Günün Tarihi / 6 Temmuz
MÖ 371 – Sparta’nın yenilmezlik efsanesi çöktü; Thebai, Leuctra’da tarihi bir zafer kazandı
MÖ 6 Temmuz 371’de Thebai önderliğindeki Boeotia güçleri, Leuctra Muharebesi’nde Sparta ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaş, Antik Yunan tarihinde büyük bir dönüm noktası oldu. Çünkü Sparta, uzun süre kara savaşlarında yenilmez kabul edilen bir askerî güçtü.
Peloponez Savaşı’ndan sonra Sparta, Yunan dünyasının en etkili şehir devletlerinden biri hâline gelmişti. Atina’nın gücü kırılmış, birçok şehir Sparta’nın baskısı altında kalmıştı. Thebai ise bu düzene boyun eğmek istemeyen şehirlerden biriydi. Boeotia kentlerinin birliğini savunuyor, Sparta’nın Yunanistan üzerindeki üstünlüğüne karşı çıkıyordu.
Savaşta Thebai ordusunun başında Epameinondas vardı. Epameinondas, geleneksel hoplit savaş düzenini ters yüz eden cesur bir taktik uyguladı. Askerlerinin en güçlü bölümünü sol kanatta derin bir hat hâlinde topladı ve doğrudan Sparta’nın en seçkin birliklerinin üzerine sürdü. Bu, dönemin alışılmış savaş düzenine aykırı ama çok etkili bir hamleydi.
Sparta ordusunun başında Kral Kleombrotos bulunuyordu. Ancak Thebai saldırısı Sparta hattını sarstı. Kral savaşta öldü, Sparta’nın en seçkin askerleri ağır kayıplar verdi. Yüzyıllardır korku uyandıran Sparta hoplitleri, Leuctra ovasında ilk kez bu kadar açık ve sarsıcı biçimde yenildi.
Leuctra’nın sonucunda Sparta’nın yenilmezlik efsanesi çöktü. Thebai kısa süre için Yunan dünyasının en güçlü şehir devleti hâline geldi. Epameinondas’ın askerî dehası, sonraki dönemlerde savaş taktikleri üzerine düşünen birçok komutan için örnek kabul edildi.
Bu zaferin etkisi Sparta için yıkıcı oldu. Sparta’nın Yunanistan üzerindeki üstünlüğü sarsıldı, müttefikleri çözülmeye başladı, Peloponez’deki dengeler değişti. Thebai’nin yükselişi uzun sürmedi; ama Leuctra’dan sonra Sparta bir daha eski gücüne kavuşamadı.
Bu yüzden MÖ 6 Temmuz 371, Antik Yunan tarihinde çok önemli bir gündür. Leuctra’da Sparta’nın yüzyıllardır taşıdığı askerî korku ve yenilmezlik imajı parçalandı. Yunan dünyasında güç dengesi değişti, Thebai kısa süreli ama parlak bir üstünlük dönemine girdi.
1189 – Aslan Yürekli Richard İngiltere tahtına çıktı; ülkesinden çok Haçlı Seferi’yle hatırlanan kral oldu
6 Temmuz 1189’da II. Henry’nin ölümü üzerine oğlu I. Richard İngiltere tahtına çıktı. Tarihe daha çok “Aslan Yürekli Richard” ya da Fransızca adıyla “Richard Cœur de Lion” olarak geçen bu kral, Orta Çağ’ın en ünlü hükümdarlarından biri oldu.
Richard İngiltere kralıydı; ancak hayatı bugünkü anlamda “İngiliz kralı” kalıbına pek uymaz. Oxford’da doğmuştu ama gençliğinin ve yetişkinliğinin büyük bölümünü Fransa’daki Aquitaine, Normandiya ve Angevin topraklarında geçirdi. Fransızca ve Oksitanca kültür dünyasına yakındı. İngilizceyi ne kadar bildiği tartışmalıdır; ama İngiltere’den çok kıta Avrupası’ndaki toprakları ve savaşlarıyla ilgilendiği açıktır.
Tahta çıktığında Avrupa’nın en güçlü hanedan ağlarından birinin başındaydı. İngiltere kralı olmasının yanında Normandiya Dükü, Anjou Kontu ve Aquitaine Düküydü. Bu yüzden Richard’ın dünyası Londra ve Westminster’dan ibaret değildi. Onun krallığı, Manş Denizi’nin iki yakasına yayılan büyük bir feodal imparatorluğun parçasıydı.
Richard’ın en büyük tutkusu savaş ve şövalyelikti. 1190’da Üçüncü Haçlı Seferi’ne katıldı. Selahaddin Eyyubi’ye karşı Akka, Arsuf ve Yafa çevresindeki mücadeleleriyle Avrupa’da büyük bir ün kazandı. Cesareti, savaşçılığı ve sahadaki liderliği ona “Aslan Yürekli” lakabını kazandırdı.
Fakat bu kahramanlık imajının arkasında daha tartışmalı bir hükümdar portresi de vardır. Richard, on yıllık hükümdarlığı boyunca İngiltere’de çok az zaman geçirdi. Krallığını çoğu zaman vekillerine bıraktı; Haçlı Seferi, esaret yılları ve Fransa’daki savaşları için İngiltere’den ağır vergiler topladı. Bu yüzden bazı tarihçiler onu parlak bir savaşçı ama zayıf bir ülke yöneticisi olarak değerlendirir.
Yine de Richard’ın adı Orta Çağ efsanelerinin en güçlü figürlerinden biri hâline geldi. Robin Hood anlatılarında “iyi kral” olarak yer aldı; yokluğunda ülkeyi kötü yöneten kardeşi John’a karşı adaletin sembolü gibi gösterildi. Tarihsel gerçek bundan daha karmaşıktır, ama efsane Richard’ı Avrupa’nın en tanınmış krallarından biri yaptı.
1415 – Luther’den bir asır önce reform isteyen Jan Hus yakıldı; Avrupa’da dinî isyanın fitili ateşlendi
6 Temmuz 1415’te Çek din adamı ve düşünür Jan Hus, Konstanz Konsili’nin kararıyla yakılarak idam edildi. Hus, Katolik Kilisesi’ndeki yozlaşmayı, din adamlarının zenginliğini ve kilise otoritesinin kötüye kullanılmasını eleştiriyordu.
Jan Hus, Martin Luther’den yaklaşık bir yüzyıl önce kilisede reform isteyen önemli isimlerden biriydi. İnancın yalnız kilise hiyerarşisinin denetiminde değil, kutsal metin ve vicdan üzerinden de anlaşılması gerektiğini savundu. Bu görüşler, dönemin Avrupa’sında son derece tehlikeli kabul edildi.
Konstanz’a güvence verilerek çağrıldı; ancak burada tutuklandı, yargılandı ve düşüncelerinden vazgeçmesi istendi. Hus geri adım atmadı. 6 Temmuz 1415’te “sapkın” ilan edilerek diri diri yakıldı.
Onun ölümü Bohemya’da büyük öfke yarattı, Hussit hareketini ve savaşlarını tetikledi. Daha sonra Avrupa’da Reform’a giden yolda Jan Hus’un adı, kilise otoritesine karşı vicdan ve inanç mücadelesinin erken sembollerinden biri hâline geldi.
Bu yüzden 6 Temmuz 1415, Avrupa düşünce ve din tarihi açısından önemli bir gündür. O gün yakılan Jan Hus, kendisinden sonra gelecek büyük dinî kırılmaların habercisi oldu.
1517 – Kâbe anahtarları Yavuz Sultan Selim’e sunuldu; kutsal topraklarda Osmanlı dönemi başladı
6 Temmuz 1517’de Mekke Emîri Şerîf II. Berekât’ın oğlu Ebû Nümey, Kahire’de bulunan Yavuz Sultan Selim’e Kâbe’nin anahtarlarını, değerli hediyeleri ve bazı mukaddes emanetleri sundu. Bu olay, Hicaz’ın Osmanlı hâkimiyetini tanımasının önemli sembollerinden biri oldu.
Yavuz Sultan Selim, Mercidâbık ve Ridâniye zaferleriyle Memlük Devleti’ne son vermiş, Suriye ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katmıştı. Memlükler uzun süre Mekke ve Medine’nin hamiliğini üstlenmişti. Mısır’ın Osmanlı yönetimine geçmesiyle birlikte Hicaz’daki siyasi denge de değişti.
Mekke Emîri Şerîf Berekât, yeni gücü tanıdı ve Osmanlı padişahına bağlılığını bildirdi. Oğlu Ebû Nümey’in Kahire’ye gelerek Kâbe anahtarlarını takdim etmesi, yalnız diplomatik bir bağlılık göstergesi değildi. Bu, İslam dünyasının en kutsal iki şehri olan Mekke ve Medine’nin korunması sorumluluğunun artık Osmanlı padişahlarına geçtiğini gösteren güçlü bir işaretti.
Bu gelişmeden sonra Osmanlı padişahları “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” yani “Mekke ve Medine’nin hizmetkârı” unvanını kullanmaya başladı. Bu unvan, “hükmeden” değil, “hizmet eden” anlamıyla özellikle önemliydi. Osmanlı yönetimi, Haremeyn’e surre alaylarıyla para ve erzak göndermeyi, hac yollarının güvenliğini sağlamayı ve kutsal şehirlerin ihtiyaçlarını karşılamayı padişahlığın en önemli görevlerinden biri saydı.
6 Temmuz 1517’de sunulan emanetler de bu tarihsel geçişin manevi boyutunu temsil ediyordu. Hz. Muhammed’e, bazı peygamberlere, sahabeye ve Haremeyn’e nispet edilen mukaddes eşyalar zamanla İstanbul’a getirildi ve Topkapı Sarayı’nda büyük bir titizlikle korundu. Bugün “Mukaddes Emanetler” ya da “Emanet-i Mukaddese” diye anılan bu koleksiyon, Osmanlı’nın dini ve sembolik meşruiyet anlayışının da merkezinde yer aldı.
Bu olay, halifeliğin Osmanlılara geçişi tartışmalarıyla da birlikte anılır. Ancak modern tarihçilikte hilafetin Yavuz’a bir törenle devredilip devredilmediği tartışmalıdır. Buna rağmen kesin olan şudur: Mısır’ın fethi ve Hicaz’ın Osmanlı hâkimiyetini tanımasıyla birlikte Osmanlı padişahlarının İslam dünyasındaki itibarı büyük ölçüde arttı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1517, Osmanlı tarihi açısından çok önemli bir gündür. O gün Kâbe anahtarlarının ve mukaddes emanetlerin Yavuz Sultan Selim’e sunulması, Osmanlı’nın İslam dünyasının kutsal şehirlerinin hamiliğini üstlenen büyük bir imparatorluk hâline geldiğini gösterdi.
1535 – Ütopya’nın yazarı Thomas More idam edildi; VIII. Henry’nin kilisesine boyun eğmedi
6 Temmuz 1535’te İngiliz devlet adamı, düşünür ve yazar Sir Thomas More, Londra’daki Tower Hill’de idam edildi. More, Kral VIII. Henry’yi İngiltere Kilisesi’nin başı olarak kabul etmeyi reddettiği için “hain” ilan edilmişti.
Thomas More, yalnız bir siyasetçi değildi. 1516’da yayımlanan Utopia (Ütopya) adlı eseriyle Avrupa düşünce tarihinin en etkili metinlerinden birini yazdı. Bu kitapta hayali bir ada ülkesi üzerinden adalet, mülkiyet, yönetim, din, savaş ve toplum düzeni üzerine sorular sordu. “Ütopya” kelimesi zamanla bir kitap adı olmaktan çıktı; gerçekleşmesi zor ama daha iyi bir dünya hayalini anlatan evrensel bir kavrama dönüştü.
More, VIII. Henry döneminde İngiltere’nin en yüksek devlet görevlerinden birine kadar yükseldi. Lord Chancellor, yani kralın en önemli hukuk ve yönetim danışmanlarından biri oldu. Ancak kralın evlilik meselesi ve Roma Katolik Kilisesi’nden kopuş süreci, More’un hayatını değiştirdi.
VIII. Henry, Aragonlu Catherine ile evliliğini sonlandırmak ve Anne Boleyn’le evlenmek istiyordu. Papa bu ayrılığı onaylamayınca kral, İngiltere’de kilise üzerindeki otoriteyi kendi eline almaya yöneldi. 1534’te çıkarılan Üstünlük Yasası ile kral, İngiltere Kilisesi’nin başı ilan edildi.
Thomas More bu yeni düzeni kabul etmedi. Açık bir isyan başlatmadı; ama vicdanına aykırı gördüğü yemini etmeyi reddetti. Onun suskunluğu bile VIII. Henry yönetimi için tehlikeli sayıldı. Çünkü More gibi saygın bir hukukçunun ve eski devlet adamının bu karara onay vermemesi, kralın yeni kilise düzenine gölge düşürüyordu.
More yargılandı ve vatana ihanetle suçlandı. Sonunda idama mahkûm edildi. 6 Temmuz 1535 sabahı Tower Hill’de başı kesilerek öldürüldü. Rivayete göre darağacına çıkarken bile soğukkanlılığını ve ince mizahını korudu. Daha sonra Katolik Kilisesi tarafından aziz ilan edildi.
Thomas More’un hikâyesi tarih boyunca farklı biçimlerde yorumlandı. Kimileri onu vicdan özgürlüğünün ve inancına bağlılığın simgesi olarak gördü. Kimileri ise Katolik inancı savunurken kendi döneminde farklı inançlara karşı sert tutumunu hatırlattı. Bu yüzden More, tek boyutlu bir kahraman değil hem büyük bir düşünür hem de döneminin sert dini çatışmaları içinde yer alan karmaşık bir tarih figürüdür.
1827 – Londra Antlaşması imzalandı; Yunan bağımsızlığına ve Navarin faciasına giden yol açıldı
6 Temmuz 1827’de İngiltere, Fransa ve Rusya arasında Londra Antlaşması imzalandı. Antlaşma, 1821’den beri süren Yunan İsyanı’nı sona erdirmek için hazırlanmıştı. Görünürde amaç Osmanlı Devleti ile Yunan isyancılar arasında barış sağlamaktı; fakat gerçekte Avrupa’nın üç büyük gücü, Yunan meselesine artık doğrudan müdahale etmeye karar veriyordu.
Mora’da başlayan Yunan İsyanı, kısa sürede Avrupa kamuoyunun büyük ilgisini çekti. Antik Yunan hayranlığı, Hristiyanlık dayanışması, romantik milliyetçilik ve Osmanlı karşıtlığı birleşince Yunan davası Avrupa’da güçlü bir destek buldu. Lord Byron gibi isimlerin Yunan isyanına katılması da bu ilgiyi daha görünür hâle getirdi.
Osmanlı Devleti ise isyanı bastırmak için Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan yardım istedi. Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa komutasındaki Mısır kuvvetleri Mora’da etkili olmaya başlayınca Avrupa devletleri daha sert bir tutum aldı. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı’nın Yunan isyanını tamamen bastırmasını istemiyordu. Bu nedenle Londra’da bir araya gelerek yeni bir düzen önerdiler.
Antlaşmaya göre Yunanistan, Osmanlı Devleti’ne bağlı ama kendi iç yönetiminde özerk bir yapı olacaktı. Osmanlı padişahına vergi ödeyecek, fakat fiilen ayrı bir siyasi varlık hâline gelecekti. Osmanlı Devleti bu düzenlemeyi kabul etmedi. Çünkü bu, imparatorluğun içinde Avrupa devletlerinin baskısıyla yeni bir özerk bölge kurulması anlamına geliyordu.
Londra Antlaşması’nın asıl ağırlığı burada ortaya çıktı. Antlaşmanın gizli hükümleri, Osmanlı kabul etmezse üç devletin donanmalarıyla müdahale etmesinin yolunu açıyordu. Nitekim birkaç ay sonra İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları Mora kıyılarındaki Navarin Limanı’na girdi. 20 Ekim 1827’de Osmanlı-Mısır donanması burada yakıldı. Navarin, Osmanlı denizcilik tarihinin en ağır felaketlerinden biri oldu.
Londra Antlaşması böylece diplomatik bir metin olarak kalmadı. Yunan bağımsızlığının uluslararası alanda önünü açan, Osmanlı Devleti’nin iç meselesine büyük devletlerin müdahalesini resmileştiren ve Doğu Akdeniz’de güç dengelerini değiştiren bir dönüm noktası oldu. Bu süreç sonunda Yunanistan, 1830’da bağımsız devlet olarak tanınacaktı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1827, Osmanlı ve Avrupa tarihi açısından önemli bir gündür. Londra’da atılan imzalar, yalnız masada kalmadı; birkaç ay sonra Navarin’de top seslerine, yanan gemilere ve imparatorluğun çözülme sürecinde yeni bir kırılmaya dönüştü.
1854 – Elektriğin temel yasasına adını veren Georg Ohm öldü
6 Temmuz 1854’te Alman fizikçi ve matematikçi Georg Simon Ohm, Münih’te hayatını kaybetti. Bugün adı, elektrikle ilgili en temel kavramlardan biri olan “Ohm Yasası” ve elektrik direncinin birimi “ohm” ile yaşamaya devam ediyor.
Ohm, 1789’da Almanya’nın Erlangen kentinde doğdu. Babası bir çilingirdi; ama çocuklarının eğitimine büyük önem veren, kendini yetiştirmiş meraklı bir insandı. Georg Ohm’un matematik ve fizik ilgisinin temeli de büyük ölçüde bu aile ortamında atıldı. Daha sonra öğretmenlik yaptı, matematik ve fizik dersleri verdi; bilimsel çalışmalarını da çoğu zaman büyük üniversite laboratuvarlarının dışında, sınırlı imkânlarla sürdürdü.
Onu bilim tarihine geçiren çalışma, elektrik akımı üzerineydi. 19. yüzyılın başlarında elektrik henüz bugünkü gibi gündelik hayatın merkezinde değildi. Volta pili yeni yeni kullanılıyor, bilim insanları elektrik akımının nasıl davrandığını anlamaya çalışıyordu. Ohm, kendi hazırladığı düzeneklerle tel uzunluğu, gerilim, akım ve direnç arasındaki ilişkiyi ölçmeye başladı.
1827’de yayımladığı Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet adlı eserinde bugün “Ohm Yasası” diye bildiğimiz ilişkiyi ortaya koydu. Basit anlatımla bu yasa, bir elektrik devresinde akımın gerilimle doğru, dirençle ters orantılı olduğunu gösterir. Yani gerilim arttıkça akım artar; direnç arttıkça akım azalır. Bugün okullarda, mühendislikte, elektrik tesisatında ve elektronik devrelerde kullanılan en temel bilgilerden biri budur.
Bu formül ilk bakışta kuru bir fizik bilgisi gibi görünebilir. Oysa modern dünyanın elektrikle çalışan neredeyse bütün düzeni bu ilişkinin anlaşılmasına dayanır. Ampullerden telefon şarjlarına, evlerdeki sigortalardan bilgisayar devrelerine, otomobillerden fabrikalardaki makinelere kadar elektrik akımının güvenli ve hesaplanabilir biçimde kullanılmasında Ohm’un ortaya koyduğu ilkenin payı vardır.
Fakat Ohm’un çalışması kendi döneminde büyük bir takdir görmedi. Kitabı ilk yayımlandığında yeterince anlaşılmadı, hatta bazı çevrelerde soğuk karşılandı. Çünkü Ohm, elektriği matematiksel olarak açıklanabilecek bir düzen içinde ele alıyordu. Bu yaklaşım zamanla modern fizik ve mühendisliğin temel yöntemlerinden biri hâline gelecekti.
Ohm’un değeri daha sonra anlaşıldı. 1841’de Londra’daki Royal Society tarafından Copley Madalyası ile ödüllendirildi. Bu, dönemin en saygın bilim ödüllerinden biriydi. 1852’de Münih Üniversitesi’nde deneysel fizik profesörü oldu. Ancak bu göreve geldikten kısa süre sonra, 6 Temmuz 1854’te hayatını kaybetti.
Georg Ohm’un adı bugün elektrik direncinin uluslararası birimi “ohm” onun adıyla anılır ve Ω simgesiyle gösterilir. Bu bile tek başına, onun bilime bıraktığı mirasın büyüklüğünü anlatmaya yeter.
Bu yüzden 6 Temmuz 1854, bilim tarihi açısından önemli bir gündür. O gün hayatını kaybeden Georg Ohm, elektriğin ölçülebilir, hesaplanabilir ve yönetilebilir bir doğa olayı olarak anlaşılmasına büyük katkı yaptı. Modern elektrik çağının temel taşlarından biri onun adıyla tarihe geçti.
1885 – Kuduz aşısı ilk kez bir çocuğa uygulandı; ölümcül hastalığa karşı umut doğdu
6 Temmuz 1885’te Fransız bilim insanı Louis Pasteur’ün geliştirdiği kuduz aşısı, ilk kez bir insana uygulandı. Aşı yapılan kişi, kuduz bir köpek tarafından defalarca ısırılmış 9 yaşındaki Joseph Meister’di. O gün atılan adım, tıp tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri oldu.
Kuduz, o dönemde neredeyse kesin ölüm anlamına geliyordu. Hastalık belirtileri başladıktan sonra kurtulma ihtimali yok denecek kadar azdı. Isırılan bir insan için bekleyiş, çoğu zaman ölüm korkusuyla geçen çaresiz bir sürece dönüşüyordu. Bu yüzden Joseph Meister’in durumu çok ağır ve acildi.
Pasteur yıllardır kuduz üzerinde çalışıyordu. Virüsü zayıflatılmış hâle getirerek bağışıklık oluşturma fikri üzerinde deneyler yapmıştı. Ancak bu yöntem daha önce bir insanda denenmemişti. Üstelik Pasteur hekim değil, kimyager ve mikrobiyologdu. Bu nedenle uygulama büyük bir bilimsel cesaret kadar ciddi bir sorumluluk da taşıyordu.
Joseph Meister’in annesi çocuğunu Pasteur’e getirdiğinde, doktorlar durumun umutsuzluğunu biliyordu. Pasteur, hekim arkadaşlarının desteğiyle tedaviyi denemeye karar verdi. Aşı, Dr. Jacques-Joseph Grancher tarafından uygulandı. Meister’e günler boyunca, giderek daha güçlü hâle gelen dozlarla enjeksiyon yapıldı.
Sonuç başarılı oldu. Joseph Meister kuduz hastalığına yakalanmadan hayatta kaldı. Bu başarı yalnız bir çocuğun hayatını kurtarmadı; aşı biliminin ve mikrop teorisinin gücünü bütün dünyaya gösterdi. Pasteur bir anda, tüm dünyada insanlığı ölümcül hastalıklara karşı koruyabilecek bilimin sembollerinden biri hâline geldi.
Kuduz aşısının başarısı, modern tıpta yeni bir kapı açtı. İnsanlar artık bazı ölümcül hastalıklara kader gibi bakmak zorunda değildi. Laboratuvar çalışmaları, deney, bağışıklık ve aşı fikri, halk sağlığının merkezine doğru ilerliyordu. Pasteur Enstitüsü’nün kurulmasına giden yol da bu büyük başarının ardından açıldı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1885, tıp tarihi açısından unutulmaz bir gündür. O gün kuduz bir köpek tarafından ısırılan küçük Joseph Meister’e yapılan aşı, insanlığın hastalıklara karşı bilimle savaşabileceğini gösteren en güçlü örneklerden biri oldu.
1893 – Kısa öykünün büyük ustası Guy de Maupassant öldü; edebiyatın en keskin kalemlerinden biri sustu
6 Temmuz 1893’te Fransız yazar Guy de Maupassant, Paris yakınlarındaki Passy’de hayatını kaybetti. Yalnızca 42 yaşındaydı; ama kısa ömrüne sığdırdığı öyküler ve romanlarla dünya edebiyatının en etkili yazarlarından biri oldu.
Maupassant, 1850’de Fransa’nın Normandiya bölgesinde doğdu. Çocukluğu boyunca deniz kıyılarını, küçük kasabaları, köylüleri, balıkçıları ve taşra insanlarını yakından gözlemledi. Daha sonra Paris’te memur olarak çalıştı. Bu iki dünya, yani taşranın sert gündelik hayatı ile Paris’in hırslı, ikiyüzlü ve sınıf ayrımına dayalı toplumu, onun edebiyatının ana malzemesine dönüştü.
Edebiyat yolunda en büyük öğretmeni Gustave Flaubert oldu. Flaubert, Maupassant’a cümleyi sıkı kurmayı, gereksiz süsten kaçınmayı ve insanı bütün çıplaklığıyla göstermeyi öğretti. Maupassant da bu dersi çok iyi aldı. Onun öykülerinde uzun açıklamalar, büyük nutuklar, fazla süslü cümleler yoktur. Bir insanın açgözlülüğü, korkusu, arzusu, küçük hesapları ya da trajedisi çoğu zaman birkaç sayfada bütün sertliğiyle görünür.
Maupassant’ın asıl çıkışı 1880’de yayımlanan Boule de Suif (Yağ Tulumu) ile geldi. Fransa-Prusya Savaşı sırasında geçen bu öykü, savaş, ahlak, sınıf kibri ve ikiyüzlülük üzerine acımasız bir anlatıydı. Öykü büyük ilgi gördü ve Maupassant kısa sürede dönemin en çok okunan yazarlarından biri hâline geldi. Ardından La Parure, Türkçeye Gerdanlık ya da Kolye adıyla çevrilen ünlü öyküsü, dünya edebiyatının en çarpıcı sonlarından biriyle klasikleşti.
Maupassant yalnızca öykü yazmadı. Une Vie (Bir Hayat), Bel-Ami (Güzel Dost) ve Pierre et Jean (Pierre ve Jean) gibi romanlarında da 19. yüzyıl Fransız toplumunu sert bir gerçekçilikle anlattı. Özellikle Güzel Dost, yakışıklılığını, cazibesini ve fırsatçılığını kullanarak yükselen bir gazetecinin hikâyesi üzerinden basın, siyaset, para ve iktidar ilişkilerini ele aldı. Bugün okunduğunda bile romanın anlattığı hırs, medya gücü ve toplumsal tırmanma arzusu şaşırtıcı ölçüde tanıdıktır.
Onu büyük yapan şey, insanı romantikleştirmemesidir. Maupassant’ın dünyasında insanlar çoğu zaman soylu ideallerle değil; korkuyla, çıkarla, arzuya yenilerek, gösteriş merakıyla ya da sınıf atlama hayaliyle hareket eder. Bu yüzden onun metinleri yer yer acımasız görünür. Fakat bu acımasızlık, hayata dikkatle bakan bir yazarın gerçeği süslemeden gösterme kararlılığından gelir.
Kariyeri çok kısa sürdü ama inanılmaz derecede verimliydi. Yaklaşık on yıl içinde yüzlerce kısa öykü, altı roman, gezi yazıları ve şiirler yayımladı. Kısa öykü türünde Çehov, O. Henry ve Somerset Maugham gibi yazarlarla birlikte anılmasının nedeni de budur. Maupassant, birkaç sayfada karakter kurmanın, atmosfer yaratmanın ve okuru finalde sarsmanın ustalarından biri oldu.
Hayatının son yılları ise ağır bir hastalık ve ruhsal çöküşle geçti. Giderek artan psikolojik sorunlar yaşadı; 1892’de intihar girişiminde bulundu ve bir kliniğe yatırıldı. 6 Temmuz 1893’te burada hayatını kaybetti.
Bu yüzden 6 Temmuz 1893, dünya edebiyatı açısından önemli bir gündür. O gün ölen Guy de Maupassant, kısa öykünün yalnız küçük bir anlatı biçimi olmadığını; birkaç sayfanın içine bütün bir toplumun, bir insan karakterinin ve acı bir hayat gerçeğinin sığabileceğini gösteren büyük yazarlardan biri olarak tarihe geçti.
1907 – Acıyı ve kimliği resme dönüştüren Frida Kahlo doğdu
6 Temmuz 1907’de Meksikalı ressam Frida Kahlo, Mexico City’nin Coyoacán semtinde doğdu. Bugün yalnız Meksika sanatının değil, dünya popüler kültürünün de en tanınan yüzlerinden biri olarak kabul edilir.
Frida Kahlo’nun hayatı çocuk yaşta geçirdiği çocuk felci ve gençliğinde yaşadığı ağır otobüs kazasıyla değişti. Uzun süre yatakta kalmak zorunda kaldı. Resimle kurduğu ilişki de bu acı, hareketsizlik ve içe dönüş dönemlerinde güçlendi.
En çok otoportreleriyle tanındı. Ancak bu portreler yalnız yüzünü gösteren resimler değildir. Bedensel acı, kadınlık, kimlik, yalnızlık, aşk, kıskançlık, Meksika kültürü ve politik duruş onun tablolarında iç içe geçer. Kendi hayatını saklamadan, süslemeden, bazen rahatsız edici bir açıklıkla resme taşıdı.
Diego Rivera ile yaşadığı fırtınalı ilişki de Frida efsanesinin önemli parçalarından biri oldu. Fakat onu yalnız “Rivera’nın eşi” olarak görmek büyük haksızlık olur. Frida Kahlo, kendi bedenini ve hikâyesini sanatın merkezine koyarak 20. yüzyılın en özgün ressamlarından biri hâline geldi.
Bu yüzden 6 Temmuz 1907, sanat tarihi açısından önemli bir doğum günüdür. O gün doğan Frida Kahlo, acının, kimliğin ve kişisel tarihin büyük sanata dönüşebileceğini gösteren unutulmaz bir sanatçı oldu.
1917 – Akabe Arap isyancıların eline geçti; Osmanlı cephesi sarsıldı, Arabistanlı Lawrence efsanesi büyüdü
6 Temmuz 1917’de Arap isyan kuvvetleri, Osmanlı’nın Kızıldeniz kıyısındaki stratejik limanlarından Akabe’yi ele geçirdi. Harekât, I. Dünya Savaşı’nın Ortadoğu Cephesi’nde önemli bir dönemeç oldu. Bu baskın aynı zamanda T. E. Lawrence’ın, yani “Arabistanlı Lawrence” efsanesinin de en çok anlatılan bölümlerinden biri hâline geldi.
Akabe, Osmanlı için önemli bir askeri noktadaydı. Kızıldeniz’in kuzey ucunda yer alıyor, Sina ve Hicaz hattı açısından stratejik değer taşıyordu. İngilizler ve Arap isyan kuvvetleri için Akabe’nin alınması, hem deniz yoluyla ikmal imkânı sağlayacak hem de Şam’a ve Filistin cephesine doğru ilerleyişin önünü açacaktı.
Akabe’nin savunması daha çok denizden gelecek saldırıya göre düşünülmüştü. Lawrence ve Arap isyanının önde gelen isimleri ise beklenmedik bir yol seçti. Kuvvetler, çöl içinden zorlu bir yürüyüşle Akabe’ye kara tarafından yaklaştı. Bu hem askeri bakımdan cesur hem de psikolojik olarak etkili bir hamleydi.
Harekâtın Arap tarafındaki önemli isimlerinden biri Howeitat kabilesinin güçlü lideri Auda Abu Tayi’ydi. Şerif Nasır da kuvvetlerin başındaki önemli komutanlardandı. Lawrence ise İngiliz subayı ve irtibat görevlisi olarak harekâtın planlanmasında, kabilelerle ilişki kurulmasında ve İngiliz desteğinin sağlanmasında rol oynadı.
6 Temmuz’da Akabe düştü. Osmanlı garnizonu teslim oldu ya da dağıldı. Böylece Arap isyan kuvvetleri Kızıldeniz’de önemli bir limana kavuştu. İngilizler için bu başarı, Arap İsyanı’nı daha etkili biçimde destekleme ve Osmanlı’nın güney cephelerini yıpratma fırsatı yarattı.
Akabe’nin alınması askeri olduğu kadar propaganda açısından da büyük değer taşıdı. Lawrence, bu harekâttan sonra İngiliz kamuoyunda giderek daha ünlü bir figüre dönüştü. Daha sonra yazdığı Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Sütunu) ve 1962 yapımı Lawrence of Arabia (Arabistanlı Lawrence) filmi, Akabe baskınını modern popüler kültürün unutulmaz savaş sahnelerinden biri hâline getirdi.
Fakat bu hikâyeyi yalnız Lawrence üzerinden okumak eksik olur. Akabe’nin alınmasında Arap isyancıların, yerel kabilelerin, Auda Abu Tayi gibi liderlerin ve İngilizlerin bölgedeki stratejik hesaplarının birlikte etkisi vardı. Lawrence bu hikâyenin en meşhur yüzü oldu; ama sahadaki başarı çok daha geniş bir siyasi ve askeri işbirliğinin sonucuydu.
Bu yüzden 6 Temmuz 1917, Osmanlı ve Ortadoğu tarihi açısından önemli bir gündür. Akabe’nin düşmesi, Arap İsyanı’nı güçlendirdi, Osmanlı’nın Hicaz ve Suriye-Filistin hattındaki konumunu zorlaştırdı ve “Arabistanlı Lawrence” adını gerçek ile efsanenin birbirine karıştığı büyük bir tarih hikâyesine dönüştürdü.
1920 – Kocaeli İngiliz işgaline girdi; İzmit’in Millî Mücadele yıllarındaki en karanlık günleri başladı
6 Temmuz 1920’de İngiliz kuvvetleri İzmit’i işgal etti. Bu tarih, Kocaeli’nin Millî Mücadele yıllarındaki en sarsıcı dönemeçlerinden biridir. İstanbul’a yakınlığı, demiryolu bağlantısı, limanı ve Anadolu’ya açılan geçit konumu nedeniyle İzmit, işgal güçleri açısından stratejik bir merkezdi.
Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti fiilen dağılma sürecine girmiş, Anadolu’nun pek çok yerinde işgaller başlamıştı. İzmit ve çevresi de bu süreçte hem İstanbul’un gölgesinde hem de Anadolu’daki direniş hattının eşiğinde kaldı.
İngiliz işgali, yalnız askerî bir kontrol anlamına gelmiyordu. Bölgede Millî Mücadele yanlılarını izlemek, direniş ağlarını kırmak ve Anadolu’ya geçişleri denetlemek de bu işgalin parçasıydı. İzmit, kısa süre sonra daha da ağır bir döneme girecek; İngilizlerin ardından Yunan işgali ve bölgede yaşanan şiddet olayları Kocaeli hafızasında derin izler bırakacaktı.
Kocaeli, Millî Mücadele’de İstanbul’dan Anadolu’ya geçişlerin, silah ve insan hareketliliğinin, yerel direnişin ve işgal baskısının kesiştiği kritik bir bölgeydi. Bu nedenle 6 Temmuz 1920, kentin yakın tarihinde özel bir yere sahiptir.
Bu yüzden 6 Temmuz 1920, Kocaeli tarihi açısından mutlaka hatırlanması gereken bir gündür. O gün başlayan İngiliz işgali, İzmit’in Millî Mücadele yıllarındaki karanlık döneminin kapısını açtı; ama aynı zamanda kentin kurtuluşa giden direniş hafızasının da parçası oldu.
1925 – Beyin cerrahisinde mikrocerrahi çağını açan Gazi Yaşargil doğdu
6 Temmuz 1925’te Prof. Dr. Mahmut Gazi Yaşargil, Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğdu. Yaşargil, ilerleyen yıllarda yalnız Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli beyin cerrahlarından biri hâline geldi.
Tıp eğitimine II. Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’da başladı. Almanya’da başladığı eğitimini savaş koşulları nedeniyle İsviçre’de sürdürdü. Basel Üniversitesi’nde tıp öğrenimini tamamladıktan sonra nöroşirürji alanına yöneldi. Onu dünya çapında özel kılan şey ise beyin cerrahisinde mikroskobun ve çok ince cerrahi tekniklerin kullanımını geliştirmesiydi.
Gazi Yaşargil, beyin damarları, tümörler ve epilepsi cerrahisi gibi son derece hassas alanlarda yeni yöntemlerin öncülerinden oldu. Beynin en küçük damarlarına ve en derin bölgelerine daha güvenli biçimde ulaşmayı sağlayan mikronöroşirürji teknikleri, modern beyin cerrahisinin yönünü değiştirdi. Bugün birçok ameliyatın daha az riskle yapılabilmesinde onun geliştirdiği yöntemlerin ve aletlerin payı vardır.
Yaşargil’in çalışmaları, yalnız ameliyathane pratiğini değil, beyin cerrahisi eğitimini de etkiledi. Dünyanın farklı ülkelerinden çok sayıda hekim onun yanında eğitim aldı. İsviçre’de Zürih Üniversitesi’nde ve daha sonra ABD’de Arkansas Üniversitesi’nde görev yaptı. Adı, nöroşirürji dünyasında bir okul hâline geldi.
1999’da Amerikan Beyin Cerrahları Birliği tarafından “yüzyılın beyin cerrahı” seçildi. Bu unvan, onun tıp tarihindeki yerini gösteren en güçlü işaretlerden biri oldu. Türkiye’de de adına hastaneler, kürsüler ve bilimsel toplantılar düzenlendi; başarıları büyük bir gurur kaynağı olarak görüldü.
Gazi Yaşargil, 10 Haziran 2025’te İsviçre’de hayatını kaybetti. 100. yaşına kısa süre kala gelen ölümü, yalnız Türkiye’de değil, dünya tıp çevrelerinde de büyük üzüntü yarattı. Ardında, binlerce hastaya umut olmuş ameliyat teknikleri, yetiştirdiği cerrahlar ve beyin cerrahisini değiştiren büyük bir bilim mirası bıraktı.
1927 – Devletin işlemleri yargı denetimine açıldı; Danıştay göreve başladı
6 Temmuz 1927’de Danıştay göreve başladı. Cumhuriyet yönetimi, Osmanlı’daki Şûrâ-yı Devlet geleneğini yeni devletin hukuk düzeni içinde yeniden kurmuş oldu. Bu adım, Türkiye’de idarenin yargı yoluyla denetlenmesi açısından önemli bir dönemeçti.
Danıştay’ın kökleri Osmanlı dönemine uzanır. 1868’de Şûrâ-yı Devlet adıyla kurulan kurum, devlet işleriyle ilgili düzenlemeleri inceleyen ve idari uyuşmazlıklarla ilgilenen önemli bir yapıydı. Ancak Osmanlı’nın sona ermesi ve Ankara merkezli yeni devletin kurulmasıyla eski kurumların çoğu gibi Şûrâ-yı Devlet’in de yapısı değişti.
Cumhuriyet döneminde Danıştay, 669 sayılı kanunla yeniden düzenlendi. Üyeler seçildikten sonra kurum 6 Temmuz 1927’de fiilen çalışmaya başladı. Böylece Cumhuriyet’in hukuk sistemi içinde idareye karşı dava açılabilecek, devlet işlemleri hukuka uygunluk bakımından denetlenebilecek bir yüksek yargı kurumu oluştu.
Danıştay’ın önemi, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Devlet bir karar aldığında, bir işlem yaptığında ya da bir kamu görevlisi aracılığıyla kişilerin hayatını etkilediğinde, bu işlemin hukuka uygun olup olmadığı denetlenebilmelidir. Danıştay, işte bu denetimin en üst noktasında görev yapar.
Bu, modern hukuk devleti açısından temel bir ilkedir. Çünkü hukuk devletinde yalnız vatandaş değil, devlet de hukukla bağlıdır. İdarenin “ben yaptım oldu” diyememesi, keyfî kararların yargı önüne taşınabilmesi ve kamu gücünün sınırlandırılması demokrasinin vazgeçilmez parçalarıdır.
Danıştay aynı zamanda devletin bazı konularda görüş aldığı, idari düzenlemeleri değerlendirdiği bir kurum olarak da çalıştı. Ancak onu tarihsel olarak asıl önemli kılan tarafı, idarenin yargısal denetimi ve vatandaşın kamu gücü karşısında hakkını arayabilmesi oldu.
1929 – Trabzon’da büyük sel felaketi yaşandı; Of, Çaykara ve Sürmene yasa boğuldu
6 Temmuz 1929’da Trabzon’un Of, Çaykara ve Sürmene havalisinde büyük bir sel ve heyelan felaketi yaşandı. Günlerce süren şiddetli yağışlar dereleri taşırdı, yamaçları kopardı, evleri ve işyerlerini sürükledi. Bölge halkının hafızasına bu afet “seller senesi” olarak kazındı.
Felaketin merkezi özellikle Solaklı Deresi vadisi ve çevresindeki yerleşimlerdi. Dağlık arazi, dik yamaçlar, yoğun yağış ve heyelanlar birleşince kısa sürede büyük bir yıkım ortaya çıktı. Derelerin önüne yığılan ağaçlar, taşlar ve toprak kütleleri doğal setler oluşturdu; ardından bu setlerin patlamasıyla sular köylere ve çarşılara büyük bir güçle indi.
Resmî kayıtlarda felakette 146 kişinin hayatını kaybettiği, 2.539 binanın yıkıldığı belirtilir. Bazı dönem gazetelerinde ve yerel anlatılarda can kaybının daha yüksek olduğuna dair tahminler de yer aldı. Bunun nedeni, yolların kapanması, haberleşmenin kesilmesi ve heyelanların günlerce sürmesi nedeniyle ilk anda sağlıklı bilgi alınamamasıydı.
Yıkım yalnız can kayıplarıyla sınırlı kalmadı. Evler, değirmenler, dükkânlar, köprüler ve ekili araziler zarar gördü. Bazı köylerde aileler bir gecede hem yakınlarını hem evlerini hem geçim kaynaklarını kaybetti. Felaket sonrası birçok insan bölgeden ayrılmak zorunda kaldı; bazı aileler başka yerlere iskân edildi.
Bu afet, Doğu Karadeniz’in coğrafi gerçeğini de acı biçimde gösterdi. Bölgenin dik yamaçları, bol yağışlı bir iklim olması ve dere yataklarına yakın yerleşimleri, sel ve heyelan riskini her zaman büyütüyordu. 1929 felaketi, sonraki yıllarda Trabzon ve çevresinde yaşanacak benzer afetlerin de erken ve ağır bir uyarısı gibiydi.
6 Temmuz 1929 bu yüzden yalnız yerel bir felaket tarihi değildir. Of, Çaykara ve Sürmene’de yaşanan büyük sel, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Karadeniz’in en ağır afetlerinden biri olarak hafızaya geçti. Bugün bile bölgede “seller senesi” diye anılması, o yıkımın halkın belleğinde ne kadar derin iz bıraktığını gösterir.
1935 – Tibet’in sürgündeki ruhani lideri 14. Dalai Lama doğdu
6 Temmuz 1935’te 14. Dalai Lama Tenzin Gyatso, bugünkü Çin sınırları içinde yer alan Amdo bölgesindeki Taktser köyünde doğdu. Doğduğunda adı Lhamo Thondup’tu. Daha sonra Tibet Budizmi’nin en önemli ruhani liderlerinden biri olarak tanındı.
Çocuk yaşta 13. Dalai Lama’nın yeniden bedenlenmiş hâli olarak kabul edildi ve Tibet’in ruhani lideri olarak yetiştirildi. Dalai Lama kurumu, Tibet Budizmi’nde yalnız dinî değil, tarih boyunca siyasi anlam da taşıyan çok güçlü bir makamdır.
1950’lerde Çin’in Tibet üzerindeki kontrolü artınca Dalai Lama’nın hayatı da dünya siyasetinin içine çekildi. 1959’daki Tibet ayaklanmasının ardından Hindistan’a geçti ve o tarihten beri sürgünde yaşıyor. Dharamsala, zamanla Tibet diasporasının ve sürgündeki Tibet yönetiminin merkezi hâline geldi.
Dalai Lama, şiddetsizlik, merhamet, dinler arası diyalog ve Tibet’in kültürel hakları üzerine yaptığı çağrılarla dünya çapında tanındı. 1989’da Nobel Barış Ödülü’nü aldı. Onu önemli kılan şey, yalnız bir dinî lider olması değil; Tibet meselesini dünya kamuoyunun gündeminde tutan en görünür isimlerden biri hâline gelmesidir.
1935 – Türkiye Şeker Fabrikaları kuruldu; yerli şeker üretimi tek çatı altında toplandı
6 Temmuz 1935’te Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kuruldu. Amaç, ülkedeki şeker üretimini daha düzenli, verimli ve planlı bir yapıya kavuşturmaktı. Böylece Cumhuriyet’in ilk yıllarında kurulan şeker fabrikaları tek bir çatı altında toplandı.
Şeker, Osmanlı döneminde büyük ölçüde dışarıdan alınan pahalı bir tüketim maddesiydi. Cumhuriyet yönetimi ise şekeri yalnız sofradaki bir ihtiyaç olarak görmedi; pancar tarımı, fabrika üretimi, köylünün gelir kaynağı, sanayileşme ve ekonomik bağımsızlık meselesi olarak ele aldı. Bu yüzden şeker fabrikaları, erken Cumhuriyet’in en sembolik sanayi hamlelerinden biri oldu.
Türkiye’de ilk şeker fabrikaları 1926’da Uşak ve Alpullu’da üretime geçti. Bunları 1933’te Eskişehir, 1934’te Turhal Şeker Fabrikası izledi. Böylece Anadolu’nun farklı bölgelerinde pancar tarımı gelişmeye, çiftçi yeni bir ürünle tanışmaya ve yerli şeker üretimi artmaya başladı.
Ancak fabrikaların ayrı ayrı çalışması, üretimin planlanması ve piyasanın düzenlenmesi açısından daha merkezi bir yapıya ihtiyaç doğurdu. Bunun üzerine İş Bankası, Ziraat Bankası ve Sümerbank’ın eşit hisseleriyle, 22 milyon TL sermayeli Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. kuruldu. Uşak, Alpullu, Eskişehir ve Turhal’daki dört fabrika bu yeni şirketin çatısı altında birleştirildi.
Bu adım, devletin tarım ile sanayiyi birlikte düşündüğü kalkınma anlayışının parçasıydı. Pancar tarlada yetişiyor, fabrikada şekere dönüşüyor, küspe ve melas gibi yan ürünler hayvancılığa katkı sağlıyor, fabrika çevresinde yeni iş alanları doğuyordu. Şeker fabrikaları bulundukları şehirlerde aynı zamanda sosyal ve ekonomik hayatı canlandıran merkezler hâline geldi.
Türkiye Şeker Fabrikaları’nın kurulmasıyla yerli şeker üretimi daha planlı biçimde büyüdü. Şeker, ithal edilen pahalı bir ürün olmaktan çıkıp Cumhuriyet’in kendi toprağından, kendi fabrikasında ürettiği bir tüketim maddesine dönüştü. Bu da genç devletin “ekonomik bağımsızlık” hedefinin günlük hayattaki somut karşılıklarından biriydi.
1942 – Anne Frank’ın saklanma günleri başladı; savaşın en bilinen tanıklıklarından biri doğdu
6 Temmuz 1942’de Anne Frank ve ailesi, Amsterdam’da Otto Frank’ın işyerinin arka bölümündeki gizli ek binaya saklandı. Bu karar, Nazi işgali altındaki Hollanda’da Yahudilere yönelik baskıların giderek ağırlaştığı bir dönemde alındı.
Bir gün önce Anne’in ablası Margot’ya çalışma kampına gitmesini emreden çağrı gelmişti. Aile bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Hazırlıklarını erkene çektiler ve 6 Temmuz sabahı, dış dünyadan kopacakları gizli bölüme geçtiler.
Anne Frank burada iki yıldan fazla süre yaşadı. Daracık bir alanda korku, sessizlik, umut, ergenlik, aile çatışmaları ve savaşın gölgesi içinde günlük tuttu. Bu günlük, daha sonra Holokost’un en çok okunan ve en sarsıcı kişisel tanıklıklarından biri hâline geldi.
Anne Frank’ın hikâyesini güçlü yapan şey, büyük tarihin küçük bir odanın içine nasıl sığdığını göstermesidir. Savaş, soykırım ve Nazi terörü; onun satırlarında bir çocuğun korkuları, hayalleri ve yaşama isteği üzerinden görünür olur.
O gün başlayan gizli yaşam, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birini bir genç kızın sesiyle dünyaya anlatacak büyük bir tanıklığın da başlangıcı oldu.
Anne Frank’ın günlüğü, milyonlarca insanın ölümünü anlatan büyük tarih kitaplarının yanında, tek bir çocuğun korkusunu, umudunu ve büyüme arzusunu duyurduğu için hâlâ okunuyor. Bu yüzden 6 Temmuz 1942, Holokost hafızasında insanlığın en karanlık dönemlerinden birinin bir genç kızın sesiyle dünyaya ulaşmaya başladığı gündür.
1944 – Sirkte çıkan yangın Hartford’u yasa boğdu; 168 kişi öldü
6 Temmuz 1944’te ABD’nin Connecticut eyaletindeki Hartford kentinde büyük bir sirk yangını çıktı. Ringling Bros. and Barnum & Bailey sirkinin gösterisi sırasında çıkan yangında 168 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.
Felaket, büyük bir sirk çadırının altında, çoğu çocuk ve ailelerden oluşan kalabalığın gösteriyi izlediği sırada yaşandı. Alevler kısa sürede yayıldı. Panik, dar çıkışlar ve kalabalık nedeniyle insanlar çadırdan çıkmakta zorlandı.
Hartford sirk yangını, Amerika’daki en ağır kitlesel eğlence facialarından biri olarak tarihe geçti. Olaydan sonra çadır güvenliği, yangın önlemleri, acil çıkış düzenlemeleri ve kalabalık organizasyonlarında sorumluluk meselesi daha ciddi biçimde tartışılmaya başlandı.
Bu felaketin hafızalarda kalmasının bir nedeni de kurbanların çoğunun çocuk olmasıydı. Eğlence için gidilen bir sirk gösterisinin birkaç dakika içinde büyük bir trajediye dönüşmesi, dönemin Amerikan kamuoyunu derinden sarstı.
1946 – George W. Bush doğdu; 11 Eylül sonrası dünyanın en tartışmalı liderlerinden biri oldu
6 Temmuz 1946’da George Walker Bush, ABD’nin Connecticut eyaletindeki New Haven kentinde doğdu. Babası George H. W. Bush daha sonra ABD’nin 41. başkanı olacak, George W. Bush ise 2001’de ülkenin 43. başkanı olarak Beyaz Saray’a çıkacaktı.
Bush, Texas’ta büyüdü. Yale Üniversitesi’nde tarih okudu, ardından Harvard Business School’da işletme yüksek lisansı yaptı. Petrol sektöründe çalıştı, Texas Rangers beyzbol kulübünün ortakları arasında yer aldı ve daha sonra siyasete girdi. 1995-2000 yılları arasında Texas valisi olarak görev yaptı.
2000 başkanlık seçimi, Amerikan tarihinin en tartışmalı seçimlerinden biri oldu. George W. Bush, Demokrat aday Al Gore’a karşı yarıştı. Florida’daki oy sayımı krizi ve ABD Yüksek Mahkemesi’nin kararı sonucu başkanlığı kazandı. Böylece halk oyunda geride kalmasına rağmen seçim sistemi sayesinde Beyaz Saray’a çıkan başkanlardan biri oldu.
Bush’un başkanlığını belirleyen asıl olay ise 11 Eylül 2001 saldırılarıydı. El Kaide’nin New York ve Washington’u hedef alan saldırıları, yalnız ABD’yi değil, bütün dünyayı değiştirdi. Bush yönetimi bu saldırıların ardından “teröre karşı savaş” politikasını başlattı.
ABD önce Afganistan’a müdahale etti. 2003’te ise Irak’ı işgal etti. Irak Savaşı, Saddam Hüseyin rejimini devirdi; fakat kitle imha silahları iddialarının doğrulanmaması, savaş sonrası kaos, sivil kayıplar ve bölgedeki uzun istikrarsızlık nedeniyle Bush yönetiminin en tartışmalı kararı olarak tarihe geçti.
İç politikada vergi indirimleri, eğitim reformu ve muhafazakâr yargı atamalarıyla öne çıktı. Ancak 2005’te Katrina Kasırgası’na verilen yavaş tepki ve 2008’de patlayan küresel finans krizi, başkanlığının son dönemini ağır biçimde gölgeledi.
George W. Bush, görevden ayrıldıktan sonra daha sessiz bir hayat sürmeyi seçti. Resim yaptı, anılarını yayımladı ve zaman zaman Amerikan siyaseti üzerine açıklamalarda bulundu. Ancak onun adı dünya tarihinde en çok 11 Eylül sonrası güvenlik politikaları, Afganistan ve Irak savaşlarıyla birlikte anılmaya devam etti.
1946 – Sylvester Stallone doğdu; Rocky ve Rambo ile Hollywood’un unutulmaz yüzlerinden biri oldu
6 Temmuz 1946’da Sylvester Stallone, ABD’nin New York kentinde doğdu. Oyuncu, senarist, yönetmen ve yapımcı olarak Hollywood’un en tanınan isimlerinden biri hâline geldi.
Stallone’un çocukluğu ve gençliği kolay geçmedi. Doğum sırasında yaşanan bir sorun nedeniyle yüzünün bir bölümünde kalıcı sinir hasarı oluştu. Bu durum konuşmasını ve yüz ifadesini etkiledi. Ancak ilerleyen yıllarda bu fiziksel özellik, onun sert, kırılgan ve kolay unutulmayan sinema imajının bir parçasına dönüştü.
Onu dünya çapında üne kavuşturan film Rocky oldu. Stallone, 1976 yapımı bu filmin senaryosunu kendisi yazdı ve başrolünde oynadı. Film, Philadelphia’da yaşayan yoksul bir boksörün büyük bir şampiyonluk maçına çıkma hikâyesini anlatıyordu. Rocky, yalnız bir spor filmi değildi; kaybedenlerin, tutunmaya çalışanların ve hayata karşı ayakta kalmak isteyenlerin hikâyesi olarak büyük ilgi gördü.
Film büyük başarı kazandı ve Oscar’da En İyi Film ödülünü aldı. Stallone da hem oyunculuğu hem senaryosuyla Oscar’a aday gösterildi. Rocky Balboa karakteri, sinema tarihinin en sevilen kahramanlarından biri oldu. Philadelphia Sanat Müzesi’nin merdivenlerinde koştuğu sahne ise dünyanın en bilinen sinema görüntülerinden biri hâline geldi.
Stallone’un diğer büyük karakteri John Rambo oldu. 1982 yapımı First Blood (İlk Kan) ile başlayan Rambo serisi, Vietnam Savaşı sonrası travma yaşayan eski bir askerin hikâyesiyle başladı. Daha sonraki filmlerde Rambo, 1980’lerin aksiyon sinemasının en güçlü sembollerinden birine dönüştü.
Stallone, 1980’ler ve 1990’larda aksiyon sinemasının Arnold Schwarzenegger ile birlikte en büyük yıldızlarından biri olarak anıldı. Cobra, Tango & Cash, Cliffhanger (Dağcı) ve Demolition Man (Cezalandırıcı) gibi filmlerle geniş kitlelere ulaştı. İlerleyen yaşlarında da Rocky Balboa, Creed ve The Expendables (Cehennem Melekleri) gibi yapımlarla kariyerini sürdürdü.
1947 – AK-47’nin üretim süreci başladı; Kalaşnikov 20. yüzyıl savaşlarının simgelerinden biri oldu
6 Temmuz 1947, “Kalaşnikov” adıyla bilinen AK-47 piyade tüfeğinin üretim süreci başladı. Sovyet silah tasarımcısı Mihail Kalaşnikov’un geliştirdiği bu tüfek, kısa süre içinde yalnız Sovyet ordusunun değil, 20. yüzyılın en çok tanınan silahlarından biri hâline geldi.
AK-47’nin adı, Rusça “Avtomat Kalaşnikova” ifadesinden ve 1947 modelinden gelir. Silahın temel fikri basitti: Zorlu cephe koşullarında kolay bozulmayan, bakımı basit, üretimi görece ucuz ve sıradan asker tarafından kolay kullanılabilecek bir piyade tüfeği yapmak. II. Dünya Savaşı’nın tecrübesi, ordulara yakın ve orta mesafede etkili, otomatik ateş gücü yüksek silahlara duyulan ihtiyacı göstermişti.
Mihail Kalaşnikov, savaş sırasında yaralanmış bir tankçıydı. Sovyet askerlerinin cephede yaşadığı silah sorunlarını görmüş, daha güvenilir bir piyade silahı tasarlama fikrine yönelmişti. Onun tasarımı, 1947’de biçim kazandı; ilk deneme üretimleri ve askerî testlerin ardından AK-47, 1949’da Sovyet Ordusu tarafından resmen kabul edildi.
AK-47’nin asıl gücü teknik sadeliğindeydi. Çamurda, tozda, soğukta ve kötü bakım koşullarında bile çalışabilmesi, onu düzenli ordular kadar gerilla hareketleri ve silahlı örgütler için de cazip hâle getirdi. Sovyetler Birliği ve müttefikleri tarafından çok sayıda üretildi, lisanslı ya da lisanssız biçimde dünyanın birçok ülkesine yayıldı.
Bu yayılma, AK-47’yi Soğuk Savaş’ın en görünür sembollerinden biri yaptı. Vietnam’dan Afganistan’a, Afrika’daki iç savaşlardan Orta Doğu çatışmalarına kadar pek çok bölgede aynı silah görüldü. Bazı ülkelerin bayraklarında ve armalarında bile Kalaşnikov figürü yer aldı. Böylece AK-47, devrim, direniş, devlet şiddeti, iç savaş ve kaos gibi çok farklı anlamlar taşıyan küresel bir simgeye dönüştü.
Fakat bu simgenin arkasında ağır bir insanlık bedeli vardı. Ucuz, dayanıklı ve kolay kullanılabilir olması, AK-47’nin dünyanın en kanlı çatışmalarında yaygın biçimde kullanılmasına yol açtı. Bu nedenle Kalaşnikov, hem mühendislik açısından etkili bir tasarım örneği hem de modern savaşların siviller üzerindeki yıkımını hatırlatan karanlık bir semboldür.
1957 – John Lennon ve Paul McCartney tanıştı; Beatles’a giden yol başladı
6 Temmuz 1957’de John Lennon ile Paul McCartney, Liverpool’un Woolton semtindeki St Peter’s Kilisesi’nin yaz şenliğinde ilk kez tanıştı. O gün sıradan bir yerel etkinlik gibi görünüyordu; fakat müzik tarihinin en büyük ortaklıklarından biri orada başladı.
John Lennon o sırada 16 yaşındaydı ve The Quarrymen adlı skiffle grubuyla sahne alıyordu. Skiffle, caz, blues, folk ve basit ritimlerin karışımından doğan, gençlerin kolayca çalabildiği popüler bir müzik türüydü. 1950’lerin İngiltere’sinde birçok genç gibi Lennon da rock’n roll’un yükselen enerjisinden etkilenmişti.
Paul McCartney ise 15 yaşındaydı. Ortak arkadaşları Ivan Vaughan, Paul’ü John Lennon’la tanıştırdı. Paul kısa sürede müzik bilgisini ve gitar becerisini gösterdi. Eddie Cochran’ın “Twenty Flight Rock” şarkısını çalması ve sözlerini ezbere bilmesi Lennon’ı etkiledi. Çünkü Paul yalnız hevesli bir genç değil, müziği ciddiye alan yetenekli biriydi.
Bu ilk karşılaşmadan kısa süre sonra Paul McCartney, Lennon’ın grubuna katıldı. Ardından George Harrison da çevreye girdi. Yıllar içinde The Quarrymen değişecek, gelişecek ve sonunda The Beatles’a dönüşecekti. John Lennon ile Paul McCartney’nin şarkı yazarlığı ortaklığı ise 20. yüzyıl popüler müziğinin en etkili birlikteliklerinden biri olacaktı.
Bu tanışmanın önemi yalnız Beatles’ın kurulmasına giden yolu açması değildir. Lennon ve McCartney, birlikte yazdıkları şarkılarla pop müziğin dilini değiştirdi. Gençlik kültürü, albüm anlayışı, konser çılgınlığı, stüdyo kayıt teknikleri ve popüler kültür üzerinde büyük etki yarattılar. “Love Me Do”, “Yesterday”, “Hey Jude”, “Let It Be” ve daha birçok şarkı, bu ortaklığın ürünü olarak dünya müzik hafızasına girdi.
6 Temmuz 1957 bu yüzden popüler müzik tarihinde özel bir gündür. Liverpool’da bir kilise şenliğinde tanışan iki genç, birkaç yıl sonra dünyanın en ünlü grubunun merkezinde yer alacak ve Beatles adı, modern müzik tarihinin en güçlü sembollerinden birine dönüşecekti.
1957 – Wimbledon’da ırk duvarını yıkan Althea Gibson şampiyon oldu
6 Temmuz 1957’de Amerikalı tenisçi Althea Gibson, Wimbledon tek kadınlar finalini kazanarak tarihe geçti. Gibson, Wimbledon’da tekler şampiyonu olan ilk siyah tenisçi oldu.
Bu başarı, yalnız bir spor zaferi değildi. Gibson, ırk ayrımcılığının çok sert yaşandığı bir dönemde, uzun süre beyazların egemen olduğu tenis dünyasına girmişti. Kortta rakipleriyle mücadele ederken, kort dışında da görünmez duvarları aşmak zorundaydı.
Finalde Darlene Hard’ı yenerek kupayı kazandı. Kraliçe II. Elizabeth’ten kupayı alması, sembolik olarak da çok güçlü bir andı. Çünkü Gibson’ın geldiği dünya, siyah insanların otobüste, okulda, sporda ve gündelik hayatta ayrımcılığa uğradığı bir Amerika’ydı.
Althea Gibson daha sonra ABD Açık’ta da şampiyon oldu ve teniste yeni kuşak siyah sporcular için kapı araladı. Arthur Ashe’ten Serena ve Venus Williams’a uzanan çizgide onun adı öncü figürlerden biri olarak anıldı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1957, spor tarihi açısından önemli bir gündür. O gün Althea Gibson yalnız Wimbledon kupasını kazanmadı; teniste ırk bariyerlerinden birini yıkarak sporun toplumsal değişimle nasıl iç içe geçebileceğini gösterdi.
1962 – Amerikan Güneyi’nin karanlık hafızasını anlatan Nobel’li yazar William Faulkner öldü
6 Temmuz 1962’de Amerikalı yazar William Faulkner hayatını kaybetti. 1949 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Faulkner, 20. yüzyıl romanının en güçlü ama aynı zamanda en zorlayıcı yazarlarından biri kabul edilir.
Faulkner’ın edebiyatı büyük ölçüde Amerika’nın güney eyaletlerinde geçer. Kölelik geçmişi, İç Savaş’ın bıraktığı yıkım, eski ailelerin çöküşü, ırkçılık, suçluluk duygusu ve bastırılmış sırlar onun romanlarının ana damarını oluşturur. Bunu anlatmak için de kendi hayali bölgesini kurdu: Yoknapatawpha County. Bu kurmaca ilçe, zamanla edebiyat tarihinin en ünlü hayali coğrafyalarından biri oldu.
The Sound and the Fury, Türkçede Ses ve Öfke adıyla bilinir ve Faulkner’ın en önemli romanlarından biridir. Absalom, Absalom!, Döşeğimde Ölürken ve Ağustos Işığı gibi eserlerinde de parçalı zaman, farklı anlatıcılar ve bilinç akışı tekniğiyle insan zihninin karanlık taraflarını anlattı.
Faulkner kolay okunan bir yazar değildir. Cümleleri uzar, zaman çizgisi kırılır, olaylar bazen doğrudan değil, karakterlerin zihninden süzülerek verilir. Ama onu büyük yapan şey de budur: Okura yalnız bir hikâye anlatmaz, geçmişin insan zihninde nasıl çürüyüp bugünü zehirlediğini hissettirir.
Bu yüzden 6 Temmuz 1962, dünya edebiyatı açısından önemli bir gündür. O gün ölen William Faulkner, Amerikan Güneyi’ni; insanlığın suç, hafıza, aile ve geçmişle hesaplaşma hikâyesine dönüştüren büyük yazarlardan biri olarak tarihe geçti.
1965 – MİT Kanunu Meclis’te kabul edildi; Türkiye’nin istihbarat yapısı yeniden düzenlendi
6 Temmuz 1965’te Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. 644 sayılı kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Millî İstihbarat Teşkilâtı, Başbakanlığa bağlı resmî bir kurum olarak yapılandırıldı.
Türkiye’de modern istihbarat faaliyetlerinin kökleri daha eskiye uzanıyordu. Cumhuriyet döneminde uzun süre Millî Emniyet Hizmeti, kısa adıyla MAH, ülkenin istihbarat çalışmalarını yürütmüştü. Ancak Soğuk Savaş yıllarında güvenlik, casusluk, karşı istihbarat ve dış politika alanları daha karmaşık hâle gelmişti. Bu nedenle istihbarat kurumunun daha açık bir yasal çerçeveye kavuşturulması ihtiyacı doğdu.
1965’te kabul edilen kanun, bu dönüşümün temel adımı oldu. MAH döneminden gelen yapı, Millî İstihbarat Teşkilâtı adıyla yeniden düzenlendi. Teşkilatın görevleri, bağlılığı ve yönetim yapısı kanunla belirlendi. MİT, doğrudan Başbakanlığa bağlı bir kurum hâline getirildi.
Bu düzenleme, Türkiye’nin yalnız iç güvenlik anlayışını değil, devletin dış tehditleri izleme biçimini de etkiledi. 1960’lar, dünyada Soğuk Savaş’ın en sert yaşandığı yıllardı. NATO üyesi Türkiye, Sovyetler Birliği’ne komşuydu; Kıbrıs meselesi, Ortadoğu’daki gelişmeler ve iç siyasi gerilimler istihbarat ihtiyacını artırıyordu.
MİT Kanunu’nun kabulü, devletin güvenlik aklının daha kurumsal bir yapıya bağlanması anlamına geldi. İstihbarat artık kanunla tanımlanmış görevleri olan resmî bir devlet kurumu üzerinden yürütülecekti.
Elbette istihbarat kurumları her dönemde tartışmalı alanlar olmuştur. Güvenlik ihtiyacı ile hukuk devleti, gizlilik ile denetim, devlet sırrı ile demokratik sorumluluk arasındaki denge, Türkiye’de de uzun yıllar tartışılmaya devam etti. MİT’in sonraki yıllardaki yapısı ve yetkileri de farklı kanunlarla yeniden düzenlendi.
1971 – Cazı dünyaya sevdiren unutulmaz ses Louis Armstrong öldü
6 Temmuz 1971’de Amerikalı caz sanatçısı Louis Armstrong hayatını kaybetti. Trompeti, gırtlaklı sesi, sahnedeki neşesi ve doğaçlama yeteneğiyle caz müziğini bütün dünyanın ortak müziği hâline getiren isimlerden biri oldu.
1901’de New Orleans’ta doğan Armstrong, yoksul bir çocukluk geçirdi. Müziğe sokaklarda, bandolarda ve küçük topluluklarda başladı. New Orleans’ın caz kültürü onun gerçek okuluydu. Zamanla Chicago ve New York sahnelerine uzandı; trompet çalışı ve vokal tarzıyla cazın yönünü değiştirdi.
Armstrong’dan önce cazda topluluk sesi daha öndeydi. O ise bireysel doğaçlamayı, yani müzisyenin kendi sesini ve yorumunu merkeze taşıdı. Bu yüzden yalnız iyi bir trompetçi değil, modern caz solistliğinin kurucu figürlerinden biri sayılır.
“What a Wonderful World”, “Hello, Dolly!”, “La Vie en Rose” ve “When the Saints Go Marching In” gibi yorumlarıyla geniş kitlelere ulaştı. Ayrıca sözleri anlamlı heceler yerine seslerle söylemeye dayanan “scat” vokal tekniğinin popülerleşmesinde de büyük rol oynadı.
Armstrong’un sahnedeki güler yüzlü imajının arkasında, ırkçılığın çok sert yaşandığı bir Amerika’da siyah bir sanatçı olarak yükselme mücadelesi de vardı. Bu nedenle onun kariyeri yalnız müzik tarihi açısından değil, Amerikan kültür tarihi açısından da önemlidir.
1972 – Ata Demirer doğdu; müzikle komediyi birleştiren sahne dilini kurdu
6 Temmuz 1972’de Ata Demirer, Bursa’da doğdu. Türk komedi dünyasında stand-up, televizyon, sinema ve müziği bir araya getiren kendine özgü üslubuyla tanındı.
Ata Demirer’in sahne dili, yalnız espri anlatmaya dayanmaz. Taklit, müzik, şarkı, yerel ağızlar ve gündelik hayat gözlemleri onun komedisinin temel parçaları oldu. Bu yönüyle Türkiye’de tek kişilik gösteri kültürünün popülerleşmesinde önemli isimlerden biri hâline geldi.
Televizyonda Avrupa Yakası dizisindeki Volkan karakteriyle geniş kitlelerce tanındı. Sinemada ise Eyvah Eyvah serisi, Berlin Kaplanı, Hedefim Sensin ve Bursa Bülbülü gibi filmlerle kendi mizah dünyasını beyazperdeye taşıdı.
Demirer’in müzikle kurduğu ilişki de onu birçok komedyenden ayırdı. Şarkıcılığı, sahne performansları ve özellikle Türk sanat müziğiyle bağı, komedisinin önemli bir parçası oldu. Bu nedenle Ata Demirer, müzikli komedinin Türkiye’deki güçlü temsilcilerinden biri oldu.
1975 – İstanbul’un hafızasını ansiklopediye dönüştüren Reşat Ekrem Koçu öldü
6 Temmuz 1975’te Türk tarihçi ve yazar Reşat Ekrem Koçu hayatını kaybetti. Koçu, Osmanlı ve İstanbul tarihini yalnız padişahlar, savaşlar ve devlet adamları üzerinden değil; sokaklar, semtler, yangınlar, tulumbacılar, kabadayılar, esnaf, eğlence hayatı ve unutulmuş insanlar üzerinden anlatan özel bir yazardı.
1905’te İstanbul’da doğan Koçu, tarihçi Ahmet Refik Altınay’ın öğrencisi oldu. Ondan, tarihi yaşayan insanların hikâyesi olarak anlatma zevkini aldı. Bu yüzden Koçu’nun yazılarında arşiv bilgisiyle edebiyat tadı yan yana durur.
Onun en büyük eseri, tamamlanamamış İstanbul Ansiklopedisi’dir. Bu çalışma, klasik bir ansiklopedi olmaktan çok daha fazlasıdır. İstanbul’un semtlerini, eski mesleklerini, meşhur tiplerini, suç hikâyelerini, gündelik hayatını ve şehir efsanelerini bir araya getiren dev bir hafıza projesidir. Bugün hâlâ İstanbul üzerine çalışan araştırmacılar için benzersiz bir kaynaktır.
Koçu’nun dili de onu farklı kılar. Tarihi akademik bir soğuklukla değil, merak uyandıran, yer yer roman tadı veren canlı bir anlatımla yazar. Yeniçeriler, Osmanlı padişahları, eski İstanbul eğlenceleri ve şehir hayatı üzerine yazdığı kitaplar, geniş okur kitlesinin tarihle bağ kurmasını sağladı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1975, kültür tarihimiz açısından önemli bir gündür. O gün ölen Reşat Ekrem Koçu, İstanbul’u; insanları, dedikoduları, acayiplikleri ve kaybolan hayatıyla birlikte anlatan renkli tarih yazarlarımızdan biri olarak hafızada kaldı.
1979 – Hayat dergisinin son sayısı çıktı; bir dönemin renkli basın hafızası kapandı
6 Temmuz 1979’da Hayat dergisinin son sayısı yayımlandı. Hayat, 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar Türkiye’de haftalık dergiciliğin en bilinen markalarından biriydi.
Hayat, Şevket Rado’nun öncülüğünde 1956’da yayın hayatına başladı. O yıllarda Türkiye’de televizyon henüz yaygın değildi; dünya, sinema yıldızları, moda, magazin, gezi ve kültür haberleri evlere daha çok dergiler aracılığıyla giriyordu. Hayat da bu dünyanın en parlak vitrinlerinden biri oldu.
Dergiyi özel yapan şeylerden biri görselliğiydi. Tifdruk denilen kaliteli baskı tekniğiyle çıkan sayfalar, dönemin okuru için adeta küçük bir fotoğraf albümü gibiydi. Renkli kapaklar, büyük fotoğraflar, sinema yıldızları, şık kıyafetler, şehir manzaraları ve röportajlar Hayat’ı yalnız okunan değil, bakılan, saklanan ve elden ele dolaşan bir dergiye dönüştürdü.
Hayat’ın sayfalarında yalnız magazin yoktu. Tarih yazı dizileri, gezi yazıları, edebiyat tefrikaları, kültür-sanat haberleri ve gündelik hayata dair dosyalar da yer alıyordu. Refik Halit Karay, Halide Edip Adıvar, Kerime Nadir gibi isimlerin eserleri ya da uyarlamaları bu popüler yayıncılık dünyasının içinde okurla buluştu. Bu yönüyle Hayat, eğlence ile genel kültürü aynı masaya oturtan bir dergiydi.
Dergi, aynı zamanda Türkiye’de modern hayat imgesinin kurulmasında da etkili oldu. Kadınların giyimi, ev düzeni, aile hayatı, güzellik anlayışı, seyahat merakı ve şehirli yaşam tarzı Hayat’ın sayfalarında sürekli yeniden anlatıldı. Birçok okur için Hayat, “dünyada neler oluyor, insanlar nasıl yaşıyor, yıldızlar nasıl giyiniyor?” sorularının cevabıydı.
Hayat’ın kapanışı da tesadüf değildi. 1970’lerin siyasi gerginliği, ekonomik sıkıntıları, kâğıt ve yayın maliyetleri, grevler ve değişen medya alışkanlıkları eski dergicilik modelini zorluyordu. Televizyon giderek daha güçlü bir kitle aracına dönüşürken, haftalık resimli dergilerin eski büyüsü yavaş yavaş azalıyordu.
Bu yüzden 6 Temmuz 1979, Türkiye basın tarihi açısından anlamlı bir gündür. O gün Hayat dergisinin son sayısının çıkması; kapaklarıyla, fotoğraflarıyla, yıldız haberleriyle ve evlerde saklanan renkli sayfalarıyla hatırlanan bir dergicilik çağının sona erişi oldu.
1982 – Bülent Ecevit hapse mahkûm edildi; 12 Eylül döneminde siyasetçinin konuşması bile suç sayıldı
6 Temmuz 1982’de eski başbakanlardan Bülent Ecevit, verdiği demeçler nedeniyle 2 ay 27 gün hapse mahkûm edildi. Karar, 12 Eylül askeri darbesinden sonra siyasetin, basının ve kamuoyuna açıklama yapmanın sıkı denetim altına alındığı dönemin simge olaylarından biri oldu.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından siyasi partiler kapatılmış, liderlere siyaset yasağı getirilmiş, eski siyasetçilerin kamuoyuna açıklama yapması büyük ölçüde engellenmişti. Bülent Ecevit de bu dönemde hem siyasi yasaklıydı hem de konuşma ve yazı yasağı getiren Milli Güvenlik Konseyi kararları nedeniyle yargılanıyordu.
Ecevit, darbeden sonra CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılmıştı; ancak ülkenin gidişatı hakkında susmayı kabul etmedi. Arayış dergisi çevresinde yazılarıyla ve yabancı basına verdiği demeçlerle görüşlerini açıklamayı sürdürdü. Bu tutum, askeri yönetim tarafından yasaklara aykırı sayıldı.
1982’deki mahkûmiyet de bu ortamda geldi. Ecevit, Hollanda televizyonuna ve Almanya’da yayımlanan Der Spiegel dergisine verdiği açıklamalar nedeniyle yargılandı. Mahkeme, bu demeçleri siyasi yasaklara aykırı buldu ve Ecevit’e hapis cezası verdi.
Bu olay, yalnız Bülent Ecevit’in kişisel siyasi hayatına ilişkin bir başlık değildir. 12 Eylül döneminde demokratik siyasetin nasıl askıya alındığını, seçilmiş liderlerin konuşmasının bile cezalandırılabildiğini ve basın yoluyla görüş açıklamanın suç konusu yapılabildiğini gösterir.
Ecevit daha sonra cezasını çekmek üzere cezaevine girdi. Ancak bu süreç, onun siyasi hayatını bitirmedi. Siyasi yasakların kalkmasının ardından Demokratik Sol Parti’nin başına geçti ve yıllar sonra yeniden başbakan oldu.
1984 – Türkiye’de modern sihirbazlığın öncüsü Zati Sungur öldü
6 Temmuz 1984’te Türk illüzyonist Zati Sungur hayatını kaybetti. Asıl adı Hasan Zati Sungur’du. Türkiye’de sihirbazlığı panayır eğlencesi olmaktan çıkarıp büyük sahne gösterisine dönüştüren en önemli isim oldu.
1898’de Bursa’da doğan Zati Sungur, genç yaşta Almanya’ya gitti. Burada teknik eğitim aldı, fabrikalarda çalıştı; ama asıl ilgisi sahne illüzyonuydu. Avrupa’da başladığı gösterilerini daha sonra Güney Amerika’ya taşıdı. Arjantin, Brezilya, Şili, Uruguay ve Paraguay gibi ülkelerde uzun yıllar sahneye çıkarak uluslararası ün kazandı.
1936’da Türkiye’ye döndüğünde büyük ilgi gördü. Seyirciler onun gösterilerinde kaybolan eşyaları, kesilip yeniden birleşen bedenleri, kutulardan çıkan insanları ve akıl almaz sahne oyunlarını şaşkınlıkla izliyordu. Zati Sungur’un başarısı yalnız numaralarında değil, sahnedeki zarafetinde, seyirciyle kurduğu neşeli ilişkide ve gösteriyi bir tiyatro atmosferine dönüştürmesindeydi.
Onu özel kılan bir başka yönü de bilgisini saklamamasıydı. Aktif sahne hayatını bıraktıktan sonra Üniversal Sihirbazlık ve İllüzyon Hünerleri Stüdyosu’nu kurdu. Kendi hazırladığı sihirbazlık araçlarını ve açıklamalı oyunları Türkiye’nin dört bir yanındaki meraklılara ulaştırdı. Böylece kendisinden sonra gelen kuşaklara yol açan bir usta oldu.
Çocukların oyuncakçı vitrinlerinde gördüğü sihirbazlık kutularından sahne sanatçılarına kadar, Türkiye’de illüzyon denince uzun yıllar akla gelen ilk isim Zati Sungur’du. Bu yüzden 6 Temmuz 1984, Türkiye sahne sanatları açısından önemli bir gündür. O gün ölen Zati Sungur, “sihirbaz” kelimesini birkaç kuşağın gözünde merak, şaşkınlık ve çocukluk heyecanıyla özdeşleştiren unutulmaz bir sanatçı olarak hafızada kaldı.
1988 – Piper Alpha petrol platformu yandı; Kuzey Denizi’nde 167 işçi hayatını kaybetti
6 Temmuz 1988’de Kuzey Denizi’ndeki Piper Alpha petrol platformunda büyük bir patlama ve yangın meydana geldi. İskoçya’nın Aberdeen kenti açıklarında bulunan platformdaki faciada 167 kişi hayatını kaybetti. Olay, açık deniz petrol endüstrisinin en ağır felaketlerinden biri olarak tarihe geçti.
Piper Alpha, Kuzey Denizi petrol üretiminin önemli platformlarından biriydi. 1970’lerde petrol üretimi için kurulmuş, daha sonra gaz üretimiyle ilgili sistemler de eklenmişti. Bu değişiklikler platformu daha karmaşık ve riskli hâle getirmişti.
Felaketin başlangıcında bakımda olan bir ekipmanla ilgili iletişim ve güvenlik zincirinde ciddi aksaklıklar yaşandı. Gaz sızıntısı meydana geldi ve kısa süre sonra patlama oldu. İlk patlama, platformun kontrol merkezini ve yangına müdahale imkânlarını ağır biçimde etkiledi. Ardından yangın büyüdü, bağlantılı boru hatlarından gelen yakıt felaketi daha da büyüttü.
Platformdaki işçiler için kaçış neredeyse imkânsız hâle geldi. Bazıları denize atlayarak kurtulmaya çalıştı; bazıları ise yoğun duman ve alevler arasında mahsur kaldı. Kurtarma çalışmaları büyük güçlükle yürütüldü. Gece boyunca süren patlamalar ve yangın sonunda Piper Alpha büyük ölçüde yok oldu.
Facianın ardından Lord Cullen başkanlığında geniş kapsamlı bir kamu soruşturması yürütüldü. Soruşturma, platformun işletmecisi Occidental Petroleum’un bakım, güvenlik, acil durum ve iletişim prosedürlerinde ciddi eksiklikler bulunduğunu ortaya koydu. Bu rapor, Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz tesisleri için çok sayıda yeni güvenlik düzenlemesinin önünü açtı.
Piper Alpha faciası, iş güvenliği kültürünün, bakım prosedürlerinin, acil durum planlarının ve şirket sorumluluğunun ne kadar hayati olduğunu gösteren acı bir ders oldu. Büyük sanayi tesislerinde küçük görünen bir ihmalin nasıl kitlesel bir felakete dönüşebileceğini bütün dünyaya hatırlattı.
1991 – Türkiye’nin ilk kadın valisi göreve geldi; Lale Aytaman Muğla’ya atandı
6 Temmuz 1991’de Dr. Lale Aytaman, Muğla Valiliği’ne atandı. Böylece Türkiye tarihinde ilk kez bir kadın vali oldu. Bu atama, kadınların devlet yönetiminde üst düzey görevlere gelebilmesi açısından sembolik değeri yüksek bir adım olarak kayda geçti.
Lale Aytaman, bürokrasiye girmeden önce akademik bir geçmişe sahipti. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi, Almanya’da doktorasını tamamladı. Ankara Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1991’de Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Muğla Valiliği görevine getirildi.
Türkiye’de kadınlar Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren eğitim, hukuk, siyaset ve meslek hayatında önemli haklar elde etmişti. Ancak valilik gibi devletin en üst mülki idare görevlerinden biri uzun süre erkeklerin bulunduğu bir alan olarak kaldı. Lale Aytaman’ın atanması bu açıdan önemli bir eşiği temsil etti.
Aytaman, 1991-1995 yılları arasında Muğla Valisi olarak görev yaptı. Görev döneminde çevre koruma, kültürel miras, turizm ve yerel el sanatlarının desteklenmesi gibi alanlarda çalışmalar yürüttü. Özellikle kadınların emeğini görünür kılmaya yönelik projelerle de anıldı.
Bu atama, yalnız bir kişinin kariyer başarısı değildi. Türkiye’de kadınların kamu yönetiminde temsilinin artması gerektiğini gösteren güçlü bir örnekti. Lale Aytaman’dan sonra kadın kaymakam ve valilerin sayısı zaman içinde artsa da bu alandaki temsil uzun süre sınırlı kaldı.
1994 – Forrest Gump vizyona girdi; saf bir adamın hikâyesi sinema klasiğine dönüştü
6 Temmuz 1994’te Forrest Gump, ABD’de gösterime girdi. Robert Zemeckis’in yönettiği ve Tom Hanks’in başrolünde oynadığı film, kısa sürede 1990’ların en çok konuşulan yapımlarından biri oldu.
Film, saf, iyi niyetli ve hayata kendine özgü bir yerden bakan Forrest Gump’ın hikâyesini anlatır. Ancak bu kişisel hikâye, aynı zamanda 20. yüzyıl Amerikan tarihinin büyük olaylarıyla iç içe ilerler. Vietnam Savaşı, sivil haklar hareketi, politik skandallar, popüler müzik ve televizyon kültürü Forrest’ın hayatının içinden geçer.
Forrest Gump’ın gücü, karmaşık tarihi olayları basit ama duygusal bir karakterin gözünden göstermesindedir. “Koş Forrest, koş” gibi replikler, film müziği ve Tom Hanks’in performansı kısa sürede popüler kültürün parçası oldu.
Film, En İyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu dâhil birçok Oscar kazandı. Zamanla Amerikan toplumunun kendine bakma biçimlerinden biri olarak da tartışıldı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1994, sinema tarihi açısından önemli bir gündür. O gün vizyona giren Forrest Gump, bir karakterin hayatını Amerikan tarihinin duygusal ve popüler bir özetine dönüştüren unutulmaz filmlerden biri oldu.
1995 – Mizahı toplumsal eleştiriye dönüştüren Aziz Nesin öldü
6 Temmuz 1995’te Türk edebiyatının en üretken ve en sivri dilli yazarlarından Aziz Nesin hayatını kaybetti. Öyküleri, romanları, oyunları ve taşlamalarıyla Türkiye’de mizahı yalnız güldüren değil, düşündüren ve rahatsız eden bir edebiyat alanına dönüştürdü.
1915’te İstanbul’da doğan Aziz Nesin’in asıl adı Mehmet Nusret’ti. Bir süre askerlik yaptı; ardından yazarlığa ve gazeteciliğe yöneldi. Sabahattin Ali ile birlikte çıkardığı Marko Paşa dergisi, dönemin en etkili mizah ve muhalefet yayınlarından biri oldu. Bu dergi yüzünden defalarca baskı gördü, yargılandı ve hapse girdi.
Aziz Nesin’in mizahı, gündelik hayatın içindeki çarpıklıkları yakalamasıyla güçlüdür. Bürokrasi, cehalet, çıkarcılık, korkaklık, küçük hesaplar ve ikiyüzlülük onun metinlerinde acı bir gülümsemeye dönüşür. Zübük, Şimdiki Çocuklar Harika ve Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz gibi eserleri, yalnız kendi dönemini değil, Türkiye’nin değişmeyen toplumsal alışkanlıklarını da anlatır.
Onu farklı kılan bir başka yönü de Nesin Vakfı’dır. 1972’de kurduğu vakıfla kimsesiz ve yoksul çocukların eğitimine destek verdi. Kitaplarının gelirini büyük ölçüde bu vakfa bırakarak edebiyatını sosyal sorumlulukla birleştirdi.
Aziz Nesin, hayatı boyunca tartışmaların içinde kaldı. Özellikle son yıllarında düşünceleri ve çıkışları nedeniyle sık sık hedef gösterildi. 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli’nde yakılmak istenen aydınlar arasındaydı ve katliamdan sağ kurtuldu. Bu olay, onun hayatındaki en karanlık dönemeçlerden biri olarak hafızada kaldı.
Bu yüzden 6 Temmuz 1995, Türk edebiyatı ve düşünce hayatı açısından önemli bir gündür. O gün ölen Aziz Nesin, toplumun aksayan yanlarını cesaretle gösteren, gülmenin bazen en sert eleştiri biçimi olabileceğini kanıtlayan büyük bir edebiyatçı olarak tarihe geçti.
1996 – Kutlu Adalı evinin önünde öldürüldü; Kıbrıs’ın en karanlık faili meçhul cinayetlerinden biri yaşandı
6 Temmuz 1996’da gazeteci ve yazar Kutlu Adalı, Kuzey Lefkoşa’daki evinin önünde silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Adalı’nın ölümü, Kuzey Kıbrıs’ın yakın tarihindeki en sarsıcı faili meçhul cinayetlerden biri olarak hafızaya kazındı.
Kutlu Adalı, Kıbrıs Türk basınında muhalif yazılarıyla tanınan bir gazeteciydi. Yenidüzen gazetesinde yazıyor, Kıbrıs’taki siyaset, devlet yapısı, güvenlik kurumları ve karanlık ilişkiler üzerine eleştirel yazılar kaleme alıyordu. Bu nedenle dönemin tartışmalı meselelerine doğrudan dokunan bir kamuoyu figürüydü.
Cinayet, Adalı’nın St. Barnabas Manastırı baskını ve bazı güvenlik yapılanmalarıyla ilgili iddiaları gündeme getirdiği bir dönemin ardından işlendi. Bu nedenle ölümünün arkasında ne olduğu, kimlerin hedef aldığı ve hangi ilişkilerin üzerinin örtüldüğü soruları yıllarca gündemde kaldı.
Saldırının ardından soruşturma başlatıldı; ancak cinayet aydınlatılamadı. Kimse kesin biçimde sorumlu tutulmadı, dava kamu vicdanını rahatlatacak bir sonuca ulaşmadı. Bu durum, Kutlu Adalı cinayetini bir gazeteci cinayeti olmaktan çıkarıp ifade özgürlüğü, devlet sorumluluğu ve cezasızlık tartışmalarının merkezine yerleştirdi.
Adalı’nın eşi İlkay Adalı, etkili soruşturma yürütülmediği gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu. AİHM, 2005 yılında Türkiye’nin cinayete ilişkin yeterli ve etkili soruşturma yürütmediğine hükmetti. Bu karar, dosyanın yalnız Kıbrıs’ta değil, uluslararası hukuk alanında da önem taşıdığını gösterdi.
Kutlu Adalı cinayeti, aradan geçen yıllara rağmen kapanmış bir dosya olarak görülmedi. Her yeni iddia, her yeni tanıklık ve her yıl dönümünde yapılan anmalar, bu cinayetin Kıbrıs Türk toplumunun belleğinde hâlâ açık bir yara olduğunu gösterdi.
Bu yüzden 6 Temmuz 1996, Kıbrıs Türk basın tarihi açısından unutulmaması gereken bir gündür. Kutlu Adalı’nın öldürülmesi, bir gazetecinin susturulmasının ötesinde, karanlıkta kalan ilişkilerin ve cezasız bırakılan siyasi cinayetlerin toplum hafızasında nasıl derin izler bıraktığını gösterdi.
1997 – Devlet Bahçeli MHP Genel Başkanı seçildi; partide Türkeş sonrası dönem başladı
6 Temmuz 1997’de Devlet Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi’nin olağanüstü kongresinde genel başkan seçildi. Alparslan Türkeş’in ölümünden sonra yapılan bu seçim, MHP’de yeni dönemin başlangıcı oldu.
MHP’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de hayatını kaybetmişti. Türkeş’in ardından partinin başına kimin geçeceği, yalnız MHP için değil, Türkiye’de milliyetçi siyasetin geleceği açısından da önemli bir soruya dönüştü.
İlk olağanüstü kongre 18 Mayıs 1997’de yapıldı. Genel başkanlık için birden fazla aday yarıştı. Tuğrul Türkeş, ilk turda öne çıktı; Devlet Bahçeli ise ikinci güçlü aday olarak dikkat çekti. Ancak kongre gerginlikler ve tartışmalar nedeniyle sonuçlanamadı. Süreç 6 Temmuz’daki kongreye taşındı.
6 Temmuz 1997’de yapılan seçimde yarış Devlet Bahçeli ile Tuğrul Türkeş arasında geçti. Bahçeli 697 oy alarak MHP Genel Başkanı seçildi. Tuğrul Türkeş ise 487 oyda kaldı. Böylece MHP’de Alparslan Türkeş’in ailesinden gelen bir isim yerine, parti teşkilatı içinden yükselen Devlet Bahçeli dönemi başladı.
Bahçeli’nin genel başkan seçilmesi, MHP’nin siyasi çizgisinde ve örgüt yapısında önemli sonuçlar doğurdu. Parti, 1999 genel seçimlerinde büyük bir çıkış yaparak Meclis’e güçlü biçimde girdi ve DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin ortaklarından biri oldu. Bahçeli de bu dönemde başbakan yardımcılığı görevini üstlendi.
Bu kongre, sonraki yıllar açısından da belirleyici oldu. Devlet Bahçeli, MHP’nin en uzun süre görev yapan genel başkanlarından biri hâline geldi. Partinin seçim stratejileri, ittifak politikaları ve Türk siyasetindeki konumu uzun yıllar boyunca onun liderliğinde şekillendi.
2003 – İstanbul’un tarihî güzelliklerini turizme kazandıran Çelik Gülersoy öldü
6 Temmuz 2003’te Türk turizmci, yazar ve kültür insanı Çelik Gülersoy hayatını kaybetti. Gülersoy, Türkiye’de turizmi; tarihî yapıların korunması, şehir hafızasının yaşatılması ve kültürün görünür kılınması olarak düşünen öncü isimlerden biriydi.
1930’da Hakkâri’de doğan Gülersoy, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Genç yaşta Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’nda çalışmaya başladı; daha sonra kurumun genel müdürü oldu. Onun döneminde Turing, otomobil ve seyahat hizmetleri veren bir kurum olmaktan çıktı, İstanbul’un tarihî mirasını koruyan ve tanıtan etkili bir kültür kuruluşuna dönüştü.
Gülersoy’un adı özellikle İstanbul’daki restorasyon çalışmalarıyla anılır. Soğukçeşme Sokağı, Malta Köşkü, Çadır Köşkü, Hidiv Kasrı, Emirgan Parkı ve Fenerbahçe Parkı gibi mekânların düzenlenmesi ve halka kazandırılmasında önemli rol oynadı. Bu çalışmalar sayesinde bazı tarihî yapılar yaşayan mekânlara dönüştü.
Aynı zamanda üretken bir yazardı. İstanbul’un semtleri, sarayları, köşkleri, çarşıları ve gündelik hayatı üzerine kitaplar yazdı. Kapalı Çarşı’nın Romanı gibi eserlerinde şehri kuru bilgilerle değil, hikâyeleri, insanları ve atmosferiyle anlatmayı başardı.
Çelik Gülersoy’un ilginç tarafı, İstanbul’a hem turist gözüyle hem de âşık bir şehir insanı gibi bakabilmesiydi. Onun için turizm, yabancıya şehir gezdirmekten ibaret değildi; bir kentin kendi değerini fark etmesi ve geçmişini hoyratça tüketmeden geleceğe taşımasıydı.
2009 – Ürümçi olayları dünyaya yayıldı; Uygur meselesi yeniden gündeme oturdu
5 Temmuz 2009’da Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Ürümçi’de başlayan olaylar, 6 Temmuz’da dünya kamuoyunun en önemli gündemlerinden biri hâline geldi. Uygurlar ile Han Çinlileri arasındaki gerilim, kısa sürede çok sayıda can kaybının yaşandığı büyük bir krize dönüştü.
Olayların arka planında, Guangdong’daki bir fabrikada Uygur işçilere yönelik saldırı iddiaları ve bu saldırıya tepki olarak başlayan protestolar vardı. Ürümçi’deki gösteriler kısa sürede şiddete evrildi. Çin makamları olayları büyük bir güvenlik operasyonuyla bastırdı.
Resmî Çin kaynakları ilerleyen günlerde ölü sayısını 197 olarak açıkladı; yaralı sayısı da bini aştı. Uygur kuruluşları ve insan hakları örgütleri ise olayların ardından gözaltılar, kayıplar ve baskılar konusunda farklı iddialar gündeme getirdi.
Türkiye’de de Ürümçi olayları büyük yankı uyandırdı. Dışişleri Bakanlığı 6 Temmuz’da olaylara ilişkin açıklama yaptı; sonraki günlerde Türkiye kamuoyunda Uygurların durumu daha görünür biçimde tartışıldı.
Bu yüzden 6 Temmuz 2009, Uygur meselesinin yakın dünya gündemine yeniden güçlü biçimde girdiği tarihlerden biridir. Ürümçi olayları, Çin’in Sincan politikaları, etnik gerilimler, insan hakları ve Uygur kimliği üzerine tartışmaları uzun yıllar etkileyen büyük bir kırılma oldu.
2013 – Petrol treni Lac-Mégantic’i yaktı; Kanada’nın en ağır demiryolu facialarından biri yaşandı
6 Temmuz 2013’te Kanada’nın Québec eyaletindeki Lac-Mégantic kentinde ham petrol taşıyan bir yük treni raydan çıktı ve patladı. Patlamalar ve yangın sonucunda 47 kişi hayatını kaybetti, kent merkezi büyük ölçüde yok oldu.
Facia gece saatlerinde yaşandı. Kontrolden çıkan tren, kasabanın merkezine doğru ilerledi ve burada raydan çıktı. Vagonlardaki ham petrolün alev almasıyla büyük patlamalar meydana geldi. Yangınlar binaları, sokakları ve araçları sardı.
Lac-Mégantic, küçük ve sakin bir kasabayken bir gecede Kanada tarihinin en ağır demiryolu facialarından birinin adı oldu. Çok sayıda bina yıkıldı, çevre kirliliği oluştu ve kasabanın merkezi uzun süre eski hâline dönemedi.
Olaydan sonra demiryolu güvenliği, tehlikeli madde taşımacılığı, trenlerin park edilmesi ve şirketlerin sorumluluğu sert biçimde tartışıldı. Facia, modern taşımacılıkta küçük görünen güvenlik açıklarının nasıl büyük bir felakete dönüşebileceğini gösterdi.
2016 – Pokémon Go çıktı; sokakları oyun alanına çeviren çılgınlık başladı
6 Temmuz 2016’da Pokémon Go, Avustralya, Yeni Zelanda ve ABD’de kullanıma açıldı. Kısa süre içinde dünyayı saran oyun, cep telefonlarını sokaklara, parklara, meydanlara ve tarihi mekânlara taşıyan büyük bir popüler kültür olayına dönüştü.
Pokémon Go’nun farkı, artırılmış gerçeklik ve konum teknolojisini oyunla birleştirmesiydi. Oyuncular, telefon ekranları üzerinden gerçek dünyada Pokémon arıyor, yakalıyor ve belirli noktalarda karşılaşıyordu. Böylece şehir, oyunun haritasına dönüştü.
Oyun kısa sürede milyonlarca insanı yürümeye, dışarı çıkmaya ve kalabalıklar hâlinde belirli noktalarda buluşmaya yöneltti. Parklarda, meydanlarda ve sokak köşelerinde telefonuna bakan oyuncular, 2016 yazının en tanıdık görüntülerinden biri oldu.
Elbette bu çılgınlık beraberinde tuhaf haberler de getirdi. İnsanlar Pokémon yakalamak için mezarlıklara, karakol yakınlarına, tehlikeli alanlara ya da özel mülklere girdi. Bazı yerlerde güvenlik uyarıları yapıldı. Böylece oyun, eğlence kadar gündelik hayat düzenini de etkileyen bir fenomene dönüştü.
Bu yüzden 6 Temmuz 2016, dijital oyun tarihi açısından önemli bir gündür. Pokémon Go, cep telefonu oyunlarının ekranda kalmayıp şehir hayatını, sosyal davranışları ve popüler kültürü nasıl değiştirebileceğini gösteren en büyük örneklerden biri oldu.
2017 – Çizgi romanda fantastik ve karanlık hikâyelerin ustası Galip Tekin öldü
6 Temmuz 2017’de Türk çizgi romancı Galip Tekin hayatını kaybetti. Fantastik, bilimkurgu, korku ve kara mizahı aynı çizgide buluşturan kendine özgü anlatımıyla Türkiye’de çizgi romanın en ayrıksı isimlerinden biri oldu.
1958’de Konya’da doğan Galip Tekin, Gırgır dergisinde Oğuz Aral kuşağının içinden yetişti. Ancak kısa sürede klasik mizah dergisi çizgisinin dışına çıktı. Onun hikâyelerinde tuhaf makineler, ürkütücü yaratıklar, kıyamet duygusu, absürt olaylar ve insanın karanlık tarafı yan yana durur.
Galip Tekin’i özel yapan şey yalnız iyi çizmesi değildi. O, birkaç sayfalık çizgi romanlarda kendi dünyasını kurabilen bir hikâye anlatıcısıydı. Okuru bazen güldürür, bazen rahatsız eder, bazen de “Ben şimdi ne okudum?” dedirtecek kadar acayip yerlere götürürdü. Bu yüzden onun çizgileri, Türkiye’de fantastik ve bilimkurgu anlatılarına merak duyan birçok okur ve çizer için özel bir yere sahip oldu.
Uykusuz, Leman, L-Manyak ve benzeri dergilerde çalıştı; Tuhaf Öyküler başlığı altında kitaplaşan işleriyle geniş bir okur kitlesine ulaştı. Hikâyelerinden uyarlanan Acayip Hikâyeler dizisi de onun dünyasının televizyona taşınmış örneklerinden biri oldu.
Galip Tekin’in ilginç yanlarından biri de çizgi romanı akademik alana taşımasıydı. Uzun yıllar Boğaziçi Üniversitesi’nde çizgi roman dersleri verdi. Böylece yalnız eserleriyle değil, yetiştirdiği ve etkilediği genç çizerlerle de iz bıraktı.
Bu yüzden 6 Temmuz 2017, Türkiye çizgi roman tarihi açısından önemli bir gündür. O gün ölen Galip Tekin, yerli çizgi romanda tuhaf, karanlık, fantastik ve özgür bir damar açan; çizgileriyle kendi evrenini kuran unutulmaz bir sanatçı olarak hafızada kaldı.
2020 – Sinemanın hafızasına müzikle kazınan büyük besteci Ennio Morricone öldü
6 Temmuz 2020’de İtalyan besteci Ennio Morricone hayatını kaybetti. Sinema tarihinin en büyük film müziği bestecilerinden biri kabul edilen Morricone, melodileriyle birçok filmin ruhunu doğrudan belirledi.
1928’de Roma’da doğan Morricone, trompet eğitimi aldı ve klasik müzik, caz, popüler müzik ve deneysel seslerle iç içe bir kariyer kurdu. Onu dünya çapında üne kavuşturan asıl dönem, yönetmen Sergio Leone ile yaptığı western filmleri oldu. Bir Avuç Dolar, Birkaç Dolar İçin ve İyi, Kötü ve Çirkin gibi filmlerde kullandığı ıslıklar, çanlar, kırbaç sesleri, gitarlar ve insan sesleri, western müziğinin dilini baştan yazdı.
Morricone’nin müzikleri çoğu zaman filmin önüne geçecek kadar güçlüydü. İyi, Kötü ve Çirkin’in ana teması ya da Altınların Coşkusu parçası, filmi izlememiş insanların bile tanıdığı melodiler hâline geldi. Bu, onun popüler kültürdeki etkisini gösteren en açık örneklerden biridir.
Ama Morricone yalnız western bestecisi değildi. Cennet Sineması, Bir Zamanlar Amerika, Misyon, Dokunulmazlar ve Malèna gibi çok farklı türlerdeki filmler için de unutulmaz müzikler yaptı. Özellikle Misyon filmindeki “Gabriel’s Oboe”, sinema müziğinin en duygusal ve tanınan parçalarından biri sayılır.
Uzun kariyeri boyunca yüzlerce film ve televizyon yapımı için müzik besteledi. 2007’de sinemaya katkılarından dolayı Onur Oscar’ı aldı. 2016’da ise Quentin Tarantino’nun The Hateful Eight filmiyle En İyi Özgün Müzik Oscar’ını kazandı. Bu ödül, onun yıllarca süren büyük kariyerinin geç gelen ama çok anlamlı bir takdiri oldu.
Bu yüzden 6 Temmuz 2020, sinema ve müzik tarihi açısından önemli bir gündür. O gün ölen Ennio Morricone, bazı melodilerin bir sahneyi, bir karakteri hatta bütün bir filmi nasıl ölümsüzleştirebileceğini gösteren büyük bir besteci olarak hafızada kaldı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
