Günün Tarihi / 1 Mayıs
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü
1 Mayıs, emeğin değerini, alın terinin karşılığını, daha adil çalışma koşulları talebini ve dayanışma fikrini simgeleyen tarihsel bir gündür. Dünyanın birçok ülkesinde farklı siyasal ve toplumsal anlamlar da yüklenen 1 Mayıs, en temelde, çalışan insanların hak, güvence ve insanca yaşam mücadelesinin ortak sembollerinden biridir. Bu yüzden 1 Mayıs, sadece geçmişte verilmiş mücadelelerin hatırlandığı değil, bugünün çalışma hayatına dair sorunlarının da yeniden konuşulduğu bir tarihtir.
1 Mayıs’ın dünya ölçeğindeki kökeni, 19. yüzyılın sonlarında işçilerin günde sekiz saat çalışma talebi etrafında büyüyen mücadelelere dayanır. Özellikle 1886’da ABD’de başlayan kitlesel grevler ve Chicago’daki Haymarket olayları, bu tarihin uluslararası işçi hareketinin hafızasında özel bir yer edinmesine yol açtı. Böylece 1 Mayıs, sadece bir takvim günü olmaktan çıkıp, emeğin sömürüye karşı sesini yükselttiği, daha insanca çalışma koşulları, sendikal haklar ve toplumsal adalet taleplerinin simgesine dönüştü.
Türkiye’de 1 Mayıs’ın serüveni ise dünya tarihindeki kökenine benzer biçimde, emek mücadelesi ile siyasal gerilimlerin iç içe geçtiği dalgalı bir çizgi izledi. Osmanlı’nın son döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında çeşitli biçimlerde gündeme gelen 1 Mayıs, zamanla bazen kutlanan, bazen yasaklanan, bazen de sert çatışmalarla hatırlanan bir gün oldu. Özellikle 1977’de Taksim Meydanı’nda yaşanan Kanlı 1 Mayıs, bu tarihin Türkiye hafızasındaki en ağır kırılma noktalarından biri haline geldi. 1980 sonrasında uzun süre resmî takvimden çıkarılan 1 Mayıs, yıllar sonra yeniden kamusal ve hukukî statü kazandı; 2009’da “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmen kabul edilmesiyle birlikte, Türkiye’de hem tarihsel hafızanın hem de emek mücadelesinin en güçlü sembollerinden biri olarak yerini yeniden aldı.
Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne 1 Mayıs
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde limanlar, demiryolları, tütün işletmeleri, matbaalar ve kent işçiliği üzerinden yeni bir emek dünyası doğuyordu. Son yıllarda öne çıkan araştırmalar, bugün eldeki belgelere göre Türkiye’de bilinen en eski 1 Mayıs kutlamasının 1906’da İzmir’de yapıldığını gösteriyor. Bu bilgi, özellikle Basmane çevresinde işçi kıraathaneleri ve istasyon hattında dolaşıma giren çağrılar üzerinden okunuyor. İzmir’in çok dilli, çok uluslu ve ticaretle iç içe yapısı düşünüldüğünde bu tesadüf değil; şehir, erken işçi bilinci için çok elverişli bir zemindi.
Ardından 1909’da Üsküp ve Selanik’te 1 Mayıs daha açık, daha kitlesel ve daha siyasî bir biçim aldı. Selanik’te işçiler kızıl bayraklarla yürüdü; Rum, Türk, Yahudi ve Bulgar emekçilerin aynı kortejlerde yer aldığını aktaran anlatımlar, 1 Mayıs’ın Osmanlı’da sadece bir sınıf meselesi değil, aynı zamanda çok uluslu bir emek dayanışması dilini ürettiğini de gösteriyor. Bu kutlamalar, işçi hareketinin yalnızca fabrika içinde değil, meydanda da görünür olmaya başladığını gösteren erken örneklerdi. Selanik’in liman, demiryolu ve sanayi hayatı da bu kitleselliği besliyordu.
İstanbul’daki en erken 1 Mayıs ise 1912’de Pangaltı’da düzenlenen etkinlikle karşımıza çıkıyor. Kaynakların önemli bir bölümü, Osmanlı Sosyalist Fırkası çevresindeki bu buluşmayı başkentteki ilk görünür 1 Mayıs olarak kabul ediyor. Pangaltı’daki Belvü Bahçesi’nde yapılan bu etkinlik, sadece sembolik bir toplantı değildi; başkentte de emek dünyasının uluslararası işçi hareketinin diliyle temas etmeye başladığını gösteriyordu. İstanbul’un tramvay, tersane, matbaa, liman ve hizmet sektörleri düşünüldüğünde, bu kutlama aynı zamanda sınıf fikrinin imparatorluğun merkezinde kamusal bir biçim kazanmaya başladığının işaretiydi.
Ama bu canlanma uzun sürmedi. 1913’te 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. Bu yasak, Osmanlı’da emek hareketinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren kritik bir eşikti. Meydana çıkan işçi hakları mücadelesi, çok kısa sürede devletin kuşkusuyla ve baskısıyla karşılaştı. 1913 ve 1914’te kutlamaların engellenmesi, 1 Mayıs’ın bu topraklarda daha başından itibaren yalnız emek ve dayanışma değil, aynı zamanda yasak ve denetim tarihi olduğunu da gösterir.
Buna rağmen 1 Mayıs fikri sönmedi. İşgal altındaki İstanbul’da, özellikle 1921 ve 1922 yıllarında, yasaklara rağmen işçilerin 1 Mayıs’ı çeşitli biçimlerde kutladığı görülüyor. Bu durum çok önemli; çünkü o yıllarda İstanbul sadece siyasî işgal altında değildi, aynı zamanda ağır bir ekonomik ve toplumsal baskı da yaşıyordu. Böyle bir dönemde 1 Mayıs’ın hâlâ bir referans günü olarak yaşaması, emek hareketinin hafızasının kolay silinmediğini gösterir. Başka bir ifadeyle 1 Mayıs, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin o bulanık ve kırılgan döneminde bile tamamen kaybolmadı.
Cumhuriyet döneminde 1 Mayıs’ın serüveni de düz bir çizgi izlemedi. Zaman zaman kutlandı, zaman zaman bastırıldı, bazen resmî dilden uzaklaştırıldı, bazen yeniden sahiplenildi. Türkiye’de 1 Mayıs’ın hafızasındaki en büyük kırılma ise kuşkusuz 1977 Taksim 1 Mayıs’ı, yani kamuoyunda yerleşen adıyla Kanlı 1 Mayıs oldu. Yüz binlerce kişinin katıldığı kutlamada açılan ateş ve yaşanan panik sonucu onlarca kişi öldü, çok sayıda kişi yaralandı. 1977, 1 Mayıs’ı Türkiye için yalnız emek ve bayram günü olmaktan çıkarıp, aynı zamanda şiddet, provokasyon, cezasızlık ve kolektif travma tarihine de bağladı. Sonraki yıllarda 1 Mayıs denince Taksim’in ve 1977’nin hatırlanmasının nedeni budur.
1977’den sonra 1 Mayıs’ın Türkiye’deki serüveni daha da sertleşti. 12 Eylül döneminin baskıcı siyasal iklimi içinde 1 Mayıs uzun süre kamusal meşruiyetini kaybetti; meydanlardan uzaklaştırıldı, resmî takvimden çıkarıldı ve bayram niteliği törpülendi. Buna rağmen sendikalar, sosyalist çevreler, işçi örgütleri ve demokratik kitle yapıları için 1 Mayıs hiçbir zaman yalnız bir nostalji günü olmadı. Tam tersine, her yasak dönemi onu daha da hafızaya kazıdı.
Yıllar sonra gelen hukukî değişim bu yüzden sembolik bakımdan çok önemliydi. 2009’da 1 Mayıs, “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla yeniden resmî tatil haline geldi. Bu, tek başına bütün tarihî gerilimleri çözmedi; ama devletin uzun süre mesafeli ve baskıcı yaklaştığı bir günün yeniden kamusal meşruiyet kazanması anlamına geldi. Böylece 1 Mayıs, Türkiye’de yeniden emeğin ve dayanışmanın günü olarak da tanınmış oldu.
Bugün 1 Mayıs’ı yalnızca bir işçi bayramı diye anmak eksik kalır. Çünkü bu tarih, Osmanlı’da çok uluslu işçilerin kortejlerinden Pangaltı’daki erken sosyalist buluşmalara; yasak yıllarından işgal altındaki İstanbul’un inatçı kutlamalarına; 1977 Taksim travmasından 2009’daki hukukî anlamda meşru kabul edilmeye kadar uzanan çok katmanlı bir hikâye taşır.
1707 – İngiltere ile İskoçya birleşti; Büyük Britanya Krallığı kuruldu.
1 Mayıs 1707’de yürürlüğe giren Birlik Yasaları ile İngiltere Krallığı ve İskoçya Krallığı, tek bir devlet yapısı altında birleşerek Büyük Britanya Krallığı adını aldı. Burada küçük ama önemli bir düzeltme gerekir: Galler zaten bu tarihten çok önce İngiltere Krallığı’na bağlanmıştı. Yani 1707’de yeni birleşen asıl iki siyasal yapı İngiltere ile İskoçya’ydı.
Bu birleşmenin öncesinde, 1603’ten beri İngiltere ve İskoçya tahtları zaten aynı kişide birleşmişti; ama parlamentoları, hukuk düzenleri ve devlet yapıları ayrıydı. 1707’de olan şey, bu kişisel birlikteliğin gerçek bir siyasal birliğe dönüştürülmesiydi. Londra merkezli tek bir parlamento kuruldu ve dış politika, ticaret ve devlet yapısı ortak hale geldi. İskoçya kendi hukuk sistemi, kilisesi ve bazı kurumlarını korudu; ama bağımsız parlamentosunu kaybetti.
Birleşmenin arkasında hem siyasal hem ekonomik nedenler vardı. İngiltere, kuzey sınırını güvenceye almak ve Fransa’ya karşı daha sağlam bir yapı kurmak istiyordu. İskoçya ise özellikle başarısız Darien girişimi sonrasında ağır ekonomik sıkıntı içindeydi ve İngiliz ticaret ağına erişim önemli bir teşvik oluşturuyordu. Yani bu birlik; çıkar, güvenlik, borç, ticaret ve güç dengesi hesabıyla kurulmuş bir siyasal projeydi.
Bu olayın önemi çok büyüktür. Çünkü 1707’yle birlikte ortaya çıkan Büyük Britanya, sonraki yüzyıllarda dünya siyasetini, sömürgeciliği, deniz ticaretini ve sanayi çağını derinden etkileyecek büyük bir güç haline geldi. Başka bir deyişle 1 Mayıs 1707; modern Britanya devletinin doğduğu tarih olarak anılır.
1776 – İlluminati, Adam Weishaupt tarafından kuruldu; küçük bir Aydınlanma cemiyetinden dev bir komplo efsanesine dönüştü.
1 Mayıs 1776’da Adam Weishaupt tarafından Bavyera’daki Ingolstadt’da kurulan Bavyera İlluminatisi, bugün popüler kültürde anlatıldığı gibi dünyayı perde arkasından yöneten görünmez bir süper örgüt olarak değil, aslında Aydınlanma çağının akılcılığını, dinî ve siyasî otorite eleştirisini savunan gizli bir cemiyet olarak başladı. Britannica, bu yapıyı monarşilere ve dinî otoritenin kamusal alandaki baskın karakterine karşı duran bir gizli topluluk olarak tanımlıyor. Weishaupt da Ingolstadt Üniversitesi’nde kilise hukuku profesörüydü ve örgüt üyeleri kendilerini bir süre “Perfectibilists” diye adlandırdı.
İlluminati’yi tarihsel olarak ilginç yapan şey, gerçek gücünden çok yarattığı hayal gücüdür. Çünkü örgüt kısa sürede büyüse de sonsuza kadar yaşamadı. 1780’lerde Bavyera yönetimi gizli cemiyetlere karşı sert önlemler aldı; İlluminati yasaklandı, bazı üyeleri soruşturuldu, Weishaupt görevini kaybetti ve Bavyera’dan kaçtı. Britannica’nın açık ifadesiyle, tarihsel Bavyera İlluminatisi 1785’ten sonra fiilen tarihten silindi. Yani bugün internette, videolarda ve komplo teorilerinde karşımıza çıkan devasa “İlluminati” anlatısının önemli kısmı, gerçek örgütün tarihî ömründen çok daha sonra büyümüş bir efsanedir.
Ama işte tam burada madde popülerleşiyor. Çünkü İlluminati, tarihteki etkisinden çok sonraki yüzyıllarda ona yüklenen anlamlar sayesinde meşhur oldu. Daha Fransız Devrimi yıllarında bazı çevreler devrimin arkasında İlluminati’nin olduğunu iddia etmeye başladı; sonrasında bu isim, zamanla neredeyse her büyük krizle ilişkilendirilen bir hayalet etikete dönüştü. National Geographic’in tarih yazısı da Weishaupt’ın örgütünün daha sonra Fransız Devrimi’nden John F. Kennedy suikastına kadar pek çok olayla haksız biçimde ilişkilendirildiğini ve komplo kültürünün vazgeçilmez figürlerinden birine dönüştüğünü vurguluyor.
Popüler kültürdeki asıl patlama ise 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılda geldi. İlluminati adı; romanlarda, filmlerde, video oyunlarında, müzik kliplerinde ve internet kültüründe neredeyse bağımsız bir mitolojiye dönüştü. Dan Brown’ın “Melekler ve Şeytanlar”ı, Umberto Eco’nun “Foucault Sarkacı” gibi eserleri, bu efsanenin yeni kuşaklara taşınmasında önemli rol oynadı. Son yıllarda pop yıldızlarının sahne sembollerinden dolar üzerindeki göz imgesine kadar her şeyin “İlluminati işareti” diye yorumlanması da bu kültürel mirasın parçası oldu. Gerçek tarihî örgüt küçük, kısa ömürlü ve 18. yüzyıla ait bir oluşumken; popüler kültürdeki İlluminati, modern çağın en dayanıklı komplo markalarından biri haline geldi.
1786 – Mozart’ın toplumsal taşlama niteliğindeki Figaro’nun Düğünü operası ilk kez sahnelendi.
1 Mayıs 1786’da Wolfgang Amadeus Mozart’ın en ünlü operalarından biri olan Figaro’nun Düğünü, Viyana’daki Burgtheater’da ilk kez sahnelendi. Eserin librettosu Lorenzo Da Ponte tarafından yazılmıştı ve Pierre Beaumarchais’nin aynı adlı oyunundan uyarlanmıştı. İlk bakışta neşeli bir aşk ve evlilik komedisi gibi görünen bu opera, aslında dönemin aristokrat düzenine, sınıfsal ayrıcalıklara ve efendi-hizmetçi ilişkilerine ince ama çok keskin bir eleştiri getiriyordu.
Operanın merkezinde, Kont Almaviva’nın uşağı Figaro ile hizmetçi Susanna’nın evlenme hazırlığı vardır. Fakat Kont, kendi ayrıcalıklı konumunu kullanarak Susanna üzerinde hak iddia etmeye çalışır. Figaro, Susanna ve Kontes ise bu kibirli erkek iktidarını zekâ, oyun ve mizahla boşa düşürür. Yani eser yalnızca bir düğün telaşını değil, alt sınıftan insanların akıllarıyla ve dayanışmalarıyla soyluların keyfî gücüne karşı koymasını anlatır.
Figaro’nun Düğünü’nü tarihsel olarak ilginç yapan nokta da tam burasıdır. Beaumarchais’nin oyunu, aristokrasiyi hedef alan dili nedeniyle bazı ülkelerde sakıncalı bulunmuştu. Mozart ve Da Ponte bu malzemeyi operaya dönüştürürken politik sertliği biraz yumuşattılar ama eserin altındaki sınıf gerilimi kaybolmadı. Bu yüzden Figaro’nun Düğünü, yalnızca müzik tarihinin değil, Fransız Devrimi’ne giden Avrupa atmosferinin de kültürel işaretlerinden biri olarak görülür.
Mozart’ın müziği ise bu toplumsal gerilimi kaba bir propaganda metnine dönüştürmeden taşır. Karakterler yalnız fikirlerin temsilcisi değildir; arzuları, korkuları, kıskançlıkları ve zaafları olan canlı insanlardır. Figaro’nun kurnazlığı, Susanna’nın zekâsı, Kontes’in kırgın asaleti ve Kont’un kibri, müzik içinde birbirine karışır. Bu yüzden eser, hem çok eğlenceli bir sahne komedisi hem de insan doğasına dair olağanüstü incelikli bir anlatıdır.
Bugün Figaro’nun Düğünü, dünya opera repertuvarının en temel eserlerinden biri kabul edilir. 1 Mayıs 1786 ise müzikle tiyatronun birleşerek toplumsal düzeni neşeli ama güçlü biçimde sorguladığı büyük sanat anlarından biri olarak anılır.
1840 – “Penny Black” tedavüle çıktı; modern posta çağını başlatan ilk yapıştırılabilir resmî pul kullanıma girdi.
1 Mayıs 1840’ta, “Penny Black” adıyla bilinen dünyanın ilk yapıştırılabilir resmî posta pulu Birleşik Krallık’ta satışa sunuldu. O güne kadar posta ücretleri karmaşıktı; çoğu zaman mektubu alan kişi ödeme yapıyor, ücret mesafeye ve sayfa sayısına göre değişiyordu. Rowland Hill’in reformuyla birlikte sistem kökten değişti: Posta ücreti önceden ve sabit bir bedelle ödenebilecekti. Penny Black, işte bu yeni düzenin simgesi oldu. Üzerinde genç Kraliçe Victoria’nın portresi vardı ve tek bir mektubun ülke içinde bir penny karşılığında gönderilmesini sağlıyordu. Bu yüzden pul, sadece bir kâğıt parçası değil; iletişimi daha ucuz, daha hızlı ve daha yaygın hale getiren bir devrimin aracıydı.
Penny Black’in etkisi çok büyük oldu. Düşük ve sabit ücret sayesinde mektup trafiği hızla arttı; posta, sadece devletin ve tüccarların değil, sıradan insanların da düzenli kullandığı bir iletişim aracına dönüştü. Wired’ın tarih notunda da vurgulandığı gibi, posta hacmi ilk yıl içinde iki katına çıktı, birkaç yıl içinde katlanarak büyüdü. Bu yüzden 1 Mayıs 1840; modern haberleşmenin gündelik hayata indiği, iletişimin demokratikleştiği günlerden biri haline geldi.
Ancak Penny Black uzun ömürlü olmadı. Siyah zemin üzerine basıldığı için üzerine vurulan kırmızı iptal damgası yeterince belirgin görünmüyordu; bu da bazı pulların temizlenip yeniden kullanılmasına yol açıyordu. Bu yüzden 1841’de yerini Penny Red aldı. Ama ömrü kısa olsa da etkisi devasa oldu. Dünyanın birçok ülkesi kısa sürede aynı sistemi benimsedi ve yapıştırılabilir posta pulu küresel standart haline geldi.
1850 – İzmit’te Hayrenaser yayımlandı; Kocaeli’nin basın-yayın tarihindeki erken sayfalardan biri açıldı.
1 Mayıs 1850’de İzmit’te Hayrenaser adlı süreli yayın basıldı. Bu tarih, Kocaeli’nin kültür ve basın tarihi açısından dikkat çekici bir dönüm noktasıdır. Çünkü Hayrenaser, İzmit’te matbaacılığın ve süreli yayıncılığın erken örneklerinden biri olarak kabul edilir. Yayının arkasındaki isim, İzmit’te matbaa kuran Abraham Muradyan’dı. Muradyan’ın kurduğu matbaa ve ardından yayımladığı Hayrenaser, 19. yüzyıl İzmit’inin yalnızca bir ticaret ve geçiş kenti olmadığını, aynı zamanda çok kültürlü bir yayın ve fikir hayatına da sahip olduğunu gösterir.
Bu maddeyi önemli yapan şey, İzmit’in o dönemdeki toplumsal yapısıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüzyılında İzmit; Ermeni, Rum, Müslüman ve farklı toplulukların bir arada yaşadığı, liman bağlantısı ve İstanbul’a yakınlığı sayesinde hareketli bir merkezdi. Matbaanın varlığı, bu şehirde yalnız ticaretin değil, okuryazarlığın, cemaat hayatının, eğitim arayışlarının ve kültürel üretimin de geliştiğini gösterir.
Hayrenaser’in adı da anlamlıdır. Ermenice kökenli bu ad, “vatansever” ya da “yurtsever” anlam dünyasına bağlanır. Bu yönüyle yayın, yalnızca haber ya da bilgi aktaran bir dergi değil, aynı zamanda bir kimlik, eğitim ve kültür çabasının parçası olarak da okunabilir. 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda cemaatlerin kendi okulları, matbaaları, gazeteleri ve dergileri üzerinden kültürel varlıklarını güçlendirmesi yaygın bir gelişmeydi. Hayrenaser de İzmit’te bu sürecin erken ve yerel bir örneğidir.
Derginin ömrü uzun olmadı. Abone sıkıntısı, teknik imkânların sınırlılığı ve hurufat sorunları nedeniyle birkaç yıl sonra yayın hayatı sona erdi. Fakat bu kısa ömür, onun tarihsel değerini azaltmaz. Tam tersine, dönemin şartları düşünüldüğünde İzmit’te böyle bir yayın girişiminin ortaya çıkması başlı başına önemlidir.
Bu yüzden 1 Mayıs 1850, Kocaeli tarihi açısından basın, matbaa, kültür ve çok dilli şehir hafızasında erken bir kapının aralandığı tarihtir. Bugün Kocaeli’nin yerel basın geleneğine bakarken, bu geçmişi hatırlamak gerekir. Çünkü şehirlerin hafızası yalnız savaşlarla, fabrikalarla, yollarla kurulmaz; bazen küçük bir matbaada basılan birkaç sayfalık bir dergi de o hafızanın en kıymetli izlerinden biri olur.
1886 – Chicago’da 8 saatlik iş günü için genel grev başladı; Haymarket süreci 1 Mayıs’ı dünya emek tarihinin simgesine dönüştürdü.
1 Mayıs 1886’da ABD’nin Chicago kentinde ve ülkenin başka birçok merkezinde işçiler, günde 8 saat çalışma talebiyle genel greve çıktı. 1884’te örgütlü işçi hareketi, 1 Mayıs 1886’yı sekiz saatlik işgününün fiilen dayatılacağı tarih olarak belirlemişti. Böylece 1 Mayıs geldiğinde yüz binlerce işçi işi bıraktı; fabrikalarda, atölyelerde ve sanayi merkezlerinde emekçiler daha insanca çalışma koşulları için ayağa kalktı. Bu dalga, dünya işçi hareketi tarihinde o güne kadarki en büyük kitlesel eylemlerden biri olarak hafızaya geçti. Ancak 1 Mayıs’ın tarihsel ağırlığını belirleyen asıl olaylar, doğrudan o gün değil, onu izleyen birkaç gün içinde yaşandı.
3 Mayıs’ta McCormick fabrikası önünde greve çıkan işçilerle grev kırıcılar arasında gerilim büyüdü. Olaylara müdahale eden polisin ateş açması sonucu en az 2 işçi öldü, çok sayıda işçi yaralandı; bazı anlatımlarda ölü sayısı daha da yüksek verilir. Bu kanlı müdahale, işçi çevrelerinde büyük öfke yarattı. Ertesi gün, 4 Mayıs 1886’da Chicago’daki Haymarket Meydanı’nda bu polis şiddetini protesto etmek için bir miting düzenlendi. Yağmur nedeniyle dağılmaya yüz tutmuş toplantıda, polis kalabalığı dağıtmaya çalışırken meydana bir bomba atıldı. Ardından açılan ateş ve oluşan büyük kargaşa sonucunda 7 polis öldü; işçi ve siviller tarafında ise en az 4 kişi hayatını kaybetti, 70’ten fazla kişi yaralandı. Olayın tam bilançosu hiçbir zaman tam açıklığa kavuşmasa da Haymarket birkaç dakika içinde bir işçi gösterisinden kanlı bir tarihi kırılmaya dönüştü. Bu yüzden 1 Mayıs’ın kökeni; işçi mücadelesi, polis şiddeti, korku ve bastırma siyasetiyle iç içe geçmiş birkaç günün toplamı olarak düşünülmelidir.
Haymarket sonrasında başlayan yargı süreci de en az çatışmalar kadar tartışmalı ve tarihî oldu. Bombayı kimin attığı hiçbir zaman kesin biçimde ortaya çıkarılamadı. Buna rağmen sekiz anarşist işçi önderi ve militan mahkemeye çıkarıldı. Mahkûmiyetler doğrudan bombayı atma fiiline değil, büyük ölçüde onların siyasal görüşlerine, konuşmalarına ve işçi hareketi içindeki rollerine dayandırıldı. Sonunda Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel, 11 Kasım 1887’de idam edildi. Louis Lingg infazdan önce hücresinde intihar etti. Samuel Fielden ile Michael Schwabiçin verilen idam cezaları daha sonra müebbede çevrildi; Oscar Neebe ise hapis cezasına çarptırıldı.
Bu davanın tarihsel anlamı, sonrasında verilen tepkilerde de ortaya çıktı. Olaylardan yıllar sonra, 1893’te Illinois Valisi John Peter Altgeld, hayatta kalan sanıkları affetti ve davayı açık biçimde eleştirdi. Altgeld, yargılamanın önyargılı ve adaletsiz olduğunu savundu; böylece Haymarket davası, siyasal yargılama, hukuk yoluyla sindirme ve devlet şiddeti tartışmalarının da en bilinen örneklerinden biri haline geldi. Bu nedenle Chicago’daki bu süreç, sadece Amerikan işçi tarihinin değil, dünya emek tarihinin de kurucu dönüm noktalarından biri olarak görülür. 1 Mayıs’ın bugün dünyanın birçok yerinde emek, hak arayışı ve dayanışma günü olarak anılmasının temelinde de bu kanlı ve tarihî Chicago günleri vardır.
1889 – 1 Mayıs, uluslararası işçi hareketinin ortak mücadele günü olarak benimsendi.
1889’da Paris’te toplanan II. Enternasyonal, 1 Mayıs’ı dünya işçilerinin ortak mücadele günü olarak kabul etti. Bu kararın arkasında, üç yıl önce ABD’nin Chicago kentinde başlayan 8 saatlik iş günü mücadelesi ve Haymarket olaylarının yarattığı büyük tarihsel hafıza vardı. Yani 1 Mayıs, birdenbire ortaya çıkmış bir bayram değil; işçilerin daha insanca çalışma koşulları, daha kısa mesai ve örgütlenme hakkı için verdikleri mücadelenin uluslararası ölçekte simgeleşmiş biçimiydi.
1 Mayıs, yalnızca bir ülkenin işçi günü olmaktan çıkıp, sınırları aşan ortak bir emek tarihi haline geldi. Paris’te alınan bu kararla birlikte dünyanın farklı ülkelerindeki işçiler aynı tarihte meydanlara çıkmaya, taleplerini aynı gün dile getirmeye başladı. Böylece 1 Mayıs, sadece ücret ya da çalışma süresi meselesini değil; dayanışmayı, sendikal hakları, toplumsal adalet arayışını ve emekçilerin ortak hafızasını da temsil eden bir güne dönüştü.
1889’daki karar, başlangıçta daha çok mücadele ve gösteri günü niteliği taşıyordu; zamanla birçok ülkede resmî tatil, bayram ya da anma günü haline geldi. Ama özü değişmedi. 1 Mayıs, o günden bu yana dünyanın birçok yerinde, işçinin sadece üretimin bir parçası değil, hakları ve onuru olan bir toplumsal özne olduğunu hatırlatan tarihsel bir sembol olarak yaşamayı sürdürdü.
1900 – Utah’taki Scofield maden faciasında en az 200 madenci öldü; bu, dönemin en büyük maden felaketlerinden biri oldu.
1 Mayıs 1900’da ABD’nin Utah eyaletindeki Scofield kasabası yakınlarında bulunan Winter Quarters No. 4 kömür madeninde büyük bir patlama meydana geldi. Patlama, yalnız madeni değil, bütün kasabayı sarsan bir felakete dönüştü. Utah’ın resmî tarih kaynakları ile Library of Congress kayıtlarına göre, olayda 200 ya da daha fazla madenci ve genç işçi öldü.
Bu facianın nedeni büyük ölçüde kömür tozu ve gaz patlaması olarak anlatılır. Patlamanın ardından madenden yayılan zehirli gazlar da ölümcül oldu. O sırada içeride yüzlerce işçi vardı; birçoğu patlamada, birçoğu da boğucu gazlar nedeniyle hayatını kaybetti. Utah arşivleri ve dönem gazeteleri, kurtarma çalışmalarının günlerce sürdüğünü, bazı cesetlerin tanınamayacak halde çıkarıldığını ve ölü sayısının bu yüzden uzun süre tartışıldığını aktarıyor.
Felaketin en ağır sonucu, geride bıraktığı toplumsal yıkımdı. Deseret News’in arşiv anlatılarına göre yüzlerce çocuk babasız, çok sayıda kadın dul kaldı; kasabadaki neredeyse her ev yas evine döndü. Madende çalışanların önemli bölümü göçmendi; özellikle Finlandiyalı işçilerin sayısı dikkat çekiyordu. Bu yüzden facia sadece bir iş kazası değil, göçmen emeği, sanayi güvenliği ve yoksulluk tarihinin de acı bir örneği olarak hafızaya kazındı.
Bu olayın tarihsel önemi çok büyüktür. Library of Congress kaydında da belirtildiği gibi, 1900’deki bu “May Day” faciası Utah’ta örgütlü emeğin gelişimini de etkiledi. Başka bir deyişle 1 Mayıs 1900; iş güvenliği, madenci emeği ve sanayi çağının ağır bedelleri üzerine düşünülmesi gereken en çarpıcı Amerikan felaketlerinden biri haline geldi.
1925 – Kıbrıs, resmen Birleşik Krallık’ın sömürgesi ilan edildi.
1 Mayıs 1925’te Kıbrıs, resmen Birleşik Krallık sömürgesi haline geldi. Ada, aslında 1878’den beri Osmanlı Devleti’nin hukuken egemen göründüğü ama fiilen Britanya yönetimine bırakıldığı bir düzende yaşıyordu. I. Dünya Savaşı başlayınca Britanya 1914’te Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak etti. 1923’te Lozan Antlaşması ile Türkiye bu durumu resmen tanıdı. 1925’te yapılan ise, bu fiilî ve hukukî sürecin son adımıydı: Kıbrıs artık geçici bir idare ya da ilhak edilmiş bölge gibi değil, doğrudan Crown Colony, yani taç sömürgesi olarak yönetilecekti.
Bu değişikliğin önemi sadece idarî statüde değildi. Çünkü sömürge statüsüyle birlikte ada, Londra’ya doğrudan bağlı hale geldi; yönetim yapısı, bürokrasi ve siyasî denetim daha net biçimde Britanya sistemine oturdu. Aynı zamanda Kıbrıs’taki Rum toplumunda Enosis, yani Yunanistan’a bağlanma düşüncesi güçlenmeye devam ederken, Türk toplumunda da geleceğe dair güvenlik ve temsil kaygıları giderek büyüdü. Yani 1 Mayıs 1925, sadece bir hukuk değişikliği değil; Kıbrıs meselesinin sonraki on yıllarda daha da sertleşecek siyasî yapısının resmen kurulduğu tarih olarak da önem taşır.
Bu tarihin daha geniş anlamı şudur: Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki konumu nedeniyle Britanya için yalnızca bir ada değildi; Süveyş yolu, Orta Doğu dengesi ve deniz gücü açısından stratejik bir ileri karakoldı. Bu yüzden Londra, adayı sıradan bir sömürge gibi değil, imparatorluk güvenliği bakımından çok değerli bir üs olarak görüyordu. 1925’teki sömürge ilanı da bu stratejik bakışın resmî ifadesi oldu.
1925 – Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi; Cumhuriyet’in ilk yıllarında olağanüstü yetkilerle donatılmış yeni bir baskı rejimi kuruldu.
4 Mart 1925’te kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin erken döneminde devletin eline verdiği geniş olağanüstü yetkiler nedeniyle en tartışmalı hukuk metinlerinden biri oldu. Kanunun resmî metninde hükümete, “irtica ve isyana ve memleketin sosyal düzenini, huzur ve sükûnunu, emniyet ve asayişini bozmaya yönelik” gördüğü her türlü teşkilatı, yayını ve girişimi Cumhurbaşkanının onayıyla doğrudan yasaklama yetkisi veriliyordu. Yasa ayrıca iki yıl süreyle yürürlükte kalmak üzere çıkarıldı ve uygulanmasından İcra Vekilleri Heyeti sorumlu tutuldu. Kanunun dili kısa ve yalındı; ama verdiği yetki son derece genişti. Bu yüzden Takrir-i Sükûn, sadece bir güvenlik tedbiri değil, Cumhuriyet’in ilk yıllarında siyasî alanın ve basının sınırlarını yeniden çizen büyük bir müdahale olarak görülür.
Kanunun doğuşu, doğrudan Şeyh Said İsyanı ile bağlantılıydı. 1925 başında doğu ve güneydoğu hattında başlayan bu isyan, genç Cumhuriyet için sadece bölgesel bir güvenlik krizi değil, rejimin meşruiyetini ve merkezî otoritesini hedef alan büyük bir tehdit olarak algılandı. Ankara yönetimi, isyanın bastırılması için yalnız askerî tedbirlerle yetinmek istemedi; siyasî muhalefeti, basını ve toplumsal hareket alanını da sıkı denetim altına alacak bir hukukî zemin kurmaya yöneldi. Atatürk Araştırma Merkezi yayınları ve TBMM kaynakları, yasanın tam da bu atmosferde, “huzur ve güvenliği yeniden sağlamak” gerekçesiyle çıkarıldığını açıkça gösteriyor. Yani Takrir-i Sükûn, yalnız bir hukuk metni değil; isyan korkusuyla şekillenmiş bir olağanüstü yönetim refleksiydi.
Fakat kanunun etkisi, Şeyh Said İsyanı’yla sınırlı kalmadı. Uygulamada yasa, yalnız isyanı bastırmak için değil, rejime muhalif görülen siyasal yapıları ve basın çevrelerini tasfiye etmek için de kullanıldı. Bu dönemde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatıldı; çeşitli gazeteler ve dergiler susturuldu, hükümetin sakıncalı gördüğü yayınlar idarî kararla kolayca kapatılabildi. Atatürk Araştırma Merkezi’nde yayımlanan çalışmalar, Takrir-i Sükûn döneminin özellikle basın üzerinde yoğun sansür ve oto-sansür yarattığını, özgür tartışma alanını ciddi biçimde daralttığını vurguluyor. Başka bir deyişle yasa, sadece silahlı isyana değil, fikir ve ifade alanına da doğrudan müdahale eden bir aygıta dönüştü.
Bu dönemin en sert araçlarından biri de İstiklâl Mahkemeleri oldu. Takrir-i Sükûn Kanunu ile birlikte yeniden devreye sokulan bu mahkemeler, olağan yargı düzeninin dışında çalışan, hızlı ve sert kararlar verebilen olağanüstü yargı organlarıydı. TBMM’nin yayımladığı İstiklâl Mahkemeleri çalışması da 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’ndan sonra hükümetin 6 Mart’ta bu mahkemeleri harekete geçirdiğini gösteriyor. Böylece hükümet, yasama desteğiyle yürütmeyi genişletmiş, buna bir de olağanüstü yargı mekanizması eklemiş oldu. Bu durum, genç Cumhuriyet’in kriz anlarında hukuk devleti ile devlet güvenliği arasında nasıl sert tercihler yaptığını gösteren çarpıcı örneklerden biridir.
Yasanın yürürlük süresi kâğıt üzerinde iki yıl olarak belirlenmişti; ama etkisi iki yılın ötesine taşan bir siyasal iklim yarattı. Nitekim 1927’ye kadar yürürlükte kaldı; fakat bu süre boyunca kurduğu baskı düzeni, Cumhuriyet’in sonraki yıllarındaki siyasal kültürü de etkiledi. Atatürk Araştırma Merkezi’nin “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” yayını ile başka akademik kaynaklar, Takrir-i Sükûn dönemini Cumhuriyet’in reformlarını güvenlik şemsiyesi altında hızlandırdığı ama aynı zamanda muhalefeti ve çoğulculuğu daralttığı bir evre olarak değerlendiriyor. Yani bu yasa, bir yandan merkezî devletin güçlenmesine hizmet ederken, öte yandan erken Cumhuriyet’in demokratik sınırlarını da sert biçimde belirledi.
İşte bu yüzden Takrir-i Sükûn Kanunu, Cumhuriyet’in henüz genç ve kırılgan olduğu bir dönemde devletin, düzeni sağlama adına ne kadar geniş yetki toplamaya hazır olduğunu gösterir. Destekleyenler onu isyanı bastıran ve devleti ayakta tutan zorunlu bir araç olarak gördü; eleştirenler ise basını, muhalefeti ve kamusal tartışmayı susturan bir baskı rejiminin hukuki temeli saydı. Bugün tarih yazımında da esas tartışma tam burada düğümlenir: Takrir-i Sükûn, devleti koruyan zorunlu bir emniyet tedbiri miydi, yoksa Cumhuriyet’in erken dönemindeki otoriterleşmenin en açık hukukî ifadesi mi? Büyük ihtimalle onu önemli kılan şey, bu iki cevabın aynı anda mümkün olmasıdır.
Bu çerçevede 1 Mayıs, bu büyük tablonun yalnız bir ayrıntısıdır. Kanunda 1 Mayıs adı geçmez; ama hükümete verilen geniş yasaklama yetkileri nedeniyle, 1925 sonrasında kamusal gösteriler ve kitlesel işçi kutlamaları çok daha zor ve riskli hale geldi. Emek tarihine ilişkin çalışmalar da Takrir-i Sükûn sonrasında 1 Mayıs’ın açık ve kitlesel görünürlüğünün kırıldığını gösteriyor.
1927 – Nazi Partisi, Berlin’de ilk büyük gövde gösterilerinden birini yaptı.
1 Mayıs 1927’de, Adolf Hitler’in liderliğindeki Nazi Partisi, Almanya’nın başkenti Berlin’de dikkat çeken bir miting ve yürüyüş düzenledi. Bu, Nazi hareketi açısından önemliydi; çünkü Berlin uzun süre sosyal demokratların, komünistlerin ve örgütlü işçi hareketinin kalesi sayılıyordu. Yani mesele sadece bir toplantı yapmak değildi. Nazi Partisi, o güne kadar daha çok Bavyera ve güney Almanya çevresinde güç toplarken, 1927’de başkentte de görünür olabileceğini göstermek istiyordu.
Bu olayın önemi, Nazi Partisi’nin o tarihte henüz iktidarda olmamasından gelir. 1927’de Hitler, birkaç yıl önceki başarısız Birahane Darbesi girişiminin ardından yeniden yasal siyaset zemininde büyümeye çalışan bir liderdi. Parti, sokak siyaseti, mitingler, semboller, marşlar, üniformalar ve kalabalık gösteriler yoluyla kitle psikolojisini etkilemeyi öğreniyordu. Berlin’de yapılan bu tür gösteriler de tam olarak buna hizmet etti: Nazi hareketi kendisini yalnız bir fikir akımı değil, disiplinli, taşkın, kararlı ve yükselen güç olarak göstermeye çalışıyordu.
Berlin’in seçilmesi ayrıca sembolikti. Çünkü başkentte görünür olmak, doğrudan Weimar Cumhuriyeti’nin merkezine meydan okumak anlamına geliyordu. Nazi Partisi henüz seçimlerde bugünkü tarih bilgisiyle bildiğimiz büyük sıçramayı yapmamıştı; ama bu tür gösteriler, birkaç yıl sonra yaşanacak büyük yükselişin prova alanları gibiydi. Başka bir deyişle 1 Mayıs 1927, Hitler’in hareketinin henüz devlet gücü olmadan da sokakta iktidar görüntüsü üretmeye başladığı tarihlerden biri olarak okunabilir.
Bu olayın daha geniş tarihsel anlamı da şudur: 1920’lerin sonunda Almanya’da siyaset sadece parlamentoda yapılmıyordu. Meydanlar, yürüyüşler, milis yapıları, parti üniformaları ve toplu gösteriler siyasetin asıl sahnelerinden biri haline gelmişti. Nazi Partisi de bu dili çok iyi kullandı.
1930 – Yeni keşfedilen gök cismi Plüton adını aldı; Güneş Sistemi’nin en ünlü tartışmalarından birinin hikâyesi başladı.
1 Mayıs 1930’da, 18 Şubat 1930’da keşfi duyurulan yeni gök cismine resmen “Pluto” (Plüton) adı verildi. İsim, İngiltere’nin Oxford kentinde yaşayan 11 yaşındaki Venetia Burney tarafından önerildi; öneri önce ailesi ve çevresi aracılığıyla astronomi dünyasına ulaştı, ardından Lowell Gözlemevi tarafından kabul edildi. Plüton adı bir yandan Roma mitolojisindeki yeraltı tanrısına gönderme yapıyor, bir yandan da gök cisminin çok uzak, çok karanlık ve soğuk dünyasını çağrıştırıyordu. Ayrıca adın ilk iki harfi olan P ve L, Plüton’un varlığını yıllar önce öngören Percival Lowell’ın baş harfleriyle de örtüşüyordu.
Plüton’un bu kadar ünlü olmasının nedeni sadece keşfi değil, sonradan geçirdiği kimlik değişimidir. 1930’da keşfedildiğinde Güneş Sistemi’nin dokuzuncu gezegeni olarak kabul edildi ve on yıllar boyunca okul kitaplarında böyle yer aldı. Ancak ilerleyen yıllarda, Kuiper Kuşağı’nda ona benzeyen başka cisimlerin bulunmasıyla birlikte Plüton’un konumu yeniden tartışılmaya başlandı. Sonunda Uluslararası Astronomi Birliği 2006’da Plüton’u “gezegen” yerine “cüce gezegen” sınıfına aldı. Bu karar bilimsel olarak yeni bir sınıflandırma getirse de popüler kültürde büyük tartışma yarattı; çünkü birçok insan için Plüton hâlâ çocukluklarının dokuzuncu gezegenidir.
Bu yüzden 1 Mayıs 1930, aynı zamanda modern astronominin en tanınan gök cisimlerinden birinin, önce gezegenler ailesine katıldığı, sonra da bilim ilerledikçe yeniden tanımlandığı uzun hikâyenin başlangıç anlarından biridir. Plüton bugün cüce gezegen olarak sınıflandırılsa da keşfi, adı ve sonradan çevresinde kopan tartışmalarla bilim tarihinin en popüler gök cisimlerinden biri olmayı sürdürüyor.
1931 – Empire State Building açıldı; New York’un ve modern gökdelen çağının en güçlü simgelerinden biri doğdu.
1 Mayıs 1931’de Empire State Building resmen açıldı. New York’taki bu dev yapı, yalnız yeni bir ofis binası değil, aynı zamanda dünyanın en yüksek binası unvanını taşıyan yeni bir çağ sembolüydü. Bina 102 katlıydı, 1931’de tamamlandığında dünyanın en yüksek yapısı oldu ve bu unvanını 1971’e kadar korudu. Üstelik yalnız yüksekliğiyle değil, Art Deco mimarisinin en tanınan örneklerinden biri olmasıyla da öne çıktı.
Empire State Building’in hikâyesini ilginç yapan şey, yalnız büyüklüğü değil, yapıldığı zamandır. 1929’daki büyük borsa çöküşünün ve ardından gelen Büyük Buhran’ın ortasında yükseldi. İnşaat 17 Mart 1930’da başladı ve yalnız 410 gün içinde tamamlandı. Bu hız, o dönem için olağanüstüydü. Bir bakıma bina, ekonomik yıkım çağında bile Amerikan sermayesinin, mühendisliğinin ve şehir hayalinin pes etmeyeceğini ilan eden bir güç gösterisiydi. Ama ironik biçimde açıldığı günlerde ofislerin çoğu boş kaldı; bu yüzden bina uzun süre alaycı biçimde “Empty State Building” diye de anıldı.
Yapının ardındaki asıl yarış da dikkat çekiciydi. O dönemde New York’ta en yüksek bina olma yarışı çok sertti; Chrysler Building kısa süre önce zirveyi almıştı. Empire State Building ise sivri kulesiyle onu geride bıraktı. Hatta bu kulenin ilk tasarım amacı, o dönemin geleceğe dönük fantezilerinden biri olarak hava gemileri için bağlama noktası oluşturmaktı. Bu fikir pratikte işlemedi, ama bina böylece 20. yüzyılın başındaki teknoloji hayallerini de üzerinde taşıyan bir anıta dönüştü.
Empire State Building’in asıl kalıcılığı ise mimarlığın ötesine geçmesinden gelir. Zamanla New York’un kartpostallık siluetinin, Amerikan modernliğinin ve popüler kültürün vazgeçilmez simgelerinden biri oldu. King Kong’dan romantik filmlere kadar sayısız yapımda yer aldı; özellikle zirvesindeki buluşma sahneleriyle sinema tarihinde ayrı bir hafıza kazandı. Bu yüzden 1 Mayıs 1931, modern şehir hayalinin, gökdelen çağının ve New York mitolojisinin en güçlü simgelerinden birinin doğduğu tarih olarak anılır.
1932 – İsmet İnönü, Moskova’da 1 Mayıs törenlerini Kızıl Meydan’da izledi.
1 Mayıs 1932’de Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü, Sovyetler Birliği ziyareti sırasında Moskova’daki 1 Mayıs törenlerini Kızıl Meydan’da izledi. Bu olay, ilk bakışta yalnızca bir protokol ayrıntısı gibi görünebilir. Fakat erken Cumhuriyet dönemi dış politikası, Türkiye-Sovyet ilişkileri ve 1930’ların dünya atmosferi düşünüldüğünde oldukça anlamlıdır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında özel bir yakınlık vardı. Millî Mücadele döneminde Ankara hükümeti Sovyetlerden siyasi ve maddi destek görmüş, Cumhuriyet kurulduktan sonra da iki ülke arasında temkinli ama önemli bir iş birliği çizgisi sürmüştü. 1930’ların başında dünya Büyük Buhran’ın etkileriyle sarsılırken, Türkiye sanayileşme ve kalkınma için yeni modeller arıyordu. Sovyetler Birliği ise planlı ekonomi ve hızlı sanayileşme iddiasıyla dikkat çekiyordu.
İnönü’nün Moskova ziyareti bu bakımdan yalnız diplomatik değil, ekonomik ve sembolik açıdan da önemliydi. Türkiye, kendi sanayi hamlelerini planlarken Sovyet tecrübesinden yararlanmak istiyor; özellikle fabrikalar, teknik destek, kredi ve uzmanlık konularında temaslar yürütüyordu. Bu ziyaretin ardından Türkiye’nin sanayileşme politikalarında Sovyet desteğinin etkisi daha görünür hale geldi. Kayseri ve Nazilli gibi sanayi yatırımları, bu dönemin iş birliği atmosferi içinde düşünülmelidir.
Kızıl Meydan’daki 1 Mayıs törenleri ise Sovyet rejiminin en büyük propaganda ve güç gösterilerinden biriydi. İşçiler, askerî birlikler, gençler, parti örgütleri ve devlet yöneticileri aynı sahnede yer alır; emek, devrim, sanayi ve devlet gücü büyük bir tören diliyle sergilenirdi. İnönü’nün bu törenleri izlemesi, Türkiye’nin Sovyet sistemini doğrudan gözlemlediği anlardan biri olarak da okunabilir.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Türkiye, Sovyetler Birliği’ne yaklaşırken kendi rejimini komünist bir çizgiye taşımadı. Ankara’nın amacı daha çok bağımsızlıkçı dış politika, ekonomik kalkınma ve sanayileşme için pragmatik ilişkiler kurmaktı. Bu yüzden İnönü’nün Kızıl Meydan’da 1 Mayıs törenlerini izlemesi, Türkiye’nin ideolojik bir teslimiyetinden çok, genç Cumhuriyet’in dünyayı dikkatle izleyen, kendisine uygun modeli seçmeye çalışan aklını gösterir.
1 Mayıs 1932 bu nedenle Türkiye tarihi açısından ilginç bir sahnedir. Bir yanda Sovyetlerin devrim ve emek töreni, diğer yanda genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı vardır. Bu görüntü, iki ülke arasındaki yakınlığın, dönemin dünya dengelerinin ve Cumhuriyet’in kalkınma arayışlarının sembolik bir fotoğrafı gibi okunabilir.
1933 – Naziler 1 Mayıs’ı önce “Ulusal İşçi Günü” ilan etti; ertesi gün bağımsız sendikaları ezdi.
1 Mayıs 1933’te Nazi yönetimi, Almanya’da 1 Mayıs’ı resmî tatil ve “Ulusal İşçi Günü” ilan ederek büyük törenlerle kutladı. Bu, ilk bakışta işçilere verilmiş bir değer gibi görünebilirdi. Meydanlar dolduruldu, bayraklar asıldı, emek ve ulusal birlik üzerine konuşmalar yapıldı. Ama bu gösterişli kutlamanın asıl amacı, işçi sınıfını özgür sendikal ve sosyalist gelenekten koparıp Nazi rejiminin denetimi altına çekmekti. Mayıs 1933’te sendika örgütleri bastırıldı ve ardından Nazi denetimindeki Alman İşçi Cephesi’ne bağlandı.
Asıl kırılma ise ertesi gün, yani 2 Mayıs 1933’te yaşandı. Nazi milisleri ve güvenlik güçleri ülke çapında sendika binalarını bastı, merkezleri işgal etti, mal varlıklarına el koydu ve çok sayıda sendika yöneticisini tutukladı. Yani 1 Mayıs, Naziler tarafından işçi hareketini onurlandırmak için değil, bağımsız işçi örgütlerini tuzağa düşürüp tasfiye etmek için kullanıldı.
Bu olayın tarihsel önemi çok büyüktür. Çünkü Nazi rejimi böylece sınıf temelli bağımsız örgütlenmeyi ortadan kaldırıp yerine devlete bağlı, denetimli ve propaganda amaçlı bir yapı kurdu. İşçiler artık hak arayan bağımsız sendikaların değil, rejimin ideolojik aygıtı olan Deutsche Arbeitsfront’un gözetimi altına alındı.
1939 – Türk Medeni Kanunu Hatay’da yürürlüğe girdi; birleşmenin hukuk alanındaki en somut adımlarından biri atıldı.
1 Mayıs 1939’da Türk Medeni Kanunu, Hatay’da yürürlüğe girdi. Bu gelişme; Hatay Devleti’nin Türkiye ile hukukî ve idarî bakımdan hızla bütünleştiğini gösteren en önemli adımlardan biriydi. Hatay Meclisi 1939 başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını peş peşe kabul etmiş; Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanunu da Hatay kanunları olarak benimsenmişti.
Bu adımın arka planı çok kritikti. 1938’de kurulan Hatay Devleti, görünürde bağımsızdı; ama fiiliyatta Türkiye ile çok yakın bir çizgide ilerliyordu. Avrupa’da savaş ihtimali büyürken Ankara ile Paris arasındaki diplomasi hızlandı, Hatay yöneticileri de Türkiye’ye yaklaşma siyasetini açıkça benimsedi. Bu yüzden 1939’un ilk aylarından itibaren Hatay Meclisi, sadece Medeni Kanun’u değil, Türk hukuk sisteminin başka temel metinlerini de kabul etmeye başladı. Bu süreç doğrudan anavatana katılma yolundaki hukukî hazırlık safhasıydı.
Türk Medeni Kanunu’nun Hatay’da yürürlüğe girmesi ayrıca gündelik hayat bakımından da çok önemliydi. Çünkü Medeni Kanun; evlenme, boşanma, miras, aile hukuku, kadın-erkek eşitliği ve resmî nikâh gibi başlıklarda Cumhuriyet’in en köklü dönüşüm araçlarından biriydi. Yani 1 Mayıs 1939’daki bu değişim, yalnız devlet yapısının değil, Hatay’daki günlük hukuk düzeninin ve toplumsal hayatın da Türkiye çizgisine bağlanması anlamına geliyordu. Kısa süre sonra millî bayramların da Hatay’da Türkiye ile aynı biçimde kabul edilmesi, bu bütünleşmenin sadece kâğıt üzerinde kalmadığını gösterdi.
Bu yüzden 1 Mayıs 1939, Hatay’ın Türkiye’ye katılmadan önce hukuk, idare ve kamusal hayat bakımından adım adım Türkiyeleştiği sürecin en somut göstergelerinden biridir. Hatay’ın resmen Türkiye’ye katılması birkaç hafta sonra gelecek olsa da Medeni Kanun’un yürürlüğe girmesi bu büyük siyasî birleşmenin gündelik hayat ve hukuk alanındaki en açık ön habercilerinden biridir.
1940 – Yaz Olimpiyatları savaş yüzünden iptal edildi.
1940 Yaz Olimpiyatları, önce Tokyo’da yapılmak üzere planlandı; hatta bu tercih, Olimpiyatların ilk kez Batı dışındaki bir kentte düzenlenecek olması bakımından tarihî önem taşıyordu. Ancak Japonya’nın Çin’le savaşı derinleştikçe Tokyo ev sahipliğinden vazgeçti ve oyunlar Helsinki’ye verildi. Buna rağmen Avrupa’da savaşın büyümesi durdurulamadı; II. Dünya Savaşı’nın patlamasıyla 1940 Yaz Olimpiyatları tamamen iptal edildi.
Olimpiyatlar, ülkelerin kendilerini dünyaya gösterdiği büyük uluslararası bir vitrindir. 1940’ta savaş, bu vitrinin bile kurulmasına izin vermedi. 1936 Berlin Olimpiyatları gibi yoğun propaganda yüklü bir organizasyondan sonra gelecek yeni oyunların iptal edilmesi, dünyanın artık sporun üstünde bir yıkım çağının içine girdiğini gösteriyordu. Helsinki ancak 1952’de, Tokyo ise 1964’te Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapabildi.
1941 – Türkiye’de kanto geleneğinin en tanınan isimlerinden Nurhan Damcıoğlu doğdu.
1 Mayıs 1941’de Nurhan Damcıoğlu doğdu. Türk sahne sanatları tarihinde özellikle kanto denince akla gelen en önemli isimlerden biri oldu. Ses sanatçısı, tiyatro ve sinema oyuncusu olarak farklı alanlarda sahneye çıktı; ancak onu asıl özel kılan, unutulmaya yüz tutmuş bir sahne geleneğini uzun yıllar boyunca canlı tutmasıydı.
Kanto, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan eğlence kültürünün renkli türlerinden biriydi. Şarkı, dans, mizah, teatral jestler ve seyirciyle doğrudan ilişki üzerine kuruluydu. Nurhan Damcıoğlu bu geleneği sadece söyleyen değil, sahnede yaşayan bir sanatçıydı. Abartılı mimikleri, kıvrak sahne dili, neşeli tavrı ve teatral enerjisiyle kantoyu nostaljik bir tür olmaktan çıkarıp televizyon kuşağının da tanıdığı popüler bir sahne formuna dönüştürdü.
Sanat hayatına çocuk yaşlarda başladı. Devlet tiyatrolarında, müzikallerde, gazinolarda, televizyon programlarında ve sinemada yer aldı. Onu farklı kılan şey, yalnızca güzel şarkı söylemesi değildi; sahneye çıktığında bir karakter kurmasıydı. Kanto onun yorumunda küçük bir hikâyeye, küçük bir komediye, hatta bazen tek kişilik bir gösteriye dönüşürdü.
Nurhan Damcıoğlu, 2023 yılında hayatını kaybetti. Ardında yalnızca şarkılar ve sahne anıları değil, Türkiye’nin eğlence tarihinde artık pek az temsilcisi kalan bir geleneğin hafızasını da bıraktı. Bu yüzden adı, Türk sanat dünyasında “son kantoculardan biri” olarak anılmaya devam ediyor.
1945 – Goebbels çifti, altı çocuklarını öldürdükten sonra Berlin’de intihar etti; Nazi rejiminin ahlâkî çöküşü korkunç biçimde ortaya çıktı.
1 Mayıs 1945’te, Nazi Almanyası’nın Propaganda Bakanı Joseph Goebbels ile eşi Magda Goebbels, Berlin’deki Führerbunker çevresinde intihar etti. Çift, bundan hemen önce altı çocuklarını da öldürdü. Hitler’in 30 Nisan’daki intiharından sonra Goebbels kısa süre için Reich Şansölyesi ilan edilmiş, fakat ertesi gün eşiyle birlikte çocuklarını öldürüp hayatına son vermişti.
Goebbels ailesi, savaşın son günlerinde Berlin’deki yer altı sığınağına inmişti. Sovyet ordusu şehri kuşatmış, Nazi rejimi fiilen çökmüş, Hitler ölmüş, başkent artık düşmek üzereydi. İşte bu ortamda Magda ve Joseph Goebbels, çocuklarının Nazi Almanyası olmadan yaşayacak bir dünyada büyümesini istemediklerini düşündüler. 1 Mayıs 1945’te altı çocuklarını zehirleyerek öldürdükten sonra intihar ettiler. Çocukların öldürülme biçimine dair ayrıntılarda küçük farklılıklar olsa da en yaygın kabul gören anlatı önce sakinleştirici verildiği, ardından siyanürle öldürüldükleri yönündedir.
Bu olayın tarihsel anlamı çok ağırdır. Çünkü Goebbels, Nazi rejiminin en fanatik propagandisti ve en etkili ideologlarından biriydi. Milyonları etkileyen nefret söylemi, antisemitik propaganda ve savaş histerisi onun eliyle kuruldu. Goebbels, Nazi propaganda makinesinin başlıca kurucularındandı. Böyle bir figürün son sahnesi, rejime sadakatin artık gerçeklik duygusunu tamamen yok ettiği bir noktaya işaret eder. Çocuklarının ölümünde görülen şey de tam budur: Rejim çökerken bile, dış dünyayı yaşanamaz gören fanatik bir zihnin aileyi birlikte yok etme kararı.
Bu yüzden 1 Mayıs 1945 aynı zamanda, Nazi rejiminin son saatlerinde ideolojik körlüğün ve ahlâkî çürümenin en ürkütücü yüzlerinden birinin ortaya çıktığı gündür. Hitler’in intiharı rejimin siyasî sonunu simgeliyorsa, Goebbels ailesinin ölümü de onun insanî ve vicdanî çöküşünü bütün çıplaklığıyla gösterir.
1945 – Zafer Sancağı Reichstag’a çekildi; Berlin’in düşüşü savaşın sonunu simgeleyen görüntüye dönüştü.
1 Mayıs 1945’in ilk saatlerinde, Sovyet askerleri Zafer Sancağı’nı Berlin’deki Reichstag binasının üzerine çekti. Bu sancak Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası üzerindeki zaferinin başlıca sembollerinden birine dönüştü. Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır: Reichstag üzerinde o gün ve o gece tek bir bayrak yoktu; farklı birlikler tarafından çeşitli kızıl bayraklar binaya ulaştırıldı. Sonradan “Zafer Sancağı” diye resmîleştirilen sancak ise özellikle Mihail Yegorov, Meliton Kantaria ve Aleksey Berest’in astığı bayraktı.
Bu olayın sembolik gücü, Reichstag’ın askerî değerinden çok politik anlamından geliyordu. Berlin artık fiilen düşmek üzereydi; Hitler 30 Nisan’da intihar etmişti, şehir sokak sokak çöküyordu. Sovyetler için Reichstag’a bayrak dikmek, sadece bir binayı ele geçirmek değil, Nazi rejiminin kalbine zafer işareti çakmak anlamına geliyordu.
Bu maddeyle ilgili en çok karıştırılan nokta ise bayrak asma anını gösteren ünlü fotoğraftır. Dünyanın hafızasına kazınan Yevgeny Khaldei imzalı Reichstag fotoğrafı, çoğu kişinin sandığı gibi tam o ilk anı göstermiyor. Kaynaklara göre meşhur fotoğraf 2 Mayıs 1945’te, bina artık büyük ölçüde Sovyet kontrolüne geçmişken çekildi ve kısmen sahnelenmiş bir kareydi. Yani tarihsel olarak bayrağın çekilmesi bir şey, bütün dünyaya yayılan ikonik fotoğrafın çekilmesi ise başka bir şeydi. Ama ikisi birlikte, savaşın sonunu anlatan en güçlü görsel efsanelerden birini yarattı.
1948 – Hürriyet gazetesi yayımlanmaya başladı; Türk basınında yeni bir kitle gazeteciliği dönemi açıldı.
1 Mayıs 1948’de Sedat Simavi, İstanbul’da Hürriyet gazetesini yayımlamaya başladı. Sedat Simavi zaten dönemin tanınan gazeteci, yazar, karikatürist ve yayıncılarından biriydi; Hürriyet’i kurarken hedefi, daha geniş kitlelere seslenen, daha hızlı, daha canlı ve daha okunabilir bir günlük gazete yaratmaktı. Nitekim Journo’daki değerlendirme de Hürriyet’in 1 Mayıs 1948’de Cağaloğlu’nda yayıma başlamasını Türkiye basınında yeni bir dönemin açılışı olarak anlatıyor. Başka bir deyişle Hürriyet, sadece haber veren bir gazete değil; popüler kitle gazeteciliğinin dilini güçlendiren bir model haline geldi.
Gazetenin tarihî etkisi daha da büyüktü. Hürriyet yalnızca siyasî haberleriyle değil, spor, magazin, gündelik hayat ve güçlü manşet diliyle de Türkiye’de çok geniş bir okur kitlesi yarattı, zamanla “amiral gemisi” diye anılan bir merkez gazeteye dönüştü. Bu yüzden 1 Mayıs 1948, Türk basınında modern kitle gazetesinin en güçlü örneklerinden birinin doğduğu tarih olarak da anılır.
1956 – Savaş bölgelerinden dünyaya tanıklık eden gazeteci Coşkun Aral doğdu.
1 Mayıs 1956’da Coşkun Aral doğdu. Türkiye’de gazetecilik, savaş fotoğrafçılığı, gezi kültürü ve belgesel denildiğinde akla gelen en tanınmış isimlerden biri oldu. Onu yalnızca “gezgin” diye anlatmak eksik kalır; Coşkun Aral, dünyanın en tehlikeli bölgelerinde olup biteni fotoğrafla, kamerayla ve tanıklıkla aktaran bir gazeteciydi.
Meslek hayatında Lübnan İç Savaşı’ndan İran-Irak Savaşı’na, Kamboçya’dan Afganistan’a, dünyanın pek çok kriz ve çatışma bölgesinde bulundu. Fotoğraf makinesi onun elinde sadece görüntü alan bir araç değil, savaşın siviller üzerindeki etkisini gösteren bir hafıza aracına dönüştü. Bu yönüyle Türkiye’de uluslararası savaş muhabirliği denince akla gelen ilk isimlerden biri haline geldi.
Coşkun Aral’ı geniş kitlelere tanıtan işlerden biri de televizyon belgeselleri oldu. Haberci programıyla farklı coğrafyaları, kültürleri, savaşları, insan hikâyelerini ve maceraları Türkiye’deki izleyiciye taşıdı. Bu program, bir kuşağın dünyayı yalnız turistik güzellikleriyle değil; çatışmaları, yoksulluğu, gelenekleri, sınırları ve insani dramlarıyla da görmesini sağladı.
Onun hikâyesindeki en çarpıcı ayrıntılardan biri, 1980’de yaşanan uçak kaçırma olayında gazeteci kimliğiyle gösterdiği tavırdır. İstanbul-Ankara seferini yapan bir uçağın kaçırılması sırasında içeride bulunan Coşkun Aral, olay anını fotoğraflayarak dünya basınına yansıyan karelere imza attı. Bu olay, onun habercilik refleksini ve kriz anında bile tanıklık etme cesaretini gösteren önemli örneklerden biri olarak anılır.
1959 – İnönü, Uşak’ta taşlı saldırıya uğradı; başına isabet eden taşla yaralandı.
1 Mayıs 1959’da CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Uşak gezisinin sonunda tren istasyonuna geldiğinde kalabalık bir grubun taşlı saldırısına uğradı. İnönü’ye atılan taşlardan biri başına isabet etti ve küçük de olsa bir yara açtı.
Bu olay, bir gün önce başlayan gerginliğin devamıydı. İnönü, Demokrat Parti iktidarının son döneminde “Büyük Taarruz” adı verilen yurt gezisine çıkmış, ilk durak olarak Uşak’a gelmişti. Şehirde daha 30 Nisan’dan itibaren tansiyon yükselmiş, polis göstericileri dağıtmak için göz yaşartıcı bomba kullanmıştı. 1 Mayıs’ta ise olay daha doğrudan ve sembolik bir hâl aldı: Muhalefet lideri, göz göre göre taşlandı. Akademik kaynaklar, yerel idarenin ve emniyet güçlerinin tavrının bu olaylar nedeniyle uzun süre tartışıldığını, hatta valinin tutumu üzerine ciddi eleştiriler yöneltildiğini kaydediyor.
Uşak saldırısı, Türkiye’de iktidar ile muhalefet arasındaki gerilimin artık normal siyasî rekabet sınırlarını aşıp sokakta şiddete dönüştüğünü gösteren kırılma anlarından biri oldu. Daha sonra İzmir ve İstanbul’daki benzer gerilimlerle birlikte anılan bu saldırı, 27 Mayıs 1960’a giden süreçte demokrasinin nasıl sertleştiğini gösteren sembolik olaylardan biri olarak hafızaya kazındı.
1960 – Sovyetler Birliği üzerinde düşürülen Amerikan casus uçağı, Soğuk Savaş’ın en büyük diplomatik krizlerinden birini başlattı.
1 Mayıs 1960’ta, ABD’ye ait bir Lockheed U-2 casus uçağı, pilotu Francis Gary Powers ile birlikte Sovyet hava sahasında düşürüldü. ABD başlangıçta bunun meteoroloji araştırması yapan sivil bir uçak olduğunu öne sürdü; ancak Sovyet lideri Nikita Kruşçev, pilotun sağ ele geçirildiğini ve uçağın casusluk ekipmanlarıyla bulunduğunu açıklayınca Washington’un ilk savunması çöktü. Böylece olay, sıradan bir sınır ihlali olmaktan çıkıp, Soğuk Savaş’ın en büyük diplomatik utançlarından birine dönüştü.
U-2 uçuşları, ABD’nin Sovyetler Birliği üzerindeki nükleer ve askerî kapasiteyi anlamak için yürüttüğü en kritik gizli istihbarat faaliyetlerinden biriydi. O sırada iki süper güç arasında görece bir yumuşama beklentisi vardı; hatta kısa süre sonra Paris’te önemli bir zirve yapılacaktı. Ancak U-2 olayı, daha zirve başlamadan güven ortamını parçaladı. Kruşçev, Başkan Dwight Eisenhower’dan açık bir özür bekledi; bu gelmeyince Paris Zirvesi fiilen çöktü. Böylece 1 Mayıs 1960, iki kutuplu dünyanın yumuşama ihtimalini baltalayan kırılma anı haline geldi.
İşin ilginç tarafı, bu krizin sadece devletler arasında değil, kamuoyu önünde de yaşanmasıydı. Sovyetler, ABD’nin yalanını adım adım açığa çıkararak propaganda üstünlüğü elde etti. Powers daha sonra Sovyetler’de yargılandı ve hapse mahkûm edildi; fakat 1962’de Sovyet casusu Rudolf Abel ile takas edilerek ABD’ye döndü. Bu yüzden U-2 Krizi hem casusluk tarihinin hem de Soğuk Savaş psikolojisinin en öğretici örneklerinden biri olarak anılır: Gökyüzündeki gizli bir operasyon, birkaç gün içinde dünya siyasetini sarsan açık bir krize dönüşmüştü.
1964 – TRT kuruldu; Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığı yeni bir kurumsal döneme girdi.
1 Mayıs 1964’te Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), özel yasayla özerk bir kamu tüzel kişiliği olarak kuruldu. Bu adım, Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığının doğrudan hükümet dairelerinin uzantısı gibi yürütülmesinden çıkıp, ayrı bir kamu kurumu çatısı altında toplanması anlamına geliyordu. Yani mesele sadece yeni bir kurum açılması değildi; devlet, kitle iletişimini daha düzenli, daha merkezî ve daha kurumsal bir yapıya kavuşturmak istiyordu.
1960’ların Türkiye’sinde radyo, ülkenin en güçlü iletişim araçlarından biriydi; televizyon ise henüz emekleme aşamasında olsa da geleceğin büyük mecrası olarak görülüyordu. TRT, bu nedenle sadece haber veren bir yapı değil, aynı zamanda eğitim, kültür, müzik, dil, ulusal bütünlük ve kamusal temsil alanlarında etkili olacak büyük bir kurum olarak tasarlandı. “Özerk kamu tüzel kişiliği” vurgusu da özellikle dikkat çekiciydi; çünkü bu ifade, yayıncılığın günlük siyasetin dar müdahalelerinden görece bağımsız yürütülmesi idealini taşıyordu.
Sonraki yıllarda TRT, Türkiye’de radyo ve televizyon kültürünü neredeyse tek başına şekillendirdi. Haber dili, spikerlik üslubu, çocuk programları, radyo tiyatroları, müzik yayınları, eğitim programları ve daha sonra televizyon dizileriyle birkaç kuşağın ortak hafızasında yer etti. Bu yüzden 1 Mayıs 1964, sadece bir kamu kurumunun kuruluş tarihi değil; Türkiye’de modern yayıncılığın, ortak ekran ve ortak ses hafızasının kurumsal başlangıç noktalarından biridir.
1976 – 1 Mayıs, yarım yüzyıla yakın bir aradan sonra Taksim’de kitlesel biçimde yeniden kutlandı.
1 Mayıs 1976’da DİSK’in çağrısıyla İstanbul Taksim Meydanı’nda düzenlenen büyük miting, Türkiye’de 1 Mayıs’ın yeniden kitlesel ve görünür bir biçimde sahneye çıkışının en önemli dönüm noktalarından biri oldu. Uzun yıllar boyunca yasaklar, baskılar ve siyasal gerilimler nedeniyle ya hiç kutlanamayan ya da çok sınırlı çevrelerde anılan 1 Mayıs, bu kez on binlerce insanın katıldığı büyük bir emek gösterisine dönüştü.
1960’ların sonu ve 1970’lerin ortasında yükselen sendikal hareket, özellikle DİSK’in etkisiyle daha mücadeleci, daha kitlesel ve daha siyasal bir çizgiye kavuşmuştu. Taksim’de yapılan 1976 1 Mayıs’ı da tam bu yükselişin meydandaki ifadesi oldu. Alan, yalnız ücret ve çalışma koşulları için değil; sendikal haklar, örgütlenme özgürlüğü, demokrasi ve toplumsal adalet talepleri için de dolduruldu. Başka bir deyişle 1976’daki miting, 1 Mayıs’ı Türkiye’de yeniden meydanla, kitleyle ve siyasal hafızayla buluşturdu.
Bu tarihin sonraki yıl için taşıdığı anlam da büyüktü. Çünkü 1976’da Taksim’de kurulan bu büyük 1 Mayıs zemini, 1977’deki devasa katılımın ve ardından yaşanacak Kanlı 1 Mayıs’ın da doğrudan öncülü oldu. Yani 1976, tek başına trajik bir kırılma değildir ama bir yıl sonra Türkiye tarihinin en ağır meydan facialarından birine dönüşecek hattın başlangıç taşıdır.
1977 – Taksim’de Kanlı 1 Mayıs yaşandı.
1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim Meydanı, Türkiye işçi hareketi tarihinin en büyük ve en acı günlerinden birine sahne oldu. DİSK’in öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yüz binlerce kişi katıldı. Meydan dolmuş, konuşmalar yapılmış, kortejler alana akmıştı. Ancak kutlamaların sonuna doğru çevredeki bazı binalardan ve farklı noktalardan açıldığı belirtilen ateş, meydanda büyük bir paniğe yol açtı. Kalabalık kaçmaya çalışırken insanlar ezildi, araçların altında kaldı, kurşunlarla ve panikle birlikte meydan bir anda felaket alanına döndü.
Resmî kayıtlara göre olaylarda 34 kişi hayatını kaybetti, 136 kişi yaralandı. 1 Mayıs 1977, Türkiye’nin siyasi hafızasında faili, ihmali, provokasyonu ve arkasındaki güçleri hâlâ tartışılan karanlık olaylardan biri haline geldi. Bu nedenle “Kanlı 1 Mayıs” adı, sadece o gün ölenleri değil, 1970’lerin sertleşen siyasi atmosferini, sokak çatışmalarını ve toplumsal kutuplaşmanın vardığı tehlikeli noktayı da hatırlatan bir simgeye dönüştü.
Bugün 1 Mayıs denildiğinde Türkiye’de akla gelen en güçlü tarihsel kırılmalardan biri hâlâ 1977 Taksim’idir. Çünkü o gün yaşananlar, işçi bayramının sevinçli ve dayanışmacı ruhunun üzerine uzun yıllar sürecek bir gölge düşürdü. Taksim Meydanı da bu olaydan sonra yalnızca bir meydan değil, emek mücadelesi, hafıza ve yüzleşme tartışmalarının merkezlerinden biri olarak anılmaya başladı.
1979– 1 Mayıs yasaklandı, Behice Boran gözaltına alındı.
1 Mayıs 1979’da İstanbul’da 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmedi. 1977’de Taksim’de yaşanan Kanlı 1 Mayıs’ın ardından artan güvenlik gerekçeleri ve dönemin sert siyasi atmosferi nedeniyle kentte yalnızca gösteriler yasaklanmadı, aynı zamanda sokağa çıkma yasağı da ilan edildi. Buna rağmen Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran ve beraberindeki grup yasağı protesto etmek için sokağa çıktı.
Polis müdahalesiyle Behice Boran’ın da aralarında bulunduğu 1000’e yakın kişi gözaltına alındı. Süreç bununla da kalmadı. Behice Boran ve 330 Türkiye İşçi Partili, 6 Mayıs’ta tutuklandı. Böylece 1 Mayıs 1979, sendikal ve siyasal muhalefete yönelik baskının görünür hale geldiği günlerden biri olarak tarihe geçti.
Aynı gün DİSK’e bağlı bazı sendikalar ise İstanbul’daki yasak nedeniyle İzmir’de izinli 1 Mayıs kutlaması yaptı. Bu tablo, dönemin çelişkisini de açık biçimde gösteriyordu. Bir yanda işçilerin bayramı güvenlik gerekçesiyle büyük şehirlerde bastırılıyor, diğer yanda sınırlı ve denetimli alanlarda kutlamalara izin veriliyordu. 1979’daki yasak, 12 Eylül’e giden Türkiye’de sokak siyasetinin, sendikal hareketin ve devlet refleksinin nasıl sertleştiğini gösteren önemli dönemeçlerden biri oldu.
1980 – Mersin’de 1980 darbesinden önce son yasal 1 Mayıs kutlaması yapıldı.
1 Mayıs 1980, Türkiye’de 12 Eylül askerî darbesinden önce yapılan son yasal 1 Mayıs kutlaması olarak tarihe geçti. Ancak bu kutlama artık 1976’daki kitlesel Taksim havasından çok uzaktaydı. Ülke sıkıyönetim koşullarındaydı. İstanbul, Ankara ve İzmir’de 1 Mayıs gösterileri yasaklandı. Büyük kentlerde meydanlara çıkış engellenirken, DİSK’e yalnızca Mersin’de izinli kutlama yapma imkânı tanındı.
Bu nedenle 1980’in 1 Mayıs’ı, bir bayram havasından çok kapanmakta olan bir dönemin son fotoğrafı gibiydi. İşçi hareketi hâlâ meydanlarda görünmek istiyor, ancak devletin güvenlik refleksi giderek sertleşiyordu. Türkiye, birkaç ay sonra 12 Eylül darbesiyle bambaşka bir siyasal döneme girecekti.
Darbeden sonra 1 Mayıs’ın statüsü de değiştirildi. O zamana kadar “Bahar Bayramı” adıyla resmî tatil günleri arasında yer alan 1 Mayıs, çalışma günleri arasına alındı. Böylece 1 Mayıs yalnızca meydanlardan değil, resmî takvimden de çıkarılmış oldu. Bu karar, darbe döneminin sendikal hareketi, işçi örgütlenmesini ve toplumsal muhalefeti sınırlama politikasının sembolik adımlarından biri olarak hafızaya kazındı.
1982 – Arjantin ile Birleşik Krallık arasında Falkland Savaşı başladı.
1982’de Arjantin’in Birleşik Krallık yönetimindeki Falkland Adaları’na asker çıkarması, iki ülke arasında savaşa dönüşecek büyük bir krizin başlangıcı oldu. Arjantin, Güney Atlantik’te yer alan ve kendi egemenlik iddiası nedeniyle Malvinas adını verdiği adalar üzerinde hak iddia ediyordu. Birleşik Krallık ise adaları kendi denizaşırı toprağı olarak görüyordu.
Arjantin birliklerinin adalara çıkmasının ardından Britanya hükümeti askeri karşılık verme kararı aldı. Dönemin Başbakanı Margaret Thatcher yönetimindeki Birleşik Krallık, Güney Atlantik’e deniz ve hava gücü göndererek Arjantin kuvvetlerine karşı operasyon başlattı. Böylece coğrafi olarak Avrupa’dan çok uzakta görünen küçük bir ada grubu, kısa sürede Soğuk Savaş döneminin en dikkat çekici bölgesel savaşlarından birinin merkezine dönüştü.
Falkland Savaşı yaklaşık iki buçuk ay sürdü ve Birleşik Krallık’ın adalarda yeniden kontrol sağlamasıyla sonuçlandı. Savaş, Arjantin’de askerî cunta yönetiminin itibarını ağır biçimde sarstı ve ülkede demokrasiye dönüş sürecini hızlandırdı. Birleşik Krallık’ta ise Thatcher hükümetinin siyasi gücünü artıran dönüm noktalarından biri oldu. Bu nedenle Falkland Savaşı, yalnızca uzak adalar üzerindeki bir egemenlik çatışması değil, iki ülkenin iç siyasetini de doğrudan etkileyen bir kırılma olarak tarihe geçti.
1984 – Devlet Güvenlik Mahkemeleri göreve başladı.
1 Mayıs 1984’te Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Türkiye’de sekiz ilde göreve başladı. Bu mahkemeler, devletin güvenliğine, anayasal düzene ve siyasal rejime karşı işlendiği kabul edilen suçlara bakmak üzere özel yetkili bir yargı mekanizması olarak düzenlenmişti. 12 Eylül darbesi sonrasındaki hukuk ve güvenlik anlayışının önemli kurumlarından biri haline geldiler.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, özellikle siyasal davalar, örgüt suçlamaları, basın ve düşünce özgürlüğüyle ilgili yargılamalar nedeniyle uzun yıllar tartışma konusu oldu. En çok eleştirilen yönlerinden biri, ilk dönemlerinde mahkeme heyetlerinde askerî hâkimlerin de yer almasıydı. Bu durum, yargı bağımsızlığı ve adil yargılanma hakkı bakımından yoğun eleştirilere yol açtı.
DGM’ler, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde, 12 Eylül sonrası güvenlik merkezli devlet anlayışının sembollerinden biri haline geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Avrupa Birliği uyum sürecinin etkisiyle önce yapıları değiştirildi, ardından 2004 yılında tamamen kaldırıldılar.
1988 – Türk karikatürünün ve sahne dünyasının çok yönlü ismi Altan Erbulak hayatını kaybetti.
1 Mayıs 1988’de Altan Erbulak hayatını kaybetti. 1929 doğumlu Erbulak, Türkiye’de yalnızca karikatürist olarak değil; oyuncu, gazeteci, yazar ve sahne insanı olarak da iz bırakan çok yönlü sanatçılardan biriydi. Onu özel kılan taraf, mizahı yalnız çizgide değil, sahnede, yazıda ve gündelik hayatın gözleminde de ustalıkla kullanmasıydı.
Altan Erbulak, uzun yıllar gazete ve dergilerde karikatürler çizdi. Türk karikatürünün güçlü olduğu bir dönemde, toplumsal hayatı, insan hallerini ve dönemin küçük çelişkilerini keskin ama sıcak bir mizahla anlattı. Karikatürlerinde büyük nutuklardan çok gündelik hayatın komik, acıklı ve tanıdık yanları öne çıkardı.
Aynı zamanda tiyatro ve sinema oyuncusuydu. Sahnedeki doğallığı, yüz ifadesi ve zamanlamasıyla karikatürdeki gözlem gücünü oyunculuğa da taşıdı. Bu yüzden Altan Erbulak, sadece çizen değil, mizahı yaşayan ve oynayan bir sanatçı olarak hatırlanır.
Erbulak ailesi de Türkiye’nin sanat hayatında iz bırakan bir aile oldu. Kızı Ayşe Erbulak oyuncu ve yazar olarak tanındı; torunu Dağhan Külegeç de televizyon dünyasının bilinen oyuncularından biri haline geldi. Bu yönüyle Altan Erbulak’ın adı yalnız kendi kuşağında değil, sonraki kuşaklara uzanan bir sanat hafızasının içinde de yaşamaya devam etti.
Altan Erbulak, 1 Mayıs 1988’de aramızdan ayrıldığında geride çizgileri, canlandırdığı karakterleri, yazıları ve Türkiye mizah tarihinde kendine özgü bir yer bıraktı. Onun hayatı, mizahın yalnız güldürmek değil, insanı ve toplumu dikkatle görmek olduğunu hatırlatan örneklerden biridir.
1994 – Formula 1’in efsane pilotu Ayrton Senna Imola’da geçirdiği kazada hayatını kaybetti.
1 Mayıs 1994’te Brezilyalı Formula 1 pilotu Ayrton Senna, San Marino Grand Prix’sinde geçirdiği kaza sonucu hayatını kaybetti. Yarış, İtalya’daki Imola pistinde yapılıyordu. Senna, Williams takımıyla yarışırken Tamburello virajında aracının kontrolünü kaybetti ve yüksek hızla bariyerlere çarptı. Henüz 34 yaşındaydı.
Senna yalnızca hızlı bir pilot değildi; Formula 1 tarihinin en büyük yeteneklerinden biri olarak görülüyordu. Üç kez dünya şampiyonu oldu, özellikle yağmurlu havalarda gösterdiği sürüş becerisiyle efsaneleşti. Direksiyon başındaki kararlılığı, risk alma cesareti ve pist üzerindeki neredeyse takıntılı konsantrasyonu, onu kendi döneminin ötesine taşıdı. Alain Prost’la yaşadığı büyük rekabet ise Formula 1 tarihinin en unutulmaz mücadelelerinden biri olarak kaldı.
Onun ölümünü daha da sarsıcı yapan şey, aynı yarışın sıralama turlarında Avusturyalı pilot Roland Ratzenberger’in de kaza yaparak hayatını kaybetmesiydi. Rubens Barrichello ise antrenmanlarda ağır bir kaza geçirmiş ama kurtulmuştu. Yani Imola 1994, Formula 1’in güvenlik anlayışını kökten değiştiren bir hafta sonuna dönüştü.
Senna’nın kazasından sonra Formula 1’de araç güvenliği, pist tasarımı, bariyer sistemleri, kokpit koruması ve tıbbi müdahale standartları ciddi biçimde gözden geçirildi. Ölümü yalnız Brezilya’da değil, bütün dünyada büyük yas yarattı. Brezilya’da milyonlarca insan onu ulusal kahraman gibi uğurladı.
Ayrton Senna bugün hâlâ sadece kazandığı yarışlarla değil, pistteki tutkusu, hırsı, inancı ve trajik ölümüyle hatırlanıyor. 1 Mayıs 1994 ise, Formula 1 tarihinin en acı günlerinden biri olarak kayda geçti.
1999 – Avrupa Birliği’nin siyasi bütünleşmesini güçlendiren Amsterdam Antlaşması yürürlüğe girdi.
1 Mayıs 1999’da Amsterdam Antlaşması yürürlüğe girdi ve Avrupa Birliği’nin Maastricht’ten sonraki en önemli reform adımlarından biri hayata geçti. Antlaşma aslında 2 Ekim 1997’de Amsterdam’da imzalanmıştı; üye ülkelerdeki onay süreçleri tamamlandıktan sonra 1 Mayıs 1999’da uygulanmaya başladı.
Amsterdam Antlaşması’nın önemi şuradaydı: Avrupa Birliği artık yalnızca ortak pazar, ticaret ve ekonomi üzerinden değil; vatandaşlık hakları, istihdam, göç, adalet, güvenlik ve dış politika başlıkları üzerinden de daha bütünleşmiş bir yapı kurmaya çalışıyordu. Antlaşmayla Avrupa Parlamentosu’nun yetkileri artırıldı, ortak karar alma usulünün kapsamı genişletildi ve Parlamento’nun Komisyon Başkanı üzerindeki onay gücü güçlendi. Bu, AB içinde “daha demokratik karar alma” iddiasının kurumsal karşılığıydı.
Antlaşmanın ilginç yanlarından biri, Schengen düzenlemelerinin Avrupa Birliği hukuk sistemi içine alınmasıydı. Yani bugün Avrupa içinde pasaportsuz dolaşım denildiğinde akla gelen Schengen alanının AB yapısıyla daha sıkı bağlanmasında Amsterdam Antlaşması kritik bir eşikti. Ayrıca göç, sığınma, vize ve sınır politikaları gibi konular da giderek daha ortak bir Avrupa meselesi haline getirildi.
Bir başka önemli yenilik, AB dış politikasına daha görünür bir temsil kazandırma çabasıydı. Antlaşma, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası alanını güçlendirmeye çalıştı ve ileride daha da önem kazanacak olan “AB’nin dünyada tek sesle konuşması” hedefinin zeminini genişletti. Fakat Amsterdam Antlaşması her sorunu çözmedi. Özellikle AB’nin doğuya doğru genişlemesi öncesinde kurumların nasıl işleyeceği, oy ağırlıkları ve Komisyon’un yapısı gibi meseleler büyük ölçüde sonraki antlaşmalara kaldı.
Bu yüzden Amsterdam Antlaşması, Avrupa Birliği tarihinde tamamlanmış büyük bir reformdan çok, Maastricht ile Nice ve Lizbon antlaşmaları arasındaki geçiş halkası olarak görülebilir. AB’yi daha demokratik, daha sosyal ve daha güvenlik odaklı hale getirmeye çalıştı; ama genişleme öncesi kurumsal sorunların tamamını çözemedi. Yine de 1 Mayıs 1999, Avrupa Birliği’nin yalnızca ekonomik birlik olmaktan çıkıp yurttaşlık, haklar, sınırlar ve ortak siyaset alanında daha iddialı bir yapıya dönüşme sürecinde önemli bir tarih olarak kayda geçti.
2003 – Bingöl depremi yaşandı; 176 kişi hayatını kaybetti.
1 Mayıs 2003’te Bingöl’de meydana gelen deprem, Türkiye’nin yakın afet hafızasındaki en acı olaylardan biri oldu. Merkez üssü Bingöl çevresi olan deprem, gece saatlerinde yaşandı ve kentte büyük yıkıma yol açtı. Resmî kayıtlara göre 176 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Çok sayıda bina yıkıldı ya da ağır hasar gördü.
Depremin en acı simgelerinden biri, Çeltiksuyu Yatılı İlköğretim Bölge Okulu oldu. Deprem sırasında okul binası çöktü ve enkaz altında kalan çok sayıda öğrenci yaşamını yitirdi. Bu olay, Türkiye’de yalnızca deprem gerçeğini değil, kamu binalarının, özellikle de çocukların kaldığı yatılı okulların güvenliği meselesini de sert biçimde gündeme getirdi. Çünkü bir depremde en korunması gereken yerlerden biri olan okulun mezara dönüşmesi, toplumda derin bir öfke ve acı yarattı.
Bingöl depremi, 1999 Marmara Depremi’nden yalnızca birkaç yıl sonra meydana geldiği için ayrıca sarsıcıydı. Türkiye, 1999’da çok büyük bir felaket yaşamış, deprem yönetmelikleri, yapı denetimi ve afet hazırlığı üzerine uzun tartışmalar yürütmüştü. Buna rağmen 2003 Bingöl depremi, ülkenin hâlâ kırılgan olduğunu, özellikle Anadolu’daki birçok şehirde yapı güvenliği ve denetim sorunlarının devam ettiğini gösterdi.
Depremin ardından arama kurtarma çalışmaları, enkaz altındaki çocuklar, ailelerin bekleyişi ve yıkılan kamu binaları günlerce Türkiye’nin gündeminde kaldı. Bingöl halkı yalnız fiziksel bir yıkımla değil, ağır bir toplumsal travmayla da baş başa kaldı. Kaybedilen çocuklar, bu depremin hafızadaki yerini daha da acı hale getirdi.
Bu olayın genel tarih içindeki anlamı açıktır. Türkiye bir deprem ülkesidir; ancak her büyük deprem, yalnız doğanın gücünü değil, insan eliyle alınmayan önlemleri de ortaya çıkarır. Bingöl depremi de bu yönüyle yalnız bir afet değil, yapı güvenliği, kamu sorumluluğu, denetim ve afet bilinci açısından ağır bir uyarıydı.
Bu yüzden 1 Mayıs 2003, Türkiye için yalnızca Emek ve Dayanışma Günü olarak değil, Bingöl’de kaybedilen 176 insanın ve özellikle enkaz altında can veren çocukların hatırlandığı acı bir tarih olarak da anılır.
2003 – George W. Bush “görev tamamlandı” mesajı verdi, Irak’ta büyük muharebelerin bittiğini açıkladı.
1 Mayıs 2003’te ABD Başkanı George W. Bush, Amerikan uçak gemisi USS Abraham Lincoln üzerinde yaptığı konuşmada Irak’taki büyük muharebe operasyonlarının sona erdiğini açıkladı. Bu konuşma, Irak Savaşı’nın en çok hatırlanan görüntülerinden biriyle tarihe geçti. Bush konuşmasını yaparken arkasında büyük bir pankartta “Mission Accomplished”, yani “Görev Tamamlandı” yazıyordu.
Oysa bu açıklama, savaşın gerçekten bittiği anlamına gelmiyordu. ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri, Mart 2003’te Irak’a girmiş; Saddam Hüseyin rejimi kısa sürede devrilmişti. Bağdat’ın düşmesi ve düzenli Irak ordusunun dağılması üzerine Washington yönetimi, askerî açıdan ilk hedeflerin tamamlandığını ilan etti. Fakat Irak’ta asıl büyük kriz bu tarihten sonra başladı.
Ülkede devlet otoritesi çöktü, güvenlik boşluğu oluştu, yağmalar, mezhep çatışmaları, direniş hareketleri ve bombalı saldırılar arttı. Saddam Hüseyin aynı yılın aralık ayında yakalandı; ancak Irak yıllarca sürecek bir istikrarsızlık dönemine girdi. ABD askerleri Irak’ta uzun süre kaldı ve savaş, Amerikan kamuoyunda da giderek daha tartışmalı hale geldi.
Bu yüzden 1 Mayıs 2003 konuşması, yakın tarihin en sembolik siyasi görüntülerinden biri sayılır. Çünkü “görev tamamlandı” mesajı, çok kısa süre sonra ortaya çıkan gerçeğin önünde geçerliliğini kaybetti. Irak Savaşı, yalnızca bir rejim değişikliği operasyonu olarak kalmadı; Orta Doğu’nun dengelerini değiştiren, terör, mezhep çatışması, Amerikan dış politikası ve bölgesel istikrarsızlık açısından uzun yıllar etkisi süren bir kırılmaya dönüştü.
2004 – Avrupa Birliği’nin en büyük genişleme dalgasıyla 10 ülke birden AB’ye katıldı.
1 Mayıs 2004’te Avrupa Birliği tarihinin en büyük genişleme dalgası gerçekleşti. Kıbrıs, Çekya, Estonya, Macaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya aynı gün AB üyesi oldu. Böylece Birlik’in üye sayısı 15’ten 25’e çıktı.
Bu genişleme yalnızca sayısal bir büyüme değildi. Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında yeniden birleşmesinin en güçlü siyasi simgelerinden biriydi. Polonya, Macaristan, Çekya, Slovakya, Slovenya ve Baltık ülkeleri olan Estonya, Letonya ve Litvanya; uzun yıllar Sovyet etkisi altında kalmış ya da Doğu Bloku içinde yer almış ülkelerdi. 2004 genişlemesiyle bu ülkeler, siyasal ve ekonomik olarak Batı Avrupa kurumlarına bağlandı.
Genişlemenin ilginç taraflarından biri de AB’nin aynı anda hem Orta Avrupa’ya hem Baltık bölgesine hem de Akdeniz’e doğru büyümesiydi. Malta ve Kıbrıs’ın katılımıyla Akdeniz boyutu güçlendi. Ancak Kıbrıs meselesi, bu genişlemenin en tartışmalı başlıklarından biri oldu. Ada, siyasi bölünmüşlüğünü korurken Avrupa Birliği’ne girdi. Bu durum, Türkiye-AB ilişkileri ve Doğu Akdeniz diplomasisi açısından sonraki yıllarda önemli sonuçlar doğurdu.
2004 genişlemesi, Avrupa Birliği’ni daha büyük, daha çeşitli ve yönetilmesi daha zor bir yapıya dönüştürdü. Bir yandan demokrasi, serbest dolaşım ve ortak pazar açısından büyük bir bütünleşme adımıydı; diğer yandan AB içinde karar alma süreçlerini, göç tartışmalarını, iş gücü hareketliliğini ve ekonomik uyum sorunlarını daha karmaşık hale getirdi.
2006 – ABD’de göçmen yasası protestoları ülke çapında büyük bir greve dönüştü.
1 Mayıs 2006’da ABD, yakın tarihinin en büyük göçmen eylemlerinden birine tanık oldu. “Göçmensiz Bir Gün” adıyla düzenlenen protestolarda yüz binlerce kişi iş bırakma, okula gitmeme, alışveriş yapmama ve sokak gösterileriyle göçmenlerin Amerikan ekonomisindeki yerini görünür kılmaya çalıştı.
Protestoların merkezinde, ABD’de kaçak göçmenlere yönelik cezaları sertleştirmeyi öngören yasa tasarısı vardı. Tasarı, belgesiz göçmenleri ve onlara yardım edenleri ağır biçimde cezalandırabileceği gerekçesiyle büyük tepki çekti. Özellikle Latin Amerika kökenli göçmen toplulukları, bunun yalnızca bir güvenlik düzenlemesi değil, milyonlarca insanı suçlu ilan eden sert bir siyasi hamle olduğunu savundu.
1 Mayıs’ın seçilmesi de tesadüf değildi. Dünya genelinde emeğin günü olarak kutlanan 1 Mayıs, ABD’de bu kez göçmen emeğinin görünürlüğü için kullanıldı. Restoranlardan tarıma, inşaattan temizlik sektörüne kadar birçok alanda göçmen işçilerin ekonomideki kritik rolü vurgulandı. “Biz olmazsak ekonomi durur” mesajı, eylemlerin ana fikriydi. Bu protestolar, ABD’de göçmenlik tartışmasının yalnızca sınır güvenliği meselesi olmadığını gösterdi. Mesele aynı zamanda emek, vatandaşlık, kimlik ve insan hakları tartışmasıydı.
2006 – Porto Riko’da mali kriz büyüdü, hükümet kurumları ve okullar kapatıldı.
1 Mayıs 2006’da Porto Riko hükümeti, yaşanan ciddi bütçe krizi nedeniyle tüm hükümet kuruluşlarını ve devlet okullarını geçici olarak kapattı. Yaklaşık 100 bin kamu çalışanı maaş ödemeleri yapılamadığı için zorunlu izne çıkarıldı. Bu karar, Porto Riko’nun yakın tarihindeki en sarsıcı mali kriziydi.
Porto Riko, ABD’ye bağlı özerk statüde bir bölgeydi; kendi yerel hükümeti vardı ama ekonomik ve siyasi yapısı Washington’la karmaşık bir ilişki içindeydi. 2006’daki kriz, hükümetin bütçe açığını kapatacak kaynak bulamamasıyla patlak verdi. Vali Aníbal Acevedo Vilá yönetimi ile yasama organı arasında vergi artışları ve borçlanma konusunda anlaşmazlık yaşanınca kamu hizmetleri durma noktasına geldi.
Kriz yalnızca memurların maaş alamaması meselesi değildi. Okulların kapanması, yüz binlerce öğrencinin eğitimine ara verilmesi anlamına geliyordu. Kamu kurumlarının kapatılması ise ada halkının günlük hayatını doğrudan etkiledi. Bu olay, Porto Riko ekonomisinin uzun süredir biriken borç, düşük büyüme, yüksek kamu harcaması ve ABD’ye bağımlı ekonomik yapı gibi sorunlarını görünür hale getirdi.
2006’daki kapanma, Porto Riko’nun daha sonra yaşayacağı çok daha büyük borç krizinin erken uyarılarından biriydi. Ada, ilerleyen yıllarda devasa kamu borcuyla karşı karşıya kaldı ve 2010’larda fiilen iflas tartışmalarının merkezine yerleşti.
2009 – 31 yıl sonra 1 Mayıs için Taksim’e resmî izinle çıkıldı.
1 Mayıs 2009’da 31 yıl aradan sonra ilk kez resmî izinle bir grup Taksim Meydanı’na çıkarak 1 Mayıs kutlaması yaptı. DİSK’in organizasyonuyla yaklaşık 5 bin kişilik bir grup Taksim’e yürüdü. Bu sayı, önceki yılların büyük kitlesel mitingleriyle kıyaslandığında sınırlıydı; ancak sembolik anlamı çok büyüktü.
Çünkü Taksim, Türkiye’de 1 Mayıs hafızasının merkezindeydi. Özellikle 1977 Kanlı 1 Mayıs sonrasında meydan, yalnızca bir gösteri alanı olmaktan çıkmış; emek hareketi için yas, hafıza, hak arayışı ve devletle karşı karşıya gelişin simgesine dönüşmüştü. 1977’den sonra Taksim’de 1 Mayıs kutlamalarına uzun yıllar izin verilmemesi, meydanı işçi hareketi açısından daha da sembolik hale getirdi.
2009’daki kutlama bu nedenle bir normalleşme adımı gibi görüldü. Sendikalar açısından mesele sadece bir alanda toplanmak değildi; 1977’de hayatını kaybedenleri anmak, 1 Mayıs’ın tarihsel belleğini sahiplenmek ve Taksim’in emek hareketindeki yerini yeniden görünür kılmaktı.
Aynı yıl 1 Mayıs’ın Türkiye’de yeniden “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla resmî tatil ilan edilmesi de bu sembolik havayı güçlendirdi. Böylece 2009, Türkiye’de 1 Mayıs tarihinde iki açıdan önemli bir yıl oldu: Hem 1 Mayıs resmî tatil statüsüne kavuştu, hem de Taksim’e yıllar sonra izinli çıkış gerçekleşti. Bu gelişme, 2010’da Taksim’de daha geniş katılımlı 1 Mayıs kutlamalarının önünü açan kritik eşiklerden biri oldu.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
