5 Temmuz Tarihte Bugün

71 Dakika Okuma

Günün Tarihi / 5 Temmuz

1546 – Barbaros Hayreddin Paşa öldü; Akdeniz’i Osmanlı gölüne çeviren büyük kaptan hayata veda etti

5 Temmuz 1546’da Osmanlı denizciliğinin en büyük isimlerinden Barbaros Hayreddin Paşa hayatını kaybetti. Asıl adı Hızır Reis’ti. Midilli’de doğdu, ağabeyi Oruç Reis’le birlikte Akdeniz’de korsanlık, deniz savaşları ve Kuzey Afrika mücadelesi içinde yetişti. Zamanla Akdeniz siyasetini okuyabilen büyük bir komutan ve devlet adamı hâline geldi.

Barbaros’un yükselişi Cezayir’de başladı. İspanyolların Kuzey Afrika kıyılarındaki baskısına karşı mücadele etti, Cezayir’de Osmanlı nüfuzunun yerleşmesinde belirleyici rol oynadı. Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı himayesini kabul eden Barbaros, Kanuni Sultan Süleyman döneminde İstanbul’a çağrıldı ve 1534’te kaptanıderyalığa getirildi. Böylece Akdeniz’in en korkulan deniz reislerinden biri, Osmanlı donanmasının başına geçti.

Barbaros Hayreddin Paşa’nın adı en çok 1538 Preveze Deniz Zaferi ile anılır. Andrea Doria komutasındaki büyük Haçlı donanmasına karşı kazandığı bu zafer, Osmanlı’nın Akdeniz’deki üstünlüğünü pekiştirdi. Preveze’den sonra Osmanlı donanması, Ege’den Kuzey Afrika’ya, İtalya kıyılarından Fransa sahillerine kadar Akdeniz siyasetini belirleyen büyük bir kuvvet hâline geldi.

Barbaros’un önemi yalnız kazandığı savaşlardan gelmez. O, Osmanlı denizciliğine düzen, tecrübe ve okul kazandırdı. Tersane-i Âmire’nin güçlenmesinde, deniz seferlerinin daha planlı yürütülmesinde ve Turgut Reis, Salih Reis, Seydi Ali Reis gibi denizcilerin yetiştiği büyük kaptanlar kuşağının oluşmasında etkili oldu. Bu yüzden Barbaros, arkasında devam eden bir denizcilik geleneği bırakan kurucu isimlerden biridir.

Ömrünün son yıllarında daha çok tersane işleriyle ilgilendi. Vefat ettiğinde Beşiktaş’ta, sağlığında yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi. Ölümü için düşürülen “Mâte reîsü’l-bahr” sözü, yani “Denizin reisi öldü”, onun Osmanlı hafızasındaki yerini anlatan en güçlü ifadelerden biri oldu.

Bu yüzden 5 Temmuz 1546, yalnız bir Osmanlı kaptanıderyasının ölüm tarihi değildir. O gün Akdeniz’in kaderini değiştiren, Osmanlı’yı gerçek anlamda bir deniz imparatorluğu hâline getiren büyük bir deniz aklı hayata veda etti. Barbaros Hayreddin Paşa’nın adı, bugün bile Türk denizciliğinin en güçlü sembollerinden biri olarak yaşamaya devam ediyor.

1687 – Newton’un Principia’sı yayımlandı; evrenin hareketini açıklayan kitap bilim tarihini değiştirdi

5 Temmuz 1687’de Isaac Newton’un Latince adıyla Philosophiae Naturalis Principia Mathematica adlı eseri yayımlandı. Türkçeye “Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri” diye çevrilebilecek bu kitap, modern bilimin en büyük dönüm noktalarından biri kabul edilir.

Newton bu eserde hareket yasalarını ve evrensel kütleçekimi ilkesini ortaya koydu. Artık gökyüzündeki gezegenlerin hareketiyle yeryüzündeki bir cismin düşmesi aynı doğa yasaları içinde açıklanabiliyordu. Bu, insan düşüncesinde devrim niteliğinde bir adımdı. Çünkü göklerle yer, eski çağlardan beri çoğu zaman ayrı âlemler gibi düşünülmüştü; Newton ise ikisini aynı matematik diliyle birleştirdi.

Principia yalnızca “yerçekimi kitabı” değildir. Newton’un üç hareket yasası, kuvvet, ivme, kütle, eylemsizlik ve hareket arasındaki ilişkileri sistemli biçimde açıklayan bir temel oluşturdu. Bugün okul kitaplarında basit formüller hâlinde görünen birçok fizik ilkesi, bu eserde büyük bir düşünce mimarisi içinde yer aldı.

Kitabın ortaya çıkışında Edmond Halley’in de büyük payı vardı. Halley, Newton’u çalışmasını yayımlamaya teşvik etti, basım sürecini takip etti ve maddi yükün önemli kısmını üstlendi. Çünkü Royal Society’nin kasası o sırada pek parlak durumda değildi. Bilim tarihinin en önemli kitaplarından biri, biraz da Halley’in sabrı ve ısrarı sayesinde okura ulaşabildi.

Newton’un yaptığı şey, evreni şiirsel bir hayranlık konusu olmaktan çıkarmak değildi; aksine, o hayranlığı matematikle derinleştirmekti. Ay’ın Dünya çevresindeki hareketi, gezegenlerin Güneş çevresindeki yörüngeleri, gelgitler, kuyrukluyıldızlar ve düşen bir elma aynı büyük düzenin parçaları olarak anlaşılmaya başladı.

Principia sonraki yüzyıllarda bilimin dilini değiştirdi. Mühendislikten astronomiye, denizcilikten topçuluğa, uzay araştırmalarından modern fiziğe kadar birçok alan bu kitapta kurulan mekanik dünya görüşünün üzerine inşa edildi. Einstein’ın görelilik kuramı bile Newton’u bütünüyle silmedi; onun kurduğu büyük yapıyı daha geniş bir çerçeveye taşıdı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1687, yalnızca bir kitabın yayımlanma tarihi değildir. O gün insanlık, evrenin işleyişini anlamak için eline yepyeni bir anahtar aldı. Newton’un Principia’sı, doğanın karmaşık görünüşünün arkasında ölçülebilir, hesaplanabilir ve anlaşılabilir bir düzen olduğunu göstererek bilim tarihinin yönünü değiştirdi.

1770 – Çeşme’de Osmanlı donanması yakıldı; deniz tarihimizin en ağır felaketlerinden biri yaşandı

5 Temmuz 1770’te başlayan Çeşme Deniz Muharebesi, Osmanlı denizcilik tarihinin en ağır yenilgilerinden biri oldu. 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus donanması, Baltık Denizi’nden Akdeniz’e kadar uzanan uzun ve cesur bir sefer yapmış; Osmanlı donanmasını Ege’de karşısına almıştı.

Savaşın ilk çarpışmaları Sakız Adası ile Çeşme kıyıları arasında yaşandı. Osmanlı donanması, Çeşme Limanı’na çekildi. Ancak bu tercih, gemileri dar bir alanda savunmasız bıraktı. Ruslar gece baskını ve ateş gemileriyle Osmanlı donanmasına saldırdı. Alevler kısa sürede gemiden gemiye yayıldı; limana sıkışmış Osmanlı donanması büyük ölçüde yandı.

Çeşme faciası, Osmanlı’nın Akdeniz’deki askerî itibarını ağır biçimde sarstı. İnebahtı’dan sonra Osmanlı donanmasının yaşadığı en büyük felaketlerden biri olarak hafızaya kazındı. Binlerce Osmanlı denizcisi hayatını kaybetti; çok sayıda gemi yandı, battı ya da kullanılamaz hâle geldi.

Bu yenilginin ardından Osmanlı donanmasının eğitim, teknoloji, komuta düzeni ve savaş hazırlığı bakımından yenilenmeye ihtiyaç duyduğu da açık biçimde ortaya çıktı. Çeşme’den sonra Osmanlı’da denizcilik alanında reform ihtiyacı daha güçlü hissedildi. Kaptanıderyalığa kadar yükselecek olan Cezayirli Gazi Hasan Paşa gibi isimler de bu felaketin ardından donanmayı yeniden toparlama çabasının sembolleri arasında yer aldı.

Çeşme Muharebesi, Rusya açısından ise büyük bir zaferdi. Çariçe II. Katerina döneminde Rusya, ilk kez Akdeniz’de Osmanlı’ya bu kadar ağır bir darbe vurmuş oldu. Bu zafer, Rusya’nın sıcak denizlere inme siyasetinin Karadeniz’le sınırlı kalmadığını; Ege ve Akdeniz’de de Osmanlı’yı zorlayabileceğini gösterdi.

Bu yüzden 5 Temmuz 1770, Osmanlı tarihi açısından acı ama öğretici bir gündür. Çeşme’de yanan yalnız gemiler değildi; Osmanlı deniz gücünün eski alışkanlıklarla ayakta kalamayacağı da o alevlerin içinde ortaya çıktı.

1809 – Wagram Muharebesi başladı; Napolyon Avrupa’nın en büyük ordularından biriyle sahaya çıktı

5 Temmuz 1809’da Napolyon Bonapart komutasındaki Fransız ve müttefik orduları ile Arşidük Karl komutasındaki Avusturya ordusu, Viyana yakınlarındaki Wagram ovasında karşı karşıya geldi. İki gün sürecek bu büyük savaş, Napolyon Savaşları’nın en kanlı ve en büyük çarpışmalarından biri olacaktı.

Wagram’a giden yol, Napolyon’un Avrupa üzerindeki hâkimiyet mücadelesinin yeni bir aşamasıydı. Avusturya, Fransa’nın kıtadaki üstünlüğünü kırmak istiyor; Napolyon ise imparatorluğunun yenilmezlik görüntüsünü korumaya çalışıyordu. 1809 baharında yaşanan Aspern-Essling Muharebesi’nde Napolyon ilk kez ciddi biçimde durdurulmuştu. Bu yüzden Wagram, Napolyon’un sarsılan itibarını yeniden kurma sınavıydı.

Savaş alanına çıkan ordular devasa büyüklükteydi. On binlerce asker, yüzlerce top ve geniş süvari birlikleri Wagram çevresindeki düzlükte karşı karşıya geldi. Bu ölçekte bir savaş, dönemin askeri teknolojisi ve haberleşme koşulları içinde yönetilmesi son derece zor bir güç gösterisiydi. Napolyon, geniş cephede manevra, topçu ateşi ve yedek kuvvetleri doğru anda kullanarak Avusturya hattını kırmaya çalıştı.

5 Temmuz’daki ilk gün kesin sonuç getirmedi. Fransız saldırıları bazı bölgelerde zorlandı; Avusturya ordusu güçlü bir direnç gösterdi. Ancak ertesi gün Napolyon, büyük topçu yoğunluğu ve merkezden yaptığı baskıyla savaşın dengesini değiştirdi. Mareşal Macdonald’ın büyük taarruz kolu ve Fransız topçusunun etkili kullanımı, Avusturya ordusunu geri çekilmeye zorladı.

Wagram, Napolyon için zaferdi; ama eski parlak zaferlerinden farklıydı. Bedeli çok ağırdı. Her iki taraf da büyük kayıplar verdi. Bu savaş, Napolyon’un hâlâ Avrupa’nın en güçlü askeri liderlerinden biri olduğunu gösterdi; fakat aynı zamanda imparatorluğunun insan ve kaynak bakımından giderek yıprandığını da ortaya koydu.

Wagram’ın ardından Avusturya barış istemek zorunda kaldı. Napolyon, Avrupa’daki üstünlüğünü bir süre daha korudu; hatta Avusturya Arşidüşesi Marie Louise ile evlenerek hanedan düzeyinde yeni bir ittifak kurdu. Fakat Wagram’ın kanlı zaferi, Napolyon düzeninin artık eskisi kadar kolay ilerlemediğini de gösteriyordu.

Bu yüzden 5 Temmuz 1809, Avrupa tarihi açısından önemli bir gündür. Wagram’da başlayan savaş, Napolyon’un gücünün doruklarından birini temsil ederken, aynı zamanda onun imparatorluğunu ayakta tutmak için giderek daha büyük ve daha pahalı savaşlara ihtiyaç duyduğunun da işaretiydi.

1830 – Fransa Cezayir’i işgal etti; 132 yıllık sömürge dönemi başladı

5 Temmuz 1830’da Fransız ordusu Cezayir şehrine girdi ve Osmanlı’ya bağlı Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa teslim oldu. Bu tarih, Cezayir için 132 yıl sürecek Fransız sömürge yönetiminin başlangıcı anlamına geliyordu.

Fransa’nın Cezayir seferi, görünürde diplomatik bir krizle başladı. Cezayir Dayısı Hüseyin Paşa ile Fransız konsolosu arasında yaşanan ve tarihe “yelpaze olayı” diye geçen gerilim, Paris yönetimi tarafından işgal için gerekçe hâline getirildi. Fakat asıl mesele bundan büyüktü. Fransa, Akdeniz’de gücünü artırmak, iç siyasette zorlanan Kral X. Charles yönetimine askerî bir başarı kazandırmak ve Kuzey Afrika’da kalıcı bir hâkimiyet kurmak istiyordu.

Fransız kuvvetleri 14 Haziran 1830’da Cezayir yakınlarındaki Sidi Ferruch kıyılarına çıktı. Kısa süren askerî ilerleyişin ardından Cezayir şehri 5 Temmuz’da düştü. Dayı Hüseyin teslim oldu ve şehir Fransızların eline geçti. Böylece Osmanlı’ya bağlı Cezayir eyaletinin merkezi fiilen Fransa’nın kontrolüne girdi.

Ancak Cezayir’in tamamı bir anda teslim olmadı. Fransız işgali, kısa sürede uzun ve kanlı bir sömürge savaşına dönüştü. Emir Abdülkadir’in direnişi başta olmak üzere yerel mücadeleler yıllarca sürdü. Fransa, şehirleri ve kıyıları ele geçirdikten sonra iç bölgelere doğru ilerledi; topraklara el koydu, Avrupalı yerleşimcileri bölgeye taşıdı ve Cezayir toplumunu derinden sarsan bir sömürge düzeni kurdu.

Cezayir’de Fransız hâkimiyeti 1962’ye kadar sürdü. Bu süreçte ülke; topraklarını, toplumsal yapısını, dilini, hafızasını ve milyonlarca insanın hayatını etkileyen ağır bir sömürge deneyimi yaşadı. 1954’te başlayan Cezayir Bağımsızlık Savaşı, modern çağın en sert anti-sömürge mücadelelerinden biri olacak ve sonunda Fransa Cezayir’den çekilmek zorunda kalacaktı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1830, Kuzey Afrika tarihi açısından büyük bir kırılma günüdür. O gün Cezayir şehrine giren Fransız ordusu, Akdeniz’in güneyinde 132 yıl sürecek bir sömürge düzeninin kapısını açtı. Cezayir’in 1962’de bağımsızlığını yine 5 Temmuz’da ilan etmesi de bu yüzden tesadüf değil, tarihe verilmiş bilinçli bir cevaptı.

1833 – Kalıcı ilk fotoğrafı çeken mucit Nicéphore Niépce öldü

5 Temmuz 1833’te Fransız mucit Nicéphore Niépce hayatını kaybetti. Niépce, fotoğraf tarihinin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Onu özel yapan şey, ışıkla görüntü elde etme fikrini bir deney olarak bırakmaması ve kalıcı bir fotoğraf üretmeyi başarmasıydı.

Niépce, 1820’lerde “helyografi” adını verdiği yöntem üzerinde çalıştı. Bu yöntemde ışığa duyarlı bir maddeyle kaplanan metal yüzey, camera obscura aracılığıyla görüntüye maruz bırakılıyor; ışık alan bölgeler sertleşiyor, diğer kısımlar ise temizlenerek görüntü ortaya çıkarılıyordu. Bugün çok basit görünen bu fikir, o dönemin teknik şartlarında büyük bir buluştu.

Onun en ünlü çalışması Le Gras’daki Pencereden Görünüm adıyla bilinir. Niépce bu görüntüyü Fransa’daki evinin penceresinden elde etti. Çatılar, avlu ve çevredeki yapılar silik ama seçilebilir hâldedir. Fotoğraf bugünün gözüyle bulanık ve soluk görünebilir; fakat insanlık tarihinde ilk kez bir kamera görüntüsü kalıcı olarak yüzeye kaydedilmişti.

Bu başarı, yalnız sanat tarihini değil, bilginin kaydedilme biçimini de değiştirdi. Fotoğraf, zamanla portreleri, savaşları, şehirleri, aileleri, bilimsel gözlemleri ve gündelik hayatı belgeleyen en güçlü araçlardan biri olacaktı. Gazetecilikten sinemaya, adli tıptan astronomiye, aile albümlerinden sosyal medyaya uzanan büyük görsel çağın ilk adımlarında Niépce’in emeği vardı.

Niépce, çalışmalarının büyük etkisini göremeden öldü. Onun ardından Louis Daguerre ile yürütülen işbirliği ve dagereotip süreci, fotoğrafın dünyaya yayılmasında belirleyici oldu. Ancak fotoğraf tarihinin başlangıcına dönüldüğünde, Niépce’in adı hep ilk sırada durur.

1841 – Thomas Cook ilk tren gezisini düzenledi; paket turizmin yolu açıldı

5 Temmuz 1841’de İngiliz girişimci Thomas Cook, Leicester’dan Loughborough’a uzanan bir tren gezisi düzenledi. Bu kısa yolculuk, bugün bildiğimiz anlamıyla paket turizmin ilk örneklerinden biri kabul edilir.

Gezi ilk bakışta çok mütevazıydı. Yaklaşık 485 kişi, Leicester’daki Campbell Street İstasyonu’ndan Loughborough’a gitti. Yolcuların büyük bölümü bir ölçülülük, yani içki karşıtı hareket toplantısına katılacaktı. Biletler uygun fiyatlıydı; ulaşım topluca ayarlanmıştı, yolculuk bir program dâhilinde düzenlenmişti. Bugünün tur şirketleri, rehberli gezileri ve paket tatilleri düşünüldüğünde bu ayrıntılar basit görünebilir; ama o gün için yeni bir fikirdi.

Thomas Cook’un farkı, seyahati zenginlerin ayrıcalığı olmaktan çıkarma düşüncesiydi. Sanayi Devrimi’yle birlikte demiryolları hızla yayılıyor, kentlerde çalışan yeni sınıflar ortaya çıkıyor, insanlar ilk kez toplu biçimde başka yerlere gitme imkânı buluyordu. Cook, bu imkânı düzenli, hesaplı ve güvenli gezi fikriyle birleştirdi.

Bu ilk gezi, modern turizm endüstrisinin küçük ama anlamlı başlangıçlarından biri oldu. Cook daha sonra daha uzun tren gezileri, şehir turları, Avrupa seyahatleri ve kutsal topraklara yolculuklar düzenledi. Zamanla Thomas Cook adı, seyahati kitlelere açan büyük bir turizm markasının adı hâline geldi.

Elbette insanlar Thomas Cook’tan önce de yolculuk yapıyordu. Hacılar, tüccarlar, askerler, öğrenciler, seyyahlar ve aristokratlar yüzyıllardır yollardaydı. Ancak Cook’un yaptığı şey farklıydı: Yolculuğu önceden planlanmış, bileti kesilmiş, programı yapılmış, geniş kitlelere satılabilir bir hizmete dönüştürdü.

Bu yüzden 5 Temmuz 1841, turizm tarihi açısından önemli bir gündür. O gün yapılan kısa tren gezisi, insanların dünyayı görme biçimini değiştirecek büyük bir sektörün kapısını araladı. Modern tatil kültürünün, paket turların ve “bir yere gidip görmek” fikrinin arkasında, Leicester’dan Loughborough’a giden o kalabalık trenin de izleri vardır.

1921 – İtalyan birlikleri Antalya’dan çekildi; Akdeniz kıyısında işgal dönemi kapandı

5 Temmuz 1921’de İtalyan birlikleri Antalya’dan tamamen çekildi. Böylece I. Dünya Savaşı sonrasında başlayan ve iki yılı aşkın süren İtalyan işgali Antalya’da sona erdi. Şehir, 28 Mart 1919’da İtalyan askerlerinin karaya çıkmasıyla işgal edilmişti.

Antalya’nın işgali, savaş sonrası Osmanlı topraklarının paylaşılması planlarının bir parçasıydı. İtalya, Akdeniz’in doğusunda ve Güneybatı Anadolu’da nüfuz alanı kurmak istiyordu. Antalya da limanı, kıyı konumu ve Anadolu içlerine açılan yolları nedeniyle bu hesapta önemli bir yer tutuyordu.

İtalyan işgali, bazı bölgelerdeki işgaller kadar kanlı çatışmalarla başlamadı; fakat bu durum işgalin hafif olduğu anlamına gelmez. Şehirde askerî kontrol kuruldu, halk işgali protesto etti, yerel direniş ve örgütlenme çabaları güçlendi. Antalya halkı, İzmir’in işgaline de tepki gösterdi; Müdafaa-i Hukuk çevresindeki millî örgütlenme şehirde giderek daha görünür hâle geldi.

İtalya’nın Antalya’dan çekilmesinde Anadolu’daki Millî Mücadele’nin güçlenmesi, İtalya’nın iç siyasi hesapları ve işgal bölgelerinde kalıcı hâkimiyet kurma planının zayıflaması etkili oldu. İtalyanlar, Yunan işgaline kıyasla Ankara Hükûmeti’yle daha temkinli bir ilişki kurdu; zamanla Anadolu’daki askerî varlığını azaltma yoluna gitti.

5 Temmuz 1921 bu yüzden Antalya için önemli bir gündür. O gün şehirde iki yılı aşkın süren işgal dönemi kapandı. Akdeniz’in kıyısındaki Antalya, Millî Mücadele yıllarında işgalin baskısını, halkın tepkisini ve sonunda çekilmenin getirdiği rahatlamayı birlikte yaşadı.

Bugün 5 Temmuz, Antalya’nın işgalden kurtuluş günü olarak anılır. Bu tarih, Antalya’nın Millî Mücadele hafızasında bağımsızlık iradesinin ve işgale karşı yerel duruşun sembolüdür.

1924 – Paris Olimpiyatları resmen açıldı; genç Türkiye Cumhuriyeti ilk kez olimpiyat sahnesine çıktı

5 Temmuz 1924’te VIII. Olimpiyat Oyunları’nın resmî açılış töreni Paris’te yapıldı. Yarışmaların bir bölümü daha önce başlamış olsa da 5 Temmuz’daki tören oyunların dünyaya ilan edildiği gündü. Paris, 1900’den sonra ikinci kez olimpiyatlara ev sahipliği yapıyordu.

1924 Paris Olimpiyatları, modern olimpiyat tarihinin önemli dönemeçlerinden biri oldu. Oyunlara 44 ülkeden 3 bini aşkın sporcu katıldı. Almanya ise I. Dünya Savaşı sonrasındaki siyasi gerilimler nedeniyle oyunlara davet edilmedi. Bu durum, olimpiyatların “barış ve spor” idealiyle tartışılsa da dönemin siyasi kırılmalarından tamamen ayrı düşünülemeyeceğini gösteriyordu.

Paris 1924’ün bir başka önemi de olimpiyatların giderek bugünkü büyük uluslararası organizasyon yapısına yaklaşmasıydı. Açılış töreni, sporcu kafilelerinin geçidi, olimpiyat köyü fikri, basın ilgisi ve yıldız sporcuların dünya çapında tanınması bu dönemde daha görünür hâle geldi. Finlandiyalı atlet Paavo Nurmi, Amerikalı yüzücü Johnny Weissmuller ve atletizmde daha sonra Chariots of Fire (Ateş Arabaları) filmine ilham verecek Harold Abrahams ile Eric Liddell gibi isimler bu oyunların hafızasında yer aldı.

Bu olimpiyatlar Türkiye için de özel bir anlam taşıyordu. Türkiye Cumhuriyeti henüz bir yaşındaydı ve Paris 1924, genç Cumhuriyet’in katıldığı ilk olimpiyat oyunları oldu. Türkiye, madalya kazanamadı; ancak Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış bir ülkenin dünya spor sahnesinde bayrağıyla yer alması başlı başına önemliydi.

Türk sporcular atletizm, futbol, güreş, eskrim, bisiklet ve halter gibi branşlarda mücadele etti. Bu katılım, yeni devletin uluslararası alanda görünür olma çabasının da parçasıydı. Cumhuriyet, savaş meydanlarından sonra bu kez spor alanında “ben de buradayım” diyordu.

5 Temmuz 1924’te modern olimpiyat hareketi yeni bir aşamaya geçerken, Türkiye Cumhuriyeti de ilk kez olimpiyat sahnesinde yerini aldı. Spor, genç Cumhuriyet için hem beden terbiyesi hem de dünyaya açılan yeni bir temsil dili hâline gelmeye başladı.

1925 – Natuk Baytan doğdu; Yeşilçam’ın macera ve komedi hafızasını kuran yönetmenlerden biri dünyaya geldi

5 Temmuz 1925’te yönetmen, senarist ve oyuncu Natuk Baytan dünyaya geldi. Baytan, özellikle Yeşilçam’ın popüler sinema hafızasında özel bir yere sahip yönetmenlerden biri oldu. Onun filmleri, Türkiye’de birkaç kuşağın televizyon ekranlarında tekrar tekrar izlediği, repliklerini ezberlediği, karakterlerini aileden biri gibi tanıdığı yapımlar arasında yer aldı.

Natuk Baytan sinemaya oyunculuk ve senaryo çalışmalarıyla girdikten sonra yönetmenliğe geçti. 1960’lardan itibaren farklı türlerde filmler çekti. Ancak onu asıl geniş kitlelere sevdiren şey, Yeşilçam’ın macera, tarihî kahramanlık ve komedi damarını çok iyi yakalamasıydı.

Cüneyt Arkın’lı Kara Murat ve Malkoçoğlu filmleri, onun tarihî macera sinemasındaki yerini güçlendirdi. Bu filmlerde tarih, gerçeklikten çok efsane, cesaret, aksiyon ve kahramanlık duygusuyla iç içe geçti. Seyirci, bu filmlerde at koşturan, kale basan, kötülere meydan okuyan büyük bir sinema masalı izledi.

Baytan’ın popüler hafızadaki asıl büyük yeri ise Kemal Sunal filmleriyle oluştu. Sakar Şakir, Tosun PaşaKorkusuz KorkakŞabanoğlu ŞabanSahte KabadayıDokunmayın Şabanıma gibi filmler, Yeşilçam komedisinin en sevilen örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler yalnız güldürmedi; mahalleyi, aileyi, sahte kabadayılığı, saf ama zeki halk çocuğunu ve dönemin toplumsal tiplerini unutulmaz karakterlere dönüştürdü.

Natuk Baytan’ın sineması eleştirmenlerin her zaman ciddiyetle yaklaştığı bir alan olmadı. Ama halkın hafızasında onun filmleri çok güçlü bir yer tuttu. Çünkü Baytan, seyircinin neye güleceğini, hangi kahramana inanacağını, hangi sahneyi yıllar sonra bile hatırlayacağını iyi bilen bir popüler sinema ustasıydı.

Bugün Yeşilçam denince akla gelen birçok sahne, karakter ve replikte Natuk Baytan’ın emeği vardır. Onun filmleri, sinema salonlarından televizyon kuşaklarına, oradan dijital platformlara uzanan uzun bir yolculuk yaptı. Hâlâ izlendiğinde tanıdık bir sıcaklık, abartılı bir mizah ve eski Türkiye’nin popüler eğlence duygusunu taşır.

1938 – Türk birlikleri Hatay’a girdi; anavatana katılış yolunda tarihi adım atıldı

5 Temmuz 1938’de Türk birlikleri Hatay’a girdi. Kurmay Albay Şükrü Kanatlı komutasındaki 2.500 kişilik Türk birliği, Hassa ve Payas yönlerinden iki kol hâlinde Hatay topraklarına geçti. Bu gelişme, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına giden sürecin en önemli dönemeçlerinden biri oldu.

Hatay meselesi, I. Dünya Savaşı sonrasında çözülemeyen en hassas sorunlardan biriydi. Bölge, Fransız mandası altındaki Suriye sınırları içinde bırakılmıştı; ancak Türkiye, Hatay’daki Türk nüfusun haklarını ve bölgenin ayrı statüsünü sürekli gündemde tuttu. Fransa’nın 1936’da Suriye’ye bağımsızlık verme sürecine girmesi, Hatay’ın geleceğini yeniden kritik hâle getirdi.

Atatürk, Hatay konusunu kişisel ve millî bir dava olarak gördü. Türkiye, meseleyi doğrudan savaşla değil, diplomasiyle çözmeye çalıştı. Milletler Cemiyeti süreci, Türk-Fransız görüşmeleri, bölgedeki seçim tartışmaları ve Hatay’ın ayrı bir siyasi varlık olarak tanınması bu politikanın aşamalarıydı.

3 Temmuz 1938’de Türkiye ile Fransa arasında askerî anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Hatay’ın güvenliği ve siyasi statüsünün korunması için bölgeye hem Türkiye hem de Fransa 2.500’er kişilik askerî kuvvet gönderecekti. İki gün sonra Türk askeri Hatay’a girdi. Bu giriş, Hatay halkı için büyük sevinç yarattı; aynı zamanda Fransa’nın bölgedeki tek taraflı kontrolünün de fiilen sona erdiğini gösterdi.

Fransız yönetiminin 1936’da ilan ettiği sıkıyönetim ve baskıcı seçim ortamı, Hatay meselesini daha da gerginleştirmişti. Türk askerinin gelişiyle birlikte bölgede güvenlik dengesi değişti, yeni seçim sürecinin önü açıldı ve Hatay’ın bağımsız devlet olmasına giden yol hızlandı. Nitekim 2 Eylül 1938’de Hatay Devleti kuruldu; yaklaşık bir yıl sonra da Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı.

1939 – Milli Piyango İdaresi kuruldu; Türkiye’de “talih kuşu” dönemi başladı

5 Temmuz 1939’da çıkarılan 3670 sayılı kanunla Milli Piyango İdaresi kuruldu. Böylece Türkiye’de piyango çekilişleri daha düzenli ve resmî bir kurumsal yapıya kavuştu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında piyango denince akla daha çok Tayyare Piyangosu geliyordu. 1926’dan itibaren piyango düzenleme yetkisi Türk Tayyare Cemiyeti’ne verilmişti. Amaç, hem halkın ilgisini çeken bir gelir kaynağı oluşturmak hem de genç Cumhuriyet’in hava gücüne katkı sağlamaktı. O yıllarda piyango bileti yalnız bir şans oyunu değil, aynı zamanda devletin kalkınma ve savunma hedefleriyle ilişkilendirilen bir araçtı.

1939’daki düzenlemeyle bu yapı Milli Piyango İdaresi’ne dönüştü. Piyango artık daha geniş bir devlet kurumu eliyle yürütülecek, çekilişler ve gelirler daha merkezi biçimde düzenlenecekti. Bu adım, Türkiye’de şans oyunlarının kamusal denetim altında kurumsallaşması açısından önemliydi.

Milli Piyango, zamanla Türkiye’nin gündelik hayatına yerleşti. Yılbaşı biletleri, büyük ikramiye hayalleri, bayilerde uzayan kuyruklar, amorti beklentisi ve “ya çıkarsa” duygusu, birkaç kuşağın ortak hafızasına girdi. Piyango bileti, özellikle yıl sonlarında kısa süreliğine herkesin kurduğu ortak bir hayal hâline geldi.

“Talih kuşu” ifadesi de bu kültürün sembollerinden biri oldu. Zengin olma hayali, borçları kapatma umudu, yeni bir hayat kurma düşüncesi ve küçük ihtimallerin büyülü çekiciliği, Milli Piyango’yu kültürel bir olaya dönüştürdü. Gazete sayfalarında ikramiye listeleri yayımlandı, bilet numaraları dikkatle kontrol edildi, kazananların hikâyeleri merakla anlatıldı.

Elbette piyango ve şans oyunları her zaman tartışmalı bir alan oldu. Bir yanda devlet denetiminde yürütülen bir gelir modeli vardı; diğer yanda kolay zengin olma hayalinin toplum üzerindeki etkileri, ahlaki itirazlar ve ekonomik eleştiriler bulunuyordu. Ama bütün tartışmalara rağmen Milli Piyango, Türkiye’nin popüler hafızasında kalıcı bir yer edindi.

1939 – Enver Paşa’nın çocuklarının Türkiye’ye dönmesine izin verildi

5 Temmuz 1939’da çıkarılan özel kanunla Enver Paşa’nın çocuklarının Türk vatandaşlığına alınmalarına ve Türkiye’ye dönmelerine izin verildi. Bu düzenleme, Cumhuriyet’in ilk yıllarında yurt dışında kalan eski Osmanlı ve İttihatçı aile çevreleriyle ilgili hassas dosyalardan birinin yumuşatılması anlamına geliyordu.

Enver Paşa, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en tartışmalı isimlerden biriydi. İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderlerinden biri, Harbiye Nazırı ve I. Dünya Savaşı yıllarının en etkili komutan-siyasetçilerindendi. Savaşın yenilgiyle sonuçlanmasının ardından ülkeyi terk etti; 1922’de Orta Asya’da hayatını kaybetti. Ailesi ise uzun süre Türkiye dışında yaşamak zorunda kaldı.

Cumhuriyet yönetimi, özellikle ilk yıllarda eski hanedan çevresi ve İttihatçı liderlerin aileleri konusunda son derece temkinli davrandı. Bunun arkasında yeni devletin kendi meşruiyetini koruma kaygısı da vardı. Enver Paşa’nın adı hâlâ güçlü duygular uyandırıyor; kimileri için idealist bir kahramanı, kimileri için imparatorluğu felakete sürükleyen İttihatçı kadronun simgesini temsil ediyordu.

1939’daki kanun, bu sert çizgide sınırlı bir yumuşamayı gösterdi. Enver Paşa’nın çocukları Mahpeyker, Türkân ve Ali’nin Türkiye’ye dönmeleri ve vatandaşlığa alınmaları mümkün hâle geldi. Kanun kapsamında Osmanlı hanedanıyla bağlantılı Rana ve Hümeyra gibi isimlerin de yurda dönüş yolu açıldı.

Bu düzenleme, Enver Paşa’nın siyasi mirasını aklama ya da tartışmaları bitirme anlamına gelmiyordu. Daha çok, babalarının siyasi geçmişi nedeniyle yıllarca Türkiye dışında kalan çocukların artık ülkeye dönebilmesine imkân tanıyan insani ve hukuki bir adımdı. Cumhuriyet, kendi güvenliğinden emin oldukça bazı eski yasakları daraltmaya ve kişisel mağduriyetleri azaltmaya başlamıştı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1939, Türkiye’nin yakın siyasi hafızası açısından küçük ama ilginç bir gündür. Enver Paşa’nın çocuklarına dönüş izni verilmesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yalnız devlet kurumlarında değil, ailelerin hayatında, pasaportlarda, vatandaşlık kayıtlarında ve sürgün hikâyelerinde de iz bıraktığını gösterir.

1940 – II. Dünya Savaşı: Vichy Fransası İngiltere ile ilişkilerini kesti; eski müttefikler düşman gibi karşı karşıya geldi

5 Temmuz 1940’ta Vichy Fransası, Birleşik Krallık ile diplomatik ilişkilerini kesti. Bu karar, iki gün önce yaşanan Mers-el-Kébir saldırısının doğrudan sonucuydu. İngiliz donanması, Cezayir kıyısındaki Mers-el-Kébir’de demirli Fransız filosunu vurmuş; 1.000’den fazla Fransız denizci hayatını kaybetmişti.

İngiltere açısından bu saldırı acı ama zorunlu bir güvenlik hamlesi olarak görülüyordu. Fransa, Nazi Almanyası karşısında yenilmiş ve 22 Haziran 1940’ta ateşkes imzalamıştı. Londra, güçlü Fransız donanmasının Almanların eline geçmesinden korkuyordu. Churchill hükümeti, bu gemilerin ya İngiliz safında savaşa devam etmesini ya tarafsız limanlara gitmesini ya da etkisiz hâle getirilmesini istedi. Fransız komutanlar bu şartları kabul etmeyince İngilizler ateş açtı.

Fransa’da ise olay büyük bir ihanet gibi algılandı. Daha birkaç hafta önce aynı cephede Almanya’ya karşı savaşan iki eski müttefik, şimdi birbirinin gemilerine silah doğrultmuştu. Vichy yönetimi, İngiltere’nin saldırısını kabul edilemez buldu ve diplomatik ilişkileri keserek karşılık verdi. Böylece Fransa’nın yenilgisinden sonra zaten kırılgan hâle gelen İngiliz-Fransız ilişkileri açık bir düşmanlık eşiğine geldi.

Bu kopuş, savaşın ahlaki karmaşasını da gösterir. İngiltere, hayatta kalmak için Fransız donanmasını vurduğunu savunuyordu; Vichy Fransası ise bunu eski bir müttefikin sırtından vurulması olarak görüyordu. Hitler Almanyası ise bu krizi propaganda için kullandı; Fransız kamuoyunda İngiltere karşıtlığını güçlendirmeye çalıştı.

5 Temmuz 1940 bu yüzden II. Dünya Savaşı’nın en acı diplomatik kırılmalarından biridir. O gün kesilen ilişkiler, Avrupa’da savaşın cephelerden ibaret olmadığını gösterdi. Yenilgi, korku, güvenlik hesabı ve ulusal gurur bir araya gelince, daha dün aynı tarafta olan ülkeler bile birkaç gün içinde düşman gibi karşı karşıya gelebiliyordu.

1943 – II. Dünya Savaşı: Kursk Muharebesi başladı; tarihin en büyük tank savaşı Doğu Cephesi’nin kaderini değiştirdi

5 Temmuz 1943’te Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği’ne karşı Kursk bölgesinde büyük bir saldırı başlattı. “Operation Citadel” adı verilen bu harekât, II. Dünya Savaşı’nın Doğu Cephesi’nde en büyük ve en kanlı çarpışmalardan birinin başlangıcı oldu.

Kursk Muharebesi, çoğu zaman tarihin en büyük tank savaşı olarak anılır. Alman ordusu, Stalingrad yenilgisinden sonra Doğu Cephesi’nde inisiyatifi yeniden ele geçirmek istiyordu. Kursk çevresinde Sovyet hatları cepheye doğru büyük bir çıkıntı oluşturmuştu. Alman planı, bu çıkıntıyı kuzeyden ve güneyden kuşatarak Kızıl Ordu’nun büyük kuvvetlerini yok etmekti.

Ancak Sovyetler bu saldırıyı bekliyordu. Aylar boyunca savunma hatları hazırlandı, mayın tarlaları döşendi, tanksavar mevzileri kuruldu, derin savunma sistemi oluşturuldu. Almanlar güçlü tanklarla, özellikle Tiger ve Panther gibi yeni zırhlı araçlarla sahaya çıktı; fakat karşılarında hazırlıklı, kalabalık ve giderek tecrübe kazanan bir Sovyet savunması vardı.

Savaşın ilk günlerinden itibaren cephe çok sert çarpışmalara sahne oldu. Tanklar, toplar, uçaklar ve piyade birlikleri devasa bir ateş hattı içinde birbirine girdi. 12 Temmuz’da Prohorovka çevresinde yaşanan zırhlı çarpışma, Kursk’un en çok anlatılan sahnelerinden biri hâline geldi. Ancak Kursk’un önemi yalnız tek bir tank kapışmasından değil, haftalar süren büyük cephe mücadelesinden gelir.

Alman saldırısı beklenen sonucu vermedi. Sovyet savunması kırılmadı, Alman birlikleri ağır kayıplar verdi. Kısa süre sonra Kızıl Ordu karşı taarruza geçti. Kursk’tan sonra Almanya Doğu Cephesi’nde bir daha bu ölçekte stratejik saldırı başlatamadı. Savaşın inisiyatifi giderek Sovyetler Birliği’ne geçti.

Bu yüzden 5 Temmuz 1943, II. Dünya Savaşı tarihinde büyük bir dönüm noktasıdır. Kursk, yalnız tankların çarpıştığı dev bir savaş değildi; Nazi Almanyası’nın doğudaki saldırı gücünün kırıldığı, Kızıl Ordu’nun ise Berlin’e uzanacak uzun yürüyüşünün hız kazandığı tarihî eşiklerden biri oldu.

1946 – Bikini, Paris’te tanıtıldı; adını atom bombası denemelerinin yapıldığı Bikini Atolü’nden alan bu küçücük mayo, moda sembolüne dönüştü

5 Temmuz 1946’da Fransız modacı Louis Réard, Paris’teki Piscine Molitor’da iki parçalı yeni mayosunu tanıttı. Bu küçük mayo, kısa sürede yalnız plajların değil, 20. yüzyıl popüler kültürünün de en çok konuşulan sembollerinden biri olacaktı.

Réard’ın tasarımı aslında kumaş miktarıyla değil, yarattığı etkiyle büyüktü. Göbeği açıkta bırakan bu iki parçalı mayo, dönemin ölçülerine göre son derece cüretkâr sayılıyordu. Öyle ki Réard, mayoyu tanıtacak profesyonel model bulmakta zorlandı. Sonunda Casino de Paris’te çalışan dansçı Micheline Bernardini, bikiniyi basına tanıtan isim oldu.

Mayonun adı da en az kendisi kadar çarpıcıydı. ABD, birkaç gün önce Pasifik’teki Bikini Atolü’nde atom bombası denemesi yapmıştı. Réard, kendi tasarımının da moda dünyasında “patlama” etkisi yaratacağını düşünerek mayoya “bikini” adını verdi. Böylece atom çağının korkutucu dili, bir anda plaj modasının en akılda kalıcı kelimelerinden birine dönüştü.

Bikini ilk anda büyük tartışma yarattı. Bazı ülkelerde yasaklandı, bazı plajlarda hoş karşılanmadı, muhafazakâr çevrelerde ahlaki panik yarattı. Ama tam da bu tartışmalar onun görünürlüğünü artırdı. Bikini; kadın bedeni, özgürlük, mahremiyet, tüketim kültürü ve modern hayat üzerine süren tartışmaların ortasına yerleşti.

1950’lerde ve 1960’larda sinema yıldızları, sahiller ve dergi kapakları sayesinde bikini giderek yaygınlaştı. Brigitte Bardot’nun Cannes sahillerindeki görüntüleri, Ursula Andress’in Dr. No filminde denizden çıktığı meşhur sahne ve sonraki popüler kültür imgeleri, bikiniyi modern dünyanın en tanınan moda simgelerinden biri hâline getirdi.

5 Temmuz 1946’da Paris’te sahneye çıkan bikini, savaş sonrası dünyanın değişen beden, özgürlük ve tüketim anlayışını görünür kıldı. Atom bombasından adını alan bu küçücük mayo, gerçekten de moda dünyasında büyük bir patlama yarattı.

1950 – ABD ve Kuzey Kore askerleri ilk kez Osan’da karşı karşıya geldi; Kore Savaşı büyüdü

5 Temmuz 1950’de Kore Savaşı’nda Amerikan ve Kuzey Kore kara birlikleri ilk kez doğrudan çatıştı. Güney Kore’nin Osan kenti yakınlarında yaşanan bu muharebe, tarihe “Osan Muharebesi” ve Amerikan tarafındaki küçük birliğin adıyla “Task Force Smith” olarak geçti.

Kore Savaşı, 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusunun 38. paraleli geçerek Güney Kore’ye saldırmasıyla başlamıştı. Kuzey Kore birlikleri ilk günlerde hızla ilerledi; Seul kısa sürede düştü. Birleşmiş Milletler kararıyla Güney Kore’ye destek veren ABD ise savaşa doğrudan müdahil olmaya başladı.

Osan’a gönderilen Amerikan birliği aslında çok küçük ve hazırlıksızdı. Yarbay Charles B. Smith komutasındaki yaklaşık 540 kişilik kuvvet, Japonya’daki işgal birliklerinden aceleyle Kore’ye taşınmıştı. Görevleri Kuzey Kore ilerleyişini daha büyük Amerikan birlikleri gelene kadar geciktirmekti.

Ancak karşılarındaki güç çok daha büyüktü. Kuzey Kore ordusu Sovyet yapımı T-34 tankları ve kalabalık piyade birlikleriyle ilerliyordu. Task Force Smith’in elindeki tanksavar silahları yetersizdi; askerlerin çoğu gerçek savaş tecrübesinden uzaktı. Amerikan birliği, Kuzey Kore tankları karşısında etkili bir savunma kurmakta zorlandı.

Çatışma Kuzey Kore üstünlüğüyle sonuçlandı. Amerikan birliği ağır kayıplar verdi ve geri çekilmek zorunda kaldı. Osan’daki yenilgi, ABD ordusu için acı bir uyarı oldu. II. Dünya Savaşı’nın ardından rehavete kapılan ve Kore’de bu kadar hızlı bir kara savaşı beklemeyen Amerikan askeri yapısı, sahadaki gerçeklikle sert biçimde yüzleşti.

Bu yüzden 5 Temmuz 1950, Kore Savaşı tarihinde önemli bir gündür. Osan’da yaşanan ilk Amerikan-Kuzey Kore çarpışması, savaşın artık yalnız Kore Yarımadası içindeki bir iç savaş olmadığını; Soğuk Savaş’ın sıcak cephelerinden birine dönüştüğünü gösterdi. Task Force Smith’in yenilgisi ise askeri tarihte hazırlıksızlığın bedelini anlatan unutulmaz örneklerden biri olarak kaldı.

1950 – İsrail Dönüş Yasası’nı kabul etti; Yahudi göçünü devlet politikasının merkezine aldı

5 Temmuz 1950’de İsrail Parlamentosu Knesset, Dönüş Yasası’nı kabul etti. Bu yasa, dünyadaki Yahudilere İsrail’e göç etme ve yerleşme hakkı tanıdı. İsrail devletinin kimliğini, göç politikasını ve Ortadoğu’daki siyasi tartışmaları derinden etkileyen temel düzenlemelerden biri böylece yürürlüğe girdi.

Dönüş Yasası, II. Dünya Savaşı ve Holokost sonrasında büyük bir tarihsel arka plana sahipti. Avrupa’da milyonlarca Yahudi Nazi soykırımında öldürülmüş, hayatta kalanların önemli bir kısmı yerinden edilmişti. 1948’de kurulan İsrail Devleti, kendisini dünyadaki Yahudiler için güvenli bir sığınak ve ulusal yurt olarak tanımlıyordu. Dönüş Yasası da bu anlayışın hukuki ifadesi oldu.

Yasa, Yahudilerin İsrail’e “oleh” yani göçmen olarak gelebilmesini mümkün kıldı. Zaman içinde farklı ülkelerden büyük göç dalgaları yaşandı. Avrupa’dan, Arap ülkelerinden, Sovyetler Birliği’nden, Etiyopya’dan ve dünyanın başka bölgelerinden gelen Yahudiler İsrail toplumunun demografik ve kültürel yapısını belirledi.

Ancak bu yasa, Filistin meselesi bakımından da tartışmalı bir başlık oldu. Bir yanda antisemitizm ve soykırım geçmişi nedeniyle Yahudilere güvenli bir yurt sağlama düşüncesi vardı; diğer yanda 1948 savaşında yerinden edilen Filistinlilerin geri dönüş hakkı meselesi duruyordu. Bu nedenle Dönüş Yasası, İsrail’in kuruluş felsefesinin merkezindeki en güçlü ama en tartışmalı metinlerden biri olarak kaldı.

Yasa, İsrail’in kendisini “Yahudi devleti” olarak tanımlamasında belirleyici rol oynadı. Kimlerin İsrail’e gelebileceği, kimlerin vatandaşlık alabileceği, din, millet, göç ve devlet ilişkisi gibi konular bu düzenlemenin çevresinde tartışıldı. Dönüş Yasası, İsrail’in tarihsel hafızası ve siyasi kimliğiyle doğrudan bağlantılı bir metindi.

Bu yüzden 5 Temmuz 1950, Ortadoğu tarihi açısından önemli bir gündür. O gün kabul edilen Dönüş Yasası, İsrail’i göçle büyüyen bir devlet hâline getirirken, bölgenin en derin siyasi sorunlarından bazılarını da daha görünür kıldı.

1953 – Müslüm Gürses doğdu; Türkiye’nin acısını şarkıya çeviren ses dünyaya geldi

Resmî kayıtlara göre Müslüm Gürses, 5 Temmuz 1953’te Şanlıurfa’da dünyaya geldi. Gerçek adı Müslüm Akbaş’tı. Çocukluğunun ilk yıllarını Urfa’da geçirdi; ailesi ekonomik sıkıntılar nedeniyle daha sonra Adana’ya göç etti. Onun hayat hikâyesi, Türkiye’nin yoksulluk, göç, acı, direnme ve şöhret hikâyelerinden biri hâline gelecekti.

Müslüm Gürses küçük yaşta çalışmaya başladı. Terzi çıraklığı yaptı, ayakkabıcı yanında çalıştı, pamuk tarlalarında bulundu. Müziğe olan ilgisi ise çocuk yaşlarda ortaya çıktı. Adana’da katıldığı ses yarışması, hayatının yönünü değiştirdi. Çukurova Radyosu’nda söylediği türkülerle dikkat çekti; ardından plak dünyasına adım attı.

Onu asıl büyük kitlelere taşıyan şey sadece sesi değildi. Müslüm Gürses, dinleyicisinin derdine dokunan bir duygu dili kurdu. Şarkılarında terk edilmişlik, yoksulluk, çaresizlik, aşk acısı ve hayata tutunma isteği vardı. Bu yüzden hayranları ona bir dert ortağı gibi yaklaştı. “Müslüm Baba” adı da bu bağın içinden doğdu.

1970’lerden itibaren arabesk müziğin en güçlü isimlerinden biri oldu. “İsyankâr”, “Hangimiz Sevmedik”, “Affet”, “Nilüfer”, “Unutamadım” ve “Seni Yazdım” gibi şarkılarla geniş kitlelere ulaştı. Sinemada da çok sayıda filmde rol aldı; sahnedeki acılı, kırılgan ama güçlü imajı Yeşilçam’da da karşılık buldu.

Müslüm Gürses’in hayatı yalnız başarılarla değil, büyük acılarla da şekillendi. Çocukluk yoksulluğu, aile trajedileri ve geçirdiği ağır trafik kazası onun etrafında neredeyse efsanevi bir hayat hikâyesi oluşturdu. Dinleyicisi de bu hikâyeyi şarkılarından ayrı düşünmedi. Müslüm Gürses’in sesi, sanki kendi yaşadığı acılardan süzülüp gelen bir ağırlık taşıyordu.

2000’li yıllarda ise yeni bir Müslüm Gürses dönemi başladı. Pop ve rock dünyasından şarkılar seslendirdi; Teoman’dan Tarkan’a, Bülent Ortaçgil’den Şebnem Ferah’a uzanan farklı repertuvarıyla genç kuşaklara da ulaştı. Böylece yalnız arabesk dinleyicisinin değil, daha geniş bir müzik çevresinin de saygı duyduğu bir yorumcuya dönüştü.

Müslüm Gürses 3 Mart 2013’te hayatını kaybetti. Ardında Türkiye’nin toplumsal hafızasına işlemiş büyük bir duygu mirası bıraktı. Onu özel yapan şey, güçlü sesi kadar, dinleyicisine “Seni anlıyorum” duygusunu verebilmesiydi. Bu yüzden Müslüm Gürses, Türkiye’de acının, sabrın ve hayata tutunmanın en tanıdık seslerinden biri olarak kaldı.

1954 – BBC ilk televizyon haber bültenini yayımladı; haber artık evlerin içine görüntüyle girmeye başladı

5 Temmuz 1954’te BBC, ilk düzenli televizyon haber bültenini yayınladı. Böylece İngiltere’de haber, radyodan ve sinema haber filmlerinden televizyon ekranına taşınarak yeni bir döneme girdi.

Aslında BBC daha önce de haber görüntüleri yayımlıyordu. Ancak bunlar daha çok sinema haberleri mantığıyla hazırlanan Television Newsreel türü programlardı. 5 Temmuz 1954’te başlayan bülten ise bugünkü anlamıyla televizyon haberine doğru atılmış önemli bir adımdı.

İlk bültende Richard Baker’ın sesi duyuldu. Fakat ilginçtir, haber okuyucu ekranda görünmüyordu. O dönemde BBC yöneticileri, ekranda konuşan bir haber sunucusunun izleyicinin dikkatini dağıtabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden haberler, fotoğraflar ve görüntüler eşliğinde dış sesle verildi. BBC’de haber okuyucuların ekranda görünmesi ancak bir yıl sonra, 1955’te başladı.

Bu ilk bülten bugünün televizyon haberleriyle karşılaştırıldığında oldukça sade görünüyordu. Stüdyo imkânları sınırlıydı, canlı bağlantılar yoktu, görsel malzeme azdı. Ama buna rağmen atılan adım büyüktü. Haber artık gazetede okunacak ya da radyoda dinlenecek bir şey olmaktan çıkıyor; evin salonundaki ekranda izlenen günlük bir alışkanlığa dönüşüyordu.

1950’ler, televizyonun kitle iletişiminde hızla yükseldiği yıllardı. 1953’te Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme töreninin televizyonla milyonlara ulaşması, ekranın gücünü göstermişti. BBC’nin televizyon haber bülteni de bu değişimin doğal devamıydı. Artık siyaset, savaş, diplomasi, felaketler, spor ve gündelik hayat, görüntüyle birlikte izleyicinin karşısına çıkacaktı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1954, medya tarihi açısından önemli bir gündür. BBC’nin ilk televizyon haber bülteni, haberin dilini ve hızını değiştiren uzun dönüşümün başlangıç noktalarından biri oldu. O gün ekranda henüz sunucu görünmüyordu; ama televizyon haberciliği artık hayatın merkezine doğru yürümeye başlamıştı.

1954 – Elvis Presley “That’s All Right”ı kaydetti; rock’n roll’un kralı sahneye çıkmaya başladı

5 Temmuz 1954’te 19 yaşındaki Elvis Presley, Memphis’teki Sun Studio’da “That’s All Right” adlı şarkıyı kaydetti. Bu kayıt, onun ilk profesyonel çıkışı oldu ve kısa süre sonra rock’n roll tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri kabul edildi.

Elvis aslında daha önce de stüdyoya girmişti. 1953’te kendi parasıyla birkaç özel kayıt yaptırmış, sesini denemişti. Fakat 5 Temmuz 1954’teki oturum farklıydı. Bu kez Sun Records’un sahibi ve yapımcısı Sam Phillips onu dikkatle dinliyordu. Yanında gitarist Scotty Moore ve basçı Bill Black vardı.

Oturum başta pek iyi gitmedi. Aranan ses bir türlü bulunamıyordu. Bir ara Elvis, Arthur “Big Boy” Crudup’ın blues şarkısı “That’s All Right”ı hızlı ve neşeli bir tempoyla söylemeye başladı. Bill Black ve Scotty Moore da ona katıldı. Sam Phillips, odada bir şeylerin değiştiğini hemen fark etti ve bu doğaçlama enerjiyi kayda aldı.

Ortaya çıkan ses, dönemin kalıplarına tam sığmıyordu. Blues, country, gospel ve ritim duygusu birbirine karışmıştı. Elvis’in sesi hem siyah müziğin ateşini hem beyaz Güneyli gençliğin taşra enerjisini taşıyordu. Bu yüzden “That’s All Right”, Amerikan popüler müziğinde yeni bir kapının açılmasıydı.

Şarkı birkaç gün sonra Memphis radyosunda çalındığında büyük ilgi gördü. Dinleyiciler radyoyu arayıp parçanın tekrar çalınmasını istedi. Elvis Presley adı, yerel bir merak konusu olmaktan çıkıp hızla büyüyen bir müzik olayına dönüşmeye başladı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1954, müzik tarihi açısından özel bir gündür. O gün Sun Studio’da yapılan kayıt, Elvis’i Elvis yapan yolun başlangıcı oldu. “That’s All Right”, rock’n roll’un tek başına doğduğu an değildi; ama o büyük patlamanın en unutulmaz kıvılcımlarından biriydi.

1962 – Cezayir bağımsızlığını ilan etti; 132 yıllık Fransız sömürgesi sona erdi

5 Temmuz 1962’de Cezayir bağımsızlığını ilan etti. Bu tarih özellikle seçilmişti. Çünkü tam 132 yıl önce, 5 Temmuz 1830’da Fransız ordusu Cezayir şehrine girmiş ve ülkede uzun sömürge dönemi başlamıştı. Cezayir, bağımsızlığını aynı gün ilan ederek tarihe güçlü bir cevap verdi.

Cezayir, uzun süre Fransa’nın denizaşırı toprağı gibi görülmüştü; yüz binlerce Avrupalı yerleşimci ülkeye taşınmış, toprak düzeni değişmiş, yerli halk siyasi ve ekonomik olarak ikinci plana itilmişti. Bu durum, Cezayir toplumunda derin bir öfke ve bağımsızlık isteği biriktirmişti.

Bağımsızlık mücadelesi 1954’te Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin başlattığı savaşla yeni ve kanlı bir aşamaya girdi. Cezayir Savaşı, modern tarihin en sert bağımsızlık mücadelelerinden biri oldu. Köyler boşaltıldı, kentlerde bombalar patladı, işkence iddiaları Fransa’yı sarstı, milyonlarca insan savaşın doğrudan ya da dolaylı etkilerini yaşadı.

Savaş yalnız Cezayir’i değil, Fransa’yı da değiştirdi. Paris’te hükümetler düştü, IV. Cumhuriyet çöktü, Charles de Gaulle yeniden iktidara geldi. Fransa, Cezayir’i elde tutmanın hem askerî hem siyasi hem de ahlaki bedelini taşıyamaz hâle geldi. 1962’de imzalanan Evian Anlaşmaları, ateşkesin ve bağımsızlık yolunun önünü açtı.

1 Temmuz 1962’de yapılan referandumda Cezayirliler ezici çoğunlukla bağımsızlık yönünde oy kullandı. Fransa 3 Temmuz’da sonucu tanıdı. Cezayir ise bağımsızlık gününü 5 Temmuz olarak ilan etti. Böylece 1830’da başlayan işgalin yıldönümü, 1962’de özgürlüğün ve sömürgeciliğe karşı zaferin yıldönümüne dönüştü.

Bu yüzden 5 Temmuz 1962, yalnız Cezayir’in ulusal bayramı değildir. Aynı zamanda 20. yüzyılın en önemli anti-sömürge zaferlerinden biridir. Cezayir’in bağımsızlığı, Afrika ve Arap dünyasında sömürgeciliğe karşı mücadele eden birçok halka moral verdi; Fransa içinse imparatorluk çağının artık geri dönülmez biçimde kapandığını gösterdi.

1964 – Talat Aydemir idam edildi; 27 Mayıs sonrasının darbe hesaplaşması darağacında bitti

5 Temmuz 1964’te Kurmay Albay Talat Aydemir idam edildi. Aydemir, 22 Şubat 1962 ve 20-21 Mayıs 1963’teki iki başarısız darbe girişiminin lideri olarak Türkiye siyasi tarihine geçti. Onun idamı, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ordunun siyaset üzerindeki rolü ve kendi içindeki bölünmeler açısından en sert dönemeçlerden biri oldu.

Talat Aydemir, 27 Mayıs döneminin yarattığı siyasi atmosferde öne çıktı. 1960 darbesinden sonra Türkiye yeniden seçime gitmiş, ancak ordu içinde bazı subaylar sivil yönetime dönüşten memnun kalmamıştı. Onlara göre 27 Mayıs’ın hedefleri tamamlanmamış, reformlar yarım kalmıştı. Aydemir de kendisini bu “tamamlanmamış devrim” fikrinin askeri temsilcilerinden biri gibi görüyordu.

İlk darbe girişimi 22 Şubat 1962’de yaşandı. Kara Harp Okulu Komutanı olan Aydemir, bazı askerî birliklerin desteğiyle hükümete karşı harekete geçti. Ancak girişim başarılı olmadı. Kan dökülmemesi için geri adım attı; dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan İsmet İnönü’nün tutumuyla kriz büyümeden bastırıldı. Aydemir ve bazı arkadaşları emekliye sevk edildi.

Fakat Aydemir durmadı. 20 Mayıs 1963 gecesi başlayan ve 21 Mayıs’a sarkan ikinci girişim çok daha ağır sonuçlar doğurdu. Bu kez Ankara’da silahlı çatışmalar yaşandı, radyodan bildiri okunmaya çalışıldı, Harp Okulu öğrencileri ve bazı birlikler harekete geçirildi. Ancak hükümet ve ordu komuta kademesi girişimi bastırdı. Olaylarda altı kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.

İkinci girişimin ardından Talat Aydemir yakalandı ve yargılandı. Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’la birlikte idama mahkûm edildi. Cezası 5 Temmuz 1964’te infaz edildi. Böylece Cumhuriyet tarihinde başarısız darbe girişimlerinin en bilinen isimlerinden biri darağacında hayatını kaybetti.

Talat Aydemir’in hikâyesi, Türkiye’de asker-siyaset ilişkilerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren sert bir örnektir. 27 Mayıs’tan sonra “ordu ülkeyi kurtarır” fikri bazı subaylar arasında hâlâ güçlüydü; fakat Aydemir’in sonu, askerî müdahale hevesinin her zaman başarıya ulaşmayacağını ve bedelinin çok ağır olabileceğini gösterdi.

1965 – Maria Callas son kez opera sahnesine çıktı; “La Divina”nın büyük vedası yaşandı

5 Temmuz 1965’te Maria Callas, Londra’daki Royal Opera House Covent Garden’da Tosca ile son kez opera sahnesine çıktı. Opera dünyasının “La Divina” yani “İlahi” lakabıyla andığı Callas için bu gece, görkemli bir sahne hayatının hüzünlü kapanışı oldu.

Callas, 20. yüzyılın en büyük sopranolarından biriydi. Onu yalnız güçlü sesiyle değil, sahnedeki oyunculuğu, dramatik yorumları, karakterlerin ruhuna girme biçimi ve olağanüstü sahne varlığıyla da özel kılan bir taraf vardı. Opera onunla birlikte “güzel ses” sanatı olmaktan çıkmış, tiyatral bir fırtınaya dönüşmüştü.

5 Temmuz’daki temsil de bu yüzden sıradan bir opera gecesi değildi. Callas, Giacomo Puccini’nin Tosca operasında Floria Tosca rolüyle sahnedeydi. Bu rol, onun özdeşleştiği karakterlerden biriydi: Tutkulu, kıskanç, güçlü, kırılgan ve trajik. Callas’ın kendi hayatındaki fırtınalarla Tosca’nın sahnedeki duyguları çoğu izleyicinin gözünde birbirine karışıyordu.

Ancak o yıllarda Callas’ın sesi artık eski parlaklığını taşımıyordu. Sağlık sorunları, yoğun çalışma temposu, özel hayatındaki çalkantılar ve yıllardır süren ses tartışmaları onu yıpratmıştı. Buna rağmen sahneye çıktığında hâlâ büyük bir yıldızdı. Seyirci, kusursuz bir teknik gösteriden çok, bir efsanenin son ışığını izlediğinin farkındaydı.

Maria Callas’ın hayatı magazin dünyasının da sürekli ilgisini çekti. Aristotle Onassis’le yaşadığı ilişki, sahne krizleri, iptal edilen temsiller, sert mizacı ve yalnızlığı, onu opera tarihinin yanı sıra 20. yüzyıl yıldız kültürünün de en çok konuşulan figürlerinden biri yaptı. O hem büyük sanatçı hem trajik diva imajının en güçlü örneklerinden biriydi.

5 Temmuz 1965’ten sonra Callas konserler verdi, kayıtlar yaptı, zaman zaman sahneye dönme ihtimali konuşuldu; fakat tam bir opera temsiliyle seyirci karşısına bir daha çıkmadı. Covent Garden’daki o gece, onun opera sahnesindeki son büyük selamı olarak tarihe geçti.

1969 – Walter Gropius öldü; modern mimarlığın ve Bauhaus’un kurucu aklı hayata veda etti

5 Temmuz 1969’da Alman asıllı mimar Walter Gropius, ABD’nin Boston kentinde hayatını kaybetti. Gropius, 20. yüzyıl mimarlığını ve tasarım anlayışını değiştiren Bauhaus okulunun kurucusuydu.

Gropius’un önemi yalnız iyi binalar tasarlamasından gelmez. O, mimarlık, endüstri, zanaat, grafik, mobilya, şehircilik ve gündelik hayat arasında yeni bir ilişki kurmak isteyen bir düşünce hareketinin öncülerindendi. 1919’da Almanya’nın Weimar kentinde kurduğu Bauhaus, kısa sürede modern dünyanın en etkili sanat ve tasarım okullarından biri hâline geldi.

Bauhaus’un temel fikri sade ama devrimciydi: Sanat ile zanaat, tasarım ile üretim, estetik ile işlev birbirinden kopuk olmamalıydı. Evler, sandalyeler, lambalar, afişler, okullar, fabrikalar ve şehirler modern hayatın ihtiyaçlarına göre yeniden düşünülmeliydi. Bu anlayış, süslü ve ağır tarihsel biçimlerin yerine daha sade, işlevsel ve üretilebilir tasarımları öne çıkardı.

Gropius’un erken dönem yapılarından Fagus Fabrikası, cam yüzeyleri ve yalın çizgileriyle modern mimarlığın öncü örneklerinden biri sayılır. Bauhaus’un Dessau’daki binası ise modern mimarlığın en tanınan simgelerinden biri oldu. Düz çatılar, geniş cam yüzeyler, açık planlar ve işlevi öne çıkaran yaklaşım, sonraki on yıllarda dünyanın birçok şehrinde etkisini gösterecekti.

Nazilerin iktidara gelmesiyle Bauhaus kapatıldı; okulun hocaları ve öğrencileri dünyanın farklı yerlerine dağıldı. Ama bu da Bauhaus düşüncesinin yayılmasını engellemedi, tersine hızlandırdı. Gropius önce İngiltere’ye, ardından ABD’ye gitti. Harvard’da ders verdi, genç mimarları etkiledi ve modern mimarlığın Amerika’daki gelişiminde önemli rol oynadı.

Bugün ofis binalarından toplu konutlara, mobilya tasarımından grafik dile kadar modern hayatın birçok unsurunda Bauhaus’un izleri görülebilir. Bu izlerin arkasında Walter Gropius’un “tasarım hayatın tamamını ilgilendirir” düşüncesi vardır.

Bu yüzden 5 Temmuz 1969, yalnız bir mimarın ölüm tarihi değildir. O gün, modern mimarlığın ve tasarım eğitiminin yönünü değiştiren büyük bir kurucu figür hayata veda etti. Walter Gropius’un mirası, bugün bile yaşadığımız mekânlarda, kullandığımız eşyalarda ve sadeliği işlevle birleştiren modern tasarım anlayışında yaşamaya devam ediyor.

1969 – Rolling Stones Hyde Park’ta Brian Jones’a veda etti; kelebekli rock ayini efsaneye dönüştü

5 Temmuz 1969’da Rolling Stones, Londra’daki Hyde Park’ta yüz binlerce kişinin izlediği ücretsiz bir konser verdi. Konser aslında grubun yeni gitaristi Mick Taylor’ı tanıtmak için planlanmıştı; fakat kurucu üyelerden Brian Jones’un iki gün önce ölmesiyle bir anda bir anma törenine dönüştü.

Brian Jones, Rolling Stones’un ilk dönemindeki en önemli figürlerden biriydi. Grubun blues köklerinde, sahne imajında ve çok enstrümanlı müzikal zenginliğinde büyük payı vardı. Ancak uyuşturucu kullanımı, kişisel sorunları ve grup içindeki gerilimler nedeniyle Rolling Stones’tan ayrılmıştı. Ayrılığından çok kısa süre sonra, 3 Temmuz 1969’da evindeki yüzme havuzunda ölü bulundu.

Hyde Park konseri bu ölümün gölgesinde başladı. Mick Jagger sahnede Percy Bysshe Shelley’nin Adonais adlı ağıtından dizeler okudu. Kalabalık, birkaç dakika boyunca bir rock konserinden çok açık havada yapılan tuhaf bir cenaze töreninin içindeymiş gibi sessizleşti. Ardından Rolling Stones sahneye döndü ve konser başladı.

Günün en unutulmaz ayrıntısı kelebeklerdi. Brian Jones’un anısına binlerce beyaz kelebeğin salınması planlanmıştı. Fikir şiirsel ve etkileyiciydi; fakat uygulama pek de öyle olmadı. Kelebeklerin bir kısmı kutularda havasız ve kötü koşullarda beklediği için ölmüştü, bir kısmı da uçamadan yere düştü. Böylece rock tarihinin en romantik jestlerinden biri, aynı zamanda en tuhaf ve hüzünlü görüntülerinden birine dönüştü.

Yine de konser efsaneleşti. Hyde Park’taki o gün, 1960’ların özgürlük, yas, gösteriş, rock yıldızlığı ve kaos duygusunu aynı anda taşıyordu. Kalabalığın kıyafetleri, sahnedeki teatral hava, Jagger’ın beyaz kostümü, Brian Jones’un gölgesi ve kelebeklerin trajikomik hikâyesi, konseri sıradan bir müzik etkinliğinden çıkarıp popüler kültür hafızasına yerleştirdi.

Rolling Stones için bu konser bir dönemin kapanışıydı. Brian Jones dönemi bitmiş, Mick Taylor’lı yeni dönem başlamıştı. Grup, birkaç ay sonra Altamont faciasıyla 1960’ların karanlık finaline de tanıklık edecekti. Hyde Park ise bu büyük dönüşümün şiirsel, tuhaf ve kederli eşiği olarak kaldı.

Bu yüzden 5 Temmuz 1969, rock tarihi açısından unutulmaz bir gündür. Rolling Stones o gün eski dostlarına, kaybolan bir döneme ve 1960’ların masumiyetine de veda etti. Brian Jones için salınan kelebekler ise rock tarihinin en garip ve en akılda kalıcı yas imgelerinden biri oldu.

1997 – Tarkan’ın Ölürüm Sana albümü çıktı; “Şımarık”la megastar dönemi başladı

5 Temmuz 1997’de Tarkan’ın Ölürüm Sana albümü müzikseverlerle buluştu. Albüm, 1990’lar Türk popunun önemli kırılma anlarından biri oldu. Tarkan zaten Yine Sensiz ve Aacayipsin albümleriyle büyük bir çıkış yapmıştı; ama Ölürüm Sana onu Türkiye’nin en büyük pop yıldızlarından biri hâline getiren asıl büyük patlamaydı.

Albümün en çok konuşulan şarkısı “Şımarık” oldu. Sezen Aksu imzalı sözleri, akılda kalıcı melodisi, öpücük sesleri ve Tarkan’ın sahne enerjisiyle şarkı kısa sürede bir pop kültür olayına dönüştü. Türkiye’de zaten büyük ilgi gören “Şımarık”, daha sonra Avrupa’da da yayıldı ve Tarkan’ın uluslararası alanda tanınmasının kapısını açtı.

Albümde dans-pop, elektronik etkiler, latin ritimleri ve 90’ların parlak pop prodüksiyon anlayışı bir araya geliyordu. “İkimizin Yerine”, “Ölürüm Sana”, “Salına Salına Sinsice”, “İnci Tanem” ve “Başına Bela Olurum” gibi şarkılar, albümün geniş kitlelere yayılmasını sağladı.

Bu albümle Tarkan’ın imajı da güçlendi. Klipleri, saçları, dansları, sahne duruşu, kıyafetleri ve kamera karşısındaki rahatlığı, onu tam anlamıyla bir yıldız figürüne dönüştürdü. “Megastar” sözü, Tarkan’ın etrafında giderek daha güçlü bir unvan hâline geldi.

1990’lar Türkiye’sinde pop müzik büyük bir yükseliş içindeydi. Özel televizyonlar, müzik kanalları, klip estetiği, kaset ve CD piyasası, gazete magazin ekleri ve konser kültürü aynı anda büyüyordu. Ölürüm Sana, bu dönemin bütün enerjisini üzerinde taşıyan albümlerden biri oldu. Tarkan hem gençlerin idolü hem magazin basınının vazgeçilmez yüzü hem de Türkiye’nin dışarıya açılan pop markası hâline geldi.

Albümün etkisi yıllar sonra da sürdü. “Şımarık” dünya listelerine girdi, farklı ülkelerde yeniden yorumlandı, “Kiss Kiss” adıyla başka dillere taşındı. Tarkan ise Türkiye’den çıkıp uluslararası pop dolaşımına girebilen nadir sanatçılardan biri oldu.

Bu yüzden 5 Temmuz 1997, Türk pop tarihi açısından önemli bir gündür. Ölürüm Sana, Tarkan’ın “megastar” kimliğini kesinleştiren, 90’ların pop kültürünü özetleyen ve Türkçe popun dünyaya açılabileceğini gösteren büyük bir dönüm noktası oldu.

1975 – Tenis kortunda tarih yazıldı; Arthur Ashe, Wimbledon’ı kazanan ilk siyahi tenisçi oldu

5 Temmuz 1975’te Amerikalı tenisçi Arthur Ashe, Wimbledon tek erkekler finalinde Jimmy Connors’ı yenerek şampiyon oldu. Ashe, Wimbledon’da tek erkekler şampiyonluğuna ulaşan ilk siyah erkek tenisçi olarak tarihe geçti.

Final öncesinde favori Connors’tı. Daha gençti, daha sert vuruyordu, dönemin en parlak oyuncularından biriydi. Arthur Ashe ise otuzlu yaşlarına yaklaşmış, sakinliği, zekâsı ve zarif oyunu ile tanınan bir sporcuydu. Pek çok kişiye göre Connors karşısında şansı azdı. Ama Ashe, finali yalnız fizik gücüyle değil, akılla kazandı.

Maçta Connors’ın sert ve ritimli oyununu bozacak bir plan uyguladı. Topun hızını değiştirdi, kısa ve yumuşak vuruşlarla rakibini dengesiz bıraktı, fileye doğru akıllı çıkışlar yaptı. Connors’ın alıştığı tempoyu bulmasına izin vermedi. Sonuçta Ashe, 6-1, 6-1, 5-7 ve 6-4’lük setlerle Wimbledon kupasını kaldırdı.

Bu zafer yalnız bir spor başarısı değildi. Arthur Ashe, ırk ayrımcılığının gölgesinde büyümüş bir siyah Amerikalıydı. Tenisin uzun yıllar beyaz ve seçkinci yapılarla özdeşleştiği bir dünyada, Wimbledon gibi geleneksel bir turnuvanın merkez kortunda tarih yazdı. Onun başarısı, kortun sınırlarını aşarak sivil haklar mücadelesinin sembollerinden biri hâline geldi.

Ashe ırkçılığa, apartheid rejimine, eğitime ve insan haklarına dair görüşleriyle de öne çıktı. Daha sonraki yıllarda AIDS hastalığıyla mücadelesini de büyük bir açıklık ve onurla kamuoyuna taşıdı. Bu yüzden Arthur Ashe adı, tenis tarihinde yalnız kupalarla değil, karakter ve duruşla da anılır.

5 Temmuz 1975 bu nedenle spor tarihinin özel günlerinden biridir. Arthur Ashe’in Wimbledon zaferi, teniste bir maçın bazen yalnız skor tabelasından ibaret olmadığını gösterdi. O gün merkez kortta kazanılan kupa, zekânın, sabrın, zarafetin ve tarihsel bir eşik atlamanın simgesine dönüştü.

1977 – Ziyaülhak Pakistan’da darbe yaptı; Butto tutuklandı, ülkenin kaderi değişti

5 Temmuz 1977’de Pakistan Genelkurmay Başkanı General Muhammed Ziyaülhak, askerî darbeyle Başbakan Zülfikar Ali Butto hükümetini devirdi. Butto tutuklandı, anayasa askıya alındı, meclisler feshedildi ve ülkede sıkıyönetim ilan edildi.

Darbe, Pakistan’da aylar süren siyasi krizin ardından geldi. 1977 seçimlerinde Butto’nun lideri olduğu Pakistan Halk Partisi büyük zafer kazanmış, ancak muhalefet seçimlere hile karıştırıldığını öne sürerek sokaklara çıkmıştı. Protestolar büyüdü, ülkede şiddet olayları arttı ve ordu kendisini “düzeni sağlayacak hakem” gibi göstererek yönetime el koydu.

Ziyaülhak darbeye “Operation Fair Play” adını verdi. Bu isim, ordunun sanki tarafsız bir hakem gibi siyasete müdahale ettiği izlenimini yaratmak için seçilmişti. Ziya, 90 gün içinde serbest seçim yapılacağını söyledi. Fakat bu söz tutulmadı. Pakistan, kısa süreli bir askerî ara dönem yerine 11 yıl sürecek uzun bir askerî yönetime girdi.

Zülfikar Ali Butto, Pakistan’ın en güçlü ve tartışmalı siyasetçilerinden biriydi. 1971’de Bangladeş’in ayrılmasından sonra ülkeyi yeniden toparlamaya çalışmış, 1973 Anayasası’nın kabulünde önemli rol oynamış, Pakistan’ın nükleer programına siyasi destek vermişti. Aynı zamanda otoriter eğilimleri, muhalefete baskısı ve seçim sürecindeki tartışmalar nedeniyle sert biçimde eleştiriliyordu.

Darbe yalnız Butto’nun iktidarını bitirmedi; Pakistan’ın siyasi yönünü de değiştirdi. Ziyaülhak döneminde İslamileştirme politikaları hız kazandı, hukuk sistemi ve toplumsal hayat dinî referanslarla yeniden şekillendirildi. 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgaliyle Pakistan, ABD destekli Afgan cihadının merkez ülkelerinden biri hâline geldi. Bu süreç, Pakistan toplumunda, orduda ve bölgede etkileri uzun yıllar sürecek sonuçlar doğurdu.

Butto’nun hikâyesi ise trajik biçimde sona erdi. Darbeden sonra yargılandı, tartışmalı bir dava sonucunda idama mahkûm edildi ve 4 Nisan 1979’da asıldı. Bu idam, Pakistan’da askerî yönetimin sertliğini ve siyasetin ne kadar ölümcül bir mücadele alanına dönüştüğünü gösterdi.

1993 – Başbağlar Katliamı yaşandı; 33 sivil terör saldırısında öldürüldü

5 Temmuz 1993’te Erzincan’ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde Türkiye yakın tarihinin en acı terör saldırılarından biri yaşandı. PKK’lı teröristler tarafından gerçekleştirilen saldırıda 33 sivil vatandaş hayatını kaybetti.

Saldırı, Türkiye’nin zaten büyük acılar yaşadığı bir dönemde gerçekleşti. 1990’lar, terör, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmaları, siyasi gerilimler ve toplumsal kutuplaşmalarla hatırlanan karanlık yıllardı. Başbağlar Katliamı da bu dönemin en ağır sivil kayıplarından biri olarak hafızaya kazındı.

Teröristler köye geldi, erkekleri topladı, propaganda yaptı ve ardından sivilleri hedef aldı. 28 kişi kurşuna dizilerek öldürüldü. Yakılan evlerde mahsur kalan 5 kişi daha hayatını kaybetti. Köy ateşe verildi; insanlar hem yakınlarını hem evlerini hem de güven duygularını kaybetti.

Başbağlar Katliamı, 2 Temmuz 1993’teki Sivas Katliamı’ndan yalnızca üç gün sonra yaşandı. Bu yakınlık, Türkiye’nin o günlerde nasıl ağır bir şiddet ve acı sarmalından geçtiğini gösterir. Bir yanda Sivas’ta yakılan insanlar, diğer yanda Başbağlar’da kurşuna dizilen siviller, ülkenin ortak hafızasında kapanması zor yaralar açtı.

Bu saldırı, yalnız bir köyü değil, bütün Türkiye’yi hedef alan bir terör eylemiydi. Masum insanların kimlikleri, inançları, yaşadıkları yer ya da siyasi ortam ne olursa olsun, sivilleri hedef alan her saldırı insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Başbağlar da bu gerçeğin en acı örneklerinden biridir.

Aradan yıllar geçmesine rağmen Başbağlar’ın acısı dinmedi. Köyde yapılan anmalar, kaybedilen 33 insanın adını yaşatmaya devam ediyor. Bu anmalar yalnız geçmişi hatırlamak için değil, sivillere yönelen şiddetin hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamayacağını söylemek için de önemlidir.

1994 – Amazon kuruldu; internet alışverişi dünyayı değiştirecek bir dev doğurdu

5 Temmuz 1994’te Jeff Bezos, daha sonra Amazon adını alacak şirketi kurdu. Şirketin ilk adı “Cadabra”ydı. Başlangıçta küçük bir çevrim içi kitapçı fikri olarak doğan bu girişim, kısa süre içinde internet çağının en büyük şirketlerinden birine dönüşecekti.

Amazon’un kuruluşu, internetin henüz geniş kitleler için yeni ve belirsiz bir alan olduğu döneme denk geldi. 1990’ların ortasında pek çok insan için internet hâlâ teknik ve sınırlı bir dünyaydı. Jeff Bezos ise web kullanımının hızla büyüdüğünü fark etti ve alışverişin de bu yeni dijital dünyaya taşınabileceğini düşündü.

İlk hedef kitap satışıydı. Çünkü kitaplar kataloglanması kolay, çeşitliliği yüksek ve geleneksel mağazaların sınırlı raflarına sığmayacak kadar geniş bir pazara sahipti. Amazon, müşteriye fiziksel bir kitapçıda bulamayacağı kadar büyük bir seçenek dünyası sunuyordu. Bu fikir basit görünüyordu ama ticaret alışkanlıklarını kökten değiştirecek bir kapı açtı.

Şirketin adının Amazon’a dönüşmesi de sembolikti. Bezos, dünyanın en büyük nehrinin adını seçerek en büyük çevrim içi mağazayı kurma hedefini yansıtmak istedi. Zamanla Amazon yalnız kitap değil, elektronik eşyadan giyime, ev ürünlerinden dijital hizmetlere kadar neredeyse her şeyi satan bir platforma dönüştü.

Amazon’un büyümesi yalnız bir şirket başarısı değildir. E-ticaret, lojistik, veri kullanımı, müşteri alışkanlıkları, çevrim içi ödeme sistemleri ve dijital platform ekonomisi üzerinde büyük etkiler yarattı. İnsanların alışveriş yapma biçimi, mağaza kavramı, teslimat beklentisi ve tüketim hızı Amazon gibi şirketlerle birlikte değişti.

Elbette Amazon’un yükselişi tartışmasız değildi. Küçük işletmeler üzerindeki baskısı, çalışan koşulları, vergi politikaları, piyasa gücü ve tüketim kültürünü dönüştürme biçimi sık sık eleştirildi. Ama bütün bu tartışmalar bile Amazon’un modern dünya üzerindeki etkisini gösteriyor.

Bu yüzden 5 Temmuz 1994, dijital ekonomi tarihi açısından önemli bir gündür. O gün kurulan küçük çevrim içi kitapçı, internetin alışveriş, lojistik, eğlence ve gündelik hayatın merkezi hâline geleceğini gösteren en büyük sembollerden birine dönüştü.

1996 – Klon koyun Dolly doğdu; bilim dünyasında genetik kopyalama çağı başladı

5 Temmuz 1996’da İskoçya’daki Roslin Enstitüsü’nde Dolly adı verilen bir koyun doğdu. Dolly, erişkin bir hücreden klonlanan ilk memeli olarak bilim tarihine geçti. Onun doğumu, yalnız biyoloji laboratuvarlarını değil, bütün dünyada etik, tıp, tarım ve insan geleceği üzerine tartışmaları da harekete geçirdi.

Dolly’nin farkı, sıradan bir embriyo hücresinden değil, yetişkin bir koyunun meme dokusundan alınan hücreyle oluşturulmuş olmasıydı. Bilim insanları, bu hücrenin çekirdeğini, çekirdeği çıkarılmış bir yumurta hücresine aktardı. Ardından hücre bölünmeye başladı ve taşıyıcı anneye yerleştirilen embriyo Dolly olarak dünyaya geldi.

Bu başarı, o güne kadar kesin kabul edilen bazı düşünceleri sarstı. Çünkü erişkin bir hücrenin artık belirli bir göreve “kilitlendiği”, bütün bir canlıyı yeniden oluşturamayacağı düşünülüyordu. Dolly, olgunlaşmış bir hücrenin genetik bilgisinin uygun şartlarda yeniden programlanabileceğini gösterdi.

Dolly’nin doğumu 1996’da gerçekleşti; fakat dünya onu 1997’de öğrendi. Açıklama yapıldığında haber büyük bir şaşkınlık ve tartışma yarattı. Bir koyunun klonlanması, hemen “İnsan da klonlanabilir mi?” sorusunu gündeme getirdi. Bilim insanları bu çalışmanın asıl öneminin insan kopyalamak değil; genetik hastalıkları anlamak, kök hücre araştırmaları, ilaç geliştirme, hayvancılık ve nesli tükenmekte olan türleri koruma gibi alanlarda yeni kapılar açmak olduğunu vurguladı.

Dolly aynı zamanda bilimin sınırları üzerine büyük bir ahlaki tartışmanın sembolü oldu. Bir yanda hastalıkların tedavisi ve biyoteknolojinin imkânları vardı; diğer yanda canlıların araçsallaştırılması, genetik müdahalenin sınırları ve insan klonlama korkusu. Dolly, laboratuvarda doğmuş bir koyun olmasına rağmen, modern dünyanın “bilim nereye kadar gitmeli?” sorusunu en görünür hâle getiren simgelerden birine dönüştü.

Dolly 2003’te öldü; bugün tahnit edilmiş bedeni İskoçya Ulusal Müzesi’nde sergileniyor. Ama bilim tarihindeki yeri çoktan kalıcı hâle gelmişti. 5 Temmuz 1996’da doğan bu koyun, bir memeliyi erişkin hücreden kopyalama, değiştirme ve yeniden üretme gücünün ne kadar ileri gidebileceğini gösteren dönüm noktalarından biri oldu.

2006 – Kuzey Kore yedi füze denemesi yaptı; dünya yeni bir nükleer krizle yüzleşti

5 Temmuz 2006’da Kuzey Kore, kısa ve orta menzilli füzelerle birlikte bir uzun menzilli füze denemesi yaptı. Aynı gün toplam yedi füze fırlatıldı. Bunların en dikkat çekeni, ABD’ye kadar ulaşabileceği tartışılan uzun menzilli Taepodong-2 füzesiydi.

Denemelerin zamanlaması ayrıca dikkat çekiciydi. Füzeler Kore saatiyle 5 Temmuz’da, ABD saatiyle ise 4 Temmuz’da, yani Amerikan Bağımsızlık Günü’nde fırlatıldı. Bu yüzden olay yalnız askerî bir test değil, Washington’a verilmiş siyasi bir mesaj olarak da yorumlandı.

Kuzey Kore’nin fırlattığı füzeler Japon Denizi’ne düştü. Kısa ve orta menzilli füzeler bölge ülkeleri için ciddi bir tehdit algısı yaratırken, Taepodong-2 denemesi ayrı bir endişe doğurdu. Çünkü bu füze, Kuzey Kore’nin Güney Kore ve Japonya’yı dışında daha uzak hedefleri de tehdit etme arayışının sembolüydü. Ancak deneme teknik açıdan başarılı olmadı; uzun menzilli füze kalkıştan kısa süre sonra başarısız oldu.

Bu gelişme Japonya, Güney Kore ve ABD’de büyük tepki yarattı. Japonya hemen diplomatik ve ekonomik önlemler aldı; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de Kuzey Kore’nin balistik füze faaliyetlerini kınayan karar sürecini başlattı. 1695 sayılı BM kararı, Pyongyang’dan balistik füze programıyla ilgili faaliyetlerini askıya almasını istedi.

2006’daki füze denemeleri, Kuzey Kore’nin aynı yıl ekim ayında yapacağı ilk nükleer denemenin de habercisi gibiydi. Pyongyang yönetimi, füze ve nükleer programını güvenlik garantisi, pazarlık gücü ve rejim devamlılığı için temel araç olarak görüyordu. Dünya ise Kuzey Kore’nin her denemesiyle biraz daha büyüyen bir güvenlik krizinin içine çekiliyordu.

Bu yüzden 5 Temmuz 2006, Kore Yarımadası ve dünya güvenliği açısından önemli bir gündür. Kuzey Kore’nin yedi füze fırlatması, Soğuk Savaş sonrası dönemde nükleer silah, füze teknolojisi ve diplomasi arasındaki gerilimin ne kadar tehlikeli bir noktaya geldiğini gösteren açık bir mesajdı.

2009 – Ürümçi olayları başladı; Uygurlar ile Han Çinlileri arasındaki gerilim kanlı çatışmaya dönüştü

5 Temmuz 2009’da Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Ürümçi’de büyük protestolar ve şiddet olayları başladı. Uygurlar ile Han Çinlileri arasındaki gerilim kısa sürede sokak çatışmalarına, güvenlik güçlerinin sert müdahalesine ve büyük can kaybına dönüştü.

Olayların arka planında, Çin’in güneyindeki Guangdong eyaletinde bir fabrikada Uygur işçilere yönelik saldırı ve iki Uygur işçinin ölümü vardı. Bu olay, Sincan’da uzun süredir biriken ayrımcılık, baskı, ekonomik eşitsizlik ve kimlik gerilimiyle birleşince Ürümçi’de protestolara yol açtı.

Başlangıçta Uygurların düzenlediği protesto gösterileri kısa sürede kontrolden çıktı. Kentte Han Çinlilerine yönelik saldırılar, araç ve işyerlerinin yakılması, sokak çatışmaları ve güvenlik güçlerinin müdahalesi yaşandı. Ardından Han grupların karşı saldırıları ve geniş çaplı polis operasyonlarıyla şehir günlerce olağanüstü bir gerilim içinde kaldı.

Çin makamları ilk aşamada 156 kişinin öldüğünü, 828 kişinin yaralandığını açıkladı. Daha sonraki resmî açıklamalarda ölü sayısı 197’ye, yaralı sayısı 1.721’e çıktı. Çin kaynakları ölenlerin çoğunun Han Çinlisi olduğunu bildirdi. Uygur örgütleri ve insan hakları kuruluşları ise ölü sayısının daha yüksek olabileceğini, çok sayıda Uygur’un gözaltına alındığını ya da kaybolduğunu savundu.

Ürümçi olayları, Çin’in Sincan politikasını, Uygur kimliği üzerindeki baskıları, güvenlik devleti uygulamalarını ve bölgedeki derin güvensizliği bütün dünyanın gündemine taşıdı. Olaylardan sonra Sincan’da güvenlik önlemleri daha da arttı, internet ve iletişim kısıtlamaları uygulandı, çok sayıda kişi gözaltına alındı ve yargılandı.

Bu olaylar, sonraki yıllarda Uygurlara yönelik baskı politikalarının daha da sertleştiği bir dönemin habercisi olarak görüldü. Sincan’daki gözetim sistemi, toplama kampları iddiaları, zorla asimilasyon suçlamaları ve insan hakları tartışmaları, 2009 Ürümçi olaylarından sonra daha görünür hâle geldi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.