Tarihin akışını değiştiren askeri zaferler, ekonomik devrimler ve bilimsel keşifler 4 Mart tarihinde benzersiz bir kronolojiyle birleşiyor. İslam dünyasında Selahaddin Eyyûbî’nin vefatıyla değişen dengelerden, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik bağımsızlık belgesi olan Misak-ı İktisadî’ye kadar pek çok önemli eşik bugün aşılmıştır.
624 | Medine – Hasan bin Ali doğdu.
Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın oğlu, Hz. Muhammed’in torunu olan Hasan bin Ali, İslam tarihinde siyasi kriz anındaki tavrıyla da önemli bir figürdür. Kısa süren halifeliği sonrası Müslümanlar arasındaki iç savaşın büyümesini durdurmak için yönetimi Muaviye’ye bırakması, tarih yazımında “birlik için feragat” örneği olarak görülür; sonraki yüzyıllarda Sünni–Şii anlatılarının merkezinde yer almasının nedeni de budur.
1193 | Şam – Selahaddin Eyyûbî öldü.
1193’te Şam’da vefat eden Selahaddin Eyyûbî, Haçlı Seferleri çağında sadece iyi bir komutan değil, dağınık Müslüman siyasetini aynı hedef etrafında toparlamayı başaran bir devlet kurucu olarak öne çıktı. Mısır’da Fatımî yönetimini tasfiye edip Sünni merkezle uyumlu bir düzen kurması, ardından Suriye ve çevresinde Eyyûbî hâkimiyetini genişletmesi, Kudüs’ün 1187’de Hıttin zaferinin ardından geri alınmasına giden yolu açtı; bu olay hem askeri hem de sembolik olarak dönemin en büyük kırılmalarından biriydi. Selahaddin’i kalıcı yapan, zafer kadar hakkındaki savaş ahlakı anlatısıdır: Kudüs’ün fethinde uyguladığı görece kontrollü teslim şartları ve esir/pazarlık politikaları, Batı kaynaklarında bile onu şeytanlaştırmak yerine saygı duyulan düşman figürüne yaklaştırdı; bu da onu Orta Doğu’da kahraman, Avrupa’da efsaneleşen bir karaktere dönüştürdü. Ölümüyle birlikte ise en büyük avantajı -her şeyi kendi otoritesiyle bir arada tutması- zayıflığa dönüştü: Eyyûbî toprakları miras paylaşımıyla parçalandı, siyasi enerji bölündü ve bu da hem iç çekişmeleri artırdı hem de Haçlıların yeni hamleleri için uygun boşluklar yarattı; Selahaddin’in yokluğu, bölgede bir liderin ağırlığıyla tutulan dengenin nasıl hızla dağılabildiğini gösteren tarihî bir eşik olarak kaldı.
1656 | İstanbul – Vaka-i Vakvakiye (Çınar Vakası).
- yüzyıl ortasında Osmanlı’nın devlet maliyesi zorlanırken piyasaya sürülen düşük ayarlı akçe enflasyonu büyütmüş, asker ve ulufe alan kesimlerin alım gücü erimiş, buna bir de maaşların gecikmesi eklenmişti; yani isyanın zemini sadece siyaset değil, doğrudan mutfak meselesiydi. Yeniçeriler ve sipahiler, öfkelerini “bizim paramızı kim yiyorsa bedelini ödesin” diye sarayın kritik görevlilerine yöneltti; hedef seçilen kişiler çoğunlukla sarayda nüfuzu artmış, kayırmacılıkla suçlanan bazı ağalar ve bürokratlar oldu. Olayın en çarpıcı yanı, IV. Mehmed’in bu infazlara onay vermesi ve cesetlerin Atmeydanı’ndaki bir çınara asılmasıdır. Bu görüntü, devlette otoritenin “düzeni hukukla değil, gözdağıyla” yeniden kurmaya çalıştığının sembolüne dönüştü; vak’a bu yüzden halk dilinde “Vakvak ağacına” benzetilerek anıldı. Ancak bu yöntem krizi çözmedi; tam tersine, merkezî idarenin ne kadar kırılganlaştığını gösterdi ve saray, ordunun baskısını dengelemek için daha sert ve daha merkezî bir toparlanmaya yöneldi. Nitekim olayın ardından devlet, maliye ve yönetimde düzen kurma ihtiyacını daha acil gördü; birkaç ay sonra Köprülü Mehmed Paşa’nın sadrazamlığa gelişiyle başlayacak Köprülüler döneminin sert disiplin ve mali-toplumsal toparlanma çizgisi için Çınar Vakası, adeta “bu böyle gitmez” diye çalan alarm zili oldu.
1678 | Venedik – Antonio Vivaldi doğdu.
Vivaldi, barok dönemi “akademik bir klasikten” çıkarıp popüler hafızaya kazıyan bestecilerdendir; Dört Mevsim sadece bir eser değil, bugün reklamdan sinemaya kadar pek çok alanda kullanılan kültürel bir dile dönüşmüştür. Kızlar Yetimhanesi/Ospedale della Pietà’da yaptığı çalışmalar, müzik eğitimini kurumsallaştırma açısından da önemlidir: besteciliği sadece “deha” değil, “üretim disiplini” olarak gösteren bir hayat.
1769 | Kavala – Kavalalı Mehmet Ali Paşa doğdu.
1769’da Kavala’da doğan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Osmanlı tarihinde “taşrada güçlenip merkeze yönelen” en büyük kırılmanın adıdır. Napolyon’un Mısır seferi sonrasında bölgede oluşan otorite boşluğunu iyi okudu; yerel güçlerle denge kurup rakiplerini tasfiye ederek Mısır’da ipleri eline aldı ve bir valilikten fazlasını inşa etti. Avrupa tarzı eğitim alan düzenli bir ordu, ona kaynak yaratacak merkezî vergi ve maliye sistemi, üretimi artırmaya dönük tarımsal düzenlemeler ve yönetimi taşıyacak bürokratik kadrolar kurdu. Bu sayede Mısır, İstanbul’a bağlı bir eyalet gibi görünse de fiilen kendi askeri ve ekonomik gücü olan yarı bağımsız bir devlete yaklaştı. Mehmet Ali Paşa’nın asıl sarsıcı etkisi, bu gücü sadece Mısır’da tutmamasıydı. Ordusuyla Suriye’ye, Anadolu’ya uzanan harekâtlar yaparak Osmanlı merkezini doğrudan zorladı; bu da İstanbul’a “taşra artık sadece vergi veren yer değil, gerektiğinde merkezle rekabet eden bir güç olabilir” gerçeğini kabul ettirdi. Onun yükselişi, Osmanlı’da modernleşme ve merkezîleşmenin bir seçenek değil, varlığını devam ettirme şartı olarak görülmesini hızlandırdı; Tanzimat’a giden reform ihtiyacının arkasında, dış baskılar kadar bu iç sarsıntının da ağır payı vardır.
1774 | Gökyüzü – Orion Bulutsusu gözlemleri.
4 Mart 1774’te William Herschel, kendi yaptığı teleskopla Orion Bulutsusu’nu (Messier 42) gözlemleyip çizimini yaptı. Ancak Orion Bulutsusu Herschel’le keşfedilmedi; teleskopla ilk tanımlayanlar arasında Nicolas-Claude Fabri de Peiresc (1610) anılır; Huygens 1659’da ayrıntılı bir çizim yayımlar; Messier ise 4 Mart 1769’da gözlemleyip kataloğuna M42 diye geçirir ve katalog ilk baskısını 1774’te yayımlar. Bu yüzden 1774, modern astronomide bulutsuların sistematik incelenmesine giden çizgide Herschel’in dönemi başlatan gözlemi olarak önemlidir. Popüler kültür tarafında Orion’un ayrı bir şöhreti var: Antik Mısır’da Orion takımyıldızı Osiris’le ilişkilendirilir, piramitlerin Orion’un yıldızlarıyla hizalı olabileceğine dair yorumlar yapılır; 1990’larda popülerleşen “Orion Correlation Theory” ise özellikle “piramitler–Orion Kuşağı” benzetmesini büyütür ve buradan “uzaylılar yaptı” gibi spekülatif iddialara kadar uzanan bir popüler anlatı üretir.
1877 | Moskova – Çaykovski’nin Kuğu Gölü balesi ilk kez sahnelendi.
Bugün klasik balenin zirvesi diye bildiğimiz Kuğu Gölü, ilk gösteriminde bugünkü ihtişamıyla doğmadı; zamanla yeniden koreografilerle, yeni yorumlarla büyüdü ve 20. yüzyılda evrensel bir sahne dili haline geldi. Bu eser, müziğin hikâyeyi nasıl taşıdığını ve bale estetiğinin nasıl dünya markasına dönüştüğünü gösteren en net örneklerden biridir.
1882 | İngiltere – Elektrikli tramvay ilk seferini yaptı.
Elektrikli tramvay, 1880’lerin başında Avrupa’da hızla denenmeye başlayan bir teknoloji dalgasıdır. Ancak dünyadaki ilk kalıcı/başarılı elektrikli tramvay örneği genellikle 1881 Berlin hattı olarak ifade edilir; Britanya ise çok erken dönemde bu teknolojiyi test edip yaygınlaştıran ülkelerden biri olmuştur. Yani 1882, elektrikli tramvayın ilk olarak sahneye çıkış yıllarından biridir; modern şehir ulaşımının temeli böyle atılır.
1923 | İzmir – İzmir İktisat Kongresi sona erdi; Misak-ı İktisadî kabul edildi.
İzmir İktisat Kongresi’nin 4 Mart 1923’te kapanışı, Kurtuluş Savaşı’nın ardından yeni devletin kendine sorduğu en zor soruya verilen cevabın resmileşmesidir: Siyasi bağımsızlık kazanıldı; peki ekonomik bağımsızlık nasıl kazanılacak? Kongre, tam da bu yüzden savaşın yorgunluğu geçmeden toplandı; ülke yakılmış, tarım ve ticaret ağları parçalanmış, sermaye birikimi zayıf, kapitülasyonların gölgesi hâlâ masadaydı ve Lozan görüşmeleri sürüyordu. İzmir’in seçilmesi de rastlantı değildi: Hem işgalin sembol şehirlerinden biriydi hem de ticaretin, limanın, dış dünya ile bağın merkezlerindendi. Kongreye çiftçi, tüccar, işçi ve sanayici temsilcileriyle geniş bir katılım sağlandı; amaç sadece devletin konuştuğu bir program değil, toplumun üretim kesimlerinin ortak iradesiymiş gibi görünen bir ekonomik yön haritası çıkarmaktı.
Kongrenin kapanışında Misak-ı İktisadî kabul edildi; bu metin, Cumhuriyet’in ekonomiye bakışını bir tür niyet ve hedefler bildirgesine dönüştürdü. Özünde şu iddiaları taşır: Üretim esas alınacak, tarım ve sanayi birlikte kalkınmanın omurgası olacak, yerli girişim ve yerli sermaye korunup güçlendirilecek, israfla değil verimlilikle büyünecek, dış dünyayla ilişki kurulacak ama bağımlılık üreten ayrıcalıklar ve denetimsiz tavizler yeniden geri gelmeyecek. Yani metin, bir yandan liberal ticaretin dilini tamamen reddetmeden millî çıkar şerhi koyuyor, diğer yandan da genç devletin temel refleksini ilan ediyordu: Ekonomi, bağımsızlığın devamıdır; bağımsızlık da ekonomiyle savunulur.
Bu kapanışın sonrası ise doğrudan politika üretimine dönüştü: Kongre, erken Cumhuriyet’in ekonomik yönünü belirleyen ilk büyük çerçeve olarak yıllarca referans verildi; devlet, bir yandan özel girişimi teşvik etmeye çalışırken öte yandan sermaye ve sanayi zayıf kaldıkça devletin daha aktif rol aldığı bir hatta ilerledi. Bankacılık ve kurumlaşma adımları, sanayiyi teşvik düzenlemeleri, tarımda üretimi artırma hamleleri ve 1930’larla birlikte güçlenen devletçilik çizgisi, “Misak-ı İktisadî’nin ruhu” diye anılan şeyin farklı yorumlarıydı. Kısacası 4 Mart 1923, Cumhuriyet’in ekonomiye dair ilk büyük cümlesinin noktalandığı; o cümlenin de sonraki on yılların kalkınma tartışmalarını belirleyen bir başlangıç metnine dönüştüğü gündür.
1924 | Türkiye – Halife Abdülmecid ve Osmanlı Hanedanı mensupları yurt dışına çıkarıldı.
Halifeliğin kaldırılmasının hemen ardından Halife Abdülmecid Efendi ile birlikte Osmanlı Hanedanı mensuplarının Türkiye dışına çıkarılması kararı uygulanmaya başladı. Bu uygulama, yeni rejimin meşruiyet kaynağını tek cümleyle ilan etmekti: Devletin merkezinde artık “hanedan/halife” gibi tarihsel semboller değil, Meclis iradesi ve Cumhuriyet kurumları duracaktı. Bu karar, hanedanın Türkiye’de kalıp siyasetin gölgesinde bir “alternatif odak” oluşturma ihtimalini baştan kapatmayı hedefledi. Uygulama pratikte hızla yürütüldü: Abdülmecid ve hanedan mensuplarına kısa süre içinde ülkeyi terk etmeleri bildirildi; hareket kısıtları ve pasaport/doküman düzenlemeleriyle çıkışlar organize edildi. Böylece Cumhuriyet, geçmişle ilişkisini sadece sembolik bir kopuşla değil, fiilî bir tasfiye hamlesiyle de kurdu; hanedan sürgünü, 1924’ün yeni devlet mimarisinin en net ve en geri dönüşsüz adımlarından biri olarak tarihe geçti.
1925 | Türkiye – Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edildi; İstiklal Mahkemeleri dönemi sertleşti.
4 Mart 1925’te TBMM’den geçen Takrir-i Sükûn Kanunu, Şeyh Said İsyanı’nın yarattığı güvenlik krizini hükümete olağanüstü yetkilerle donatarak aşmaya yönelik bir adımdır. Kanun, hükümete iki yıl boyunca “memleketin huzur ve sükûnunu bozduğu” düşünülen her türlü faaliyeti -yayın, örgütlenme, toplantı, propaganda- idari kararla durdurma, dergi-gazete kapatma, dernekleri dağıtma, kişileri sürgün etme gibi geniş bir alan açtı; bu yetki seti pratikte yalnız isyan bölgesine değil, ülke geneline yayılan bir siyasi fren mekanizmasına dönüştü. Aynı dönemde İstiklal Mahkemeleri yeniden devreye sokulup özellikle Diyarbakır hattında isyanla bağlantılı yargılamalar çok hızlı yürütülürken, Ankara’da da muhalefet ve basın üzerinde baskı artarak düzen sağlama hedefiyle siyasi alanın daraltılması birleşti. Kısa vadede devlet otoritesi sert biçimde tahkim edildi; uzun vadede ise Cumhuriyet’in erken döneminde güvenlik ile özgürlük arasındaki dengenin nerede kurulacağı tartışmasının en keskin eşiği bu günle birlikte oluştu.
1929 | Türkiye – Takrir-i Sükûn yürürlükten kalktı.
4 Mart 1929’da Takrir-i Sükûn Kanunu’nun süresi doldu ve kanun yürürlükten kalktı; bu, 1925’te olağanüstü yetkiyle açılan dönemin resmen kapanması demekti. Dört yıl boyunca hükümete geniş idari müdahale alanı veren bu çerçeve, basın ve siyaset üzerinde sert bir denetim hattı kurmuştu; 1929’daki bitiş, kâğıt üzerinde normal hukuka dönüş işareti verdi. Ancak pratikte bu kapanış, bir gecede eski serbestliğe dönmek anlamına gelmedi: O dönemde oluşan devlet refleksi, denetim alışkanlığı ve siyasal iklimin dili hemen değişmedi; istisna dönemi bitti ama istisnanın bıraktığı iz, kurumların hafızasında ve siyasetin tonunda uzun süre yaşamaya devam etti.
1934 | Ankara – Ankara Radyosu yayına başladı. Başkentin sesi ülkeye yayıldı.
4 Mart 1934’te Ankara Radyosu’nun yayına başlaması, Türkiye’de radyonun İstanbul merkezli bir yenilik olmaktan çıkıp devletin başkentten konuştuğu düzenli bir iletişim aracına dönüşmesinin eşiğidir. TRT’nin kendi tarihçesine göre Ankara’da radyo yayınları daha erken denemelerle 1920’lerin sonuna uzanır; fakat 1930’ların ortasından itibaren Ankara, program akışıyla, spiker diliyle ve kurum ciddiyetiyle ülkenin resmi sesi gibi çalışmaya başlar. Bu hattın zirvesi de 28 Ekim 1938’de vericinin güçlendirilmesiyle Ankara Radyosu’nun daha geniş kapsama/ulusal yayın niteliğine kavuşmasıdır; yani 1934, “Ankara’dan düzenli yayın”, 1938 ise “Ankara’dan daha güçlü ulusal etki” anlamına gelir. Radyonun neden bu kadar dönüştürücü olduğu çok somut: Okuryazarlık şartı istemez, eve doğrudan girer; haberin aynı anda duyulmasını, müziğin aynı anda paylaşılmasını ve devlet dilinin standartlaşmasını sağlar. Ankara Radyosu bu sayede sadece haber veren bir kanal değil, yıllar içinde doğru konuşma/spiker Türkçesi, canlı yayın alışkanlığı, müzik repertuvarı ve kültür programlarıyla ülkeye ritim veren bir merkeze dönüşmüştür.
1954 | Boston – İlk başarılı böbrek nakli gerçekleştirildi. Modern organ naklinin başladığı gün.
1954’te Boston’daki Peter Bent Brigham Hastanesi’nde cerrah Joseph Murray ve ekibi, böbrek yetmezliği yaşayan Richard Herrick’e, tek yumurta ikizi Ronald Herrick’ten alınan böbreği naklederek tarihteki ilk kalıcı başarıyı elde etti; ikiz olmaları, vücudun organı reddetmemesi açısından kritik avantajdı ve bu başarı organ naklini teoride mümkün olmaktan çıkarıp klinik bir gerçekliğe çevirdi. Bugün gelinen nokta ise bu başlangıcın büyütülmüş hâli: Bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar, daha güvenli cerrahi teknikler ve yoğun takip protokolleri sayesinde böbrek naklinde 1 yıllık greft (organ) sağkalımı çok yüksek oranlara ulaşmış durumda (ABD verilerinde 2016–2018 nakillerinde 1 yıl için %97’ler bandı raporlanıyor.) Buna rağmen ihtiyaç hâlâ arzın üzerinde; ABD’de ulusal bekleme listesinde 100 binden fazla kişi olduğu belirtiliyor. Dünya genelinde de organ nakli artık istisna değil, büyük bir sağlık alanı: 2024’te küresel ölçekte 173 binin üzerinde solid organ nakli bildiriliyor. Üstelik alan, yeni bir eşiğe daha yaklaşıyor: 2024’te Massachusetts General Hospital’da genetik olarak düzenlenmiş domuz böbreğinin yaşayan bir hastaya nakli yapıldı; bu çizgi, ileride organ kıtlığını azaltabilecek “ksenonakil” ihtimalini gerçek bir araştırma başlığına dönüştürdü.
1955 | Ankara – Türk Traktör’ün kökleri: Türk-Amerikan ortaklığıyla yerli traktör üretimine giden hat.
4 Mart 1955, Ankara’daki tesisin kâğıt üzerindeki ortaklıktan çıkıp fiilen üretime geçtiği tarih olarak anılır: Bir yıl önce (1954) Amerikan Minneapolis-Moline ile Türkiye’deki kamu/kurumsal ortakların girişimiyle Minneapolis Moline Türk Traktör ve Ziraat Makineleri A.Ş. kurulmuş, ardından Ankara’da (o dönemki sanayi altyapısı içinde) traktör montajına uygun bir üretim hattı hazırlanmıştı. 1955’te hattın işletmeye açılmasıyla birlikte ilk aşamada tam yerli üretim değil, montaj ağırlıklı bir başlangıç yapıldı; amaç tarımda hızla artan makine ihtiyacını ithalatla taşımak yerine, teknolojiyi içeride öğrenip üretim disiplinini kurarak yerli sanayiye çevirmekti. Bu model, Türkiye’de makineleşmenin yayılmasına doğrudan hız verdi. Traktör, sadece bir araç olarak değil, kırsalda verimlilik ve iş gücü dönüşümü yaratan bir ekonomi hamlesi olarak görüldü; tesis de zaman içinde montajdan üretime, farklı lisans dönemlerine ve nihayet bugünkü TürkTraktör kimliğine uzanan sanayi çizgisinin başlangıç halkası oldu.
1964 | İzmit – SEKA’da ilk toplu iş sözleşmesi imzalandı.
Kocaeli’nin sanayi hafızasında SEKA sadece bir fabrika değil, bir şehir kurumudur; 4 Mart 1964’te SEKA’da imzalanan ilk toplu iş sözleşmesi de bu kurumun çalışma ilişkilerini yeni bir düzleme taşıdı. 1963’te sendikalara toplu sözleşme hakkının tanınmasının hemen ardından gelen bu anlaşma, ücret, çalışma süreleri, sosyal haklar ve işyeri düzeni gibi başlıklarda kişisel pazarlık yerine kurallı bir endüstri ilişkisi kurdu. Bu tarih, İzmit’te sendikal örgütlülüğün ve işçi hakları kültürünün somutlaştığı bir eşik olarak okunur; SEKA’nın yıllar içinde Kocaeli’nin toplumsal belleğinde emekle yan yana anılmasının nedenlerinden biri de budur.
1964 | New York – BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs’a uluslararası güç gönderme kararını aldı.
4 Mart 1964’te BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar (özünde UNFICYP’in kurulması) Kıbrıs meselesini Türkiye açısından iki yönden kritik bir dönemece soktu: Birincisi, adada Türklerle Rumlar arasındaki şiddet tırmanırken kriz artık “iki toplumun iç çatışması” olmaktan çıkıp uluslararası güvenlik rejimiyle yönetilen bir dosyaya dönüştü; yani sahadaki dengeyi bundan sonra yalnız askeri güç değil, BM şemsiyesi de belirlemeye başladı. İkincisi, Türkiye’nin “garantörlük” pozisyonu, fiiliyatta BM’nin varlığıyla birlikte daha karmaşık bir diplomatik zemine oturdu: Barışı koruma gücü çatışmayı anlık olarak frenledi ama kalıcı bir siyasi çözüm üretmediği için mesele “dondurulmuş kriz” hâline geldi; Türkiye–Yunanistan hattındaki gerilim de bu tarihten sonra BM kararları, arabuluculuk girişimleri ve uluslararası hukuk dili üzerinden sürekli yeniden tartışılan bir çerçeveye taşındı. Kısacası 4 Mart 1964, Kıbrıs’ta silahların susturulmaya çalışıldığı ama sorunun aynı anda uluslararası hale geldiği ve Kısacası 4 Mart 1964, Kıbrıs’ta silahların susturulmaya çalışıldığı ama sorunun aynı anda uluslararası hale geldiği; Türkiye’nin Kıbrıs politikasının uzun yıllar boyunca hareket edeceği diplomatik çerçevenin netleştiği gündür.
1997 | Gökyüzü – Hale-Bopp kuyruklu yıldızı, 1997 baharında en parlak dönemine girdi.
Hale-Bopp, 20. yüzyılın en çok izlenen kuyruklu yıldızlarından biriydi; haftalarca çıplak gözle görülebilmesi onu astronomi olayı olmaktan çıkarıp kitlesel bir gökyüzü deneyimine dönüştürdü. Bilim tarafında ise uzun gözlem süresi, kuyruklu yıldızların yapısı ve gaz-toz üretimi üzerine veri birikimini büyüttü.
2000 | Türkiye – Yargıtay, “Mizgin” kararıyla Kürtçe/Kürt kökenli isimlerin nüfusta tesciline kapı araladı.
Mart 2000’in başında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun kamuoyunda “Mizgin davası” diye bilinen kararı, nüfus müdürlüklerinde “Türkçe değil” diye geri çevrilen isim tartışmasını bir üst mahkeme düzeyinde ilk kez açık biçimde ele aldı: Bitlis/Güroymak’ta bir baba, kızının nüfusta Hatice yazılan adının, çevrede bilindiği haliyle Mizgin/Mızgin olarak düzeltilmesini istedi; yerel mahkeme reddetti, dosya temyiz zincirinden geçip Hukuk Genel Kurulu’na geldi. Karar, ad koyma/isim düzeltme meselesini keyfî yasak alanından çıkarıp kişilik hakkı ve insan onuru eksenine yaklaştırdığı için önemliydi; isim meselesi artık sadece idarenin zevkiyle sınırlandırılan bir kayıt değil, kişinin kimliğiyle doğrudan ilgili bir hak olarak daha güçlü savunulabilir hale geldi. Bu içtihat bir anda her yerde uygulama birliği sağlamadı; fakat sonraki yıllarda Kürtçe isimlere yönelik idari direncin kırılmasına zemin hazırladı.
2012 | Rusya – Vladimir Putin yeniden devlet başkanı seçildi.
4 Mart 2012’de yapılan seçimde Vladimir Putin, üçüncü kez devlet başkanlığına döndü; bu dönüş, Rusya’da iktidarın “dönemsel değişim” yerine kişiye bağlı süreklilik mantığıyla kurulduğunu açık biçimde gösterdi. 2008–2012 arasında Medvedev’in cumhurbaşkanı olduğu dönemde Putin başbakan olarak sistemin merkezinde kalmıştı; 2012 seçimiyle birlikte bu merkez yeniden resmiyet kazandı ve Kremlin’in siyasi çizgisi daha belirginleşti. Seçim süreci ve sonrasında yaşanan protestolar, toplumda muhalefet enerjisinin arttığını gösterse de devletin buna cevabı daha sıkı denetim ve daha kontrollü bir siyasal alan oldu. Dış politikada ise “daha iddialı, daha sert” bir yaklaşımın zemini güçlendi; 2010’lar boyunca Rusya’nın hem yakın çevresinde hem de küresel siyasette daha görünür ve daha çatışmalı hamlelere yönelmesinin siyasi arka planı bu döneme dayanır.
