Günün Tarihi / 19 Nisan
1775 – Amerikan Devrimi, Lexington ve Concord’daki ilk çatışmalarla başladı.
19 Nisan 1775’te Massachusetts’teki Lexington ve Concord hattında İngiliz düzenli birlikleri ile sömürge milisleri arasında çıkan çatışmalar, Amerikan Devrimi’nin fiilen başladığı gün olarak kabul edilir. Olayın arka planında, Boston’daki İngiliz yönetiminin kolonilerin silah ve barut depolarını toplamak ve sömürge direnişinin önde gelen isimlerini etkisiz hale getirmek istemesi vardı; bu amaçla General Thomas Gage’in gönderdiği yaklaşık 700 kişilik İngiliz kuvveti gece Boston’dan yola çıktı. Ancak plan gizli kalmadı; Paul Revere ve başka ulakların haber vermesiyle çevredeki milisler alarma geçti. İlk karşılaşma sabah erken saatlerde Lexington Green’de yaşandı; burada İngiliz askerleri ile yerel milisler burun buruna geldi ve tarihe geçen ilk kurşun sıkıldı. Bu ilk ateşi kimin açtığı bugün hâlâ kesin olarak bilinmiyor; ama olayın sembolik ağırlığı çok büyük olduğu için sonradan “dünyada yankılanan kurşun” diye anıldı. İngilizler ardından Concord’a ilerledi; burada beklediklerinden daha güçlü bir sömürge direnişiyle karşılaştılar, özellikle North Bridge çevresindeki çatışmalar dönüm noktası oldu. Geri çekilmek zorunda kalan İngiliz birlikleri, Boston’a dönüş yolunda çevredeki milislerin taş duvarlar, ağaçlık alanlar ve yol kenarlarından açtığı ateş altında ağır kayıplar verdi; bu da günü tek bir küçük çatışmadan çıkarıp saatler süren bir takip savaşına çevirdi. O günün en büyük sonucu şuydu: Artık mesele vergi, temsil ya da İngiliz yönetimine tepki olmaktan çıktı; taraflar açık savaşa girmiş oldu. Çatışma haberi kısa sürede kolonilere yayıldı, binlerce gönüllü New England bölgesinde toplandı ve hemen ardından Boston Kuşatması başladı. Bu yüzden 19 Nisan 1775, Britanya İmparatorluğu ile Amerikan kolonileri arasındaki siyasî gerilimin geri dönülmez biçimde savaşa dönüştüğü tarih olarak önem taşır.
1824 – Lord Byron öldü.
19 Nisan 1824’te, bugünkü Yunanistan sınırları içinde kalan ama o dönemde Osmanlı toprağı olan Missolonghi’de hayatını kaybeden George Gordon Byron, yani Lord Byron, yalnızca İngiliz romantik şiirinin en önemli isimlerinden biri değildi, Osmanlı coğrafyasına doğrudan temas etmiş en ünlü Avrupalı yazarlardan biriydi. 1809–1811 yılları arasındaki uzun Doğu yolculuğunda bugünkü Yunanistan’ın yanı sıra Osmanlı idaresindeki Arnavutluk, İstanbul, İzmir, Troya çevresi ve Çanakkale hattını gezdi; bu seyahatler, hem Childe Harold’s Pilgrimage gibi eserlerini hem de sonradan “Turkish Tales” diye anılacak Doğu temalı şiirlerini besledi. Yani Byron, Osmanlı’yı masa başında hayal eden bir yazar değil; onu yerinde görüp edebiyatına taşıyan bir isimdi.
Onu bizim açımızdan ilginç kılan en popüler ayrıntılardan biri de gerçekten Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçmiş olmasıdır. Britannica’ya göre Byron, 1810’da Troya çevresini gezdikten sonra Hellespont diye bilinen, bugünkü Çanakkale Boğazı’nı yüzdü; bu geçişi o kadar önemsedi ki neredeyse şiir şöhretinden bile daha büyük bir kişisel başarı gibi anlattı. Bu yüzüş, antik çağdaki Leandros efsanesine açık bir gönderme taşıyordu ve Byron daha sonra bunu şiire de dönüştürdü. Bugün Byron denince akla önce büyük şair kimliği gelir; ama onun “efsane gibi yaşayan” taraflarından biri de gerçekten boğazı kulaçlayarak geçmeye kalkmış olmasıdır.
Byron’un Osmanlı dünyasıyla bağı yalnız gezmekten ibaret değildi. 1810–1811 yolculuğunda gördüğü şehirler, kıyafetler, gündelik hayat, Müslüman-Hristiyan karşılaşmaları ve Doğu Akdeniz’in çok katmanlı yapısı, şiirlerinde güçlü biçimde yer aldı. Özellikle The Giaour, The Bride of Abydos ve benzeri metinler, İngiliz okurunun gözünde Osmanlı coğrafyasını egzotik, tehlikeli, tutkulu ve şiirsel bir alan olarak yeniden kurdu; bu yüzden Byron, Avrupa’da “Doğu” imgesini şekillendiren yazarlardan biri sayılır. Bu tarafıyla da sadece edebiyat adamı değil, Osmanlı’ya Batı’dan bakan gözün en etkili kurucularından biri oldu.
Ölümüne gelince, Byron 1820’lerin başında Yunan isyanına açık destek verdi ve sonunda Osmanlı’ya karşı savaşan Yunan bağımsızlık hareketine katılmak için Missolonghi’ye gitti. Britannica’ya göre burada Yunan gruplarını bir araya getirmeye çalıştı, askerî hazırlıklara da dâhil oldu; ancak ağır bir hastalık geçirdi, ardından ateşlendi ve 19 Nisan 1824’te öldü. Henüz 36 yaşındaydı. Yani Byron’un ölümü sıradan bir şair ölümü değildi; şiirini siyasî eyleme çevirmeye kalkmış, Doğu Akdeniz’e yalnız gözlemci değil aktör olarak da karışmış bir romantik figürün sonuydu.
1882 – Charles Darwin öldü.
19 Nisan 1882’de İngiltere’nin Downe, Kent bölgesindeki evinde hayatını kaybeden Charles Darwin, modern biyolojinin çehresini değiştiren isimlerin başında gelir. 1809’da doğan Darwin, özellikle doğal seçilim yoluyla evrim fikrini bilim dünyasının merkezine taşıyarak canlıların sabit ve değişmez olduğu yönündeki eski anlayışı sarstı. Bu düşüncenin en güçlü ifadesi, 1859’da yayımlanan Türlerin Kökeni oldu; kitap yalnız bilim için değil, insanın kendine bakışı için de büyük bir kırılmaydı. Çünkü Darwin, doğadaki çeşitliliği mucizevi ve tek seferlik bir yaratılış anlatısından çok, uzun zaman içinde işleyen doğal süreçlerle açıklıyordu. Bu fikir, kendi çağında sadece bilimsel değil, dinî ve felsefî tartışmaları da büyüttü; bugün bile etkisi sürüyor. İlginç olan şu: Darwin bir laboratuvar dahisi gibi değil, büyük ölçüde gözlem, not, örnek toplama ve sabırlı karşılaştırmalarla çalışan bir doğa araştırmacısıydı; HMS Beagle yolculuğu boyunca gördüğü canlılar, fosiller ve coğrafi dağılımlar onun düşünce dünyasını temelden değiştirdi. Britannica, Darwin’in 19 Nisan 1882’de öldüğünü; doğal seçilim kuramının modern evrim teorisinin temeli haline geldiğini vurgular. Cambridge merkezli Darwin Correspondence Project ise onun son aylarında bile bilimsel çalışmalarına bütünüyle kopmadan devam ettiğini, sağlığı bozulsa da zihinsel üretiminin sürdüğünü gösteriyor. Ölümünden sonra sıradan bir aile mezarlığı yerine Westminster Abbey’e gömülmesi de dikkat çekicidir; bu, yaşadığı dönemde büyük tartışma yaratan bir bilim insanının, kısa süre içinde İngiliz kamu hayatının en büyük isimleri arasına yerleştirildiğini gösterir.
1906 – Pierre Curie öldü.
19 Nisan 1906’da Paris’te bir sokakta geçirdiği kazada hayatını kaybeden Pierre Curie, modern fiziğin ve radyoaktivite çağının kurucu isimlerinden biriydi. 1859’da Paris’te doğan Curie’nin, kardeşi Jacques Curie ile birlikte piezoelektrik etki üzerine yaptığı çalışmalar, kristallerin basınç altında elektrik üretmesi gibi bugün sensörlerden ultrason teknolojilerine kadar uzanan bir alanın temelini attı. Daha sonra Marie Curie ile birlikte yürüttüğü araştırmalar ise radyoaktiviteyi modern bilimin merkezine taşıdı; polonyum ve radyumun keşfi bu sürecin en çarpıcı sonuçları oldu. Pierre Curie, Marie Curie ve Henri Becquerel, bu çalışmalar nedeniyle 1903 Nobel Fizik Ödülü’nü birlikte aldı. İlginç olan şu: Bilim tarihinin en büyük ortaklıklarından birinin yarısıydı, ama hayatı laboratuvarda değil, son derece sıradan ve trajik bir sokak kazasında sona erdi; yağmurlu bir günde Paris’te karşıdan geçerken kayıp bir at arabasının altında kaldı ve olay yerinde öldü. Bu ani ölüm, yalnızca Fransız bilimi için değil, Marie Curie’nin hayatı için de büyük bir kırılma yarattı; nitekim Marie Curie onun ardından çalışmalarını tek başına sürdürdü, Sorbonne’da onun boşalan kürsüsüne geçerek burada ders veren ilk kadın oldu ve 1911’de ikinci Nobel’ini aldı. Bu yüzden 19 Nisan 1906, modern atom çağının kapısını aralayan Curie ortaklığının beklenmedik biçimde yarım kaldığı tarih olarak da önem taşır.
1909 – Jeanne d’Arc, kilise tarafından kutsanmış kişi ilan edildi.
19 Nisan 1909’da Katolik Kilisesi, Fransa’nın en güçlü tarihî sembollerinden biri olan Jeanne d’Arc’ı resmen kutsanmış kişi ilan etti; bu, onun azizelik yolundaki en büyük adımlardan biriydi. Yani o gün doğrudan azize yapılmadı, ama artık Kilise tarafından kutsallığı resmen tanınan tarihî bir figüre dönüştü. Jeanne d’Arc zaten yüzyıllardır Fransa’da halk hafızasında bir kahramandı: 15. yüzyılda, henüz çok genç yaşta ilahî sesler duyduğuna inanarak Fransız ordusunun moralini yükseltmiş, Orléans kuşatmasının kaldırılmasında simge bir rol oynamış, ardından İngilizler ve müttefikleri tarafından yakalanıp yargılanmış ve 1431’de Rouen’da yakılarak öldürülmüştü. İlginç olan şu ki ölümünden yaklaşık 25 yıl sonra bu mahkûmiyet kararı bozulmuş, yani Kilise onun haksız yere mahkûm edildiğini çok erken dönemde kabul etmişti; buna rağmen resmî kutsama süreci yüzyıllar sonra tamamlandı. 1909’daki bu karar, Fransa’da Jeanne d’Arc’ın sadece tarihî bir kahraman değil, aynı zamanda dinî bir figür olarak da resmen yüceltilmesi anlamına geldi. Sonraki adım ise 1920’de geldi; Papa XV. Benedict onu azize ilan etti ve böylece Jeanne d’Arc hem Fransız millî hafızasının hem de Katolik dünyasının en güçlü sembollerinden birine dönüştü.
1916 – Goltz Paşa öldü.
19 Nisan 1916’da Bağdat’ta hayatını kaybeden Colmar von der Goltz, Osmanlı tarihinde “Goltz Paşa” adıyla yer eden en etkili yabancı askerî figürlerden biriydi. Prusyalı bir subay olarak yetişmişti; ama onu bizim tarihimiz açısından önemli kılan şey, 1883’ten itibaren Osmanlı ordusunun modernleşmesinde üstlendiği büyük roldü. Askerî okulların ıslahında görev aldı, genç subay kuşaklarının eğitimini etkiledi ve Osmanlı askerî zihniyetini şekillendiren isimlerden biri haline geldi. Nitekim hem Alman ordusunda mareşalliğe hem de Osmanlı’da müşirliğe kadar yükselmesi de bu sıra dışı konumunu gösterir. I. Dünya Savaşı’nda yeniden Osmanlı hizmetine döndü; özellikle Irak cephesinde, İngilizlere karşı yürütülen harekâtta ve Kûtül‘amâre kuşatmasında öne çıktı. Ancak savaşın en kritik anlarından birinde tifoya yakalandı ve 18-19 Nisan gecesi öldü; yani birkaç gün sonra gelecek büyük Osmanlı zaferini göremedi. Zaten bu da onun hikâyesinin en çarpıcı taraflarından biridir: İngilizlerin Kût’ta teslim oluşuna çok yaklaşmışken sahneden çekildi. Sonrasında kuşatma Halil Paşa komutasında sonuçlandı ve 29 Nisan 1916’da İngiliz garnizonu teslim oldu.
1919 – Kâzım Karabekir Trabzon’a ulaştı, Millî Mücadele’nin doğu ayağının temeli atıldı.
19 Nisan 1919’da Kâzım Karabekir Paşa’nın Trabzon’a ulaşması, ilk bakışta bir görev yolculuğunun durağı gibi görünse de aslında Millî Mücadele’nin doğuda örgütlenmesi bakımından kritik bir eşikti. Karabekir, 5 Nisan 1919’da 15. Kolordu Komutanlığı’na atanmış, İstanbul’dan ayrıldıktan sonra Zonguldak, Sinop ve Giresun üzerinden ilerleyip 19 Nisan’da Trabzon’a varmıştı. Bu tarihin önemi şuradan gelir: Mondros sonrasında Osmanlı ordusu büyük ölçüde dağıtılırken, doğuda elde kalan en ciddi düzenli askerî güçlerden biri 15. Kolordu’ydu ve Karabekir bu kuvvetin başına geçmek üzere Anadolu’ya geliyordu. Yani o gün Trabzon’a çıkan kişi sadece bir paşa değil, birkaç hafta sonra Ankara ve Erzurum hattında kurulacak direnişin elindeki en gerçek askerî dayanaklardan biriydi.
Trabzon’daki ilk temasları da bu yüzden sıradan değildi. Karabekir Trabzon’a gelir gelmez Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleriyle toplantı yaptı. Yani daha o günlerde sadece resmî bir asker olarak hareket etmiyor, yerel direniş damarını yokluyor ve sivil-millî unsurlarla bağ kuruyordu. 30 Nisan’da Trabzon’dan ayrılıp Gümüşhane ve Bayburt üzerinden Erzurum’a geçmesi, bu ilk adımın devamı oldu. 3 Mayıs’ta Erzurum’a ulaştığında, doğuda hem askerî hem siyasî ağırlığı olan bir merkez kurmaya başladı; burada Erzurum Müdâfaa-i Hukuk çevresini harekete geçirdi ve bir kongre tertibini teşvik etti.
Sonraki gelişmeler bu önemi daha da büyüttü. Karabekir, Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa ile haberleşti; Erzurum’da buluştuklarında elinde dağıtılmamış bir kolordu, bölgedeki saygınlık ve fiilî askerî güç vardı. Mustafa Kemal görevden alınıp 8 Temmuz 1919’da askerlikten istifa ettiğinde Karabekir ona bağlılığını bildirdi ve onu eskisi gibi kumandanı kabul ettiğini söyledi. Bu, Millî Mücadele tarihindeki en kritik destek anlarından biri sayılır; çünkü o aşamada ortada henüz kurulmuş bir Ankara hükûmeti yoktu, ama doğuda gerçek silahlı güç Karabekir’in elindeydi. Daha sonra 15. Kolordu’nun korunması, doğuda Ermeni ilerleyişine karşı cephe tutulması ve Millî Mücadele’nin askerî meşruiyet kazanması hep bu hat üzerinden gelişti.
1926 – Kabotaj Kanunu kabul edildi, Türk denizlerinde ekonomik egemenliğin önü açıldı.
19 Nisan 1926’da kabul edilen 815 sayılı Kabotaj Kanunu, Türkiye’nin kendi kıyıları, limanları ve kara suları içindeki deniz taşımacılığı ile liman hizmetlerini yabancıların elinden çıkarıp Türk bayraklı gemilere ve Türk vatandaşlarına bırakan önemli ekonomik egemenlik adımlarından biriydi. Meselenin arka planında Osmanlı’dan miras kalan kapitülasyon düzeni vardı; uzun süre Türkiye kıyıları arasında yolcu ve yük taşımak, çekme, kılavuzluk ve çeşitli liman hizmetleri gibi işler yabancı bayraklı gemilerin ve yabancı şirketlerin de alanıydı. 815 sayılı kanunun ilk maddesi bu tabloyu doğrudan değiştirdi ve Türkiye sahillerinin bir noktasından diğerine yük ve yolcu taşıma ile liman hizmetlerini yalnız Türk sancağı taşıyan gemilere bıraktı. Yani bu düzenleme sadece bir ulaştırma kanunu değil, Lozan sonrası kazanılan bağımsızlığın denizlerde somutlaştırılmasıydı. Kanun 19 Nisan 1926’da kabul edildi, 29 Nisan 1926’da yayımlandı ve 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe girdi; bugün hâlâ 1 Temmuz’un Denizcilik ve Kabotaj Bayramı olarak kutlanmasının nedeni de budur.
1938 – Kırşehir depremi Orta Anadolu’yu sarstı.
19 Nisan 1938’de Kırşehir ve çevresinde meydana gelen deprem, Orta Anadolu’nun “nispeten sakin” sayılan bir bölgesinde de yıkıcı kırılmalar yaşanabileceğini gösteren önemli afetlerden biri oldu. Kandilli Rasathanesi’ne göre deprem, Ms 6.6 büyüklüğündeydi; daha sonraki jeolojik çalışmalar ise merkez üssünü Akpınar-Kaman hattı ve Seyfe Fay Zonu çevresinde ele alıyor. Kaynaklarda can kaybı konusunda farklı rakamlar var: AFAD Deprem Dairesi’nin son paylaşımlarında 149 kişinin öldüğü, 3 bin 860 binada hasar oluştuğu belirtilirken; bazı akademik ve uluslararası kaynaklarda daha yüksek can kaybı sayıları da geçiyor. Depremin asıl çarpıcı tarafı, yalnız Kırşehir’i değil, Yozgat, Ankara, Çorum ve Kayseri yönünde de hissedilmesi; özellikle köylerde kerpiç yapılar üzerinde ağır yıkım yaratmasıydı. Sonraki yıllarda yapılan bilimsel incelemeler, bu depremin yaklaşık 14–15 kilometrelik bir kırık ürettiğini, yüzeyde hem düşey hem yanal atım bıraktığını ve bölgedeki gerilme birikimini anlamak için önemli bir örnek oluşturduğunu gösterdi.
1943 – Alman birlikleri Varşova Gettosu’na girdi, Yahudi direnişi ayaklanmaya dönüştü.
19 Nisan 1943’te Alman SS birlikleri ve polis güçleri, Varşova Gettosu’nda sağ kalan Yahudileri toplamak ve son büyük sürgünü başlatmak için gettoya girdi; ancak bu kez beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar: İçerideki Yahudi direniş grupları silahla karşılık verdi ve böylece Varşova Gettosu Ayaklanması başladı. Olayın arka planı korkunçtu; 1942 yazında gettodaki yüz binlerce Yahudi, Treblinka ölüm kampına gönderilmiş, geride kalanlar da sıranın kendilerine geldiğini artık açıkça anlamıştı. 19 Nisan sabahı Almanlar gettoyu birkaç gün içinde temizlemeyi planlıyordu; fakat Yahudi direnişçiler, özellikle Mordechai Anielewicz önderliğindeki Yahudi Muharebe Örgütü (ŻOB) ve diğer küçük gruplar, dar sokaklarda, çatı aralarında, sığınaklarda ve kanalizasyon hatlarında direnişe geçti. ABD Holokost Müzesi bu ayaklanmayı, II. Dünya Savaşı sırasında Yahudilerin gerçekleştirdiği en büyük silahlı başkaldırı ve Nazi işgali altındaki Avrupa’da ilk büyük şehir ayaklanması olarak tanımlıyor. Almanlar birkaç günde sonucu almak isterken çatışmalar haftalarca sürdü; ayaklanma ancak 16 Mayıs 1943’te kanlı biçimde bastırıldı, sağ kalanların çoğu toplama kamplarına ve ölüm merkezlerine gönderildi. Bu yüzden 19 Nisan 1943, neredeyse kesin ölüme gönderileceklerini bilen insanların, silah ve imkân bakımından çok zayıf olmalarına rağmen tarihe geçen bir direniş başlattığı gün olarak da önem taşır.
1947 – Kongre Partisi, Hindistan’ın iki ayrı devlete bölünmesini kabul etti.
19 Nisan 1947’de Hindistan Ulusal Kongresi’nin Çalışma Komitesi, İngiliz Hindistanı’nın tek parça halinde bağımsızlığa gitmesinin giderek imkânsızlaştığı bir ortamda, ülkenin Hindistan ve Pakistan olarak iki ayrı devlete bölünmesi fikrine fiilen kapı aralayan kritik bir karar aldı. O güne gelinirken tablo sertleşmişti: İngiltere savaştan yorgun çıkmış, Hindistan’dan çekilmeye hazırlanıyor, fakat Kongre ile Müslüman Birliği arasındaki iktidar paylaşımı uzlaşmaz bir noktaya sürükleniyordu. Özellikle Muhammed Ali Cinnah liderliğindeki Müslüman Birliği, ayrı bir Müslüman devlet talebini giderek daha sert savunuyor; 1946’daki toplumsal çatışmalar ve katliamlar da birlikte yaşama ihtimalini zayıflatıyordu. Britannica, Lord Mountbatten’ın genel valiliğe gelişiyle birlikte bölünme seçeneğinin hızla ağırlık kazandığını, Kongre’nin de sonunda bunu istemeyerek kabullenmek zorunda kaldığını vurguluyor. 19 Nisan’daki kabul bu yüzden önemlidir: Kongre, yıllarca savunduğu birleşik Hindistan idealinden geri adım atmak zorunda kaldı. Sonrasında süreç çok hızlı ilerledi; 3 Haziran 1947 Planı açıklandı, Indian Independence Act kabul edildi ve 14-15 Ağustos 1947’de Pakistan ile Hindistan bağımsız devletler olarak ortaya çıktı. Bu bölünmeyle beraber milyonlarca insan yer değiştirdi, yüz binlerce kişi öldü ve 20. yüzyılın en büyük kitlesel göç ve toplumsal şiddet dalgalarından biri yaşandı. Bu yüzden 19 Nisan 1947, Güney Asya’nın kaderini değiştiren, bugüne kadar süren Hindistan-Pakistan geriliminin de temelini atan tarihî kırılmalardan biri olarak önem taşır.
1956 – Grace Kelly ile Prens Rainier’in düğünü, Monaco’yu dünyanın vitrinine taşıdı.
19 Nisan 1956’da Monako Prensi III. Rainier ile Amerikalı sinema yıldızı Grace Kelly, Monte Carlo’daki Saint Nicholas Katedrali’nde yapılan görkemli dinî törenle evlendi; bir gün önce, 18 Nisan’da ise sarayda resmî nikâh kıyılmıştı. Bu yüzden 19 Nisan, dünyanın hafızasında asıl kraliyet düğünü günü olarak kaldı. Olay yalnızca bir magazin haberi değildi; Hollywood’un en parlak kadın yıldızlarından birinin gerçek bir prenses oluşu, dönemin uluslararası basını için dev bir gösteriye dönüştü. Tören için Monaco’ya yüzlerce gazeteci akın etti, kutlamaları izlemek için on binlerce kişi sokağa çıktı; sivil nikâh töreninde de 24 ülkenin temsilcisi hazır bulundu. Grace Kelly’nin gelinliği ayrıca başlı başına bir kültürel olaya dönüştü; MGM stüdyosunun armağanı olan ve Helen Rose tarafından tasarlanan elbise, sonraki kuşakların en çok konuştuğu gelinliklerden biri oldu. Bu evlilikten sonra Grace Kelly oyunculuğu bırakarak Prenses Grace kimliğiyle Monaco’nun simgesine dönüştü.
1971 – İlk uzay istasyonu Salyut 1 fırlatıldı.
19 Nisan 1971’de Sovyetler Birliği’nin uzaya gönderdiği Salyut 1, insanlık tarihinin ilk uzay istasyonu olarak uzay çağında yeni bir dönemi başlattı. Aya insan gönderme yarışında ABD’nin gerisine düşen Sovyetler, insanlı uzay çalışmalarının yönünü yörüngedeki uzun süreli yaşama ve araştırmaya çevirmişti; Salyut 1 tam da bu stratejik değişimin ürünüydü. NASA ve Britannica, bu istasyonun 19 Nisan 1971’de fırlatıldığını, altı aya kadar görev yapacak şekilde tasarlandığını ve uzayda haftalar süren yaşam ile bilimsel çalışmanın önünü açtığını belirtiyor. Onu önemli yapan şey sadece ilk olmasında değildi; uzay yolculuğunu birkaç günlük gidip gelme görevlerinden çıkarıp, insanların yörüngede kalarak deney yapabileceği, çalışabileceği ve yaşayabileceği yeni bir evreye taşıdı. Ancak hikâyenin trajik bir tarafı da vardı. İlk ekipli deneme olan Soyuz 10 istasyona ulaştı ama teknik sorun yüzünden içeri giremeden geri döndü; ardından Soyuz 11 ekibi Salyut 1’e başarıyla yerleşti ve burada 23-24 gün kalarak o tarihin uzayda kalış rekorunu kırdı. Ne var ki dönüş yolculuğunda kapsülün aniden basınç kaybetmesi sonucu Georgi Dobrovolski, Vladislav Volkov ve Viktor Patsayev hayatını kaybetti. Bu yüzden Salyut 1, bir yandan Mir’e, Skylab’a ve Uluslararası Uzay İstasyonu’na uzanan istasyon çağının başlangıcı, öte yandan insanlı uzay çalışmalarının ne kadar büyük risk taşıdığını hatırlatan acı bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
1971 – Charles Manson idama mahkûm edildi, cezası sonra ömür boyu hapse çevrildi.
19 Nisan 1971’de ABD’li tarikat lideri ve seri cinayet dosyalarının en karanlık isimlerinden biri olan Charles Manson, aralarında yönetmen Roman Polanski’nin sekiz buçuk aylık hamile eşi Sharon Tate’in de bulunduğu kurbanların öldürülmesi nedeniyle idam cezasına çarptırıldı. Olayın kökeni, 8–9 Ağustos 1969 gecesi Los Angeles’taki Cielo Drive evinde Sharon Tate, Jay Sebring, Abigail Folger, Wojciech Frykowski ve Steven Parent’ın; ertesi gece de Leno ve Rosemary LaBianca’nın Manson’ın yönlendirdiği “Manson Family” üyeleri tarafından öldürülmesine dayanıyordu. Manson’ın kendisi cinayetleri kendi eliyle işlememiş olsa da savcılık, bu kanlı eylemleri onun planladığını ve takipçilerine işlettiğini kanıtladı; dava da zaten bu yüzden Amerikan hukuk ve popüler kültür tarihinde büyük yer tuttu. Britannica, Manson ve bazı takipçilerinin 1971’de bu cinayetlerden hüküm giydiğini, 19 Nisan’da da yargıcın idam kararını verdiğini belirtir. İlginç olan şu: Bu karar kalıcı olmadı. California Yüksek Mahkemesi 1972’de eyaletteki idam cezasını geçersiz sayınca Manson’ın cezası da ömür boyu hapse çevrildi. Böylece 19 Nisan 1971, Hollywood’u, karşı kültür dönemini ve Amerikan toplumunun “şöhret, şiddet, tarikat” korkularını aynı dosyada birleştiren Manson efsanesinin resmen mahkûm edildiği tarih olarak da önem taşıdı.
1975 – Hindistan’ın ilk uydusu Aryabhata uzaya fırlatıldı.
19 Nisan 1975’te fırlatılan Aryabhata, Hindistan’ın uzaya gönderdiği ilk uydu olarak ülkenin bilim ve teknoloji tarihinde yeni bir dönemi başlattı. ISRO’nun resmî tarihçesine göre uydu tamamen Hindistan’da tasarlanıp üretildi, ancak Sovyetler Birliği’ne ait bir Kosmos-3M roketiyle Kapustin Yar’dan uzaya gönderildi; bu ayrıntı da dönemin uzay siyasetini güzel anlatır, çünkü Hindistan kendi uydusunu yapmış ama henüz onu kendi roketiyle fırlatacak aşamaya gelmemişti. Uydu adını, 5. yüzyılın büyük Hint matematikçi ve gökbilimcisi Aryabhata’dan alıyordu; yani proje yalnız teknik değil, aynı zamanda tarihî ve kültürel bir sembol olarak da kurgulanmıştı. Bu fırlatma, Hindistan’ın daha sonra haberleşme, meteoroloji, uzaktan algılama ve gezegen araştırmalarına kadar uzanacak uzay programının gerçek başlangıç noktası oldu. Sonraki yıllarda gelen Bhaskara, Rohini, ardından Ay ve Mars görevleri düşünüldüğünde, 19 Nisan 1975, bugün uzay yarışında adı ciddi biçimde geçen Hindistan’ın yörüngeye attığı ilk büyük adım olarak önem taşıyor.
1980 – Ajda Pekkan, Eurovision’da Petrol ile 15. Oldu.
19 Nisan 1980’da Lahey’de yapılan Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye’yi Ajda Pekkan, Petrol adlı şarkıyla temsil etti ve 19 ülke arasında 15. sırada yer aldı. Şarkının sözleri Şanar Yurdatapan ile Aysel Gürel tarafından yazılmış, bestesi Atilla Özdemiroğlu tarafından yapılmıştı. O yıl Ajda Pekkan’ın yarışmaya gönderilmesi başlı başına büyük olaydı; çünkü Türkiye, Eurovision’da yıllardır istediği sonucu alamıyor, bu kez ülkenin en büyük yıldızlarından biriyle daha iddialı bir çıkış yapmayı hedefliyordu. Petrol de dönemin dünyasını etkileyen enerji krizlerini popüler bir dille yarışmaya taşıyan dikkat çekici bir parçaydı. Sonuç beklentinin altında kalsa da Ajda Pekkan’ın Eurovision sahnesine çıkması ve Petrol’ün yıllar boyunca hafızada kalması, bu katılımı Türkiye’nin yarışma tarihindeki en çok konuşulan anlardan biri haline getirdi.
1987 – Simpsonlar ilk kez televizyonda göründü.
19 Nisan 1987’de, sonradan dünyanın en ünlü animasyon ailelerinden birine dönüşecek Simpsonlar, ilk kez Amerikan televizyonunda The Tracey Ullman Show içindeki kısa skeçler halinde ekrana geldi. Yani o gün başlayan şey, bugünkü bildiğimiz bağımsız dizi değildi; birkaç dakikalık, kaba çizimli, hızlı ve sivri animasyon parçalarıydı. Ama bu küçük başlangıç kısa sürede dev bir popüler kültür olayına dönüştü. Matt Groening tarafından yaratılan Homer, Marge, Bart, Lisa ve Maggie, önce bu kısa bölümlerle dikkat çekti; ardından 1989’da yarım saatlik bağımsız diziye dönüştü ve televizyon tarihinin en uzun ömürlü, en etkili animasyon markalarından biri haline geldi. İlginç olan şu ki, ilk skeçlerde karakterlerin çizimi bugünkü hallerine göre çok daha hamdı; hatta Groening’in karakterleri aceleyle hazırladığı ve bu nedenle ilk tasarımların daha da dağınık göründüğü sık sık anlatılır. Bu yüzden 19 Nisan 1987, televizyon mizahını, animasyon dilini ve küresel popüler kültürü onlarca yıl etkileyecek bir markanın sessiz ama tarihî ilk çıkışı olarak da önem taşır.
1989 – USS Iowa’daki patlama 47 denizcinin ölümüne yol açtı.
19 Nisan 1989’da ABD’ye ait USS Iowa zırhlısının 16 inçlik toplarının bulunduğu 2 numaralı tarette meydana gelen patlama, Amerikan denizcilik tarihinin, barış dönemindeki en sarsıcı facialarından biri oldu. Olay, Porto Riko açıklarında yapılan bir filo tatbikatı sırasında yaşandı ve patlamada 47 denizci öldü. ABD Deniz Tarihi ve Miras Komutanlığı, patlamanın topun açık haznesindeki barut torbalarının erken ateş almasıyla başladığını, ardından taret içinde yıkıcı bir zincirleme felakete dönüştüğünü belirtiyor; GAO raporu da 47 kişinin öldüğünü teyit ediyor. Patlamanın ardından yürütülen soruşturma yıllarca tartışıldı; Donanma ilk aşamada ölen denizcilerden Clayton Hartwig’i kasıtlı sabotajla suçladı, ancak daha sonra Kongre denetimi, GAO ve Sandia Ulusal Laboratuvarları’nın teknik incelemeleri bu sonucun ciddi biçimde sorgulanmasına yol açtı. Sonunda kamu hafızasında olay, sadece bir askerî kaza değil, aynı zamanda yanlış soruşturma, kurumsal savunma refleksi ve adalet tartışması olarak da yer etti.
1993 – Sabahattin Kudret Aksal öldü.
19 Nisan 1993’te İstanbul’da hayatını kaybeden Sabahattin Kudret Aksal, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatında şiiri, öyküyü ve tiyatroyu aynı ciddiyetle taşıyabilmiş ender yazarlardan biriydi. 1920’de İstanbul’da doğdu; İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi, ardından öğretmenlikten konservatuvar ve şehir tiyatrosu yöneticiliğine, opera sanat yönetmenliğinden akademide ders vermeye kadar uzanan kültür hayatının tam içinde yaşadı. Onu önemli yapan şey yalnız çok yönlü olması değildi; aynı zamanda modern şehir insanının sıkışmışlığını, yalnızlığını, küçük gündelik ayrıntıların içindeki tuhaflığı ve varoluş sıkıntısını Türkçede kendine özgü, sade ama derin bir dille kurabilmesiydi. Şiirde Şarkılı Kahve, Gün Işığı, Bir Sabah Uyanmak, öyküde Gazoz Ağacı, Yaralı Hayvan, tiyatroda ise Şakacı, Kahvede Şenlik Var, Bay Hiç, Sonsuzluk Kitabevi gibi eserlerle iz bıraktı; özellikle Gazoz Ağacı ile 1955 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı alması da öykücülüğündeki ağırlığını gösterdi.
1994 – Yeşilçam’ın güçlü karakter oyuncularından Turgut Boralı öldü.
19 Nisan 1994’te hayatını kaybeden Turgut Boralı, başrol yıldızı olmadan da hafızada yer edebilen o eski Yeşilçam oyuncularındandı. 1923’te İstanbul’da doğdu; sahneye 1940’ta Raşit Rıza Tiyatrosu’nda, Hava Cıva operetiyle adım attı, sonra hem tiyatroda hem sinemada uzun yıllar çalıştı. Onu önemli yapan şey, filmlerde çoğu zaman ikinci planda görünse bile sahneyi boş bırakmayan, güven veren, tanıdık yüz etkisi yaratan oyunculardan biri olmasıydı. Özellikle komedide ve karakter rollerinde öne çıktı; mahalleli, esnaf, aile büyüğü, kâhya ya da yan karakter gibi rollerde güçlü bir ekran karşılığı kurdu. Bu yüzden adı başrol oyuncuları kadar yüksek sesle anılmasa da Yeşilçam’ın işleyen düzeninde önemli bir taşıyıcı figürdü. Filmografisinde Aslan Bacanak, Şabaniye, Tuzak, Anneler ve Kızları gibi yapımlar yer alıyor; bu da onun farklı dönemlerde ve farklı tonlarda üretimin içinde kaldığını gösteriyor. Turgut Boralı’nın ölümü, Yeşilçam’ı yıldızlardan ibaret olmayan, karakter oyuncularının emeğiyle ayakta duran büyük bir dünya haline getiren kuşağın sessiz ama önemli isimlerinden birinin sahneden çekilişi olarak da anılmayı hak eder.
1995 – Oklahoma’daki federal bina bombalandı, 168 kişi öldü.
19 Nisan 1995’te ABD’nin Oklahoma eyaletindeki Alfred P. Murrah Federal Binası önünde park edilen kamyon bombasının patlatılması, Amerikan tarihinin en ağır iç terör saldırılarından birine dönüştü. Saldırıda 168 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı; ölenler arasında 19 çocuk da vardı. FBI, bunu ABD tarihindeki en ölümcül yurtiçi terör saldırısı olarak tanımlıyor. Olayın failinin, federal devlete duyduğu öfkeyle hareket eden eski asker Timothy McVeigh olduğu kısa sürede ortaya çıktı; saldırının tarihinin özellikle Waco baskınının ikinci yıldönümüne denk getirilmesi de bunun tesadüf olmadığını gösterdi. Patlamanın yıkıcılığı sadece binayı değil, Amerikan kamuoyunu da sarstı; çünkü saldırı dışarıdan gelen bir tehditle değil, ülkenin içinden çıkan radikal bir şiddetle yapılmıştı. Sonraki yıllarda McVeigh suçlu bulundu ve 2001’de idam edildi; olay yeri ise daha sonra Oklahoma City Ulusal Anıtına dönüştürüldü.
1999 – Alman Federal Meclisi Bonn’dan Berlin’e taşındı.
19 Nisan 1999’da Almanya Federal Meclisi (Bundestag) ilk kez Berlin’de toplandı; böylece Soğuk Savaş boyunca Batı Almanya’nın geçici başkenti olan Bonn dönemi kapanmış oldu. Bu gelişme, sadece bir parlamento binasının yer değiştirmesi değildi. 1949’dan beri Bonn, bölünmüş Almanya’nın siyasal merkeziydi; ancak Berlin Duvarı’nın yıkılması ve 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinin ardından, ülkenin yeni siyasal ağırlık merkezinin neresi olacağı büyük tartışma konusu oldu. Bundestag 1991’de yaptığı oylamayla başkentin ve meclisin Berlin’e taşınmasını kabul etmişti; 19 Nisan 1999 ise bu kararın fiilen tamamlandığı tarih oldu. Meclisin yeni yuvası da başlı başına semboldü: Nazi döneminin yangınla ve çöküşle anılan Reichstag binası restore edildi, Norman Foster’ın tasarladığı cam kubbeyle yeniden açıldı ve birleşik Almanya’nın şeffaflık, demokrasi ve tarihî yüzleşme iddiasının mimari simgesine dönüştü. Buna rağmen Bonn tamamen devre dışı kalmadı; bazı bakanlıklar ve federal kurumlar orada kalmaya devam etti.
2002 – Salih Mirzabeyoğlu hakkındaki idam hükmü Yargıtay tarafından onandı.
19 Nisan 2002 tarihi, 28 Şubat sonrasının en tartışmalı yargı dosyalarından birine işaret ediyor. Kamuoyunda Salih Mirzabeyoğlu adıyla bilinen Salih İzzet Erdiş, İBDA/C davası kapsamında verilen idam cezasının Yargıtay tarafından onanmasıyla yeniden ülke gündemine girdi; sonraki yıllarda bu dosya hem hukuk çevrelerinde hem de siyasette uzun süre tartışıldı. Ancak olayın asıl tarihî ağırlığı, kararın sonrasında yaşanan dönüşümde ortaya çıktı: Türkiye’de 3 Ağustos 2002’de barış zamanında idam cezası kaldırılınca, bu hüküm de uyarlama yoluyla müebbet ağır hapis cezasına çevrildi; daha sonraki yasal değişikliklerle dosya yeniden ele alındı. İlk idam hükmü daha sonra ağırlaştırılmış müebbete çevrildi ve dava yıllar sonra yeniden yargılama sürecine girdi.
2009 – KKTC’de seçimleri UBP kazandı, tek başına iktidar çoğunluğunu aldı.
19 Nisan 2009’da yapılan VIII. dönem KKTC milletvekili seçimleri, Kuzey Kıbrıs siyasetinde önemli bir yön değişikliğine işaret etti. Resmî seçim sonuçlarına göre Ulusal Birlik Partisi (UBP) oyların yüzde 43,97’sini alarak 26 milletvekili çıkardı ve 50 sandalyeli Meclis’te tek başına hükûmet kuracak çoğunluğa ulaştı; Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ise yüzde 29,34 oyla 15 milletvekili elde etti. Bu sonuç, sadece bir seçim zaferi değil, aynı zamanda 2004 Annan Planı sonrasındaki çözüm ve federasyon ağırlıklı siyasetin ardından, KKTC’de daha milliyetçi ve iki devletli çizgiye yakın bir hattın yeniden güç kazandığını gösterdi. Seçimin ardından Derviş Eroğlu yeniden başbakan oldu; bu tablo, o sırada yürüyen Kıbrıs müzakerelerinin seyrine dair uluslararası çevrelerde dikkatle izlendi.
2015 – Oktay Sinanoğlu öldü.
19 Nisan 2015’te hayatını kaybeden Oktay Sinanoğlu, Türkiye’nin bilim tarihinde adı en çok öne çıkan isimlerden biriydi. 1934’te Bari’de doğdu; babasının dış görevleri nedeniyle çocukluğu farklı ülkelerde geçti, ardından Türkiye’ye döndü ve çok genç yaşta bilim alanında dikkat çekti. Asıl büyük çıkışını ise ABD’de yaptı: Yale Üniversitesi’nde kurumun en genç profesörleri arasına girdi ve özellikle kuramsal kimya, kuantum kimyası ve moleküler yapıların matematiksel açıklanması üzerine çalışmalarıyla uluslararası ün kazandı. Sinanoğlu, bilim insanı kimliğinin yanında Türkiye’de dil, eğitim ve bilim politikaları üzerine sert çıkışlarıyla da çok tanınan bir figürdü. Özellikle Türkçenin bilim dili olarak korunması gerektiğini savunması, yabancı dille eğitim eleştirileri ve popüler konferansları onu laboratuvardan çıkıp geniş kitlelerin tanıdığı bir bilim insanına dönüştürdü. Bu yönüyle hem seçkin akademi dünyasında yer alan hem de sokaktaki insanın adını bildiği ender Türk bilim insanlarından biriydi. Ölümü de bu yüzden yalnız bir akademisyenin kaybı olarak görülmedi; Türkiye’de bilim insanı denince akla gelen en güçlü sembollerden birinin hayatını kaybetmesi olarak yankı buldu.
2017 – Bülent Kayabaş öldü.
19 Nisan 2017’de hayatını kaybeden Bülent Kayabaş, Türk tiyatro, sinema ve televizyon dünyasının en tanınan karakter oyuncularından biriydi. Eskişehir’de doğan Kayabaş, daha çok genç yaşta sahneye çıktı; 1960’lardan itibaren tiyatroda başladığı yolculuğunu sinema, dizi ve seslendirme alanlarına taşıdı. Onu önemli yapan şey yalnız çok sayıda yapımda oynaması değildi; sert yüzlü, komik, huysuz, mahalleli, düzenbaz ya da devletli tipleri aynı inandırıcılıkla oynayabilen, yani başrol olmasa da sahneye girdiği anda hissedilen bir oyuncu olmasıydı. 50 yılı aşan kariyerinde 150’den fazla filmde yer aldı; Üç Maymun Kabare, Ayfer Feray Tiyatrosu, Nisa Serezli Tiyatrosu, Ferhan Şensoy ve Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu gibi önemli sahnelerde çalıştı. Sinemada ve televizyonda ise geniş kitleler onu farklı dönemlerde farklı rolleriyle tanıdı; ayrıca uzun yıllar seslendirme sanatçılığı da yaptı. Hatta çocuk kuşaklarının hafızasında, Winnie the Pooh’daki Tigger seslendirmesiyle de yer etti. Uzun süredir kolorektal kanser tedavisi gören Kayabaş, İstanbul’da hastanede hayatını kaybetti.
2021 – Ingenuity, Mars’ta uçan ilk araç oldu.
19 Nisan 2021’de NASA’nın Ingenuity adlı küçük helikopteri, Mars yüzeyinde yaptığı kısa uçuşla başka bir gezegende kontrollü ve motorlu uçuş gerçekleştiren ilk araç olarak tarihe geçti. Bu başarı, yalnızca teknik bir gösteri değildi; çünkü Mars’ın atmosferi Dünya’nınkinin yaklaşık yüzde 1’i kadar yoğun olduğu için, orada havalanmak mühendislik açısından son derece zor kabul ediliyordu. NASA’nın verdiği bilgiye göre Ingenuity ilk uçuşunda yaklaşık 3 metre yükseldi, havada kısa süre asılı kaldı, döndü ve güvenli biçimde yere indi. Bu yüzden olay, Wright Kardeşler’in 1903’teki ilk uçuşuna benzetildi; hatta NASA, sembolik bir ayrıntı olarak Wright Flyer’a ait küçük bir kumaş parçasını da Ingenuity ile Mars’a gönderdi. Asıl önemli tarafı ise sonrasında görüldü: Başlangıçta sadece birkaç denemelik bir teknoloji gösterisi olarak tasarlanan Ingenuity, beklenenden çok daha başarılı oldu ve daha sonraki Mars görevlerinde hava araçlarının keşif amaçlı kullanılabileceğini kanıtladı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
