Günün Tarihi / 15 Mayıs
1174 – Nureddin Mahmud Zengi öldü; Selahaddin’e Haçlılara karşı direnişin yolunu açan hükümdar tarihe geçti.
15 Mayıs 1174’te Nureddin Mahmud Zengi hayatını kaybetti. 1118’de doğan Nureddin, Musul Atabeyi İmadeddin Zengi’nin oğluydu. Babasının 1146’da öldürülmesinden sonra Halep merkezli yönetimi devraldı ve kısa sürede Suriye, Musul çevresi ve Mısır siyaseti üzerinde etkili olan büyük bir İslam hükümdarına dönüştü.
Nureddin Mahmud Zengi, Zengîler Devleti’nin en güçlü hükümdarlarından biri ve Haçlı Seferleri döneminde İslam dünyasının toparlanmasında kritik rol oynayan isimlerden biridir. Babası İmadeddin Zengi, 1144’te Urfa Kontluğu’nu alarak Haçlılara karşı büyük bir başarı kazanmıştı. Nureddin ise bu mirası daha sistemli bir siyasi ve askerî programa dönüştürdü.
Nureddin’in en önemli hedeflerinden biri, dağınık durumdaki Müslüman güçleri Haçlı devletlerine karşı birleştirmekti. 12. yüzyılda bölgede yalnız Haçlılar yoktu; Müslüman emirlikler, Selçuklu mirası, yerel hanedanlar, Fatımîler, Abbasî halifeliği ve farklı güç odakları arasında karmaşık bir denge vardı. Nureddin bu parçalı yapıyı kendi liderliği altında toparlamaya çalıştı.
1149’da Antakya Prinkepsi Raymond’u yendiği İnab Muharebesi, onun askerî gücünü gösteren önemli olaylardan biridir. Bu zafer, Haçlıların Kuzey Suriye’deki etkisini sarstı ve Nureddin’in bölgedeki otoritesini artırdı. Daha sonra Şam’ı da kontrolü altına alarak Suriye’de çok daha güçlü bir siyasi birlik kurdu.
Nureddin’in tarihsel öneminin bir başka yönü, Selahaddin Eyyubi’nin yükselişine zemin hazırlamasıdır. Mısır’daki Fatımî yönetimi zayıflayınca Nureddin, komutanlarından Şirkuh’u ve onun yeğeni Selahaddin’i Mısır’a gönderdi. Selahaddin burada güç kazandı, Fatımî hilafetini sona erdirdi ve Mısır’ı Sünni dünyanın parçası haline getirdi. Bu süreç doğrudan Nureddin’in stratejisinin sonucuydu.
Ancak Nureddin ile Selahaddin arasındaki ilişki basit bir “usta-çırak” ilişkisi değildir. Selahaddin Mısır’da güçlendikçe bağımsız hareket etme eğilimi gösterdi. Nureddin ise Mısır’ın kendi otoritesi altında kalmasını istiyordu. Nureddin 1174’te öldüğünde bu gerilim tam anlamıyla çözülmemişti. Onun ölümü, Selahaddin’in önünü açtı. Selahaddin daha sonra Suriye ve Mısır’ı kendi yönetimi altında birleştirecek, 1187’de Hıttin Zaferi’nden sonra Kudüs’ü Haçlılardan geri alacaktı.
Nureddin sadece savaşçı bir hükümdar değildi. Medreseler, hastaneler, camiler, hanlar ve sosyal kurumlar yaptırdı. Özellikle Şam’da kurduğu Nureddin Bimaristanı, dönemin önemli sağlık kurumlarından biri olarak bilinir. Bu yönüyle Nureddin, askerî mücadeleyi şehirleşme, ilim, sağlık ve kamu düzeniyle birlikte düşünen hükümdarlardandı.
Onun yönetim anlayışında adalet vurgusu da güçlüdür. Kaynaklarda Nureddin, dindar, disiplinli, sade yaşayan, adalete önem veren bir hükümdar olarak anlatılır. Elbette bu anlatılar Orta Çağ hükümdarları için zaman zaman idealize edilmiş olabilir; ama Nureddin’in İslam tarihindeki itibarı büyük ölçüde bu adalet ve cihad fikrinin birleşiminden doğar.
1648 – Avrupa’yı 30 yıl boyunca sarsan savaş sona yaklaştı; modern devlet düzeninin temeli atıldı.
15 Mayıs 1648’de, Hollanda Cumhuriyeti ile İspanya arasında yapılan Münster Antlaşması onaylandı. Bu antlaşma, Seksen Yıl Savaşı’nı bitirdi ve İspanya, Hollanda Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını resmen tanımış oldu. Aynı yıl içinde imzalanacak Vestfalya Barışı’nın önemli parçalarından biri sayılan bu gelişme, Avrupa tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır.
Otuz Yıl Savaşları, 1618’de başlayan ve Avrupa’yı harap eden büyük bir din, hanedanlık ve güç mücadelesiydi. Başlangıçta Kutsal Roma İmparatorluğu içindeki Katolik-Protestan gerilimi gibi görünse de zamanla Avrupa’nın büyük devletlerini içine çeken geniş bir savaşa dönüştü. Habsburglar, Fransa, İsveç, İspanya, Alman prenslikleri ve Hollanda bu uzun çatışmanın farklı cephelerinde yer aldı.
Savaşın bedeli çok ağır oldu. Özellikle bugünkü Almanya toprakları büyük yıkıma uğradı. Şehirler boşaldı, köyler yakıldı, kıtlık ve salgınlar yayıldı. Bazı bölgelerde nüfusun büyük bölümü hayatını kaybetti ya da yerinden oldu. Bu nedenle Otuz Yıl Savaşları, Avrupa tarihinin en yıkıcı savaşlarından biri olarak kabul edilir.
Münster Antlaşması’nın Hollanda açısından ayrı bir önemi vardı. Hollanda, 16. yüzyıldan beri İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veriyordu. Bu mücadele Seksen Yıl Savaşı olarak bilinir. 1648’de İspanya’nın Hollanda Cumhuriyeti’ni bağımsız devlet olarak tanıması, Avrupa’da yeni bir ticaret ve deniz gücünün resmen kabul edilmesi anlamına geliyordu.
Hollanda Cumhuriyeti, 17. yüzyılda deniz ticareti, bankacılık, gemicilik, haritacılık, bilim ve sanat alanlarında büyük bir yükseliş yaşadı. Amsterdam, Avrupa’nın en önemli ticaret ve finans merkezlerinden biri haline geldi. Rembrandt ve Vermeer gibi sanatçıların yaşadığı Hollanda Altın Çağı da bu siyasal ve ekonomik yükselişin içinde gelişti.
Vestfalya Barışı’nın asıl büyük sonucu ise Avrupa’da egemen devlet fikrini güçlendirmesidir. Devletlerin kendi toprakları üzerinde yetkili olması, başka güçlerin iç işlerine karışmaması, mezhep çatışmalarının uluslararası düzeni sürekli parçalamaması gibi ilkeler bu barış düzeniyle daha belirgin hale geldi. Bu nedenle “Vestfalya düzeni” ifadesi bugün hâlâ modern uluslararası ilişkiler tarihinin temel kavramlarından biri olarak kullanılır.
Elbette Vestfalya, bugünkü anlamda tam eşit ve barışçı bir dünya yaratmadı. Avrupa savaşları devam etti, sömürgecilik büyüdü, güç dengesi mücadeleleri sürdü. Ama yine de 1648, Orta Çağ’dan kalan imparatorluk ve mezhep merkezli düzenin çözülüp, daha çok devlet egemenliği ve güç dengesi üzerine kurulu modern Avrupa sistemine geçişte büyük bir eşik oldu.
1718 – James Puckle makineli tüfeğin atası sayılan hızlı ateş silahının patentini aldı.
15 Mayıs 1718’de Londralı avukat ve mucit James Puckle, tarihe Puckle Gun adıyla geçen erken dönem hızlı ateşli silahı için patent aldı. Bu silah, bugünkü anlamda modern bir makineli tüfek değildi; ama art arda atış yapabilen döner mekanizmasıyla, savaş teknolojisinin ileride gideceği yönü gösteren erken ve dikkat çekici bir denemeydi.
James Puckle aslında asker değil, hukukçuydu. Ancak 18. yüzyılın başında Avrupa’da deniz savaşları, sömürge rekabeti ve ticaret yollarının korunması büyük önem taşıyordu. Puckle’ın tasarladığı silah da özellikle gemilerde kullanılmak üzere düşünülmüştü. Amaç, düşman gemilerine ya da gemiye çıkmaya çalışan saldırganlara karşı daha hızlı ateş edebilen bir savunma aracı geliştirmekti.
Puckle Gun, üç ayaklı bir sehpaya yerleştirilen büyükçe bir silahtı. En önemli özelliği, arka kısmında değiştirilebilen döner bir silindir mekanizmasının bulunmasıydı. Bu silindir, birden fazla atışın daha hızlı yapılmasını sağlıyordu. Dönemin klasik tüfekleri her atıştan sonra yeniden doldurulmak zorundaydı; bu işlem yavaştı. Puckle’ın sistemi ise atış hızını artırmayı hedefliyordu.
Silahla ilgili en ilginç ayrıntılardan biri, farklı mermi tipleri için tasarlanmış olmasıdır. Puckle, Hristiyan düşmanlara karşı yuvarlak mermi, Osmanlılara karşı ise kare mermi kullanılmasını önermişti. Kare merminin daha fazla yaralayıcı etki yapacağı düşünülüyordu. Bu ayrıntı dönemin zihniyetini de gösterir: Silah tasarımı bile Avrupa’nın dinî ve siyasi düşman algısıyla birlikte düşünülüyordu.
Puckle Gun bazı denemelerde dikkat çekici performans göstermiş olsa da yaygın biçimde kullanılmadı. Bunun birkaç nedeni vardı. Mekanizma dönemi için fazla karmaşıktı, üretimi pahalıydı, sahada güvenilirliği sınırlıydı ve dönemin askeri kurumları bu tür yeniliklere hemen uyum sağlayacak yapıda değildi. Ayrıca barut ve metal işçiliği teknolojisi, böyle bir silahın pratik ve yaygın kullanımını destekleyecek olgunlukta değildi.
Yine de Puckle’ın icadı önemlidir. Çünkü modern makineli tüfeğe giden yol, tek bir büyük sıçramayla açılmadı. Önce art arda ateş edebilme fikri, sonra döner mekanizmalar, ardından daha güvenilir namlu ve fişek teknolojileri, nihayet 19. yüzyılda Gatling gibi sistemler ve 1880’lerde Maxim makineli tüfeği geldi. Puckle Gun, bu uzun çizginin erken halkalarından biri olarak görülebilir.
1756 – İngiltere Fransa’ya savaş açtı; Kuzey Amerika’daki rekabet dünya savaşına dönüştü.
15 Mayıs 1756’da Büyük Britanya, Fransa’ya resmen savaş ilan etti. Böylece Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya, Karayiplerden Hindistan’a kadar geniş bir alana yayılacak Yedi Yıl Savaşı başladı. Kuzey Amerika cephesinde bu savaş, Fransa-Kızılderili Savaşı olarak bilinir.
Aslında çatışmalar 1756’dan önce başlamıştı. İngiliz ve Fransız kolonileri, özellikle Kuzey Amerika’da Ohio Vadisi üzerinde uzun süredir karşı karşıyaydı. Bu bölge ticaret yolları, kürk ticareti, yerli kabilelerle ittifaklar ve batıya doğru genişleme açısından çok önemliydi. İngiliz kolonileri iç bölgelere yayılmak isterken, Fransa Kanada’dan Mississippi hattına uzanan geniş bir etki alanı kurmaya çalışıyordu.
Savaşın Kuzey Amerika’daki adı bu yüzden Fransa-Kızılderili Savaşı’dır. Buradaki “Kızılderili” ifadesi, dönemin eski ve bugün sorunlu görülen adlandırmasıdır; kastedilen, savaşta taraf olan yerli halklardır. Yerli kabileler tek bir blok halinde davranmadı. Bazıları Fransızlarla, bazıları İngilizlerle ittifak kurdu; bazıları ise kendi topraklarını ve çıkarlarını korumak için iki büyük sömürge gücü arasında denge aradı.
Yedi Yıl Savaşı, çoğu tarihçi tarafından ilk gerçek küresel savaşlardan biri olarak görülür. Çünkü savaş sadece Avrupa’da yapılmadı. Kuzey Amerika’da koloniler, Karayiplerde şeker adaları, Hindistan’da ticaret şirketleri, denizlerde donanmalar ve Avrupa’da büyük ordular aynı güç mücadelesinin parçaları haline geldi. İngiltere ile Fransa arasındaki rekabet, artık dünya imparatorluğu mücadelesiydi.
Savaşın sonunda İngiltere büyük kazanç elde etti. 1763’te imzalanan Paris Antlaşması’yla Fransa, Kanada üzerindeki hâkimiyetini büyük ölçüde kaybetti. İngiltere Kuzey Amerika’da en güçlü sömürge imparatorluğu haline geldi. Hindistan’da da Fransa’nın etkisi zayıfladı; İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin yükselişinin yolu açıldı.
Ancak İngiltere’nin zaferi pahalıya mal oldu. Savaşın masrafları Londra’yı ağır borç altına soktu. İngiliz hükümeti bu borcun bir kısmını Amerikan kolonilerine yüklemek istedi. Damga Vergisi, çay vergisi ve diğer mali düzenlemeler kolonilerde büyük tepki yarattı. Böylece Yedi Yıl Savaşı’nın sonucu, dolaylı olarak Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na giden yolu da açtı.
1845 – İlya Meçnikov doğdu; bağışıklık sisteminin nasıl savaştığını gösteren bilim insanı dünyaya geldi.
15 Mayıs 1845’te mikrobiyolog ve immünolog İlya İlyiç Meçnikov doğdu. Bugün özellikle bağışıklık sistemi üzerine yaptığı çalışmalarla hatırlanır. Onu önemli yapan şey, vücudun mikroplara karşı pasif biçimde savunma yapmadığını; bazı hücrelerin doğrudan saldırganları yutup yok ettiğini göstermesidir.
Meçnikov, bugünkü Ukrayna sınırları içinde kalan Harkov yakınlarında, o dönemde Rus İmparatorluğu topraklarında doğdu. Bilim hayatına zoolojiyle başladı. Önce omurgasız hayvanlar, embriyoloji ve evrim üzerine çalıştı. Daha sonra bu gözlemleri onu bağışıklık sisteminin temel mekanizmalarına götürdü.
Meçnikov’un en büyük keşfi fagositoz kavramıdır. Yunancada “yemek” anlamına gelen phagein kelimesinden gelen bu kavram, bazı hücrelerin mikropları, yabancı parçacıkları ve ölü hücre artıklarını yutup sindirmesini anlatır. Meçnikov, denizyıldızı larvaları üzerinde yaptığı gözlemler sırasında bazı hücrelerin yabancı cisimleri kuşatıp içine aldığını fark etti. Buradan yola çıkarak canlılarda savunma mekanizmasının hücresel temellerini açıklamaya çalıştı.
Bu fikir ilk ortaya atıldığında hemen kabul görmedi. O dönemde bağışıklık konusunda daha çok kan serumundaki maddeler ve antikor benzeri sıvısal savunma unsurları üzerinde duruluyordu. Meçnikov ise savunmanın merkezine hücreleri koyuyordu. Ona göre vücudu koruyan şeylerden biri, mikropları aktif biçimde yutan ve ortadan kaldıran savunma hücreleriydi. Bugün bu hücreleri makrofajlar ve benzeri bağışıklık hücreleri üzerinden daha iyi biliyoruz.
Meçnikov’un çalışmaları, modern immünolojinin doğuşunda belirleyici oldu. Vücudun enfeksiyonlara verdiği tepkiyi anlamak, mikrop teorisinin geliştiği 19. yüzyıl sonu tıbbı için hayati önemdeydi. Louis Pasteur ve Robert Koch gibi isimler mikropların hastalıklardaki rolünü ortaya koyarken, Meçnikov da bedenin bu mikroplarla nasıl mücadele ettiğini açıklayan bilim insanlarından biri oldu.
Meçnikov’un kariyerinin önemli bir bölümü Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nde geçti. Burada hem araştırmalar yaptı hem de bağışıklık biliminin gelişmesine katkı verdi. 1908’de Paul Ehrlich ile birlikte Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandı. Bu ödül, bağışıklık konusundaki iki farklı yaklaşımın birlikte tanınması bakımından anlamlıydı: Meçnikov hücresel bağışıklığı, Ehrlich ise antikorlar ve sıvısal bağışıklık anlayışını temsil ediyordu.
Meçnikov’un ilgi alanı yalnız mikroplar ve savunma hücreleriyle sınırlı değildi. Yaşlanma, bağırsak florası ve uzun yaşam üzerine de düşündü. Özellikle yoğurt ve laktik asit bakterileriyle ilgili fikirleri nedeniyle, probiyotik düşüncesinin erken öncülerinden biri olarak da anılır. Balkanlar’da ve Kafkasya’da uzun yaşayan insanların fermente süt ürünleri tüketmesini dikkat çekici bulmuş, bağırsak bakterilerinin insan sağlığı üzerindeki etkisini tartışmıştır. Bugün mikrobiyom araştırmaları çok daha ileri düzeyde olsa da Meçnikov’un bu merakı dönemi için oldukça ileri görüşlüydü.
1856 – Anadolu ve Rumeli fenerleri inşa edildi.
15 Mayıs 1856’da Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri, Fransızlar tarafından inşa edilerek işletilmeye başlandı. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’e açılan iki yakasında yer alan bu fenerler, deniz trafiği için hayati önem taşıyordu. Çünkü Boğaz, tarih boyunca yalnız İstanbul’un değil, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki ticaretin de en kritik geçitlerinden biriydi.
Anadolu Feneri, Boğaz’ın Anadolu yakasında; Rumeli Feneri ise Avrupa yakasında, Karadeniz girişini karşılıklı tutan iki deniz işareti olarak konumlandı. Bu iki fenerin görevi, özellikle gece, sisli havalarda ve kötü deniz şartlarında gemilere kıyının yerini, geçidin ağzını ve tehlikeli bölgeleri göstermekti. Boğaz’ın dar, akıntılı ve keskin dönüşlü yapısı düşünüldüğünde bu fenerler basit yapılar değil, deniz güvenliğinin ana unsurlarıydı.
Osmanlı limanları ve Boğaz trafiği 19. yüzyılda hızla değişiyordu. Buharlı gemiler yaygınlaşıyor, Karadeniz ticareti büyüyor, İstanbul uluslararası deniz taşımacılığında daha yoğun bir merkez haline geliyordu. Kırım Savaşı’nın hemen ardından, Karadeniz ve Boğaz hattının askerî ve ticari önemi daha da görünür olmuştu. Böyle bir dönemde modern deniz fenerlerinin kurulması, imparatorluğun deniz yollarını güvence altına alma meselesiydi.
Fenerlerin Fransızlar tarafından inşa edilip işletilmeye başlanması da dönemin Osmanlı modernleşmesini ve dış sermaye ilişkilerini yansıtır. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti, limanlar, demiryolları, fenerler, rıhtımlar ve altyapı projelerinde sık sık Avrupalı şirket ve uzmanlarla çalıştı. Bu durum bir yandan teknik modernleşme sağladı; diğer yandan imtiyazlar ve dış ekonomik bağımlılık tartışmalarını da beraberinde getirdi.
Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri zamanla bulundukları semtlere de adını verdi. Bugün İstanbul’da Anadolu Feneri ve Rumeli Feneri denildiğinde yalnız kuleler değil, Boğaz’ın Karadeniz’e açıldığı uç noktadaki köyler, balıkçılık kültürü, rüzgâr, deniz ve İstanbul’un daha sakin yüzü de akla gelir.
Bu fenerlerin sembolik bir anlamı da vardır. İstanbul genellikle saraylar, camiler, köprüler ve meydanlarla anlatılır; ama bu şehir aynı zamanda büyük bir deniz kentidir. Boğaz’ın güvenli işlemesi, limanların çalışması, gemilerin doğru rotayı bulması ve ticaretin sürmesi için fenerler sessiz ama vazgeçilmez yapılardır.
1873 – Darüşşafaka açıldı; kimsesiz çocuklara modern eğitim kapısı aralandı.
15 Mayıs 1873’te Darüşşafaka Lisesi kuruldu. O gün açılan okulun adı Darüşşafakatü’l İslamiye idi. Kelime anlamıyla “şefkat yuvası” demekti. Bu ad, okulun kuruluş fikrini de çok iyi anlatıyordu: Babasını kaybetmiş, yoksul ve eğitim imkânı olmayan çocuklara parasız, yatılı ve nitelikli eğitim vermek.
Darüşşafaka’nın arkasında Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye adlı sivil girişim vardı. Bu cemiyet, 1860’larda Osmanlı’da Müslüman halk çocuklarının eğitim seviyesini yükseltmek amacıyla kuruldu. İlk başta Kapalıçarşı’daki esnaf çıraklarına okuma yazma ve hesap öğretmek gibi daha mütevazı bir hedefle yola çıktı. Bu girişim başarılı olunca, daha kalıcı ve güçlü bir okul kurma fikri doğdu.
Darüşşafaka’yı önemli yapan nokta, Osmanlı’da eğitimin yalnız devlet medreseleri ya da askerî okullar üzerinden değil, sivil bir dayanışma fikriyle de örgütlenebileceğini göstermesiydi. Bugünün diliyle söylersek, Darüşşafaka Türkiye’de eğitim alanındaki en erken ve en etkili sivil toplum modellerinden biri oldu.
Okulun hedef kitlesi özellikle öksüz ve yetim Müslüman çocuklardı. O dönemde babasını kaybeden bir çocuğun düzenli ve kaliteli eğitim alması son derece zordu. Ailenin ekonomik dayanağı çoğu zaman baba üzerinden kurulduğu için, babasız kalan çocuklar erken yaşta çalışmak zorunda kalabiliyordu. Darüşşafaka bu çocuklara yalnız okul değil, barınma, disiplin, meslek ve gelecek imkânı sundu.
Darüşşafaka’nın kuruluşu, Tanzimat ve Osmanlı modernleşmesi bağlamında da önemlidir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti, askerî okullar, tıp okulları, mühendislik eğitimi ve yeni bürokratik kurumlarla modernleşmeye çalışıyordu. Darüşşafaka ise bu modernleşme içinde daha toplumsal bir alan açtı: Yoksul çocukların da çağın bilgisiyle yetişebileceğini gösterdi.
Okulun eğitim düzeyi zamanla oldukça yükseldi. Darüşşafaka yalnız temel okuma yazma öğreten bir hayır kurumu gibi kalmadı; matematik, fen, yabancı dil, teknik bilgi ve modern ders programlarıyla dikkat çekti. Bazı dönemlerde mezunları telgraf, mühendislik ve öğretmenlik gibi alanlarda görev aldı. Bu da okulun Osmanlı’nın modern meslek kadrolarına insan yetiştiren önemli kurumlardan biri haline geldiğini gösterir.
Darüşşafaka binası da dönemi için dikkat çekiciydi. İstanbul Fatih’te kurulan okul, eğitim amacıyla özel olarak tasarlanmış yapısıyla öne çıktı. O yıllarda birçok okul mevcut binaların dönüştürülmesiyle açılırken, Darüşşafaka için baştan eğitim yapısı olarak düşünülen bir bina yapılması önemliydi. Bu, kurucuların meseleyi kalıcı bir eğitim kurumu olarak gördüğünü gösterir.
Cumhuriyet döneminde kurumun adı ve statüsü değişti; Darüşşafaka, modern lise programına uyum sağladı ve Darüşşafaka Lisesi adıyla eğitim vermeye başladı. Cemiyetin adı da zaman içinde değişerek bugünkü Darüşşafaka Cemiyeti adını aldı. Ancak kurumun temel fikri korundu: Anne ya da babasını kaybetmiş, maddi imkânı yetersiz çocuklara sınavla seçilerek tam burslu, yatılı eğitim vermek.
Darüşşafaka’nın etkisi, yetiştirdiği isimlerden de anlaşılır. Mezunları arasında matematikçi, astronom ve bilim tarihçisi Salih Zeki; İstanbul’un gündelik hayatını, basın dünyasını ve şehir hafızasını güçlü bir dille anlatan Ahmet Rasim; şair İsmail Safa, bürokrat, siyasetçi, eski Tarım Bakanı ve Fenerbahçe başkanlarından Mehmet Sabri Toprak; İstanbul tarihi ve belediyecilik çalışmalarıyla bilinen Osman Nuri Ergin; şair, oyun yazarı, edebiyat araştırmacısı ve siyasetçi Vasfi Mahir Kocatürk gibi önemli isimler vardır. Bu liste, Darüşşafaka’nın yalnız yoksul ve babasız çocuklara barınma sağlayan bir hayır kurumu olmadığını; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde bilim, edebiyat, bürokrasi, eğitim, kültür ve spor yönetimi alanlarına insan yetiştiren ciddi bir okul olduğunu gösterir.
1900 – Reşit Rahmeti Arat doğdu; Türk dilinin en eski metinlerini bugüne taşıyan büyük bilim insanı dünyaya geldi.
15 Mayıs 1900’de Türkolog, dil bilimci ve akademisyen Reşit Rahmeti Arat doğdu. Kazan Türklerinden olan Arat, özellikle Eski Türkçe, Uygurca, Karahanlı Türkçesi ve Türk edebiyatının en eski metinleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanındı. Bugün adı geniş kitlelerce çok bilinmeyebilir; fakat Türk dili araştırmalarında temel taşlardan biridir.
Arat, bugünkü Tataristan sınırları içinde kalan Eski Ücüm köyünde dünyaya geldi. Babası müderris Abdürreşid İsmetullah, annesi Mahbeder’di. İlk eğitimini köyünde aldı; ardından Kızılyar’da okudu. Gençliği, Rusya’daki büyük siyasi çalkantılar içinde geçti. 1917 Devrimi, iç savaş, askerlik ve Mançurya’ya uzanan zorlu yıllar onun hayatının erken dönemini şekillendirdi.
Daha sonra Almanya’ya gitti ve Berlin’de dönemin güçlü Türkoloji çevresi içinde yetişti. Avrupa’daki bilimsel filoloji geleneğini öğrendi. Bu önemlidir; çünkü Arat’ın Türk dili çalışmalarındaki asıl gücü, metinleri yalnız okuyup çevirmekten değil, onları karşılaştırmalı, tarihsel ve bilimsel yöntemle incelemesinden gelir.
Türkiye’ye geldikten sonra İstanbul Üniversitesi’nde görev yaptı. Eski Türk Filolojisi alanında çalıştı ve Türk dili araştırmalarının Türkiye’de akademik bir disiplin olarak güçlenmesine büyük katkı verdi. Sadece kendi kitaplarıyla değil, yetiştirdiği öğrencilerle de Türkoloji geleneğini etkiledi.
Reşit Rahmeti Arat’ın en önemli çalışmaları arasında Kutadgu Bilig üzerine yaptığı yayınlar yer alır. Yusuf Has Hacib’in 11. yüzyılda yazdığı Kutadgu Bilig, Türk dilinin, siyaset düşüncesinin ve edebiyatının en büyük eserlerinden biridir. Arat, bu eserin metnini bilimsel biçimde yayımladı ve Türkiye Türkçesine kazandırdı. Kutadgu Bilig üzerine hazırlanan çalışmalarda Arat’ın üç nüshayı karşılaştırarak oluşturduğu metinde 6645 beyit bulunduğu belirtilir.
Kutadgu Bilig’in önemi büyüktür. Eser yalnız eski bir şiir kitabı değildir; devlet yönetimi, adalet, akıl, mutluluk, ahlak ve insan ilişkileri üzerine kurulmuş büyük bir siyaset ve düşünce metnidir. Arat’ın çalışması sayesinde bu eser, yalnız uzmanların elindeki eski yazma nüshalardan ibaret kalmadı; modern Türkoloji ve edebiyat tarihinin ana kaynaklarından biri haline geldi.
Arat’ın bir diğer önemli alanı Eski Uygur Türkçesi metinleridir. Uygurca metinler, Türk dilinin İslamiyet öncesi ve erken dönem kültür dünyasını anlamak için büyük değer taşır. Budist, Maniheist ve farklı inanç çevrelerinden kalan bu metinler, Türklerin yalnız savaş ve devlet tarihiyle değil, yazı, çeviri, din, felsefe ve edebiyat tarihiyle de güçlü bir geçmişe sahip olduğunu gösterir. Arat, bu metinlerin okunması ve yorumlanması konusunda Türkiye’de öncü isimlerden biri oldu.
Ayrıca Babürnâme çevirisi ve çalışmaları da önemlidir. Babür Şah’ın hatıraları olan Babürnâme, Çağatay Türkçesinin ve Türk-Moğol-Hint tarihinin en kıymetli metinlerinden biridir. Arat’ın bu tür eserlerle ilgilenmesi, onun Türkçeyi yalnız Anadolu merkezli değil, bütün Türk dünyasının tarihî derinliği içinde ele aldığını gösterir.
Onun bilimsel kişiliğini önemli yapan şey, Türkçeyi sloganla değil, belgeyle ve metinle savunmasıdır. Eski yazmaları okudu, karşılaştırdı, metin kurdu, çevirdi, açıklamalar yaptı. Yani Türk dilinin tarihî zenginliğini romantik cümlelerle değil, ağır ve sabırlı akademik emekle ortaya koydu.
1919 – Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmadan önce Yıldız Sarayı’nda Sultan Vahdettin’le görüştü.
15 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, Yıldız Sarayı’ndaki Küçük Mabeyn Köşkü’nde Sultan VI. Mehmed Vahdettin ile görüştü. Bu görüşme, Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a hareketinden hemen önce gerçekleşti. İki gün sonra, 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru’yla İstanbul’dan ayrılacak; 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Millî Mücadele’nin başlangıç sembolü haline gelecek süreci başlatacaktı.
Görüşmenin yapıldığı günlerde Osmanlı Devleti ağır bir yenilginin içindeydi. Mondros Mütarekesi imzalanmış, İstanbul fiilen İtilaf Devletleri’nin denetimi altına girmiş, ordu büyük ölçüde terhis edilmişti. Anadolu’nun farklı bölgelerinde işgaller, karışıklıklar ve direniş arayışları başlamıştı. İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edileceği haberleri de aynı günlerde kesinleşmişti. Yani Mustafa Kemal’in saraya çıktığı gün, imparatorluğun geleceği karanlık, Anadolu’nun kaderi ise belirsizdi.
Mustafa Kemal Paşa’ya verilen resmî görev, Karadeniz bölgesindeki asayiş sorunlarını incelemek, silahların toplanmasını sağlamak ve bölgedeki karışıklıkları yatıştırmaktı. İstanbul hükümeti ve saray açısından bu görev, mütareke şartlarının uygulanması ve İtilaf Devletleri’nin baskısının azaltılması için gerekli görülüyordu. Ancak Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçişi yalnız bir denetim görevi olarak değil, milletin bağımsızlık iradesini örgütlemek için tarihî bir fırsat olarak değerlendirecekti.
Vahdettin ile Mustafa Kemal’in bu görüşmesi, sonraki yıllarda çok tartışıldı. Bazı anlatılarda padişahın Mustafa Kemal’e geniş bir güven verdiği, bazı yorumlarda ise sarayın asıl amacının İtilaf Devletleri’ni yatıştırmak olduğu vurgulanır. Burada dikkatli olmak gerekir. Görüşmenin bütün ayrıntıları kesin biçimde bilinmez; fakat sonuç ortadadır: Mustafa Kemal, Osmanlı yönetiminin verdiği resmî yetkiyle Anadolu’ya gönderildi, fakat Anadolu’da bu yetkiyi millî direnişin örgütlenmesi yönünde kullanarak bambaşka bir siyasi çizgi kurdu.
Bu görüşmenin tarihsel önemi de tam burada yatar. Yıldız Sarayı’nda yapılan konuşma, Osmanlı Devleti’nin son irade arayışlarından biriyle, doğmakta olan Millî Mücadele’nin başlangıç adımı arasında durur. Aynı kişi, İstanbul’dan bir Osmanlı paşası ve müfettişi olarak ayrılacak; birkaç ay içinde Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi üzerinden millet egemenliğine dayalı yeni bir siyasi hareketin liderine dönüşecekti.
Küçük Mabeyn Köşkü’ndeki görüşme, bu nedenle yalnız protokol gereği yapılmış bir saray kabulü değildir. Bu an, eski düzen ile yeni dönemin birbirine en yakın durduğu sahnelerden biridir. Bir yanda tahtını, devleti ve işgal altındaki başkenti korumaya çalışan son Osmanlı padişahı; diğer yanda imparatorluğun artık bu haliyle kurtulamayacağını gören ve Anadolu’da yeni bir mücadele zemini arayan Mustafa Kemal vardır.
1919 – İzmir işgal edildi; Hasan Tahsin’in ilk kurşunu Millî Mücadele’nin sembolü oldu.
15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri’nin desteğini alan Yunan birlikleri İzmir’i işgal etti. Yunan askerleri sabah saatlerinde İzmir Limanı’na çıktı. Bu işgal, Osmanlı Devleti’nin yenilgiden sonra nasıl parçalanmak istendiğini gösteren en sarsıcı gelişmelerden biriydi. İzmir’in işgali, Anadolu’da Millî Mücadele fikrini büyüten en önemli kırılmalardan biri oldu.
İşgal kararı, Paris Barış Konferansı’nın gölgesinde alındı. Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos, İzmir ve çevresinin Yunanistan’a verilmesi için uzun süredir diplomatik girişim yürütüyordu. İtilaf Devletleri, özellikle İngiltere’nin desteğiyle, İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgaline onay verdi. Bu kararın arkasında yalnız İzmir’deki Rum nüfus iddiası değil, aynı zamanda İtalya’nın Batı Anadolu’daki etkisini sınırlama hesabı da vardı.
İşgalden bir gün önce İzmir’de gerilim son noktaya ulaşmıştı. İtilaf donanmasının kumandanı Amiral Calthorpe, Türk makamlarına İzmir’in Yunanlar tarafından işgal edileceğini bildirmişti. İzmirli yurtseverler ise 14 Mayıs gecesi Maşatlık’ta toplanarak Reddi İlhak kararını almıştı. Yani şehir, işgal sabahına çaresiz ama sessiz olmayan bir ruh haliyle girdi.
15 Mayıs sabahı Yunan askerleri Pasaport İskelesi’nden karaya çıktı. İzmir’deki Rum halkının bir bölümü, Yunan ordusunu bayraklarla ve tören havasında karşıladı. Türk ve Müslüman halk içinse bu manzara büyük bir yıkımdı. İzmir, imparatorluğun en canlı liman şehirlerinden biriydi; ticareti, kozmopolit yapısı, gazeteleri, limanı ve Ege’ye açılan kimliğiyle Osmanlı dünyasının önemli merkezlerinden biriydi. Böyle bir şehrin Yunan askerleri tarafından işgal edilmesi, bütün Anadolu’da derin bir infial yarattı.
İşgalin en sembolik anı, gazeteci Hasan Tahsin’in attığı ilk kurşun oldu. Asıl adı Osman Nevres olan Hasan Tahsin, Hukuk-ı Beşer gazetesini çıkaran, işgale karşı açık tavır alan genç bir gazeteciydi. Yunan askerlerinin İzmir’e çıkışı sırasında silahını çekerek ateş etti. Ardından Yunan askerleri tarafından öldürüldü. Bu olay, tarihimize “ilk kurşun” olarak geçti.
Hasan Tahsin’in attığı kurşunun askeri sonucu sınırlıydı; fakat sembolik etkisi büyüktü. Çünkü o kurşun, işgalin kabullenilmeyeceğini gösterdi. İstanbul hükümeti çaresiz, Osmanlı ordusu dağınık, şehir ise İtilaf ve Yunan baskısı altındayken, bir gazetecinin tek başına verdiği tepki, Anadolu’nun ruh halini özetleyen bir sembole dönüştü. Millî Mücadele anlatısında Hasan Tahsin bu yüzden yalnız bir kişi değil, direniş iradesinin ilk işareti olarak yer aldı.
O gün öldürülen bir diğer önemli isim Albay Süleyman Fethi Bey’di. İzmir Askerlik Şubesi Başkanı olan Süleyman Fethi Bey, Yunan askerlerinin hakaret ve zorlamalarına rağmen “Zito Venizelos” diye bağırmayı reddetti. Bunun üzerine süngülenerek ve ağır biçimde yaralanarak şehit edildi. Onun ölümü, işgalin yalnız askeri değil, aynı zamanda onur kırıcı ve aşağılayıcı bir baskı hareketi olarak yaşandığını gösterir.
Süleyman Fethi Bey’in tavrı, Millî Mücadele hafızasında Hasan Tahsin’in ilk kurşunu kadar önemlidir. Biri silahla karşı koymuş, diğeri zorla dayatılan bir sözü söylemeyerek onurunu teslim etmemiştir.
İzmir’in işgali sırasında ve sonrasında şehirde büyük taşkınlıklar yaşandı. Türk askerleri ve siviller hakarete uğradı, dövüldü, tutuklandı, öldürüldü. Kordon’dan hükümet konağına uzanan güzergâhta kanlı olaylar meydana geldi. İşgalin ilk günü yaşananlar, Türk kamuoyunda “İzmir faciası” olarak yankılandı. İzmir’de yaşanan şiddet, işgale karşı Anadolu’nun farklı bölgelerinde protesto mitinglerinin düzenlenmesine yol açtı.
Bu işgal, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a hareketinden hemen önce gerçekleşti. 15 Mayıs’ta İzmir işgal edildi; 16 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa Bandırma Vapuru’yla İstanbul’dan ayrıldı; 19 Mayıs’ta Samsun’a çıktı. Bu tarihlerin peş peşe gelmesi tesadüf gibi görünse de Millî Mücadele psikolojisini anlamak için çok önemlidir. İzmir’in işgali, Anadolu’da “artık bekleyerek kurtuluş olmaz” duygusunu büyüttü.
İzmir’in işgali yalnız Batı Anadolu’yu değil, bütün Osmanlı coğrafyasını sarstı. İstanbul’da, Anadolu şehirlerinde, kasabalarda ve köylerde mitingler yapıldı. Halide Edip’in Sultanahmet Mitingi’nde yaptığı konuşma, bu tepkinin en bilinen örneklerinden biri oldu. Reddi İlhak cemiyetleri ve yerel direniş örgütleri güç kazandı. Balıkesir ve Alaşehir kongreleri gibi Batı Anadolu’daki direniş adımları da İzmir’in işgaline verilen cevabın parçalarıydı.
Yunan işgali, 9 Eylül 1922’de Türk ordusunun İzmir’e girmesiyle sona erecekti. Yani 15 Mayıs 1919’da başlayan bu acı dönem, üç yıldan fazla sürdü. İzmir’in kurtuluşu, Millî Mücadele’nin askeri zaferinin en güçlü sembollerinden biri oldu.
1924 – Sanayi-i Nefise öğrencileri ilk resim sergilerini açtı; Cumhuriyet’in genç sanatçıları İstanbul’da sahneye çıktı.
15 Mayıs 1924’te Sanayi-i Nefise Mektebi öğrencileri, ilk resim sergilerini İstanbul’da açtı. Bu sergi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde güzel sanatlar eğitiminin yeni kuşak sanatçılar yetiştirmeye başladığını gösteren önemli bir işaretti.
Sanayi-i Nefise Mektebi, Osmanlı’da Batı tarzı güzel sanatlar eğitiminin en önemli kurumuydu. 1882’de kurulmuş, 1883’te öğretime başlamıştı. Kurucusu ve ilk müdürü Osman Hamdi Bey’di. Resim, heykel, mimarlık ve sanat eğitimi alanında modern akademik anlayışın Türkiye’deki temel kurumlarından biri haline geldi. Bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin kökeni de bu okula dayanır.
Bu okulun açılması, Osmanlı’da sanatın saray, zanaat ya da geleneksel süsleme dünyası içinde kalmayıp akademik bir eğitime dönüşmesi anlamına geliyordu. Öğrenciler desen, anatomi, perspektif, kompozisyon, mimarlık, heykel ve resim gibi alanlarda düzenli eğitim alıyordu. Bu, Türkiye’de modern ressam, heykeltıraş ve mimar kuşaklarının yetişmesi açısından büyük bir adımdı.
1924’teki öğrenci sergisi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki kültürel atmosfer bakımından ayrıca önemlidir. Yeni devlet yalnız siyasi ve hukuki kurumlarını değil, sanat ve eğitim anlayışını da yeniden kuruyordu. Resim, heykel ve mimarlık gibi alanlar, modernleşmenin görünür yüzlerinden biri kabul ediliyordu. Sanayi-i Nefise öğrencilerinin sergi açması da bu yeni dönemde genç sanatçıların kamusal alana çıkması anlamına geliyordu.
O yıllarda Türkiye’de resim sergisi geleneği bugünkü kadar yaygın değildi. Sergi açmak, sanatçının eserini dar atölye çevresinden çıkarıp izleyiciyle buluşturması demekti. Bu yüzden öğrencilerin sergisi, sadece eğitim sürecinin sonucu değil, sanatın toplum önüne çıkma biçimlerinden biriydi. Genç ressamlar artık yalnız hocalarına değil, şehirli izleyiciye de sesleniyordu.
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin öğrencileri ve hocaları, ilerleyen yıllarda Türkiye’de sanat akımlarının oluşmasında önemli rol oynadı. İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Namık İsmail, Avni Lifij, Nazmi Ziya, Feyhaman Duran gibi isimler, okul ve çevresindeki sanat ortamının öne çıkan figürleri arasındaydı. Daha sonraki kuşaklarda ise Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Zühtü Müridoğlu gibi sanatçılar modern Türk sanatının farklı yönlerini şekillendirecekti. Nurullah Berk’in Sanayi-i Nefise’de Hikmet Onat ve İbrahim Çallı’dan eğitim aldıktan sonra Paris’e gitmesi ve ardından Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği çevresinde yer alması, okulun sonraki modernist kuşaklar üzerindeki etkisini gösteren örneklerden biridir.
Sanayi-i Nefise’nin tarihi aynı zamanda Türkiye’de sanat kurumlarının zorlu gelişim hikâyesidir. I. Dünya Savaşı ve işgal yıllarında okul binası, atölye koşulları, koleksiyonlar ve eğitim düzeni ciddi sıkıntılar yaşadı. Kaynaklarda, okulun 1916’dan sonra farklı binalara taşınmak zorunda kaldığı, savaş ve işgal döneminde eğitim için elverişsiz yapılarda faaliyet gösterdiği aktarılır. Buna rağmen kurum ayakta kaldı ve Cumhuriyet döneminde Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüşecek yolu açtı.
1928 – Çizgi film dünyasının en ünlü karakterlerinden Miki Fare sessiz bir deneme filminde ilk kez göründü.
15 Mayıs 1928’de Walt Disney ve Ub Iwerks’ün yarattığı Miki Fare, ilk kez Plane Crazy adlı çizgi filmde seyirci karşısına çıktı. Bu kısa animasyon, Miki Fare’nin yer aldığı ilk filmdi. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Plane Crazy, Miki’nin ilk kez göründüğü filmdir; ama onu dünya çapında üne kavuşturan yapım daha sonra gösterilen Steamboat Willie oldu.
Plane Crazy, adından da anlaşılacağı gibi havacılık merakı üzerine kurulmuştu. 1927’de Charles Lindbergh’in Atlantik Okyanusu’nu tek başına uçarak geçmesi bütün dünyada büyük heyecan yaratmıştı. Walt Disney de bu havacılık çılgınlığından etkilenerek Miki’yi bir uçak yapmaya çalışan hevesli ve sakar bir karakter olarak perdeye taşıdı.
Filmde Miki, kendi yaptığı uçağı uçurmaya çalışır. Yanında Minnie de vardır. Bugünün gözüyle bakıldığında çizimler basit, hareketler kaba ve mizah oldukça fiziksel görünür. Ama 1928 için bu film, Disney’in yeni bir karakter arayışında ne kadar önemli bir eşikte olduğunu gösterir.
Miki Fare’nin ortaya çıkışında Disney’in yaşadığı büyük bir kayıp da vardır. Walt Disney, daha önce Oswald the Lucky Rabbit adlı karakterle başarı kazanmıştı. Ancak Oswald’ın haklarını kaybedince kendi kontrolünde yeni bir karakter yaratmak zorunda kaldı. Miki Fare işte bu krizden doğdu. Yani Miki, Disney’in kendi yaratıcı bağımsızlığını yeniden kurma hamlesiydi.
Miki’nin tasarımında en önemli isimlerden biri Ub Iwerks’tür. Walt Disney karakterin fikrini ve kişiliğini şekillendirirken, Iwerks çizim ve animasyon tarafında belirleyici rol oynadı. Miki’nin yuvarlak hatları, büyük kulakları, kolay tanınan silueti ve hareketli bedeni, onu animasyon için çok kullanışlı bir karakter haline getirdi. Bu görsel sadelik, Miki’nin dünya çapında tanınmasının da ana nedenlerinden biri oldu.
Plane Crazy ilk gösterildiğinde büyük bir başarı yakalayamadı. Çünkü film sessizdi ve dönemin sinema dünyası artık sesli filmlere yöneliyordu. Walt Disney bu durumu fark etti. Aynı yıl Miki’yi bu kez sesli bir animasyonla seyirciye sundu: Steamboat Willie. 18 Kasım 1928’de gösterilen bu film, senkronize ses kullanımıyla büyük ilgi gördü ve Miki Fare’yi gerçek anlamda yıldız yaptı.
Bu yüzden Miki Fare tarihini anlatırken iki tarihi birlikte düşünmek gerekir. 15 Mayıs 1928, Miki’nin ilk kez göründüğü gündür. 18 Kasım 1928 ise Miki’nin dünyaya kendini kabul ettirdiği, Disney tarihinin büyük patlama anıdır. Plane Crazy doğum anıysa, Steamboat Willie sahneye çıkış anıdır.
Miki Fare zamanla bir çizgi film karakteri olmaktan çıktı. Disney şirketinin yüzü, Amerikan popüler kültürünün simgesi ve küresel eğlence endüstrisinin en tanınan markalarından biri haline geldi. Oyuncaklardan çizgi romanlara, televizyon programlarından tema parklara kadar sayısız alanda kullanıldı.
1932 – Turgay Şeren doğdu; Galatasaray ve millî takımın “Berlin Panteri” dünyaya geldi.
15 Mayıs 1932’de Türk futbolunun unutulmaz kalecilerinden Turgay Şeren doğdu. Galatasaray ve A Millî Takım formalarıyla efsaneleşen Şeren, yalnız iyi bir kaleci değil, Türk futbolunun erken uluslararası hafızasında yer etmiş sembol isimlerden biriydi. Ona futbol tarihimizde kazınan lakap ise “Berlin Panteri” oldu.
Turgay Şeren, İstanbul’da dünyaya geldi. Futbola Galatasaray altyapısında başladı ve neredeyse bütün futbolculuk kariyerini Galatasaray’da geçirdi. Bu yönüyle kulüp tarihinin en sadık ve en önemli figürlerinden biridir. Kalede uzun yıllar sarı-kırmızılı formayı giydi; refleksleri, cesareti ve liderliğiyle Galatasaray taraftarının hafızasında özel bir yer edindi.
Onu Türkiye çapında efsaneleştiren olay ise 17 Haziran 1951’de oynanan Batı Almanya-Türkiye maçıydı. Berlin Olimpiyat Stadı’nda oynanan karşılaşmada Türkiye, güçlü rakibiyle 1-1 berabere kaldı. Turgay Şeren o maçta olağanüstü kurtarışlar yaptı. Alman hücumlarına karşı kalesinde adeta duvar ördü. Bu performansından sonra Alman basını ona “Berlin Panteri” lakabını verdi.
Bu lakap sıradan bir övgü değildi. O yıllarda Türk futbolu bugünkü kadar uluslararası deneyime sahip değildi. Avrupa’nın güçlü takımlarına ve millî takımlarına karşı alınan her iyi sonuç, Türkiye’de büyük heyecan yaratıyordu. Turgay Şeren’in Berlin’deki performansı, Türk futbolcusunun Avrupa sahnesinde de ayakta kalabileceğini gösteren erken örneklerden biri oldu.
Turgay Şeren, A Millî Takım formasını uzun yıllar giydi. 1954 Dünya Kupası’na katılan Türkiye kadrosunda yer aldı. Bu turnuva, Türkiye’nin Dünya Kupası tarihindeki ilk büyük deneyimlerinden biriydi. O dönem millî maçlar bugünkü kadar sık oynanmadığı için, Şeren’in millî forma kariyeri ayrı bir önem taşır. Her maç hem oyuncu hem ülke futbolu için büyük bir sınavdı.
Galatasaray kariyerinde lig şampiyonlukları, İstanbul Ligi döneminin rekabetleri ve kulübün profesyonel futbol düzenine geçiş yılları onun hayatının parçası oldu. Turgay Şeren, Galatasaray’ın yalnız sahadaki kalecisi değil, kulüp kimliğinin taşıyıcı isimlerinden biri haline geldi. Metin Oktay gibi büyük figürlerle aynı dönemin futbol hafızasında yer aldı.
Futbolculuğu bıraktıktan sonra teknik direktörlük de yaptı. Galatasaray dahil farklı takımlarda görev aldı. Ancak onun asıl efsanesi teknik adamlığından çok kaleciliğiyle ilgilidir. Çünkü bazı futbolcular kariyerlerinden çok bir anla, bir maçla, bir lakapla ölümsüzleşir. Turgay Şeren için o an Berlin’deki maçtır.
Şeren daha sonra futbol yorumculuğu da yaptı. Televizyon ve gazetelerdeki yorumlarıyla yeni kuşakların da tanıdığı bir futbol figürüne dönüştü. Eski kuşak kaleciliğin temsilcisiydi; ama dili, anıları ve yorumlarıyla futbol hafızasını sonraki dönemlere de taşıdı.
1933 – Maksim Gorki İstanbul’a uğradı; büyük Rus yazar Süleymaniye’yi ve müzeleri gezdi.
15 Mayıs 1933’te Rus romancı Maksim Gorki, İtalya’dan Sovyetler Birliği’ne dönerken İstanbul’a uğradı. Gorki, kısa İstanbul ziyaretinde Süleymaniye Camii’ni, bazı müzeleri ve kentin tarihî yerlerini gezdi. Cumhuriyet gazetesi ertesi gün bu ziyareti “Büyük Rus edibi Maksim Gorki İstanbul’da” başlığıyla duyurdu.
Maksim Gorki, 20. yüzyıl Rus edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov’du. “Gorki” soyadı ise Rusçada “acı” anlamına gelir. Bu adı boşuna seçmemişti; çünkü eserlerinde yoksulları, işçileri, sokak çocuklarını, toplum dışına itilmiş insanları ve Rusya’nın sert sosyal gerçekliğini anlattı.
Gorki’nin hayatı da romanları kadar çalkantılıydı. Küçük yaşta yoksullukla tanıştı, farklı işlerde çalıştı, Rusya’yı dolaştı, halkın gündelik hayatını yakından gördü. Bu deneyimler onun edebiyatının ana kaynağı oldu. Ana, Çocukluğum, Ekmeğimi Kazanırken, Benim Üniversitelerim ve Ayaktakımı Arasında gibi eserleriyle dünya edebiyatında güçlü bir yer edindi.
Gorki, sadece romancı değil, aynı zamanda politik bir figürdü. Çarlık Rusyası’na karşı muhalif tavır aldı, sosyalist hareketle ilişki kurdu, Bolşevik Devrimi’nin kültürel çevresinde etkili oldu. Fakat Sovyet yönetimiyle ilişkisi de basit ve düz değildi. Zaman zaman destekledi, zaman zaman eleştirdi, uzun süre İtalya’da yaşadı. 1930’larda Sovyetler Birliği’ne dönüşü, Sovyet kültür politikası açısından da sembolik bir olaydı.
İstanbul ziyareti de bu dönüş yolculuğunun bir parçasıydı. Gorki, sağlık nedenleriyle uzun süre bulunduğu İtalya’dan ülkesine dönerken İstanbul’da kısa bir mola verdi. Yerel gazete haberlerine göre şehirde Sovyet temsilcileriyle temaslarda bulundu; Taksim Cumhuriyet Anıtı, Sultanahmet, Ayasofya, Süleymaniye, Âsâr-ı Atîka Müzesi ve bazı tarihî yerleri gezdi. Bazı aktarımlarda Aya İrini ve Edirnekapı çevresinden de söz edilir.
Bu ziyaretin ilginç tarafı, Gorki’nin İstanbul’u Osmanlı’dan yeni çıkmış genç Cumhuriyet’in bir vitrini olarak görmesidir. 1933, Cumhuriyet’in 10. yılıydı. Ankara başkent olmuştu ama İstanbul hâlâ imparatorluk geçmişinin, kültür mirasının ve dünya kentliğinin en güçlü sahnesiydi. Gorki’nin Süleymaniye, Ayasofya ve müzeleri gezmesi, İstanbul’un hem Bizans hem Osmanlı hem de Cumhuriyet katmanlarını görmesi anlamına geliyordu.
Süleymaniye Camii’nin özellikle anılması da boşuna değildir. Mimar Sinan’ın Kanuni Sultan Süleyman için yaptığı Süleymaniye, klasik Osmanlı mimarisinin en büyük eserlerinden biridir. İstanbul’a gelen büyük yabancı yazarların, sanatçıların ve gezginlerin Süleymaniye’yi görmek istemesi bu yüzden şaşırtıcı değildir. Gorki gibi halkı, tarihi ve büyük kültürel yapıları önemseyen bir yazar için Süleymaniye yalnız bir ibadet yeri değil, bir imparatorluk hafızasıydı.
Ziyaret kısa sürdü. Gorki İstanbul’da uzun süre kalmadı ve yolculuğuna devam ederek Sovyetler Birliği’ne döndü. Üç yıl sonra, 1936’da hayatını kaybedecekti. Bu nedenle İstanbul ziyareti, onun hayatının son dönemindeki küçük ama dikkat çekici duraklardan biridir.
1935 – Moskova Metrosu açıldı; yerin altında Sovyetler’in “halk sarayları” yükseldi.
15 Mayıs 1935’te Moskova Metrosu hizmete açıldı. Yapımına 1931’de Stalin döneminde başlanan metro, ilk günlerinde yaklaşık 11 kilometrelik hat ve 13 istasyonla çalışmaya başladı. Fakat Moskova Metrosu kısa sürede Sovyetler Birliği’nin modernleşme, teknoloji ve propaganda vitrini haline geldi.
Moskova 20. yüzyılın başında hızla büyüyordu. Sanayileşme, göç ve kentleşme, şehir içi ulaşımı büyük bir sorun haline getirmişti. Tramvaylar ve yüzey ulaşımı kalabalığı taşımakta zorlanıyordu. Sovyet yönetimi, başkente modern bir metro kurarak hem ulaşım sorununu çözmek hem de yeni rejimin teknik kapasitesini göstermek istiyordu.
Moskova Metrosu’nun en dikkat çekici tarafı, istasyonlarının sıradan ulaşım mekânları gibi değil, neredeyse yer altı sarayları gibi tasarlanmasıydı. Mermer kaplamalar, avizeler, mozaikler, heykeller, kabartmalar ve geniş salonlar, metroyu gündelik yolculuğun ötesine taşıdı. Sovyet ideolojisine göre bu görkem yalnız elitlerin değil, halkın kullanımına sunulmuştu. Bu yüzden Moskova Metrosu için sık sık “halk sarayları” ifadesi kullanılır.
Bu tasarım tercihi siyasi bir mesaj taşıyordu. Çarlık döneminde saraylar yönetici sınıfa aitti; Sovyet düzeni ise işçiye, köylüye ve sıradan vatandaşa görkemli kamusal mekânlar sunduğunu göstermek istiyordu. Metro istasyonları, bu yüzden yeni toplumun vitriniydi. Sanayi işçisi, asker, çiftçi, mühendis, anne ve çocuk figürleri istasyon süslemelerinde sıkça yer aldı.
İlk hattın adı Sokolniki-Park Kultury hattıydı. Açılış, Moskova’da büyük bir olay olarak kutlandı. Sovyet basını metroyu sosyalist inşanın başarısı, planlı ekonominin gücü ve işçi emeğinin zaferi olarak sundu. İnşaatta binlerce işçi çalıştı; zorlu jeolojik koşullar, teknik yetersizlikler ve yoğun çalışma temposu metronun yapımını dönemin büyük mühendislik projelerinden biri haline getirdi.
Ancak bu görkemli hikâyenin gölgeli tarafları da vardı. Stalin döneminin büyük projeleri çoğu zaman ağır çalışma koşulları, sert disiplin, propaganda baskısı ve insan emeğinin hoyratça kullanılmasıyla birlikte yürüdü. Moskova Metrosu da Sovyet modernleşmesinin parlak yüzünü gösterirken, aynı zamanda o dönemin otoriter çalışma düzenini ve devletin insan üzerindeki sert örgütlenme gücünü de hatırlatır.
- Dünya Savaşı sırasında Moskova Metrosu başka bir işlev daha kazandı. Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasından sonra metro istasyonları hava saldırıları sırasında sığınak olarak kullanıldı. Bazı istasyonlarda insanlar geceleri barındı, çocuklar korundu, hatta savaş döneminde metro içinde toplantılar ve resmi etkinlikler düzenlendi. Böylece metro, sadece ulaşım değil, başkentin savunma ve dayanıklılık altyapısının da parçası oldu.
Zamanla Moskova Metrosu dünyanın en büyük ve en yoğun metro sistemlerinden biri haline geldi. Bugün hâlâ hem ulaşım kapasitesiyle hem de mimarisiyle dünyanın en dikkat çekici metroları arasında sayılır. Komsomolskaya, Mayakovskaya, Kievskaya, Ploshchad Revolyutsii gibi istasyonlar, mimarlık ve sanat tarihi açısından da ziyaret edilen yerlerdir.
1940 – McDonald’s’ın ilk lokantası açıldı; küçük bir hamburger dükkânı zamanla küresel bir fast food devine dönüştü.
15 Mayıs 1940’ta Richard ve Maurice McDonald kardeşler, ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki San Bernardino kentinde ilk McDonald’s lokantasını açtı. Başlangıçta bugünkü anlamda dev bir fast food zinciri değildi; daha çok otomobille gelen müşterilere hizmet veren, dönemin Amerikan yol kenarı lokantalarına benzeyen bir işletmeydi. Fakat bu küçük dükkân, ilerleyen yıllarda dünyanın en büyük yemek markalarından birine dönüşecekti.
McDonald kardeşlerin asıl yeniliği, 1948’de yaptıkları büyük sistem değişikliğiyle ortaya çıktı. Menüyü sadeleştirdiler; hamburger, patates kızartması, içecek ve milkshake gibi hızlı hazırlanabilen ürünlere odaklandılar. Mutfak düzenini neredeyse bir fabrika bandı gibi kurdular. Her çalışan belirli bir işi yapıyor, ürünler standart ölçülerle hazırlanıyor, müşteri siparişini kısa sürede alıyordu. Buna Speedee Service System adı verildi.
Bu sistem, restoran işletmeciliğinde büyük bir kırılmaydı. McDonald’s’ın asıl başarısı, yemeği hızlı, ucuz, standart ve tekrarlanabilir hale getirmesindeydi. Bir müşteri hangi şubeye giderse gitsin aynı ürünü, aynı hızda, benzer fiyatla alabilecekti. Modern fast food kültürünün temel mantığı buydu.
1954’te sahneye Ray Kroc çıktı. Kroc, milkshake makineleri satan bir iş insanıydı. McDonald kardeşlerin restoranındaki yoğunluğu görünce bu sistemin büyütülebileceğini fark etti. 1955’te Illinois eyaletindeki Des Plaines’te kendi McDonald’s şubesini açtı ve markanın franchise yoluyla yayılmasında belirleyici rol oynadı. Daha sonra şirketin kontrolünü McDonald kardeşlerden devralarak McDonald’s’ı küresel bir zincire dönüştürdü.
McDonald’s’ın yükselişi, Amerikan yaşam tarzındaki büyük değişimlerle bağlantılıydı. II. Dünya Savaşı sonrası ABD’de otomobil kullanımı arttı, banliyöler büyüdü, aileler hızlı ve ucuz yemek seçeneklerine yöneldi. Yol kenarı restoranları, arabaya servis, parlak tabelalar ve çocuklara hitap eden menüler bu yeni hayat tarzının parçası oldu. McDonald’s bu dönüşümü en iyi okuyan markalardan biri oldu.
Markanın simgeleri de zamanla kültürel hafızaya yerleşti. Altın kemerler, Big Mac, Happy Meal, Ronald McDonald ve çocuk oyun alanları, McDonald’s’ı sadece yemek satan bir zincir olmaktan çıkardı; onu aile, çocuk, hız, tüketim ve Amerikan popüler kültürüyle özdeşleştirdi.
Ama McDonald’s hikâyesi sadece başarı hikâyesi değildir. Marka, küreselleşme, tek tipleşme, sağlıksız beslenme, obezite, düşük ücretli emek, tarım ve hayvancılık endüstrisi üzerindeki etkiler gibi birçok tartışmanın da merkezinde yer aldı. “McDonaldlaşma” kavramı, sosyolojide verimlilik, hesaplanabilirlik, standartlaşma ve kontrol mantığının modern hayatın birçok alanına yayılmasını anlatmak için kullanıldı.
Bugün McDonald’s, dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren dev bir zincirdir. Ancak başlangıç noktası, 1940’ta San Bernardino’da açılan mütevazı bir lokantaydı. Bu lokanta, yemek sektöründe hız, standart ve marka gücünün ne kadar belirleyici olabileceğini gösterdi.
1958 ve 1960 – Sputnik 3 ve Sputnik 4 fırlatıldı; Sovyetler uzay yarışında bilimsel uydudan insanlı uçuş provasına geçti.
15 Mayıs, Sovyet uzay programı için iki ayrı Sputnik görevinin yıldönümüdür. Sovyetler Birliği, 15 Mayıs 1958’de Sputnik 3’ü, 15 Mayıs 1960’ta ise Sputnik 4’ü uzaya fırlattı. Bu iki görev, Sputnik 1’in dünyayı sarsan ilk yapay uydu başarısından sonra Sovyetlerin uzay yarışını bilimsel araştırma ve insanlı uçuş hazırlığı olarak da büyüttüğünü gösterdi.
1957’de fırlatılan Sputnik 1, insanlık tarihinin ilk yapay uydusuydu. Küçük bir metal küre olmasına rağmen Soğuk Savaş dünyasında büyük bir psikolojik etki yarattı. ABD, Sovyetler’in uzayda bu kadar erken ve etkili bir başarı kazanmasına hazırlıksız yakalanmıştı. Aynı yıl Sputnik 2, Laika adlı köpeği uzaya taşıyarak canlıların uzay koşullarına nasıl tepki vereceğini anlamaya yönelik ilk büyük denemelerden biri oldu.
Sputnik 3, bu ilk iki sembolik adımdan sonra daha ciddi bir bilimsel uydu olarak tasarlandı. Yaklaşık 1,3 ton ağırlığındaydı ve dönemi için oldukça büyük bir araçtı. Üzerinde üst atmosfer, kozmik ışınlar, Dünya’nın manyetik alanı, mikrometeoritler ve uzay ortamına dair ölçümler yapacak cihazlar bulunuyordu. Yani amaç sadece uzaya çıkmak değildi, aynı zamanda Dünya çevresindeki uzay alanını bilimsel olarak incelemekti.
Aslında Sputnik 3’ün ilk yapay uydu olarak gönderilmesi düşünülmüştü; ancak teknik hazırlıklar uzayınca Sovyetler daha basit bir uydu olan Sputnik 1’i önce fırlattı. Bu ayrıntı önemlidir. Sputnik 1 dünyayı sarsan basit ama etkili bir sembol oldu; Sputnik 3 ise Sovyetler’in daha karmaşık bilimsel araçları yörüngeye taşıyabileceğini gösterdi.
İki yıl sonra fırlatılan Sputnik 4 ise başka bir aşamanın habercisiydi. Bu görev, Sovyetlerin insanlı uzay uçuşuna hazırlanmak için geliştirdiği Vostok programı kapsamında yapılan erken testlerden biriydi. İçinde gerçek bir kozmonot yoktu; ancak insanlı uçuşta kullanılacak kabin, yaşam destek sistemleri, telemetri, yönlendirme ve geri dönüş düzenekleri test ediliyordu.
Bu nedenle Sputnik 4, Yuri Gagarin’in 1961’de gerçekleştireceği tarihi uçuşun görünmeyen ön adımlarından biri sayılır. Sovyetler, uzaya insan göndermeden önce aracın yörüngeye çıkmasını, Dünya çevresinde dönmesini ve güvenli biçimde geri dönebilmesini denemek zorundaydı. Sputnik 4 görevi tamamen sorunsuz geçmedi; dönüş sistemi beklenen sonucu vermedi. Ancak bu tür testler, insanlı uçuşa giden mühendislik yolunun doğal parçalarıydı.
Bu iki fırlatma, uzay yarışının gelişimini gösterir. Sputnik 1 dünyaya “Sovyetler uzaya çıktı” mesajını vermişti. Sputnik 3, “Sovyetler uzayda bilimsel ölçüm yapabiliyor” anlamına geliyordu. Sputnik 4 ise “Sovyetler insanlı uçuşa hazırlanıyor” demekti. Nitekim bir yıl sonra, 12 Nisan 1961’de Yuri Gagarin, Vostok 1 ile uzaya çıkan ilk insan oldu.
1963 – Gordon Cooper uzaya çıktı; Mercury programının son uçuşunda ABD’nin en uzun yörünge görevi yapıldı.
15 Mayıs 1963’te Amerikalı astronot Gordon Cooper, Faith 7 adlı Mercury kapsülüyle uzaya fırlatıldı. Gordon Cooper, NASA’nın ilk astronot grubu olan Mercury Seven üyelerinden biriydi. Bu grup, ABD’nin Sovyetler Birliği ile giriştiği uzay yarışının ilk insanlı uçuş kahramanlarını oluşturuyordu. Alan Shepard, Gus Grissom, John Glenn, Scott Carpenter, Wally Schirra, Gordon Cooper ve Deke Slayton’dan oluşan bu ekip, Amerikan kamuoyunda neredeyse savaş pilotu, bilim insanı ve ulusal kahraman karışımı bir imajla tanındı.
Cooper’ın uçuşu, Faith 7 kapsülüyle yapıldı. Kapsülün adı “İnanç 7” anlamına gelir ve Mercury astronotlarının kapsüllerine verdikleri kişisel isimlendirme geleneğinin parçasıdır. John Glenn’in Friendship 7, Scott Carpenter’ın Aurora 7, Wally Schirra’nın Sigma 7 adını verdiği kapsüller gibi, Faith 7 de hem teknik bir araç hem de sembolik bir isim taşıyordu.
Bu görevde Cooper, Dünya çevresinde 22 tur attı ve uzayda 34 saat 19 dakika kaldı. Bu, o tarihe kadar bir Amerikalı astronotun yaptığı en uzun uzay uçuşuydu. ABD açısından bu çok önemliydi; çünkü Sovyetler Birliği, Yuri Gagarin’den sonra insanlı uzay uçuşlarında ciddi üstünlük kurmuştu. Amerikalılar artık sadece birkaç saatlik uçuşlarla yetinmek istemiyor, insanın uzayda daha uzun süre kalabileceğini göstermek istiyordu.
Mercury programı, ABD’nin insanı uzaya gönderme ve güvenli biçimde geri getirme hedefiyle başlatılmıştı. İlk uçuşlar kısa ve daha sınırlıydı. Alan Shepard 1961’de uzaya çıkan ilk Amerikalı olmuştu; fakat bu, kısa süreli bir balistik uçuştu. John Glenn ise 1962’de Dünya yörüngesine çıkan ilk Amerikalı oldu. Cooper’ın 1963’teki uçuşu, bu deneyimi daha uzun süreli bir göreve taşıdı.
Faith 7 görevi teknik açıdan da önemlidir. Uçuşun son bölümünde kapsülde ciddi sistem arızaları yaşandı. Otomatik kontrol sistemi ve bazı elektrikli göstergeler sorun çıkardı. Gordon Cooper, dönüş sürecinde kapsülü büyük ölçüde elle yönlendirmek zorunda kaldı. Bu, onun pilotluk becerisini ve soğukkanlılığını gösteren kritik bir andı. Cooper, kapsülü başarılı biçimde atmosfere soktu ve Pasifik Okyanusu’na güvenli iniş yaptı.
Bu ayrıntı, Mercury programının ruhunu iyi anlatır. O dönemin uzay araçları bugünkü sistemlerle karşılaştırıldığında son derece dar, basit ve riskliydi. Astronotlar aynı zamanda test pilotuydu. Sistemler arıza verdiğinde, hayatları çoğu zaman kendi eğitimlerine, hesaplarına ve reflekslerine bağlıydı.
Gordon Cooper’ın uçuşu, Mercury programının sonu oldu. Bundan sonra NASA, daha gelişmiş iki kişilik Gemini programına geçti. Gemini, uzay yürüyüşü, yörüngede buluşma, kenetlenme ve uzun süreli uçuş gibi Apollo Ay programı için gerekli becerileri geliştirecekti. Yani Cooper’ın Faith 7 görevi, Mercury dönemini kapatıp Gemini ve Apollo’ya geçişin eşiğinde duruyordu.
1969 – Eski Demokrat Partililere siyaset yolu açıldı; 27 Mayıs’ın yasakları gevşetildi.
15 Mayıs 1969’da Anayasa değişikliğinin Meclis’te kabul edilmesiyle eski Demokrat Partililere siyasal haklarının iade edilmesinin yolu açıldı. Bu düzenleme, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra siyaset dışına itilen Demokrat Parti kadrolarının yeniden siyasi hayata dönebilmesi bakımından önemli bir adımdı.
27 Mayıs 1960 darbesi, yalnız Demokrat Parti iktidarını devirmemiş; aynı zamanda Türkiye siyasetinde derin bir kırılma yaratmıştı. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmiş, Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve çok sayıda Demokrat Partili yönetici yargılanmış ve cezalandırılmıştı. Demokrat Parti kapatılmış, eski DP’lilerin önemli bir bölümü siyasi yasaklarla karşı karşıya kalmıştı.
1961 Anayasası ile Türkiye yeniden çok partili düzene dönse de 27 Mayıs’ın siyasi mirası devam etti. Eski Demokrat Parti tabanı tamamen ortadan kalkmadı; aksine büyük ölçüde Adalet Partisi çevresinde yeniden örgütlendi. Süleyman Demirel’in yükselişi de bu toplumsal ve siyasal mirasın üzerine oturdu. Ancak eski DP kadrolarının siyasal hakları meselesi, 1960’lar boyunca kapanmamış bir yara olarak kaldı.
1969’daki anayasa değişikliği bu yüzden sadece teknik bir hukuk düzenlemesi değildi. Türkiye, darbe sonrası dönemde siyasal affın, geçmişle hesaplaşmanın ve demokratik normalleşmenin sınırlarını tartışıyordu. Bir kesim, eski DP’lilerin yeniden siyasete dönmesini demokratik bir gereklilik olarak görüyordu. Başka bir kesim ise 27 Mayıs’ın gerekçelerini ve Yassıada yargılamalarını savunarak bu dönüşe mesafeli yaklaşıyordu.
Bu konu özellikle Celal Bayar üzerinden sembolleşti. Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı olan Bayar, aynı zamanda Demokrat Parti’nin kurucu lideriydi. 27 Mayıs sonrasında idama mahkûm edilmiş, cezası yaş haddinden dolayı müebbet hapse çevrilmiş, daha sonra sağlık gerekçeleriyle serbest bırakılmıştı. Ancak siyasi haklarının ne olacağı meselesi uzun süre tartışma konusu oldu.
15 Mayıs 1969’da Meclis’te kabul edilen değişiklik, eski Demokrat Partililerin siyasi haklarına kavuşabilmesi için anayasal zemin oluşturdu. Böylece 27 Mayıs’tan sonra kapalı tutulan bir siyasi kapı yeniden aralanmış oldu. Bu adım, Türkiye’de darbelerin sonraki yılların siyasi hukukunu ve toplumsal hafızasını da belirlediğini gösterir.
Bu gelişmenin 1969 seçimleri öncesinde yaşanması da önemlidir. Türkiye siyasetinde merkez sağın ana gücü haline gelen Adalet Partisi, eski DP mirasının en büyük temsilcisiydi. Demokrat Parti’nin seçmen tabanı, 1960 sonrasında kendisini büyük ölçüde AP’de bulmuştu. Dolayısıyla eski DP’lilere hak iadesi, o günkü siyasi dengeleri de ilgilendiren bir hamleydi.
Yine de bu değişiklik, 27 Mayıs travmasını tamamen kapatmadı. Demokrat Parti’nin mirası, Menderes’in idamı, Yassıada yargılamaları, askerin siyasetteki rolü ve darbelerin meşruiyeti tartışmaları Türk siyasetinde uzun yıllar yaşamaya devam etti. 1969’daki düzenleme, bu tartışmayı bitirmekten çok, darbeyle açılan siyasi yaranın bir kısmını onarmaya çalıştı.
1984 – Aydınlar Dilekçesi verildi; 12 Eylül sonrasında demokrasi talebi ilk kez toplu bir metne dönüştü.
15 Mayıs 1984’te, aralarında yazarların, akademisyenlerin, hukukçuların, sanatçıların ve gazetecilerin bulunduğu 1256 aydın, “Türkiye’deki Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstekler” başlıklı dilekçeyi Cumhurbaşkanı Kenan Evren’e sundu. Daha sonra Aydınlar Dilekçesi olarak anılacak bu metin, 12 Eylül darbesinden sonra demokratik haklar ve hukuk devleti konusunda yapılan en önemli toplu çıkışlardan biri oldu. Bazı kaynaklarda imzacı sayısı daha sonra artan imzalarla 1300’ün üzerinde gösterilir; ancak ilk sunulan metin için 1256 imzacı bilgisi kullanılır.
Dilekçenin verildiği dönem, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 askeri darbesinin gölgesinden henüz çıkamadığı yıllardı. 1983 seçimleri yapılmış, Turgut Özal başbakan olmuştu; fakat sıkıyönetim uygulamaları, siyasal yasaklar, sendikal sınırlamalar, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerindeki baskılar devam ediyordu. 1982 Anayasası’nın kurduğu düzen, güçlü yürütme, sınırlı siyaset ve daraltılmış özgürlükler üzerine oturuyordu.
Aydınlar Dilekçesi’nin önemi, bu ortamda açık bir demokrasi talebi dile getirmesiydi. Metin, hukuk devleti, insan hakları, düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı, sendikal haklar, siyasal katılım ve demokratik kurumların işleyişi gibi başlıklarda kaygıları ortaya koyuyordu. Dilekçe, darbe yönetimini doğrudan sokak eylemiyle değil, anayasal bir başvuru hakkını kullanarak muhatap aldı. Bu yönüyle hem ölçülü hem de cesur bir metindi.
İmzacılar arasında dönemin çok önemli isimleri vardı. Aziz Nesin, Yaşar Kemal, Rıfat Ilgaz, Fakir Baykurt, Vedat Türkali, Melih Cevdet Anday, Oktay Akbal, Mina Urgan, Murat Belge, Halit Çelenk, Uğur Mumcu, İlhan Selçuk gibi edebiyat, hukuk, akademi ve basın dünyasından çok sayıda tanınmış kişi bu girişimin içinde yer aldı. Bu liste, dilekçenin sadece dar bir siyasi çevrenin değil, geniş bir entelektüel muhalefet alanının ürünü olduğunu gösterir.
Kenan Evren’in dilekçeye tepkisi sert oldu. Evren, imzacıları ağır sözlerle hedef aldı; bazı konuşmalarında onları “vatan hainliği” ile ilişkilendiren ifadeler kullandı. Bu tepki, 12 Eylül sonrası iktidar anlayışının eleştiriye ne kadar kapalı olduğunu gösteriyordu. Dilekçenin kendisi demokratik bir başvuru metniydi; fakat devletin verdiği karşılık, metni bir anda büyük bir siyasi davaya dönüştürdü.
Kısa süre sonra dilekçeyle ilgili soruşturma başlatıldı. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın devreye girmesiyle, dilekçeyi hazırlayan ve öne çıkan bazı isimler hakkında dava açıldı. Kaynaklarda özellikle 59 aydın hakkında dava açıldığı belirtilir. Böylece demokratik talepler içeren bir dilekçe, sıkıyönetim yargısının konusu haline geldi.
Dava süreci, Türkiye’de düşünce özgürlüğü ve yurttaşlık hakkı açısından sembolik önem taşıdı. Çünkü tartışılan şey yalnız bir metnin içeriği değildi; yurttaşların devlete eleştiri ve talep iletme hakkının sınırlarıydı. Aydınlar Dilekçesi, “devletin çizdiği dar sınırların dışında demokrasi talep etmek suç mudur?” sorusunu bütün açıklığıyla gündeme getirdi.
Bu girişimin en dikkat çekici taraflarından biri, 12 Eylül sonrasında korkunun hâlâ çok güçlü olduğu bir zamanda yapılmış olmasıdır. Birçok kişi tutuklanmış, işkence iddiaları gündeme gelmiş, kitaplar yasaklanmış, siyasi partiler kapatılmış, sendikalar baskı altına alınmıştı. Böyle bir dönemde yüzlerce aydının adını açıkça yazarak bir metne imza atması, sıradan bir imza kampanyası değil, ciddi bir sivil cesaret örneğiydi.
Aydınlar Dilekçesi’nin etkisi kısa vadede siyasi sistemi değiştirmedi. 12 Eylül düzeni hemen çözülmedi; yasaklar ve baskılar bir süre daha devam etti. Ancak bu metin, Türkiye’de demokratik itirazın yeniden görünür hale gelmesinde önemli bir rol oynadı. 1980’lerin ikinci yarısında insan hakları, ifade özgürlüğü, sendikal haklar ve siyasi yasaklar daha yüksek sesle tartışılmaya başladı.
1988 – Sovyet ordusu Afganistan’dan çekilmeye başladı; Moskova’nın “bitmeyen savaşı” sona yaklaştı.
15 Mayıs 1988’de Sovyet Kızıl Ordusu, Afganistan’dan çekilmeye başladı. Bu çekilme, 1979’da başlayan ve sekiz yıldan fazla süren Sovyet-Afgan Savaşı’nın son aşamasına girildiğini gösteriyordu. Moskova için Afganistan, kısa sürede kontrol altına alınacağı düşünülen bir müdahaleden, ağır insan kaybı, büyük maliyet ve uluslararası prestij kaybı yaratan uzun bir bataklığa dönüşmüştü.
Sovyetler Birliği, Aralık 1979’da Afganistan’a asker gönderdi. Resmî gerekçe, Afganistan’daki sosyalist yönetimi desteklemek ve ülkedeki istikrarsızlığı kontrol altına almaktı. Ancak müdahale kısa sürede büyük bir işgale dönüştü. Sovyet ordusu şehirlerde ve ana yollarda etkili olsa da dağlık bölgelerde ve kırsalda direnişi tamamen bastıramadı.
Sovyetlere karşı savaşan gruplar genel olarak mücahitler adıyla anıldı. Bu gruplar ideolojik, etnik ve siyasi olarak birbirinden farklıydı; ancak ortak noktaları Sovyet varlığına karşı savaşmalarıydı. ABD, Pakistan, Suudi Arabistan ve bazı başka ülkeler, Sovyet karşıtı Afgan direnişine para, silah ve lojistik destek verdi. Böylece Afganistan, Soğuk Savaş’ın en sert vekâlet savaşlarından birine dönüştü.
Afganistan coğrafyası Sovyet ordusu için son derece zorluydu. Dağlar, geçitler, köyler, aşiret ilişkileri ve yerel savaş bilgisi, düzenli bir ordunun klasik üstünlüğünü sınırlıyordu. Sovyetler ağır silahlar, helikopterler ve hava bombardımanları kullandı; fakat bu yöntemler direnişi bitirmek yerine çoğu zaman sivil kayıpları artırdı ve halkın öfkesini büyüttü.
Savaşın Sovyet toplumu üzerindeki etkisi de ağır oldu. Binlerce Sovyet askeri öldü, çok sayıda asker yaralandı ya da psikolojik travmayla ülkesine döndü. Savaş, Sovyet halkı için giderek anlamını yitiren, resmî propagandayla gerçek kayıplar arasındaki farkı büyüten bir meseleye dönüştü. Vietnam Savaşı ABD için ne ifade ettiyse, Afganistan da Sovyetler için benzer bir yıpranma alanı oldu.
1985’te Mihail Gorbaçov’un Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri olmasıyla Afganistan politikası değişmeye başladı. Gorbaçov, savaşı “kanayan yara” olarak görüyordu. Sovyet ekonomisi zaten zorlanıyordu; silahlanma yarışı, iç verimsizlik, siyasi donukluk ve dış baskılar Moskova’yı yıpratıyordu. Afganistan’daki savaş bu yükü daha da ağırlaştırıyordu.
Çekilmenin diplomatik zemini, 1988’de imzalanan Cenevre Anlaşmalarıyla oluştu. Sovyetler Birliği, Afganistan’dan aşamalı olarak çekilmeyi kabul etti. 15 Mayıs 1988’de başlayan çekilme süreci yaklaşık dokuz ay sürdü ve son Sovyet birlikleri 15 Şubat 1989’da Afganistan’dan ayrıldı.
Ancak Sovyet ordusunun çekilmesi Afganistan’a barış getirmedi. Sovyet destekli Necibullah yönetimi bir süre daha ayakta kaldı; fakat ülke iç savaşa sürüklendi. Mücahit gruplar arasında iktidar mücadelesi başladı. Bu kaos ortamı, 1990’larda Taliban’ın yükselişine zemin hazırlayacaktı. Yani Sovyet çekilmesi bir işgali bitirdi; fakat Afganistan’ın uzun trajedisini sona erdirmedi.
Bu savaşın dünya tarihi açısından bir başka sonucu da Sovyetler Birliği’nin çözülme süreciyle ilişkilidir. Afganistan yenilgisi tek başına Sovyetler’i yıkmadı; ama sistemin askeri, ekonomik ve siyasi zaaflarını görünür hale getirdi. Moskova’nın süper güç imajı sarsıldı. Birkaç yıl sonra, 1991’de Sovyetler Birliği dağılacaktı.
1990 – Van Gogh’un Dr. Gachet tablosu rekor fiyata satıldı; sanat piyasasında yeni bir dönem başladı.
15 Mayıs 1990’da Vincent van Gogh’un Dr. Gachet’nin Portresi adlı tablosu, New York’ta yapılan açık artırmada 82,5 milyon dolara satıldı. Bu rakam, o güne kadar bir resim için ödenmiş en yüksek fiyat olarak sanat tarihine geçti. Tabloyu Japon iş insanı Ryoei Saito satın aldı.
Tablonun önemi yalnız fiyatından gelmez. Dr. Paul Gachet, Van Gogh’un hayatının son döneminde ona yakın duran hekimlerden biriydi. Van Gogh, 1890’da Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise kasabasına gitmiş ve burada Dr. Gachet’nin gözetiminde yaşamaya başlamıştı. Sanatçının ruhsal durumu kırılgandı; Saint-Rémy’deki akıl hastanesinden çıktıktan sonra hem çalışmaya devam ediyor hem de ağır bir iç sıkıntısıyla boğuşuyordu.
Van Gogh, Dr. Gachet’yi yalnız doktoru olarak değil, ruh hali bakımından kendisine benzeyen bir insan olarak da görmüştü. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda Gachet için “benden daha hasta” anlamına gelen ifadeler kullandığı bilinir. Bu yüzden portredeki adam sadece bir hekim gibi görünmez; yorgun, düşünceli, melankolik ve içe kapanmış bir figürdür.
Dr. Gachet’nin Portresi, Van Gogh’un ölümünden hemen önce yaptığı en güçlü eserlerden biridir. Masaya yaslanan doktor, başını eline dayamış halde resmedilir. Önündeki yüksükotu bitkisi hem tıp bilgisini hem de kalp ilacı olarak kullanılan dijitalisi hatırlatır. Renkler, çizgiler ve figürün yüzündeki hüzün, Van Gogh’un son dönem resimlerindeki yoğun duyguyu taşır.
Van Gogh bu portreden iki versiyon yaptı. Rekor fiyata satılan tablo, özel koleksiyondaki versiyondu. Diğer versiyon ise bugün Paris’teki Musée d’Orsay koleksiyonundadır. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü aynı konunun iki farklı resmi, Van Gogh’un son dönem üslubunu karşılaştırmak açısından sanat tarihçileri için değerlidir.
1990’daki satış, sanat piyasası açısından büyük bir sembol oldu. 1980’lerin sonunda Japon ekonomisi büyük bir yükseliş içindeydi ve Japon koleksiyonerler dünya sanat piyasasında çok güçlü alıcılar haline gelmişti. Ryoei Saito’nun bu tabloya ödediği 82,5 milyon dolar, sanat eserlerinin artık yalnız estetik ya da kültürel değerle değil, küresel sermaye, prestij ve yatırım aracı olarak da görüldüğünü gösterdi.
Bu satıştan sonra tabloyla ilgili başka bir tartışma daha doğdu. Ryoei Saito’nun bir ara, öldüğünde tablonun kendisiyle birlikte yakılmasını istediğine dair sözleri basına yansıdı. Daha sonra bunun mecazi ya da yanlış anlaşılmış bir ifade olduğu söylendi. Ancak bu tartışma bile sanat eserinin özel mülkiyetle ilişkisini gündeme getirdi: İnsanlık mirası sayılabilecek bir tablo, onu satın alan kişinin kişisel malı mıydı, yoksa kamusal değeri olan bir kültür varlığı mıydı?
Van Gogh’un hayatı düşünüldüğünde bu rekor satış ayrıca çarpıcıdır. Sanatçı yaşarken yoksulluk çekmiş, resimlerinden neredeyse hiç para kazanamamış, çoğu zaman kardeşi Theo’nun desteğiyle ayakta kalmıştı. Ölümünden yüz yıl sonra bir tablosunun 82,5 milyon dolara satılması, sanat tarihinin en acı ironilerinden biridir.
1991 – İhsan Yüce hayatını kaybetti; Yeşilçam’ın hem yüzü hem kalemiydi.
15 Mayıs 1991’de Türk tiyatro ve sinema sanatçısı İhsan Yüce hayatını kaybetti. 1929’da Elazığ’da doğan Yüce, oyunculuğunun yanında senarist, yönetmen ve şairdi. Yeşilçam’da çoğu seyircinin yüzünü hemen tanıdığı ama adını geç fark ettiği emekçi sanatçılardan biriydi.
İhsan Yüce, İzmir Atatürk Lisesi ve İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde okudu. Bir süre muhasebecilik yaptıktan sonra sanat hayatına 1952’de İzmir’de Halk ve Çocuk Tiyatrosu’nda başladı. Daha sonra Bizim Tiyatro’yu kurdu, Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda çalıştı ve Ankara’da arkadaşlarıyla birlikte Drama Tiyatrosu’nu kurdu. Yani sinemadan önce sahneden gelen, tiyatro disipliniyle yetişmiş bir oyuncuydu.
Sinemaya 1960’larda adım attı. Kısa sürede Yeşilçam’ın en üretken karakter oyuncularından biri haline geldi. Selvi Boylum Al Yazmalım, Gülen Gözler, Çöpçüler Kralı, Sakar Şakir, Şabanoğlu Şaban, Kibar Feyzo, Derya Gülü, Şark Bülbülü, Çarıklı Milyoner gibi çok sayıda filmde rol aldı. Özellikle Çöpçüler Kralı’nda Hacer’in babası, Kibar Feyzo’da Gülo’nun babası Hacı Hüso gibi rolleriyle seyircinin hafızasında yer etti.
Ama İhsan Yüce’yi yalnız yan rollerde görünen bir Yeşilçam oyuncusu gibi anlatmak büyük eksiklik olur. O, aynı zamanda Yeşilçam’ın önemli senaristlerinden biriydi. Kibar Feyzo, Kanal, Şark Bülbülü, Arkadaşım, Çarıklı Milyoner gibi filmlerde senarist olarak yer aldı.
Özellikle Kibar Feyzo onun senaryo yazarlığındaki yerini göstermek için yeterlidir. Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Kemal Sunal, Şener Şen, Müjde Ar, İlyas Salman ve Adile Naşit gibi isimleri buluşturan bu film, sadece komedi değildir; ağalık düzeni, köylülük, sınıf farkı, töre ve devlet-toplum ilişkisi üzerine sert bir taşlamadır. İhsan Yüce’nin kalemi, halk komedisinin içine sosyal eleştiriyi yerleştirmeyi iyi bilen bir damardan gelir.
Oyunculuğunda da benzer bir taraf vardır. İhsan Yüce çoğu zaman baba, ağa, esnaf, köylü, aile büyüğü, sert ama komik adam, çaresiz ama inatçı karakterler oynadı. Onun yüzünde Yeşilçam’ın sıradan insanları vardı: Yoksulluğu bilen, otoriteye öfkelenen, bazen çıkarcı, bazen merhametli, bazen kaba ama çoğu zaman hayatın içinden gelen karakterler. Bu yüzden perdeye çıktığında filmi büyütür; başrol olmasa bile sahnenin ağırlığını değiştirirdi.
Derya Gülü filmindeki performansıyla Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülü aldı. Bu da onun yalnız komedi filmlerinde görünen yardımcı oyuncu olmadığını, dramatik rollerde de güçlü bir oyunculuk taşıdığını gösterir.
15 Mayıs 1991’de İstanbul’da, 62 yaşında hayatını kaybetti. Ölümüyle Yeşilçam’ın hem görünen hem görünmeyen emekçilerinden biri eksildi. Çünkü İhsan Yüce, yalnız kamera karşısında oynayan bir karakter oyuncusu değil; perdenin arkasında da hikâyeyi kuran, repliği yazan, toplumsal mizahın damarını bilen bir sinema insanıydı.
2004 – İstanbul’daki Eurovision’u Ruslana kazandı; Ukrayna ilk kez birinci oldu.
15 Mayıs 2004’te İstanbul’da düzenlenen 49. Eurovision Şarkı Yarışması’nı, Ukrayna temsilcisi Ruslana kazandı. Wild Dances adlı şarkısıyla sahneye çıkan Ruslana, Ukrayna’ya Eurovision tarihindeki ilk birinciliğini getirdi. Yarışmanın İstanbul’da yapılmasının nedeni ise Türkiye’nin bir yıl önce, 2003’te Sertab Erener’in Everyway That I Can şarkısıyla Eurovision’u kazanmış olmasıydı.
2004 Eurovision’u Türkiye için özel bir organizasyondu. Yarışma, İstanbul’daki Abdi İpekçi Arena’da yapıldı. Türkiye ilk kez Eurovision’a ev sahipliği yaptı ve bu durum, 2000’li yılların başında Türkiye’nin Avrupa kültür-sanat vitrini açısından sembolik önem taşıdı. O dönem Eurovision, bugünkü dijital çağdan farklı olarak televizyon ekranlarında çok daha büyük bir toplu izleme heyecanı yaratıyordu.
2004 yarışması aynı zamanda Eurovision tarihinde format değişikliği bakımından da önemlidir. O yıl ilk kez yarı final sistemi uygulandı. Katılımcı ülke sayısı arttığı için bütün ülkelerin doğrudan finale kalması mümkün değildi. Böylece Eurovision, daha geniş katılımlı ve daha uzun soluklu bir organizasyona dönüştü. Bu değişim, yarışmanın sonraki yıllardaki yapısının temelini attı.
Ruslana’nın Wild Dances performansı, yarışmanın en akılda kalan sahnelerinden biri oldu. Şarkı, Ukrayna’nın Karpat kültüründen esinlenen ritimler, deri kostümler, enerjik danslar ve güçlü sahne koreografisiyle dikkat çekti. Ruslana sahnede yüksek enerjiyle izleyiciyi yakalayan bir performans sanatçısı gibiydi.
Bu birincilik Ukrayna için büyük bir kültürel başarıydı. Ukrayna yarışmaya 2003’te katılmaya başlamıştı ve daha ikinci yılında birinciliğe ulaştı. Bu, ülkenin Avrupa sahnesinde görünürlük kazanması açısından da anlamlıydı. Eurovision, sadece müzik yarışması değil; ülkelerin kültürel kimliklerini, sahne estetiklerini ve uluslararası imajlarını gösterdikleri bir platformdu.
Türkiye ise ev sahibi olarak yarışmada Athena grubuyla temsil edildi. Athena, For Real adlı şarkısıyla dördüncü oldu. Bu sonuç, Sertab Erener’in 2003 zaferinden sonra Türkiye’nin Eurovision’daki başarılı çizgisini sürdürdüğünü gösterdi. Athena’nın ska-rock enerjisi, sahne rahatlığı ve İngilizce şarkısıyla aldığı derece, Türkiye’de de olumlu karşılandı.
2004 Eurovision’u, Türkiye’de popüler kültür hafızasında özel bir yere sahiptir. Bir yanda Sertab Erener’in zaferinin ardından gelen ev sahipliği gururu, diğer yanda İstanbul’un Avrupa televizyonlarında büyük bir sahneye dönüşmesi vardı. Yarışmanın sunuculuğunu Korhan Abay ve Meltem Cumbul yaptı.
2016 – Oya Aydoğan hayatını kaybetti; ardında Yeşilçam’dan televizyona uzanan sevilen bir oyunculuk kariyeri bıraktı.
15 Mayıs 2016’da Türk sinema ve televizyon oyuncusu Oya Aydoğan hayatını kaybetti. 1957’de Erzincan’da doğan Aydoğan, 1970’li yıllardan itibaren Türk sinemasında rol almaya başladı ve özellikle Yeşilçam’ın son döneminde geniş kitlelerce tanınan oyunculardan biri oldu.
Oya Aydoğan’ın sinemaya girişi, 1970’lerin popüler yıldız sisteminin içinde gerçekleşti. Güzelliği, enerjik tavrı ve kamera önündeki rahatlığıyla kısa sürede dikkat çekti. 1976’da Ses Dergisi Sinema Artisti Yarışması’nda dereceye girmesi, sinema dünyasına adım atmasında etkili oldu. Ardından dönemin çok sayıda yapımında rol alarak Yeşilçam’ın genç kadın oyuncularından biri haline geldi.
Kariyeri boyunca dram, komedi, macera ve arabesk türlerinde birçok filmde oynadı. Dert Bende, Neşeli Günler, Yedi Bela Hüsnü, Dokunmayın Şabanıma, Berduş, İsyan, Günah, Ağlıyorsam Yaşıyorum, Yorgun, Sevgi Dünyası gibi filmler, onun sinema kariyerinde öne çıkan yapımlar arasında yer aldı. Kemal Sunal, Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay, Tarık Akan, Kadir İnanır ve İbrahim Tatlıses gibi dönemin popüler isimleriyle aynı filmlerde rol aldı.
Oya Aydoğan, televizyon döneminde de seyircinin karşısına çıktı. 1990’lardan itibaren dizilerde ve televizyon programlarında yer aldı. Bez Bebek, Sudan Bıkmış Balıklar, Aşk Nerede?, Türk Malı gibi yapımlarda rol aldı. Ayrıca magazin programlarında yorumcu olarak da ekranlarda göründü. Bu yönüyle Yeşilçam’dan gelen kuşağın televizyon ve magazin kültürüne uyum
2016 yılında geçirdiği rahatsızlığın ardından hastaneye kaldırıldı. Tedavi süreci yoğun bakımda devam etti; ancak 15 Mayıs 2016’da 59 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi İstanbul’da düzenlenen törenin ardından Ulus Mezarlığı’na defnedildi.
2025 – Ali Özgentürk hayatını kaybetti; Selvi Boylum Al Yazmalım’ın senaristi, Hazal ve At’ın yönetmeni sinemaya veda etti.
15 Mayıs 2025’te Türk sinema yönetmeni, senarist ve yapımcı Ali Özgentürk hayatını kaybetti. 1945’te Adana’da doğan Özgentürk, 1970’lerden itibaren Türk sinemasında toplumsal meseleleri, göçü, yoksulluğu, taşrayı, emekçileri ve insanın kaderle mücadelesini anlatan yönetmenlerden biri olarak öne çıktı.
Ali Özgentürk’ün adının geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan film, senaryosunu yazdığı ve aynı zamanda yardımcı yönetmenliğini yaptığı Selvi Boylum Al Yazmalım’dır. Cengiz Aytmatov’un eserinden uyarlanan, Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in başrollerinde yer aldığı film, Türk sinemasının en sevilen aşk hikâyelerinden biri oldu. Filmin hafızalara kazınan “Sevgi neydi? Sevgi emekti” cümlesi, yalnız bir replik değil, Türk sinemasının en bilinen duygusal ifadelerinden biri haline geldi. Özgentürk, bu filmin senaryo yazarı olarak Türk sinema tarihinde özel bir yer edindi.
Yönetmen olarak adını duyurduğu en önemli filmlerden biri Hazal oldu. 1979 yapımı film, kırsal hayat, kadınlık, gelenek, töre ve baskı temalarını işlerken Özgentürk’ün sinemasındaki toplumsal duyarlığı da görünür kıldı. Ardından gelen At, onun yönetmenliğinde öne çıkan bir başka önemli yapımdır. Bu film, büyük şehre gelen yoksul insanların tutunma çabasını ve sınıfsal sıkışmışlığı anlatmasıyla Türk sinemasında güçlü bir yer edinmiştir.
Özgentürk’ün filmografisinde Bekçi, Su da Yanar, Mektup, Çıplak, Balalayka, Kalbin Zamanı, Yengeç Oyunu ve Görünmeyen gibi filmler de yer aldı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
