birkaç gün sonra hayatını kaybettiğinde, ardında tamamlanmamış ama dünyayı etkilemeye devam eden bir mimarlık mirası bıraktı.
Bugün Gaudí’nin Barcelona ve çevresindeki birçok eseri UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alır. Sagrada Família ise hâlâ onun hayalinin en büyük sembolü olarak görülür. Gaudí, ölümünden sonra da yalnız mimarlık öğrencilerinin değil, sanatçıların, mühendislerin, şehir gezginlerinin ve hayal kuran herkesin ilgisini çekmeye devam etti.
25 Haziran 1852 bu yüzden sanat ve mimarlık tarihi açısından önemli bir gündür. Antoni Gaudí o gün doğdu; Barcelona’yı bir açık hava masalına dönüştüren, mimarlığın doğadan ve hayal gücünden nasıl beslenebileceğini gösteren büyük bir yaratıcı olarak tarihe geçti.
1861 – Tanzimat padişahı Abdülmecid öldü, Osmanlı tahtı Abdülaziz’e geçti
25 Haziran 1861’de, Osmanlı Devleti’nin Tanzimat dönemi padişahı Sultan Abdülmecid İstanbul’da, Ihlamur Köşkü’nde tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetti. Aynı gün kardeşi Abdülaziz Osmanlı tahtına çıktı.
Abdülmecid, Osmanlı tarihinin en kritik padişahlarından biriydi. 1839’da, henüz genç yaşta tahta çıktı. Aynı yıl ilan edilen Tanzimat Fermanı onun saltanatının adeta yönünü belirledi. Bu ferman, Osmanlı Devleti’nin artık yalnız askerî yeniliklerle ayakta kalamayacağını; hukuk, idare, vergi, askerlik ve vatandaşlık anlayışında da köklü değişikliklere gitmesi gerektiğini kabul eden büyük bir dönüm noktasıydı.
Abdülmecid’in dönemi bir yandan modernleşme çabalarının, diğer yandan ağır dış baskıların ve mali sıkıntıların dönemiydi. Osmanlı Devleti Avrupa devletleriyle daha yakın ilişkiler kurmaya çalışıyor, merkezî yönetimi güçlendirmek istiyor, farklı din ve milletlerden oluşan imparatorluk halkını yeni bir hukuk düzeni içinde tutmaya uğraşıyordu. Ancak bu çaba kolay değildi. Eski düzenin alışkanlıkları, devletin zayıflayan mali yapısı ve Avrupa’nın Osmanlı üzerindeki baskısı her adımı tartışmalı hale getiriyordu.
1856’da ilan edilen Islahat Fermanı da Abdülmecid döneminin en önemli gelişmelerinden biri oldu. Bu fermanla özellikle gayrimüslim Osmanlı tebaasının hakları konusunda yeni düzenlemeler yapıldı. Ama bu adımlar içeride farklı çevrelerde rahatsızlık yarattı. Kimileri bu reformları imparatorluğu kurtarmak için zorunlu görürken, kimileri Avrupa baskısıyla verilen tavizler olarak değerlendirdi.
Abdülmecid yalnız siyasi reformlarla değil, İstanbul’un mimari ve kültürel dönüşümüyle de hatırlanır. Dolmabahçe Sarayı onun döneminde inşa edildi ve Osmanlı saray hayatının merkezi Topkapı’dan Boğaz kıyısındaki yeni saraya kaydı. Bu değişim yalnız bir bina tercihi değildi; Osmanlı yönetici sınıfının Avrupaî hayat tarzıyla kurduğu yeni ilişkinin de simgesiydi.
Ancak bu ihtişamın ağır bir bedeli vardı. Saray harcamaları, dış borçlar ve mali disiplinsizlik Abdülmecid’in son yıllarında devletin en büyük sorunlarından biri haline geldi. Tanzimat’ın kurduğu yeni düzen, modern kurumlar ve kanunlar üretirken, Osmanlı hazinesi giderek daha kırılgan hale geliyordu.
Abdülmecid 25 Haziran 1861’de öldüğünde Osmanlı Devleti hem yenilenme umudunu hem de derin bir mali ve siyasi krizi aynı anda taşıyordu. Onun yerine tahta çıkan Abdülaziz ise farklı beklentilerin padişahıydı. Sade hayatı, güçlü fiziği ve Batı taklitçiliğine mesafeli görünmesi nedeniyle halkın ve bazı devlet çevrelerinin gözünde yeni bir umut olarak görülüyordu.
Abdülaziz tahta çıktıktan sonra Tanzimat reformlarını sürdüreceğini ilan etti. Bu önemliydi; çünkü birçok kişi onun ağabeyinin dönemindeki Batılılaşma çizgisinden uzaklaşabileceğini düşünüyordu. Ancak Abdülaziz de kısa süre içinde aynı büyük sorunlarla karşı karşıya kaldı: Dış borçlar, Balkanlar’daki karışıklıklar, Avrupa devletlerinin müdahaleleri, saray ve devlet harcamaları, ordu ve donanmayı modernleştirme ihtiyacı.
25 Haziran 1861 bu yüzden Osmanlı tarihinde yalnız bir padişahın ölümü ve bir başkasının tahta çıkışı değildir. O gün, Tanzimat’ın ilk büyük padişahı Abdülmecid dönemi kapandı; Osmanlı Devleti Abdülaziz’le birlikte reform, borç, kriz ve iktidar mücadelesiyle örülü yeni bir döneme girdi.
1876 – Little Bighorn’da Custer’ın birliği Lakota, Şayen ve Arapaho savaşçılarına yenildi
25 Haziran 1876’da, bugünkü ABD’nin Montana eyaletinde bulunan Little Bighorn Nehri yakınlarında Amerikan tarihinin en ünlü çatışmalarından biri yaşandı. Lakota, Kuzey Şayen ve Arapaho savaşçıları, Yarbay George Armstrong Custer komutasındaki ABD 7. Süvari Alayı’nın bir bölümünü ağır yenilgiye uğrattı. Custer ve yanındaki askerlerin tamamı çatışmada öldü.
Bu savaş, Amerikan tarih kitaplarında uzun süre “Custer’ın Son Direnişi” adıyla anlatıldı. Ancak olay yalnız bir askerî yenilgi değildi. Asıl arka planda, ABD’nin batıya doğru yayılması, yerli halkların topraklarından çıkarılması ve onları rezervasyonlara kapatma politikası vardı.
1870’lerde ABD yönetimi, özellikle Black Hills bölgesindeki altın keşfinden sonra Lakota ve diğer yerli toplulukların topraklarına daha fazla baskı yapmaya başladı. Oysa bu topraklar, daha önce yapılan anlaşmalarla yerli halklara bırakılmıştı. ABD hükümeti, yerli toplulukların rezervasyonlara dönmesini istedi. Buna uymayan gruplar ise askerî hedef haline getirildi.
Little Bighorn’daki kamp, yalnız savaşçılardan oluşmuyordu. Bölgede kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve aileler de vardı. Lakota liderlerinden Oturan Boğa, yani Sitting Bull, manevi ve siyasi etkisiyle öne çıkıyordu. Çılgın At, yani Crazy Horse, savaşçı liderler arasında en önemli isimlerden biriydi. Kuzey Şayen ve Arapaho savaşçıları da bu direnişin parçasıydı.
George Armstrong Custer ise Amerikan İç Savaşı’nda ün kazanmış hırslı bir süvari komutanıydı. Little Bighorn’a geldiğinde karşısındaki kampın büyüklüğünü ve savaşçı sayısını hafife aldı. 7. Süvari Alayı’nı birkaç kola ayırdı ve destek beklemeden saldırıya geçti. Bu karar, savaşın sonucunu belirleyen en büyük hata oldu.
Custer’ın birliği, sayıca çok daha kalabalık ve iyi örgütlenmiş yerli savaşçılar tarafından kuşatıldı. Çatışma kısa sürede ABD süvarileri için felakete dönüştü. Custer’ın yanında bulunan yaklaşık 200’den fazla asker öldürüldü. Custer da bu çatışmada hayatını kaybetti.
Little Bighorn, yerli halklar açısından büyük bir savunma zaferiydi. Kendi topraklarını, ailelerini ve yaşam biçimlerini korumaya çalışan Lakota, Şayen ve Arapaho savaşçıları, ABD ordusuna en ağır yenilgilerinden birini yaşattı. Ancak bu zafer uzun vadede yerli halkların kaderini değiştirmeye yetmedi.
Savaşın ardından ABD kamuoyunda büyük öfke oluştu. Federal hükümet bölgeye daha fazla asker gönderdi. Kısa süre içinde yerli topluluklar üzerindeki baskı arttı. Little Bighorn’da kazanılan zafer, askerî açıdan büyük bir başarı olsa da ABD’nin batıdaki yerli direnişini ezme politikasını daha da sertleştirdi.
Bugün Little Bighorn Muharebesi, yalnız Custer’ın ölümüyle değil, Amerikan yerlilerinin topraklarını savunma mücadelesiyle de anılır. Olayın adı ve anlatım şekli zamanla değişti. Bir zamanlar yalnız “kahraman Custer’ın son savaşı” diye sunulan çatışma, artık yerli halkların gözünden de okunuyor.
25 Haziran 1876 bu yüzden Amerika tarihi açısından önemli bir gündür. Little Bighorn’da Lakota, Kuzey Şayen ve Arapaho savaşçıları ABD 7. Süvari Alayı’na ağır bir yenilgi yaşattı; bu savaş, yerli halkların ABD yayılmacılığına karşı verdiği direnişin en güçlü sembollerinden biri olarak tarihe geçti.
1876 – Telefonun sesini dünya ilk kez böyle duydu: Bell’in icadı fuarda herkesi şaşırttı
25 Haziran 1876’da, Alexander Graham Bell’in telefonu Philadelphia’daki Centennial Exposition’da geniş kamuoyunun karşısına çıktı. Bell telefonu daha önce geliştirmiş, patentini almış ve ilk başarılı denemelerini yapmıştı; ancak 1876’daki bu fuar gösterimi, telefonun dünya çapında dikkat çektiği büyük sahne oldu. Library of Congress, Bell’in 7 Mart 1876’da telefon patenti aldığını ve 10 Mart’ta ünlü ilk başarılı deneyi yaptığını kaydeder; EBSCO’nun tarih maddesi ise 25 Haziran 1876’daki Centennial Exposition gösterimini telefonun dünyada ilgi uyandıran ilk büyük kamu gösterimi olarak verir.
O gün sahnede yalnız bir makine yoktu. İnsan sesinin elektrik yoluyla bir yerden başka bir yere taşınabileceği fikri, dönemin insanları için neredeyse büyü gibiydi. Telgraf zaten haberleşmeyi değiştirmişti; ancak telgraf noktalar ve çizgilerle çalışan, uzmanlık isteyen bir sistemdi. Telefon ise bambaşka bir şey vaat ediyordu: İnsan doğrudan konuşacak, karşıdaki kişi sesi duyacaktı.
Bell’in telefonu başlangıçta herkesin ciddiye aldığı bir buluş değildi. 19. yüzyılın ikinci yarısında birçok mucit sesi elektrikle iletme fikri üzerinde çalışıyordu. Antonio Meucci, Johann Philipp Reis ve Elisha Gray gibi isimler telefon tarihindeki tartışmalı ve önemli figürler arasında yer alır. Bu yüzden telefonun icadını tek bir kişinin bir anda bulduğu basit bir hikâye gibi anlatmak doğru değildir. Ama Bell’in farkı, patent sürecini tamamlaması, çalışan bir cihaz ortaya koyması ve bu teknolojiyi geliştirip yaygınlaştıracak yolu açmasıydı.
Philadelphia’daki Centennial Exposition, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşunun 100. yılı için düzenlenen büyük bir dünya fuarıydı. Sanayi, makine, tarım, bilim ve teknoloji alanındaki yenilikler burada sergileniyordu. İnsanlar bu fuara dönemin en yeni icatlarını görmek için geliyordu. Ancak telefonun yapacağı etkiyi muhtemelen çok az kişi tahmin ediyordu.
Anlatılanlara göre gösterim sırasında Brezilya İmparatoru II. Dom Pedro da oradaydı. Bell’i daha önceden tanıyordu ve onun standıyla ilgilenmesi, jüri üyelerinin de dikkatini çekti. Telefon çalıştırıldığında, karşı taraftan insan sesi duyulması büyük şaşkınlık yarattı. Dönemin ünlü bilim insanlarından William Thomson, daha sonra Lord Kelvin adıyla anılacak olan fizikçi, telefonu elektrikli telgrafın en büyük harikalarından biri olarak nitelendirdi.
Bugünden bakınca telefon sıradan bir araç gibi görünebilir. Hatta cep telefonları, internet ve görüntülü konuşma çağında kablolu telefonun kendisi bile eski bir teknolojiye dönüşmüş durumda. Ama 1876’da telefon, insan ilişkilerinin geleceğini değiştirecek bir kapı açtı. Haber artık yalnız yazılı işaretlerle değil, doğrudan insan sesiyle taşınabilecekti.
Telefon iş hayatını, aile ilişkilerini, gazeteciliği, devlet yönetimini, ticareti ve gündelik hayatı kökten değiştirdi. Bir haberin ulaşması için mektup beklemek ya da telgrafhaneye gitmek zorunda kalmayan dünya, yavaş yavaş daha hızlı konuşan, daha hızlı karar alan, daha sık bağlantı kuran bir dünyaya dönüştü.
Bell’in icadı aynı zamanda büyük bir iletişim endüstrisinin de temelini attı. Telefon şirketleri kuruldu, şehirler kablolarla örüldü, santraller açıldı, operatörler yeni bir meslek grubu haline geldi. 20. yüzyıla gelindiğinde telefon artık lüks bir merak değil, modern hayatın vazgeçilmez araçlarından biriydi.
1903 – Marie Curie radyoaktivite tezini savundu, Fransa’da doktora alan ilk kadın oldu
25 Haziran 1903’te, bilim tarihinin en önemli isimlerinden Marie Curie, Paris Üniversitesi’nde radyoaktif maddeler üzerine hazırladığı doktora tezini savundu. Bu tez, yalnız bir akademik çalışma değildi; radyoaktivite çağının kapısını açan büyük bilimsel dönüşümün en önemli belgelerinden biri oldu.
Marie Curie, Polonya’da Maria Skłodowska adıyla doğdu. Bilim eğitimi almak için Paris’e gitti ve Sorbonne’da fizik ile matematik okudu. O dönemde bilim dünyası büyük ölçüde erkeklerin hâkimiyetindeydi. Bir kadının laboratuvarda araştırma yapması, üniversitede ilerlemesi ve doktora derecesi alması son derece zordu.
Curie’nin ilgilendiği konu, Henri Becquerel’in uranyum tuzlarında fark ettiği gizemli ışımaydı. Marie Curie bu olayı daha sistemli biçimde incelemeye başladı. Uranyum içeren bazı minerallerin, özellikle pitchblende adlı cevherin, saf uranyumdan çok daha fazla ışınım yaydığını gördü. Bu durum, cevherin içinde bilinmeyen başka radyoaktif maddeler olabileceğini düşündürdü.
Marie Curie ve eşi Pierre Curie, zorlu laboratuvar çalışmalarının ardından iki yeni elementin varlığını ortaya koydu: Polonyum ve radyum. Polonyum adını Marie Curie’nin doğduğu ülke Polonya’dan aldı. Radyum ise yaydığı güçlü ışınım nedeniyle bilim dünyasında büyük heyecan yarattı.
25 Haziran 1903’te savunduğu tez, bu araştırmaların bilimsel temelini ortaya koyuyordu. Tezin adı radyoaktif maddeler üzerineydi ve Curie burada uranyum, toryum, polonyum, radyum ve radyoaktivite kavramı üzerine yaptığı deneyleri anlattı. Bu çalışma, modern nükleer fizik, radyokimya ve tıpta radyasyon kullanımı açısından büyük bir dönüm noktası oldu.
Marie Curie bu tezle Fransa’da doktora derecesi alan ilk kadın oldu. Aynı yıl Henri Becquerel ve Pierre Curie ile birlikte Nobel Fizik Ödülü’nü kazandı. Böylece Nobel alan ilk kadın olarak da tarihe geçti. Daha sonra 1911’de Nobel Kimya Ödülü’nü alacak ve iki farklı bilim dalında Nobel kazanan ilk kişi olacaktı.
Curie’nin çalışmaları tıp alanında da büyük etkiler yarattı. Radyum ve radyoaktivite üzerine yapılan araştırmalar, ilerleyen yıllarda kanser tedavisinde kullanılan radyoterapi yöntemlerinin gelişmesine katkı sağladı. Ancak o dönemde radyasyonun insan sağlığına zararları yeterince bilinmiyordu. Curie ve birçok araştırmacı, korumasız biçimde radyoaktif maddelerle çalıştı.
Marie Curie’nin bilimsel mirası bu yüzden hem büyük bir keşif hem de insanlığın bilmediği güçlerle karşılaşmasının hikâyesidir. Radyoaktivite, bir yandan tıp ve fizik alanında devrim yarattı; diğer yandan nükleer çağın hem umutlarını hem de tehlikelerini beraberinde getirdi.
25 Haziran 1903 bu yüzden bilim ve kadın tarihi açısından önemli bir gündür. Marie Curie o gün radyoaktivite üzerine doktora tezini savundu; Fransa’da doktora alan ilk kadın oldu ve modern bilimin yönünü değiştiren öncü isimlerden biri olarak tarihe geçti.
1903 – “1984” ve “Hayvan Çiftliği”nin yazarı George Orwell doğdu
25 Haziran 1903’te, 20. yüzyılın en etkili yazarlarından George Orwell doğdu. Asıl adı Eric Arthur Blair’di. Britanya İmparatorluğu’nun Hindistan’daki yönetimi sırasında Motihari’de dünyaya geldi; ama edebiyat tarihine İngiliz yazar George Orwell adıyla geçti.
Orwell’i bugün hâlâ önemli yapan şey yalnız iyi romanlar yazmış olması değildir. O, iktidarın dili nasıl bozduğunu, yalanın nasıl yönetim aracına dönüştüğünü, insanların korku, propaganda ve gözetim yoluyla nasıl denetlendiğini anlattı. Bu yüzden ölümünden onlarca yıl sonra bile “Orwellci” kelimesi, baskıcı devlet düzenlerini, sürekli gözetimi ve gerçeğin çarpıtılmasını anlatmak için kullanılmaya devam ediyor.
Gençliğinde İngiltere’de eğitim gördü. Bir süre Burma’da, İngiliz sömürge polis teşkilatında görev yaptı. Bu deneyim, onun imparatorluk düzenine ve sömürgeciliğe bakışını derinden etkiledi. Daha sonra Paris ve Londra’da yoksulluğu yakından tanıdı; işsizler, evsizler, maden işçileri ve toplumun kenarına itilmiş insanlar üzerine yazdı.
1930’larda İspanya İç Savaşı’na katıldı. Faşizme karşı savaşmak için gittiği İspanya’da yalnız savaşın şiddetini değil, sol hareketler içindeki baskı ve tasfiye yöntemlerini de gördü. Bu deneyim, onun totaliterliğe karşı duyarlılığını daha da güçlendirdi.
Orwell’in en ünlü eserlerinden biri 1945’te yayımlanan Hayvan Çiftliği’dir. İlk bakışta bir çiftlik masalı gibi görünen bu kısa roman, aslında devrimlerin nasıl yozlaşabileceğini ve eşitlik vaadiyle yola çıkan iktidarların nasıl yeni bir baskı düzeni kurabileceğini anlatır. Kitaptaki “Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir” fikri, dünya edebiyatının en unutulmaz siyasi taşlamalarından biri haline geldi.
1949’da yayımlanan 1984 ise Orwell’in adını bütün dünyaya taşıdı. Büyük Birader, Düşünce Polisi, yeni söylem ve sürekli gözetim gibi kavramlar, romanın sınırlarını aşarak günlük siyasi dile yerleşti. Orwell, bu romanda yalnız bir diktatörlük anlatmadı; hakikatin iktidar eliyle yeniden yazıldığı, insanların geçmişi bile hatırlamaktan korktuğu karanlık bir dünya kurdu.
George Orwell 21 Ocak 1950’de, henüz 46 yaşındayken Londra’da verem nedeniyle hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen romanları, denemeleri ve gazeteciliğiyle 20. yüzyılın siyasi hafızasında derin iz bıraktı.
1917 – Türkiye’de gazetecilerin ilk büyük meslek örgütü kuruldu
25 Haziran 1917’de, Osmanlı Matbuat Cemiyeti kuruldu. Türkiye’de basın mensuplarının meslekî örgütlenmesi açısından önemli kabul edilen bu cemiyetin ilk başkanı, dönemin saygın gazetecilerinden Mahmut Sadık Bey oldu.
Bu tarihte Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı’nın içindeydi. Basın hem savaş haberlerinin hem de siyasi tartışmaların en önemli alanlarından biriydi. Gazeteler kamuoyunu yönlendiriyor, yazarlar ve başyazarlar dönemin fikir hayatında büyük etki yaratıyordu. Ancak gazetecilerin meslekî haklarını, dayanışmasını ve basın dünyasının ortak meselelerini temsil edecek düzenli bir çatıya ihtiyaç vardı.
Osmanlı Matbuat Cemiyeti işte bu ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı. “Matbuat” kelimesi, dönemin dilinde basın ve yayın dünyasını ifade ediyordu. Cemiyet, gazetecileri bir araya getirmeyi, mesleğin sorunlarını konuşmayı, basın mensupları arasında dayanışmayı güçlendirmeyi ve gazeteciliğe daha kurumsal bir yapı kazandırmayı amaçlıyordu.
Cemiyetin ilk başkanı Mahmut Sadık Bey’di. Sabah gazetesinin başyazarı olan Mahmut Sadık, Osmanlı ve Türk basın tarihinde saygın bir yere sahipti. Gazeteciliğin yanı sıra yazarlık, öğretmenlik ve çevirmenlik de yaptı. Meslek çevrelerinde “Şeyhü’l-muharrirîn”, yani “yazarların üstadı” diye anılması, onun basın dünyasındaki itibarını gösteriyordu.
Osmanlı Matbuat Cemiyeti’nin kurulması, basının yalnız tek tek gazetelerden ve yazarların kişisel çabalarından ibaret olmadığını gösteren önemli bir adımdı. Gazeteciler artık meslekî sorunları, basın özgürlüğünü, meslek ahlakını ve çalışma koşullarını ortak bir yapı içinde konuşmaya başlıyordu.
Cemiyet, sonraki yıllarda farklı adlar ve yapılarla devam eden gazetecilik örgütlenmeleri için de bir başlangıç noktası sayıldı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde basın dünyası büyük değişimler yaşadı. Mütareke, Millî Mücadele, Cumhuriyet’in kuruluşu ve tek parti dönemi boyunca gazetecilik hem siyasi hem mesleki açıdan sürekli yeniden şekillendi.
25 Haziran 1917 bu yüzden Türkiye basın tarihi açısından önemli bir gündür. Osmanlı Matbuat Cemiyeti o gün kuruldu; Mahmut Sadık Bey’in başkanlığındaki bu girişim, gazetecilerin meslekî dayanışma ve örgütlenme arayışında erken ve önemli bir adım olarak tarihe geçti.
1923 – Mustafa Kemal Paşa Ankara’dan sonra İzmir’den de milletvekili seçildi
25 Haziran 1923’te, Mustafa Kemal Paşa İzmir’den milletvekili seçildi. Bu seçim, yalnız bir milletvekilliği sonucu değildi; Kurtuluş Savaşı’nı yöneten kadronun, yeni Türkiye’nin siyasi düzenini kurmak üzere yeniden Meclis’e taşındığı büyük dönemin parçasıydı.
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı’nı yönetmiş ve zaferle sonuçlanan sürecin siyasi merkezi olmuştu. Ancak savaşın bitmesinden sonra artık yeni bir dönem başlıyordu. Lozan görüşmeleri sürüyor, barış düzeni kurulmaya çalışılıyor, devletin gelecekteki yönetim biçimi üzerine tartışmalar yoğunlaşıyordu.
1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesine karar verildi. Birinci Meclis 16 Nisan’da çalışmalarını tamamladı. Ardından Haziran ve Temmuz aylarında ikinci dönem milletvekili seçimleri yapıldı. Bu seçimler bugünkü anlamda doğrudan oyla yapılan genel seçimlerden farklıydı.
O dönemde iki dereceli seçim sistemi uygulanıyordu. Halk doğrudan milletvekilini seçmiyor, önce “ikinci seçmen” denilen kişileri belirliyordu. Milletvekillerini ise bu ikinci seçmenler seçiyordu. Ayrıca kadınlar henüz milletvekili seçimlerinde oy kullanma ve seçilme hakkına sahip değildi. Bu hak Türkiye’de ancak 1934’te tanınacaktı. Bu yüzden 1923 seçimlerini bugünün seçimleriyle bire bir karşılaştırmak doğru olmaz.
Seçimlerin siyasi anlamı çok büyüktü. Birinci Meclis’te sert tartışmalar yaşanmış, farklı görüşler ortaya çıkmıştı. Yeni seçimlerle birlikte Mustafa Kemal Paşa’nın öncülük ettiği Birinci Grup ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk çizgisi Meclis’te belirleyici hale geldi. Böylece Millî Mücadele’yi kazanan kadro, barış sonrası yeni devlet düzenini kurmak için daha güçlü bir Meclis çoğunluğu elde etti.
Mustafa Kemal Paşa bu süreçte seçimlerin merkezindeki isimdi. Kaynaklarda onun hem Ankara’dan hem de İzmir’den aday olup seçildiği bilgisi yer alır. TBMM’deki resmî görev kaydı Ankara milletvekilliği üzerinden devam eder; ancak İzmir’den de seçilmiş olması, şehrin Millî Mücadele hafızasındaki yeri nedeniyle ayrıca anlamlıdır.
İzmir, 9 Eylül 1922’de işgalden kurtulmuş; Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlandığını simgeleyen şehirlerden biri haline gelmişti. Yangın, işgal, göç, yıkım ve kurtuluş hatıralarıyla İzmir, yeni Türkiye’nin hafızasında çok güçlü bir yere sahipti. Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’den de milletvekili seçilmesi, bu yüzden yalnız siyasi değil, sembolik bir anlam da taşıyordu.
1923 seçimleriyle oluşan İkinci Meclis, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kararlarını alacak Meclis oldu. Lozan Antlaşması bu Meclis döneminde kabul edildi. Ankara’nın başkent yapılması kararlaştırıldı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi ve Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi.
25 Haziran 1923 bu yüzden Türkiye siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’den de milletvekili seçilmesi, kurtuluşun sembol şehirlerinden biri olan İzmir ile Cumhuriyet’i kuracak lider arasında tarihî ve sembolik bir bağ kurdu.
1938 – ABD’de asgari ücret, fazla mesai ve çocuk işçiliği için tarihi yasa imzalandı
25 Haziran 1938’de, ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt Fair Labor Standards Act’i, yani Adil Çalışma Standartları Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, Amerikan çalışma hayatında asgari ücret, haftalık çalışma süresi, fazla mesai ve çocuk işçiliği konusunda tarihî bir dönüm noktası oldu. ABD Temsilciler Meclisi arşivi, Roosevelt’in yasayı 25 Haziran 1938’de imzaladığını; ABD Çalışma Bakanlığı da yasanın 25 Haziran’da imzalandığını ve 24 Ekim 1938’de yürürlüğe girdiğini belirtir.
Bu yasa, Büyük Buhran’ın yarattığı ağır sosyal ve ekonomik şartların içinden çıktı. 1930’larda Amerika’da milyonlarca insan işsizdi. İş bulanların önemli bir kısmı da çok düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca çalışıyordu. Çocuk işçiliği hâlâ yaygındı. Fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda ve tehlikeli işlerde çalışan çocuklar, modern sanayi düzeninin en acı yüzlerinden birini oluşturuyordu.
Roosevelt’in New Deal politikaları, devletin ekonomiye ve sosyal hayata daha aktif müdahale ettiği bir dönemi başlattı. Fair Labor Standards Act de bu yaklaşımın en önemli yasalarından biri oldu. Yasa, ilk halinde federal düzeyde saatlik 25 sent asgari ücret getirdi. Haftalık çalışma süresi için üst sınır koydu. Belirli sınırların üzerindeki çalışma için fazla mesai ödemesi yolunu açtı. Çocuk işçiliğini sınırlayan hükümler getirdi.
Bugün kulağa çok temel haklar gibi gelen bu düzenlemeler, o dönemde büyük tartışma yaratmıştı. İşveren çevreleri ve serbest piyasa savunucuları, devletin ücretlere ve çalışma saatlerine karışmasına karşı çıkıyordu. Onlara göre bu düzenlemeler ekonomiyi bozacak, iş dünyasının hareket alanını daraltacaktı. Ancak işçiler açısından mesele çok daha basitti: İnsan gibi yaşanabilecek bir ücret, sınırsız olmayan çalışma saatleri ve çocukların fabrikalarda ezilmemesi.
Yasa ilk çıktığında bütün çalışanları kapsamıyordu. Tarım, ev hizmetleri ve bazı sektörler dışarıda kaldı. Bu yüzden Fair Labor Standards Act’i kusursuz ve herkesi hemen koruyan bir yasa gibi anlatmak doğru olmaz. Ama bütün eksiklerine rağmen bu yasa, modern çalışma hayatının temel taşlarından biri oldu.
ABD Çalışma Bakanlığı bugün FLSA’nın hâlâ asgari ücret, fazla mesai, kayıt tutma ve genç işçilerin çalışmasıyla ilgili temel standartları belirlediğini ifade eder. Günümüzde fazla mesai kuralı genel olarak haftada 40 saatin üzerindeki çalışma için uygulanır. Bu da 1938’de atılan adımın yalnız tarih kitaplarında kalmadığını, hâlâ milyonlarca çalışanın hayatını etkileyen bir hukuk düzeni yarattığını gösterir.
Fair Labor Standards Act yalnız Amerika için değil, dünya çalışma tarihi açısından da önemlidir. Çünkü modern devletin işçiyle işveren arasındaki ilişkiyi tamamen piyasaya bırakmayacağını gösteren güçlü örneklerden biridir. Asgari ücret, fazla mesai, çocuk işçiliği yasağı ve çalışma süresi gibi kavramlar, 20. yüzyılda sosyal devlet düşüncesinin en görünür başlıkları haline geldi.
Bu yasanın arkasında yalnız siyasetçiler yoktu. Sendikaların, işçi hareketlerinin, sosyal reformcuların, çocuk işçiliğine karşı mücadele eden gazetecilerin ve fotoğrafçıların uzun yıllara yayılan çabaları vardı. Özellikle çocuk işçilerin ağır şartlarını gösteren fotoğraflar ve raporlar, kamuoyunun bu konuda duyarlılık kazanmasında büyük rol oynadı.
25 Haziran 1938 bu yüzden çalışma hayatı tarihinde önemli bir gündür. Roosevelt o gün Fair Labor Standards Act’i imzaladı; asgari ücret, fazla mesai ve çocuk işçiliği gibi konularda devletin sorumluluğunu kabul eden bu yasa, modern işçi hakları düzeninin en önemli belgelerinden biri oldu.
1921 – İzmit’in kurtuluşuna üç gün kala Kocaeli cephesinde çatışmalar ve propaganda savaşı sürdü
25 Haziran 1921, İzmit’in kurtuluşuna giden son günlerin içinde önemli bir eşiktir. Bu tarih, tek başına “İzmit kurtuldu” anlamına gelmez; çünkü Türk kuvvetlerinin İzmit’e girişi 28 Haziran 1921’dir. Kültür ve Turizm Bakanlığı kronolojisi de 21 Haziran’da Yunanlıların Adapazarı’ndan çekildiğini, 28 Haziran’da Türk kuvvetlerinin İzmit’e girdiğini belirtir.
Buna karşılık 25 Haziran, Kocaeli cephesindeki son çarpışma günlerinin ve Yunan tarafının propaganda hamlesinin içinde anlam kazanır. Hatice Akan’ın akademik çalışmasına göre, 23 Haziran sabahı millî güçler İzmit’e iki akın düzenleyerek tepelere yerleşmiş, Değirmendere civarında Yunan kuvvetlerinin bir kısmı abluka altına alınmış, Bahçecik’te kıyasıya mücadele yaşanmıştı. 24 Haziran’da Türk ilerleyişi sürerken İzmit’in Baç mevkiinde bir süvari müfrezesi çarpışma sonrasında geri çekilmek zorunda kaldı. Yunan Matbuat İdaresi ise 25 Haziran’da Atina’da yaptığı açıklamada bu geri çekilişi kendi lehine bir zafer gibi göstermeye çalıştı. Aynı çalışma, 27 Haziran’a kadar karşılıklı çarpışmaların sürdüğünü ve ardından Yunanlıların İzmit’i boşaltmaya başladığını kaydeder.
Bu günlerde Kocaeli cephesi yalnız düzenli birliklerin değil, yerel direnişin de sahnesiydi. İzmit, Adapazarı, Sapanca, Bahçecik, Değirmendere, Servetiye ve Karamürsel hattı, Millî Mücadele’nin İstanbul’a en yakın ve en hassas bölgelerinden biriydi. Bu bölge elde tutulmadan Anadolu ile İstanbul arasındaki temasın güçlenmesi kolay değildi.
Kocaeli’de direnişin en dikkat çekici yerel simgelerinden biri Servetiye Cephesi oldu. Başiskele’nin güneyinde, Bahçecik çevresinde oluşan bu cephe, Yunan işgal kuvvetlerine karşı aylarca süren bir halk direnişinin adıdır. EBA’nın tanıtım metni, Servetiye Cephesi’nin 1920 ve 1921’de Bahçecik’te konuşlanan Yunan kuvvetlerine karşı kurulduğunu, Ağustos 1920 ortalarından Haziran 1921 sonuna kadar 10-11 ay boyunca defalarca saldırıya direndiğini belirtir.
Bu direniş sıradan bir askerî mevzi değildi. Bölge halkı, milisler, köylüler, gönüllüler, kimi zaman kadınlar ve çocuklar da bu mücadelenin taşıyıcısı oldu. Servetiye, Bahçecik ve çevresindeki mevziler, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında bu yüzden özel bir yer tutar.
Haziran 1921’e gelindiğinde tablo değişmeye başlamıştı. Yunan kuvvetleri Sakarya yönündeki büyük harekât öncesinde Kocaeli bölgesindeki varlığını sürdürüyor, ancak millî kuvvetlerin baskısı giderek artıyordu. Haziran ayında yoğunlaşan harekâtlarla Adapazarı 21 Haziran’da, Sapanca 22 Haziran’da, İzmit 28 Haziran’da, Başiskele 29 Haziran’da ve Karamürsel 4 Temmuz’da peş peşe işgalden kurtuldu.
25 Haziran işte bu zincirin tam ortasındaki gergin gündür. Cephede çatışmalar sürerken, Yunan tarafı Baç mevkiindeki geri çekilmeyi büyütüp Türk kuvvetlerinin büyük kayıplar vererek çekildiğini duyurmaya çalıştı. Ancak birkaç gün sonra yaşananlar bu açıklamanın cephedeki gerçek tabloyu değiştirmediğini gösterdi. Yunan kuvvetleri 27 Haziran’da İzmit’i boşaltmaya başladı; 28 Haziran sabahı Türk süvari birlikleri şehre girdi. Akademik çalışma, 27/28 Haziran gecesi işgalci güçlerin İzmit’i tamamen boşalttığının anlaşıldığını ve 28 Haziran sabahı Sakarya Bölge Komutanlığı emrindeki süvari birliğinin şehre girmesiyle İzmit’in direnişle karşılaşmadan kurtulduğunu yazar.
İzmit’in kurtuluşu yalnız yerel bir askerî başarı değildi. İstanbul’a çok yakın bir bölgede Türk kuvvetlerinin ilerlemesi, İngilizleri de tedirgin etti. Aynı çalışmada, Türk birliklerinin İzmit’e girmesinin İngilizlerde telaş yarattığı ve İngilizlerin Türk kuvvetlerinin İstanbul’a ilerleyip ilerlemeyeceğini öğrenmek istediği aktarılır. Bu bile İzmit’in kurtuluşunun Millî Mücadele içindeki stratejik ağırlığını göstermeye yeter.
25 Haziran 1921 bu yüzden Kocaeli tarihi açısından dikkatle yazılması gereken bir gündür. O gün İzmit henüz kurtulmamıştı; ama kurtuluşa giden yol açılmıştı. Cephede silahlar susmamış, propaganda savaşı bitmemiş, Bahçecik’ten Değirmendere’ye, Servetiye’den İzmit çevresine kadar Kocaeli’nin son işgal günleri yaşanıyordu. Üç gün sonra Türk kuvvetleri İzmit’e girecek ve şehir Millî Mücadele’nin en önemli yerel zaferlerinden birine kavuşacaktı.
1947 – Anne Frank’ın dünyaya seslenen günlüğü ilk kez yayımlandı
25 Haziran 1947’de, Anne Frank’ın günlüğü ilk kez Amsterdam’da Het Achterhuis adıyla yayımlandı. Türkçede Anne Frank’ın Hatıra Defteri adıyla tanınan bu eser, II. Dünya Savaşı’nın ve Holokost’un en çok okunan kişisel tanıklıklarından biri haline geldi.
Anne Frank, 1929’da Almanya’nın Frankfurt kentinde Yahudi bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Nazilerin iktidara gelmesinden sonra ailesiyle birlikte Hollanda’ya göç etti. Ancak Almanya’nın 1940’ta Hollanda’yı işgal etmesiyle Frank ailesi için tehlike yeniden başladı. Yahudilere yönelik baskılar, yasaklar, ayrımcılık ve toplama kampı tehdidi giderek ağırlaştı.
Anne, 12 Haziran 1942’de 13. yaş günü için kırmızı kareli bir günlük aldı. Kısa süre sonra ailesiyle birlikte saklanmak zorunda kaldı. Frank ailesi, Amsterdam’da Otto Frank’ın iş yerinin arka tarafındaki gizli bölüme yerleşti. Onlara Van Pels ailesi ve diş hekimi Fritz Pfeffer de katıldı. Toplam sekiz kişi, dış dünyadan kopuk biçimde bu dar alanda yaşamaya başladı.
Bu gizli bölüm, Hollandaca “Het Achterhuis” diye anılıyordu. Türkçeye “Arka Ev” ya da “Gizli Ek Bina” diye çevrilebilir. Burası çoğu zaman “tavan arası” diye anlatılsa da aslında bir iş yerinin arka kısmındaki saklı yaşam alanıydı. Giriş, kitaplıkla gizlenen bir kapının arkasındaydı.
Anne Frank, saklandıkları süre boyunca günlüğüne yalnız olayları değil, korkularını, öfkesini, umutlarını, ailesiyle ilişkilerini, büyüme sancılarını ve yazar olma isteğini yazdı. Bu yüzden günlük yalnız tarihî bir belge değil, aynı zamanda genç bir insanın iç dünyasını olağanüstü açıklıkla anlatan güçlü bir edebiyat metni oldu.
Anne, 1944’te radyodan savaş bittikten sonra günlüklerin ve kişisel tanıklıkların önemli olacağına dair bir çağrı duydu. Bunun üzerine yazdıklarını ileride yayımlanabilecek bir kitap gibi düzenlemeye başladı. Kitabın adını da kendisi düşündü: Het Achterhuis.
Ancak Anne Frank bu kitabın yayımlandığını göremedi. 4 Ağustos 1944’te gizli bölüme baskın yapıldı. İçeride saklananlar tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. Anne ve ablası Margot, Bergen-Belsen toplama kampında 1945’te hayatını kaybetti. Aileden yalnız babası Otto Frank sağ kurtuldu.
Savaş bittikten sonra Anne’nin günlüğü, aileye yardım eden Miep Gies tarafından Otto Frank’a verildi. Otto Frank, kızının yazdıklarını okuyunca onun yazar olma arzusunu gerçekleştirmek istedi. Günlük düzenlendi ve 25 Haziran 1947’de Amsterdam’da küçük bir ilk baskıyla yayımlandı.
Kitap zamanla bütün dünyaya yayıldı. Onlarca dile çevrildi, tiyatroya ve sinemaya uyarlandı, okullarda okutuldu. Anne Frank’ın sesi, milyonlarca insan için Holokost’un soyut sayılardan ibaret olmadığını gösterdi. Çünkü onun günlüğünde savaşın büyük politik dili değil, saklanmak zorunda bırakılmış bir çocuğun korkusu, özlemi ve yaşama tutunma çabası vardı.
Anne Frank’ın Hatıra Defteri, bugün hâlâ insanlık tarihinin en sarsıcı tanıklıklarından biri kabul edilir. Okura yalnız geçmişi anlatmaz; nefretin, ırkçılığın ve ayrımcılığın bir çocuğun hayatını nasıl yok ettiğini hatırlatır.
1950 – Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırdı, Kore Savaşı başladı
25 Haziran 1950’de, Sovyetler Birliği tarafından desteklenen Kuzey Kore ordusu 38. paraleli geçerek Güney Kore’ye saldırdı. Böylece Kore Savaşı başladı. Bu savaş, II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni dünya düzeninin ilk büyük krizlerinden biri oldu.
Kore Yarımadası, II. Dünya Savaşı’nın ardından ikiye bölünmüştü. Kuzeyde Sovyetler Birliği’nin etkisindeki Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, güneyde ise Amerika Birleşik Devletleri’nin desteklediği Kore Cumhuriyeti kurulmuştu. İki bölge arasındaki sınır 38. paralel olarak belirlenmişti. Ancak bu sınır, kalıcı bir barış çizgisi değil, Soğuk Savaş’ın ilk cephelerinden biriydi.
25 Haziran sabahı Kuzey Kore birlikleri geniş çaplı bir saldırı başlattı. Topçu ateşi ve zırhlı birliklerin desteğiyle Güney Kore topraklarına girdiler. Güney Kore ordusu hazırlıksız yakalandı ve kısa sürede geri çekilmek zorunda kaldı. Kuzey Kore birlikleri birkaç gün içinde başkent Seul’e kadar ilerledi.
Savaş kısa sürede yalnız iki Kore arasındaki bir çatışma olmaktan çıktı. Birleşmiş Milletler, Kuzey Kore saldırısını kınadı ve Güney Kore’ye destek verilmesi çağrısında bulundu. Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki BM kuvvetleri savaşa dahil oldu. Daha sonra Çin Halk Cumhuriyeti de Kuzey Kore tarafında savaşa girdi. Böylece Kore Yarımadası, Soğuk Savaş’ın en kanlı cephelerinden birine dönüştü.
Kore Savaşı, üç yıl boyunca büyük yıkıma yol açtı. Cephe hattı defalarca değişti. Seul birkaç kez el değiştirdi. Milyonlarca asker ve sivil hayatını kaybetti, şehirler yıkıldı, aileler parçalandı. Savaş, yalnız Kore halkı için değil, bütün dünya için Soğuk Savaş’ın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi.
Türkiye açısından da Kore Savaşı’nın özel bir yeri vardır. Türkiye, Birleşmiş Milletler çağrısı üzerine Kore’ye asker gönderme kararı aldı. Türk Tugayı, Kore’de özellikle Kunuri Muharebesi’ndeki direnişiyle tanındı. Binlerce Türk askeri Kore’de görev yaptı, çok sayıda asker şehit oldu. Kore Savaşı, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini güçlendiren gelişmelerden biri sayıldı ve Türkiye 1952’de NATO’ya üye oldu.
Kore Savaşı 1953’te imzalanan ateşkesle durdu; ancak barış antlaşması yapılmadı. Bu yüzden Kore Yarımadası teknik olarak hâlâ savaşın tamamen bitmediği bir bölge olarak kabul edilir. Kuzey Kore ile Güney Kore arasındaki sınır, bugün de dünyanın en gergin hatlarından biridir.
25 Haziran 1950 bu yüzden dünya tarihi açısından çok önemli bir gündür. Kuzey Kore’nin Güney Kore’ye saldırısıyla Kore Savaşı başladı; savaş, Soğuk Savaş’ın ilk büyük sıcak çatışmasına dönüştü ve Türkiye dahil birçok ülkenin kaderini etkileyen uluslararası bir krize yol açtı.
1963 – Anayasa Mahkemesi ilk Yüce Divan duruşmasını yaptı
25 Haziran 1963’te, Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla yapacağı duruşma dönemin gazetelerinde geniş yer buldu. Haberlerde, Demokrat Parti döneminin eski bakanlarından Ethem Menderes’in Anayasa Mahkemesi’nde yargılanacağı duyuruldu. Bu olay, yeni kurulan Anayasa Mahkemesi’nin yalnız kanunları denetleyen bir yüksek mahkeme değil, aynı zamanda devletin üst düzey görevlilerini yargılayabilecek bir Yüce Divan makamı olduğunu kamuoyuna gösteren erken örneklerden biri oldu.
Anayasa Mahkemesi, Türkiye’de ilk kez 1961 Anayasası ile kuruldu. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra hazırlanan 1961 Anayasası, devlet yapısına yeni kurumlar eklemişti. Bu kurumların en önemlilerinden biri de Anayasa Mahkemesi’ydi. Amaç, kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyecek, Meclis çoğunluğunun her istediğini sınırsız biçimde kanunlaştırmasının önüne geçecek bir yüksek mahkeme oluşturmaktı.
Mahkemenin kuruluş kanunu 1962’de çıkarıldı. Anayasa Mahkemesi aynı yıl resmen çalışmaya başladı, ilk toplantılarını yaptı ve ilk kararlarını verdi.
Yüce Divan, devletin en üst düzey görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlardan dolayı yargılandığı özel yargılama makamıdır. 1961 Anayasası ile bu görev Anayasa Mahkemesi’ne verildi. Böylece mahkeme yalnız kanun denetimi yapan bir kurum değil, gerektiğinde cumhurbaşkanı, bakanlar ve Anayasa’da sayılan yüksek görevliler hakkında ceza yargılaması yapabilecek bir makam haline geldi.
25 Haziran 1963’te adı geçen Ethem Menderes, Demokrat Parti döneminde İçişleri Bakanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı yapmış bir siyasetçiydi. 27 Mayıs sonrasında Demokrat Parti yöneticileri ve eski bakanlar hakkında birçok yargılama yürütülmüş, bazı dosyalar Yassıada sürecinden sonra Anayasa Mahkemesi’ne intikal etmişti.
Ethem Menderes hakkındaki dosyalardan biri, görevi kötüye kullanma iddialarıyla ilgiliydi. Bu dosyalarda, özellikle Millî Savunma Bakanlığı dönemindeki bazı uygulamalar ve özel tekne/kızak yaptırılması gibi iddialar üzerinde durulmuştu. Ancak bu davalar klasik anlamda uzun bir Yüce Divan yargılaması sonunda mahkûmiyetle sonuçlanmadı.
1963’te çıkarılan 218 sayılı Af Kanunu, bu dosyaların sonucunu belirledi. Anayasa Mahkemesi, Ethem Menderes ve bazı sanıklar hakkında açılan kamu davalarını af kanunu kapsamında değerlendirdi. Sonuçta kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar verildi. Yani bu dosyalarda mahkeme, “suçlu bulundu ve ceza aldı” gibi bir sonuca gitmedi; af düzenlemesi nedeniyle davalar düşmüş oldu.
Bu gelişme, Türkiye’de hukuk devleti düşüncesi açısından önemli bir aşamaydı. Bir yandan kanunların Anayasa’ya uygunluğunu denetleyen yeni bir mahkeme kurulmuştu; diğer yandan yüksek devlet görevlilerinin görevleriyle ilgili suçlamalarda özel bir yargı makamı önüne çıkarılabileceği kabul edilmişti.
Ancak dönemin siyasi şartları da unutulmamalıdır. 1963 Türkiye’si, 27 Mayıs’ın etkilerinin hâlâ sürdüğü, Yassıada yargılamalarının ve Demokrat Parti mirasının toplumda derin tartışmalar yarattığı bir dönemdi. Bu yüzden Anayasa Mahkemesi’nin Yüce Divan sıfatıyla gündeme gelmesi, yalnız hukuk tarihi değil, darbe sonrası Türkiye siyasetinin de bir parçasıydı.
25 Haziran 1963 bu yüzden Türkiye hukuk tarihi açısından önemli bir gündür. Anayasa Mahkemesi o gün Yüce Divan göreviyle kamuoyunun gündemine geldi; ancak Ethem Menderes’e ilişkin dosyaların sonucu mahkûmiyet değil, 218 sayılı Af Kanunu kapsamında kamu davasının ortadan kaldırılması oldu.
1969 – Kırıkkale-Tarsus maçı Türk futbolunun kara günlerinden biri oldu
25 Haziran 1969’da, Kırıkkale’de oynanan MKE Kırıkkalespor-Tarsus İdman Yurdu maçı Türk futbol tarihinin en acı olaylarından birine sahne oldu. 3. Lig karşılaşmasının ardından çıkan olaylarda 4 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı.
Maç, sıradan bir lig karşılaşması değildi. 1968-1969 sezonunda 3. Lig Kırmızı Grup’ta şampiyonluk yarışının düğümü bu karşılaşmaya kalmıştı. Tarsus İdman Yurdu liderdi; Kırıkkalespor ise onu takip ediyordu. Kırıkkalespor’un şampiyon olabilmesi için kazanması gerekiyordu. Tarsus İdman Yurdu’na ise beraberlik yetiyordu.
Aslında maçın daha önce, 8 Haziran’da oynanması planlanmıştı. Ancak iki takım oyuncuları arasında karşılaşma öncesinde çıkan olaylar nedeniyle maç ertelendi. Bu erteleme, gerilimi düşürmek yerine daha da artırdı. 25 Haziran’a gelindiğinde Kırıkkale’de hava çok sertleşmişti. Şehirde maçla ilgili anonslar yapılıyor, taraftarlar arasında düşmanlık duygusu büyüyordu.
Tarsus İdman Yurdu taraftarları yaklaşık 15 otobüsle Kırıkkale’ye geldi. Ancak onları bekleyen atmosfer çok gergindi. Misafir taraftarlara ayrılan alanın yetersiz olduğu, stadyum kapasitesinin çok üstünde seyirci bulunduğu ve maç öncesinde bile tribünlerde taş, tehdit ve korku havasının hissedildiği anlatılır.
Karşılaşmanın ilk yarısı golsüz sona erdi. İkinci yarıda Tarsus İdman Yurdu öne geçti. Kırıkkalespor kısa süre sonra beraberliği yakaladı. Maç 1-1 devam ederken, Kırıkkalespor 87. dakikada penaltı kazandı. Bu penaltı gole çevrilse Kırıkkalespor şampiyon olacaktı. Ancak penaltı kaçtı ve maç 1-1 sona erdi. Bu sonuçla Tarsus İdman Yurdu şampiyonluğa ulaştı.
Son düdükle birlikte stadyumdaki gerilim patladı. Önce futbolcular arasında kavga çıktı. Ardından tribünlerden sahaya ve soyunma odalarına taşlar atıldı. Kısa sürede olaylar stadyum dışına taştı. Polis müdahalesi, göz yaşartıcı gaz, yangın, silah sesleri ve askerin devreye girmesiyle Kırıkkale’de maç sonrası adeta şehir içi çatışma havası yaşandı.
Tarsus İdman Yurdu futbolcuları ve taraftarları güvenlik güçleri eşliğinde şehirden çıkarılabildi. Yaralı sayısının çokluğu nedeniyle Kızılay’ın kan bağışı çağrısı yaptığı, olaylara askerî birliklerin de müdahale ettiği aktarıldı. Türkiye Futbol Federasyonu daha sonra Kırıkkalespor’a saha kapatma cezası verdi; bazı futbolcular ve yöneticiler de disiplin kuruluna sevk edildi.
Bu olay, Türk futbolunda taraftar şiddetinin ne kadar tehlikeli boyutlara ulaşabileceğini gösteren en acı örneklerden biri oldu. 1967’deki Kayserispor-Sivasspor faciasından sonra, futbol sahalarında yaşanan en kanlı olaylardan biri olarak hafızalara kazındı.
25 Haziran 1969 bu yüzden Türk spor tarihi açısından kara bir gündür. Kırıkkalespor-Tarsus İdman Yurdu maçı yalnız bir şampiyonluk karşılaşması olarak değil, futbolun kontrolsüz öfke, şehir rekabeti, yetersiz güvenlik ve silahlı şiddetle birleştiğinde nasıl büyük bir felakete dönüşebileceğinin acı bir örneği olarak tarihe geçti.
1971 – Gölcük Tersanesi’nde yapılan ilk millî savaş gemisi TCG Berk denize indirildi
25 Haziran 1971’de, Gölcük Tersanesi’nde inşa edilen TCG Berk törenle denize indirildi. Türk mühendisleri ve işçileri tarafından yapılan Berk, Türkiye’de inşa edilen ilk millî savaş gemilerinden biri olarak Türk denizcilik tarihinde özel bir yere sahip oldu.
TCG Berk, teknik sınıflandırmada “refakat muhribi” olarak anılıyordu. Bu tür gemiler, donanma içinde özellikle denizaltı tehdidine karşı görev yapabilen, konvoy ve filo unsurlarına eşlik eden savaş gemileriydi. Berk’in inşasına 1967’de Gölcük Tersanesi’nde başlandı. Geminin tasarımında Amerikan Claud Jones sınıfı refakat muhriplerinden yararlanıldı; bazı elektronik sistemler ve motorlar dışarıdan temin edildi. Buna rağmen geminin gövdesi, işçiliği ve büyük bölümü Gölcük’te Türk teknik personeli tarafından ortaya çıkarıldı.
Berk’in denize indirilmesi, Türkiye’nin kendi savaş gemisini yapma iradesinin görünür hale geldiği sembolik bir adımdı. O yıllarda savunma sanayii bugünkü kadar geniş imkânlara sahip değildi. Bu yüzden Gölcük Tersanesi’nde böyle bir savaş gemisinin inşa edilmesi hem askerî teknoloji hem mühendislik hem de tersane kültürü açısından önemli bir başarıydı.
Gölcük için bu olayın ayrı bir anlamı vardı. İlçe, Cumhuriyet döneminden itibaren donanma ve tersane kimliğiyle gelişmişti. Gölcük Tersanesi yalnız gemilerin bakım ve onarımının yapıldığı bir yer değil, Türk deniz gücünün üretim hafızasını taşıyan merkezlerden biri haline gelmişti. TCG Berk’in burada inşa edilmesi, Kocaeli’nin savunma sanayii ve denizcilik tarihindeki yerini güçlendirdi.
TCG Berk, 95 metre uzunluğunda, yaklaşık 1950 ton deplasmana sahip bir savaş gemisiydi. Helikopter pisti bulunan ilk Türk savaş gemisi olarak da dikkat çekti. 12 Temmuz 1972’de Türk Deniz Kuvvetleri’ne teslim edildi ve uzun yıllar donanmada görev yaptı.
Berk, yalnız tersane tarihindeki yeriyle değil, görev hayatıyla da hatırlandı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na katıldı. Türk donanmasının Akdeniz’deki varlığı açısından önemli görevler üstlendi. Yıllar boyunca Türk Deniz Kuvvetleri’nin refakat muhriplerinden biri olarak hizmet verdi.
Geminin adı da tarihî bir gönderme taşıyordu. TCG Berk, adını Osmanlı Donanması’nda hizmet etmiş Berk-i Satvet gemisinden alıyordu. Böylece eski donanma hafızasıyla Cumhuriyet döneminin yerli gemi inşa çabası arasında sembolik bir bağ kurulmuş oldu.
TCG Berk, 1999’da hizmet dışına çıkarıldı. 9 Haziran 2000’de Denizkurdu 2000 Tatbikatı sırasında hedef gemi olarak kullanıldı ve TCG Atılay denizaltısından atılan eğitim torpidosuyla batırıldı. Böylece hizmet ömrünü yine donanma eğitimine katkı sağlayarak tamamladı.
25 Haziran 1971 bu yüzden hem Türk denizcilik tarihi hem de Kocaeli tarihi açısından önemli bir gündür. Gölcük Tersanesi’nde yapılan TCG Berk o gün denize indirildi; Kocaeli, Türkiye’nin kendi savaş gemisini inşa etme yolculuğunda unutulmaz bir sayfaya ev sahipliği yaptı.
1985 – Eskişehir’de F-16 motorları için kurulacak fabrikanın temeli atıldı
25 Haziran 1985’te, Eskişehir’de kurulacak F-16 uçak motor fabrikasının temeli Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in katıldığı törenle atıldı. Bu tesis, daha sonra TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş., kısa adıyla TEI adı altında Türkiye’nin havacılık motorları alanındaki en önemli merkezlerinden biri haline gelecekti.
1980’li yıllar, Türkiye’nin savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltmak için yeni adımlar attığı bir dönemdi. Türk Hava Kuvvetleri’nin F-16 savaş uçaklarıyla modernize edilmesi planlanıyor; ancak bu uçakların üretim, montaj, bakım ve teknoloji kazanımı açısından da Türkiye’ye katkı sağlaması isteniyordu.
Eskişehir’de temeli atılan tesis bu anlayışın sonucuydu. Amaç, F-16 uçaklarına güç veren General Electric F110 motorlarının montajı, parça üretimi, bakım ve onarım süreçlerinde Türkiye’de teknik kabiliyet oluşturmaktı. Böylece uçağın en kritik parçalarından biri olan motor konusunda da bilgi ve üretim birikimi kazanan bir Türkiye hedefleniyordu.
Bu yatırım için Eskişehir’in seçilmesi tesadüf değildi. Eskişehir, Cumhuriyet’in erken dönemlerinden beri demiryolu, makine ve havacılık sanayiiyle ilişkili bir şehir olmuştu. Hava İkmal Bakım Merkezi, sanayi kültürü ve teknik iş gücüyle şehir, havacılık motorları için uygun bir merkez olarak öne çıktı.
Fabrikanın temeli 1985’te atıldıktan sonra üretim süreci kısa sürede gelişti. TEI, 1987’de ilk motor ve motor parçalarının üretim ve sevkiyatını gerçekleştirdi. Başlangıçta F-16 motorları için montaj ve parça üretimi hedeflenirken, zaman içinde şirket uçak motoru parçaları, modülleri, bakım-onarım, revizyon, tasarım ve Ar-Ge alanlarında Türkiye’nin en önemli havacılık kuruluşlarından birine dönüştü.
Bu tesisin önemi yalnız 1980’lerin F-16 projesiyle sınırlı kalmadı. Eskişehir’de atılan bu temel, Türkiye’de havacılık motor teknolojisi için uzun vadeli bir okul işlevi gördü. Burada yetişen mühendisler, teknisyenler ve işçiler, sonraki yıllarda Türkiye’nin savunma ve havacılık sanayiinde daha iddialı projelere yönelmesinde rol oynadı.
Bugün Türkiye’nin yerli motor, insansız hava aracı motoru, helikopter motoru ve jet motoru hedeflerinden söz edilirken, bu sürecin arkasında 1980’lerde atılan sanayi temelleri de vardır. TEI’nin Eskişehir’de gelişmesi, Türkiye’nin “motor teknolojisi” gibi çok zor ve stratejik bir alanda kabiliyet kazanmasının başlangıç noktalarından biri sayılır.
1991 – Hırvatistan ve Slovenya bağımsızlığını ilan etti, Yugoslavya çözülmeye başladı
25 Haziran 1991’de, Hırvatistan ve Slovenya Yugoslavya’dan bağımsızlıklarını ilan etti. Bu karar, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrası kurulan önemli federasyonlarından biri olan Yugoslavya’nın dağılma sürecini açık biçimde başlattı.
Yugoslavya, savaş sonrası dönemde altı cumhuriyetten oluşan sosyalist bir federasyondu: Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Makedonya. Tito döneminde farklı milletleri, dinleri ve tarihî hafızaları aynı devlet çatısı altında tutan sistem, onun 1980’deki ölümünden sonra giderek zayıfladı.
1980’lerin sonunda ekonomik kriz, milliyetçilik, cumhuriyetler arasındaki yetki kavgası ve Sırbistan’da Slobodan Milošević’in yükselişi federasyon içindeki gerilimi büyüttü. Slovenya ve Hırvatistan, daha gevşek bir birlik ya da bağımsızlık isterken, Belgrad yönetimi Yugoslavya’nın merkezi yapısını korumaya çalışıyordu.
Slovenya’da 1990’da yapılan referandumda halkın büyük çoğunluğu bağımsızlık yönünde oy kullandı. Hırvatistan’da da Franjo Tuđman liderliğindeki bağımsızlık yanlısı siyasi çizgi güç kazandı. 25 Haziran 1991’de iki cumhuriyet de Yugoslavya’dan ayrıldığını ilan etti.
Slovenya’daki süreç kısa ama çatışmalı oldu. Yugoslav Halk Ordusu, Slovenya’nın sınır kapıları ve stratejik noktalar üzerindeki kontrolünü engellemek için harekete geçti. Ancak Slovenya’daki savaş yalnızca on gün sürdü. “On Gün Savaşı” olarak anılan bu çatışmalardan sonra Yugoslav ordusu Slovenya’dan çekildi. Slovenya, kısa sürede fiilî bağımsızlığını güçlendirdi.
Hırvatistan’da ise tablo çok daha ağırdı. Bağımsızlık ilanı, Hırvatistan’daki Sırp nüfusun yaşadığı bölgelerde gerilimi artırdı. Yugoslav Halk Ordusu ve Sırp güçlerinin müdahalesiyle Hırvatistan Savaşı başladı. Vukovar kuşatması, Dubrovnik bombardımanı, toplu göçler, katliamlar ve şehir yıkımları, Avrupa’nın ortasında yeni bir savaş döneminin başladığını gösterdi.
25 Haziran 1991’de atılan adım, yalnız iki ülkenin bağımsızlık ilanı değildi. Bu tarih, Yugoslavya’nın parçalanma sürecinin ve 1990’lar boyunca Balkanlar’ı sarsacak savaşların başlangıç işaretlerinden biri oldu. Kısa süre sonra Bosna-Hersek de bağımsızlık yoluna girecek, bölge çok daha büyük bir insani felaketle karşılaşacaktı.
Avrupa için bu gelişme büyük bir uyarıydı. Soğuk Savaş bitmiş, Berlin Duvarı yıkılmış, kıta barış ve birleşme umudu taşırken Balkanlar’da etnik, siyasi ve tarihî gerilimler kanlı savaşlara dönüştü. Yugoslavya’nın dağılması, 20. yüzyıl Avrupa tarihinin en acı süreçlerinden biri olarak hafızalara kazındı.
1993 – Tansu Çiller Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu
25 Haziran 1993’te, Tansu Çiller Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kadın başbakanı oldu. Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Çiller, DYP-SHP koalisyon hükümetini kurarak Türkiye siyasi tarihinde yeni bir sayfa açtı.
Tansu Çiller siyasete akademiden gelen bir isimdi. Ekonomi profesörüydü. 1991 genel seçimlerinde Doğru Yol Partisi’nden İstanbul milletvekili seçildi. Süleyman Demirel’in başbakanlığında kurulan DYP-SHP koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak görev yaptı.
1993’te Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümü üzerine siyasi dengeler değişti. Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilince DYP genel başkanlığı ve başbakanlık için yeni bir yarış başladı. DYP içinde İsmet Sezgin, Köksal Toptan ve Tansu Çiller öne çıkan isimlerdi. Parti kongresinde Çiller genel başkan seçildi ve kısa süre sonra hükümeti kurmakla görevlendirildi.
25 Haziran 1993’te kurulan hükümetle Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olarak göreve başladı. Bu yönüyle yalnız DYP tarihi açısından değil, Türkiye’de kadınların siyasetteki temsili açısından da sembolik bir eşik aşıldı. Cumhuriyet’in kuruluşundan 70 yıl sonra, ilk kez bir kadın hükümetin başına geçti.
Çiller’in başbakanlığı kolay bir döneme denk gelmedi. Türkiye 1990’ların başında ağır ekonomik sorunlar, yüksek enflasyon, koalisyon dengeleri, Güneydoğu’da yoğunlaşan çatışmalar ve dış politikada zor başlıklarla karşı karşıyaydı. Bu yüzden Çiller dönemi hem “ilk kadın başbakan” olmanın yarattığı tarihî anlamla hem de 1990’ların sert siyasi atmosferiyle birlikte hatırlanır.
Başbakanlığı döneminde ekonomide büyük dalgalanmalar yaşandı. 1994 krizi, devalüasyon ve 5 Nisan kararları bu dönemin en çok konuşulan gelişmeleri arasında yer aldı. Güvenlik politikaları ve Kürt meselesi de Çiller döneminin tartışmalı başlıklarından biri oldu. 1995’te Avrupa Birliği ile Gümrük Birliği sürecinin tamamlanması ise dönemin dış politika ve ekonomi açısından önemli adımlarıydı.
Tansu Çiller, 1993-1996 yılları arasında başbakanlık yaptı. Daha sonra Refah-Yol hükümetinde başbakan yardımcısı ve dışişleri bakanı olarak görev aldı. Siyasi kariyeri boyunca hem güçlü destek gördü hem de sert eleştirilere uğradı.
25 Haziran 1993 bu yüzden Türkiye siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. Tansu Çiller o gün Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu; bu görev, kadınların siyasette en üst makama ulaşması açısından tarihî bir simgeye dönüştü.
1997 – Denizlerin dünyasını milyonlara tanıtan Jacques Cousteau öldü
25 Haziran 1997’de, Fransız deniz subayı, araştırmacı, belgeselci ve çevreci Jacques-Yves Cousteau Paris’te hayatını kaybetti. Kırmızı beresi, araştırma gemisi Calypso ve denizaltı belgeselleriyle tanınan Cousteau, 20. yüzyılda okyanusları insanlığın gözünün önüne getiren en önemli isimdi.
Cousteau 1910’da Fransa’da doğdu. Gençliğinde deniz kuvvetlerine katıldı. İlk hedefi pilot olmaktı; ancak geçirdiği bir trafik kazası bu yolu kapattı. Bu kaza, dolaylı olarak onu denizaltı dünyasına yöneltti. Yüzme ve dalış hem iyileşme sürecinin hem de hayatının merkezine yerleşti.
Onu dünya çapında önemli yapan en büyük adım, mühendis Émile Gagnan ile birlikte geliştirdiği Aqua-Lung oldu. Bu sistem, dalgıçların su altında daha serbest, daha uzun ve daha güvenli kalabilmesini sağladı. Bugünkü modern tüplü dalışın önünü açan bu buluş, yalnız bilim insanları ve askerler için değil, zamanla sporcular, fotoğrafçılar, belgeselciler ve sıradan deniz meraklıları için de yeni bir dünyanın kapısını araladı.
Cousteau’nun adı en çok Calypso adlı gemisiyle birlikte anılır. Eski bir mayın tarama gemisi olan Calypso, onun elinde bir araştırma ve keşif gemisine dönüştü. Cousteau ve ekibi bu gemiyle Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Hint Okyanusu’ndan Antarktika’ya kadar birçok bölgede deniz yaşamını görüntüledi.
1956’da Louis Malle ile birlikte çektiği Le Monde du silence, Türkçeye çevrilen adıyla Sessiz Dünya, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandı; ardından Oscar aldı. Böylece denizaltı araştırmaları bilimsel raporların konusu olmaktan çıktı, sinemanın ve televizyonun büyülü diliyle geniş kitlelere ulaştı.
Cousteau’nun belgeselleri, televizyon çağında milyonlarca insan için denizlerle ilk gerçek karşılaşma oldu. Mercanlar, balinalar, köpekbalıkları, batıklar, derinlikler ve bilinmeyen canlılar onun kamerasıyla evlere girdi. Okyanus artık haritalardaki mavi boşluk değil, canlı, hassas ve korunması gereken büyük bir dünya olarak görülmeye başladı.
Zamanla Cousteau’nun ilgisi yalnız keşfe değil, korumaya da yöneldi. Deniz kirliliği, petrol sızıntıları, nükleer atıklar, aşırı avlanma ve ekosistem tahribatı konusunda uyarılar yaptı. Cousteau Society aracılığıyla denizlerin korunması için uluslararası kampanyalar yürüttü.
Bugünden bakıldığında Cousteau’nun erken dönem belgesellerindeki bazı yöntemler tartışmalı bulunabilir. O yıllarda doğaya ve deniz canlılarına yaklaşım bugünkü çevre duyarlılığına göre daha sertti. Ancak Cousteau’nun hayatının ilerleyen dönemlerinde denizlerin korunması için verdiği mücadele, onu yalnız bir kâşif değil, modern çevre bilincinin popüler öncülerinden biri haline getirdi.
Jacques-Yves Cousteau 87 yaşında öldüğünde ardında kitaplar, filmler, belgeseller, keşifler ve unutulmaz bir deniz hafızası bıraktı. Onun sayesinde milyonlarca insan denizin altındaki dünyanın güzelliğini, kırılganlığını ve korunması gerektiğini öğrendi.
25 Haziran 1997 bu yüzden bilim, sinema ve çevre tarihi açısından önemli bir gündür. Jacques Cousteau o gün hayatını kaybetti; ama denizleri insanların hayal gücüne, merakına ve vicdanına açan büyük anlatıcılardan biri olarak yaşamaya devam etti.
2005 – Karadeniz’in asi sesi Kazım Koyuncu öldü
25 Haziran 2005’te, Karadeniz müziğinin en özgün seslerinden Kazım Koyuncu İstanbul’da hayatını kaybetti. Henüz 33 yaşındaydı. Kısa ömrüne rağmen sesi, duruşu ve şarkılarıyla Türkiye’de derin bir iz bıraktı.
Kazım Koyuncu 1971’de Artvin’in Hopa ilçesinde doğdu. Çocukluğu Karadeniz’in dilleri, türküleri, horonları ve sert doğası içinde geçti. Müziğe mandolin ve gitarla başladı. İstanbul’a üniversite okumak için geldi ama zamanla hayatının merkezine müziği koydu.
Onu farklı kılan şey, Karadeniz müziğini yalnız geleneksel kalıplar içinde söylememesiydi. Rock müziğin enerjisini Lazca, Türkçe, Gürcüce, Hemşince ve Megrelce ezgilerle buluşturdu. Bu yönüyle yalnız bir şarkıcı değil, Karadeniz’in çok dilli ve çok kültürlü hafızasını sahneye taşıyan bir müzisyen oldu.
1990’larda Mehmedali Barış Beşli ile birlikte Zuğaşi Berepe grubunu kurdu. Lazca “Denizin Çocukları” anlamına gelen bu grup, Türkiye’de Lazca rock müziğin öncülerinden biri sayıldı. Bu adım, yalnız müzikal değil, kültürel olarak da önemliydi. Çünkü uzun süre görünmez kalan bir dil, gençlerin dinlediği modern bir müzik formuyla sahneye çıkıyordu.
Kazım Koyuncu solo kariyerinde Viya! ve Hayde albümleriyle daha geniş kitlelere ulaştı. Didou Nana, Gelevera Deresi, Ben Seni Sevduğumi, Hayde, Ella Ella gibi şarkılar onun sesiyle geniş bir dinleyici kitlesinin hafızasına yerleşti. Gülbeyaz dizisi için yaptığı müzikler de onu Türkiye genelinde tanınan bir isme dönüştürdü.
Ama Kazım Koyuncu’yu unutulmaz yapan yalnız sesi değildi. O, sahnede neşeli, hırçın, kırılgan ve inatçı bir Karadeniz çocuğu gibiydi. Şarkı söylerken yalnız eğlendirmiyor; memleketini, doğayı, dili, adaletsizliği ve hayat sevincini birlikte taşıyordu.
Çevre duyarlılığı da onun kimliğinin önemli bir parçasıydı. Karadeniz’deki doğa tahribatına, nükleer santral projelerine ve Çernobil faciasından sonra bölgede yaşanan sağlık tartışmalarına karşı sesini yükseltti. Hastalığı nedeniyle ölümünden sonra, Kazım Koyuncu Karadeniz’de Çernobil sonrası kanser tartışmalarının simge isimlerinden biri haline geldi. Bu konuda doğrudan ve kesin bir tıbbi bağ kurmak doğru olmasa da onun ölümü bölgede yıllardır süren çevre ve sağlık kaygılarını yeniden gündeme taşıdı.
Kazım Koyuncu’nun cenazesi memleketi Hopa’da büyük bir kalabalıkla uğurlandı. Onu sevenler için bu yalnız bir sanatçının ölümü değildi; Karadeniz’in genç, isyankâr, neşeli ve hüzünlü seslerinden birinin susmasıydı.
Bugün Kazım Koyuncu hâlâ şarkılarıyla yaşıyor. Lazca bir ezgiyi rock gitarıyla söyleyen, horonu konser sahnesine taşıyan, Karadeniz’i yalnız folklor değil yaşayan bir kültür olarak anlatan müzisyenlerden biri olarak hatırlanıyor.
2008 – Türkiye’nin ilk atom mühendisi Ahmed Yüksel Özemre öldü
25 Haziran 2008’de, Türkiye’nin ilk atom mühendisi olarak bilinen Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre İstanbul’da hayatını kaybetti. Bilim insanı, bürokrat, akademisyen ve yazar kimliklerini bir arada taşıyan Özemre, Türkiye’de nükleer bilimlerin gelişme sürecinde önemli roller üstlendi.
Ahmed Yüksel Özemre 1935’te İstanbul Üsküdar’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Fizik Bölümü’nde öğrenim gördü. Ardından Fransa’da Nükleer Bilimler ve Teknoloji Millî Enstitüsü’nde atom mühendisliği eğitimi aldı. Bu eğitimiyle Türkiye’nin ilk atom mühendisi kabul edildi.
Genç yaşta akademik kariyerinde yükseldi. İstanbul Üniversitesi’nde teorik fizik alanında çalıştı, 1969’da profesör oldu. Matematiksel fizik, teorik fizik ve nükleer mühendislik alanlarında dersler verdi; birçok öğrenci yetiştirdi. Bilim insanı kimliğinin yanında Türkiye’nin nükleer enerji politikalarının oluştuğu kurumlarda da görev aldı.
Özemre, Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi Müdürlüğü yaptı. TÜBİTAK Bilim Kurulu’nda bulundu. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı görevini üstlendi. Ayrıca OECD Nükleer Enerji Ajansı, CERN ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı gibi uluslararası yapılarda Türkiye’yi temsil etti.
Onun adı, Türkiye’de nükleer enerji tartışmalarının en kritik dönemlerinden biri olan Çernobil sonrasındaki kamuoyu tartışmalarıyla da anılır. 1986’daki Çernobil faciası, özellikle Karadeniz bölgesinde radyasyon, sağlık ve devletin bilgilendirme sorumluluğu üzerine derin tartışmalar doğurdu. Özemre, bu tartışmaların içinde yer alan isimlerden biri oldu ve daha sonra Türkiye’nin Çernobil Çilesi adlı kitabında kendi bakışını anlattı.
Ahmed Yüksel Özemre yalnız teknik kitaplar yazan bir bilim insanı değildi. Teorik fizik ve atom mühendisliği alanındaki ders kitaplarının yanı sıra hatıra, deneme, düşünce ve kültür alanında da çok sayıda eser verdi. Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı, Üsküdar Ah Üsküdar, Üsküdar’ın Üç Sırlısı ve Hasretini Çektiğim Üsküdar gibi kitaplarında, yaşadığı semtin kültürünü, insanlarını ve kaybolan hayat biçimlerini anlattı.
Bu yönüyle Özemre ilginç bir ara figürdü. Bir yanda atom mühendisliği, nükleer araştırmalar, uluslararası bilim kurumları ve modern fizik vardı; diğer yanda Üsküdar, tasavvuf, hatıralar, eski İstanbul insanları ve kültür yazıları. Onu farklı kılan şey de bu iki dünyayı aynı hayatın içinde taşımasıydı.
Çok sayıda telif ve çeviri esere imza attı. Bilimsel çalışmalarının yanında kültür tarihine, tasavvufa ve şehir hafızasına dair kitaplarıyla da okur kitlesi oluşturdu. Üsküdar üzerine yazdıkları, yalnız kişisel hatıra değil, İstanbul’un hızla kaybolan gündelik hayatına düşülmüş kayıtlar olarak da önem kazandı.
Ahmed Yüksel Özemre 25 Haziran 2008’de öldü ve Karacaahmet Mezarlığı’ndaki aile kabristanına defnedildi. Ardında bilimsel ders kitapları, nükleer enerji tartışmalarına dair metinler, hatıralar ve eski İstanbul kültürüne açılan eserler bıraktı.
2009 – Popun kralı Michael Jackson öldü
25 Haziran 2009’da, dünya pop müziğinin en büyük yıldızlarından Michael Jackson Los Angeles’ta hayatını kaybetti. Henüz 50 yaşındaydı. Ölümü yalnız Amerika’da değil, bütün dünyada büyük bir şok yarattı.
Michael Jackson 1958’de Indiana eyaletinin Gary kentinde doğdu. Müziğe çocuk yaşta, kardeşleriyle birlikte kurduğu Jackson 5 grubunda başladı. Küçük yaşta olağanüstü sesi, dansı ve sahne enerjisiyle dikkat çekti. Jackson 5, 1960’ların sonunda ve 1970’lerde Amerikan pop müziğinin en parlak gruplarından biri haline geldi.
Ama Michael Jackson’ın asıl büyük çıkışı solo kariyeriyle geldi. 1979’da yayımlanan Off the Wall albümü onu yetişkin bir pop yıldızına dönüştürdü. 1982’de yayımlanan Thriller ise yalnız onun kariyerini değil, pop müzik tarihini değiştirdi. Albüm, Billie Jean, Beat It ve Thriller gibi şarkılarla bütün dünyada büyük başarı kazandı.
Thriller, müzik tarihinin en çok satan albümlerinden biri oldu. Michael Jackson bu albümle 1984 Grammy Ödülleri’nde tek gecede 8 ödül kazanarak müzik dünyasında eşi az görülen bir başarıya imza attı. Dansı, sesi, sahne kıyafetleri, klipleri ve sahne gösterileriyle artık yalnız bir şarkıcı değil, küresel bir pop ikonuydu.
Jackson’ın en büyük etkilerinden biri de müzik videosu anlayışını değiştirmesiydi. Thriller kısa filmi, Billie Jean ve Beat It klipleri, televizyon çağında pop yıldızlığının nasıl kurulacağını yeniden tanımladı. MTV döneminin en büyük figürlerinden biri oldu. Moonwalk dansı ise onunla özdeşleşti ve pop kültürünün unutulmaz hareketlerinden biri haline geldi.
1980’ler boyunca Bad ve Dangerous gibi albümlerle başarısını sürdürdü. Bad, Smooth Criminal, Man in the Mirror, Black or White gibi şarkılar onu dünyanın en çok dinlenen sanatçılarından biri yaptı. Konserleri, milyonlarca insanın izlediği büyük sahne gösterilerine dönüştü.
Ancak Michael Jackson’ın hayatı yalnız başarılarla değil, tartışmalarla da anıldı. Çocukluğu, ailesiyle ilişkisi, görünümündeki değişiklikler, özel hayatı, medya baskısı ve hakkındaki cinsel istismar iddiaları uzun yıllar gündemde kaldı. Hayranları onu pop müziğin en büyük yaratıcılarından biri olarak görürken, eleştirmenleri ve kamuoyu onun hayatındaki karanlık ve tartışmalı alanları da tartışmayı sürdürdü.
2009’da Michael Jackson, Londra’da vereceği This Is It konserleriyle sahneye büyük bir dönüş yapmaya hazırlanıyordu. Ancak 25 Haziran’da Los Angeles’taki evinde fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı. Kısa süre sonra ölüm haberi duyuruldu. Ölümü, televizyonlarda, haber sitelerinde ve sosyal medyada dünya çapında büyük yankı yarattı.
Michael Jackson’ın ardından milyonlarca insan yas tuttu. Şarkıları yeniden listelere girdi, konser görüntüleri ve klipleri tekrar tekrar izlendi. Ölümü, internet çağında küresel yasın nasıl yaşandığını gösteren ilk büyük popüler kültür olaylarından biri oldu.
25 Haziran 2009 bu yüzden müzik tarihi açısından unutulmaz bir gündür. Michael Jackson o gün hayatını kaybetti; ama sesi, dansı, klipleri ve sahne diliyle pop müziğin nasıl görüneceğini ve nasıl hatırlanacağını değiştiren sanatçılardan biri olarak yaşamaya devam etti.
2018 – Türkiye’nin yerli otomobil girişimi Togg kuruldu
25 Haziran 2018’de, Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu Sanayi ve Ticaret A.Ş. kuruldu. Kısa adıyla Togg, Türkiye’nin yerli ve elektrikli otomobil üretme hedefiyle oluşturulan en büyük sanayi ve teknoloji girişimlerinden biri oldu.
Togg’un kuruluşunda Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ile Anadolu Grubu, BMC, Kök Grubu, Turkcell ve Zorlu Grubu yer aldı. Amaç, yalnız bir otomobil üretmek değil; elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yazılım, bağlantılı araç sistemleri ve mobilite hizmetleri etrafında yeni bir teknoloji markası oluşturmaktı.
Türkiye’de yerli otomobil fikri yeni değildi. 1961’de yapılan Devrim otomobili, Türkiye’nin bu alandaki en sembolik girişimlerinden biri olmuştu. Ancak Devrim seri üretime geçememiş, yerli otomobil meselesi uzun yıllar boyunca yarım kalmış bir hayal olarak anlatılmıştı. Togg, bu hafızanın üzerine kurulan yeni ve daha uzun vadeli bir proje olarak ortaya çıktı.
Şirketin kuruluşundan sonra çalışmalar hızla ilerledi. 2019’da ilk ön gösterim araçları tanıtıldı. Üretim tesisi için Bursa’nın Gemlik ilçesi seçildi. 2020’de fabrikanın temeli atıldı, 2022’de seri üretim süreci başladı. İlk model T10X adıyla yollara çıktı ve Türkiye’nin elektrikli otomobil pazarında en çok konuşulan araçlarından biri haline geldi.
Togg’un Kocaeli açısından da özel bir anlamı vardır. Şirketin merkezi ve teknoloji ofisleri Gebze’deki Bilişim Vadisi’nde konumlandı. Bu durum, Kocaeli’nin yalnız sanayi üretimiyle değil, yazılım, mobilite, elektrikli araç teknolojileri ve Ar-Ge çalışmalarıyla da öne çıkan bir merkez haline gelmesi açısından önemlidir.
Togg projesi, Türkiye’de otomotiv sanayiinin dönüşümünü de temsil eder. Geleneksel içten yanmalı motorlu araçlardan elektrikli ve bağlantılı araçlara geçiş, dünya otomotiv sektöründe büyük bir değişim yaratırken, Türkiye de bu alanda kendi markasıyla yer alma iddiasını ortaya koydu.
Elbette Togg, yalnız teknik bir sanayi projesi olarak değil, siyasi ve sembolik yönüyle de çok tartışıldı. Kimileri projeyi Türkiye’nin teknoloji ve sanayi atılımı olarak gördü; kimileri ise maliyet, yerlilik oranı, devlet desteği ve pazardaki rekabet gücü üzerinden eleştirdi. Ancak tartışmalar ne olursa olsun, Togg Türkiye’nin yakın dönem sanayi gündeminin en önemli başlıklarından biri haline geldi.
25 Haziran 2018 bu yüzden Türkiye sanayi ve teknoloji tarihi açısından önemli bir gündür. Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu o gün kuruldu; Devrim otomobilinden yıllar sonra, Türkiye’nin yerli ve elektrikli otomobil markası oluşturma hedefi kurumsal bir yapıya kavuştu.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
