Günün Tarihi / 18 Haziran
1429 – Jeanne d’Arc rüzgârı Patay’da esti, İngiliz ordusu büyük bozguna uğradı
18 Haziran 1429’da, Yüz Yıl Savaşı’nın önemli dönüm noktalarından biri olan Patay Savaşı yaşandı. Fransız ordusu, Orléans Kuşatması’nın kaldırılmasından kısa süre sonra İngiliz kuvvetlerini Patay yakınlarında ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zafer, Jeanne d’Arc’ın Fransızlar üzerinde yarattığı moral etkisini büyüttü ve savaşın gidişatında önemli bir psikolojik kırılma yarattı.
Yüz Yıl Savaşı, Fransa ile İngiltere arasında, kimin Fransa tahtı üzerinde hak iddia edebileceğiyle ilgili uzun ve yıpratıcı bir mücadeleydi. 15. yüzyılın başlarında İngilizler, Fransa içinde çok güçlü bir konuma ulaşmıştı. Fransız tahtının meşru varisi olarak görülen VII. Charles ise henüz taç giymemiş, siyasi olarak zayıf ve güvensiz bir konumdaydı.
Jeanne d’Arc’ın sahneye çıkışı bu atmosferi değiştirdi. Genç bir köylü kızı olan Jeanne, Tanrı’dan aldığına inandığı görevle Fransızları İngilizlere karşı direnmeye çağırdı. Orléans Kuşatması’nın kaldırılmasında oynadığı rol, Fransız ordusuna uzun süredir kaybettiği güveni geri verdi. Patay ise bu moral yükselişinin savaş meydanındaki en çarpıcı sonuçlarından biri oldu.
İngiliz ordusunun en büyük gücü, uzun yay kullanan okçularıydı. Daha önce Crécy ve Agincourt gibi savaşlarda Fransız süvarileri bu okçular karşısında ağır yenilgiler almıştı. Ancak Patay’da İngilizler savunma düzenini tam kuramadan Fransız süvarilerinin saldırısına uğradı. İngiliz okçular bu kez eski etkilerini gösteremedi; ordu kısa sürede çözüldü.
Bu zaferin ardından VII. Charles’ın Reims’e giderek kral olarak taç giymesinin yolu açıldı. Böylece Jeanne d’Arc’ın en büyük hedeflerinden biri gerçekleşti: Fransız tahtının meşru varisi, ulusal direnişin sembolü haline geldi.
18 Haziran 1429 bu yüzden Avrupa tarihinin önemli günlerinden biridir. Patay’da yalnız bir ordu yenilmedi; İngilizlerin yenilmezlik algısı da sarsıldı. Jeanne d’Arc’ın kısa ama etkili hikâyesi, Fransa’nın savaş içindeki umutsuzluğunu değiştiren en güçlü sembollerden biri olarak tarihe geçti.
1812 – Amerika Birleşik Devletleri İngiltere’ye savaş ilan etti, 1812 Savaşı başladı
18 Haziran 1812’de Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere’ye savaş ilan etti. Böylece tarihe 1812 Savaşı olarak geçen ve genç Amerikan devletinin kimliğini şekillendiren önemli çatışmalardan biri başladı. Bu savaş, bugünkü okur için Amerikan tarihinin daha az bilinen ama çok belirleyici dönemeçlerinden biridir.
Savaşın arkasında birkaç büyük sorun vardı. İngiltere, Napolyon Savaşları nedeniyle Fransa ile ölüm kalım mücadelesi veriyordu ve denizlerde tarafsız ülkelerin ticaretini sıkı biçimde denetliyordu. Amerikan ticaret gemileri de bu baskıdan etkileniyordu. Daha da önemlisi, İngiliz donanması Amerikan gemilerindeki bazı denizcileri zorla kendi hizmetine alıyordu. Bu uygulama, Amerika’da büyük öfke yaratmıştı.
Bir diğer mesele ise Kuzey Amerika’nın batısındaki yerli halklarla ilgiliydi. ABD yönetimi, İngiltere’nin Amerikan yayılmacılığına karşı direnen yerli toplulukları desteklediğini düşünüyordu. Bu da savaş isteyen Amerikan siyasetçileri için güçlü bir gerekçe haline geldi. Özellikle “War Hawks” olarak anılan genç ve milliyetçi Kongre üyeleri, İngiltere’ye karşı sert bir tutum alınmasını savundu.
Amerika’nın savaş hedeflerinden biri Kanada’ydı. O dönemde Kanada, İngiliz kontrolündeydi. Bazı Amerikalı siyasetçiler Kanada’nın kolayca alınabileceğini düşünüyor, bunun İngiltere’ye karşı güçlü bir koz olacağını sanıyordu. Ancak savaş beklendiği gibi kolay ilerlemedi. Kanada seferleri başarısızlıklarla dolu oldu; İngilizler ve yerli müttefikleri Amerikan ilerleyişini durdurdu.
Savaşın en dramatik anlarından biri 1814’te yaşandı. İngiliz kuvvetleri Washington’a girdi ve Beyaz Saray ile Kongre binası dahil bazı kamu binalarını yaktı. Buna karşılık Baltimore savunması sırasında Francis Scott Key’in yazdığı şiir, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin millî marşı olacak The Star-Spangled Banner’ın temelini oluşturdu.
1812 Savaşı, 1814 sonunda imzalanan Gent Antlaşması’yla sona erdi. Harita büyük ölçüde değişmedi; ancak savaşın psikolojik etkisi büyüktü. Amerika, İngiltere karşısında ikinci kez ayakta kalabildiğini düşündü. İngiltere ise Napolyon Avrupa’sıyla uğraştığı için Kuzey Amerika’daki bu savaşı sınırlı tutmayı tercih etti.
18 Haziran 1812’de genç Amerikan devleti, denizlerdeki hakları, ticareti, sınır güvenliği ve ulusal gururu için İngiltere’yle yeniden karşı karşıya geldi. Savaş çok büyük toprak değişiklikleri getirmedi; ama Amerika’nın kendisini bağımsız bir güç olarak görme duygusunu güçlendirdi.
1815 – Napolyon Waterloo’da yenildi, Avrupa’da imparatorluk hayali sona erdi
18 Haziran 1815’te, Avrupa tarihinin en ünlü savaşlarından biri yaşandı. Napolyon Bonapart, bugünkü Belçika sınırları içinde yer alan Waterloo yakınlarında, İngiliz ve müttefik kuvvetleri ile Prusya ordusuna yenildi. Bu yenilgi, Napolyon’un Avrupa’yı yeniden kendi etrafında toplama hayalinin de sonu oldu.
Napolyon, birkaç ay önce Elba Adası’ndaki sürgününden kaçmış, Fransa’ya dönmüş ve yeniden iktidarı ele geçirmişti. Tarihe “Yüz Gün” olarak geçen bu kısa dönüş, Avrupa devletlerini hemen harekete geçirdi. İngiltere, Prusya, Avusturya ve Rusya başta olmak üzere Napolyon’a karşı yeni bir ittifak kuruldu. Amaç açıktı: Napolyon’un Avrupa’da yeni bir savaş dalgası başlatmasını engellemek.
Waterloo’da Napolyon’un karşısında iki önemli komutan vardı. İngiliz ve müttefik kuvvetlerinin başında Wellington Dükü Arthur Wellesley, Prusya ordusunun başında ise Gebhard von Blücher bulunuyordu. Napolyon’un planı, bu iki ordu birleşmeden önce Wellington’u yenmekti. Ancak savaş uzadıkça Prusya birlikleri cepheye yetişti ve denge Fransız ordusunun aleyhine döndü.
Savaş çok kanlı geçti. Top sesleri, süvari hücumları, piyade saldırıları ve çamura dönmüş arazi içinde saatler süren çarpışmalar yaşandı. Napolyon’un seçkin birlikleri bile son hücumlarda sonucu değiştiremedi. Fransız ordusu çözülünce yenilgi kaçınılmaz hale geldi. Waterloo, Napolyon’un askeri dehasının son büyük sınavıydı ve bu sınavı kaybetti.
Bu yenilgi, Fransa ile Avrupa devletleri arasında 1792’den beri süren devrim ve Napolyon savaşları dönemini fiilen kapattı. Yaklaşık 23 yıl boyunca Avrupa’nın haritası, tahtları, sınırları ve orduları Fransa merkezli savaşlarla sarsılmıştı. Waterloo’dan sonra artık Napolyon’un kıtaya yeniden hükmetme ihtimali kalmadı.
Napolyon, yenilgiden sonra Paris’e döndü; ancak siyasi desteği de askeri gücü de tükenmişti. 22 Haziran 1815’te ikinci kez tahttan çekildi. Kısa süre sonra İngilizlere teslim oldu ve bu kez Avrupa’ya yakın bir adaya değil, Atlas Okyanusu’nun güneyindeki uzak Saint Helena Adası’na sürgüne gönderildi. Hayatının son yıllarını burada geçirdi ve 1821’de öldü.
Waterloo Savaşı’nın önemi, yalnız Napolyon’un sonunu getirmesinden ibaret değildir. Bu savaşın ardından Avrupa’da güç dengesi yeniden kuruldu. Viyana Kongresi’nin şekillendirdiği düzen güçlendi; krallıklar, imparatorluklar ve diplomatik dengeler yeni bir istikrar arayışına girdi. Avrupa, uzun süre büyük bir kıta savaşından kaçınmaya çalışacaktı.
Bugün “Waterloo” kelimesi, birçok dilde büyük ve kesin yenilgi anlamında kullanılır. Bunun nedeni de 18 Haziran 1815’in sembolik ağırlığıdır. O gün bir imparatorun son askeri hamlesi boşa çıktı; Avrupa’nın kaderini yıllarca belirleyen Napolyon çağı kapandı.
1847 – Franz Liszt İstanbul’da konser verdi, Osmanlı sarayı Avrupa’nın piyano yıldızını ağırladı
18 Haziran 1847’de, 19. yüzyılın en büyük piyano virtüözlerinden Franz Liszt, İstanbul’daki konserlerinden birini verdi. Macar besteci ve piyanist Liszt, o dönemde Avrupa’da adeta bugünün büyük yıldızları gibi karşılanan bir sanatçıydı. Gittiği şehirlerde salonlar doluyor, piyano başındaki olağanüstü tekniği ve sahne etkisiyle dinleyicileri büyülüyordu.
Liszt’in İstanbul ziyareti, yalnız bir konser yolculuğu değildi. 1847 yazında Osmanlı başkentine gelen sanatçı, Sultan Abdülmecid döneminin Batı müziğine açılan kültürel ortamına da tanıklık etti. Tanzimat yıllarında Osmanlı sarayı, Avrupa müziğine ve sahne sanatlarına daha fazla ilgi göstermeye başlamıştı. II. Mahmud döneminden itibaren sarayda Batı tarzı bando ve müzik eğitimi gelişmiş, İtalyan müzisyen Giuseppe Donizetti Paşa Musika-i Hümayun’un başında önemli bir rol üstlenmişti.
Liszt, İstanbul’a 8 Haziran 1847’de Galatz’dan, yani bugünkü Romanya’daki Galați’den gemiyle geldi. Gelişinin hemen ardından Sultan Abdülmecid’in huzuruna çıkarıldı ve Çırağan Sarayı’nda padişah için konser verdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Visit Istanbul sayfası da Liszt’in 8 Haziran 1847’de İstanbul’a ulaştığını, aynı gün Sultan Abdülmecid’in huzuruna çıktığını ve Çırağan Sarayı’nda iki gece üst üste konser verdiğini aktarır.
18 Haziran’daki konser ise Liszt’in İstanbul’daki daha geniş müzik çevreleriyle buluştuğu önemli etkinliklerden biriydi. Akademik çalışmalarda, Liszt’in 18 Haziran 1847’de Büyükdere’deki Franchini Köşkü’nde saat 14.00’te başlayan bir matinée konseri verdiği belirtilir. Konser biletlerinin Hotel de l’Europe resepsiyonunda ve konser girişinde 100 kuruşa satıldığı, programda Donizetti, Bellini, Chopin ve Schubert gibi bestecilerden uyarlamalar bulunduğu aktarılır.
Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Liszt, yalnız saray çevresine değil, İstanbul’daki Avrupalı ve Levanten müzik çevrelerine de seslenmişti. O dönemin İstanbul’u, yalnız camiler, saraylar ve klasik Osmanlı kurumlarından ibaret değildi. Pera’da tiyatrolar, operalar, elçilik konserleri, özel salonlar ve Avrupa tarzı eğlence hayatı da gelişiyordu. Liszt’in konserleri, bu çok katmanlı İstanbul kültürünün içinde gerçekleşti.
Liszt’in gelişi için özel hazırlıklar da yapıldı. Dönemin en iyi piyano markalarından Érard yapımı bir piyano Paris’ten sipariş edildi. Bu işlerle Donizetti Paşa ilgilendi. Böylece Osmanlı sarayı, Avrupa’nın en ünlü piyanistlerinden birini ağırlamak için yalnız davet göndermekle kalmadı, ona uygun bir enstrüman da hazırlattı.
Sultan Abdülmecid’in Liszt’e gösterdiği ilgi de dönemin kültürel havasını yansıtır. Liszt, padişahın kendisine gösterdiği ilgiden ve ününü bilmesinden etkilendiğini yazmıştı. Kaynaklarda, Sultan’ın sanatçıyı değerli bir nişanla onurlandırdığı da aktarılır. Bu, Osmanlı sarayının Batı müziğini kendi modernleşme atmosferinin parçası olarak gören bir tutum içinde olduğunu gösterir.
Liszt’in İstanbul günleri, küçük ama ilginç bir kültürel karşılaşma hikâyesidir. Bir yanda Avrupa romantizminin en parlak piyanisti, diğer yanda Tanzimat’la birlikte yüzünü Batı kurumlarına, müziğine ve sahne sanatlarına daha fazla çeviren Osmanlı sarayı vardır. Bu yüzden 18 Haziran 1847’deki konser, İstanbul’un 19. yüzyıldaki kozmopolit ve değişen yüzünün göstergesi olarak da okunmalıdır.
Bugün Franz Liszt’in İstanbul ziyareti, müzik tarihinin renkli sayfalarından biri olarak hatırlanır. Padişah huzurunda verilen konserler, Büyükdere ve Pera çevresindeki salonlar, özel sipariş edilen piyano ve Donizetti Paşa’nın aracılığı, Osmanlı başkentinin Avrupa müzik dünyasıyla kurduğu ilişkiyi görünür kılar.
1858 – Darwin’in kapısını Wallace çaldı, evrim teorisinin yayımlanma saati hızlandı
18 Haziran 1858, bilim tarihinde sessiz ama çok önemli bir gündür. Charles Darwin, yıllardır üzerinde çalıştığı doğal seçilim fikrini henüz kitaplaştırmamışken, Alfred Russel Wallace’tan gelen bir yazıyla sarsıldı. Wallace da Darwin’den bağımsız olarak canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla değişebileceği fikrine ulaşmıştı.
Darwin, 1830’lardan beri türlerin değişimi üzerine düşünüyordu. Beagle yolculuğunda gördükleri, özellikle Galapagos Adaları’ndaki canlı çeşitliliği, onun zihninde büyük sorular açmıştı. Ancak Darwin aceleci değildi. Notlar aldı, deneyler yaptı, örnekler topladı ve teorisini yayımlamak için uzun süre bekledi. Bu bekleyiş, bilim tarihinde “Darwin neden bu kadar gecikti?” sorusunu doğuracak kadar uzundu.
Alfred Russel Wallace ise bambaşka bir hayatın içinden geliyordu. Amazon’da ve Malay Takımadaları’nda araştırmalar yapan, doğayı sahada gözlemleyen, binlerce örnek toplayan bir doğa bilimciydi. Wallace, canlıların çevre koşullarıyla ilişkisini incelerken türlerin nasıl değiştiğine dair Darwin’inkine çok benzeyen bir sonuca ulaştı. Sonra düşüncelerini Darwin’e gönderdi.
Darwin, Wallace’ın metnini okuyunca büyük bir ikilemle karşılaştı. Yıllardır üzerinde çalıştığı fikre başka bir araştırmacı da ulaşmıştı. Bu durum hem bilimsel öncelik hem de dürüstlük açısından hassastı. Darwin, konuyu Charles Lyell ve Joseph Hooker gibi güvendiği bilim insanlarıyla paylaştı. Sonuçta Darwin ile Wallace’ın fikirlerinin birlikte sunulmasına karar verildi.
1 Temmuz 1858’de Darwin ve Wallace’ın doğal seçilim hakkındaki metinleri Londra’daki Linnean Society’de birlikte okundu. O gün salonda büyük bir sansasyon yaşanmadı; hatta ilk anda pek az kişi bu sunumun dünyanın bilimsel düşüncesini değiştirecek bir başlangıç olduğunu fark etti. Ama kısa süre sonra Darwin, uzun süredir hazırladığı büyük kitabı hızlandırdı.
1859’da yayımlanan Türlerin Kökeni, yalnız biyoloji tarihini değil, insanın doğadaki yerini anlama biçimini de değiştirdi. Darwin’in kitabı, canlıların sabit ve değişmez olmadığını; çevre, kalıtım, çeşitlilik ve seçilim yoluyla uzun zaman içinde değişebileceğini güçlü bir bilimsel çerçeveye oturttu.
Wallace’ın mektubu bu yüzden bilim tarihinde özel bir yere sahiptir. O mektup olmasaydı Darwin belki teorisini daha geç yayımlayacaktı. Wallace, Darwin’i hızlandırdı; Darwin ise Wallace’ın hakkını tamamen yok saymadan, teoriyi büyük bir kanıt yığını ve güçlü bir anlatımla dünyaya sundu.
18 Haziran 1858, bilimin bazen tek bir laboratuvarda değil, farklı coğrafyalarda aynı soruyu soran insanların buluşmasıyla ilerlediğini gösterir. Darwin’in kapısını çalan Wallace mektubu, modern biyolojinin doğumunu hızlandıran en önemli belgelerden biri oldu.
1869 – “Mastro Titta” öldü, Papa’nın celladı Roma’nın korku efsanesine dönüştü
18 Haziran 1869’da Papalık Devletleri’nin ünlü celladı Giovanni Battista Bugatti hayatını kaybetti. Roma halkı onu asıl adıyla değil, “Mastro Titta” lakabıyla tanıyordu. Bu lakap, “adalet ustası” anlamındaki ifadeden halk diline geçmişti. Bugatti, yaklaşık 70 yıla yakın süre boyunca Papalık Devleti adına idam cezalarını infaz eden kişi olarak tarihe geçti.
Burada “Papalık Devletleri” derken bugünkü Vatikan’ı düşünmemek gerekir. 19. yüzyıl ortalarına kadar Papa, yalnız dinî bir lider değildi; Orta İtalya’da geniş toprakları yöneten dünyevi bir hükümdardı. Roma da bu devletin merkeziydi. Mahkemeler, yasalar, hapishaneler ve idam cezaları bu düzenin parçasıydı. Bugatti de bu sistemin en karanlık ama en görünür görevlilerinden biriydi.
Giovanni Battista Bugatti 1779’da doğdu. Henüz 17 yaşındayken, 1796’da ilk infazını gerçekleştirdi. Uzun kariyeri boyunca hırsızlardan katillere, siyasi suçlulardan ağır suçlulara kadar çok sayıda mahkûmun cezasını uyguladı. Kaynaklarda infaz sayısı 500’ün üzerinde verilir; Treccani, onun 1796 ile 1864 arasında 514 “adalet” infazı yaptığını aktarır. Başka kayıtlarda bu sayı 516 olarak da geçer.
Bugatti’nin gündelik hayatı ile yaptığı iş arasındaki zıtlık da onu ilginç bir tarih figürü haline getirdi. Normal zamanlarda şemsiye boyacılığı ya da şemsiye tamirciliği yaptığı, Borgo bölgesinde yaşadığı anlatılır. Ama infaz günü geldiğinde “Mastro Titta” kimliğiyle ortaya çıkar, Roma halkının korkuyla takip ettiği bir figüre dönüşürdü.
Roma’da onunla ilgili meşhur anlatılardan biri Tiber Nehri’ni geçmesi hakkındadır. Bugatti’nin normalde yaşadığı bölgeden çıkması pek istenmezdi; çünkü cellatlar halkın hem korktuğu hem de uzak durduğu kişilerdi. Rivayete göre Mastro Titta’nın köprüden geçtiği görülürse, Roma’da “Bugün idam var” anlamına gelirdi. Bu yüzden onun Ponte Sant’Angelo çevresinde görünmesi bile halk arasında gerilim yaratırdı.
Papalık Devleti’nde infazlar çoğu zaman halka açık yapılıyordu. Bu, yalnız cezalandırma değil, aynı zamanda ibret gösterisiydi. İdam sehpaları, kalabalıklar, askerler, din adamları ve mahkûmun son anları, devletin otoritesini halka göstermek için kullanılırdı. Bugatti’nin kullandığı yöntemler dönemlere göre değişti: Asma, baş kesme, giyotin ve bazı ağır suçlarda daha sert infaz biçimleri uygulandı.
Onun kariyeri, Avrupa’da ölüm cezasının kamusal bir tören gibi uygulandığı eski dünyanın son dönemlerine denk gelir. 19. yüzyıl ilerledikçe hukuk, ceza ve insan hakları anlayışı değişmeye başladı. Halkın önünde yapılan idamlar giderek daha fazla tartışılır hale geldi. Bugatti’nin uzun meslek hayatı bu yüzden Avrupa’da adalet anlayışının nasıl dönüşmeye başladığının da karanlık bir aynasıdır.
1864’te, 85 yaşındayken emekliye ayrıldı. Papa IX. Pius tarafından kendisine aylık emekli maaşı bağlandı. Yerine yardımcısı Vincenzo Balducci geçti. Bugatti ise birkaç yıl sonra, 18 Haziran 1869’da öldü. Ölümünden kısa süre sonra, 1870’te Roma İtalya Krallığı’na katılacak ve Papalık Devletleri’nin siyasi varlığı sona erecekti.
Bugatti’nin ölümünden sonra “Mastro Titta” adı Roma folklorunun karanlık figürlerinden biri haline geldi. Hakkında kitaplar, sahte anılar, halk hikâyeleri ve efsaneler üretildi. Onu ilginç kılan şey, yalnız çok sayıda infaz yapmış olması değildir; dinî otoriteyle devlet gücünün birleştiği bir çağda, adaletin en korkutucu yüzünü temsil etmesidir.
1873 – ABD başkanlık seçimlerinde Susan B. Anthony oy kullandığı için cezalandırıldı, kadınların sandık mücadelesi mahkeme salonuna taşındı
18 Haziran 1873’te, Amerikalı kadın hakları savunucusu Susan B. Anthony, 1872 başkanlık seçiminde oy kullandığı için 100 dolar para cezasına çarptırıldı. Bugün sıradan görünen bir oy verme işlemi, o dönemin Amerika’sında kadınlar için yasaktı. Anthony ise bu yasağı bilerek aştı ve “Ben de vatandaşım, öyleyse oy hakkım olmalı” diyerek sandığa gitti.
Olay 5 Kasım 1872’de New York eyaletinin Rochester kentinde yaşandı. Susan B. Anthony ve beraberindeki bazı kadınlar seçmen kaydı yaptırdıktan sonra sandığa giderek oy kullandı. Bu, basit bir hata ya da yanlış anlama değildi. Anthony, kadınların da Amerikan vatandaşı olduğunu, bu nedenle Anayasa’nın kendilerine oy hakkı tanıması gerektiğini savunuyordu.
Onun dayandığı temel argüman, Amerikan İç Savaşı sonrasında kabul edilen 14. Değişiklik’ti. Bu değişiklik, Amerika’da doğan ya da vatandaşlığa kabul edilen herkesin vatandaş olduğunu söylüyordu. Anthony ve diğer kadın hakları savunucuları, “Kadınlar da vatandaşsa, vatandaşlığın en temel siyasi hakkı olan oy kullanma hakkından neden mahrum bırakılsın?” diye soruyordu.
Ancak dönemin hukuk düzeni bu yorumu kabul etmedi. Anthony, oy kullandıktan kısa süre sonra tutuklandı ve “yasadışı oy kullanmak” suçlamasıyla yargılandı.
Dava, 1873 Haziran’ında New York eyaletindeki Canandaigua’da görüldü. Mahkeme süreci de en az olayın kendisi kadar tartışmalıydı. Yargıç Ward Hunt, jürinin kendi başına karar vermesine izin vermek yerine suçlu kararı verilmesini yönlendirdi. Anthony’nin kendi savunmasını tam anlamıyla yapmasına da izin verilmedi. Bu nedenle dava, kadınların oy hakkı mücadelesinde adaletsiz yargılamanın sembollerinden biri haline geldi.
Cezası 100 dolar ve mahkeme masraflarıydı. Anthony bu cezayı ödemeyi reddetti. Ona göre suç işlememiş, vatandaşlık hakkını kullanmıştı. Mahkeme ise onu hapse göndermedi; çünkü hapse atılsaydı davayı üst mahkemelere taşıma imkânı doğabilirdi. Böylece devlet cezayı verdi ama Anthony’nin bu cezayı daha büyük bir hukuk mücadelesine çevirmesini de engellemiş oldu.
Susan B. Anthony’nin davası kadınlara hemen oy hakkı getirmedi. Amerika’da kadınların federal düzeyde oy hakkı kazanması için 1920’de kabul edilen 19. Değişiklik’e kadar neredeyse yarım yüzyıl daha geçmesi gerekti. Ama 1873’teki bu dava, kadınların oy hakkı mücadelesini ülke gündemine taşıyan en etkili olaylardan biri oldu.
1881 – Üç İmparator Birliği yenilendi, Avrupa’da büyük savaşı geciktiren denge oyunu sürdü
18 Haziran 1881’de, Avrupa diplomasisinin en önemli ittifaklarından biri olan Üç İmparator Birliği yeniden kuruldu. Almanca adıyla Dreikaiserbund, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya imparatorluklarını aynı diplomatik çatı altında tutmayı amaçlıyordu. Birliğin arkasındaki asıl akıl ise Almanya Başbakanı Otto von Bismarck idi.
Bu birlik ilk kez 1870’lerde ortaya çıkmıştı. Üç imparatorluk da monarşiyle yönetiliyordu ve Avrupa’da devrimci hareketlerden, milliyetçilikten ve sosyalist fikirlerin yayılmasından endişe ediyordu. Ama ortak kaygıları olmasına rağmen aralarında ciddi çıkar çatışmaları vardı. Özellikle Rusya ile Avusturya-Macaristan, Balkanlar üzerinde karşı karşıya geliyordu.
Bismarck’ın amacı çok açıktı: Yeni kurulmuş Alman İmparatorluğu’nu Avrupa’nın merkezinde güvende tutmak. Almanya 1871’de Fransa’yı yenmiş, Alsace-Lorraine’i almış ve Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri haline gelmişti. Fakat bu zafer Fransa’da büyük bir intikam duygusu yaratmıştı. Bismarck, Fransa’nın yalnız kalmasını istiyor; Almanya’nın aynı anda hem batıda Fransa hem doğuda Rusya ile karşı karşıya gelmesini engellemeye çalışıyordu.
Üç İmparator Birliği bu yüzden bir dostluk fotoğrafından çok, dikkatle kurulmuş bir denge mekanizmasıydı. Almanya, Rusya’yı tamamen kaybetmek istemiyordu; Avusturya-Macaristan ise Almanya’nın en yakın müttefikiydi. Bismarck, birbirinden hoşlanmayan bu iki devleti aynı masada tutarak Avrupa’da büyük bir savaşın çıkmasını önlemeye çalıştı.
18 Haziran 1881’de yenilenen anlaşma, önceki gevşek ilişkilerden farklı olarak daha resmî ve gizli bir metne bağlandı. Taraflar, birbirleriyle doğrudan savaşa girmemeyi, Avrupa’daki bazı krizlerde temkinli davranmayı ve özellikle Balkanlar’daki gelişmelerde birbirlerini tamamen karşı cepheye itmemeyi hedefliyordu. Ancak kâğıt üzerindeki bu denge, sahadaki gerçek gerilimleri ortadan kaldırmıyordu.
Sorunun merkezi Balkanlardı. Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki toprakları zayıfladıkça, bölgede büyük bir boşluk oluşuyordu. Rusya, Slav ve Ortodoks halklar üzerindeki nüfuzunu artırmak istiyordu. Avusturya-Macaristan ise Balkanlarda Rus etkisinin büyümesini kendi varlığı için tehdit görüyordu. Yani iki imparatorluk aynı bölgeye bakıyor, ama bambaşka gelecekler hayal ediyordu.
Bu nedenle Üç İmparator Birliği uzun ömürlü olmadı. 1884’te yenilense de Balkanlardaki çıkar çatışmaları nedeniyle 1887’de fiilen sona erdi. Bismarck daha sonra Rusya’yı tamamen karşı cepheye itmemek için ayrı bir güvence anlaşması yapmaya çalıştı. Fakat onun kurduğu ince diplomatik denge, Almanya’da Bismarck sonrası dönemde korunamadı.
18 Haziran 1881’i önemli yapan şey, Avrupa’nın büyük devletlerinin savaşı önlemek için karmaşık ittifaklar kurduğunu göstermesidir. Bu anlaşma, I. Dünya Savaşı’ndan önceki Avrupa’nın temel gerçeğini açıkça anlatır: Devletler barışı korumaya çalışırken bile birbirlerine güvenmiyor, her biri başka bir ihtimale karşı ittifak ağı örüyordu.
Üç İmparator Birliği, kısa vadede Avrupa’da büyük bir savaşı geciktiren diplomatik bir başarıydı. Ama uzun vadede Balkanlar’daki rekabeti çözemedi. Nitekim 1914’te I. Dünya Savaşı’nı ateşleyen kriz de yine Balkanlar’dan, Saraybosna’dan çıkacaktı. Bu yüzden 1881’deki bu anlaşma, Avrupa’nın barış arayışını olduğu kadar, yaklaşan büyük felaketin diplomatik arka planını da gösterir.
1908 – Kasato Maru Brezilya’ya ulaştı, Japon göçünün okyanus aşırı hikâyesi başladı
18 Haziran 1908’de Kasato Maru adlı gemi, Japon göçmenleri taşıyarak Brezilya’nın Santos Limanı’na ulaştı. Bu tarih, Brezilya’daki Japon göçünün başlangıcı kabul edilir. Bugün Brezilya, Japonya dışındaki en büyük Japon kökenli topluluklardan birine ev sahipliği yapıyorsa, bu hikâyenin sembolik başlangıcında Kasato Maru vardır.
Japonya, 20. yüzyılın başında hızlı bir modernleşme sürecinden geçiyordu. Nüfus artıyor, kırsal bölgelerde geçim zorlaşıyor, birçok insan yeni iş ve toprak arayışıyla ülke dışına yöneliyordu. Brezilya ise kahve plantasyonlarında çalışacak işgücüne ihtiyaç duyuyordu. Köleliğin kaldırılmasından sonra tarım alanlarında yeni işçi kaynakları aranıyor, Avrupa ve Asya’dan göçmenler getiriliyordu.
Kasato Maru ile Brezilya’ya gelen Japon göçmenlerin büyük bölümü, daha iyi bir hayat umuduyla yola çıkan ailelerden oluşuyordu. Ancak onları kolay bir hayat beklemiyordu. Dil bilmedikleri, iklimine alışık olmadıkları, çalışma koşulları ağır bir ülkeye gelmişlerdi. Kahve plantasyonlarında düşük ücret, zor koşullar ve kültürel yalnızlıkla karşılaştılar.
Buna rağmen Japon göçmenler zamanla Brezilya toplumunda güçlü bir yer edindi. Tarımda, ticarette, şehir hayatında, eğitimde, kültürde ve mutfakta etkili oldular. São Paulo ve çevresi, Japon kökenli Brezilyalıların yoğun yaşadığı merkezlerden biri haline geldi. Japon mutfağı, festivalleri, okulları, dernekleri ve kültürel kurumları Brezilya’nın çok kültürlü yapısının parçası oldu.
Bu göç hikâyesi, 20. yüzyılın büyük insan hareketlerinden biridir. İnsanlar ekonomik baskılar, devlet politikaları, işgücü ihtiyacı ve yeni hayat hayaliyle kıtalar arasında yer değiştirdiler. Kasato Maru bu büyük hareketin en sembolik gemilerinden biri oldu.
18 Haziran Brezilya’da Japon göçünün anma günü olarak kabul edilir. Japonya’da da denizaşırı göç hafızası açısından özel bir anlam taşır. Çünkü Kasato Maru’nun yolculuğu, Japon toplumunun yalnız kendi adalarında değil, dünyanın öbür ucunda da yeni hayatlar kurduğunu gösterdi.
1919 – Mustafa Kemal millî teşkilatları birleştirmek istedi, dağınık direnişi ortak hatta çağırdı
18 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli’deki millî teşkilatların birleştirilmesi hakkında bir genelge yayımladı. Bu adım, Millî Mücadele’nin henüz çok erken bir aşamasında, dağınık direniş hareketlerini ortak bir hedef etrafında toplama çabasının önemli işaretlerinden biriydi.
Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmış, ardından Havza’ya geçmiş ve işgallere karşı halkın tepkisini örgütlemeye başlamıştı. O günlerde Anadolu’nun farklı bölgelerinde Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak ve benzeri adlarla yerel direniş kuruluşları ortaya çıkıyordu. Ancak bunlar çoğu zaman birbirinden kopuk, bölgesel ve sınırlı hareketlerdi. İzmir’in işgali, Doğu Anadolu’daki Ermeni devleti ihtimali, Trakya’daki gelecek kaygısı ve İstanbul’un işgal baskısı her bölgede ayrı bir savunma refleksi doğurmuştu.
18 Haziran genelgesinin önemi burada ortaya çıkar. Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşun yalnız yerel tepkilerle sağlanamayacağını görüyordu. Bir şehir, bir sancak ya da bir bölge kendi başına direnirse kolayca bastırılabilirdi. Ama Anadolu ve Rumeli’deki teşkilatlar aynı amaç etrafında birleşirse, işgallere karşı daha güçlü bir siyasi irade doğabilirdi.
Bu düşünce, birkaç gün sonra yayımlanacak Amasya Genelgesi’nin de zeminini hazırladı. 22 Haziran 1919’da ilan edilen Amasya Genelgesi’nde, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” denilecek ve Sivas’ta millî bir kongre toplanması çağrısı yapılacaktı. 18 Haziran’daki genelge ise bu büyük çıkıştan hemen önce, Mustafa Kemal’in aklındaki temel hedefi gösteriyordu: Millî direnişi yerel olmaktan çıkarıp bütün memleketi kapsayan bir harekete dönüştürmek.
Aynı gün Mustafa Kemal Paşa, Trakya’da bulunan kolordu komutanı Cafer Tayyar Bey’e de gizli bir şifreyle düşüncelerini bildirdi. Bu da onun yalnız Anadolu’daki değil, Rumeli’deki gelişmeleri de dikkatle takip ettiğini gösterir. Çünkü Millî Mücadele yalnız Anadolu’nun iç bölgelerinden ibaret değildi; Trakya’nın geleceği, İstanbul’un güvenliği ve Batı sınırlarının durumu da aynı büyük meselenin parçalarıydı.
Bu genelgeyi önemli kılan bir başka nokta, Mustafa Kemal’in henüz resmî görev unvanıyla hareket ediyor görünse de giderek İstanbul Hükümeti’nin çizgisinden ayrılan bir siyasi irade oluşturmasıdır. İngilizler ve İstanbul’daki bazı çevreler onun Anadolu’daki faaliyetlerinden rahatsız olmaya başlamıştı. Nitekim bu günlerde Mustafa Kemal’in geri çağrılması yönündeki baskılar da artıyordu.
O gün, Millî Mücadele’nin dağınık yerel tepkilerden ulusal bir örgütlenmeye dönüşmesi yönünde önemli bir adım atıldı. Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli’deki direniş damarlarını aynı vücutta birleştirmeye çalışıyor; birkaç gün sonra Amasya’da açıkça ilan edilecek olan millî irade fikrinin ön hazırlığını yapıyordu.
1920 – İzmit Çuha Fabrikası bombalandı, Kocaeli’nin sanayi hafızası ateş altında kaldı
18 Haziran 1920’de, İzmit’in en önemli sanayi miraslarından biri olan Çuha Fabrikası, İngilizler tarafından bombalandı. Bu olay, Kocaeli’nin sanayi hafızasında derin iz bırakan Millî Mücadele dönemi kırılmalarından biridir.
İzmit Çuha Fabrikası, Osmanlı sanayileşme hamlelerinin önemli örneklerinden biriydi. Sultan Abdülmecid döneminde kurulan fabrika, askerî ve sivil ihtiyaçlar için kumaş üretimi yapıyor; özellikle ordunun çuha ihtiyacının karşılanmasında rol oynuyordu. Bu yönüyle İzmit, daha 19. yüzyılda üretim merkezi olarak önem kazanmıştı.
Millî Mücadele yıllarında İzmit ve çevresi büyük stratejik önem taşıyordu. İstanbul’a yakınlığı, demiryolu ve deniz bağlantıları, Anadolu’ya geçiş yolları ve sanayi tesisleri nedeniyle Kocaeli bölgesi işgal güçlerinin dikkatle izlediği bir alandı. İzmit Körfezi’nde İngiliz varlığı hissediliyor, şehir ve çevresindeki askerî hareketlilik yakından takip ediliyordu.
18 Haziran 1920’de Çuha Fabrikası’nın bombalanması, bu gerilimin somut sonuçlarından biri oldu. Yerel anlatımlara göre fabrikanın bulunduğu alandan İngiliz donanmasına ateş açılması üzerine fabrika hedef alındı. Bombardıman sonucunda tesis ağır hasar gördü ve üretim durdu. Bu, İzmit’in işgal yıllarında yaşadığı en dikkat çekici saldırılardan biri olarak hafızaya geçti.
Çuha Fabrikası’nın tahribi yalnız ekonomik bir kayıp değildi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan üretim geleneğinin önemli bir halkası zarar görmüştü. Ancak fabrikanın tamamen yok olup gitmeyen makine ve teçhizatının bir bölümünün daha sonra Anadolu’ya taşınması, Millî Mücadele’nin üretim imkânlarını ayakta tutma çabasını da gösterir. Kocaeli’deki sanayi birikimi, farklı biçimlerde yeni Türkiye’nin üretim hamlelerine katkı vermeye devam etti.
Bugün Çuha Fabrikası’nın hikâyesi, Kocaeli’nin sanayi kenti kimliğini anlamak için önemlidir. Kocaeli’nin sanayi tarihi yalnız Cumhuriyet sonrası büyük fabrikalarla başlamaz; kökleri Osmanlı’nın son dönemindeki fabrika girişimlerine kadar uzanır. İzmit Çuha Fabrikası da bu uzun hikâyenin erken ve değerli örneklerinden biridir.
18 Haziran 1920 bu yüzden Kocaeli için unutulmaması gereken bir tarihtir. O gün İzmit’te bir fabrika bombalandı; ama aynı zamanda bir şehrin üretim hafızası da ateş altında kaldı. Çuha Fabrikası’nın hikâyesi, Kocaeli’nin üretim, emek ve sanayiyle de tarih sahnesinde yer aldığını hatırlatır.
1922 – Mustafa Kemal İzmit’te Claude Farrère’i ağırladı, Millî Mücadele dünyaya ses verdi
18 Haziran 1922’de, Mustafa Kemal Paşa İzmit’te Fransız yazar Claude Farrère ile görüştü. Bu buluşma, Büyük Taarruz’dan kısa süre önce gerçekleştiği için Millî Mücadele’nin dış dünyaya anlatılması bakımından da sembolik bir önem taşıyordu.
Claude Farrère, dönemin tanınmış Fransız yazarlarından biriydi. Osmanlı ve Türk dünyasına ilgisiyle biliniyor, Batı kamuoyunda Türklerin bütünüyle yalnız bırakılmaması gerektiğini savunan isimler arasında anılıyordu. O yıllarda Avrupa basınında Türk Millî Mücadelesi çoğu zaman eksik, önyargılı ya da Yunan tezlerine yakın biçimde anlatılıyordu. Bu nedenle Ankara hareketi için Batı kamuoyunda duyarlı isimlerle temas kurmak önemliydi.
1922 yazında Mustafa Kemal Paşa, Kocaeli bölgesinde askerî ve siyasi temaslarda bulunuyordu. Büyük Taarruz’un hazırlıkları sürerken, cephe gerisinin durumu, bölgedeki birliklerin düzeni ve İstanbul’a yakın hattaki gelişmeler dikkatle izleniyordu. İzmit bu bakımdan hem askerî hem diplomatik açıdan özel bir noktadaydı.
Claude Farrère, İstanbul’dan İzmit’e geldiğinde Mustafa Kemal tarafından karşılandı. Görüşme İzmit’te, Kasr-ı Hümayun çevresinde gerçekleşti. Fotoğraflara da yansıyan bu buluşma, Millî Mücadele’nin yerel hafızasında önemli bir iz bıraktı. Çünkü İzmit, o gün Ankara’nın dünyaya açılan sembolik kapılarından biri oldu.
Mustafa Kemal’in Farrère’e anlattığı temel mesele, Türklerin bağımsızlık mücadelesinin bir saldırı değil, var olma savaşı olduğuydu. Anadolu’da yaşananlar, yalnız askerî cephelerdeki çatışmalarla sınırlı değildi. İşgaller, yıkımlar, göçler, sivil kayıplar ve Batı kamuoyunun çoğu zaman sessiz kalması, Millî Mücadele’nin dünyaya anlatmak istediği büyük dramın parçalarıydı.
Farrère’in ziyareti, bu nedenle propaganda kelimesinin dar anlamıyla değil, haklılığını anlatma çabası olarak görülmelidir. Ankara Hükümeti, yalnız cephede kazanmak istemiyor; aynı zamanda Avrupa’da “Türkler ne istiyor?” sorusuna kendi cevabını duyurmak istiyordu. İzmit görüşmesi bu çabanın dikkat çekici örneklerinden biridir.
18 Haziran 1922, Kocaeli tarihi açısından da özel bir gündür. O gün İzmit, Mustafa Kemal’in Büyük Taarruz öncesi temaslarından birine ev sahipliği yaptı. Claude Farrère ziyareti, Millî Mücadele’nin yalnız Anadolu içindeki bir savaş olmadığını; diplomasi, kamuoyu, basın ve uluslararası algı cephesinde de sürdüğünü gösterdi.
Bugün İzmit’te bu görüşmeyi hatırlamak, kentin Millî Mücadele içindeki yerini daha görünür kılar. Çünkü bazı şehirler yalnız savaş meydanlarıyla değil, kritik görüşmelerle, fotoğraflarla, sözlerle ve dünyaya verilen mesajlarla da tarihe geçer. 18 Haziran 1922’de İzmit böyle bir ana tanıklık etti.
1922 – Jacobus Kapteyn öldü, Samanyolu’nu sayılarla anlamaya çalışan öncü astronom tarihe karıştı
18 Haziran 1922’de, Hollandalı astronom Jacobus Cornelius Kapteyn Amsterdam’da hayatını kaybetti. Kapteyn, gökyüzüne yalnız teleskopla bakan bir astronom değildi; yıldızların konumlarını, hareketlerini ve parlaklıklarını sayılarla inceleyerek Samanyolu’nun yapısını anlamaya çalışan öncü bilim insanlarından biriydi.
Bugün galaksiler, karanlık madde, yıldız kümeleri ve Samanyolu’nun dönüşü gibi konular bize daha tanıdık geliyor. Ancak Kapteyn’in çalıştığı dönemde astronomi büyük ölçüde yıldızların konumlarını kataloglama işine dayanıyordu. Kapteyn ise bu kataloglardan daha büyük bir soru çıkardı: Yıldızlar uzayda nasıl dağılmıştı, nasıl hareket ediyordu ve içinde bulunduğumuz yıldız sistemi nasıl bir yapıya sahipti?
Kapteyn’in önemli katkılarından biri, Güney Yarımküre yıldızlarını kapsayan büyük fotoğraf kataloğu çalışmalarında yer almasıydı. Kendi büyük gözlemevi olmamasına rağmen, Cape of Good Hope Gözlemevi’nde çekilen fotoğraf plakalarını inceledi. Bu çalışmalar sonucunda yüz binlerce yıldızın konumu ve parlaklığı kataloglandı. Böylece Kapteyn, gökyüzünü ölçülebilir büyük bir sistem olarak ele aldı.
1904’te yaptığı çalışma ise astronomi tarihinde özel bir yere sahiptir. Kapteyn, yıldızların gökyüzündeki hareketlerinin rastgele dağılmadığını, iki ana yönde toplandığını fark etti. Buna “yıldız akımları” denildi. Daha sonra bu bulgu, Samanyolu’nun dönüşünü anlamaya giden yolda önemli bir işaret olarak değerlendirildi. Yani Kapteyn, galaksimizin sabit bir yıldız denizi değil, hareket halinde büyük bir sistem olduğunu göstermeye yaklaşan isimlerden biri oldu.
Kapteyn’in adıyla anılan bir başka önemli başlık da Kapteyn Evreni’dir. O, Samanyolu’nun yapısını açıklamak için yıldızların yoğunluğuna ve hareketine dayanan bir model kurmaya çalıştı. Bugün bu modelin eksik ve hatalı yanları olduğunu biliyoruz; çünkü Kapteyn yıldız ışığını zayıflatan yıldızlararası tozun etkisini yeterince hesaba katamamıştı. Ama onun yaptığı şey, kendi döneminin imkânlarıyla galaksimizin mimarisini çözmeye çalışmak bakımından çok ileri bir adımdı.
Kapteyn ayrıca kendi adıyla bilinen Kapteyn Yıldızı’nı keşfetti. Bu yıldız, uzun süre gökyüzünde bilinen en hızlı hareket eden yıldızlardan biri olarak dikkat çekti. Böyle ayrıntılar, Kapteyn’in gökyüzündeki küçük gibi görünen hareketlerden büyük sonuçlar çıkarma yeteneğini gösterir.
Onun mirası yalnız kendi buluşlarıyla sınırlı değildir. Kapteyn’in öğrencileri ve takipçileri, özellikle Jan Oort gibi astronomlar, Samanyolu’nun dönüşü ve galaktik yapı üzerine daha sonra çok önemli çalışmalar yaptı. Bu bakımdan Kapteyn, modern galaktik astronominin yolunu açan isimlerden biri kabul edilir.
1927 – Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu kabul edildi, hukuk davalarının yolu çizildi
18 Haziran 1927’de, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu kabul edildi. 1086 sayılı bu kanun, Türkiye’de hukuk mahkemelerinde davaların nasıl açılacağını, tarafların iddialarını nasıl sunacağını, delillerin nasıl değerlendirileceğini ve mahkeme kararlarının hangi usulle verileceğini düzenleyen temel metinlerden biri oldu.
Bu kanunu anlamak için “usul” kelimesini doğru okumak gerekir. Usul, kuru bir şekil meselesi değildir. Bir insan alacak davası açtığında, miras anlaşmazlığı yaşadığında, tazminat istediğinde, tapu, sözleşme ya da aile hukukuyla ilgili bir sorun yaşadığında mahkemenin hangi sırayla işleyeceğini usul kuralları belirler. Yani haklı olmak tek başına yetmez; hakkını hangi mahkemede, hangi süre içinde, hangi delille ve hangi yolla arayacağını da bilmek gerekir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında hukuk sistemi köklü biçimde değiştiriliyordu. 1926’da Türk Medeni Kanunu ve Borçlar Kanunu kabul edilmiş, aileden mirasa, mülkiyetten sözleşmelere kadar birçok alanda yeni bir hukuk düzenine geçilmişti. Ancak bu yeni kanunların mahkemede nasıl uygulanacağı da ayrıca düzenlenmeliydi. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, işte bu ihtiyaca cevap verdi.
Kanun hazırlanırken İsviçre’nin Neuchâtel Kantonu Medenî Usul Kanunu örnek alındı. Bu da Cumhuriyet’in hukuk devrimindeki genel yönelişle uyumluydu. Yeni Türkiye, yalnız kanunların içeriğini değil, yargılama yöntemini de modern, yazılı ve sistemli bir zemine oturtmak istiyordu.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, görev ve yetki kurallarından dilekçelere, duruşmalardan delillere, bilirkişiden keşfe, tanıklardan temyize kadar hukuk yargılamasının birçok temel başlığını düzenledi. Böylece davaların kişisel takdirlere, belirsiz teamüllere ya da dağınık uygulamalara göre değil, herkes için öngörülebilir kurallara göre görülmesi hedeflendi.
Bu düzenleme, sıradan vatandaş açısından da önemliydi. Çünkü mahkemeye gitmek yalnız hâkimin karşısına çıkmak demek değildir. Davanın nereye açılacağı, karşı tarafın nasıl cevap vereceği, hangi belgelerin ne zaman sunulacağı, duruşmada ne yapılacağı, kararın nasıl kesinleşeceği ve üst mahkemeye nasıl gidileceği bu tür kanunlarla belirlenir. Usul kuralları, adaletin rastgele değil, belli bir düzen içinde işlemesini sağlar.
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu uzun yıllar Türkiye’de hukuk yargılamasının ana omurgası oldu. Zaman içinde birçok değişiklik geçirdi; ancak temel rolünü 2011’e kadar sürdürdü. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun yürürlüğe girmesiyle 1086 sayılı kanun yürürlükten kaldırıldı.
18 Haziran 1927 bu yüzden Cumhuriyet hukuk tarihinin önemli tarihlerinden biridir. O gün kabul edilen kanun, mahkemelerde hak aramanın yolunu, sırasını ve kurallarını belirledi. Cumhuriyet’in hukuk devrimi yalnız yeni haklar tanımakla kalmadı; bu hakların mahkeme önünde nasıl savunulacağını da düzenledi.
1928 – Roald Amundsen kayboldu, iki kutba da ulaşan büyük kâşif son yolculuğundan dönemedi
18 Haziran 1928’de, Norveçli kutup kâşifi Roald Amundsen, Kuzey Kutbu yakınlarında kaybolan İtalyan havacı Umberto Nobile ve ekibini aramak için çıktığı uçuşta ortadan kayboldu. Amundsen’in kullandığı araç, Fransız yapımı Latham 47 tipi bir deniz uçağıydı. Uçakta Amundsen’le birlikte beş kişi daha vardı. Ekip, Norveç’in Tromsø kentinden havalandıktan sonra bir daha geri dönmedi.
Amundsen, dünya keşif tarihinin en büyük isimlerinden biriydi. 1911’de Güney Kutbu’na ulaşan ilk insan olarak tarihe geçmişti. İngiliz kâşif Robert Falcon Scott ile aynı hedefe yönelmiş, ama hazırlık, rota, kızak köpekleri ve soğukla mücadele konusunda daha başarılı davranarak kutba önce varmıştı. Scott ve ekibi ise dönüş yolunda hayatını kaybetmişti. Bu nedenle Amundsen’in adı, kutup keşiflerinde planlama disiplininin ve soğukkanlılığın sembolü haline geldi.
Onun önemi yalnız Güney Kutbu’yla sınırlı değildi. Daha önce Kuzeybatı Geçidi’ni deniz yoluyla aşmayı başaran ilk kâşiflerden biri olmuştu. 1926’da ise Lincoln Ellsworth ve Umberto Nobile ile birlikte Norge adlı hava gemisiyle Kuzey Kutbu üzerinden uçarak tarihe geçti. Böylece Amundsen hem Güney Kutbu hem de Kuzey Kutbu keşifleriyle anılan nadir isimlerden biri oldu.
1928’deki son yolculuğunun arka planında ise trajik bir ironi vardı. Amundsen ile Umberto Nobile, 1926’daki Norge uçuşundan sonra anlaşmazlık yaşamışlardı. Nobile daha sonra Italia adlı hava gemisiyle kendi Kuzey Kutbu seferine çıktı. Ancak Italia dönüş yolunda buzlara çakıldı. Mürettebatın bir bölümü buz üzerinde mahsur kaldı, bir bölümü ise hava gemisinin kopan kısmıyla kayboldu. Dünya kamuoyu günlerce bu kurtarma operasyonunu izledi.
Amundsen, geçmişte sorun yaşadığı Nobile’yi kurtarmak için gönüllü oldu. Bu, onun kişiliğini ve kâşiflik ahlakını gösteren güçlü bir ayrıntıdır. Kutup bölgelerinde rekabet sert olabilir; ama ölüm tehlikesi karşısında eski kırgınlıkların anlamı kalmıyordu. Amundsen, yardım çağrısına cevap verdi ve 18 Haziran 1928’de son uçuşuna çıktı.
Latham 47 uçağından bir daha haber alınamadı. Daha sonra Barents Denizi’nde uçağa ait olduğu düşünülen bazı parçalar bulundu; ancak Amundsen’in ve diğer beş kişinin bedenlerine ulaşılamadı. Bu yüzden Amundsen’in ölümü, klasik anlamda belgelenmiş bir ölümden çok, kutup keşif tarihinin en büyük kayboluşlarından biri olarak anılır.
Roald Amundsen’in hayatı, keşif çağının son büyük hikâyelerinden biridir. O, bilinmeyene sıkı hazırlıklarla giden bir kâşifti. Yiyecek, kıyafet, rota, hayvan kullanımı, hava koşulları ve ekip disiplini onun için hayatiydi. Başarılarının arkasında cesaret kadar hesap, deneyim ve soğukkanlılık vardı.
1936 – Maksim Gorki öldü, yoksulların ve ezilenlerin sesi Sovyet edebiyatının simgesine dönüştü
18 Haziran 1936’da, Sovyet-Rus yazar Maksim Gorki Moskova yakınlarında hayatını kaybetti. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov olan yazar, “Gorki” adını kendisi seçmişti. Rusçada “acı” ya da “acı olan” anlamına gelen bu takma ad, onun hem hayatını hem de edebiyatını anlatan güçlü bir işaretti.
Gorki çok yoksul bir çocukluk geçirdi. Küçük yaşta çalışmaya başladı; ayakkabıcı çırağı, bulaşıkçı, fırın işçisi, liman işçisi gibi farklı işlerde bulundu. Rusya’yı dolaştı, sokaklarda, hanlarda, işçi çevrelerinde, toplumun kenarında yaşayan insanların arasında yaşadı. Bu deneyimler, onun yazarlığının temel malzemesi oldu.
Onu farklı kılan şey, edebiyata saraylardan, soylu evlerinden ya da aydın salonlarından değil; sokaktan, yoksulluktan ve ezilen insanların dünyasından bakmasıydı. Gorki’nin hikâyelerinde serseriler, işçiler, köylüler, evsizler, küçük suçlular, hayatın dışına itilmiş insanlar vardır. Ama onları acınacak kişiler olarak anlatmaz; içlerinde direnme gücü, öfke, hayal ve insanlık onuru da gösterir.
Gorki’nin en bilinen eserleri arasında Ana, Ayaktakımı Arasında, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim yer alır. Özellikle otobiyografik üçlemesi, yoksul bir çocuğun hayata, kitaba ve düşünceye tutunarak nasıl yazara dönüştüğünü anlatır. Benim Üniversitelerim başlığı da anlamlıdır; Gorki düzenli bir üniversite eğitimi alamamış, kendi “üniversitesini” hayatın içinde bulmuştur.
Gorki, yalnız edebiyatçı değil, aynı zamanda politik bir figürdü. Çarlık Rusyası’na karşı muhalif çevrelerle ilişki kurdu, devrimci hareketlere destek verdi, defalarca baskı gördü. 1905 Devrimi döneminde etkin oldu; daha sonra Lenin ve Bolşeviklerle yakın ilişki kurdu. Ancak Sovyet rejimiyle ilişkisi her zaman düz ve sorunsuz değildi. Zaman zaman eleştirdi, zaman zaman uzaklaştı, sonra yeniden Sovyetler Birliği’ne döndü.
Onun adı özellikle sosyalist gerçekçilik kavramıyla birlikte anılır. Sosyalist gerçekçilik, edebiyatın işçi sınıfını, toplumsal mücadeleyi ve sosyalist geleceği olumlu bir bakışla anlatmasını isteyen resmî sanat anlayışıydı. Gorki, bu anlayışın simge isimlerinden biri haline getirildi. Sovyetler Birliği’nde yazarın adı fabrikalara, kentlere, caddelere ve kültür kurumlarına verildi.
Ama Gorki’yi yalnız resmî Sovyet edebiyatının simgesi olarak görmek eksik olur. Onun erken dönem öyküleri ve romanları, insanın yoksullukla, aşağılanmayla ve umutsuzlukla mücadelesini güçlü bir dille anlatır. Gorki’nin edebiyatında propaganda kadar hayatın sertliği, açlık, gurur, öfke ve özgürlük arayışı da vardır.
Ölümü de uzun süre tartışmalı kaldı. Gorki 1936’da Stalin döneminin ağır baskı yıllarında öldü. Resmî olarak hastalık sonucu hayatını kaybettiği bildirildi; ancak ölümünün koşulları hakkında yıllar boyunca farklı iddialar ortaya atıldı. Bu tartışmalar, onun Sovyet tarihi içindeki karmaşık yerini daha da büyüttü.
Maksim Gorki, yoksulların, işçilerin ve toplumun kenarına itilmiş insanların sesini dünya edebiyatına taşıdı. Hayatı da eserleri gibi acı, mücadele, umut ve ideolojiyle iç içe geçti.
1940 – Londra’dan iki ses yükseldi, Churchill ve de Gaulle teslim olmayan Avrupa’yı anlattı
18 Haziran 1940, II. Dünya Savaşı tarihinde aynı gün içinde iki büyük konuşmanın yapıldığı özel bir tarihtir. İngiltere Başbakanı Winston Churchill, Avam Kamarası’nda ünlü “Their Finest Hour” konuşmasını yaptı. Aynı gün General Charles de Gaulle, Londra’dan BBC aracılığıyla Fransızlara direniş çağrısında bulundu.
O gün Avrupa’nın manzarası karanlıktı. Nazi Almanyası, Fransa’yı kısa sürede ezmişti. Paris düşmüş, Fransız hükümeti ateşkes arayışına girmişti. İngiliz ordusu Dunkerque’ten güçlükle tahliye edilmiş, İngiltere ise artık Almanya karşısında neredeyse tek başına kalmıştı. Birçok kişi, Hitler’le uzlaşmanın kaçınılmaz olup olmadığını tartışıyordu.
Churchill’in konuşması bu umutsuz atmosferde yapıldı. “Eğer Britanya İmparatorluğu ve ortaklığı bin yıl daha yaşarsa, insanlar hâlâ ‘bu onların en güzel saatiydi’ diyecektir” anlamına gelen sözleri, yalnız bir parlamento hitabı değil, ulusal direniş çağrısıydı. Churchill, İngiltere’nin Fransa’nın düşüşünden sonra da savaşı sürdüreceğini anlatıyor, yaklaşan büyük tehlikeye rağmen teslimiyet fikrini reddediyordu.
Aynı gün Charles de Gaulle de Londra’daydı. Fransa’da Mareşal Pétain ateşkese yönelirken, de Gaulle bu çizgiyi kabul etmedi. BBC mikrofonundan Fransız askerlerine, mühendislerine, işçilerine ve sömürgelerdeki Fransız güçlerine mücadeleyi sürdürme çağrısı yaptı. Bu konuşma o anda çok geniş kitleler tarafından duyulmadı; ancak daha sonra Fransız Direnişi’nin kurucu anı olarak kabul edildi.
18 Haziran Çağrısı’nın önemi, radyonun tarihî rolünü de gösterir. Bir general, kendi ülkesinin dışında, işgal karşısında teslim olmayan bir siyasi ve askerî hat kurmaya çalışıyordu. Radyo artık yalnız eğlence ya da devlet propagandası aracı değil, sınırları aşan bir direniş çağrısının taşıyıcısıydı.
Churchill ve de Gaulle aynı gün, farklı dillerde ama benzer bir fikri savundu: Savaş kaybedilmiş gibi görünse bile mücadele bitmemişti. İngiltere adasını savunacak, de Gaulle ise Fransa’nın teslim olmayan sesini Londra’dan yükseltecekti. Bu iki çıkış, Nazi Almanyası’nın yenilmez göründüğü bir dönemde psikolojik direncin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
18 Haziran 1940’de Londra’dan yükselen iki ses, Avrupa’nın teslim olmayan damarını temsil etti. Churchill İngiltere’ye direnme iradesi aşıladı; de Gaulle ise yenilmiş görünen Fransa’ya “mücadele sürüyor” dedi. Tarih bazen cephede değil, doğru zamanda söylenen cümlelerde de yön değiştirir.
1941 – Tekin Aral doğdu, Gırgır kuşağının sessiz ustalarından biri oldu
18 Haziran 1941’de, Türk karikatür ve mizah dünyasının önemli isimlerinden Tekin Aral doğdu. Karikatürist Oğuz Aral’ın kardeşi olan Tekin Aral, uzun yıllar Türk mizah dergiciliğinin en etkili dönemlerinden birinin içinde yer aldı. Onu yalnız bir çizer olarak değil, aynı zamanda mizah dergilerinin mutfağında kuşak yetiştiren, karakter yaratan ve popüler mizah dilini şekillendiren isimlerden biri olarak görmek gerekir.
Tekin Aral karikatüre genç yaşta başladı. İlk çizgileri 1950’lerin ikinci yarısında mizah dergilerinde yayımlandı. Sonraki yıllarda Dolmuş, Tef, Karikatür, Taş gibi dergilerde çalıştı. Bu dergiler, Türkiye’de şehirli mizahın, gündelik hayat eleştirisinin ve politik taşlamanın önemli mecralarıydı. Aral da bu ortamda hem çizgi yeteneğini geliştirdi hem de mizahın yalnız güldürmek değil, toplumu gözlemek anlamına geldiğini öğrendi.
1970’lerde Türk mizah dergiciliği bambaşka bir döneme girdi. Tekin Aral, ağabeyi Oğuz Aral’la birlikte Gırgır dergisinin kuruluş ve yükseliş sürecinde yer aldı. Gırgır, yalnız bir mizah dergisi değil, bir dönem Türkiye’sinin sokağını, evini, bakkalını, memurunu, öğrencisini, işsizini, kavgasını ve geçim derdini haftalık çizgilerle anlatan büyük bir halk mizahı okuluydu.
Tekin Aral’ın adı Fırt dergisiyle de anılır. 1976’da yayımlanmaya başlayan Fırt, Gırgır ekolünün daha genç, daha serbest ve daha yaramaz damarlarından biri oldu. Tekin Aral bu dergide hem yönetici hem yazar hem de yaratıcı bir akıl olarak öne çıktı. Onun yarattığı Arap Kadri tiplemesi, Türk mizahının en unutulmaz karakterlerinden biri haline geldi.
Arap Kadri, bildiğimiz kahraman tiplerine hiç benzemiyordu. Kaba saba, çıkarcı, kurnaz, bencil, ama bir o kadar da komik ve tanıdıktı. Genellikle Tarzan’la birlikte anılan bu karakter, “medeniyet” ve “vahşilik” gibi kavramları ters yüz eden bir mizah alanı açtı. Arap Kadri’nin hikâyelerini Tekin Aral yazdı; karakter, İrfan Sayar, Nuri Kurtcebe ve Latif Demirci gibi çizerlerin çizgileriyle geniş kitlelere ulaştı.
Tekin Aral’ın önemi yalnız kendi çizdikleri ya da yazdıklarıyla sınırlı değildir. Gırgır ve Fırt çevresinde yetişen pek çok genç çizer ve mizah yazarı için o kuşağın ustalarından biriydi. Türkiye’de mizah dergileri bir dönem genç yeteneklerin de yetiştiği atölyelerdi. Tekin Aral da bu atölye kültürünün taşıyıcılarından biri oldu.
1990’larda Türk mizah dergiciliği değişirken Tekin Aral’ın izleri de farklı dergilerde sürdü. Gırgır, Fırt, Avni, Dıgıl ve benzeri yayınlar etrafında gelişen mizah dili, Türkiye’de televizyon skeçlerinden sinemaya, çizgi romandan günlük siyasi esprilere kadar geniş bir alana yayıldı. Bu dilin arkasında Oğuz Aral kadar Tekin Aral’ın da emeği vardı.
Tekin Aral 19 Nisan 1999’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında yalnız karikatürler değil, Türkiye’nin bir dönem gülme biçimini bıraktı. Onun kuşağı, yüksek edebiyatın ya da salon mizahının dışına çıkarak sokaktaki insanın derdini, öfkesini, dalgasını ve zekâsını mizah dergilerine taşıdı.
1941 – Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması imzalandı, Türkiye savaş ateşinin dışında kalmaya çalıştı
18 Haziran 1941’de, Türkiye ile Nazi Almanyası arasında Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya Türkiye adına Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu, Almanya adına ise Ankara Büyükelçisi Franz von Papen imza attı. Metin, iki ülkenin birbirlerinin toprak bütünlüğüne saygı göstereceğini ve birbirine karşı doğrudan ya da dolaylı bir harekette bulunmayacağını öngörüyordu.
Bu antlaşmayı anlamak için 1941 yazındaki Avrupa manzarasına bakmak gerekir. II. Dünya Savaşı bütün hızıyla sürüyordu. Almanya, Polonya’yı, Norveç’i, Hollanda’yı, Belçika’yı ve Fransa’yı işgal etmiş; Balkanlar’a da inmişti. 1941 baharında Yugoslavya ve Yunanistan da Alman ordusunun hedefi olmuştu. Böylece Alman askeri gücü Türkiye sınırlarına kadar yaklaşmıştı.
Türkiye ise savaşın dışında kalmaya çalışıyordu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yönetimindeki Ankara, bir yandan İngiltere ve Fransa ile 1939’da yapılmış ittifak ilişkisini koruyor, diğer yandan Almanya ile doğrudan çatışmaya girmekten kaçınıyordu. Çünkü Türkiye henüz büyük bir savaşa hazır değildi. Ekonomi kırılgandı, ordu seferberlik halinde yıpranıyordu ve ülke Birinci Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nın ağır hatırasını hâlâ taşıyordu.
Bu nedenle 18 Haziran 1941’de imzalanan antlaşma, Türkiye açısından bir “Almanya’ya katılma” belgesi değil, savaşın dışında kalma politikasının bir parçasıydı. Ankara’nın amacı, Alman saldırısı ihtimalini azaltmak, zaman kazanmak ve Türkiye topraklarını savaş alanına çevirmemekti. Almanya açısından ise Türkiye’nin tarafsız kalması, Balkanlar ve Doğu Akdeniz dengeleri bakımından önemliydi.
Antlaşmanın zamanlaması çok dikkat çekicidir. İmzadan yalnız dört gün sonra, 22 Haziran 1941’de Almanya Sovyetler Birliği’ne saldırdı ve Barbarossa Harekâtı başladı. Bu durum, Türk-Alman Antlaşması’nı daha da önemli hale getirdi. Almanya doğuya yönelirken Türkiye’nin güneyden ya da Boğazlar üzerinden farklı bir cephe yaratmaması Berlin için değerliydi. Türkiye içinse Almanya ile Sovyetler arasında doğrudan savaş başlaması, denge politikasını daha da zor ve hassas hale getirdi.
Türkiye’nin II. Dünya Savaşı politikası bu yıllarda sürekli bir denge arayışıydı. Ankara, bir yandan Müttefiklerle bağlarını tamamen koparmadı; diğer yandan Almanya’yı açıkça karşısına almadı. Bu politika zaman zaman eleştirildi, zaman zaman da “ülkeyi savaştan uzak tutan zorunlu diplomasi” olarak savunuldu. Gerçek şu ki Türkiye, 1941’de kendisini çok tehlikeli bir coğrafyanın ortasında bulmuştu.
Antlaşma 10 yıl süreli olarak düzenlenmişti; ancak savaşın gidişatı birkaç yıl içinde değişti. Almanya’nın Sovyetler Birliği’nde ve Kuzey Afrika’da gerilemeye başlaması, Türkiye üzerindeki baskıları da değiştirdi. Türkiye 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkilerini kesti; 1945’te ise savaşın sonuna doğru Almanya ve Japonya’ya savaş ilan etti.
18 Haziran 1941 bu yüzden Türk dış politikası tarihinde önemli bir dönemeçtir. O gün imzalanan antlaşma, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı boyunca izlediği temel çizgiyi gösterir: Büyük güçlerin baskısı altında kalmak, her taraftan tehdit hissetmek ama mümkün olduğu kadar savaşa girmemek. Türk-Alman Saldırmazlık Antlaşması, bu zorlu tarafsızlık siyasetinin en tartışmalı ama en belirgin belgelerinden biridir.
1942 – Paul McCartney doğdu, Beatles’ın melodik kalbi dünyaya geldi
18 Haziran 1942’de, İngiltere’nin Liverpool kentinde Paul McCartney doğdu. Tam adı James Paul McCartney olan sanatçı, 20. yüzyıl popüler müziğinin en etkili isimlerinden biri haline geldi. The Beatles’ın bas gitaristi, vokalisti ve başlıca bestecilerinden biri olarak yalnız bir grubun değil, modern müzik tarihinin yönünü değiştiren kuşağın içinde yer aldı.
Paul McCartney’nin hikâyesi, savaş sonrası Liverpool’un işçi sınıfı mahallelerinden başladı. Babası amatör müzikle ilgileniyordu; evde piyano ve müzik vardı. Annesini genç yaşta kaybetmesi, hayatında derin bir iz bıraktı. Benzer bir kaybı John Lennon da yaşamıştı. İki gencin müzik etrafında kurduğu bağ, kısa sürede dünyanın en ünlü şarkı yazarlığı ortaklıklarından birine dönüşecekti.
McCartney, 1957’de John Lennon’la tanıştı. Lennon’ın grubu The Quarrymen’e katıldı; ardından George Harrison ve Ringo Starr’ın da katılımıyla The Beatles ortaya çıktı. 1960’ların başında Liverpool’daki kulüplerden Hamburg sahnelerine, oradan da dünya çapında bir çılgınlığa uzanan yol başladı. The Beatles yalnız gençlerin sevdiği bir müzik grubu olmadı; saçları, giyimleri, esprileri, albüm kapakları ve şarkı sözleriyle bütün bir kuşağın kültürel işaretine dönüştü.
Paul McCartney, Beatles içindeki en güçlü melodik damardı. Yesterday, Hey Jude, Let It Be, Eleanor Rigby, Blackbird ve Penny Lane gibi şarkılar, onun kolay akılda kalan ama derin duygular taşıyan bestecilik gücünü gösterdi. John Lennon daha sivri, daha isyankâr ve zaman zaman daha karanlık bir çizgiyi temsil ederken, McCartney çoğu kez melodinin, armoninin ve pop duyarlılığının ustası olarak öne çıktı.
Ama McCartney’yi yalnız “tatlı melodiler yazan Beatle” diye görmek eksik olur. O, bas gitarı pop müzikte arka planda duran bir eşlik çalgısı olmaktan çıkarıp şarkının karakterini belirleyen yaratıcı bir enstrümana dönüştürdü. Beatles kayıtlarında bas yürüyüşleri, karşı melodiler ve ritmik fikirlerle şarkıların dokusunu zenginleştirdi. Bu yönüyle sonraki kuşak bas gitaristler üzerinde de büyük etki bıraktı.
The Beatles 1970’te dağıldıktan sonra McCartney müziği bırakmadı. Önce solo albümler yayımladı, ardından eşi Linda McCartney ile birlikte Wings grubunu kurdu. Band on the Run, Live and Let Die, Maybe I’m Amazed ve Silly Love Songs gibi şarkılarla Beatles sonrası dönemde de büyük başarı kazandı. Böylece kendi başına da uzun soluklu bir kariyer kurabilen bir sanatçı olduğunu kanıtladı.
McCartney’nin önemi, pop müziği hafife alınmayacak bir sanat alanına dönüştüren isimlerden biri olmasında yatar. Beatles döneminde üç dakikalık şarkılar, gençlik eğlencesi olmaktan çıkıp edebiyat, deneysel kayıt teknikleri, klasik müzik etkileri, Hint müziği, politik ima ve kişisel itiraflarla zenginleşti. McCartney bu dönüşümün merkezindeydi.
Yıllar içinde klasik müzikten elektronik çalışmalara, film müziklerinden yardım konserlerine kadar pek çok alanda üretmeye devam etti. “Sir” unvanı aldı, sayısız ödül kazandı ve 80’li yaşlarında bile sahneye çıkmayı sürdürdü. Ancak onu asıl kalıcı kılan şey, insanların hayatına eşlik eden şarkılar yazmasıydı. Bir düğünde, bir vedada, bir gençlik anısında ya da yalnız bir akşamda McCartney melodileri hâlâ çalabiliyor.
1944 – Ömer Kavur doğdu, Türk sinemasında yalnızlığın ve yolculuğun yönetmeni oldu
18 Haziran 1944’te, Türk sinemasının en özgün yönetmenlerinden Ömer Kavur Ankara’da doğdu. Yönetmen, yapımcı ve senarist olarak 1970’lerden 2000’lere uzanan kariyerinde, Türk sinemasında kolay tüketilen hikâyeler yerine insanın iç dünyasına, yalnızlığına, zaman duygusuna ve arayışlarına odaklanan filmler yaptı.
Kavur’un sinemaya ilgisi genç yaşta başladı. İstanbul’da eğitim gördükten sonra Paris’e gitti ve burada sinema eğitimi aldı. Avrupa sinemasıyla kurduğu bağ, onun filmlerinde açıkça hissedilir. Ancak Kavur hiçbir zaman yalnız Batılı bir sinema dili taklit etmedi. Türkiye’nin taşrasını, küçük otellerini, kasabalarını, yollarını, tren istasyonlarını ve karanlık iç dünyalarını kendine özgü bir anlatımla perdeye taşıdı.
İlk uzun metrajlı filmi Yatık Emine, Refik Halid Karay’ın öyküsünden uyarlandı. Daha sonraki yıllarda Yusuf ile Kenan, Kırık Bir Aşk Hikâyesi, Göl, Gece Yolculuğu, Anayurt Oteli, Gizli Yüz, Akrebin Yolculuğu ve Karşılaşma gibi filmlerle Türk sinemasında ayrı bir damar oluşturdu. Onun filmlerinde kahramanlar çoğu zaman bir yere varmaya çalışır; ama asıl yolculuk dışarıda değil, insanın kendi içinde yaşanır.
Ömer Kavur’un en bilinen filmi, Yusuf Atılgan’ın romanından uyarladığı Anayurt Oteli oldu. 1987’de gösterilen film, Zebercet adlı otel kâtibinin içine kapalı, sıkışmış ve giderek kararan dünyasını anlatıyordu. Taşra oteli, bir mekân olmaktan çıkarak insanın kendi zihnine hapsolmasının simgesi haline geldi. Anayurt Oteli, Türk sinemasında edebiyat uyarlamalarının en güçlü örneklerinden biri sayılır.
Kavur’un sinemasında zaman da önemli bir karakter gibidir. Saatler, yollar, trenler, oteller, bekleyişler ve yarım kalmış karşılaşmalar sık sık karşımıza çıkar. Gece Yolculuğu’nda bir yönetmen ve senaristin film için mekân arayışı, aslında sanatçının kendisiyle hesaplaşmasına dönüşür. Gizli Yüz’de Orhan Pamuk’un senaryosundan yola çıkarak hafıza, yüzler, fotoğraflar ve kayıp zaman üzerine gizemli bir dünya kurar. Akrebin Yolculuğu’nda ise saat, kader ve zaman fikri neredeyse filmin ana karakteri olur.
Onu özel yapan şey, seyirciyi kolay cevaplarla rahatlatmamasıdır. Kavur filmlerinde çoğu zaman olaydan çok atmosfer önemlidir. Sessizlikler, boş odalar, uzun yollar, yorgun yüzler ve yarım kalmış cümleler hikâyenin parçası olur. Bu yüzden onun sineması kimi seyirci için yavaş ve kapalı, kimi seyirci için ise Türk sinemasının en derin ve şiirsel alanlarından biridir.
Ömer Kavur, filmleriyle yurt içi ve yurt dışında birçok festivalde dikkat çekti. Gece Yolculuğu ve Akrebin Yolculuğu, Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde gösterildi. Bu da Kavur’un sinemasının yalnız Türkiye’de değil, uluslararası alanda da karşılık bulduğunu gösterdi.
Ömer Kavur 12 Mayıs 2005’te İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında çok kalabalık bir filmografi bırakmadı; ama bıraktığı filmler Türk sinemasında derin izler açtı. Onun sineması, büyük laflar etmeden insanın içindeki boşluğu, bekleyişi, kaybolmuşluğu ve bir yere ait olamama duygusunu anlattı.
1944 – Necati Tosuner doğdu, Türk öykücülüğünde kırılgan insanların sesi oldu
18 Haziran 1944’te, Türk edebiyatının önemli öykü ve roman yazarlarından Necati Tosuner Ankara’da doğdu. Tam adı Osman Necati Tosuner olan yazar, öykü, roman, deneme ve çocuk kitaplarıyla çağdaş Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edindi.
Necati Tosuner’in edebiyatını anlamak için onun çocukluk deneyimine bakmak gerekir. Dört yaşındayken geçirdiği bir kaza sonucu bedeninde kalıcı bir sakatlık oluştu. Bu fiziksel farklılık, onun eserlerinde, toplumun “normal” saymadığı insanlara nasıl baktığını gösteren derin bir meseleye dönüştü. Tosuner, dışlanmayı, utancı, yalnızlığı, incinmişliği ve insanın kendi bedeniyle kurduğu zor ilişkiyi edebiyatın merkezine taşıdı.
İlk ve orta öğrenimini Ankara’da gördü; lise eğitimini İstanbul Pertevniyal Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne başladı ancak öğrenimini tamamlamadı. Bir süre Basın İlan Kurumu’nda çalıştı, daha sonra Derinlik Yayınları’nı kurdu ve yönetti. 1980’lerden itibaren reklam şirketlerinde metin yazarı olarak da çalıştı. Bu meslek deneyimi, onun Türkçedeki yalınlık ve yoğunluk duygusunu güçlendiren alanlardan biri oldu.
Tosuner’in ilk kitabı Özgürlük Masalı, 1960’ların ortasında yayımlandı. Ardından Çıkmazda, Kambur, Sisli, Sancı… Sancı…, Güneş Giderken, Kasırganın Gözü, Susmak Nasıl da Yoruyor İnsanı! gibi eserleri geldi. Özellikle kısa öyküde, az sözle çok şey anlatan, içe dönük ama güçlü bir dil kurdu.
Onun kahramanları çoğu zaman büyük olayların insanları değildir. Daha çok kırılgan, çekingen, kendini anlatmakta zorlanan, toplumun kenarında kalmış, içine kapanmış insanlardır. Tosuner, bu insanların sessizliğini büyütmeden, acılarını istismar etmeden, yalın ve dikkatli bir Türkçeyle görünür kıldı. Bu yüzden onun edebiyatında gürültülü dramatik patlamalar değil, içten içe büyüyen sızı vardır.
Necati Tosuner’in eserlerinde sakatlık önemli bir izlek olsa da onu yalnız bu başlıkla sınırlamak eksik olur. O, insanın kendini anlatma çabasını, yalnızlıkla baş etmesini, çocukluk yaralarını, aile içi suskunlukları, modern hayatın kırılganlıklarını ve sevgi ihtiyacını yazdı. Başka bir deyişle, bedendeki yara üzerinden ruhun ve toplumun yaralarını da anlattı.
Edebiyat dünyasında birçok ödüle değer görüldü. Sancı.. Sancı… ile 1978 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’nü, Armağan adlı öyküsüyle 1997 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Güneş Giderken ile 1999 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı, Kasırganın Gözü ile 2008 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü kazandı. Son yıllarında da edebiyat dünyasının saygı duyduğu ustalardan biri olarak anılmayı sürdürdü.
Tosuner yalnız yetişkinler için yazmadı; çocuk edebiyatına da eserler verdi. Keleş Osman, Arda’nın Derdi Ne?, Dur Bakalım Petek, Dayım Balon Olmuş… ve Yaz Sevenler Kış Sevenler gibi kitaplarıyla çocuk okurlara da ulaştı. Çocuk kitaplarında da aynı dikkatli, incitmeyen ve içten anlatımını sürdürdü.
Necati Tosuner, 23 Şubat 2026’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Ardında büyük iddialar yerine sakin, derin, özenli ve insanın en kırılgan yerine dokunan bir edebiyat bıraktı. Onu özel kılan, acıyı gösterişe dönüştürmeden yazabilmesiydi.
1948 – LP plak tanıtıldı, müzikte albüm çağı başladı
18 Haziran 1948’de Columbia Records, New York’taki Waldorf Astoria Oteli’nde düzenlenen basın toplantısıyla uzunçalar plağı tanıttı. 33⅓ devirle dönen bu yeni LP, yani long-playing plak, müzik dinleme alışkanlığını kökten değiştirdi. Böylece modern anlamda albüm çağının kapısı açıldı.
LP’den önce müzik piyasasında 78 devirlik taş plaklar yaygındı. Bu plaklar kısa süreli kayıtlar taşıyabiliyor, özellikle uzun klasik eserler için çok sayıda plağın arka arkaya kullanılması gerekiyordu. Bir senfoniyi dinlemek, bugünkü gibi tek bir albümü açıp bitirmek anlamına gelmiyordu; plak değiştirmek, yüz çevirmek ve parçaları bölünmüş halde takip etmek gerekiyordu.
Columbia’nın geliştirdiği mikro oluklu LP, bu soruna büyük bir çözüm getirdi. 12 inçlik bir plak, her yüzünde yaklaşık 20 dakikadan fazla müzik taşıyabiliyordu. Bu, özellikle klasik müzik için devrim niteliğindeydi. Senfoniler, konçertolar ve uzun kayıtlar daha bütünlüklü biçimde dinlenebilir hale geldi.
Ama LP’nin etkisi yalnız klasik müzikle sınırlı kalmadı. Zamanla caz, rock, pop, folk ve bütün popüler müzik türleri için albüm, sanatçının kendini ifade ettiği ana format oldu. Artık müzik yalnız tek tek şarkılar halinde değil, kapak tasarımı, şarkı sıralaması, tema ve bütünlük duygusuyla birlikte düşünülmeye başladı.
Bu değişim 1960’larda daha da belirginleşti. The Beatles, Bob Dylan, Pink Floyd, Miles Davis ve daha birçok sanatçı için albüm, bağımsız bir sanat formuna dönüştü. Dinleyici bir sanatçının yalnız hit şarkısını değil, bütün bir dünyasını satın alıyor, kapağını inceliyor, şarkıları sırayla dinliyor, plağı çeviriyor ve müzikle daha uzun bir ilişki kuruyordu.
LP aynı zamanda ev içi kültürü de değiştirdi. Salonlarda pikaplar yerini aldı, plak koleksiyonları kişisel zevkin göstergesine dönüştü. Bir insanın rafındaki plaklar, onun kimliğini, zevkini ve kuşağını anlatan nesneler haline geldi. Müzik artık yalnız radyodan gelen geçici bir ses değil, evde saklanan, seçilen ve tekrar tekrar dinlenen bir deneyimdi.
18 Haziran 1948 bu yüzden popüler kültür tarihinde önemli bir gündür. O gün tanıtılan LP plak, müziği yalnız daha uzun çalınan bir kayıt haline getirmedi; albüm fikrini doğurdu. Bugün dijital platformlarda bile hâlâ “albüm”den söz ediyorsak, bunun arkasında 1948’de başlayan o uzunçalar devrimi vardır.
1948 – İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi hazırlandı, savaşın yıkımından insan onuruna uzanan metin doğdu
18 Haziran 1948’de, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi taslağını kabul ederek Ekonomik ve Sosyal Konsey’e gönderdi. Bildirge henüz o gün bütün Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş değildi; ama insan hakları tarihinin en önemli metinlerinden biri, komisyon aşamasında olgunlaşmış ve dünya devletlerinin önüne çıkmaya hazır hale gelmişti.
Bu metnin arkasında II. Dünya Savaşı’nın büyük yıkımı vardı. Nazi kampları, soykırım, şehir bombardımanları, zorla yerinden edilmeler ve milyonlarca insanın ölümü, dünyaya çok acı bir ders vermişti: Devletler kendi vatandaşlarına ya da başka halklara sınırsız güçle davranırsa, insanlık büyük felaketlere sürüklenebilirdi. Bu yüzden savaş sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler, barışın yalnız devletler arasındaki anlaşmalarla değil, insanın temel haklarının tanınmasıyla korunabileceğini savundu.
İnsan Hakları Komisyonu’nun başında, eski ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt vardı. Ancak bildirge yalnız Amerika’nın ya da Batı dünyasının metni değildi. Fransa’dan René Cassin, Lübnan’dan Charles Malik, Çin’den Peng Chun Chang, Kanada’dan John Peters Humphrey, Hindistan’dan Hansa Mehta ve farklı ülkelerden temsilciler metnin oluşumunda rol oynadı. Bu çeşitlilik, bildirgenin “herkes için hak” iddiasını güçlendirdi.
Taslak hazırlanırken en çok tartışılan meselelerden biri, insan haklarının yalnız belli bir kültüre, dine, devlete ya da ideolojiye ait olup olmadığıydı. Bildirge, bu tartışmaya çok güçlü bir cevap verdi: İnsan, yalnız insan olduğu için bazı temel haklara sahiptir. Yaşama hakkı, özgürlük, güvenlik, işkence yasağı, hukukun önünde eşitlik, düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma hakkı ve adil yaşam koşulları bu anlayışın parçalarıydı.
Bildirgenin ilk maddesi, modern dünyanın en çok alıntılanan cümlelerinden biriyle başlar: Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Bu ifade, özellikle önemlidir. Çünkü taslak sürecinde kullanılan “all men” gibi ifadelerin bütün insanları kapsayacak biçimde değiştirilmesi için Hansa Mehta gibi isimler etkili olmuştu. Böylece metin, yalnız erkekleri değil, kadınları ve bütün insanları kapsayan daha evrensel bir dile kavuştu.
18 Haziran’da komisyonun kabul ettiği taslak, daha sonra Birleşmiş Milletler organlarında tartışıldı, değişiklik önerileriyle işlendi ve 10 Aralık 1948’de Paris’teki BM Genel Kurulu’nda kabul edildi. O gün kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, bağlayıcı bir antlaşma değildi; yani devletleri doğrudan mahkemeye götüren bir sözleşme gibi işlemiyordu. Ama zamanla uluslararası hukukun, anayasa metinlerinin, insan hakları sözleşmelerinin ve özgürlük mücadelelerinin temel referanslarından biri haline geldi.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar adil yargılanma, ifade özgürlüğü, eğitim, kadın hakları, çocuk hakları, işkence yasağı, sığınma hakkı ya da ayrımcılığa karşı eşitlik talep ederken hâlâ bu bildirgenin diline başvurur. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, devletlerin kendi vatandaşlarına “ne istersem yaparım” diyemeyeceği fikrini güçlendiren en önemli metinlerden biri oldu.
18 Haziran 1948’de savaşın küllerinden çıkan dünya, insan onurunu uluslararası düzenin merkezine koyacak metni şekillendirdi. 10 Aralık’ta kabul edilecek bildirgenin yolu, 18 Haziran’da komisyon masasından geçerek açıldı.
1952 – Cameron Earl test sürüşünde öldü, Formula 1’in tehlikeli yılları acı bir kayıpla başladı
18 Haziran 1952’de, İngiltere’nin Warwickshire bölgesindeki Nuneaton yakınlarında bulunan MIRA test pistinde bir yarış otomobili kazası yaşandı. İngiliz mühendis ve teknik danışman Cameron Earl, English Racing Automobiles, kısaca ERA, adına yapılan bir test sürüşü sırasında kaza yaptı. Kullandığı ERA R14B otomobilinin devrilmesi sonucu ağır yaralanan Earl, hastanede hayatını kaybetti.
Bu olay, Formula 1 tarihindeki ilk ölüm vakası olarak anılır. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır: Cameron Earl bir Grand Prix yarışında değil, bir test sürüşünde öldü. Yani bu, yarış sırasında yaşanan ilk Formula 1 ölümü değil; Formula 1 otomobiliyle bağlantılı ilk ölümcül olaydır.
Formula 1 Dünya Şampiyonası 1950’de başlamıştı. Spor henüz bugünkü profesyonel, küresel ve yüksek güvenlik standartlarına sahip yapısından çok uzaktı. Pistlerde güvenlik bariyerleri yetersizdi, araçların kokpit koruması zayıftı, kasklar bugünkü anlamda koruyucu değildi, yangın güvenliği sınırlıydı ve tek koltuklu yarış otomobillerinde sürücüyü koruyan modern güvenlik yapıları henüz gelişmemişti.
Cameron Earl yalnız direksiyon başına geçen bir test sürücüsü değildi; aynı zamanda otomobil mühendisliği alanında dikkat çekici bir isimdi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler tarafından Almanya’ya gönderilmiş, Mercedes-Benz ve Auto Union’ın 1930’lardaki Grand Prix otomobilleri üzerine teknik incelemeler yapmıştı. Alman yarış otomobili teknolojisi hakkında hazırladığı rapor, savaş sonrası İngiliz motor sporları mühendisliği için önemli kaynaklardan biri sayıldı.
Earl’ün test ettiği ERA R14B de bu dönemin ruhunu yansıtıyordu. Formula 1’in ilk yıllarında ekipler, savaş öncesinden kalma ya da savaş sonrası hızla geliştirilen otomobillerle yarışıyor; mühendisler daha fazla hız, daha iyi yol tutuş ve daha güçlü motorlar için sürekli denemeler yapıyordu. Ama hız arttıkça risk de büyüyordu. Güvenlik, çoğu zaman performansın gerisinden geliyordu.
18 Haziran’daki kaza, motor sporlarında mühendislerin ve test sürücülerinin de en az yarış pilotları kadar tehlike altında olduğunu gösterdi. Yeni parçalar, ayarlar ve teknik çözümler çoğu zaman yarıştan önce test pistlerinde deneniyordu. Bu denemeler, otomobilleri geliştirse de sürücüler için ciddi risk taşıyordu.
Cameron Earl henüz 29 yaşındaydı. Kaza sonrası MIRA pistinde tek koltuklu yarış otomobillerine yönelik kısıtlamalar getirildiği aktarılır. Bu da olayın bireysel bir trajedi olarak kalmadığını, test güvenliği konusunda da uyarıcı bir etki yarattığını gösterir.
Formula 1’in sonraki yılları da ne yazık ki çok sayıda ölümcül kazaya sahne oldu. 1950’ler, 1960’lar ve 1970’ler boyunca hızla büyüyen bu spor, güvenlik konusunda çok ağır bedeller ödedi. Bugün Formula 1’de halo sistemi, yangına dayanıklı kıyafetler, gelişmiş kasklar, tıbbi araçlar, güvenlik bariyerleri ve sıkı test kuralları varsa, bunun arkasında Cameron Earl gibi erken dönem kayıpların acı mirası da vardır.
1953 – Mısır’da cumhuriyet ilan edildi, krallık sona erdi ve yeni Arap milliyetçiliği yükseldi
18 Haziran 1953’te, Mısır’da cumhuriyet ilan edildi. Böylece Kral Faruk’un devrilmesiyle başlayan süreç resmen tamamlandı; Mısır’da monarşi kaldırıldı ve General Muhammed Necib ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu. Bu tarih, modern Mısır’ın yalnız yönetim biçimini değil, Ortadoğu’daki siyasi dengeleri de değiştiren büyük dönüşümün sembollerinden biridir.
Mısır, 19. yüzyılın sonlarından itibaren İngiltere’nin ağır etkisi altındaydı. İngiliz ordusu 1882’de Mısır’a girmiş, ülke 20. yüzyıl boyunca zaman zaman resmî bağımsızlığa sahip görünse de İngiliz nüfuzu, özellikle Süveyş Kanalı ve savunma politikası üzerinde sürmüştü. Bu nedenle Mısır milliyetçiliğinin en önemli hedeflerinden biri, İngiliz etkisinden tamamen kurtulmak ve gerçek egemenliği sağlamaktı.
1952’de Hür Subaylar Hareketi bu atmosferde sahneye çıktı. Cemal Abdülnasır ve arkadaşlarının öncülük ettiği genç subaylar, Kral Faruk yönetimini yolsuzluk, İngilizlerle yakınlık, sosyal adaletsizlik ve 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndaki başarısızlık nedeniyle hedef aldı. 23 Temmuz 1952’de yapılan askerî müdahaleyle Kral Faruk tahttan indirildi ve ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.
Başlangıçta krallık tamamen kaldırılmadı; Faruk’un küçük yaştaki oğlu II. Fuad kral ilan edildi. Ancak gerçek iktidar artık sarayda değil, Devrim Komuta Konseyi’nin elindeydi. Bu ara dönem bir yıldan az sürdü. 18 Haziran 1953’te monarşi resmen sona erdirildi ve Mısır Cumhuriyeti ilan edildi.
Cumhuriyetin ilk yüzü Muhammed Necib oldu. Necib, Hür Subaylar içinde yaşı, rütbesi ve toplumdaki itibarı nedeniyle öne çıkarılmıştı. Ancak perde arkasında asıl güç giderek Cemal Abdülnasır’ın elinde toplanıyordu. Nitekim kısa süre sonra Necib ile Nasır arasında iktidar mücadelesi başlayacak; Nasır, 1950’lerin ortalarından itibaren Mısır’ın ve Arap dünyasının en etkili liderlerinden biri haline gelecekti.
Mısır Cumhuriyeti’nin ilanı, yalnız bir taht değişikliği değildi. Toprak reformu, eski aristokrasinin gücünün kırılması, İngiliz askerî varlığına karşı mücadele, Arap milliyetçiliği, Filistin meselesi ve Süveyş Kanalı üzerindeki egemenlik iddiası bu yeni dönemin temel başlıkları oldu. Mısır artık kendisini yalnız Nil kıyısındaki eski bir krallık olarak değil, sömürgeciliğe karşı yükselen Arap ve Afrika dünyasının öncü ülkelerinden biri olarak görmeye başladı.
Ancak İngiliz egemenliğinin tamamen sona ermesi bir günde olmadı. 1953’te cumhuriyet ilan edilse de İngiliz askerleri Süveyş Kanalı bölgesinde kalmaya devam ediyordu. 1954’te yapılan anlaşmayla İngiliz birliklerinin kademeli çekilmesi kabul edildi; son İngiliz birlikleri 1956’da bölgeden ayrıldı. Aynı yıl Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesi ise İngiltere, Fransa ve İsrail’in müdahalesine yol açacak; Süveyş Krizi, Mısır’ın bağımsızlık iddiasını dünya gündeminin merkezine taşıyacaktı.
18 Haziran 1953 bu yüzden Mısır tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. O gün yalnız bir krallık kaldırılmadı; İngiliz etkisine karşı büyüyen milliyetçi hareket, cumhuriyet rejimiyle yeni bir devlet kimliği kazandı. Mısır, bu tarihten sonra Ortadoğu’da ve Arap dünyasında çok daha iddialı, çok daha etkili ve çok daha tartışmalı bir aktör olarak sahneye çıktı.
1957 – Necip Akar öldü, Gripin’i her eve sokan yerli ilaç öncüsü hayata veda etti
18 Haziran 1957’de, Türk eczacı ve sanayici Necip Akar hayatını kaybetti. Akar, Gripin markasını yaratan, erken Cumhuriyet döneminde yerli ilaç, kozmetik ve temizlik ürünleriyle geniş kitlelere ulaşan girişimcilerden biri oldu.
Necip Akar 1904’te Gaziantep’in Nizip ilçesinde doğdu. Henüz çocukken ailesiyle İstanbul’a geldi. Kadıköy’deki ilk öğreniminin ardından Vefa Lisesi’nde okudu ve 1924’te Eczacılık Okulu’ndan mezun oldu. Eczacılık eğitimi sırasında Divanyolu’ndaki Necip Özgül’ün eczanesinde çalıştı. O dönemde bazı ilaçlar, kremler ve basit formüllü ürünler doğrudan eczanelerde hazırlanıyordu. Akar da okulda teorik bilgi öğrenirken, eczanede üretimin pratiğini gördü.
Mezun olduktan sonra ağabeyi Cemil Akar’la birlikte küçük çaplı üretime başladı. İlk ürünleri arasında Şampuan Cemil, Necip Bey Kremi ve Necip Diş Macunu vardı. Daha sonra diş macunu formülünü geliştirerek Radyolin markasını çıkardı. Radyolin, aynı zamanda Türkiye’de modern reklamcılık anlayışının erken örneklerinden biri oldu. Afişler, dikkat çekici tanıtımlar ve yaygın satış ağıyla marka kısa sürede tanındı.
Necip Akar’ın asıl büyük çıkışı ise Gripin ile geldi. 1930’ların başında grip ve nezle salgınlarının yaygınlaştığı bir dönemde, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisi olan, tekli ambalajda satılabilen pratik bir ürün geliştirdi. Gripin adı, “grip” kelimesiyle o dönemin ünlü ağrı kesicisi Aspirin’in sonundaki “-in” ekini birleştiren akılda kalıcı bir marka adıydı.
Gripin, kısa sürede Türkiye’nin en bilinen ilaç markalarından biri haline geldi. Yıllarca evlerde, iş yerlerinde, bakkal çekmecelerinde ve eczanelerde kolayca bulunan bir ürün oldu. “Bir Gripin al, bir şeyin kalmaz” sözü de halk arasında markanın ne kadar yaygınlaştığını gösteren hafıza cümlelerinden birine dönüştü.
Necip Akar’ın başarısı yalnız ürün bulmakla sınırlı değildi. O, reklamın ve marka yaratmanın gücünü erken fark eden girişimcilerden biriydi. Ürünü üretmek kadar, onu halka doğru anlatmanın, akılda kalıcı bir isimle sunmanın ve yaygın dağıtım ağı kurmanın önemini gördü. Bu yönüyle Akar, Türkiye’de modern tüketici markalarının oluşum sürecinde dikkat çekici bir isimdir.
Akar’ın girişimciliği Gripin’le de sınırlı kalmadı. Radyolin diş macunu, Fay temizlik tozu, Puro sabunu, Opon ve başka ürünlerle yerli sanayi alanında farklı denemeler yaptı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ithal ürünlerin baskın olduğu bir pazarda, yerli üretimle ayakta kalmaya çalışan yeni bir sanayici kuşağın temsilcilerinden biri oldu.
18 Haziran 1957’deki ölümü de trajik oldu. Dönemin gazete haberlerine göre, Sivriada açıklarında denize düşen ortağı Muammer Bayer’i kurtarmak için suya atladı; ancak iki isim de denizde kayboldu. Türk Eczacıları Birliği yayınlarında da Necip Akar’ın 18 Haziran 1957’de bir meslektaşını kurtarmaya çalışırken deniz kazasında boğularak hayatını kaybettiği belirtilir.
Necip Akar öldüğünde henüz 53 yaşındaydı. Ardında yalnız bir marka değil, Türkiye’de yerli ilaç ve tüketim ürünü üretiminin erken dönemine ait güçlü bir girişimcilik hikâyesi bıraktı. Bugün Gripin adı hâlâ hatırlanıyorsa, bu biraz da onun eczane bilgisini, üretim cesaretini, reklam zekâsını ve halkın ihtiyacını görme becerisini bir araya getirmesindendir.
1959 – İzmit’in Atatürk Anıtı’nı yapan öncü heykeltıraş Nijat Sirel hayata veda etti
18 Haziran 1959’da, Türk heykel sanatının öncü isimlerinden Ali Nijat Sirel İstanbul’da hayatını kaybetti. Cumhuriyet’in ilk kuşak heykeltıraşları arasında yer alan Sirel, özellikle Atatürk anıtlarıyla tanındı. Onu Kocaeli için ayrıca önemli kılan eser ise İzmit’in en bilinen anıtlarından biri olan İzmit Atatürk Anıtı’dır.
Nijat Sirel, 1898’de Amasya’da doğdu. İstanbul Sultanisi’ni bitirdikten sonra heykel eğitimi almak üzere Almanya’ya gönderildi. Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde eğitim gördü. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye’ye döndüğünde, ülkede modern anlamda anıt heykel geleneği henüz çok yeniydi. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte kamusal alanda heykel, aynı zamanda yeni rejimin görünür sembollerinden biri haline gelmişti.
Sirel, bu yeni dönemin öncü sanatçılarından biri oldu. Mahir Tomruk’la birlikte Bursa Atatürk Anıtı’nı yaptı; ardından Çanakkale, Bolu ve Kocaeli’deki Atatürk anıtlarıyla Cumhuriyet’in kamusal hafızasına iz bıraktı. Bu anıtlar, Yeni Cumhuriyet’in Atatürk imgesini şehirlerin merkezine yerleştiren, halka açık alanlarda ortak bir hafıza kuran eserlerdi.
Kocaeli açısından en önemli eseri, bugün de İzmit’in hafızasında yer eden Atatürk Heykeli’dir. Heykel, İzmit Kozluk Mahallesi’nde, Saray Yokuşu’nda, Cumhuriyet alanı ve Saat Kulesi çevresinde yer alır. Bronzdan yapılan heykel, asker üniformalı Mustafa Kemal Atatürk’ü gösterir. Kaidesinde ise Atatürk’ün İzmit’te halka söylediği sözlerden parçalar ve İzmit’in kurtuluşuna ilişkin tarih yer alır.
Bu anıtın 1933’te, Cumhuriyet’in 10. yılına yetiştirilmek üzere yapılmış olması da önemlidir. 1933, Türkiye’de Cumhuriyet’in kendisini anlatma ve şehir meydanlarında görünür kılma yılıydı. Onuncu Yıl Marşı, törenler, anıtlar ve kamusal simgelerle yeni devletin kurucu hafızası güçlendiriliyordu. İzmit Atatürk Anıtı da bu atmosferin Kocaeli’deki en somut izlerinden biri oldu.
İzmit Atatürk Anıtı’nı değerli kılan şeylerden biri de Atatürk’ün sağlığında yapılmış olmasıdır. Bu nedenle anıt, yalnız bir sanat eseri değil, Atatürk döneminde Cumhuriyet’in 10. yıl coşkusuyla yapılan erken Cumhuriyet anıtlarından biridir.
Nijat Sirel’in sanat hayatı yalnız anıtlarla sınırlı değildi. Büstler, portreler ve figüratif çalışmalar yaptı. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nde eserleri bulunan sanatçı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. 1952’de Akademi müdürlüğüne atandı ve ölümüne kadar bu görevi sürdürdü. Bu yönüyle Türkiye’de heykel eğitiminin gelişmesine katkı sağlayan bir sanat hocasıydı.
18 Haziran 1959 bu yüzden Kocaeli açısından da hatırlanması gereken bir tarihtir. O gün hayatını kaybeden Nijat Sirel, İzmit’in şehir hafızasında yer tutan Atatürk Anıtı’nın sanatçısıydı. Her gün yanından geçilen, çoğu zaman fark edilmeden bakılan bu anıtın arkasında, Cumhuriyet’in ilk heykel kuşağından gelen bir sanatçının emeği vardı.
1974 – Mareşal Jukov öldü, Berlin’e yürüyen Kızıl Ordu’nun komutanı tarihe karıştı
18 Haziran 1974’te, Sovyetler Birliği’nin ünlü komutanlarından Georgi Jukov Moskova’da hayatını kaybetti. II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’na karşı kazanılan Sovyet zaferinin en önemli askerî isimlerinden biri olan Jukov, özellikle Moskova, Stalingrad, Kursk ve Berlin hattındaki rolüyle tarihe geçti.
Jukov, yoksul bir köylü ailesinden geliyordu. Çarlık Rusyası döneminde askerliğe başladı, ardından Kızıl Ordu içinde yükseldi. Sert, disiplinli, sonuç almaya odaklı ve gerektiğinde çok ağır bedelleri göze alan bir komutan olarak tanındı. Onun askerî kariyeri, Sovyetler Birliği’nin 20. yüzyıldaki yükselişi ve savaşla yoğrulan kaderiyle iç içe geçti.
1941’de Nazi Almanyası Sovyetler Birliği’ne saldırdığında, Sovyet ordusu büyük bir felaketle karşı karşıya kaldı. Alman ordusu kısa sürede devasa toprakları ele geçirdi, milyonlarca Sovyet askeri esir düştü ve Moskova doğrudan tehdit altına girdi. Jukov, Moskova savunmasının örgütlenmesinde kritik rol oynadı. Alman ordusunun başkent önlerinde durdurulması, savaşın ilk büyük kırılmalarından biri oldu.
Daha sonra Stalingrad, Kursk ve Doğu Cephesi’nin büyük taarruzlarında Jukov’un adı öne çıktı. Stalingrad’da Alman ordusunun kuşatılması ve teslim olması, Hitler’in yenilmezlik imajını ağır biçimde sarstı. Kursk ise tarihin en büyük tank savaşlarından biri olarak, Almanların doğuda stratejik inisiyatifi kaybettiği anlardan biri oldu.
Jukov’un en sembolik anı ise Berlin’dir. 1945’te Sovyet ordusu Almanya’nın kalbine ilerlerken, Berlin’i alan cephe komutanlarından biri Jukov’du. Nazi Almanyası’nın teslimiyetine giden yol, Kızıl Ordu’nun Berlin’e girmesiyle açıldı. Bu nedenle Jukov, Sovyet halkı için “zafer mareşali” olarak anıldı.
Ancak onun hayatı zaferden sonra da kolay olmadı. Jukov’un büyük ünü, Stalin’i rahatsız etti. Savaş sonrası dönemde görevlerinden uzaklaştırıldı, etkisi azaltıldı. Stalin’in ölümünden sonra yeniden yükseldi, Savunma Bakanı oldu; fakat Sovyet siyasetindeki güç mücadeleleri içinde bir kez daha tasfiye edildi. Böylece savaş meydanlarının kahramanı, barış döneminin siyasi hesaplaşmalarında sürekli gölgede bırakıldı.
Jukov’un mirası tartışmalıdır. Bir yandan Nazi Almanyası’nın yenilmesinde belirleyici rol oynayan büyük bir askerî stratejist olarak görülür. Öte yandan Sovyet savaş yönetiminin insan kaybını çok ağır biçimde göze alan sert anlayışının da temsilcilerinden biridir. Onun komutanlığı, zaferin büyüklüğü kadar bedelinin ağırlığını da hatırlatır.
18 Haziran 1974 bu yüzden II. Dünya Savaşı tarihinin en önemli askerî figürlerinden birinin ölüm tarihidir. Georgi Jukov, Berlin’e yürüyen orduların komutanı olarak tarihe geçti. Onun adı, Sovyet zaferinin gururunu da savaşın korkunç maliyetini de birlikte taşır.
1974 – Vincenzo Montella doğdu, Roma’nın “Küçük Uçak”ı Türkiye A Milli Takımı’nın hocası oldu
18 Haziran 1974’te, İtalyan eski millî futbolcu ve teknik direktör Vincenzo Montella doğdu. Futbolculuk yıllarında küçük boyuna rağmen ceza sahasındaki etkisi, bitiriciliği ve gol sevinciyle tanındı. Kollarını iki yana açarak yaptığı uçak sevinci nedeniyle ona İtalya’da “Aeroplanino”, yani “Küçük Uçak” lakabı takıldı.
Montella, futbolculuk kariyerinde Empoli, Genoa, Sampdoria, Roma ve Fulham gibi takımlarda forma giydi. En çok Roma yıllarıyla hatırlandı. 1999-2007 arasında Roma forması giydi; Francesco Totti ve Gabriel Batistuta gibi yıldızlarla aynı takımda oynadı. 2000-2001 sezonunda Roma’nın Serie A şampiyonluğu yaşayan kadrosunda yer aldı. İtalya Millî Takımı formasını da giyen Montella, EURO 2000’de final oynayan kadronun parçasıydı.
Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe yöneldi. Roma altyapısı ve A takımıyla başlayan antrenörlük kariyerinde Catania, Fiorentina, Sampdoria, Milan, Sevilla ve Adana Demirspor gibi takımları çalıştırdı. Özellikle Fiorentina döneminde oynattığı pas oyunu ve hücumcu anlayışla dikkat çekti. Türkiye ile bağı ise önce Adana Demirspor’da kuruldu. Süper Lig’de geçirdiği bu dönem, onun Türk futbolunu, oyuncu karakterini ve ülkenin futbol atmosferini daha yakından tanımasını sağladı.
Montella, 2023’te Türkiye A Millî Futbol Takımı’nın teknik direktörlüğüne getirildi. Türkiye Futbol Federasyonu, 21 Eylül 2023’te Montella ile 3 yıllık anlaşma sağlandığını duyurdu.
Montella’nın Türkiye’deki ilk büyük başarısı, A Millî Takım’ı EURO 2024’e taşıması oldu. Türkiye, grup elemelerini lider tamamlayarak turnuvaya gitti. Almanya’daki EURO 2024’te ise genç ve enerjik kadrosuyla dikkat çekti. Ay-yıldızlı ekip, Avusturya’yı 2-1 yenerek çeyrek finale yükseldi ve 2008’den sonra ilk kez Avrupa Şampiyonası’nda son sekiz takım arasına kaldı. Bu başarı, Montella’nın Türkiye’de kısa sürede benimsenmesini sağladı.
Onun teknik direktörlüğünde Türkiye’nin oyun anlayışı da tartışıldı. Montella, zaman zaman santrforsuz oyun, hareketli hücum hattı, genç oyunculara güven ve önde baskı gibi tercihleriyle gündeme geldi. Arda Güler, Kenan Yıldız, Barış Alper Yılmaz, Ferdi Kadıoğlu, Hakan Çalhanoğlu ve diğer oyuncularla kurduğu yapı, Türkiye’nin hem yetenekli hem de kırılgan bir takım olduğunu gösterdi. Montella’nın görevi, bu potansiyeli istikrarlı bir millî takım kimliğine dönüştürmekti.
2025’te Türkiye Futbol Federasyonu, Montella’nın sözleşmesinin 2028 Avrupa Şampiyonası sonuna kadar uzatıldığını açıkladı. Bu da federasyonun İtalyan teknik adama uzun vadeli bir proje gözüyle baktığını gösterdi. Türkiye’de millî takım teknik direktörleri genellikle kısa sürede büyük baskı altında kalır; bu nedenle Montella’nın görev süresinin uzatılması, istikrar arayışı bakımından dikkat çekici oldu.
Vincenzo Montella, futbolculukta Roma’nın “Küçük Uçak”ı olarak tanındı; teknik direktörlükte ise Türkiye A Millî Takımı’nın başında, yeni kuşağın potansiyelini sahaya yansıtmaya çalışan isimlerden biri haline geldi. Türk futbolu için bugün onun adı, yalnız geçmişteki golleriyle değil, ay-yıldızlı takımın geleceğiyle de birlikte anılıyor.
1979 – Carter ve Brejnev SALT II’yi imzaladı, nükleer yarışa sınır koymak istediler
18 Haziran 1979’da ABD Başkanı Jimmy Carter ile Sovyet lideri Leonid Brejnev, Avusturya’nın başkenti Viyana’da SALT II Antlaşması’nı imzaladı. Açılımı Strategic Arms Limitation Talks olan SALT, Türkçeye “Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri” diye çevrilebilir. Ama asıl anlamı daha basitti: Dünyayı yok edebilecek nükleer silah yarışına hiç değilse bazı sınırlar koymak.
Soğuk Savaş yıllarında Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği, yalnız siyasi ve ideolojik olarak değil, nükleer silah gücüyle de birbirine meydan okuyordu. Her iki taraf da kıtalararası füzeler, denizaltılardan atılan nükleer füzeler ve uzun menzilli bombardıman uçakları geliştiriyordu. Bu silahların amacı kullanılmaktan ziyade, karşı tarafı saldırmaktan caydırmaktı. Ancak bu denge aynı zamanda bütün dünyanın birkaç kişinin alacağı bir kararın ucunda yaşaması anlamına geliyordu.
SALT II, işte bu korku ortamında ortaya çıktı. Antlaşma, iki süper gücün stratejik nükleer taşıyıcı sistemlerine sınırlar getirmeyi hedefliyordu. Yani kıtalararası balistik füzeler, denizaltıdan fırlatılan füzeler, ağır bombardıman uçakları ve birden fazla nükleer başlık taşıyabilen sistemler belirli sayılarla sınırlandırılacaktı. Amaç nükleer silahları tamamen ortadan kaldırmak değil, yarışın kontrolden çıkmasını engellemekti.
Bu görüşmeler uzun sürdü. SALT I anlaşmaları 1972’de Nixon ve Brejnev döneminde imzalanmıştı. SALT II ise yaklaşık yedi yıllık zorlu müzakerelerin ardından Viyana’da Carter ve Brejnev’in imzasıyla sonuçlandı. Carter, aynı gün Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmada, nükleer çağda ABD ile Sovyetler Birliği’nin ya barış içinde yaşayacağını ya da hiç yaşayamayacağını söylüyordu. Bu cümle, dönemin ruhunu çok iyi anlatıyordu: Nükleer savaş artık yalnız iki ülkenin değil, insanlığın felaketi demekti.
Antlaşmanın imzalanması büyük bir diplomatik başarı gibi görünse de yolu kolay olmadı. Amerika’da birçok kişi SALT II’ye kuşkuyla bakıyordu. Bazıları Sovyetler Birliği’ne fazla taviz verildiğini, bazıları ise anlaşmanın yeterince güçlü olmadığını savunuyordu. Silahların sayısı, denetim yöntemleri, gizli geliştirme programları ve karşı tarafın kurallara uyup uymayacağı en çok tartışılan başlıklardı.
Asıl kırılma ise birkaç ay sonra yaşandı. Aralık 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal etti. Bu gelişme, Washington’daki siyasi havayı tamamen değiştirdi. Carter yönetimi, SALT II’nin Senato’daki onay sürecini geri çekti. Böylece antlaşma imzalanmış olmasına rağmen ABD Senatosu tarafından hiçbir zaman resmen onaylanmadı.
Buna rağmen SALT II tamamen yok sayılmadı. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği, sonraki yıllarda antlaşmanın birçok sınırına fiilen uymaya devam etti. Yani belge hukukî olarak tam yürürlüğe girmese de nükleer yarışın kuralsız biçimde tırmanmasını sınırlayan bir referans noktası oldu. Daha sonra başlayacak START görüşmeleri de bu birikimin üzerine kuruldu.
18 Haziran 1979 bu yüzden Soğuk Savaş tarihinde önemli bir gündür. O gün Carter ve Brejnev, birbirlerine güvenmedikleri halde aynı masaya oturdu. İki süper güç, dünyayı defalarca yok edebilecek silahlara sahipken, hiç değilse bu yarışın bazı kurallara bağlanması gerektiğini kabul etti. SALT II, tam başarıya ulaşamamış olsa da nükleer çağda barışın yalnız iyi niyetle değil, zor pazarlıklarla, denetimle ve karşılıklı korkunun yönetilmesiyle korunmaya çalışıldığını gösterdi.
1983 – Sally Ride uzaya çıktı, Amerikan uzay tarihinde cam tavan kırıldı
18 Haziran 1983’te, Amerikalı astronot Sally Ride, Challenger uzay mekiğiyle uzaya çıkarak Amerika Birleşik Devletleri tarihinde uzaya giden ilk kadın oldu. STS-7 göreviyle gerçekleşen bu uçuş, yalnız NASA tarihi için değil, kadınların bilim ve teknoloji alanındaki görünürlüğü açısından da büyük bir dönüm noktasıydı.
Sally Ride fizikçiydi. Stanford Üniversitesi’nde eğitim gördü, doktorasını yaptı ve 1978’de NASA’nın yeni astronot sınıfına seçildi. Bu sınıf, Amerikan uzay programında kadınların da astronot olarak kabul edildiği ilk kuşaklardan biriydi. Uzay mekiği programı, askerî test pilotları dışında bilim insanlarını ve mühendisleri de uzaya taşıyacak yeni bir dönem başlatıyordu.
Ride’ın uzaya çıkışı, 1960’ların ve 1970’lerin erkek egemen uzay kahramanı imajını değiştirdi. Sovyetler Birliği, Valentina Tereşkova’yı 1963’te uzaya göndermişti; ancak Amerika’nın ilk kadın astronotunu uzaya göndermesi için 1983’e kadar beklemek gerekmişti. Bu nedenle Sally Ride’ın uçuşu, Amerika’da büyük ilgiyle izlendi.
Challenger’daki görevinde Ride, yalnız sembolik bir yolcu değildi. Görev uzmanı olarak robot kolun kullanımı ve uyduların yerleştirilmesi gibi teknik işlerde rol aldı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü onun başarısı yalnız “ilk kadın” olmasıyla sınırlı değildi. Ride, bilimsel ve teknik yeterliliğiyle uzay ekibinin aktif bir parçasıydı.
Buna rağmen dönemin basını, Ride’a çoğu zaman mesleki yeterliliğinden çok kadınlığı üzerinden sorular yöneltti. Uzayda makyaj yapıp yapmayacağı, uçuşun duygusal etkileri ya da kadın bedeniyle ilgili gereksiz sorular gündeme getirildi. Ride ise kendisini tek bir cümleyle tanımlıyordu: O bir astronottu.
Sally Ride daha sonra ikinci kez uzaya çıktı, Challenger faciasının ardından kurulan soruşturma komisyonunda görev aldı ve NASA’dan ayrıldıktan sonra bilim eğitimine yöneldi. Özellikle kız çocuklarının bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarına ilgi duyması için çalışmalar yaptı. Bu yönüyle etkisi, uzay uçuşunun çok ötesine geçti.
18 Haziran 1983 bu yüzden Amerikan uzay tarihinde cam tavanın kırıldığı gündür. Sally Ride, uzaya yalnız kendi adına çıkmadı; bilimde ve keşifte kadınların da en ön safta yer alabileceğini gösterdi. Onun Challenger yolculuğu, milyonlarca çocuğa gökyüzünün yalnız erkek kahramanlara ait olmadığını anlattı.
1988 – Turgut Özal’a ANAP kongresinde suikast girişimi düzenlendi, Başbakan saldırıdan yaralı kurtuldu
18 Haziran 1988’de, dönemin Başbakanı Turgut Özal, Ankara Atatürk Spor Salonu’nda yapılan ANAP 2. Olağan Büyük Kongresi sırasında silahlı saldırıya uğradı. Saldırgan Kartal Demirağ, Özal konuşma yapmak üzere kürsüye çıktığında ateş açtı. Kurşunlardan biri mikrofon ayağına çarparak sekti ve Özal’ın sağ el başparmağını yaraladı.
Olay, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde en çok hatırlanan suikast girişimlerinden biri oldu. Çünkü saldırı kapalı kapılar ardında değil, binlerce kişinin bulunduğu bir parti kongresinde, kameraların ve kalabalığın önünde gerçekleşti. Salon bir anda panik içinde karıştı; korumalar ve partililer saldırgana müdahale etti. Kartal Demirağ, koruma polisinin açtığı ateş sonucu yaralanarak yakalandı.
Turgut Özal o sırada Türkiye siyasetinin en güçlü isimlerinden biriydi. 1983 seçimlerinden sonra ANAP’ı iktidara taşımış, ekonomide serbestleşme, ihracat, döviz rejimi, piyasa reformları ve dışa açılma gibi başlıklarla ülkenin yönünü değiştiren politikalar izlemişti. Bu politikalar ona hem güçlü bir destek hem de sert bir muhalefet kazandırmıştı. 1988’deki kongre, Özal’ın siyasi liderliğini yeniden gösterdiği büyük bir sahneydi.
Suikast girişiminden sonra yaşananlar da olayın hafızadaki yerini büyüttü. Özal, elinden yaralanmasına rağmen kısa süre sonra yeniden kürsüye döndü. Konuşmasında, “Allah’ın verdiği ömrü ondan başka alacak yoktur” diyerek salondaki paniği yatıştırmaya çalıştı. Bu görüntü, Özal’ın siyasi imajında önemli bir yere oturdu; saldırıdan sonra geri adım atmayan, kalabalığın önünde konuşmasını sürdüren lider görüntüsü hafızalara kazındı.
Kartal Demirağ daha sonra yargılandı ve ağır cezalara çarptırıldı. Ancak suikast girişiminin arkasında kimin ya da hangi çevrelerin bulunduğu konusu yıllarca tartışıldı. Olayın tek başına bir saldırganın girişimi mi olduğu, yoksa daha geniş bağlantılar taşıyıp taşımadığı konusunda farklı iddialar ortaya atıldı. Bu nedenle Özal suikastı, Türkiye’nin yakın tarihindeki karanlık ve tartışmalı dosyalardan biri olarak kaldı.
1988’deki saldırı aynı zamanda Türkiye’nin 1980 darbesi sonrasındaki siyasi atmosferini de gösteriyordu. 1983’te sivil siyasete dönülmüş, ANAP iktidarı ülkeyi yönetmeye başlamıştı; ancak devlet, güvenlik, siyaset ve toplum arasındaki gerilimler henüz tam olarak yatışmamıştı. Özal’a yönelik saldırı, bu dönemin kırılganlığını açıkça ortaya koydu.
18 Haziran 1988’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, herkesin gözü önünde ölümden döndü. Özal’ın yaralı halde kürsüye dönmesi, saldırganın yakalanması ve olayın ardındaki soru işaretleri, bu suikast girişimini Türkiye siyasi tarihinin unutulmaz anlarından biri haline getirdi.
1992 – Mostar’da savaşın ilk evresi kapanırken, şehir yeni bir trajedinin eşiğine geldi
1992 Haziran’ında, Bosna Savaşı’nın en acı sembollerinden biri haline gelecek Mostar için çok kritik günler yaşanıyordu. Neretva Nehri kıyısındaki bu tarihî şehir, savaşın ilk aylarında Yugoslav Halk Ordusu ve Bosnalı Sırp güçlerinin saldırılarına hedef olmuştu. Kent, Nisan 1992’den itibaren kuşatma, bombardıman ve sokak çatışmalarıyla sarsıldı.
Mostar yalnız askerî bir hedef değildi. Osmanlı’dan Avusturya-Macaristan dönemine, Yugoslavya’dan modern Bosna-Hersek’e uzanan çok katmanlı bir şehir hafızasına sahipti. Müslüman Boşnaklar, Hırvatlar ve Sırplar aynı kentte yaşıyor; camiler, kiliseler, taş sokaklar ve Neretva üzerindeki tarihî köprüler Mostar’ın çok kültürlü kimliğini görünür kılıyordu. Bu yüzden Mostar’daki savaş, bir ortak şehir hayatının parçalanması anlamına da geliyordu.
1992’deki ilk çatışma evresinde, Hırvat Savunma Konseyi olarak bilinen HVO ile Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’na bağlı güçler, JNA ve Sırp güçlerine karşı aynı cephede yer aldı. Haziran 1992’de JNA’nın Mostar’dan çıkarılmasıyla savaşın ilk aşaması kapandı. Ancak bu, şehir için barış anlamına gelmedi. Aksine Mostar, kısa süre sonra eski müttefiklerin birbirine düşeceği çok daha karmaşık ve acı bir çatışmanın merkezine dönüşecekti.
1993’te Boşnaklar ile Hırvat güçler arasındaki savaş Mostar’ı yeniden böldü. Kentin batısı büyük ölçüde HVO’nun, doğusu ise Boşnak güçlerin kontrolünde kaldı. Doğu Mostar ağır kuşatma, top ateşi, keskin nişancı saldırıları, açlık, susuzluk ve insani yardım engelleriyle yaşamak zorunda bırakıldı. Siviller için şehir, hayatta kalma mücadelesinin mekânı haline geldi.
Mostar denince akla gelen en büyük sembol ise Stari Most, yani Eski Köprü’dür. 16. yüzyılda Osmanlı döneminde inşa edilen bu köprü, yalnız iki yakayı değil, farklı toplulukların ortak şehir hafızasını da birbirine bağlıyordu. 9 Kasım 1993’te köprünün HVO ateşiyle yıkılması, Bosna Savaşı’nın en sarsıcı görüntülerinden biri oldu. Köprünün yıkılışı, Mostar’ın fiziksel olduğu kadar kültürel ve toplumsal olarak da parçalanmasının sembolü sayıldı.
18 Haziran 1992 bu nedenle Mostar için büyük bir kırılmanın eşiğidir. İlk kuşatma geride kalırken, şehir çok geçmeden eski müttefiklerin birbirine silah doğrulttuğu, sivillerin ağır bedel ödediği ve tarihî köprüsüyle birlikte ortak yaşam hafızasının da yıkıldığı bir trajedinin içine sürüklenecekti.
1992 – Yeşil Kart kabul edildi, dar gelirli yurttaşlara ücretsiz sağlık kapısı açıldı
18 Haziran 1992’de, sağlık hizmetlerinden yararlanmakta zorlanan dar gelirli yurttaşlar için Yeşil Kart uygulamasını başlatan kanun TBMM’de kabul edildi. Resmî adıyla “Ödeme Gücü Olmayan Vatandaşların Tedavi Giderlerinin Yeşil Kart Verilerek Devlet Tarafından Karşılanması Hakkında Kanun”, hiçbir sosyal güvenlik kurumuna bağlı olmayan ve sağlık giderlerini karşılayacak durumda bulunmayan Türk vatandaşlarını kapsıyordu.
Bugünün okuyucusu için sağlık hizmetine ulaşmak hâlâ zaman zaman zor olabilir; ama 1990’ların başında sorun çok daha ağırdı. SSK, Bağ-Kur ya da Emekli Sandığı kapsamında olmayan milyonlarca insan vardı. Kırsalda yaşayan yoksullar, kayıt dışı çalışanlar, düzenli geliri olmayanlar, işsizler ve sosyal güvenceye erişemeyen aileler için hastaneye gitmek çoğu zaman büyük bir ekonomik yük anlamına geliyordu.
Yeşil Kart uygulaması, bu boşluğu kapatmak için getirildi. Kanunun amacı, sosyal güvencesi bulunmayan ve ödeme gücü olmayan yurttaşların tedavi giderlerinin devlet tarafından karşılanmasıydı. Bu kişilere bir Yeşil Kart veriliyor; böylece belirlenen sağlık hizmetlerinden ücret ödemeden yararlanabilmeleri hedefleniyordu.
Uygulama, devletin sağlık hizmetini yalnız prim ödeyenlerin değil, geliri yetmeyenlerin de hakkı olarak görmeye başladığını gösteren önemli bir sosyal politika adımıydı. Türkiye’de sosyal devlet anlayışının en görünür uygulamalarından biri haline gelen Yeşil Kart, özellikle 1990’lar ve 2000’lerde milyonlarca insan için hastane kapısını açtı.
Elbette uygulama zaman içinde tartışmaları da beraberinde getirdi. Kimlerin gerçekten yoksul sayılacağı, gelir tespitinin nasıl yapılacağı, kartın kötüye kullanılıp kullanılmadığı, kapsamın yeterli olup olmadığı ve sağlık hizmetinin kalitesi gibi başlıklar sık sık gündeme geldi. Buna rağmen Yeşil Kart, sosyal güvencesizlerin sağlık hizmetine erişiminde Türkiye’nin en önemli ara çözümlerinden biri oldu.
Yeşil Kart sistemi yıllar içinde genişledi. 1995’te yaklaşık 1,7 milyon kişi Yeşil Kart sahibiyken, 2010’a gelindiğinde bu sayı 10 milyonun üzerine çıktı. Bu rakam, Türkiye’de sağlık güvencesi dışında kalan geniş bir nüfusun varlığını gösterdiği kadar, uygulamanın toplumdaki gerçek ihtiyaca karşılık verdiğini de ortaya koyuyordu.
2012’den itibaren Yeşil Kart uygulaması, Genel Sağlık Sigortası sistemiyle bütünleşti. Böylece ayrı bir “Yeşil Kart” düzeni yerine, gelir testi ve prim desteği üzerinden daha geniş kapsamlı bir sağlık güvencesi modeline geçildi. Ancak Yeşil Kart adı, Türkiye’de uzun yıllar yoksulların sağlık hizmetine erişimini ifade eden güçlü bir toplumsal hafıza olarak kaldı.
1995 – Budyonnovsk hastane baskını Rusya’yı sarstı, Çeçen savaşı sivillerin üzerine yıkıldı
1995 Haziran’ında, Birinci Çeçen Savaşı’nın en sarsıcı olaylarından biri yaşandı. Çeçen saha komutanı Şamil Basayev liderliğindeki silahlı grup, Rusya’nın Stavropol Krayı’ndaki Budyonnovsk kentine saldırdı ve çok sayıda sivili rehin aldı. Saldırı 14 Haziran’da başladı; 18 Haziran’da ise kriz, Rus hükümetinin ateşkes ve görüşme taleplerini kabul ettiği kritik bir dönemece girdi.
Basayev ve adamları önce kentte polis merkezine ve bazı kamu binalarına saldırdı. Ardından Budyonnovsk hastanesine yöneldi. Hastane, kadınların, çocukların, yaşlıların, hastaların ve sağlık çalışanlarının bulunduğu bir yerdi. Silahlı grubun burada çok sayıda sivili rehin alması, olayı askerî bir eylem olmaktan çıkarıp büyük bir terör saldırısına dönüştürdü.
Rehine sayısı kaynaklarda farklı verilir; ancak olayda 1000’in üzerinde, hatta bazı anlatımlara göre 1500’den fazla kişi hastane kompleksinde tutuldu. Basayev’in talebi, Rus ordusunun Çeçenistan’daki operasyonlarını durdurması ve Çeçen tarafıyla doğrudan görüşmelerin başlatılmasıydı. Yani amaç, Moskova’yı cephede değil, sivillerin hayatı üzerinden siyasi taviz vermeye zorlamaktı.
O sırada Rusya, Çeçenistan’da çok kanlı bir savaş yürütüyordu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Çeçenistan bağımsızlık ilan etmiş, Moskova bunu kabul etmemişti. 1994’te başlayan Birinci Çeçen Savaşı, özellikle başkent Grozni’de büyük yıkıma yol açmıştı. Rus ordusunun sert operasyonları, sivil kayıplar ve Çeçen direnişinin giderek radikalleşmesi, savaşı daha da acımasız hale getirmişti.
Budyonnovsk baskını bu savaşın niteliğini değiştiren olaylardan biri oldu. Çünkü savaş artık yalnız Çeçenistan topraklarında yaşanan bir çatışma gibi görünmüyordu; Rusya’nın iç bölgelerindeki siviller de hedef alınmıştı. Hastanede rehin tutulan insanların görüntüleri, Rus kamuoyunu derinden sarstı. Devletin sivilleri koruyamadığı duygusu ve Çeçen savaşının ülke içine taşması, Moskova üzerindeki baskıyı artırdı.
Rus güvenlik güçleri hastaneye operasyon düzenlemeye çalıştı; ancak girişimler ağır kayıplara yol açtı ve rehinelerin hayatını daha büyük tehlikeye attı. Krizin sonunda dönemin Rusya Başbakanı Viktor Çernomırdin, Basayev ile telefon görüşmesi yaptı. 18 Haziran’da yapılan müzakereler sonucunda Rus tarafı, Çeçenistan’da askerî operasyonları durdurma ve görüşmeleri başlatma yönünde adım atmayı kabul etti. Bu anlaşma, çok sayıda rehinenin serbest bırakılmasının yolunu açtı.
Baskın 19 Haziran’da sona erdi. Basayev ve adamları, bazı gönüllü rehineler ve gazeteciler eşliğinde Çeçenistan’a doğru otobüslerle ayrıldı. Bu sonuç, Rus devleti açısından büyük bir itibar kaybı olarak görüldü. Çünkü silahlı bir grup sivilleri rehin alarak Kremlin’i müzakereye zorlamıştı. Ancak olayın bedelini en ağır biçimde siviller ödedi: 100’den fazla kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.
Budyonnovsk baskını, Çeçen davası açısından da ağır bir kırılmaydı. Çeçenistan’daki savaşta Rus ordusunun sivillere verdiği zarar ne kadar büyük olursa olsun, bir hastanenin basılması ve sivillerin toplu halde rehin alınması dünya kamuoyunda derin tepki yarattı. Basayev, bazı Çeçen çevrelerinde askerî başarı elde etmiş bir komutan gibi görülse de Budyonnovsk olayı onu uluslararası ölçekte sivilleri hedef alan terör eylemleriyle anılan bir figüre dönüştürdü.
18 Haziran 1995 bu yüzden yalnız bir rehine krizinin tarihi değildir. O gün Rusya, Çeçenistan’daki savaşı masaya yatırmak zorunda kaldı; ama bunu sağlayan yöntem, masum insanların hayatı üzerinden kurulan korkunç bir baskıydı. Budyonnovsk hastane baskını, modern savaşlarda sivillerin nasıl pazarlık aracına dönüştürülebildiğini ve terörün bir siyasi hedefe ulaşsa bile geride nasıl onarılamaz bir ahlaki yıkım bıraktığını gösteren karanlık bir olay olarak tarihe geçti.
1997 – Erbakan istifa etti, REFAHYOL hükümeti 28 Şubat baskısıyla sona erdi
18 Haziran 1997’de, Başbakan Necmettin Erbakan, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu ve kamuoyunda REFAHYOL olarak bilinen koalisyon hükümetinin istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Böylece Türkiye’nin 54. hükümeti sona erdi; 28 Şubat sürecinin en kritik siyasi dönemeçlerinden biri yaşandı.
REFAHYOL hükümeti, 1996’da Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan ile DYP lideri Tansu Çiller arasında kurulmuştu. Bu koalisyon, Türkiye’de ilk kez İslamcı çizgideki Refah Partisi’ni iktidarın merkezine taşımıştı. Ancak hükümet, daha ilk günden itibaren asker, yargı, medya, büyük sermaye çevreleri ve laiklik hassasiyeti taşıyan kesimlerle sert bir gerilim yaşadı.
28 Şubat 1997’de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı, bu gerilimin dönüm noktası oldu. Toplantıda hükümete irtica ile mücadele başlığı altında bir dizi karar dayatıldı. Sonraki aylarda başörtüsü, imam hatipler, tarikatlar, medya kampanyaları, brifingler, askerî açıklamalar ve bürokratik baskılar siyaset üzerindeki gerilimi artırdı. Bu süreç daha sonra Türkiye siyasi tarihine “postmodern darbe” olarak geçecekti.
Erbakan’ın istifası, yalnız “görevi bırakma” anlamına gelmiyordu. Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasındaki protokole göre başbakanlığın Tansu Çiller’e devredilmesi bekleniyordu. Erbakan ve Çiller, bu yolla aynı koalisyonun Çiller başbakanlığında devam edebileceğini düşünüyordu. Ancak süreç beklendiği gibi işlemedi.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurma görevini DYP lideri Tansu Çiller’e vermedi. Ertesi gün ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ı görevlendirdi. Böylece REFAHYOL’un kendi içinde görev devri yaparak devam etme planı bozuldu. ANAP, DSP ve DTP ortaklığıyla daha sonra ANASOL-D hükümeti kuruldu.
Bu karar, dönemin en tartışmalı siyasi hamlelerinden biri oldu. Refah Partisi ve DYP çevreleri, Demirel’in hükümeti kurma görevini Çiller’e vermemesini eleştirdi. Demirel ise yıllar sonra yaptığı değerlendirmelerde, ülkedeki gerilimin aynı koalisyonun başka bir başbakanla devam etmesi halinde süreceğini düşündüğünü anlatacaktı.
18 Haziran 1997, Türkiye’de sandıktan çıkan siyasi iradenin askerî ve bürokratik baskı altında nasıl şekillendirildiğini gösteren 28 Şubat sürecinin en görünür anlarından biridir. Erbakan’ın istifasıyla REFAHYOL dönemi kapandı; fakat başörtüsü yasakları, imam hatip düzenlemeleri, parti kapatma davası ve siyasal İslam tartışmaları uzun süre Türkiye gündeminin merkezinde kaldı.
Nitekim Refah Partisi kısa süre sonra kapatma davasıyla karşı karşıya kaldı ve 1998’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Necmettin Erbakan’a da siyasi yasak getirildi. Bu nedenle 18 Haziran 1997, yalnız bir koalisyonun sonu değil; Türkiye siyasetinde yeni kırılmaların, mağduriyet anlatılarının ve ileride AK Parti’nin yükselişine kadar uzanacak büyük dönüşümün de önemli duraklarından biri oldu.
2005 – Nuri İyem öldü, Anadolu kadınlarının derin bakışlarını tuvale taşıyan ressam hayata veda etti
18 Haziran 2005’te, Türk resim sanatının önemli isimlerinden Nuri İyem hayatını kaybetti. 1915’te İstanbul’da doğan İyem, özellikle iri gözlü, düşünceli, suskun ve güçlü Anadolu kadınları portreleriyle geniş kitlelerin hafızasında yer etti.
Nuri İyem’in resimlerinde en çok hatırlanan şey bakışlardır. Başörtülü, sakin, doğrudan izleyiciye bakan kadın yüzleri, yalnız bir portre gibi durmaz; Anadolu’nun yoksulluğunu, sabrını, direncini ve içe atılmış hikâyelerini taşır. Bu kadınlar ne süslü bir ideal güzellik anlayışının parçasıdır ne de yalnız folklorik bir görüntüdür. İyem’in kadınları, bakışlarıyla konuşan insanlardır.
Nuri İyem sanat eğitimini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde aldı. İbrahim Çallı, Nazmi Ziya ve Hikmet Onat gibi hocaların atölyelerinde çalıştı. Gençlik yıllarında yalnız resim tekniğini değil, sanatın toplumla kurduğu ilişkiyi de düşündü. 1940’larda arkadaşlarıyla birlikte Yeniler Grubu içinde yer aldı. Bu grup, resmin yalnız salonların ve seçkin çevrelerin sanatı olmaması gerektiğini savunuyor; işçilerin, balıkçıların, yoksulların ve sıradan insanların hayatına bakıyordu.
Nuri İyem’in sanatında dönem dönem soyutlama, peyzaj, natürmort ve farklı figür denemeleri de vardır. Ancak onu halkın hafızasında kalıcı kılan asıl damar, portreleri oldu. Özellikle 1960’lardan sonra Anadolu kadınlarını konu alan çalışmaları, onun imzasına dönüştü. Bu portrelerde yüzler çoğu zaman sade, kompozisyonlar dingin, renkler ölçülüdür. Ama gözlerde yoğun bir duygu vardır.
Bu kadın yüzleri, Türkiye’nin modernleşme hikâyesinin sessiz tarafını da anlatır. Köyden kente göç, yoksulluk, kadın emeği, aile içi suskunluklar ve Anadolu insanının ağır hayat koşulları, İyem’in resimlerinde doğrudan sloganlaşmadan hissedilir. Ressam, toplumsal gerçekçi bir duyarlığı şiirsel bir portre diliyle birleştirdi.
Nuri İyem yalnız yaptığı resimlerle değil, üretkenliğiyle de dikkat çekti. Hayatı boyunca binlerce eser verdi, çok sayıda sergi açtı ve Türk resminde figüratif anlatımın güçlü temsilcilerinden biri olarak kabul edildi.
İyem’in resimleri bugün hâlâ kolayca tanınır. Bir Nuri İyem portresine bakıldığında, çoğu zaman ressamın imzasını görmeden de o yüzlerdeki ifade fark edilir. Bu, bir sanatçı için en büyük başarılardan biridir: Kendi görsel dilini kurmak ve o dili kuşakların hafızasına yerleştirmek.
18 Haziran 2005 bu yüzden Türk resim sanatı için önemli bir kayıp günüdür. Nuri İyem, Anadolu insanını romantikleştirmeden, acıyı abartmadan, bakışların içine yerleşen sessiz bir güçle anlattı. Onun kadın portreleri, Türk resminde yalnız yüzleri değil, bir ülkenin hafızasını da taşıyan imgeler olarak kaldı.
2010 – İnsanlığın körlüğünü anlatan Nobel’li yazar José Saramago öldü
18 Haziran 2010’da, Portekizli yazar ve Nobel Edebiyat Ödülü sahibi José Saramago hayatını kaybetti. 1922’de Portekiz’in Azinhaga köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğan Saramago, geç gelen şöhretiyle dünya edebiyatının en özgün yazarlarından biri haline geldi.
Saramago’nun hayatı, klasik “küçük yaştan itibaren edebiyat çevrelerinde büyüyen yazar” hikâyesine benzemez. Ailesi köylüydü, ekonomik koşullar nedeniyle düzenli ve uzun bir üniversite eğitimi alamadı. Gençliğinde farklı işlerde çalıştı; yayıncılık, gazetecilik ve çevirmenlik yaptı. Büyük romancı kimliğine ise daha geç yaşlarda ulaştı. Bu da onun edebiyatını besleyen önemli taraflardan biridir: Saramago dünyaya tepeden değil, sıradan insanların hayatından bakmayı bilen bir yazardı.
Onu geniş kitlelere tanıtan eserlerin başında Körlük gelir. Bu romanda, adı verilmeyen bir şehirde insanlar birdenbire görme yetilerini kaybetmeye başlar. Ancak Saramago’nun asıl derdi tıbbi bir salgın anlatmak değildir. Körlük, insanların düzen, ahlak, merhamet ve dayanışma duygularını ne kadar çabuk kaybedebileceğini gösteren sert bir alegoridir. Romandaki asıl soru şudur: Gözlerimiz açıkken gerçekten görüyor muyuz?
Saramago’nun önemli eserleri arasında Baltasar ve Blimunda, Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl, Yitik Adanın Öyküsü, İsa’ya Göre İncil, Bütün İsimler, Mağara, Kopyalanmış Adam ve Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş yer alır. Bu romanlarda tarih, din, iktidar, bürokrasi, ölüm, kimlik ve insanın ahlaki sorumluluğu sık sık karşımıza çıkar.
Onun dili de en az konuları kadar farklıydı. Saramago uzun cümleler kurar, noktalama işaretlerini alışılmış biçimde kullanmaz, diyalogları tırnak içine almak yerine virgüllerle ve akış içinde verir. İlk bakışta zorlayıcı görünen bu tarz, zamanla okura bir masal anlatıcısını dinliyormuş hissi verir. Sanki yazar, sayfanın başında değil de karşınızda oturmuş, size uzun ve düşünceli bir hikâye anlatmaktadır.
Saramago aynı zamanda açık sözlü bir politik yazardı. Sol görüşleri, kilise ve iktidar eleştirileri, onu zaman zaman tartışmaların merkezine taşıdı. İsa’ya Göre İncil romanı özellikle büyük tepki çekti. Portekiz hükümetinin bu roman nedeniyle Saramago’nun bir Avrupa edebiyat ödülüne aday gösterilmesini engellemesi, yazarın ülkesinden uzaklaşıp İspanya’ya bağlı Lanzarote Adası’na yerleşmesinde etkili oldu.
1998’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Nobel Komitesi, Saramago’yu hayal gücü, merhamet ve ironiyle örülü anlatılarıyla insanın yanılsamalı gerçekliğini kavramamıza imkân veren bir yazar olarak tanımladı. Bu ödül, Portekiz edebiyatı için de büyük bir dönüm noktasıydı; Saramago, Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Portekizli yazar oldu.
Onu özel yapan şey, büyük fikirleri kuru felsefe gibi değil, sarsıcı hikâyelerle anlatmasıydı. Bir şehir kör olur, ölüm bir ülkede çalışmayı bırakır, herkesin adının kayıtlı olduğu bir arşiv insanın varoluş sorusuna dönüşür, bir adam kendi kopyasıyla karşılaşır. Saramago, imkânsız gibi görünen bu fikirlerden insanın en temel sorularına ulaşır: Kimiz, neye inanıyoruz, neye itaat ediyoruz, başkasının acısını görüyor muyuz?
José Saramago 18 Haziran 2010’da, 87 yaşında hayata veda etti. Ardında yalnız romanlar değil, insanın kendine ve toplumuna bakışını zorlayan bir edebiyat bıraktı. Onu okumak çoğu zaman rahatlatıcı değildir; ama iyi edebiyatın her zaman rahatlatmak zorunda olmadığını hatırlatır.
2010 – Azerbaycan’da Karabağ hafızasının sembol isimlerinden Mübariz İbrahimov hayatını kaybetti
18 Haziran 2010’da, Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri mensubu Mübariz Ağakerim oğlu İbrahimov, Karabağ cephe hattında çıkan çatışmada hayatını kaybetti. 1988’de Azerbaycan’ın Bilasuvar bölgesinde doğan İbrahimov, ölümünden sonra Azerbaycan’da “vatan uğruna canını veren asker” anlatısının en güçlü sembollerinden biri haline geldi.
Mübariz İbrahimov’un hayatı çok genç yaşta sona erdi. Askerlik görevinden sonra yeniden orduya katılmış, Azerbaycan ordusunda görev yapmaya başlamıştı. O yıllarda Azerbaycan ile Ermenistan arasında Dağlık Karabağ meselesi nedeniyle ateşkes vardı; ancak cephe hattında sık sık silahlı temaslar, can kayıpları ve gerilim yaşanıyordu. Yani savaş resmen durmuş görünse de bölge fiilen donmuş bir çatışma alanıydı.
Azerbaycan resmî anlatısına göre İbrahimov, 18 Haziran’ı 19 Haziran’a bağlayan gece Terter yönündeki cephe hattında Ermeni mevzilerine doğru ilerledi ve burada çıkan çatışmada hayatını kaybetti. Olayın ayrıntıları Azerbaycan ve Ermenistan kaynaklarında farklı biçimlerde anlatılsa da İbrahimov’un ölümü Azerbaycan kamuoyunda çok büyük yankı uyandırdı.
Onu Azerbaycan’da özel bir figüre dönüştüren şey, ölümünden sonra oluşan toplumsal hafızadır. Mübariz İbrahimov’un adı okullara, caddelere, anma törenlerine ve belgesellere konu oldu. Genç yaşta ölmesi, geride bıraktığı mektup ve Karabağ meselesinin Azerbaycan toplumundaki derin yeri, onu bir kuşağın savaş hafızasında sembol isim haline getirdi.
22 Temmuz 2010’da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in kararıyla Mübariz İbrahimov’a ölümünden sonra “Azerbaycan’ın Millî Kahramanı” unvanı verildi. Daha sonra naaşı Bakü’deki Şehitler Hiyabanı’na defnedildi. Bu törenler, İbrahimov’un bireysel hikâyesini devletin resmî kahramanlık anlatısının parçası haline getirdi.
Bu maddeyi yazarken Karabağ çatışmasının acı gerçekliğini de unutmamak gerekir. Azerbaycan’da kahraman olarak anılan Mübariz İbrahimov’un ölümü, aynı zamanda bölgede yıllarca çözülemeyen savaşın, genç insanların hayatını nasıl tükettiğini gösteren örneklerden biridir. Karabağ hattında kaybedilen her asker, iki toplumun da hafızasında başka başka anlamlarla yer etti; ama ortak gerçek, savaşın kuşaklar boyunca kapanmayan yaralar bırakmasıydı.
2022 – Hindistan ve Bangladeş’te muson felaketi büyüdü, milyonlarca kişi sel suları arasında kaldı
18 Haziran 2022’de, Hindistan’ın kuzeydoğusu ile Bangladeş’in kuzeydoğu bölgelerinde şiddetli muson yağmurlarının yol açtığı büyük afetin boyutu ortaya çıkmaya başladı. Aşırı yağışlar, seller, yıldırım düşmeleri ve toprak kaymaları nedeniyle çok sayıda kişi hayatını kaybetti; milyonlarca insan evsiz, mahsur ya da yardıma muhtaç halde kaldı.
Muson yağmurları Güney Asya için her yıl beklenen bir mevsim olayıdır. Bölgenin tarımı, su kaynakları ve günlük hayatı büyük ölçüde bu yağmurlara bağlıdır. Ancak muson bazen hayat veren yağmur olmaktan çıkar, yıkıcı bir afete dönüşür. Kısa sürede düşen aşırı yağış, özellikle alçak bölgelerde nehirlerin taşmasına, köylerin su altında kalmasına, yolların kopmasına ve toprak kaymalarına neden olur.
2022 Haziranındaki felaket de böyle gelişti. Bangladeş’in Sylhet ve Sunamganj gibi kuzeydoğu bölgelerinde nehirler taştı, geniş alanlar sular altında kaldı. Hindistan tarafında ise özellikle Assam ve Meghalaya çevresi ağır etkilendi. Bu bölgeler zaten dünyanın en yoğun yağış alan coğrafyalarından biri kabul edilir. Yağmurun günlerce aralıksız sürmesi, hem dağlık alanlarda heyelan riskini artırdı hem de ovalarda büyük seller yarattı.
Felaketin en acı yanlarından biri yıldırım çarpmalarıydı. Güney Asya’da muson fırtınaları sırasında yıldırım kaynaklı ölümler sık görülür. Tarlada çalışanlar, açık alanda kalanlar, sığınacak güvenli yer bulamayan çocuklar ve kırsal bölgelerde yaşayanlar bu tehlikeye daha açıktır. 2022’deki afet sırasında Bangladeş’te çok sayıda kişinin yıldırım çarpması sonucu öldüğü bildirildi.
Toprak kaymaları da can kayıplarını artırdı. Aşırı yağışla doyan yamaçlar çöktü; yollar, evler ve yerleşim alanları zarar gördü. Özellikle yoksul ve kırılgan bölgelerde insanlar çoğu zaman dere yataklarına, eğimli arazilere ya da sel riski yüksek alanlara yakın yaşamak zorunda kaldığı için afetin etkisi daha ağır hissedildi.
Bu afet, iklim değişikliği tartışmalarını da yeniden gündeme getirdi. Bilim insanları tek bir afeti doğrudan “iklim değişikliği yaptı” diye açıklamasa da ısınan atmosferin daha fazla nem tuttuğu ve aşırı yağış olaylarını daha şiddetli hale getirebildiği biliniyor. Bangladeş gibi alçak rakımlı, nehir deltalarıyla kaplı ve nüfusu yoğun ülkeler bu tür felaketlere karşı özellikle savunmasız durumda.
18 Haziran’da ilk haberlerde can kaybı sınırlı görünse de sonraki günlerde tablo ağırlaştı. Sellerin ulaşılamayan köylerdeki etkisi, yıldırım ve heyelan kaynaklı ölümler ve altyapının çökmesiyle can kaybı hızla arttı. Binlerce ev zarar gördü, yüz binlerce kişi tahliye merkezlerine yönlendirildi, milyonlarca insan temiz su, gıda ve sağlık hizmetine erişmekte zorlandı.
18 Haziran 2022 bu yüzden Güney Asya için acı bir hatırlatma günüdür. Muson yağmurları bölgeye bereket getirebilir; ama şehirler, köyler ve altyapı bu yeni iklim gerçekliğine hazırlanmazsa aynı yağmur birkaç gün içinde milyonlarca insanı felaketin ortasında bırakabilir.
2023 – Titan denizaltı aracı Titanik yolunda parçalandı
18 Haziran 2023’te, OceanGate şirketine ait Titan adlı denizaltı aracı, Atlas Okyanusu’nda Titanik enkazına yapılan dalış sırasında kayboldu. Araçta OceanGate’in kurucusu Stockton Rush, İngiliz iş insanı ve kâşif Hamish Harding, Pakistanlı iş insanı Shahzada Dawood, oğlu Suleman Dawood ve Titanik uzmanı Fransız dalgıç Paul-Henri Nargeolet bulunuyordu.
Titan, klasik anlamda askerî ya da devlet kurumlarına ait bir denizaltı değildi. Küçük bir turistik ve keşif amaçlı denizaltı aracıydı. OceanGate, yıllardır Titanik enkazına ücretli dalışlar düzenliyor; bu geziler teknoloji, macera, zenginlik ve ekstrem turizm karışımı bir deneyim olarak sunuluyordu. Titanik’in enkazı, Kanada’nın Newfoundland kıyılarının yüzlerce kilometre açığında, yaklaşık 3 bin 800 metre derinlikte bulunuyordu. Bu derinlikte su basıncı inanılmaz ölçüdedir; en küçük mühendislik hatası bile ölümcül olabilir.
Titan, 18 Haziran sabahı destek gemisi Polar Prince’ten ayrılarak dalışa geçti. Ancak iniş başladıktan kısa süre sonra araçla irtibat kesildi. İlk saatlerde herkes, aracın yüzeye çıkamayıp oksijeninin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündü. Dünya medyası günlerce “içeride ne kadar hava kaldı?” sorusuna kilitlendi. ABD, Kanada, Fransa ve farklı ülkelerden arama ekipleri bölgeye gönderildi; uçaklar, gemiler ve uzaktan kumandalı su altı araçları devreye girdi.
22 Haziran’da ABD Sahil Güvenliği, Titanik enkazının yakınında Titan’a ait parçaların bulunduğunu açıkladı. Kısa süre sonra acı gerçek netleşti: Titan, büyük olasılıkla dalışın erken aşamasında basınç altında içe doğru çökmüş, yani katastrofik şekilde imploze olmuştu. Bu durumda araçtaki beş kişinin hayatta kalma ihtimali yoktu. Günlerce süren umutlu bekleyiş, yerini ağır bir mühendislik ve güvenlik tartışmasına bıraktı.
Olaydan sonra asıl soru şuydu: Böyle riskli bir araç, bu kadar derin bir dalışa nasıl gönderildi? Titan’ın karbon fiber ve titanyum karışımı gövdesi, denizaltı güvenliği konusunda alışılmış standartlardan farklıydı. Ayrıca aracın bağımsız bir klas kuruluşu tarafından sertifikalandırılmamış olması, daha önce de uzmanlar tarafından eleştirilmişti. OceanGate ise yenilikçi tasarım ve keşif ruhunu öne çıkarıyor, geleneksel güvenlik süreçlerinin yeniliği yavaşlattığını savunuyordu.
Felaketten sonra bu yaklaşım ağır biçimde sorgulandı. Çünkü derin deniz, hatayı affeden bir alan değildir. Uzay yolculuğu gibi, derin okyanus keşfi de küçük teknik ayrıntıların hayatla ölüm arasındaki farkı belirlediği bir dünyadır. Titan faciası, “teknolojik cesaret” ile “güvenlik kurallarını küçümsemek” arasındaki çizginin ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi.
2025’te yayımlanan ABD Sahil Güvenliği soruşturma raporu, olayın önlenebilir olduğunu belirtti. Raporda Titan’ın tasarım, sertifikasyon, bakım ve denetim süreçlerindeki yetersizlikler temel etkenler arasında sayıldı. OceanGate’te güvenlik uyarılarını bastıran sorunlu bir şirket kültüründen ve yeni tip denizaltı araçları için yetersiz düzenleyici çerçeveden de söz edildi.
Titan faciası, Titanik’in trajik mirasına tuhaf ve acı bir halka ekledi. 1912’de “batmaz” denilen bir gemi, güvenlik uyarıları ve insan kibri tartışmaları eşliğinde okyanusun dibine batmıştı. 2023’te ise aynı enkazı görmek için yola çıkan deneysel bir denizaltı aracı, yine teknolojiye aşırı güven, riskin küçümsenmesi ve güvenlik tartışmalarıyla tarihe geçti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
