9 Mayıs Tarihte Bugün

92 Dakika Okuma
9 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 9 Mayıs

Avrupa Günü – 5 Mayıs ve 9 Mayıs

Avrupa Günü aslında iki farklı tarih üzerinden anılır: 5 Mayıs ve 9 Mayıs. Bu iki tarih aynı adı taşısa da temsil ettikleri kurumlar ve tarihsel anlamları farklıdır. Bu nedenle “Avrupa Günü” denince tek bir günden değil, Avrupa fikrinin iki ayrı kurumsal damarından söz etmek gerekir.

5 MayısAvrupa Konseyi’nin Avrupa Günü’dür. Çünkü Avrupa Konseyi, 5 Mayıs 1949’da imzalanan Londra Antlaşması ile kuruldu. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 1964’te bu kuruluş yıldönümünün Avrupa Günü olarak kutlanmasına karar verdi. Avrupa Konseyi’nin temel amacı; demokrasi, insan hakları ve hukuk devleti ilkelerini Avrupa kıtasında korumak ve güçlendirmekti. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bağlı olduğu sistem de bu yapının parçasıdır.

9 Mayıs ise daha çok Avrupa Birliği’nin Avrupa Günü olarak bilinir. Bu tarih, 9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın yaptığı tarihî açıklamaya dayanır. Schuman Bildirisi, Fransa ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin kömür ve çelik üretimini ortak bir yapı altında toplamasını öneriyordu. Bu fikir, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kurulmasına, ardından Avrupa Ekonomik Topluluğu’na ve nihayet bugünkü Avrupa Birliği’ne uzanan sürecin ilk büyük adımı kabul edilir. Avrupa Birliği de 9 Mayıs’ı, Schuman Bildirisi’nin yıldönümü olarak Avrupa Günü diye kutlar.

Bu iki gün arasındaki fark önemlidir. 5 Mayıs, Avrupa’da insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti fikrini temsil eden Avrupa Konseyi çizgisidir. 9 Mayıs ise savaş sonrası Avrupa’da ekonomik iş birliği üzerinden barış kurma fikrini temsil eden Avrupa Birliği çizgisidir. Biri daha geniş bir insan hakları ve hukuk düzenini, diğeri ise Avrupa bütünleşmesinin siyasi ve ekonomik temelini anlatır.

Schuman Bildirisi’nin asıl mantığı çok somuttu. Avrupa, iki dünya savaşında da özellikle Fransa-Almanya rekabetinin yıkıcı sonuçlarını yaşamıştı. Kömür ve çelik ise savaş sanayisinin temel maddeleriydi. Bu alanları ortak yönetime açmak, ülkelerin birbirine karşı savaş hazırlığı yapmasını zorlaştıracak ve ekonomik bağımlılık üzerinden barışı güçlendirecekti. Yani Avrupa Birliği fikri başlangıçta soyut bir idealden çok, savaşın hammaddelerini ortak denetime alma düşüncesinden doğdu.

Bu yüzden Avrupa Günü’nü yalnız bayraklar, törenler ve resmî mesajlar üzerinden okumak eksik olur. 5 Mayıs ve 9 Mayıs, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrasında kendisine sorduğu büyük soruya verilen iki farklı cevaptır: Bir daha aynı yıkım yaşanmasın diye kıta nasıl örgütlenecek? Avrupa Konseyi bu soruya insan hakları ve hukuk devletiyle, Avrupa Birliği ise ekonomik ve siyasi bütünleşmeyle cevap vermeye çalıştı.

Bugün Avrupa fikri tartışmasız ve sorunsuz değildir. Göç, savaş, aşırı sağın yükselişi, ekonomik eşitsizlik, demokrasi krizi, Ukrayna savaşı, savunma politikaları ve Avrupa Birliği’nin genişleme tartışmaları bu fikri sürekli sınamaktadır. Ama tam da bu yüzden Avrupa Günü hâlâ anlamlıdır. Çünkü bu günler, Avrupa’nın kendisini savaşın yıkımından ders çıkarmaya çalışan bir barış, hukuk ve iş birliği projesi olarak tanımlama çabasını hatırlatır.

Bu nedenle 5 Mayıs ve 9 Mayıs Avrupa Günü, aynı başlığın iki farklı yüzüdür. 5 Mayıs, Avrupa Konseyi’nin demokrasi ve insan hakları mirasını; 9 Mayıs ise Schuman Bildirisi’nden doğan Avrupa Birliği bütünleşmesini temsil eder. İki tarih birlikte düşünüldüğünde, Avrupa fikrinin asıl omurgası daha net görünür: savaş yerine iş birliği, keyfî güç yerine hukuk, ulusal rekabet yerine ortak gelecek arayışı.

1485 – Davutpaşa Lisesi’nin temeli, Davut Paşa’nın kurduğu sıbyan mektebiyle atıldı.

9 Mayıs 1485’te, II. Bayezid döneminin sadrazamlarından Davut Paşa tarafından kurulan sıbyan mektebi, bugün Davutpaşa Anadolu Lisesi olarak bilinen tarihî eğitim kurumunun başlangıcı kabul edilir. Okulun tarihçesinde bu kuruluş, İstanbul’daki en eski Türk eğitim kurumlarından biri olarak aktarılır. Fatih Kaymakamlığı ve okulun kendi tarihçesi de kurumun 1485’te Davut Paşa tarafından sıbyan mektebi olarak kurulduğunu belirtir.

Sıbyan mektepleri, Osmanlı eğitim düzeninde çocuklara temel okuma, yazma, dinî bilgi ve ahlaki eğitim verilen ilk basamak kurumlardı. Bu yönüyle Davut Paşa’nın kurduğu mektep, Osmanlı İstanbul’unda çocukların eğitimle tanıştığı erken kurumlardan biriydi. İstanbul’un fethinden sonraki yüzyılda bu tür mektepler, şehirde Türk-İslam eğitim geleneğinin yerleşmesinde önemli rol oynadı.

Davut Paşa, bir devlet adamı olmasının yanı sıra, İstanbul’un imar tarihinde de iz bırakan bir isimdi. Kendi adıyla anılan külliye, cami, medrese ve eğitim yapılarıyla Osmanlı şehir kültürünün klasik düzenine katkı sundu. Bu düzen içinde okul, cami ve medrese birbirinden kopuk yapılar değildi; eğitim, ibadet, sosyal hayat ve mahalle düzeni aynı kültürel çevre içinde gelişiyordu.

Davutpaşa’daki bu eğitim mirası, 19. yüzyılda Osmanlı eğitim sistemindeki dönüşümle yeni bir aşamaya geçti. 1847’de burada rüşdiye mektebi açıldı. Rüşdiyeler, bugünkü ortaokul düzeyine yakın, daha modern ders programlarına sahip okullar olarak Tanzimat döneminin eğitim reformları içinde önemli yer tutuyordu. Millî Eğitim Bakanlığı’nın “Yüz Tarihi Lise” çalışmasında Davutpaşa Lisesi’nin 1847’de açılan ilk rüşdiye mektebi olma özelliği taşıdığı belirtilir.

Bu dönüşüm önemlidir. Çünkü Davutpaşa’nın hikâyesi, Osmanlı eğitim tarihinin değişimini tek bir kurum üzerinden izlemeyi sağlar. Bir yanda klasik sıbyan mektebi geleneği vardır; diğer yanda Tanzimat’la birlikte gelen rüşdiye, sultani ve modern lise anlayışı. Yani Davutpaşa, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e eğitim sisteminin nasıl değiştiğini gösteren canlı bir hafıza noktasıdır.

Okul 1894 İstanbul depreminde ciddi zarar gördü; önemli bölümleri yıkıldı ve daha sonra yeniden inşa edildi. 1913’te sultani statüsüne geçti, Cumhuriyet döneminde farklı eğitim kademelerinde hizmet vermeyi sürdürdü ve zamanla bugünkü lise kimliğine ulaştı. Bu yüzden Davutpaşa’nın geçmişi, tek bir binanın değil, yüzyıllar içinde değişen bir eğitim kurumunun tarihidir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: “1485’te kuruldu” derken bugünkü modern lise yapısının o tarihte aynı biçimde var olduğunu söylemiyoruz. 1485’te başlayan şey, Davut Paşa’nın kurduğu sıbyan mektebiyle oluşan eğitim geleneğidir. Bu gelenek, yüzyıllar içinde rüşdiye, sultani ve lise aşamalarından geçerek bugünkü Davutpaşa Anadolu Lisesi’ne uzanmıştır.

1746 – Tasarı geometrinin kurucularından Gaspard Monge doğdu.

9 Mayıs 1746’da Fransız matematikçi Gaspard Monge doğdu. Monge, özellikle tasarı geometri alanındaki çalışmalarıyla modern mühendislik, mimarlık, teknik çizim ve askerî haritacılık tarihinde büyük etki bırakmış bir bilim insanıdır. Onu yalnız soyut matematikçi olarak değil, matematiği çizime, mekâna, makineye ve devletin teknik ihtiyaçlarına bağlayan kurucu figürlerden biri olarak görmek gerekir.

Monge’un en önemli katkısı, üç boyutlu cisimlerin iki boyutlu düzlem üzerinde doğru ve ölçülebilir biçimde gösterilmesini sağlayan yöntemleri sistemleştirmesidir. Bugün mimarlıkta, makine mühendisliğinde, endüstriyel tasarımda, teknik resimde ve haritacılıkta kullanılan pek çok çizim mantığının arkasında bu yaklaşım vardır. Bir binanın planı, bir makinenin kesiti, bir köprünün taşıyıcı sistemi ya da bir parçanın farklı görünüşleri kâğıt üzerinde doğru okunabiliyorsa, bunun tarihsel temellerinden biri Monge’un tasarı geometri çalışmalarına uzanır.

Tasarı geometri, basitçe “şekil çizmek” değildir. Asıl mesele, mekândaki bir nesneyi düzlem üzerinde öyle göstermektir ki, ona bakan kişi nesnenin gerçek biçimini, boyutlarını, açılarını ve ilişkilerini anlayabilsin. Bu yüzden Monge’un çalışması, matematikle uygulama arasındaki en güçlü köprülerden biridir. Matematik burada yalnız teoremler dünyasında kalmaz; tersane, kale, topçu okulu, mühendislik atölyesi ve mimarlık bürosuna iner.

Monge’un kariyeri Fransa’daki askerî ve teknik eğitim kurumlarıyla yakından ilişkilidir. Genç yaşta yeteneği fark edildi ve mühendislik okullarında ders verdi. Özellikle askerî mühendislik açısından tasarı geometri hayati önemdeydi. Kalelerin, tahkimatların, yolların, köprülerin ve topçu düzenlerinin doğru planlanması için mekânı teknik olarak kavrayabilen insanlara ihtiyaç vardı. Monge’un yöntemleri bu ihtiyaca güçlü bir cevap verdi.

Fransız Devrimi döneminde Monge; siyasetin ve devlet örgütlenmesinin içinde de yer aldı. Devrimi destekledi, kısa süre denizcilik bakanlığı yaptı ve yeni Fransa’nın teknik eğitim kurumlarının kurulmasında etkili oldu. École Polytechnique gibi kurumların doğuşunda onun bilim ve eğitim anlayışının önemli payı vardı. Bu kurumlar, modern mühendislik eğitiminin Avrupa’daki en güçlü merkezlerinden biri haline gelecekti.

Monge ayrıca Napolyon döneminde de öne çıktı. Napolyon’un Mısır seferine katılan bilim insanları arasında yer aldı. Bu sefer yalnız askerî bir girişim değil, aynı zamanda yanında matematikçiler, mühendisler, doğa bilimciler ve sanatçılar bulunan büyük bir bilimsel keşif hareketi gibi de tasarlanmıştı. Monge bu kadronun önemli isimlerinden biriydi. Daha sonra Napolyon tarafından onurlandırıldı; ancak Napolyon’un düşüşünden sonra Monge’un konumu da sarsıldı.

Matematik tarihinde Monge’un adı, diferansiyel geometri ve analitik düşünceyle de anılır. Fakat onu özel yapan şey, soyut matematik gücünü somut dünyanın biçimlerini anlamaya yöneltmesidir. Çizginin, düzlemin, hacmin ve izdüşümün doğru kullanımı, onun elinde bir mühendislik dili haline geldi.

1860 – Peter Pan’ın yazarı J. M. Barrie doğdu; hiç büyümeyen çocuk dünya edebiyatına girdi.

9 Mayıs 1860’ta İskoç yazar J. M. Barrie doğdu. Tam adı James Matthew Barrie olan yazar, dünya edebiyatına özellikle Peter Pan karakteriyle geçti. Onun yarattığı “hiç büyümeyen çocuk”, yalnız çocuk edebiyatının değil, modern kültürün de en tanınan figürlerinden biri haline geldi.

Barrie, İskoçya’nın Kirriemuir kasabasında doğdu. Çocukluğu, ailesindeki büyük bir trajedinin gölgesinde geçti. Ağabeyi David, henüz çocuk yaşta bir kazada öldü. Annesi bu kaybı hiçbir zaman tam olarak atlatamadı. Barrie’nin, ölen ağabeyinin yerine geçmeye çalıştığı ve annesinin gözünde hep çocuk kalma arzusunun onun hayal dünyasını etkilediği sık sık anlatılır. Bu biyografik kırılma, Peter Pan fikrinin arkasındaki psikolojik zemini anlamak için önemlidir.

Peter Pan, ilk kez 1904’te sahnelenen Peter Pan; or, the Boy Who Wouldn’t Grow Up adlı oyunla ortaya çıktı. Daha sonra Peter and Wendy adıyla romanlaştırıldı. Hikâyede Peter Pan, Londra’daki Darling ailesinin çocukları Wendy, John ve Michael’ı Varolmayan Ülke’ye, yani Neverland’e götürür. Burada Kayıp Çocuklar, peri Tinker Bell, Kaptan Hook, korsanlar, denizkızları ve sonsuz macera vardır.

Ama Peter Pan’ın asıl güçlü tarafı, çocuklukla yetişkinlik arasındaki gerilimdir. Peter büyümek istemez; çünkü büyümek sorumluluk, kayıp, ölüm ve zamanın geçişi demektir. Bu yüzden Peter Pan neşeli olduğu kadar hüzünlü bir karakterdir. Uçar, oyun oynar, savaşır, kahkaha atar; ama aynı zamanda gerçek bağ kuramayan, hatırlamayan, değişmeyen ve büyümenin getirdiği derinlikten kaçan biridir.

Bu yüzden Peter Pan’ı sadece “çocuklar için tatlı bir masal” gibi okumak eksik olur. Barrie’nin hikâyesi, çocukluğun büyüsü kadar çocuklukta kalmanın bedelini de anlatır. Wendy büyümeye yaklaşırken Peter aynı yerde kalır. Bu da hikâyeye ince bir melankoli verir. Okur ya da seyirci bir yandan Peter’ın özgürlüğüne imrenir, bir yandan onun asla sahip olamayacağı şeyleri fark eder.

Peter Pan zamanla tiyatrodan romana, sinemadan animasyona, müzikalden popüler kültüre kadar birçok alana yayıldı. Kaptan HookTinker BellNeverland ve “büyümeyen çocuk” fikri, artık dünya kültürünün ortak imgeleri arasındadır. Hatta psikolojide ve popüler dilde “Peter Pan sendromu” ifadesi, yetişkin sorumluluklarından kaçan kişiler için kullanılmaya başladı. Bu kavram bilimsel bir tanı olarak dikkatli kullanılmalıdır; ama karakterin kültürel etkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Barrie’nin başka eserleri de vardır; oyunlar, romanlar ve hikâyeler yazmıştır. Ancak bütün edebî mirası içinde Peter Pan açık ara en güçlü iz bırakan eseridir. Barrie 1937’de hayatını kaybetti. Peter Pan’ın telif gelirlerini ise Londra’daki Great Ormond Street Hospital adlı çocuk hastanesine bıraktı. Bu da karakterin çocuklarla, yardım duygusuyla ve toplumsal hafızayla bağını daha da güçlendirdi.

  1. M. Barrie, Peter Pan aracılığıyla çocukluğun büyüsünü, büyüme korkusunu, kayıp duygusunu ve hayal gücünün karanlıkla iç içe geçmiş tarafını dünya edebiyatına kazandıran yazardır. Hiç büyümeyen çocuk fikri, onun kaleminde basit bir fantezi olmaktan çıkıp insanın zamanla, ölümle ve masumiyetle kurduğu ilişkinin unutulmaz bir simgesine dönüşmüştür.

1911 – İzmit’te Ermeni Mektebi binası için ferman yazıldı.

9 Mayıs 1911’de, İzmit’teki Karabetyan Ermeni Mektebi binası için Divan-ı Hümayun Kalemi’nden ferman yazıldı. Bu tarih, İzmit’in çok kültürlü eğitim hafızası açısından önemli bir yerel tarih notudur.

İzmit 20. yüzyılın başında, yalnızca Müslüman Türk nüfustan oluşan tek renkli bir şehir değildi. Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Müslümanlar, Levantenler ve farklı topluluklar bu coğrafyanın sosyal ve ekonomik hayatında yer alıyordu. Ticaret, zanaat, eğitim, ibadet yapıları ve mahalle düzeni de bu çok katmanlı yapının izlerini taşıyordu. Ermeni okulları da bu şehir hafızasının parçalarından biriydi.

Karabetyan Ermeni Mektebi’nin hikâyesi, II. Meşrutiyet sonrasındaki eğitim ve cemaat kurumları bağlamında okunmalıdır. 1908’den sonra Osmanlı’da siyasi ve toplumsal hayat görece daha hareketli bir döneme girdi. Farklı cemaatlerin eğitim kurumları, dernekleri ve yayın faaliyetleri daha görünür hale geldi. İzmit’teki Ermeni toplumu da kendi okul yapılarıyla çocuklarına eğitim vermeye çalışıyordu.

1911’de ferman yazılması, okul binasının resmî süreçten geçtiğini ve devlet nezdinde tanındığını gösterir. Bu tür belgeler, yerel tarih açısından değerlidir; çünkü bize yalnız büyük siyasi olayları değil, şehirde hangi toplulukların yaşadığını, hangi okulların bulunduğunu, kimlerin çocuklarını nasıl eğittiğini ve Osmanlı idaresinin bu kurumlarla nasıl ilişki kurduğunu anlatır.

Okulun kız ve erkek öğrencilerle ilişkilendirilmesi de önemlidir. Ermeni cemaat okulları, Osmanlı’nın son döneminde sadece dinî kimliği koruyan kurumlar değildi; aynı zamanda modern derslerin okutulduğu, cemaatin sosyal yükselme imkânı bulduğu, dil, kültür ve meslek hayatına hazırlık sağlayan yapılardı. İzmit gibi ticaret ve ulaşım açısından önemli bir şehirde bu okullar, yerel toplumun eğitim düzeyini ve kültürel çeşitliliğini anlamak için dikkate değerdir.

Osmanlı Ermenilerinin eğitim kurumları, kiliseleri, mahalleleri ve sosyal yapıları, tehcir ve sonrasındaki kırılmalarla büyük ölçüde ortadan kalktı ya da işlevini yitirdi. Bu yüzden 1911’de İzmit’te bir Ermeni mektebi için ferman yazılması, yalnız eğitim tarihine değil, kaybolmuş bir şehir dokusuna da işaret eder.

Bugünün İzmit’inde bu tür kayıtlar, kentin geçmişteki çok kültürlü yapısını hatırlatır. Şehir tarihi yalnız fetihlerden, savaşlardan, belediye başkanlarından, fabrikalardan ve büyük yatırımlardan ibaret değildir. Okullar, cemaat yapıları, mahalle mektepleri, kiliseler, camiler, sinagoglar, vakıflar ve dernekler de bir kentin gerçek hafızasını oluşturur.

1914 – Alüminyumu gündelik hayatın metali haline getiren bilim insanlarından Paul Héroult hayatını kaybetti.

9 Mayıs 1914’te Fransız bilim insanı ve mucit Paul Héroult hayatını kaybetti. Héroult, bugün uçaktan otomobile, elektrik hatlarından mutfak eşyalarına kadar sayısız alanda kullanılan alüminyumun sanayi ölçeğinde üretilebilmesini sağlayan isimlerden biridir. Onu önemli kılan şey, doğrudan göz önünde olan bir icat yapması değil, modern sanayinin temel malzemelerinden birini ucuz ve yaygın hale getiren yöntemin kurucularından olmasıdır.

Alüminyum, 19. yüzyıl ortalarında çok değerli bir madendi. Doğada bol bulunmasına rağmen cevherinden ayrılması son derece zordu. Bu yüzden üretimi pahalıydı ve alüminyum bir dönem neredeyse gümüş kadar kıymetli görülüyordu. Hatta Fransa İmparatoru III. Napolyon’un özel davetlerde en seçkin konuklarına alüminyum çatal bıçak takımı kullandırdığı, daha sıradan konuklara ise altın ya da gümüş takımlar verildiği anlatılır. Bu ayrıntı, alüminyumun bir zamanlar ne kadar nadir kabul edildiğini gösterir.

Paul Héroult, bu tabloyu değiştiren yöntemi geliştiren bilim insanlarından biri oldu. 1886’da henüz genç yaşındayken, alüminyum oksidin erimiş kriyolit içinde elektrik akımıyla ayrıştırılmasına dayanan bir elektroliz yöntemi geliştirdi. Aynı yıl Amerika’da Charles Martin Hall da benzer yöntemi bağımsız olarak buldu. Bu nedenle süreç bugün Hall-Héroult yöntemi olarak bilinir.

Bu yöntemin önemi çok büyüktür. Çünkü alüminyum üretimini laboratuvar ya da lüks tüketim düzeyinden çıkarıp sanayi ölçeğine taşıdı. Elektrik enerjisi kullanılarak yapılan bu üretim, alüminyumun maliyetini düşürdü ve madeni modern dünyanın temel malzemelerinden biri haline getirdi. Hafif, dayanıklı, işlenebilir ve paslanmaya dirençli yapısıyla alüminyum kısa sürede sanayi için vazgeçilmez oldu.

Héroult’nun buluşu, yalnız metalürji tarihinin değil, 20. yüzyıl teknolojisinin de önünü açtı. Alüminyumun ucuzlaması; uçak sanayisinin, elektrik iletim hatlarının, hafif yapı malzemelerinin, ambalaj sektörünün, otomotiv parçalarının ve gündelik mutfak eşyalarının gelişmesini etkiledi. Bugün alüminyumu sıradan bir malzeme gibi görmemizin nedeni, tam da bu üretim devrimidir.

Héroult ayrıca elektrikli çelik üretimi alanında da çalıştı. Elektrik ark fırını teknolojisinin gelişmesine katkı verdi. Bu da onu yalnız alüminyumla sınırlı bir mucit olmaktan çıkarır; elektriğin metal sanayisinde dönüştürücü güç olarak kullanılmasını sağlayan öncü isimlerden biri yapar. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, elektriğin yalnız aydınlatma değil, ağır sanayi için de yeni bir çağ açtığı dönemdi. Héroult bu dönüşümün merkezindeki isimlerdendi.

Paul Héroult 1914’te, henüz 51 yaşındayken hayatını kaybetti. Aynı yıl I. Dünya Savaşı başlayacak, alüminyum ve modern metal sanayisi savaş teknolojilerinde de büyük rol oynayacaktı. Bu da onun buluşunun ne kadar büyük bir çağ değişiminin eşiğinde yer aldığını gösterir.

1914 – Anneler Günü, ABD’de resmî kutlama günü ilan edildi.

9 Mayıs 1914’te ABD Başkanı Woodrow Wilson, Anneler Günü’nü ülkede resmî kutlama günü haline getiren bildiriyi yayımladı. Böylece mayıs ayının ikinci pazarı, Amerika Birleşik Devletleri’nde Anneler Günü olarak kabul edildi. Bugün dünyada birçok ülkede kutlanan Anneler Günü’nün modern anlamdaki yaygınlaşmasında bu karar belirleyici oldu.

Anneler Günü’nün arkasında özellikle Anna Jarvis adlı Amerikalı bir kadının uzun mücadelesi vardı. Jarvis, annesi Ann Reeves Jarvis’in ölümünden sonra annelerin emeğini ve fedakârlığını görünür kılacak özel bir gün oluşturulması için kampanya yürüttü. İlk anma etkinlikleri 1908’de yapıldı. Kısa sürede kiliseler, sivil toplum örgütleri ve yerel yönetimler bu fikri benimsedi.

Başlangıçta Anneler Günü, bugünkü gibi yoğun biçimde çiçek, hediye ve ticari kampanyalarla anılan bir gün değildi. Daha çok annenin aile ve toplum içindeki yerini hatırlatan, kişisel minnet ve saygı duygusuna dayanan bir gündü. Anna Jarvis’in hayalindeki Anneler Günü, annelere pahalı hediyeler almak değil, onlara içten bir mektup yazmak, emeklerini hatırlamak ve hayattalarsa ziyaret etmek üzerine kuruluydu.

Fakat gün zamanla hızla ticarileşti. Çiçekçiler, kart üreticileri, mağazalar ve reklam sektörü Anneler Günü’nü büyük bir tüketim gününe dönüştürdü. İlginç olan şudur: Anneler Günü’nün resmîleşmesi için yıllarca mücadele eden Anna Jarvis, daha sonra bu ticarileşmeye şiddetle karşı çıktı. Hatta hayatının ilerleyen dönemlerinde Anneler Günü’nün hediye ve reklam kampanyalarına dönüşmesini eleştirmek için kampanyalar yürüttü.

Bu çelişki, Anneler Günü’nün tarihini daha ilginç hale getirir. Bir yanda anneliğin emeğini görünür kılmak isteyen içten bir sivil girişim vardır; diğer yanda modern tüketim kültürünün bu duyguyu hızla pazara dönüştürmesi vardır. Bu yüzden Anneler Günü, yalnız duygusal bir kutlama değil, aynı zamanda modern toplumda sevgi, aile, emek ve tüketim arasındaki ilişkinin de iyi bir örneğidir.

Türkiye’de Anneler Günü ise 1955’te kutlanmaya başladı. Türk Kadınlar Birliği’nin girişimiyle mayıs ayının ikinci pazarı Anneler Günü olarak benimsendi ve aynı yıl Nene Hatun “Yılın Annesi” seçildi. Böylece gün, Türkiye’de yalnız aile içi sevgiyle değil, fedakârlık, kahramanlık ve toplumsal saygı kavramlarıyla da ilişkilendirildi.

1926 – Amiral Richard E. Byrd, Kuzey Kutbu’na doğru tarihî uçuşunu yaptı.

9 Mayıs 1926’da Amerikalı deniz subayı ve kâşif Richard E. Byrd, pilot Floyd Bennett ile birlikte Kuzey Kutbu’na doğru tarihî bir uçuş gerçekleştirdi. İkili, Norveç’e bağlı Spitsbergen adasından havalandı ve daha sonra Kuzey Kutbu üzerinden uçtuklarını açıkladı. Bu uçuş, havacılık ve kutup keşifleri tarihinde büyük yankı uyandırdı.

Kutuplar 20. yüzyılın başlarında, insanlığın son büyük keşif alanları gibi görülüyordu. Gemilerle, kızaklarla ve köpek takımlarıyla yapılan zorlu seferlerin ardından havacılığın gelişmesi, kutup araştırmalarında yeni bir dönem başlatmıştı. Uçaklar, daha önce haftalar ya da aylar süren rotaları çok daha kısa sürede geçme ihtimali sunuyordu. Byrd’ün uçuşu da bu yeni çağın simgelerinden biriydi.

Byrd ve Bennett’in kullandığı uçak Josephine Ford adlı üç motorlu bir Fokker’dı. Uçuşun amacı, Kuzey Kutbu’na havadan ulaşmak ve geri dönmekti. Byrd, yolculuk sonrasında kutba ulaştığını bildirdi. ABD’de büyük bir kahraman gibi karşılandı. Kendisine ve Bennett’e büyük ilgi gösterildi; hatta bu uçuş, Amerikan keşif ve havacılık tarihinde bir zafer olarak sunuldu.

Fakat bu olayın etrafında ciddi tartışmalar vardır. Daha sonraki yıllarda bazı araştırmacılar, Byrd’ün uçuş kayıtlarını ve zaman hesaplarını inceleyerek uçağın gerçekten Kuzey Kutbu’na ulaşıp ulaşmadığını sorguladı. Mesafenin, hava koşullarının ve uçuş süresinin verilen anlatıyla tam örtüşmediğini ileri sürenler oldu. Bu nedenle Byrd’ün Kuzey Kutbu üzerinden uçan ilk kişi olduğu iddiası bugün tartışmalıdır.

Buna rağmen 9 Mayıs 1926 uçuşu tarihsel önemini korur. Çünkü bu girişim, kutup keşiflerinde uçağın ne kadar güçlü bir araç haline geldiğini gösterdi. Byrd daha sonra özellikle Antarktika seferleriyle adını daha da büyüttü. Güney Kutbu çevresindeki keşifleri, hava fotoğrafçılığı, üs kurma çalışmaları ve bilimsel araştırma seferleriyle 20. yüzyıl kutup tarihinin en önemli figürlerinden biri oldu.

Bu olay bize keşif tarihinin yalnız kahramanlık hikâyelerinden ibaret olmadığını da hatırlatır. Büyük keşifler çoğu zaman iddia, propaganda, millî gurur, teknik yenilik ve tartışmalı kanıtların iç içe geçtiği alanlardır. Byrd’ün uçuşu da hem cesur bir havacılık girişimi hem de doğruluğu yıllar sonra sorgulanan bir keşif anlatısıdır.

1927 – Türk sporunun kurumsal hafızasında iz bırakan Sinan Erdem doğdu.

9 Mayıs 1927’de Sinan Erdem doğdu. Türk voleybolunun önemli isimlerinden biri olan Erdem, yalnız sporcu kimliğiyle değil, yöneticilik kariyeriyle de Türkiye’de sporun kurumsallaşmasına katkı veren kişiler arasında yer aldı. Özellikle Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı dönemindeki çalışmalarıyla hatırlanır.

Sinan Erdem, gençlik yıllarında voleybolla ilgilendi ve millî takım düzeyine kadar yükseldi. Voleybol, Türkiye’de uzun süre futbolun gölgesinde kalsa da özellikle okul, kulüp ve millî takım düzeyinde güçlü bir disiplin sporu olarak gelişti. Erdem de bu branşın hem sahadaki hem de yönetim katındaki temsilcilerinden biri oldu.

Onu asıl kalıcı yapan tarafı, sporu yalnız müsabaka kazanmakla sınırlı görmemesidir. Sinan Erdem’in yöneticilik kariyeri, Türkiye’de olimpik spor kültürünün güçlenmesi, spor kurumlarının uluslararası standartlarla ilişki kurması ve genç sporcuların daha düzenli bir sistem içinde yetişmesi açısından önem taşır.

Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Başkanlığı, sıradan bir spor yöneticiliği görevi değildir. Bu makam, olimpiyat fikrini, fair play anlayışını, spor ahlakını ve Türkiye’nin uluslararası olimpiyat hareketi içindeki temsilini taşır. Sinan Erdem de bu görevde, Türkiye’nin olimpik sporlar alanında daha görünür ve daha örgütlü olması için çalıştı.

Onun adı bugün İstanbul’daki Sinan Erdem Spor Salonu ile yaşamaya devam etmektedir. Bu salon, basketbol, voleybol, konserler ve büyük organizasyonlarla Türkiye’nin en bilinen kapalı spor salonlarından biridir. Bir spor yöneticisinin adının böyle bir tesise verilmesi, onun Türk spor hafızasındaki yerini gösterir.

Sinan Erdem 2003’te hayatını kaybetti. Ardında yalnız voleybolculuk geçmişi olan bir spor adamı değil, Türkiye’de olimpik düşüncenin ve spor yöneticiliğinin gelişmesine emek vermiş bir isim bıraktı.

1931 – Işığın hızını ölçen ve Nobel ödülü alan ilk Amerikalı olan fizikçi Albert A. Michelson hayatını kaybetti.

9 Mayıs 1931’de Albert Abraham Michelson hayatını kaybetti. Michelson, modern fiziğin en önemli deneysel bilim insanlarından biridir. Onu bilim tarihine yerleştiren asıl konu, ışık hızını olağanüstü hassasiyetle ölçmesi ve Michelson-Morley deneyi ile klasik fizik anlayışını sarsan sonuçlara ulaşmasıdır.

Michelson 1852’de Prusya’da, bugün Polonya sınırları içinde kalan Strzelno’da doğdu. Ailesi o henüz küçükken Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Bu yüzden Michelson, bilim tarihinde genellikle Amerikalı fizikçi olarak anılır. ABD Deniz Akademisi’nde eğitim gördü ve burada fizik dersleri vermeye başladı. Erken yaşlardan itibaren özellikle ışık, optik ve hassas ölçüm teknikleriyle ilgilendi.

Michelson’ın en büyük tutkularından biri ışık hızını ölçmekti. Işık hızının değeri, 19. yüzyıl fiziği için yalnız teknik bir merak konusu değildi. Elektromanyetizma, optik, uzay-zaman anlayışı ve evrenin fiziksel yapısı açısından temel bir sabitti. Michelson, geliştirdiği düzeneklerle ışığın hızını dönemine göre çok yüksek doğrulukla ölçtü. Onun çalışmaları, deneysel fiziğin ne kadar ince ayar, sabır ve teknik zekâ gerektirdiğini gösteren klasik örneklerdendir.

Michelson’ın adı en çok 1887 Michelson-Morley deneyi ile bilinir. Bu deney, Edward Morley ile birlikte yapıldı. O dönemde fizikçiler, ışığın uzayda yayılabilmesi için “eter” adı verilen görünmez bir ortamın var olduğunu düşünüyorlardı. Mantık şuydu: Sesin havada yayılması gibi, ışık da bir ortam içinde yayılıyor olmalıydı. Eğer Dünya bu eter içinde hareket ediyorsa, ışığın farklı yönlerdeki hızında küçük farklar ölçülebilmeliydi.

Michelson ve Morley, bunu ölçmek için çok hassas bir interferometre kullandı. Işık demetlerini iki farklı yöne ayırıp yeniden birleştirdiler. Eğer Dünya eter içinde hareket ediyorsa, ışığın geliş gidiş sürelerinde fark olmalı ve girişim deseninde kayma görülmeliydi. Fakat beklenen fark bulunamadı. Sonuç, eter varsayımı için büyük bir sorundu.

Bu deney hemen Einstein’ın özel görelilik kuramını doğurmadı; bilim tarihi bu kadar düz çizgide işlemez. Ama Michelson-Morley deneyi, klasik fiziğin temel kabullerinden birini derinden sarstı. 1905’te Einstein’ın özel görelilik kuramı, ışık hızının gözlemciden bağımsız sabit olduğu fikrini merkeze alacaktı. Bu nedenle Michelson’ın çalışması, modern fiziğe giden yolda en önemli deneysel eşiklerden biri kabul edilir.

Michelson, 1907’de Nobel Fizik Ödülü’nü alan ilk Amerikalı bilim insanı oldu. Nobel, ona özellikle hassas optik ölçümleri ve spektroskopi ile metrologiye katkıları nedeniyle verildi. Bu ayrıntı önemli: Michelson yalnız tek bir ünlü deneyin adamı değildi; ölçüm biliminin, optik aygıtların ve deneysel kesinliğin büyük ustasıydı.

Onun çalışmaları, fiziğin felsefesini de etkiledi. Bilimde bazen en büyük ilerleme, beklenen sonucu bulmakla değil, beklenen sonucu bulamamakla olur. Michelson-Morley deneyi tam da böyle bir örnektir. Deney, dönemin kabul gören eter fikrini doğrulamak için yapılmıştı; fakat sonuç, fiziğin başka bir yöne evrilmesine kapı açtı.

Michelson 1931’de hayatını kaybettiğinde, bilim dünyası artık onun hassas ölçüm geleneğinden derinden etkilenmişti. Işık hızı, eter tartışması, optik ölçüm teknikleri ve görelilik öncesi fizik denince Michelson’ın adı hâlâ temel referanslardan biridir.

1935 – CHP Dördüncü Büyük Kurultayı toplandı; “Kemalizm” parti programında resmen tanımlandı.

9 Mayıs 1935’te Cumhuriyet Halk Fırkası Dördüncü Büyük Kurultayı toplandı. Bu kurultay, Cumhuriyet’in ideolojik yönünün daha açık biçimde tarif edildiği önemli bir siyasi dönemeçti. Kurultayda “fırka” yerine “parti” sözcüğünün kullanılması benimsendi; Altı Ok daha sistemli biçimde ele alındı ve Kemalizm ilk kez resmî bir çerçevede tanımlandı.

Cumhuriyet Halk Fırkası, Cumhuriyet’in kurucu partisiydi. 1930’ların ortasında Türkiye, tek parti yönetimi altında köklü dönüşümlerden geçiyordu. Harf Devrimi yapılmış, laiklik yönünde büyük adımlar atılmış, hukuk sistemi değiştirilmiş, eğitim ve kültür alanında modernleşme hamleleri yürütülmüş, devletçilik politikasıyla ekonomik kalkınma hedeflenmişti. Artık bu uygulamaların tek tek reformlar olarak değil, bütünlüklü bir siyasal ilke düzeni içinde ifade edilmesi gerekiyordu.

Bu kurultayda partinin adı açısından da sembolik bir değişim yaşandı. Osmanlıca kökenli “fırka” kelimesi yerine, yeni dil anlayışına daha uygun görülen “parti” sözcüğü benimsendi. Bu değişim küçük gibi görünse de dönemin dil ve kimlik politikaları açısından anlamlıydı. Cumhuriyet yönetimi, kurumlarla beraber siyasal dili de değiştirmek istiyordu.

Kurultayın asıl ağırlığı ise Altı Ok’un daha ayrıntılı biçimde ele alınmasıydı. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık ilkeleri, CHP’nin ve aynı zamanda yeni rejimin temel ilkeleri olarak sistemleştirildi. Bu ilkeler, Cumhuriyet’in kendisini nasıl tanımladığını gösteriyordu: Saltanata karşı cumhuriyet, ümmet esasına karşı ulus, sınıf imtiyazlarına karşı halkçılık, özel girişimin yetersiz kaldığı alanlarda devletçilik, dinî otoritenin siyaset üzerindeki belirleyiciliğine karşı laiklik ve eski düzenin kalıplarına karşı inkılapçılık.

Kurultayda geçen “Partinin güttüğü bütün bu esaslar Kemalizm prensipleridir” ifadesi, özellikle önemlidir. Çünkü bu cümleyle Kemalizm, ilk kez açık biçimde partinin resmî ilkeleriyle özdeşleştirildi. Böylece Atatürk döneminde yapılan reformlar ve siyasal yönelişler, bir liderin dönemsel uygulamaları olmaktan çıkarılıp ideolojik bir bütünlük içinde adlandırılmış oldu.

Bu noktada dikkatli olmak gerekir. 1935’teki Kemalizm tanımı, bugünkü farklı siyasal çevrelerin kullandığı Kemalizm yorumlarıyla birebir aynı şey değildir. O günkü anlamıyla Kemalizm, Cumhuriyet’in kuruluş kadrosunun devlet, toplum, ekonomi, laiklik, uluslaşma ve modernleşme programını ifade ediyordu. Yani hem bir modernleşme projesi hem de tek parti döneminin resmî siyasal çerçevesiydi.

Bu kurultay, Türkiye’de parti-devlet ilişkisi bakımından da önemlidir. CHP’nin ilkeleri, zamanla devletin resmî ilkeleriyle iç içe geçti. 1937’de Altı Ok’un Anayasa’ya girmesiyle bu iç içelik daha da belirgin hale gelecekti. Bu durum, bir yandan Cumhuriyet reformlarının kurumsallaşmasını sağladı; diğer yandan tek parti yönetimi, siyasal çoğulculuk ve devlet-parti ayrımı bakımından tartışmalı bir miras bıraktı.

1936 – Mussolini, İtalya Faşist İmparatorluğu’nu ilan etti.

9 Mayıs 1936’da İtalya’da faşist lider Benito Mussoliniİtalya İmparatorluğu’nun kurulduğunu ilan etti. Bu ilan, İtalya’nın Etiyopya’yı işgal etmesinin ardından geldi ve Mussolini rejiminin saldırgan yayılmacı politikasının en açık göstergelerinden biri oldu.

İtalya, 19. yüzyılın sonlarında siyasi birliğini geç tamamlamış bir devletti. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi büyük Avrupa güçleriyle kıyaslandığında sömürge yarışına geç girmişti. Bu nedenle İtalyan milliyetçiliği içinde uzun süre “geç kalmış büyük güç” duygusu vardı. Mussolini, bu duyguyu faşist propaganda için çok etkili biçimde kullandı. Ona göre İtalya, eski Roma İmparatorluğu’nun mirasçısıydı ve yeniden büyük bir imparatorluk kurmalıydı.

Bu hayalin hedeflerinden biri Etiyopya oldu. Etiyopya, Afrika’da bağımsızlığını koruyabilmiş az sayıdaki devletten biriydi. Üstelik İtalya, 1896’da Adwa Savaşı’nda Etiyopya karşısında ağır bir yenilgi almıştı. Bu yenilgi, İtalyan milliyetçi hafızasında büyük bir utanç olarak kalmıştı. Mussolini, 1935’te Etiyopya’ya saldırarak hem bu eski yenilginin intikamını almak hem de faşist rejime büyük bir zafer kazandırmak istedi.

İtalya’nın Etiyopya’ya saldırısı son derece acımasızdı. Modern silahlar, uçaklar, ağır bombardımanlar ve kimyasal silah kullanımıyla Etiyopya ordusu ve siviller hedef alındı. Milletler Cemiyeti saldırıyı kınadı ve yaptırımlar uygulamaya çalıştı; ancak bu yaptırımlar zayıf kaldı. İngiltere ve Fransa, Mussolini’yi tamamen karşılarına almak istemedi. Bu tavır, 1930’larda faşist saldırganlığın neden durdurulamadığını gösteren önemli örneklerden biridir.

5 Mayıs 1936’da İtalyan birlikleri Addis Ababa’ya girdi. Dört gün sonra, 9 Mayıs’ta Mussolini Roma’da kalabalıklara seslenerek İtalya İmparatorluğu’nu ilan etti. Etiyopya Kralı Haile Selassie ülkesinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Mussolini ise İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele’ye “Etiyopya İmparatoru” unvanını da ekleterek faşist rejimin imparatorluk iddiasını resmileştirdi.

Bu ilan, Mussolini’nin propaganda makinesi için büyük bir zafer gösterisine dönüştürüldü. Roma balkonlarından yapılan konuşmalar, kalabalık gösteriler, gazeteler, afişler ve törenlerle İtalyan halkına yeni bir Roma çağının başladığı anlatıldı. Faşizm, kendisini sadece bir siyasi rejim olarak değil, ulusu yeniden eski görkemine taşıyan tarihsel bir kader gibi sunuyordu.

Fakat bu imparatorluk iddiası gerçekte kan, baskı ve işgal üzerine kuruluydu. Etiyopya’da direniş sürdü. İtalyan yönetimi, isyanları bastırmak için ağır şiddet uyguladı. Siviller, din adamları, köylüler ve direnişçiler büyük baskılara maruz kaldı. Yani Mussolini’nin “imparatorluk” diye sunduğu şey, Etiyopya halkı için işgal, katliam ve sömürge yönetimi anlamına geliyordu.

Bu gelişme Avrupa siyaseti açısından da önemlidir. İtalya’nın Etiyopya’yı işgali, Milletler Cemiyeti’nin saldırgan devletleri durdurmakta ne kadar yetersiz kaldığını gösterdi. Mussolini’nin cesaretlenmesi, kısa süre sonra Nazi Almanyası ile yakınlaşmasına zemin hazırladı. Roma-Berlin Ekseni’nin oluşmasına giden süreçte Etiyopya işgali ve 1936’daki imparatorluk ilanı önemli basamaklardan biridir.

1942 – Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın öncülerinden Vedat Tek hayatını kaybetti.

Türk mimarlık tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Vedat Tek, özellikle Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın öncüleri arasında yer aldı. Onu önemli yapan şey; Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan geçişte, mimarlık üzerinden yeni bir kimlik arayışına cevap vermeye çalışmasıdır.

Vedat Tek, 1873’te İstanbul’da doğdu. Babası, Giritli Sırrı Paşa; annesi ise dönemin önemli kadın yazarlarından Leyla Saz’dı. Böyle bir kültür çevresinde yetişmesi, onun sanat ve estetik dünyasını erken yaşta etkiledi. Eğitimini yurtdışında sürdürdü; Paris’te mimarlık eğitimi aldı. Bu yönüyle Batı mimarlığını yakından tanıyan, fakat kendi ülkesinde yerel ve tarihî kaynaklara yaslanan bir mimarlık dili arayan kuşağın temsilcilerindendi.

Vedat Tek’in mimarlığını anlamak için Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nı bilmek gerekir. 20. yüzyıl başında Osmanlı Devleti dağılma sürecindeydi. İmparatorluk kimliği çözülüyor, milliyetçilikler güçleniyor, yeni bir siyasal ve kültürel yön aranıyordu. Mimarlık da bu arayışın parçası oldu. Mimarlar, Avrupa’daki üslupları doğrudan taklit etmek yerine, Osmanlı ve Selçuklu mimarisinden alınan kemer, çini, saçak, kubbe, sivri kemer ve cephe düzenlerini modern kamu binalarında kullanmaya başladılar.

Vedat Tek bu arayışın en güçlü adlarından biriydi. Eserlerinde klasik Osmanlı mimarisinin öğelerini modern şehir yapılarıyla birleştirdi. Cephelerde çini süslemeler, geniş saçaklar, kemerli açıklıklar, simetrik düzenler ve tarihsel göndermeler dikkat çeker. Bu dil, yalnız dekoratif bir tercih değildi; “Bizim modernliğimiz nasıl görünecek?” sorusuna verilmiş mimari bir cevaptı.

En bilinen eserlerinden biri Sirkeci Büyük Postane binasıdır. 1905-1909 yılları arasında yapılan bu yapı hem işlevsel bir kamu binası hem de dönemin ulusal mimarlık anlayışının güçlü bir örneğidir. Geniş cephesi, çinileri, kemerleri ve görkemli kütlesiyle İstanbul’un geç Osmanlı modernleşmesini temsil eden yapılardan biridir. Bugün hâlâ Sirkeci’de kentin hafızasında güçlü bir yer tutar.

Vedat Tek’in bir diğer önemli eseri Haydarpaşa Vapur İskelesi’dir. İstanbul’un deniz ulaşımı kültürü içinde özel bir yere sahip olan bu yapı, küçük ölçeğine rağmen güçlü bir mimari kimlik taşır. Kütahya çinileri, zarif oranları ve denizle kurduğu ilişkiyle yalnız bir iskele değil, İstanbul’un gündelik hayatına estetik değer katan yapılardan biridir.

Ankara’daki bazı erken Cumhuriyet dönemi yapılarında da Vedat Tek’in imzası vardır. II. Türkiye Büyük Millet Meclisi binası olarak kullanılan yapı, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki devlet mimarisinin önemli örneklerinden biridir. Bu bina, yeni devletin kurumsal ciddiyetini ve Osmanlı’dan devralınan tarihsel mimari mirasla kurduğu bağı gösterir.

Vedat Tek’in adı çoğu zaman Mimar Kemaleddin ile birlikte anılır. İkisi de Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın en önemli temsilcileridir. Ancak aralarında üslup ve yaklaşım farkları da vardır. Mimar Kemaleddin daha sistemli ve anıtsal bir çizgi kurarken, Vedat Tek’in yapılarında yer yer daha süslü, daha gösterişli ve cephe etkisini güçlü kullanan bir tavır görülür. İkisi birlikte, Türkiye’de modern mimarlığın yerli kimlik arayışındaki ilk büyük kuşağı oluşturur.

Vedat Tek’i asıl önemi, mimarlığın kimlik meselesiyle doğrudan ilişkili olduğunu erken fark etmesidir. Devlet binaları, postaneler, iskeleler, meclis yapıları ve kamu kurumları yalnız işlevsel mekânlar değildir; aynı zamanda bir dönemin kendini nasıl görmek istediğini anlatan taş, tuğla ve çiniyle kurulmuş metinlerdir.

1942’de hayatını kaybettiğinde ardında Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönemine yayılan güçlü bir mimari miras bıraktı. Bugün İstanbul ve Ankara’da onun imzasını taşıyan yapılar, Türkiye’nin modernleşme serüveninin mimarlıkta nasıl bir kimlik arayışıyla ilerlediğini gösteren canlı belgeler gibi durur.

1945 – Nazi Almanyası’nın en güçlü isimlerinden Hermann Göring ABD birliklerine teslim oldu.

9 Mayıs 1945’te, Nazi Almanyası’nın en üst düzey yöneticilerinden Hermann Göring, ABD birliklerine teslim oldu. Bu olay, Nazi rejiminin askerî ve siyasi olarak çöktüğü günlerde, Hitler’den sonra rejimin en tanınmış figürlerinden birinin savaşın galiplerine esir düşmesi anlamına geliyordu.

Hermann Göring, Gestapo’nun kuruluşunda rolü olmuş, Prusya İçişleri Bakanı olduğu dönemde bu yapının oluşmasına katkı sağlamıştı; ancak Nazi gizli polisinin asıl yönetimi daha sonra Heinrich HimmlerReinhard Heydrich ve Heinrich Müller gibi isimlerin kontrolüne geçti. Göring’in asıl unvanları arasında Luftwaffe KomutanlığıReichsmarschall rütbesi, Nazi Partisi’nin en üst düzey yöneticiliği ve bir dönem Reichstag başkanlığı yer alıyordu.

Göring, Hitler’in en eski ve en yakın yol arkadaşlarından biriydi. I. Dünya Savaşı’nda pilot olarak ün kazanmış, daha sonra Nazi Partisi’ne katılmış, 1923’teki Birahane Darbesi’nde yer almıştı. Nazi iktidarı kurulduktan sonra hızla yükseldi. Almanya’nın yeniden silahlanmasında, hava kuvvetlerinin kurulmasında, polis örgütlenmesinde, toplama kampı sisteminin erken döneminde ve Yahudilere yönelik baskı politikalarında önemli roller üstlendi.

Özellikle Luftwaffe, yani Alman Hava Kuvvetleri, onun en büyük güç alanıydı. 1930’larda Nazi Almanyası’nın askerî gücünün en parlak sembollerinden biri olarak sunulan Luftwaffe, Polonya’nın işgali, Batı Avrupa seferleri ve İngiltere’ye yönelik hava saldırılarında kullanıldı. Ancak savaş uzadıkça Göring’in itibarı da çöktü. İngiltere’yi hava saldırılarıyla dize getirememesi, Sovyet cephesinde hava üstünlüğünün kaybedilmesi ve Almanya şehirlerinin Müttefik bombardımanları altında harap olması, onun başarısızlığını görünür hale getirdi.

Göring’in Nazi rejimindeki en karanlık rollerinden biri de Yahudi Soykırımı’na giden süreçteki konumudur. 1941’de Reinhard Heydrich’e “Yahudi sorununa nihai çözüm” için hazırlık yapma yetkisi veren isimlerden biri Göring’di. Bu nedenle o, rejimin suç mekanizmasının merkezinde yer alan bir savaş suçlusuydu.

Savaşın son günlerinde Göring ile Hitler arasındaki ilişki de koptu. Hitler Berlin’de kuşatma altındayken Göring, kendisinin Hitler’in yasal halefi olduğunu hatırlatarak yönetimi devralmaya hazır olduğunu bildirdi. Hitler bunu ihanet saydı; Göring’in görevlerinden alınmasını ve tutuklanmasını emretti. Nazi iktidarının son günleri, içerideki çözülme ve panikle de karakterizeydi.

Almanya’nın tesliminden sonra Göring, Amerikalılar tarafından yakalandı. Daha sonra Nürnberg Uluslararası Askerî Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Mahkemede Nazi rejiminin en üst düzey sanıklarından biriydi. Savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve saldırı savaşı planlamak gibi suçlardan mahkûm edildi ve idama mahkûm edildi.

Ancak Göring, cezası infaz edilmeden önce 15 Ekim 1946’da siyanür içerek intihar etti. Böylece Nürnberg’de asılarak idam edilmekten kaçtı. Bu son hareketi bile onun kendini hâlâ sahnenin merkezinde gören, yenilmiş ama gösterişli bir Nazi figürü olarak kalma arzusunu yansıtır.

1955 – Anneler Günü Türkiye’de ilk kez kutlandı.

9 Mayıs 1955’te Anneler Günü, Türkiye’de ilk kez kutlandı. Türk Kadınlar Birliği’nin girişimiyle 5 Mayıs 1955’te mayıs ayının ikinci pazarının Anneler Günü olarak kutlanması kararlaştırılmış; aynı yıl Nene Hatun, Türkiye’de ilk “Yılın Annesi” seçilmişti.

Anneler Günü’nün Türkiye’deki ilk kutlamasının Nene Hatun ile birlikte anılması tesadüf değildir. 93 Harbi sırasında Erzurum’daki Aziziye Tabyası savunmasında gösterdiği cesaretle millî hafızaya yerleşen Nene Hatun, 1955’te artık çok yaşlıydı. Türk Kadınlar Birliği’nin onu “Yılın Annesi” seçmesi, yalnız anneliği değil, vatan savunması, fedakârlık ve Cumhuriyet’in kahraman kadın hafızasını da öne çıkaran sembolik bir tercihti.

Bu olay, Anneler Günü’nün Türkiye’de başlangıçta bugünkü ticari ve hediye odaklı anlamından daha farklı bir çerçeveyle benimsendiğini gösterir. İlk kutlamada annelik, yalnız aile içindeki sevgi ve fedakârlıkla değil; tarih, vatan, emek, cesaret ve toplumsal saygı kavramlarıyla birlikte düşünülmüştü. Nene Hatun’un seçilmesi, bugünü sıradan bir takvim kutlaması olmaktan çıkarıp millî hafızayla ilişkilendirdi.

Bugün Türkiye’de Anneler Günü, her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü kutlanıyor. Zamanla çiçekler, hediyeler, reklam kampanyaları ve aile buluşmalarıyla daha popüler bir güne dönüştü. Fakat ilk kutlamanın arkasındaki Nene Hatun vurgusu, bugünün Türkiye’deki başlangıcının yalnız duygusal değil, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir anlam taşıdığını hatırlatır.

1955 – Batı Almanya NATO’ya katıldı.

9 Mayıs 1955’te Batı Almanya, yani o dönemki adıyla Almanya Federal CumhuriyetiNATO’ya katıldı. Bu gelişme, II. Dünya Savaşı’ndan yalnızca on yıl sonra Almanya’nın Batı savunma sistemi içine alınması anlamına geliyordu. Avrupa güvenliği ve Soğuk Savaş dengeleri açısından son derece kritik bir dönemeçti.

1945’te Nazi Almanyası yenilmiş, ülke işgal bölgelerine ayrılmıştı. Savaş sonrası Almanya’nın yeniden silahlanması uzun süre büyük bir korku ve tartışma konusuydu. Avrupa, iki dünya savaşının da yıkıcı sonuçlarını yaşamıştı ve Almanya’nın yeniden askerî güç kazanması birçok ülke için hassas bir başlıktı. Fakat Soğuk Savaş’ın sertleşmesiyle tablo değişti. Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa üzerindeki hâkimiyeti, Berlin krizi ve Avrupa’nın iki bloğa ayrılması, Batı için Batı Almanya’yı savunma sisteminin dışında tutmayı giderek zorlaştırdı.

Batı Almanya’nın NATO’ya alınması, aynı zamanda ülkenin Batı dünyasına siyasi ve askerî olarak bağlanması demekti. Başbakan Konrad Adenauer, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin geleceğini Batı ittifakı içinde görüyordu. Ona göre Almanya’nın güvenliği, ekonomik toparlanması ve uluslararası meşruiyeti, Batı Avrupa ve ABD ile bütünleşmekten geçiyordu.

Bu kararın karşı cephesi de hızla oluştu. Batı Almanya’nın NATO’ya katılmasından kısa süre sonra, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku ülkeleri Varşova Paktı’nı kurdu. Böylece Avrupa’daki askerî bölünme daha da keskinleşti. Bir tarafta ABD öncülüğündeki NATO, diğer tarafta Sovyetler Birliği öncülüğündeki Varşova Paktı vardı. Almanya ise bu bölünmenin tam merkezindeydi: Batıda Federal Almanya, doğuda Demokratik Almanya Cumhuriyeti.

Batı Almanya’nın NATO üyeliği, Alman ordusunun yeniden kurulmasının da önünü açtı. Bundeswehr adı verilen yeni Batı Alman silahlı kuvvetleri oluşturuldu. Ancak bu kez Almanya’nın askerî gücü, tek başına hareket eden bir ulusal güç olarak değil, NATO komuta yapısı ve Batı ittifakı içinde denetlenen bir unsur olarak tasarlandı. Bu, hem Almanya’nın yeniden silahlanmasına duyulan korkuyu azaltmak hem de Sovyet tehdidine karşı Avrupa savunmasını güçlendirmek için tercih edilen formüldü.

Bu gelişme Avrupa bütünleşmesi açısından da önemlidir. Batı Almanya’nın NATO’ya katılımı, aynı zamanda siyasi bir tercihti. Almanya Federal Cumhuriyeti, savaş sonrası dönemde Batı kurumlarına adım adım bağlandı; Avrupa Konseyi, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğu ve NATO bu çizginin parçalarıydı. Böylece eski düşman Almanya, Batı Avrupa düzeninin merkez ülkelerinden birine dönüştü.

1960 – FDA, ilk doğum kontrol hapının kullanımını onayladı.

9 Mayıs 1960’ta ABD Gıda ve İlaç İdaresi, yani FDA, ilk doğum kontrol hapının piyasaya sürülmesini onayladı. Enovid adlı bu ilaç, tıp tarihi kadar toplumsal tarih açısından da büyük bir dönüm noktasıydı. Çünkü ilk kez kadınlar, gebeliği önlemek için düzenli, etkili ve kendi bedenleri üzerinde daha fazla kontrol sağlayan bir yönteme erişmeye başladı.

Bu gelişme, kadınların eğitim, çalışma hayatı, evlilik, aile planlaması ve cinsellik üzerindeki kararlarını doğrudan etkiledi. 20. yüzyılın ikinci yarısında kadın hareketlerinin, cinsel devrimin ve aile yapısındaki değişimlerin arka planlarından biri bu tıbbi yenilik oldu.

İlacın geliştirilmesinde bilim insanı Gregory Pincus, kadın doğum uzmanı John Rock, hemşire ve aktivist Margaret Sanger ile kadın hakları savunucusu ve destekçi Katharine McCormick gibi isimlerin önemli rolü vardı. Özellikle Sanger ve McCormick, doğum kontrolünün kadın özgürlüğü açısından taşıdığı önemi erken gören figürlerdi. Yani bu hapın hikâyesi yalnız laboratuvarlarda değil, kadınların kendi hayatları üzerinde söz sahibi olma mücadelesi içinde de şekillendi.

Elbette bu tarihin tartışmalı tarafları da vardır. İlk doğum kontrol hapları bugünkü düşük dozlu ilaçlara göre çok daha yüksek hormon içeriyordu ve yan etkileri daha fazlaydı. Ayrıca ilacın geliştirilme ve denenme süreçlerinde etik tartışmalar yaşandı. Özellikle Porto Riko’da yapılan erken dönem denemeler, kadınların yeterince bilgilendirilmediği ve yoksul kadın bedenlerinin araştırma alanı haline getirilmesi açısından hâlâ eleştirilir. Bu yüzden doğum kontrol hapının tarihi, sadece bir ilerleme hikâyesi değildir; tıpta etik, sınıf, cinsiyet ve beden politikalarıyla da ilgilidir.

Buna rağmen 1960’taki onay, modern toplumun en etkili tıbbi kararlarından biri oldu. Doğum kontrol hapı, aile planlamasını daha erişilebilir hale getirdi; kadınların ne zaman çocuk sahibi olacağına dair kararını güçlendirdi; iş ve eğitim hayatındaki planlamalarını etkiledi. Bu nedenle birçok tarihçi, bu hapın 20. yüzyılda kadınların kamusal hayata katılımını değiştiren en önemli gelişmelerden biri olduğunu kabul eder.

1970 – Washington’da on binlerce kişi Vietnam Savaşı’na karşı yürüdü.

9 Mayıs 1970’te, çoğu üniversite öğrencilerinden oluşan 75 bin ile 100 bin arasında savaş karşıtı gösterici, Washington’da bir araya gelerek ABD’nin Vietnam Savaşı’na son vermesini istedi. Bu büyük gösteri, Amerikan toplumunda savaş karşıtlığının artık ülke çapında güçlü bir siyasi ve ahlaki itiraz haline geldiğini gösterdi.

1970 yılı, Vietnam Savaşı karşıtı hareket açısından özellikle kritik bir dönemdi. ABD Başkanı Richard Nixon, bir yandan savaşı bitirme vaadiyle “Vietnamlaştırma” politikasını savunuyor, diğer yandan savaşın coğrafyasını genişleten adımlar atıyordu. Nisan 1970’te ABD ve Güney Vietnam birliklerinin Kamboçya’ya girmesi, savaş karşıtı kamuoyunda büyük öfke yarattı. Birçok Amerikalı için bu karar, savaşın sona ermediğini, aksine yeni ülkelere yayıldığını gösteriyordu.

Gösterilerin arka planında birkaç gün önce yaşanan çok daha sarsıcı bir olay da vardı. 4 Mayıs 1970’te Kent State Üniversitesi’nde, savaş karşıtı protesto yapan öğrencilerin üzerine Ulusal Muhafızlar tarafından ateş açılmış, 4 öğrenci ölmüş, 9 öğrenci yaralanmıştı. Bu olay, Amerikan kamuoyunda büyük bir kırılma yarattı. Üniversite kampüsleri ülke çapında karıştı, dersler boykot edildi, öğrenciler ve öğretim üyeleri savaşın yanı sıra devlet şiddetini de protesto etmeye başladı.

Washington’daki 9 Mayıs gösterisi bu atmosferde gerçekleşti. Başkentte toplanan kalabalık, Vietnam’daki savaşla beraber Kamboçya müdahalesine, gençlerin askere alınmasına, kampüslerdeki baskıya ve Nixon yönetiminin politikalarına karşı ses yükseltti. Göstericiler için mesele artık sadece dış politika değildi; Amerikan demokrasisinin kendi gençlerine, itiraz eden yurttaşlarına ve ifade özgürlüğüne nasıl davrandığı da tartışılıyordu.

Bu protestolar, 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında ABD’de yaşanan büyük toplumsal bölünmenin parçasıydı. Bir tarafta savaşı komünizme karşı zorunlu bir mücadele olarak görenler vardı. Diğer tarafta ise Vietnam’da sivillerin ölmesini, Amerikan gençlerinin cepheye gönderilmesini ve savaşın ahlaki meşruiyetini sorgulayan geniş bir kitle oluşmuştu. Öğrenciler, din adamları, akademisyenler, sanatçılar, eski askerler ve sivil haklar aktivistleri savaş karşıtı hareketin içinde yer aldı.

9 Mayıs 1970 gösterisi, Nixon yönetimini hemen savaşı bitirmeye zorlamadı. Ancak kamuoyu baskısını büyüttü. Vietnam Savaşı artık Amerikan toplumunun içinde süren bir vicdan ve siyaset savaşına dönüşmüştü. Televizyon ekranlarından gelen savaş görüntüleri, ölen askerlerin haberleri, kampüs protestoları ve büyük yürüyüşler, yönetimin hareket alanını daraltıyordu.

1971 – Darüşşafaka Lisesi’ne kız öğrenci alınması kararlaştırıldı.

9 Mayıs 1971’de Darüşşafaka Lisesi’ne kız öğrenci alınması kararlaştırıldı. Bu karar, Türkiye eğitim tarihi açısından sembolik değeri yüksek bir adımdı. Çünkü Darüşşafaka, 19. yüzyıldan beri özellikle babasını kaybetmiş ve maddi imkânları sınırlı çocuklara eğitim olanağı sağlayan köklü bir kurumdu. Kız öğrencilerin bu yapıya kabul edilmesi, kurumun sosyal sorumluluk misyonunu daha kapsayıcı hale getirdi.

Darüşşafaka’nın kökleri 1863’te kurulan Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’ye uzanır. Kurumun amacı, yoksul ve yetim çocuklara iyi bir eğitim vermekti. 1873’te açılan Darüşşafaka, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte modern eğitim anlayışının önemli kurumlarından biri oldu. Matematik, fen, yabancı dil ve çağdaş derslerle donatılmış eğitim modeliyle birçok çocuğa sınıf atlama imkânı sundu.

Uzun yıllar boyunca Darüşşafaka yalnız erkek öğrencilere eğitim verdi. Bu, dönemin eğitim ve toplum anlayışıyla da bağlantılıydı. Ancak Türkiye’de kız çocuklarının eğitimi, Cumhuriyet’le birlikte daha güçlü bir kamusal hedef haline gelmişti. 1971’de alınan karar, Darüşşafaka’nın kendi tarihindeki bu erkek öğrenci ağırlıklı yapıyı aşması bakımından önemliydi.

Darüşşafaka gibi güçlü bir eğitim kurumunun kapılarını kız çocuklarına da açması, fırsat eşitliği bakımından anlamlıydı. Çünkü yoksulluk ve ebeveyn kaybı, yalnız erkek çocukları etkilemiyordu. Babasını kaybetmiş, maddi imkânı sınırlı kız çocuklarının da nitelikli eğitime erişmesi hem bireysel hayatları hem de toplumun geleceği açısından kritik önemdeydi.

Bu karar, Darüşşafaka’nın “eğitimde şefkat kapısı” anlamına gelen tarihsel kimliğiyle de uyumluydu. Kurumun adı zaten “şefkat yuvası” anlamını taşır. Eğer bir kurumun temel amacı imkânı olmayan çocuklara güçlü bir gelecek vermekse, bu imkânın kız çocuklarını dışarıda bırakması zamanla savunulamaz hale gelir. 1971 kararı bu bakımdan geç kalmış ama doğru bir eşikti.

Darüşşafaka daha sonra karma eğitim anlayışıyla çok sayıda kız öğrencinin hayatına dokundu. Kurum, bugün de anne veya babasını kaybetmiş, maddi olanakları yetersiz başarılı çocuklara eğitim desteği sunan Türkiye’nin en saygın eğitim kurumlarından biri olarak varlığını sürdürüyor.

1978 – Eski İtalya başbakanı Aldo Moro’nun cesedi Roma’da bir arabanın bagajında bulundu.

9 Mayıs 1978’de, İtalya’da Kızıl Tugaylar örgütü tarafından kaçırılan eski Başbakan Aldo Moro’nun cesedi, Roma’da bir otomobilin bagajında bulundu. Bu olay, İtalya’nın yakın siyasi tarihindeki en sarsıcı cinayetlerden biri olarak hafızaya kazındı.

Aldo Moro, İtalya’nın en önemli siyasetçilerinden biriydi. Hristiyan Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerinden olan Moro, birkaç kez başbakanlık yapmış, İtalyan siyasetinde uzlaşmacı ve stratejik aklıyla tanınmıştı. 1970’lerde İtalya, siyasi şiddetin, aşırı sağ ve aşırı sol örgütlerin, bombalı saldırıların, kaçırmaların ve devlet içi karanlık tartışmaların gölgesinde yaşıyordu. Bu dönem İtalya’da “Kurşun Yılları” olarak anılır.

Moro, “tarihî uzlaşma” adı verilen siyasi çizginin mimarlarından biriydi. Bu yaklaşım, Hristiyan Demokratlar ile güçlü İtalyan Komünist Partisi arasında belli bir parlamenter iş birliğini mümkün kılmayı hedefliyordu. Soğuk Savaş şartlarında bu son derece hassas bir projeydi. Çünkü İtalya, NATO üyesiydi ve Batı Bloğu içindeydi; komünistlerin hükümet denklemine yaklaşması hem içeride hem dışarıda büyük kaygı yaratıyordu.

16 Mart 1978’de Kızıl Tugaylar, Aldo Moro’yu Roma’da kaçırdı. Saldırı sırasında korumaları öldürüldü. Moro, 55 gün boyunca örgütün elinde tutuldu. Bu süre içinde mektuplar yazdı, ailesine, parti arkadaşlarına ve devlete seslendi. Kızıl Tugaylar, tutuklu örgüt üyelerinin serbest bırakılmasını istiyordu. İtalyan devleti ise pazarlık yapmayı reddetti.

Bu 55 gün, İtalya için büyük bir siyasi ve ahlaki sınav oldu. Devletin terör örgütüyle pazarlık yapıp yapmaması gerektiği tartışıldı. Moro’nun ailesi ve bazı çevreler hayatının kurtarılması için esneklik isterken, hükümet ve Hristiyan Demokrat Parti’nin büyük bölümü “devlet taviz vermez” çizgisini savundu. Sonuçta Moro kurtarılamadı.

9 Mayıs’ta cesedinin Roma’da, Hristiyan Demokrat Parti merkezi ile Komünist Parti merkezine yakın bir noktada, Renault 4 marka bir otomobilin bagajında bulunması sembolik açıdan da çarpıcıydı. Kızıl Tugaylar, cesedin bırakıldığı yerle İtalya’nın iki büyük siyasi gücüne kanlı bir mesaj vermiş oluyordu. Moro’nun ölümü aynı zamanda İtalya’da uzlaşma siyasetinin de ağır darbe alması anlamına geldi.

Aldo Moro cinayeti, sonraki yıllarda sayısız soru, teori ve tartışmaya konu oldu. Kızıl Tugaylar’ın doğrudan sorumluluğu açıktı; ancak olayın istihbarat boyutları, devletin tutumu, dış güçlerin rolü, Moro’nun kurtarılıp kurtarılamayacağı ve “tarihî uzlaşma” projesinin kimleri rahatsız ettiği uzun süre tartışıldı. Bu nedenle Moro dosyası, devletin karanlık alanları ve Soğuk Savaş siyaseti bakımından da hâlâ önemlidir.

1978 – Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrencilere ateş açıldı; 3 kişi öldü.

9 Mayıs 1978’de, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde dersten çıkan öğrencilerin üzerine bir grup tarafından ateş açıldı. Saldırıda 3 öğrenci hayatını kaybetti, 12 kişi yaralandı. Olay, 1970’lerin sonunda Türkiye’de üniversitelerin nasıl ağır bir siyasi şiddet alanına dönüştüğünü gösteren acı örneklerden biridir.

1970’lerin Türkiye’si, sağ-sol çatışmasının giderek sertleştiği, sokakların, okulların, kahvehanelerin, sendikaların ve mahallelerin siyasi kamplaşmayla bölündüğü bir dönemdi. Üniversiteler de bu gerilimin en yoğun yaşandığı yerlerden biriydi. Öğrenci dernekleri, siyasi gruplar, ideolojik örgütlenmeler ve karşıt gruplar arasındaki çatışmalar, zaman zaman doğrudan silahlı saldırılara dönüşüyordu.

Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki saldırı da bu genel atmosfer içinde yaşandı. Dersten çıkan öğrencilerin hedef alınması, olayın vahametini daha da artırdı. Üniversite, normalde bilginin, tartışmanın ve gençliğin kendini geliştirmesinin mekânı olmalıydı. Ancak 1970’lerin sonunda birçok kampüs, öğrencilerin hangi görüşten olduğuna göre hedef haline gelebildiği tehlikeli alanlara dönüşmüştü.

Bu tür saldırılar, sadece saldırıya uğrayan öğrencileri ve ailelerini değil, bütün üniversite hayatını etkiliyordu. Dersler aksıyor, öğrenciler okula gitmeye korkuyor, akademisyenler baskı altında kalıyor, kampüslerde güvenlik duygusu kayboluyordu. Gençlerin siyasetle ilgilenmesi demokratik hayatın doğal bir parçasıdır; fakat o dönemde siyaset, çoğu zaman fikir mücadelesi olmaktan çıkıp silahların, pusuların ve intikam saldırılarının alanına sürüklendi.

Yıldız Teknik Üniversitesi saldırısı, 12 Eylül 1980’e giden yolda Türkiye’nin içine düştüğü şiddet sarmalının üniversite ayağını gösterir. O yıllarda her cinayet, yalnız bir adli olay olarak kalmıyor; karşı tarafın misillemesi, yeni saldırılar ve daha büyük kutuplaşmalar için gerekçe haline getiriliyordu. Böylece toplumun farklı kesimleri birbirini dinlemek yerine birbirinden korkmaya başladı.

Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğrencilerin üzerine ateş açılması, Türkiye’de gençliğin, eğitimin ve üniversite hayatının siyasi şiddet tarafından nasıl yaralandığını gösteren karanlık bir yakın tarih notudur. Bu olay, 1970’lerin sonunda Türkiye’nin yalnız sokaklarında değil, sınıflarında ve kampüslerinde de büyük bir güvenlik ve demokrasi krizi yaşadığını hatırlatır.

1979 – İstanbul’da sarraf ve kuyumcular altın düzenlemesini protesto için kepenk indirdi.

9 Mayıs 1979’da İstanbul’da sarraf ve kuyumcular, hükümetin altın piyasasını kontrol altına almayı amaçlayan kararını protesto etmek için kepenk indirdi. Bu olay, 1970’lerin sonunda Türkiye’de ekonomik krizin, güven bunalımının ve piyasa müdahalelerinin gündelik ticareti nasıl etkilediğini gösteren dikkat çekici bir örnektir.

1979 Türkiye’si ağır bir ekonomik darboğaz içindeydi. Döviz kıtlığı, yüksek enflasyon, karaborsa, ithalat zorlukları, petrol krizi, kuyruklar ve temel mallara erişim sıkıntısı günlük hayatın parçası haline gelmişti. Böyle dönemlerde altın, sadece bir süs eşyası ya da yatırım aracı olmaktan çıkar; halk için güvenli liman, esnaf için geçim kapısı, devlet için de kontrol edilmesi gereken hassas bir piyasa haline gelir.

Hükümetin altın piyasasını denetim altına alma girişimi de bu atmosferde gündeme geldi. Amaç, altın alım satımını kayıt altına almak, spekülasyonu ve karaborsayı sınırlamak, döviz ve tasarruf hareketlerini kontrol etmekti. Fakat sarraf ve kuyumcular açısından bu karar, serbest ticarete müdahale, kazanç alanının daraltılması ve piyasanın doğal işleyişinin bozulması anlamına geliyordu.

İstanbul’daki kuyumcuların kepenk indirmesi, bu nedenle yalnızca mesleki bir tepki değildi. O dönem Türkiye’de ekonomi yönetimiyle piyasa aktörleri arasındaki güvensizliği de gösteriyordu. Devlet, fiyatları ve değerli maden hareketlerini kontrol ederek krizi yönetmeye çalışıyordu; esnaf ise bu kontrollerin ticareti durdurduğunu, belirsizliği artırdığını ve piyasayı daha da sıkıştırdığını düşünüyordu.

Altın piyasası Türkiye’de her zaman ekonomik psikolojinin aynalarından biridir. İnsanlar paraya güvenmediğinde, enflasyondan korktuğunda, dövize erişemediğinde ya da geleceği belirsiz gördüğünde altına yönelir. Bu yüzden 1979’daki altın düzenlemesi tartışması, yalnız kuyumcu esnafının meselesi değildir; halkın devlete, paraya ve ekonominin geleceğine duyduğu güvenle de ilgilidir.

Bu olay, 24 Ocak 1980 kararlarına giden ekonomik ortamı anlamak açısından da önemlidir. Türkiye, 1970’lerin sonunda devletçi kontrol mekanizmalarıyla, döviz ve fiyat baskılarıyla ve kronik krizle boğuşuyordu. Birkaç ay sonra alınacak 24 Ocak kararlarıyla ekonomi politikasında çok daha köklü bir yön değişimi başlayacak; piyasa, dış ticaret, döviz ve fiyat mekanizmaları bambaşka bir hatta taşınacaktı.

1984 – Yaşar Kemal’e Fransa’nın Legion d’Honneur nişanı verildi.

9 Mayıs 1984’te, Türk edebiyatının en büyük yazarlarından Yaşar Kemal’e Fransa’nın en saygın devlet nişanlarından Legion d’Honneur verildi. Bu ödül, yalnız bir yazara gösterilen bireysel saygı değil, Türk edebiyatının dünya edebiyatı içindeki güçlü karşılığının da önemli bir göstergesiydi.

Yaşar Kemal, özellikle İnce Memed romanıyla sadece Türkiye’de değil, dünyada da geniş okur kitlesine ulaşmıştı. Çukurova’nın doğasını, köylülerin yoksulluğunu, ağalık düzenini, adaletsizliği, isyanı ve insanın özgürlük arzusunu büyük bir destan diliyle anlattı. Onun romanlarında Anadolu yalnız bir coğrafya değil; sesi, kokusu, rüzgârı, kuşları, dağları ve insanlarıyla yaşayan büyük bir evrendir.

Fransa’nın Yaşar Kemal’e verdiği Legion d’Honneur, yazarın Avrupa’daki etkisini de gösterir. Yaşar Kemal’in eserleri birçok dile çevrildi; özellikle Fransa’da güçlü bir edebî ilgi gördü. Onun anlatısı, yerel bir Anadolu hikâyesi gibi başlasa da zulme karşı direniş, insan onuru, doğayla bağ, adalet arayışı ve baskıya başkaldırı gibi evrensel temalar taşıdığı için farklı kültürlerde karşılık buldu.

Bu nişanın önemi, Yaşar Kemal’in yalnız “folklorik” ya da “yerel renkler taşıyan” bir yazar olarak görülmemesidir. O, yerelden evrensele ulaşan büyük yazarlardan biridir. Çukurova’yı anlatırken aslında insanlığın kadim meselelerini yazdı: Güç karşısında ezilen insanı, haksızlığa karşı başkaldırıyı, korkuyu, cesareti, masalı, şiddeti ve umudu.

Yaşar Kemal’in dili de bu uluslararası saygının temel nedenlerinden biridir. Sözlü kültürden, destanlardan, ağıtlardan, halk anlatılarından beslenen benzersiz bir roman dili kurdu. Cümlelerinde hem masal hem gerçeklik hem şiir hem sert toplumsal gözlem vardır. Bu yüzden onun romanları yalnız olay örgüsüyle değil, sesiyle de hatırlanır.

Legion d’Honneur, Fransa’nın yabancı sanatçılara ve düşünce insanlarına verdiği en prestijli nişanlardan biridir. Yaşar Kemal’e bu nişanın verilmesi, Türkçede yazılmış bir edebiyatın dünya sahnesinde büyük saygı görebileceğini gösteren anlamlı bir olaydır. Bu, Türkiye edebiyatı için de güçlü bir temsil anıdır.

Elbette Yaşar Kemal’i yalnız ödüller üzerinden anlatmak eksik olur. O, hayatı boyunca yoksulluğu, baskıyı, Kürt meselesini, doğa talanını, ifade özgürlüğünü ve insan haklarını dert edinmiş bir yazardı. Edebiyatı yalnız estetik bir uğraş değil, vicdan meselesi olarak gördü. Bu nedenle aldığı uluslararası ödüller, yalnız edebî başarısının değil, ahlaki duruşunun da karşılığı olarak okunabilir.

1986 – Everest’in ilk fatihlerinden Tenzing Norgay hayatını kaybetti.

9 Mayıs 1986’da Tenzing Norgay hayatını kaybetti. Nepal kökenli Şerpa dağcı olan Norgay, Edmund Hillary ile birlikte 29 Mayıs 1953’te Everest’in zirvesine ulaşan ilk ekipte yer aldı. Bu başarı, dağcılık tarihinin en ünlü anlarından biridir.

Tenzing Norgay’ın hayatı, Everest anlatısındaki görünmez emeği anlamak açısından çok önemlidir. Uzun yıllar boyunca Batı merkezli keşif hikâyelerinde asıl kahramanlar çoğu zaman Avrupalı ya da Amerikalı kâşifler olarak anlatıldı. Oysa Himalaya tırmanışlarında Şerpalar yalnız yük taşıyan yardımcılar değildi; rotayı bilen, yüksek irtifaya uyum sağlayan, teknik riskleri yöneten ve çoğu zaman seferlerin gerçek omurgasını oluşturan dağ insanlarıydı. Tenzing Norgay, bu emeğin dünya çapında görünür hale gelen en güçlü sembolüdür.

Norgay, Himalaya coğrafyasında büyüdü ve genç yaşta dağcılık seferlerinde çalışmaya başladı. 1930’lardan itibaren Everest’e yönelik İngiliz keşiflerinde yer aldı. Yüksek irtifa, buzullar, çatlaklar, çığ riski, donma ve oksijen azlığı onun için yalnız macera değil, hayatın sert gerçeğiydi. Bu deneyim, onu döneminin en saygın yüksek irtifa dağcılarından biri yaptı.

1953 İngiliz Everest Seferi’nde Edmund Hillary ile birlikte son zirve ekibine seçildi. İkili, 29 Mayıs sabahı Güneydoğu Sırtı rotasından yükselerek dünyanın en yüksek noktasına ulaştı. Zirvede kısa süre kaldılar, fotoğraflar çektiler ve aşağı inmeyi başardılar. Bu tırmanış, II. Elizabeth’in taç giyme töreni arifesinde İngiltere’de büyük bir sevinçle karşılandı. Ancak başarının yalnız İngiliz seferi olarak anlatılması, Tenzing’in rolünü bazen gölgeledi.

Tenzing Norgay’ın önemi, sadece zirveye çıkmış olması değildir. O, Everest’in “fetih” anlatısını daha karmaşık hale getirir. Çünkü Everest’e çıkmak, tek bir kişinin kahramanlığı değil; yerel bilgi, ekip çalışması, Şerpa emeği, teknik hazırlık, doğru zamanlama ve ölümcül risklerin yönetilmesiyle mümkündür. Tenzing, bu gerçeğin yaşayan kanıtıydı.

Daha sonra Hindistan’da dağcılık eğitiminin gelişmesine katkı verdi. Darjeeling’deki Himalayan Mountaineering Institute çevresinde yeni kuşak dağcıların yetişmesinde rol oynadı. Böylece yalnız zirveye çıkan bir figür olarak kalmadı; Himalaya dağcılığının kurumsallaşmasına da katkı sundu.

Bugün Everest turizmi, ticari tırmanışlar, kalabalık rotalar, çevre kirliliği ve Şerpaların aldığı riskler üzerinden yoğun biçimde tartışılıyor. Bu tartışmalarda Tenzing Norgay’ın adı daha da anlamlı hale geliyor. Çünkü onun hikâyesi, Everest’in yalnız Batılı maceracıların sahnesi olmadığını; dağın gerçek yükünü çoğu zaman yerel halkın ve Şerpa topluluklarının taşıdığını hatırlatıyor.

1987 – Polonya Havayolları uçağı Varşova yakınlarında düştü; 183 kişi hayatını kaybetti.

9 Mayıs 1987’de, Polonya Havayolları’na ait LOT 5055 sefer sayılı yolcu uçağı, Varşova’dan New York’a gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra düştü. Kazada uçaktaki 183 kişinin tamamı hayatını kaybetti. Bu olay, Polonya havacılık tarihinin en büyük felaketlerinden biri olarak kayda geçti.

Uçak, Sovyet yapımı İlyuşin İl-62M tipi bir yolcu uçağıydı. Varşova Okęcie Havalimanı’ndan kalktıktan sonra motorlarında ciddi bir arıza meydana geldi. Uçakta yangın çıktı, kontrol sistemleri zarar gördü ve mürettebat acil iniş için Varşova’ya dönmeye çalıştı. Ancak uçak havalimanına ulaşamadan, Varşova yakınlarındaki Kabaty Ormanı bölgesine düştü.

Kazanın en acı taraflarından biri, mürettebatın uçağı kurtarmak için uzun süre mücadele etmiş olmasıdır. Pilotlar, ağır hasar alan uçağı yerleşim bölgelerinden uzak tutmaya çalıştı. Bu çaba, yerde daha büyük bir can kaybı yaşanmasını önledi; fakat uçaktaki yolcular ve ekip kurtarılamadı.

LOT 5055 kazası, teknik arıza, uçak bakımı, Sovyet yapımı yolcu uçaklarının güvenliği ve havacılıkta acil durum yönetimi konularını yeniden gündeme getirdi. İncelemelerde motor arızasının ve ardından gelişen yangının kazada belirleyici olduğu ortaya çıktı. Uçağın kontrol sistemlerinin zarar görmesi, pilotların iniş yapma şansını neredeyse ortadan kaldırdı.

Bu felaket, Soğuk Savaş döneminde Doğu Bloku ülkelerinin kullandığı sivil havacılık teknolojilerine yönelik güvenlik tartışmalarını da artırdı. Havacılıkta küçük bir teknik sorunun, özellikle yangın ve kontrol kaybıyla birleştiğinde ne kadar kısa sürede büyük bir trajediye dönüşebileceğini gösterdi.

1988 – Nusaybin’de Behmenin mezrası basıldı; aynı aileden 11 kişi öldürüldü.

9 Mayıs 1988’de, Mardin’in Nusaybin ilçesine bağlı Taşköyü’nün Behmenin mezrası, PKK’lı militanlar tarafından basıldı. Saldırıda aynı aileden 8’i çocuk, 2’si kadın olmak üzere 11 kişi öldürüldü, 2 çocuk ağır yaralandı. Aynı dönemde Şırnak baskınında kaçırılan 3 kişinin de ölü bulunması, bölgedeki şiddet ortamının ne kadar ağırlaştığını gösterdi.

Bu olay, Türkiye’nin yakın tarihinde sivilleri hedef alan en acı saldırılardan biridir. Çünkü saldırının hedefi askerî bir birlik, karakol ya da güvenlik noktası değildi; bir mezra, bir ev, bir aileydi. Öldürülenlerin büyük bölümünün çocuk olması, olayın hafızadaki ağırlığını daha da artırdı.

1980’lerin ikinci yarısı, Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde PKK şiddetinin hızla tırmandığı bir dönemdi. Örgüt, yalnız güvenlik güçlerini değil, devlete yakın gördüğü köylüleri, korucuları, onların ailelerini ve kimi zaman doğrudan sivil yerleşimleri de hedef aldı. Bu saldırılarla amaçlanan yalnız can kaybı yaratmak değildi; köylerde korku salmak, devlete destek veren ya da destek verdiği düşünülen aileleri cezalandırmak ve bölgede psikolojik üstünlük kurmaktı.

Behmenin mezrası baskını da bu çerçevede değerlendirildi. Bir ailenin çocuklarıyla birlikte hedef alınması, terörün siviller üzerindeki en çıplak ve en vahşi yüzünü gösterdi. Böyle olaylarda rakamlar bazen soğuk kalır; “11 kişi öldü” denir ve geçilir. Oysa bu, bir ailenin sofrasının, evinin, çocuklarının ve geleceğinin yok edilmesi demektir.

Bu tür saldırılar, bölgede yaşayan halkın hayatını iki taraflı bir korku düzenine sıkıştırdı. Bir yanda devletin güvenlik politikaları, operasyonlar, köy koruculuğu sistemi ve olağanüstü hal uygulamaları vardı. Diğer yanda PKK’nın baskısı, tehditleri, infazları ve köy baskınları vardı. Sıradan insanlar çoğu zaman büyük siyasi hesapların ve silahlı mücadelenin ortasında, hayatta kalmaya çalışan savunmasız kitleler haline geldi.

1994 – Nelson Mandela, Güney Afrika’nın ilk siyah devlet başkanı seçildi.

9 Mayıs 1994’te Nelson Mandela, Güney Afrika parlamentosu tarafından ülkenin ilk siyah devlet başkanı seçildi. Ertesi gün yemin ederek göreve başladı. Bu olay, yalnız Güney Afrika için değil, 20. yüzyıl dünya tarihi için de büyük bir dönüm noktasıydı. Çünkü Mandela’nın seçilmesi, onlarca yıl süren apartheid rejiminin ardından siyah çoğunluğun siyasal iktidara barışçı yolla ulaşmasını simgeliyordu.

Apartheid, Güney Afrika’da beyaz azınlığın siyah çoğunluk üzerindeki sistemli ırk ayrımcılığı düzeniydi. Siyahlar, beyazlarla aynı mahallelerde yaşayamaz, aynı okullara gidemez, aynı kamusal alanları eşit biçimde kullanamazdı. Siyasi hakları sınırlanmış, ekonomik ve toplumsal hayatları yasalarla bastırılmıştı. Bu yalnız sosyal bir ayrımcılık değil, devlet eliyle kurulan açık bir ırkçı düzendi.

Nelson Mandela, bu düzene karşı mücadelenin en güçlü isimlerinden biri oldu. Afrika Ulusal Kongresi içinde yer aldı, apartheid karşıtı faaliyetleri nedeniyle yargılandı ve 1964’te ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Robben Adası başta olmak üzere farklı cezaevlerinde toplam 27 yıl hapis yattı. Bu uzun mahkûmiyet, onu yalnız Güney Afrika’da değil, bütün dünyada özgürlük ve direnişin sembol isimlerinden biri haline getirdi.

Mandela 1990’da serbest bırakıldığında Güney Afrika çok hassas bir eşikteydi. Ülke iç savaşa sürüklenebilirdi. Beyaz azınlık iktidarı çözülüyor, siyah çoğunluğun yıllarca bastırılmış öfkesi büyüyor, farklı siyasi gruplar arasında şiddet riski artıyordu. Mandela’nın en büyük siyasi başarısı, intikam duygusunu dizginleyerek ülkeyi demokratik geçişe taşımaya çalışması oldu.

1994’te yapılan seçimler, Güney Afrika’da bütün ırklardan yurttaşların katıldığı ilk demokratik seçimlerdi. Siyahların büyük bölümü ilk kez oy kullandı. Mandela’nın başkan seçilmesi, yalnız bir liderin zaferi değildi; ülkenin çoğunluğunun nihayet tam yurttaş olarak kabul edilmesiydi.

Mandela’nın başkanlığı, barışçı geçiş ve ulusal uzlaşma fikriyle anıldı. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, apartheid döneminin suçlarıyla yüzleşmek için kuruldu. Bu süreç kusursuz değildi; ekonomik eşitsizlikler, yoksulluk, toprak meselesi ve toplumsal adaletsizlikler bir günde çözülemedi. Ama Güney Afrika, beklenen büyük iç savaşa sürüklenmeden demokratik düzene geçebildiyse, bunda Mandela’nın ahlaki otoritesinin büyük payı vardı.

Mandela, gerektiğinde sert, stratejik, örgütlü ve siyasal aklı güçlü bir liderdi. Onu büyük yapan şey, acı çekmiş olması kadar, o acıyı kör bir intikama dönüştürmemesidir. 27 yıl hapis yatmış bir adamın, iktidara geldiğinde ülkesini kanla değil hukukla yeniden kurmaya çalışması, modern siyasi tarihin en etkileyici örneklerinden biridir.

2000 – Görev süresi sona eren Süleyman Demirel, bazı liderleri veda mektubu listesine almadı.

9 Mayıs 2000’de, görev süresi sona ermek üzere olan 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Çankaya Köşkü’nden ayrılmadan önce 80’e yakın devlet başkanına veda mektubu yazdı. Ancak Hafız Esad, Muammer Kaddafi, Saddam Hüseyin, Slobodan Milošević ve Pervez Müşerref bu listeye dahil edilmedi. Bu ayrıntı, Demirel’in, dış politikada mesafe koyma tercihi üzerinden de okunabilecek dikkat çekici bir siyasi not olarak tarihe geçti.

Süleyman Demirel, Türk siyasetinin en uzun soluklu figürlerinden biriydi. Başbakanlıklar, darbeler, siyasi yasaklar, geri dönüşler ve nihayet cumhurbaşkanlığıyla geçen uzun kariyerinde, devlet geleneğini, denge siyasetini ve uluslararası ilişkilerde ölçülü dili iyi bilen bir aktördü. Bu yüzden görevden ayrılırken yazdığı veda mektupları sıradan bir nezaket işlemi değildi; Türkiye’nin hangi liderlerle nasıl bir diplomatik mesafe kurduğunu da gösteren sembolik bir tercihti.

Listede yer almayan isimlerin her biri o dönemin problemli liderleri arasındaydı. Hafız Esad, Türkiye ile Suriye arasında özellikle PKK’ya destek ve Abdullah Öcalan meselesi nedeniyle uzun süre gerilim yaşanan bir ülkenin lideriydi. Saddam Hüseyin, Körfez Savaşı sonrasında uluslararası sistemde ağır baskı altındaydı. Muammer Kaddafi, Türkiye ile ilişkilerinde zaman zaman sert ve kırıcı çıkışlarıyla hatırlanıyordu. Slobodan Milošević, Balkan savaşları ve savaş suçları tartışmalarının merkezindeydi. Pervez Müşerref ise Pakistan’da askerî darbeyle iktidara gelmiş bir liderdi.

Bu nedenle Demirel’in bu isimlere veda mektubu göndermemesi, yalnız kişisel bir tercih gibi görülmemeli. Bu karar, Türkiye’nin o günkü devlet aklının bazı rejimlerle ve liderlerle arasına diplomatik bir mesafe koyma çabasını da yansıtıyordu. Mektup yazmak bir nezaketti; yazmamak ise sessiz ama açık bir mesajdı.

Olayın ilginç tarafı, bunun büyük bir kriz ya da resmî açıklama üzerinden değil, protokol listesi üzerinden okunmasıdır. Diplomasi bazen yüksek perdeden verilen demeçlerle değil, kime mektup yazıldığı, kimin törene çağrıldığı, kimin fotoğraf karesinin dışında bırakıldığı gibi küçük görünen ayrıntılarla yürür. Demirel’in veda mektupları da bu türden sembolik diplomasi örneklerinden biridir.

2000 yılı Türkiye için ayrıca bir geçiş yılıydı. Demirel’in görev süresi bitiyor, yerine Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı olarak geliyordu. Türkiye, bir yandan Avrupa Birliği adaylık sürecinin yeni etkilerini yaşıyor, diğer yandan bölgesindeki otoriter rejimler, savaş suçları tartışmaları ve askerî yönetimlerle ilişkilerini hassas biçimde yürütüyordu. Bu ortamda Çankaya’dan gönderilen ya da gönderilmeyen mektuplar, Türkiye’nin dış politika pozisyonunu sembolik olarak görünür kıldı.

2000 – Türk kürekçileri Szeged’de tarihî bir madalya başarısı elde etti.

9 Mayıs 2000’de, Macaristan’da düzenlenen ve olimpiyat elemelerine hazırlık niteliği taşıyan 17. Uluslararası Szeged Kürek Şampiyonasında Türk millî kürekçileri önemli bir başarıya imza attı. Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın spor tarihi arşivine göre Türkiye, şampiyonada 2 altın, 4 gümüş ve 3 bronz olmak üzere toplam 9 madalya kazandı ve bu sonuçla Türk kürek tarihinde o tarihe kadar en fazla madalya kazanan ekip oldu.

Bu başarıyı anlamak için küreğin Türkiye’deki yerine bakmak gerekir. Kürek, Türkiye’de hiçbir zaman futbol, basketbol ya da güreş kadar geniş kitlelere ulaşan bir spor olmadı. Daha çok İstanbul’daki köklü kulüplerin, Boğaziçi ve Haliç çevresindeki su sporları geleneğinin, Galatasaray, Fenerbahçe, Anadoluhisarı gibi kulüp ve merkezlerin taşıdığı özel bir branş olarak gelişti. Bu yüzden uluslararası bir organizasyonda birden fazla tekne sınıfında madalya kazanmak, yalnız bir turnuva başarısı değil, uzun yıllara yayılan kulüp emeğinin, teknik antrenörlüğün ve millî takım disiplininin sonucu olarak görülmelidir.

Szeged’in ayrıca kürek açısından özel bir anlamı vardır. Macaristan’daki Szeged parkuru, Avrupa’da su sporları için önemli merkezlerden biridir. Düz su, teknik düzen, uluslararası yarış tecrübesi ve olimpiyat hazırlığı bakımından güçlü bir sınav alanı kabul edilir. Bu nedenle 2000’deki yarışın olimpiyat elemelerine hazırlık niteliği taşıması, madalyaların değerini artırıyordu. Türkiye burada yalnız madalya toplamadı; olimpik düzeyde yarışabilecek sporcu havuzuna sahip olduğunu da gösterdi.

Türk spor hafızası çoğu zaman birkaç popüler branşa sıkışıyor. Oysa olimpik spor kültürü, yalnız stadyumları dolduran alanlarda değil; sabahın erken saatlerinde suya inen, yıllarca aynı ritmi, aynı çekişi, aynı dayanıklılığı çalışan sporcuların emeğinde de kurulur. Kürek, dışarıdan sakin görünen ama içeride olağanüstü sert bir spor dalıdır. Güç, nefes, teknik, ritim ve ekip uyumu aynı anda çalışmadığında tekne yürümez.

Bu başarıdan sonra Türk küreği zaman zaman gençler, ümitler ve büyükler düzeyinde uluslararası yarışlarda görünürlük kazanmaya devam etti. Ancak 2000 Szeged sonucu, özellikle “bir organizasyonda toplu madalya başarısı” bakımından ayrı bir not olarak kaldı.

2001 – Gana’da, Akra’daki futbol faciasında 130 kişi hayatını kaybetti.

9 Mayıs 2001’de, Gana’nın başkenti Akra’da oynanan bir futbol maçında çıkan izdiham sonucu 130 kişi hayatını kaybetti. Olay, Afrika futbol tarihinin en büyük stadyum facialarından biri olarak kayıtlara geçti.

Facia, Gana’nın iki büyük kulübü Accra Hearts of Oak ile Asante Kotoko arasında oynanan maç sırasında yaşandı. Karşılaşma, ülkenin en büyük futbol rekabetlerinden biriydi. Maçın son bölümünde Hearts of Oak’un öne geçmesiyle tribünlerde gerilim arttı. Bazı taraftarların koltukları söküp sahaya attığı, polisin de kalabalığı dağıtmak için göz yaşartıcı gaz kullandığı aktarıldı. Asıl felaket de bundan sonra başladı.

Gazın etkisiyle panikleyen taraftarlar çıkışlara yöneldi. Ancak stadyum çıkışlarının bir kısmının kapalı ya da yetersiz olması, binlerce kişinin aynı anda dar alanlara sıkışmasına yol açtı. İnsanlar birbirinin üzerine yığıldı, nefessiz kaldı, ezildi. Futbol izlemek için stadyuma gelen 130 kişi, birkaç dakika içinde yaşanan kontrolsüz panik ve kötü güvenlik yönetimi nedeniyle hayatını kaybetti.

Bu olay, sadece “taraftar taşkınlığı” diye geçiştirilecek bir facia değildir. Elbette tribünde şiddet ve sahaya atılan cisimler olayın başlangıcında etkili oldu; fakat asıl can kaybını büyüten şey, güvenlik güçlerinin kalabalık yönetimindeki yanlış müdahalesi ve stadyumun tahliye koşullarının yetersizliğiydi. Kalabalığa göz yaşartıcı gaz kullanmak, özellikle çıkışları sınırlı bir stadyumda ölümcül sonuç doğurabilecek bir karardı.

Akra faciası, futbolda güvenliğin yalnız polis sayısıyla sağlanamayacağını gösterdi. Stadyum mimarisi, çıkış kapıları, acil tahliye planı, koltuk düzeni, güvenlik personelinin eğitimi, taraftar yönlendirmesi ve kriz anında kullanılacak yöntemler birlikte düşünülmeden kalabalıklar korunamaz. Büyük maçlarda heyecan ve öfke zaten yüksektir; kötü yönetilen tek bir müdahale, spor alanını birkaç dakika içinde ölüm alanına çevirebilir.

Faciadan sonra Gana’da soruşturmalar yapıldı, güvenlik uygulamaları tartışıldı ve stadyum güvenliği konusunda düzenlemeler gündeme geldi. Ancak geride kalan esas gerçek değişmedi: 9 Mayıs 2001, Gana futbolu için büyük bir yas gününe dönüştü. Bir derbi maçının sonunda sevinç ya da hüzün değil, ülke tarihinin en ağır spor facialarından biri kaldı.

2002 – Bülent Ecevit, sağlık sorunlarına rağmen “görevimi bırakmayacağım” dedi.

9 Mayıs 2002’de, hastaneden taburcu olduktan sonra çalışmalarını evinde sürdüren Başbakan Bülent Ecevitgörevini bırakmayacağını açıkladı. Bu açıklama, yalnız bir başbakanın sağlık durumuna ilişkin kısa bir siyasi beyan değildi. Türkiye’nin 2002’de içine girdiği büyük çözülmenin, iktidar yorgunluğunun ve 1990’lar siyasetinin son perdesinin en görünür anlarından biriydi.

Bülent Ecevit, Türkiye siyasi tarihinde sıradan bir lider değildi. 1970’lerde “Karaoğlan” olarak geniş halk kitlelerinin umuduna dönüşmüş, CHP’yi İsmet İnönü sonrasındaki yeni çizgisine taşımış, Kıbrıs Harekâtı döneminde başbakanlık yapmış, sosyal demokrat dilin Türkiye’deki en güçlü sembollerinden biri olmuştu. Siyasetteki kişisel imajı da çok farklıydı. Yolsuzlukla, şahsi servetle, lüksle, hoyrat güç kullanımıyla anılmadı. Mütevazı, dürüst, sade ve inatçı bir siyasetçi olarak geniş bir saygı gördü.

Fakat 1999’da yeniden başbakan olduğunda Türkiye çok ağır bir dönemin içindeydi. Ecevit’in DSP’si, MHP ve ANAP’la birlikte koalisyon hükümeti kurdu. Aynı yıl Abdullah Öcalan yakalanmış, Ecevit’in siyasi ağırlığı artmıştı. Ancak kısa süre sonra ülke peş peşe büyük sarsıntılar yaşadı. 17 Ağustos 1999 depremi, devlet kapasitesini ve toplumsal dayanıklılığı ağır biçimde sınadı. Ardından 2000 ve özellikle 2001 ekonomik krizi geldi. Bankalar battı, döviz fırladı, işsizlik ve yoksullaşma büyüdü, milyonlarca insanın hayatı altüst oldu.

2001 krizinden sonra ekonominin başına Kemal Derviş getirildi. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırıldı, IMF destekli program uygulandı, kamu maliyesi disipline edilmeye çalışıldı. Teknik olarak Türkiye’nin sonraki yıllarını etkileyecek önemli reformlar yapılıyordu; ama toplum bu reformları ağır bir yoksullaşma, işsizlik ve güvensizlik duygusu içinde yaşıyordu. Böyle bir ortamda hükümetin ayakta kalması bile başlı başına bir mesele haline gelmişti.

İşte bu kırılgan dönemde Ecevit’in sağlığı hızla siyasetin merkezine oturdu. Başbakanın hastaneye kaldırılması, taburcu olduktan sonra çalışmalarını evinden sürdürmesi, kamuoyunda ülkenin gerçekten yönetilip yönetilemediği sorusunu büyüttü. Televizyon görüntülerinde Ecevit’in zayıfladığı, yürümekte zorlandığı, ellerinin titrediği, konuşurken eskisi kadar güçlü görünmediği fark ediliyordu. Bu görüntüler, yalnız muhalefetin değil, sıradan vatandaşın da zihninde aynı soruyu doğurdu: Ecevit artık bu ağır görevi sürdürebilecek durumda mıydı?

O günleri hatırlayan birçok kişi için bu görüntüler sarsıcıydı. Çünkü ekranda görülen kişi yalnız hasta bir başbakan değildi; Türkiye’nin onlarca yıllık siyasi hafızasında özel yeri olan bir figürdü. Ecevit’e saygı duyanlar bile artık bırakması gerektiğini düşünüyordu. Bu duygu acımasızlıktan değil, ülkenin başında fiziksel olarak çok yıpranmış bir lider görmenin yarattığı endişeden doğuyordu. Devletin karar alması, koalisyonun işlemesi, ekonominin güven vermesi ve dış politikanın yürütülmesi için başbakanın güçlü görünmesi gerekiyordu. Ecevit ise giderek daha kırılgan bir görüntü veriyordu.

Ama Ecevit açısından mesele bu kadar basit değildi. O, siyaseti kolay terk eden bir lider değildi. Hayatı boyunca darbeler, yasaklar, parti içi mücadeleler, hapishane, seçim yenilgileri ve geri dönüşler yaşamıştı. Direnmek onun siyasi karakterinin bir parçasıydı. “Görevimi bırakmayacağım” demesi, yalnız koltukta kalma arzusu olarak okunamaz. Bir yandan hükümetin dağılması halinde Türkiye’nin daha büyük bir krize sürükleneceğini düşünüyor olabilir. Bir yandan da yıllarca mücadele ederek geldiği noktada, kendi iradesi dışında tasfiye edilmek istemiyordu.

Fakat siyasetin acı tarafı burada ortaya çıktı. Bazen bir liderin tarihsel değeri ile o anki yönetme kapasitesi aynı şey değildir. Ecevit’in geçmişteki ağırlığı tartışılmazdı; ama 2002’deki tablo, onun artık hükümeti taşıyamadığını gösteriyordu. Sağlık sorunu kişisel bir mahremiyet alanından çıkmış, doğrudan devlet yönetimi meselesine dönüşmüştü. Bu noktada kamuoyunun “artık bırakmalı” demesi insafsızlık değil, siyasi gerçeklikti.

Bu açıklama krizi durdurmadı. Aksine, 2002 yazında DSP içinde büyük kopuşlar başladı. Ecevit’in en yakın çalışma arkadaşlarından Hüsamettin Özkan istifa etti. Ardından İsmail Cem ve Kemal Derviş çevresinde yeni bir siyasi arayış doğdu. Çok sayıda milletvekili DSP’den ayrıldı. Ecevit’in hem parti üzerindeki hem hükümet üzerindeki kontrolü zayıfladı. Koalisyon artık yalnız dışarıdan değil, içeriden de çözülüyordu.

Sonunda Türkiye erken seçime gitti. 3 Kasım 2002 seçimleri, Türk siyasetinde büyük bir kırılma yarattı. Ecevit’in DSP’si Meclis dışında kaldı. Koalisyon ortakları ANAP ve MHP de ağır yenilgi aldı. AK Parti ise tek başına iktidara geldi. Böylece 1990’ların koalisyonlar dönemi kapandı; Türkiye’de bambaşka bir siyasi dönem başladı.

2008 – Türk motosikletinin genç isimlerinden Sinan Sofuoğlu hayatını kaybetti.

9 Mayıs 2008’de Türk motosiklet yarışçısı Sinan Sofuoğlu, Kocaeli’deki İzmit Körfez Pisti’nde geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybetti. Türkiye Motosiklet Şampiyonası’na hazırlık yaptığı sırada motosikletinden düşen Sofuoğlu ağır yaralandı; kaldırıldığı Kocaeli Üniversitesi Hastanesi’nde kurtarılamadı. Kaza, Türkiye’de pist motosikleti sporunun en acı olaylarından biri olarak hafızaya geçti.

Sinan Sofuoğlu, Türkiye’nin en bilinen motosiklet ailesi haline gelen Sofuoğlu ailesinin üyelerindendi. Kenan Sofuoğlu’nun ağabeyi, Bahattin Sofuoğlu’nun kardeşiydi. Ancak onu yalnız Kenan Sofuoğlu’nun gölgesinde anmak eksik olur. Sinan Sofuoğlu da genç yaşta pistlere çıkmış, Türkiye’de motosiklet yarışlarının henüz bugünkü kadar görünür olmadığı bir dönemde bu sporun gelişen isimlerinden biri olmuştu.

Yarış kariyerine erken yaşta başladı. 1998’de drag şampiyonluğu kazandı; ardından pist yarışlarında farklı sınıflarda başarılar elde etti. 2001, 2002 ve 2004’te Türkiye şampiyonlukları yaşadı; 2005’te de Türkiye şampiyonu oldu. 2006’da İstanbul Park’ta yapılan Türkiye Grand Prix’sinde 250 cc sınıfında wildcard ile yarışarak MotoGP organizasyonunda start alan ilk Türk pilotlardan biri olarak kayda geçti.

Bu ayrıntı önemli. Çünkü Türkiye’de motosiklet sporları uzun süre dar bir çevrenin takip ettiği, yüksek riskli ve sınırlı imkânlarla sürdürülen bir alan oldu. Pist, ekipman, sponsor, teknik destek ve uluslararası yarış tecrübesi açısından Türk sporcuları çoğu zaman Avrupa’daki rakiplerine göre daha zor koşullarda yarıştı. Sinan Sofuoğlu’nun kariyeri, bu şartlarda yetişen bir kuşağın mücadelesini de temsil eder.

Kaza, Kocaeli açısından da yerel hafızada yer eden bir olaydır. Körfez Pisti, Türkiye’de motor sporları için önemli merkezlerden biriydi. Bu nedenle olay yalnız Türk spor tarihi için değil, Kocaeli’nin spor hafızası için de acı bir nottur.

Sinan Sofuoğlu’nun ölümü, motosiklet yarışlarının romantik görünen hız tutkusunun arkasındaki sert gerçeği de hatırlattı. Pist yarışları yalnız cesaret işi değildir; teknik hazırlık, güvenlik önlemleri, pist kalitesi, ekipman standardı, sağlık müdahalesi ve risk yönetimi gerektirir. Bir viraj, bir düşüş, bir anlık temas ya da kontrol kaybı, genç bir sporcunun hayatını birkaç saniyede değiştirebilir.

2014 – Klarnetin büyük ustası Selim Sesler hayatını kaybetti.

9 Mayıs 2014’te Selim Sesler hayatını kaybetti. Türkiye’de klarnet denince akla gelen en özel isimlerden biri olan Sesler; Trakya’nın, Roman müzik geleneğinin, düğünlerin, meyhanelerin, sokakların ve göç hafızasının sesini dünyaya taşıyan büyük bir müzisyendi.

Selim Sesler, 1957’de Edirne’nin Keşan ilçesine bağlı Küçükdoğanca köyünde doğdu. Roman kökenli bir müzisyen ailesinden geliyordu. Müziğe küçük yaşlarda başladı. Önce zurna çaldı, daha sonra klarnete yöneldi. Bu geçiş önemlidir; çünkü onun klarnetinde zurnanın keskinliği, nefesi, meydan duygusu ve Trakya düğünlerinin coşkusu da duyulur.

Sesler’in müziği, klasik anlamda yalnız “virtüözlük” üzerinden anlatılamaz. Elbette çok güçlü bir teknik hâkimiyeti vardı; ama asıl büyüsü, klarneti ağlatabilmesinde, konuşturabilmesinde ve bir anda hüznü coşkuya, coşkuyu kedere çevirebilmesindeydi. Onun icrasında Roman havası yalnız eğlence değildir; yoksulluğun, göçün, neşeyle saklanan acının ve hayatta kalma inadının da sesidir.

1980’lerden itibaren İstanbul müzik çevrelerinde daha fazla görünür oldu. Düğünlerden gazinolara, kayıt stüdyolarından konser sahnelerine uzanan geniş bir hatta çaldı. Ancak onu daha geniş kitlelere taşıyan kırılmalardan biri, sinema ve belgesel çalışmalarıyla geldi. Özellikle Fatih Akın’ın filmlerinde ve müzik dünyasında, Selim Sesler’in sesi uluslararası izleyiciye de ulaştı. Crossing the Bridge: The Sound of Istanbul belgeselinde İstanbul’un çok sesli müzik haritasının en güçlü renklerinden biri olarak yer aldı.

Selim Sesler’in repertuvarı Trakya ve Balkan müziğiyle derinden bağlantılıydı. Roman havaları, oyun havaları, uzun havalar, düğün ezgileri ve doğaçlamalar onun elinde kişisel bir dile dönüşürdü. Klarneti, Batı müziğindeki parlak ve temiz tonundan farklı olarak, daha kıvrak, daha yanık, daha insan sesine yakın bir karakter kazanırdı. Bu yüzden onu dinlerken yalnız nota değil, bir hayat tarzı duyulur.

Türkiye’de Roman müzisyenler uzun yıllar eğlence hayatının vazgeçilmez aktörleri oldu; ama çoğu zaman hak ettikleri kültürel saygıyı görmedi. Selim Sesler, bu açıdan da önemlidir. O, yerel ve çoğu zaman kenarda bırakılmış bir müzik geleneğini sahneye, albüme, festivale ve dünya müziği çevrelerine taşıyan isimlerden biri oldu. Onun başarısı, Roman müziğinin yalnız düğün ya da eğlence fonu olmadığını; derin, teknik, yaratıcı ve güçlü bir müzik mirası taşıdığını gösterdi.

Selim Sesler 2014’te kanser nedeniyle hayatını kaybetti. Ardında yalnız kayıtlar ve konser anıları değil, klarnetin Türkiye’de nasıl başka bir ruh kazanabileceğini gösteren çok güçlü bir miras bıraktı.

2015 – 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren hayatını kaybetti.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 17. Genelkurmay Başkanı olan Evren, Türkiye siyasi tarihine 12 Eylül 1980 askeri darbesinin lideri ve ardından Türkiye’nin 7. Cumhurbaşkanı olarak geçti.

Kenan Evren, 1917’de Manisa’nın Alaşehir ilçesinde doğdu. Askerî eğitim aldı, orduda çeşitli görevlerde yükseldi ve 1978’de Genelkurmay Başkanı oldu. Onun bu makama geldiği dönem, Türkiye’nin en karanlık ve en gerilimli yıllarından biriydi. 1970’lerin sonunda siyasi kutuplaşma, sağ-sol çatışmaları, suikastlar, sokak şiddeti, ekonomik kriz, hükümet bunalımları ve devlet otoritesindeki çözülme günlük hayatı ağır biçimde etkiliyordu.

12 Eylül 1980 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu. Kenan Evren, darbenin yüzü ve lideri olarak radyo ve televizyondan yaptığı konuşmayla müdahaleyi duyurdu. Parlamento feshedildi, siyasi partiler kapatıldı, hükümet görevden alındı, sendikal faaliyetler askıya alındı, ülke askerî yönetim altına girdi. Darbe, gerekçesini “anarşi ve kardeş kavgasını bitirmek” olarak sundu; fakat sonuçları Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında çok ağır izler bıraktı.

12 Eylül dönemi, yoğun gözaltılar, işkence iddiaları, idamlar, cezaevlerindeki ağır uygulamalar, siyasi yasaklar, dernek ve sendikaların kapatılması, basın ve ifade özgürlüğünün baskı altına alınmasıyla hatırlandı. Binlerce insan tutuklandı, yüz binlerce kişi fişlendi, çok sayıda yurttaş kamu görevinden uzaklaştırıldı ya da siyasi hayatın dışına itildi. Bu nedenle Kenan Evren’in adı, Türkiye’de yalnız bir askerî müdahaleyle değil, aynı zamanda devlet eliyle yürütülen büyük bir baskı dönemiyle birlikte anılır.

Evren’in en tartışmalı miraslarından biri 1982 Anayasası’dır. Darbe yönetimi tarafından hazırlanan bu anayasa, 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunuldu ve kabul edildi. Aynı oylamayla Kenan Evren de cumhurbaşkanı seçilmiş oldu. 1982 Anayasası, güçlü yürütme, sınırlı siyasal alan, sıkı güvenlikçi devlet anlayışı ve bireysel özgürlükler üzerindeki kısıtlayıcı yapısıyla uzun yıllar tartışıldı. Bugün bile Türkiye’de anayasa tartışmalarının arka planında 12 Eylül mirası vardır.

Kenan Evren, 1982’den 1989’a kadar cumhurbaşkanlığı yaptı. Cumhurbaşkanlığı döneminde sivil siyasete geçilmiş olsa da 12 Eylül’ün çizdiği sınırlar ve siyasi yasaklar uzun süre devam etti. Eski siyasi liderlerin bir bölümü siyaset dışı bırakıldı; partiler yeniden kuruldu ama siyaset, darbenin belirlediği çerçeve içinde şekillendi.

Hayatının son döneminde Evren, 12 Eylül darbesi nedeniyle yargılandı. 2014’te dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya ile birlikte müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Rütbesinin sökülmesi de gündeme geldi. Ancak sağlık durumu nedeniyle ceza fiilen infaz edilmedi. Evren, 2015’te öldüğünde Türkiye’de hâlâ 12 Eylül’ün hesabı, mirası ve toplumsal travması tartışılıyordu.

Kenan Evren aynı zamanda resim yapan bir isim olarak da bilinir. Emeklilik yıllarında yaptığı tablolar zaman zaman gündeme geldi. Fakat bu kişisel uğraş, onun tarihsel kimliğinin ağırlığını değiştirmez. Evren’in biyografisinin merkezinde askerlikten çok, Türkiye demokrasisini kesintiye uğratan 12 Eylül darbesi vardır.

2020 – Rock’n roll’un öncülerinden Little Richard hayatını kaybetti.

9 Mayıs 2020’de Amerikalı ünlü müzisyen Little Richard hayatını kaybetti. Asıl adı Richard Wayne Penniman olan sanatçı, rock’n roll’un kurucu seslerinden biri kabul edilir. Little Richard, sahne enerjisi, çığlık gibi vokali, piyano çalışı, dışavurumcu tarzı ve cinsiyet kalıplarını zorlayan sahne kimliğiyle popüler müziğin yönünü değiştiren isimlerden biridir.

1950’lerde Amerika’da popüler müzik büyük bir dönüşüm yaşıyordu. Siyah rhythm and blues geleneği, gospel, boogie-woogie, blues ve country etkileri birleşerek rock’n roll’u doğuruyordu. Little Richard bu patlamanın en yırtıcı, en parlak ve en kontrol edilemez figürlerinden biri oldu. Tutti FruttiLong Tall SallyLucilleGood Golly, Miss Molly gibi parçaları, rock’n roll’un erken dönem marşları arasına girdi.

Little Richard’ın sesi, dönemin pop müziğine göre fazlasıyla sert, taşkın ve kışkırtıcıydı. Şarkı söylemiyor, neredeyse patlıyordu. Piyanonun başında ayağa kalkacakmış gibi çalar, sahnede terler, bağırır, kahkahalar atar, seyirciyi yerinden oynatırdı. Onun müziğinde kilise coşkusu, gece kulübü ateşi ve sokak enerjisi aynı anda duyuluyordu.

Beyaz Amerika’nın muhafazakâr kesimleri için bu müzik fazla tehlikeliydi. Çünkü rock’n roll, gençlik, beden, dans, cinsellik ve ırklar arası kültürel temas anlamına geliyordu. Siyah müzisyenlerin enerjisi beyaz gençliği de etkiliyor, müzik endüstrisinin eski ayrımlarını zorluyordu. Little Richard bu dönüşümün merkezindeydi.

Onun etkilediği isimlerin listesi çok uzundur. The BeatlesElvis PresleyJames BrownPrinceDavid BowieMick Jagger ve daha birçok sanatçı Little Richard’dan doğrudan ya da dolaylı biçimde etkilendi. Paul McCartney’nin erken dönem vokal çığlıklarında, James Brown’ın sahne enerjisinde, Prince’in androjen ve gösterişli sahne kimliğinde Little Richard’ın izi açıkça görülür.

Little Richard’ın hayatı da müziği kadar çalkantılıydı. Dindarlıkla sahne hayatı, gospel ile rock’n roll, cinsellik ile muhafazakâr baskılar, şöhret ile iç çatışmalar arasında gidip geldi. Zaman zaman müziği bıraktığını açıkladı, dini çalışmalara yöneldi, sonra yeniden sahneye döndü. Bu gelgitler, onun Amerika’daki siyahlık, din, cinsellik ve popüler kültür gerilimlerinin de taşıyıcısı olduğunu gösterir.

Uzun süre rock tarihindeki rolü yeterince teslim edilmedi. Elvis Presley gibi beyaz yıldızlar daha büyük ticari ikonlara dönüşürken, Little Richard gibi siyah öncülerin kurucu katkıları zaman zaman gölgede kaldı. Oysa rock’n roll’un ateşini yakan en güçlü isimlerden biri oydu. Bunu kendisi de sık sık sert biçimde dile getirirdi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.