Günün Tarihi / 6 Mayıs
Hıdırellez Bayramı
6 Mayıs, Türk dünyasında ve Anadolu halk kültüründe Hıdırellez Bayramı olarak kutlanır. Hıdırellez, baharın gelişini, doğanın uyanışını, bereketi, bolluğu, şifayı ve yeni başlangıçları simgeleyen en eski mevsimlik bayramlardan biridir. Günün eski adı Rûz-ı Hızır, yani Hızır Günü’dür.
Hıdırellez inancının merkezinde Hızır ile İlyas’ın yeryüzünde buluşması vardır. Halk inanışına göre Hızır karada darda kalanlara, İlyas ise denizde zor durumda olanlara yardım eder. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece bu iki kutlu figürün buluştuğuna, bu buluşmayla yeryüzüne bereket ve şifa yayıldığına inanılır. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi de Hıdırellez’in, halk arasında Hızır ve İlyas’ın yılda bir defa buluştukları gün olarak kabul edildiğini belirtir; uygulamalarda ise zamanla Hızır motifinin daha fazla öne çıktığını aktarır.
Bu bayramın kökleri sadece tek bir dinî anlatıya indirgenemez. Hıdırellez, eski Türk bahar kutlamaları, Orta Asya’dan Anadolu’ya taşınan doğa ve bereket inanışları, İslam sonrası Hızır-İlyas anlatısı ve Anadolu’nun yerel ritüellerinin birleşmesiyle oluşmuş geniş bir halk kültürü mirasıdır.
Hıdırellez’in en bilinen ritüelleri 5 Mayıs akşamı başlar. İnsanlar dileklerini kâğıda yazar, ev, araba, para, sağlık, evlilik ya da bereket gibi arzularını sembolik çizimlerle anlatır ve bunları çoğu yerde gül ağacının dibine bırakır. Çünkü gül ağacı, Hızır’ın uğrayacağı yerlerden biri gibi düşünülür. Bazı yerlerde dilekler toprağa gömülür, bazı yerlerde suya bırakılır. Ateş yakılıp üzerinden atlamak da yaygın geleneklerden biridir. Bu uygulama, kötülüklerden, hastalıklardan ve uğursuzluktan arınma isteğiyle ilişkilendirilir.
Hıdırellez aynı zamanda toplu eğlence günüdür. Piknikler yapılır, yemekler pişirilir, oyunlar oynanır, maniler söylenir, genç kızların baht açma törenleri düzenlenir. Bazı bölgelerde “martaval” ya da “baht açma” geleneğiyle yüzük, küpe gibi küçük eşyalar bir çömleğe konur; ertesi gün mâniler eşliğinde çıkarılır ve çıkan mâni kişinin bahtına yorumlanır. Bu yönüyle Hıdırellez sadece bireysel dileklerin değil, topluluk halinde neşelenmenin ve ortak kültürel hafızayı sürdürmenin de günüdür.
Hıdırellez’in takvimdeki yeri de anlamlıdır. Halk takviminde yıl genellikle iki büyük döneme ayrılırdı: Kasım günleri ve Hızır günleri. Kasım, kış dönemini; Hızır ise yaz ve bereket dönemini temsil ederdi. 6 Mayıs’la birlikte Hızır günlerinin başladığına inanılırdı. Bu, tarım ve hayvancılıkla yaşayan toplumlar için pratik bir bilgiydi. Toprak uyanır, otlar yeşerir, hayvanlar yaylaya çıkar, bereket beklentisi güçlenirdi.
Hıdırellez’in önemi Türkiye sınırlarını da aşar. Türkiye ve Kuzey Makedonya’nın ortak dosyasıyla Hıdırellez, 2017 yılında UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi’ne kaydedildi. UNESCO, Hıdırellez’in her yıl 6 Mayıs’ta doğanın uyanışı ve bahar günü olarak kutlandığını, aile ve toplumun refahı, bereketi, hayvanların ve ürünlerin korunması için doğayla bağlantılı ritüeller yapıldığını belirtir.
Anadolu’da Hıdırellez’in asıl gücü, insanların umudu somutlaştırmasında saklıdır. Bir kâğıda ev çizmek, gül ağacına dilek asmak, ateşten atlamak, sabah erkenden su kenarına gitmek modern akılla bakıldığında basit folklor gibi görünebilir. Ama bu ritüellerin arkasında çok insani bir duygu vardır: İnsan, yeni bir mevsime girerken hayatının da yenilenmesini ister. Hastalıktan kurtulmak, borçtan çıkmak, evlenmek, çocuk sahibi olmak, bolluk görmek, huzur bulmak ister.
Bu yüzden 6 Mayıs Hıdırellez Bayramı, Türk-İslam halk kültüründe doğayla insanın, inançla umudun, eski geleneklerle yeni dileklerin buluştuğu güçlü bir gündür. Hıdırellez bize şunu hatırlatır: Toplumlar yalnız savaşlarla, devletlerle ve büyük olaylarla değil; ateş başında edilen dileklerle, gül ağacına bırakılan umutlarla ve kuşaktan kuşağa aktarılan küçük ritüellerle de yaşar.
680 – Emevî Hanedanı’nın kurucusu Muaviye hayatını kaybetti.
6 Mayıs 680’de, Emevî Hanedanı’nın kurucusu Muaviye bin Ebû Süfyân hayatını kaybetti. İslam tarihinin en etkili, en tartışmalı siyasi figürlerinden biridir. Muaviye’nin iktidarı, İslam toplumunda hilafetin niteliğini değiştiren büyük bir kırılmayı temsil eder.
Muaviye, Mekke’nin güçlü ailelerinden Ümeyyeoğulları’na mensuptu. Babası Ebû Süfyân, İslam’ın ilk yıllarında Hz. Muhammed’e karşı Mekke muhalefetinin önde gelen isimlerindendi. Mekke’nin fethinden sonra ailesiyle birlikte Müslüman oldu. Muaviye ise zamanla yeni İslam devletinin yönetici kadroları içinde yükseldi.
Onun asıl yükselişi, Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde Şam valiliği ile başladı. Suriye bölgesi, Bizans sınırına yakınlığı, askerî önemi, ekonomik gücü ve yerleşik idari geleneği nedeniyle çok stratejik bir merkezdi. Muaviye burada güçlü bir yönetim kurdu. Yerel unsurlarla iyi ilişki geliştirdi, disiplinli bir askerî yapı oluşturdu ve Şam’ı kendi siyasi gücünün merkezi haline getirdi.
Muaviye’nin tarih sahnesindeki en tartışmalı rolü, Hz. Osman’ın öldürülmesinden sonra başladı. Hz. Ali halife seçildiğinde Muaviye, Osman’ın kanının yerde bırakılmaması gerektiğini savunarak Ali’ye biat etmedi. Bu gerilim, İslam tarihinin ilk büyük iç savaşlarından biri olan Sıffin Savaşı’na yol açtı. 657’de Hz. Ali ile Muaviye’nin orduları Sıffin’de karşı karşıya geldi. Savaşın ardından yaşanan hakem olayı, İslam siyasi tarihindeki en kritik dönemeçlerden biri oldu.
Hz. Ali’nin 661’de öldürülmesinden sonra Muaviye, İslam dünyasının fiilî hâkimi haline geldi ve Emevî Devleti’ni kurdu. Başkenti Medine ya da Kûfe değil, Şam yaptı. Bu tercih çok önemlidir. Çünkü İslam devletinin ağırlık merkezi Hicaz’dan Suriye’ye kaydı. Böylece fetihlerle büyüyen Müslüman toplum, daha merkezi, bürokratik ve imparatorluk karakteri ağır basan bir yapıya yöneldi.
Muaviye yönetiminde Emevîler güçlü bir devlet düzeni kurdu. Donanma faaliyetleri gelişti, Bizans’a karşı seferler sürdü, Kuzey Afrika ve doğu bölgelerinde fetih hareketleri devam etti. Şam merkezli idare, eski Bizans ve Sasani yönetim tecrübelerinden de yararlanarak daha kurumsal bir yapıya dönüştü. Bu yönüyle Muaviye, iyi bir siyasi örgütleyici ve devlet kurucu olarak da görülür.
Fakat Muaviye’nin asıl büyük tartışması, hilafeti oğlu Yezid’e bırakmasıdır. Bu karar, İslam tarihinde hilafetin seçim, biat ve şûra ilkelerinden uzaklaşıp hanedan esasına dayalı bir saltanata dönüşmesinin başlangıcı kabul edilir. Muaviye’nin amacı kendi kurduğu düzenin dağılmasını önlemekti; fakat bu tercih çok ağır sonuçlar doğurdu. Yezid’in halifeliği, kısa süre sonra Kerbelâ Faciası ile İslam tarihinin en derin yaralarından birine yol açacaktı.
Muaviye, Sünnî tarih yazımında çoğu zaman güçlü, zeki, tecrübeli ve fitneyi kontrol altına almış bir devlet adamı olarak anlatılır. Şiî gelenekte ise Hz. Ali’ye karşı çıkışı, Emevî saltanatının kuruluşu ve Yezid’i veliaht yapması nedeniyle ağır biçimde eleştirilir. Daha tarafsız bir tarih okuması ise şunu görmelidir: Muaviye, İslam toplumunu kabile-sahabe merkezli ilk dönemden, hanedan ve imparatorluk düzenine taşıyan başlıca aktördür.
Muaviye’nin ölümünden sonra oğlu Yezid halife oldu. Bu geçiş, görünüşte düzenli bir hanedan devri gibi görünse de aslında İslam dünyasında büyük bir ahlaki ve siyasi krizin kapısını açtı. Hz. Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyi reddetmesi ve 680’de Kerbelâ’da öldürülmesi, Muaviye’nin kurduğu veraset sisteminin en ağır sonucuydu.
Muaviye’nin ölümü, Emevî iktidarının ikinci aşamasına geçişi ve İslam tarihinde hilafetin saltanata dönüşmesinin sonuçlarının görünür hale gelmesini simgeler. Muaviye, devlet kurucu zekâsı inkâr edilemeyen ama bıraktığı siyasi miras hâlâ tartışılan büyük bir tarih figürüdür.
1527 – Roma yağmalandı; Rönesans İtalya’sı büyük bir kırılma yaşadı.
6 Mayıs 1527’de, Kutsal Roma İmparatoru V. Karl’a bağlı imparatorluk askerleri Roma’ya saldırdı ve şehir tarihin en ağır yağmalarından birini yaşadı. Olay, tarihe Roma’nın Yağmalanması olarak geçti. Bu saldırı, Rönesans İtalya’sının siyasi dengelerini altüst eden büyük bir kırılmaydı.
Saldırının arka planında, Avrupa’daki büyük güç mücadelesi vardı. Bir yanda Fransa Kralı I. François, diğer yanda Kutsal Roma İmparatoru V. Karl bulunuyordu. Papalık da bu güç savaşının ortasındaydı. Papa VII. Clemens, Habsburg gücünün İtalya üzerinde fazla büyümesinden endişe ediyor ve Fransa’yla yakınlaşan bir çizgi izliyordu. Bu tutum, V. Karl’ın ordularıyla Papalık arasındaki gerilimi artırdı.
Roma’ya yürüyen birlikler disiplinli ve düzenli bir ordu görüntüsünden çok, maaşlarını alamamış, öfkeli ve yağmaya açık askerlerden oluşuyordu. Alman Landsknecht paralı askerleri, İspanyol birlikleri ve çeşitli imparatorluk kuvvetleri Roma kapılarına dayandı. 6 Mayıs 1527’de şehir savunması çöktü. Papa’yı korumakla görevli İsviçre Muhafızları, Vatikan yakınlarında büyük kayıplar vererek direndi. Bugün İsviçre Muhafızları’nın sadakat ve fedakârlık hafızasında bugünün özel bir yeri vardır.
Papa VII. Clemens, saldırı sırasında Castel Sant’Angelo’ya sığınmak zorunda kaldı. Roma ise haftalar boyunca yağmalandı. Kiliseler, saraylar, evler, manastırlar ve sanat koleksiyonları tahrip edildi. Soylular, din adamları, sanatçılar ve sıradan halk büyük şiddete maruz kaldı. Şehir yalnız maddi olarak değil, manevi olarak da çöktü.
Bu yağma, Rönesans Roma’sı için yıkıcı oldu. 15. ve 16. yüzyıllarda Roma, sanatçıların, mimarların, düşünürlerin ve büyük patronların toplandığı parlak bir merkezdi. Michelangelo, Raphael ve Bramante gibi isimlerin temsil ettiği büyük Rönesans dünyası, Papalık desteğiyle Roma’da güçlü bir sanat ortamı kurmuştu. 1527’deki yağma bu ihtişamın üzerine ağır bir gölge düşürdü. Birçok sanatçı şehirden ayrıldı, projeler yarım kaldı, Roma’nın kültürel canlılığı büyük darbe aldı.
Olayın siyasi sonucu da büyüktü. Papa’nın imparatorluk askerleri karşısında çaresiz kalması, Papalık otoritesinin zayıflığını gösterdi. V. Karl doğrudan “Roma’yı yağmalatmak” istemiş gibi anlatılmamalı; çünkü olay büyük ölçüde kontrolsüz askerî şiddet ve maaşsız birliklerin başıboşluğu içinde gelişti. Ama sonuçta Avrupa kamuoyu şunu gördü: Hristiyan dünyasının merkezi sayılan Roma bile imparatorluk askerlerinin şiddetinden korunamamıştı.
Bu olay aynı zamanda Reform çağının gerilimleriyle de ilişkilidir. 1517’de Martin Luther’in çıkışıyla başlayan Reform hareketi, Katolik Kilisesi’nin otoritesini zaten sarsmıştı. Roma’nın yağmalanması, Katolik dünyasının merkezinin dünyevi siyaset ve savaşlar içinde ne kadar kırılgan hale geldiğini gösterdi. Bu yüzden 1527, sadece İtalya tarihinin değil, Avrupa din ve siyaset tarihinin de önemli dönüm noktalarından biridir.
1856 – Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud doğdu.
6 Mayıs 1856’da Sigmund Freud, o dönem Avusturya İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Freiberg’de doğdu. Bugün bu kent Çekya sınırları içinde yer alır ve adı Příbor’dur. Freud, modern psikoloji, psikiyatri, edebiyat, sanat, sinema ve kültür düşüncesi üzerinde derin iz bırakan en tartışmalı isimlerden biridir.
Freud tıp eğitimi aldı ve özellikle sinir hastalıklarıyla ilgilendi. 19. yüzyılın sonlarında Avrupa’da ruhsal rahatsızlıklar çoğu zaman bedensel açıklamalarla ya da ahlaki zayıflık diliyle ele alınıyordu. Freud ise insan davranışının sadece bilinçli düşüncelerle açıklanamayacağını savundu. Ona göre insan zihninin büyük bölümü bilinçdışı süreçlerden etkileniyordu. Arzular, bastırılmış anılar, korkular, çocukluk yaşantıları ve iç çatışmalar kişinin davranışlarını şekillendiriyordu.
Freud’un kurduğu yönteme psikanaliz adı verildi. Bu yöntemde hasta konuşur; rüyalarını, çocukluk anılarını, korkularını, tekrar eden düşüncelerini ve serbest çağrışımlarını anlatır. Freud’a göre bu anlatıların içinde bilinçdışına açılan izler bulunabilir. Bugün psikoterapi çok farklı ekollere ayrılmış olsa da “konuşma yoluyla tedavi” fikrinin yaygınlaşmasında Freud’un etkisi büyüktür.
Freud’un en bilinen kavramlarından biri id, ego ve süperego ayrımıdır. Basitçe söylersek id dürtüleri, ego gerçeklikle uyum kurmaya çalışan benliği, süperego ise içselleştirilmiş ahlaki kuralları temsil eder. Freud’a göre insan ruhu bu güçlerin çatışması içinde şekillenir. Ayrıca Oidipus kompleksi, bastırma, rüya yorumu, libido, aktarım ve savunma mekanizmaları gibi kavramlar da onun düşünce dünyasının temel parçalarıdır.
Freud’un 1900’de yayımlanan Rüyaların Yorumu adlı eseri, psikanalizin kurucu metinlerinden biri kabul edilir. Freud bu kitapta rüyaların rastgele görüntüler olmadığını, bastırılmış arzuların ve bilinçdışı süreçlerin simgesel biçimde ortaya çıkabileceğini savundu. Bu görüş, yalnız tıbbı değil, edebiyat ve sanat yorumlarını da etkiledi. 20. yüzyılda roman, tiyatro, sinema ve resim alanında Freud’un bilinçdışı fikri çok güçlü yankı buldu.
Ancak Freud’u eleştirisiz bir “büyük bilge” gibi anlatmak yanlış olur. Kuramlarının bir bölümü bugün bilimsel açıdan tartışmalıdır. Özellikle cinsellik, kadın psikolojisi, çocukluk gelişimi ve bazı vaka yorumları konusunda ciddi eleştiriler vardır. Bazı görüşleri dönemin Avrupa erkek merkezli bakışını taşır. Ayrıca psikanalitik iddiaların deneysel olarak sınanmasının zor olması, Freud’un bilimsel statüsü üzerine uzun süren tartışmalara yol açmıştır.
Buna rağmen Freud’un büyüklüğü, bütün söylediklerinin bugün aynen doğru kabul edilmesinden gelmez. Asıl etkisi, insanı kendi kendisine bütünüyle şeffaf olmayan bir varlık olarak düşünmeye zorlamasındadır. Freud’dan sonra insan davranışını konuşurken yalnız akıl, irade ve bilinçten söz etmek yetmez hale geldi. Bastırılmış duygular, çocukluk, travma, arzu, suçluluk ve bilinçdışı modern insanı anlamanın temel kelimeleri arasına girdi.
Freud’un hayatının son dönemi de Avrupa tarihinin karanlığıyla kesişir. Yahudi kökenli olduğu için Nazi Almanyası’nın yükselişiyle Viyana’da kalması tehlikeli hale geldi. 1938’de Avusturya’nın Almanya tarafından ilhak edilmesinden sonra Londra’ya gitmek zorunda kaldı. 1939’da burada hayatını kaybetti.
1872 – İttihat ve Terakki’nin üç büyük isminden Cemal Paşa doğdu.
6 Mayıs 1872’de Ahmed Cemal Paşa doğdu. Osmanlı Devleti’nin son döneminin en etkili asker ve siyaset adamlarından biridir. Özellikle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen kadroları arasında yer alması, I. Dünya Savaşı yıllarındaki rolü ve Suriye-Filistin cephesindeki faaliyetleriyle hatırlanır.
Cemal Paşa, askerî eğitim aldı ve genç yaşta Osmanlı ordusunda yükseldi. II. Meşrutiyet’in ilanına giden süreçte İttihat ve Terakki hareketinin içinde yer aldı. 1908’den sonra Osmanlı siyasetinde İttihatçı kadrolar giderek güçlenirken Cemal Paşa da bu yeni iktidar yapısının önemli figürlerinden biri haline geldi.
Onun adı genellikle Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte anılır. Bu üç isim, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na giden son yıllarında ve savaş sırasında fiilî iktidarın merkezinde bulunuyordu. Enver Paşa daha çok askerî cephelerle, Talat Paşa iç siyaset ve yönetimle, Cemal Paşa ise özellikle denizcilik, İstanbul güvenliği ve daha sonra Suriye-Filistin bölgesiyle öne çıktı. Bu yüzden Osmanlı’nın son büyük kararlarında Cemal Paşa’yı dışarıda bırakmak mümkün değildir.
Cemal Paşa, bir dönem Bahriye Nazırlığı yaptı. Donanma, limanlar ve deniz gücü meselesi Osmanlı için çok kritik bir alandı. Fakat onun en çok tartışılan dönemi, I. Dünya Savaşı sırasında Suriye ve Filistin bölgesindeki 4. Ordu Komutanlığı oldu. Bu görevle birlikte Cemal Paşa, Şam merkezli geniş bir coğrafyada askerî ve idari güç kullandı.
Savaş yıllarında Cemal Paşa, Osmanlı’nın Süveyş Kanalı üzerinden İngilizlere karşı harekât düzenleme hedefinde önemli rol oynadı. Kanal Seferleri, Osmanlı açısından İngiltere’nin Mısır’daki varlığını zorlamak ve Süveyş hattını tehdit etmek için planlandı; ancak beklenen başarı sağlanamadı. Çöl koşulları, ikmal zorlukları, İngiliz savunması ve lojistik yetersizlikler Osmanlı ordusu için büyük sorun yarattı.
Cemal Paşa’nın Suriye’deki yönetimi ise bugün hâlâ sert biçimde tartışılır. Bir yandan bölgede altyapı, eğitim, imar ve sağlık alanlarında bazı faaliyetler yürüttüğü; yollar, kurumlar ve modernleşme girişimleriyle ilgilendiği anlatılır. Diğer yandan Arap milliyetçiliğiyle ilişkili görülen bazı aydın ve siyasetçilerin idam edilmesi nedeniyle Arap dünyasında “Seffah Cemal”, yani “kan dökücü Cemal” diye anılmıştır. 1915 ve 1916’da Beyrut ve Şam’da yapılan idamlar, Osmanlı-Arap ilişkilerinin hafızasında derin iz bıraktı.
Cemal Paşa, imparatorluğu dağılmaktan kurtarmaya çalışan sert bir asker-siyasetçi olarak da okunabilir; savaş koşullarında otoriter ve baskıcı yöntemlere başvuran bir yönetici olarak da. Suriye’deki faaliyetleri hem Osmanlı merkeziyetçiliğinin son hamlelerinden biridir hem de Arap milliyetçiliğinin güçlenmesinde etkili olan travmatik olaylardır.
- Dünya Savaşı’nın Osmanlı açısından yenilgiyle sonuçlanmasının ardından Cemal Paşa, diğer İttihatçı liderler gibi ülke dışına çıktı. Önce Avrupa’ya, ardından Kafkasya ve Orta Asya çevresine yöneldi. Hayatının son döneminde Afganistan’da askerî düzenlemeler ve modernleşme çalışmalarıyla ilgilendiği de bilinir.
Cemal Paşa, 1922’de Tiflis’te bir suikast sonucu öldürüldü. Suikast, Ermeni devrimci çevrelerin yürüttüğü intikam eylemleri bağlamında değerlendirilir. Çünkü İttihat ve Terakki’nin üst kadroları, 1915 Ermeni tehciri ve katliamları nedeniyle hedef alınan isimler arasındaydı. Cemal Paşa’nın bu konudaki doğrudan rolü tarihçiler arasında tartışılsa da İttihatçı liderlik içinde yer alması onu bu hesaplaşmanın hedeflerinden biri haline getirdi.
Bu yüzden 6 Mayıs 1872, yalnız bir Osmanlı paşasının doğum günü değildir. Cemal Paşa, imparatorluğun son yıllarındaki büyük çöküşün, İttihat ve Terakki iktidarının, savaş siyasetiyle modernleşme arzusunun, Osmanlı-Arap ilişkilerindeki kırılmanın ve Cumhuriyet’e giden fırtınalı dönemin en tartışmalı figürlerinden biridir. Onu anlamak, Osmanlı’nın son dönemini bütün sertliği, hırsı, hataları ve trajedileriyle anlamaya çalışmak demektir.
1877 – Sioux lideri Crazy Horse ABD birliklerine teslim oldu.
6 Mayıs 1877’de, Oglala Lakota yani Sioux halkının en ünlü savaşçı liderlerinden Crazy Horse, Türkçedeki adıyla Çılgın At, Nebraska’daki Fort Robinson yakınlarında ABD birliklerine teslim oldu. Bu olay, Kuzey Amerika yerlilerinin ABD genişlemesine karşı verdiği direnişin kırılma anlarından biridir.
Crazy Horse, Lakota direnişinin en güçlü sembollerinden biriydi. Genç yaşlardan itibaren savaşçılığı, cesareti ve beyaz yerleşimcilerin toprak genişlemesine karşı tavrıyla öne çıktı. O dönemde ABD, batıya doğru büyüyor; demiryolları, altın arayıcıları, yerleşimciler ve ordu birlikleri, yerli halkların avlaklarını ve yaşam alanlarını adım adım daraltıyordu. Lakotalar için mesele yalnızca toprak kaybı değildi; bizon sürülerinin yok edilmesi, kutsal alanların işgal edilmesi ve halkın rezervasyonlara kapatılması anlamına geliyordu.
Crazy Horse’un adı özellikle 1876’daki Little Bighorn Muharebesi ile birlikte anılır. Bu savaşta Lakota, Cheyenne ve Arapaho savaşçıları, General George Armstrong Custer komutasındaki 7. Süvari Birliği’ni ağır yenilgiye uğrattı. Custer ve birliklerinin büyük bölümü öldürüldü. Bu zafer, yerli direnişinin en büyük askerî başarılarından biri oldu. Ancak aynı zamanda ABD yönetiminin çok daha sert bir askerî karşılık vermesine yol açtı.
Little Bighorn’dan sonra ABD ordusu bölgedeki yerli gruplar üzerindeki baskıyı artırdı. Kış şartları, açlık, bizon kaynaklarının azalması, sürekli askerî takip ve halkın yorgun düşmesi direnişi zorlaştırdı. Crazy Horse bir süre teslim olmadan direndi; fakat yanında bulunan kadınlar, çocuklar, yaşlılar ve savaşçıların yaşam koşulları giderek ağırlaştı. Sonunda 6 Mayıs 1877’de Fort Robinson’a gelerek teslim oldu.
Bu teslimiyet, Crazy Horse için kişisel bir yenilgiden ziyade, halkının hayatta kalması için verilmiş acı bir karardı. Çünkü direniş artık açlık ve yok oluş tehdidi altında sürüyordu. Teslim olan birçok yerli lider gibi o da kendi halkının tamamen kırılmasını önlemek için silah bırakmak zorunda kaldı.
Ancak Crazy Horse’un hayatı teslimiyetten sonra uzun sürmedi. Aynı yıl, 5 Eylül 1877’de Fort Robinson’da gözaltına alınmak istendiği sırada çıkan arbede sırasında süngülenerek öldürüldü. Ölümü de en az hayatı kadar sembolik hale geldi. Çünkü o, ABD otoritesine boyun eğmeyen, son ana kadar bağımsızlık ruhunu koruyan bir lider olarak hatırlandı.
Crazy Horse’un mirası bugün hâlâ güçlüdür. Lakota halkı ve birçok yerli topluluk için o; toprağı, kültürü, özgürlüğü ve halkının onurunu savunan bir direniş sembolüdür. ABD tarihi açısından ise onun hikâyesi, batıya genişlemenin yalnız “öncü ruhu” ve “medeniyetin ilerleyişi” diye anlatılamayacağını gösterir. Bu ilerleyişin arkasında zorla yerinden edilen halklar, bozulan antlaşmalar, yok edilen yaşam biçimleri ve büyük bir tarihsel adaletsizlik vardır.
1889 – Eyfel Kulesi ziyaretçilere açıldı; Osmanlı Devleti’nin de katıldığı Paris Dünya Fuarı başladı.
6 Mayıs 1889’da Paris’te Exposition Universelle, yani Uluslararası Paris Fuarı açıldı. Aynı gün, fuarın en büyük simgesi olarak inşa edilen Eyfel Kulesi de ziyaretçilere açıldı. Eyfel Kulesi, 1889 Paris Dünya Fuarı’nın giriş kapısı ve en güçlü gösteri yapısı olarak tasarlanmıştı.
Fuarın düzenlenme nedeni, 1789 Fransız Devrimi’nin yüzüncü yılını kutlamaktı. Fransa, bu büyük organizasyonla hem devrim mirasını hem de sanayi, mühendislik, bilim, sanat ve sömürge gücünü dünyaya göstermek istiyordu. 19. yüzyılın dünya fuarları, bugünkü anlamda sadece ticaret ya da kültür etkinliği değildi. Devletlerin birbirine “ben ne kadar ilerledim ne üretiyorum, teknolojide ve sanatta nereye geldim” dediği büyük vitrinlerdi.
Eyfel Kulesi de tam bu anlayışın ürünüdür. Mühendis Gustave Eiffel ve ekibi tarafından yapılan kule, yaklaşık 300 metre yüksekliğiyle dönemin en iddialı mühendislik eserlerinden biriydi. Demir konstrüksiyonuyla sanayi çağının teknik özgüvenini temsil ediyordu. Bugün Paris’in romantik simgesi olarak görülür; ama yapıldığı dönemde birçok sanatçı ve yazar tarafından çirkin, kaba ve şehrin siluetini bozan bir yapı olarak eleştirilmişti. Buna rağmen fuar açıldığında büyük ilgi gördü ve kısa sürede Paris’in en çok konuşulan yapısına dönüştü.
1889 Paris Fuarı’na Osmanlı Devleti de katıldı. Bu katılım önemlidir; çünkü Osmanlı, 19. yüzyıl boyunca dünya fuarlarını, kendisini Avrupa kamuoyuna tanıtmak için de kullandı. Osmanlı pavyonlarında imparatorluğun sanat ürünleri, el işçiliği, halılar, kumaşlar, madenî eşyalar, tarım ürünleri ve çeşitli zanaat örnekleri sergilendi. Amaç, Osmanlı’yı Doğu’nun egzotik ülkesi gibi görülmekten çıkararak, üretim kapasitesi, geleneksel sanatları ve imparatorluk zenginliğiyle temsil etmekti.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir. Avrupa’daki dünya fuarları, çoğu zaman Batı’nın kendisini modernliğin merkezi, Doğu’yu ise seyirlik ve egzotik bir alan gibi konumlandırdığı sahnelerdi. Osmanlı Devleti bu fuarlara katılarak görünürlük kazanıyor, ama aynı zamanda Avrupa’nın “Doğu’yu sergileme” biçiminin içinde yer almak zorunda kalıyordu. Yani bu fuarlar hem diplomatik bir fırsattı hem de temsil açısından problemli alanlardı.
Paris Fuarı’nda Eyfel Kulesi’nin yarattığı etki, teknik çağın sembolü haline geldi. Kule, asansörleri, demir iskeleti, yüksekliği ve Paris’e tepeden bakma imkânıyla ziyaretçiler için başlı başına bir olaydı. İlk başta geçici bir yapı olarak düşünülmüş, fuardan sonra kaldırılması bile gündeme gelmişti. Ancak iletişim ve gözlem amaçlı kullanımları, halkın ilgisi ve zamanla kazandığı simgesel değer sayesinde ayakta kaldı.
1908 – Türk Beşleri’nden besteci Necil Kâzım Akses doğdu.
6 Mayıs 1908’de Necil Kâzım Akses doğdu. Cumhuriyet döneminde çok sesli müziğin gelişmesinde önemli rol oynayan bestecilerden biridir. Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin ve Ahmed Adnan Saygun ile birlikte Türk Beşleri arasında anılır.
Necil Kâzım Akses’in önemi, sadece besteci kimliğinden gelmez. O, Cumhuriyet’in müzik politikası içinde hem sanatçı hem eğitimci hem de kurucu bir isimdi. Türkiye, Cumhuriyet’in ilk yıllarında müzik alanında yeni bir yön arıyordu. Bir yanda Osmanlı’dan gelen klasik Türk musikisi ve halk müziği mirası vardı; diğer yanda Batı’daki çok sesli müzik eğitimi, orkestra geleneği ve konservatuvar modeli örnek alınıyordu. Akses, bu iki dünya arasında kendi bestecilik dilini kurmaya çalışan kuşağın temsilcilerindendi.
Müzik eğitimine genç yaşta başladı. Daha sonra Avrupa’ya giderek Viyana ve Prag gibi dönemin önemli müzik merkezlerinde eğitim aldı. Bu eğitim ona Batı klasik müziğinin armoni, kontrpuan, orkestrasyon ve büyük form bilgilerini kazandırdı. Ancak Akses’in amacı Avrupa’daki bestecileri taklit etmek değildi. O da Türk Beşleri’nin diğer üyeleri gibi, Anadolu ve Türk müziği kaynaklarını modern çok sesli müzik anlayışıyla buluşturmanın yollarını aradı.
Akses’in eserlerinde güçlü bir orkestral düşünce, yoğun dramatik yapı ve zaman zaman mistik bir atmosfer hissedilir. Senfoniler, konçertolar, oda müziği eserleri, koro yapıtları ve sahne müzikleri besteledi. Özellikle büyük orkestra için yazdığı eserler, onun senfonik müzikteki iddiasını gösterir. Müziği, Cemal Reşit Rey’in daha şehirli ve Fransız etkili zarafetinden ya da Saygun’un halk müziği kaynaklarına dayalı daha belirgin çizgisinden farklı olarak, daha yoğun, ağır ve yer yer modernist bir yapı taşır.
Necil Kâzım Akses’in adı, Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş süreciyle de yakından ilişkilidir. Paul Hindemith ve Carl Ebert gibi yabancı uzmanların Türkiye’deki sanat eğitimi yapılanmasına katkı verdiği dönemde, Akses de bu sürecin yerli kadroları arasında yer aldı. Konservatuvarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı; müzik eğitiminin kurumsallaşmasına katkıda bulundu. Bu yönüyle, besteci yetiştiren ve müzik kurumlarının omurgasında yer alan bir sanat insanıydı.
Akses ayrıca devlet görevlerinde de bulundu. Kültür ve sanat diplomasisi içinde yer aldı, Türkiye’nin müzik alanındaki temsilinde rol oynadı. Cumhuriyet’in sanat anlayışında müzik, modernleşme ve uluslararası görünürlük meselesiydi. Akses’in kariyeri bu anlayışın izlerini taşır.
Onu değerlendirirken şunu görmek gerekir: Türk Beşleri kuşağının işi kolay değildi. Bir yandan Batı müziği formlarını öğrenmeleri ve kullanmaları bekleniyordu; diğer yandan “yerli” ve “millî” bir ses arayışı içindeydiler. Bu denge her zaman kolay kurulmadı. Bazı eserler geniş halk kitlelerine ulaşmakta zorlandı; çok sesli müzik Türkiye’de hiçbir zaman popüler müzik kadar yaygın bir dinleyici kitlesine sahip olmadı. Fakat bu, Akses ve kuşağının kurucu önemini azaltmaz. Onlar, Türkiye’de senfonik müzik geleneğinin temel taşlarını döşedi.
Necil Kâzım Akses 1999’da hayatını kaybetti. Uzun ömrü boyunca Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluşuna, tek parti yıllarından çok partili hayata, radyo ve konservatuvar çağından modern Türkiye’ye uzanan büyük bir kültürel dönüşüme tanıklık etti.
1915 – Yurttaş Kane’in dâhi yönetmeni Orson Welles doğdu.
6 Mayıs 1915’te Orson Welles doğdu. Amerikalı yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcı ve radyo sanatçısı olan Welles, sinema tarihinin en büyük yaratıcılarından biri kabul edilir. Welles, tiyatrodan radyoya, sinemadan televizyona kadar birçok alanda anlatı dilini değiştiren sıra dışı bir sanatçıydı.
Orson Welles çok genç yaşta tiyatro dünyasında dikkat çekti. 1930’larda kurduğu Mercury Theatre topluluğuyla sahneye getirdiği oyunlar, klasik metinlere getirdiği cesur yorumlarla konuşuldu. Shakespeare uyarlamaları, sahne düzeni, ışık kullanımı ve oyunculuk yönetimiyle daha o yaşlarda alışılmış kalıpları kıran bir sanatçı olduğunu gösterdi.
Onu dünya çapında meşhur eden ilk büyük olay ise sinema değil, radyoydu. 1938’de H. G. Wells’in Dünyalar Savaşı romanını radyo oyunu olarak uyarladı. Yayın, haber bülteni havasında kurgulanmıştı. Marslıların dünyayı istila ettiği izlenimi veren bu anlatım, bazı dinleyicilerde gerçek sanıldı ve büyük panik yaşandı. Bu panik anlatısı sonradan abartılmış olsa da Welles’in medya diliyle gerçeklik algısını nasıl oynatabildiğini göstermesi bakımından hâlâ önemlidir.
Welles’in sinema tarihindeki asıl patlaması, 1941 yapımı Citizen Kane yani Yurttaş Kane ile geldi. Henüz 25 yaşındayken yönettiği, başrolünü oynadığı ve senaryosuna katkı verdiği bu film, bugün birçok eleştirmen tarafından sinema tarihinin en büyük filmlerinden biri sayılır. Film, medya patronu Charles Foster Kane’in hayatını, ölüm döşeğinde söylediği “Rosebud” kelimesinin gizemi üzerinden anlatır.
Yurttaş Kane’in önemi yalnızca hikâyesinde değildir. Welles, görüntü diliyle sinemada yeni bir seviye kurdu. Derin odak, alçak kamera açıları, karmaşık ışık-gölge kullanımı, parçalı anlatı yapısı, sahte belgesel tekniği, zaman atlamaları ve karakterin farklı tanıklıklarla kurulması filmi olağanüstü yenilikçi hale getirdi. Görüntü yönetmeni Gregg Toland ile birlikte yarattığı görsel dünya, sonraki kuşak yönetmenler üzerinde büyük etki bıraktı.
Film, güçlü biçimde dönemin medya imparatoru William Randolph Hearst’ü çağrıştırdığı için büyük baskıyla karşılaştı. Hearst filmin gösterimini engellemeye çalıştı. Bu da Welles’in Hollywood’daki kariyerini daha en başından zorlaştırdı. Yurttaş Kane eleştirmenlerce övüldü ama gişede beklenen başarıyı gösteremedi. Buna rağmen Welles, filmle En İyi Özgün Senaryo Oscar’ını kazandı.
Welles’in sonraki kariyeri parlak olduğu kadar da problemliydi. The Magnificent Ambersons, The Lady from Shanghai, Othello, Touch of Evil, Chimes at Midnight ve F for Fake gibi filmlerle sinema dilini zorlamayı sürdürdü. Ancak stüdyo müdahaleleri, bütçe sorunları, yarım kalan projeler ve Hollywood sistemiyle yaşadığı çatışmalar onun kariyerinin sürekli parçası oldu. Welles, büyük yeteneği kadar tamamlanamayan işleriyle de anılan bir sanatçıdır.
Welles gerçekten olağanüstü bir yaratıcıydı; ama aynı zamanda kontrolü zor, fazla iddialı, bazen dağınık ve endüstriyle uzlaşamayan bir sanatçıydı. Büyük fikirleri vardı; fakat bu fikirleri üretim sistemi içinde sürdürülebilir biçimde tamamlamakta sık sık zorlandı. Yine de bu zaafları, onun sinema tarihindeki yerini küçültmez. Aksine, sanatçı ile endüstri arasındaki gerilimin en çarpıcı örneklerinden biri haline getirir.
Orson Welles 1985’te hayatını kaybetti. Ardında birkaç başyapıt, birçok yarım kalmış proje, unutulmaz oyunculuklar ve sinemanın ne olabileceğine dair büyük bir hayal gücü bıraktı.
1927 – İstanbul Radyosu ilk yayınını yaptı; Türkiye’de radyo yayıncılığı başladı.
6 Mayıs 1927’de İstanbul Radyosu, ilk yayınını Sirkeci’deki Büyük Postane binasının bodrum katında yaptı. Bu tarih, Türkiye’de düzenli radyo yayıncılığının başlangıcı olarak kabul edilir. Bugün televizyon, internet ve sosyal medya çağında radyo eski bir araç gibi görünebilir; fakat 1927 için radyo, sesi duvarların, şehirlerin ve mesafelerin ötesine taşıyan büyük bir teknolojik devrimdi.
İstanbul Radyosu’nun ilk yayını, Eşref Şefik’in yaptığı anonsla başladı. Yayın, dönemin teknik imkânları düşünüldüğünde oldukça sınırlı koşullarda gerçekleştirildi. Stüdyo denebilecek yer, Büyük Postane’nin bodrum katında kurulan küçük bir alandı. Mikrofon, verici, kablolar ve birkaç teknik cihazla başlayan bu yayıncılık deneyimi, zamanla Türkiye’nin en etkili kitle iletişim araçlarından birine dönüşecekti.
Radyo yayıncılığının başlaması, Cumhuriyet’in erken yıllarındaki modernleşme hamleleriyle de doğrudan ilişkilidir. Yeni devlet sadece yeni kurumlar, kanunlar ve okullar kurmuyor; aynı zamanda halka ulaşmanın yeni yollarını da arıyordu. Radyo bu açıdan çok güçlü bir araçtı. Haberler, konuşmalar, müzik yayınları, eğitim programları ve devlet duyuruları artık aynı anda binlerce insana ulaşabilecekti.
İlk yıllarda radyo dinlemek bugünkü kadar kolay değildi. Radyo alıcıları pahalıydı ve herkesin evinde bulunmuyordu. Bu nedenle radyo, önce daha sınırlı ve şehirli bir çevrede etkili oldu. Kahvehanelerde, derneklerde, bazı evlerde ve resmî kurumlarda dinleniyordu. Zamanla alıcıların yaygınlaşmasıyla radyo, gündelik hayatın içine daha güçlü biçimde girdi.
İstanbul Radyosu’nun yayınlarında müzik önemli bir yer tuttu. Türk musikisi, Batı müziği, konserler, canlı icralar ve anonslar radyonun ilk dönem hafızasını oluşturdu. Bu yönüyle radyo, müzik zevkini ve kültürel ortaklığı da şekillendiren bir kurum haline geldi. Bir sanatçının radyoda sesinin duyulması, onun tanınması ve geniş kitlelere ulaşması açısından büyük önem taşıyordu.
Radyo, Türkiye’de dil ve telaffuz açısından da etkili oldu. Spikerlik, düzgün Türkçe, açık anlatım, haber okuma üslubu ve hitabet zamanla ayrı bir meslek disiplini haline geldi. Radyo mikrofonu, sesin yalnız güzel çıkmasını değil, güvenilir, ölçülü ve anlaşılır olmasını da gerektiriyordu. Bu nedenle radyo, Türkiye’de modern yayıncılık dilinin oluşmasına katkı sağladı.
İstanbul Radyosu’nun ardından Ankara Radyosu ve diğer bölgesel yayınlar geldi. Radyo, özellikle II. Dünya Savaşı yıllarında haber alma aracı olarak daha da önem kazandı. İnsanlar dünyadaki gelişmeleri, savaş haberlerini, resmî açıklamaları ve kültürel programları radyodan takip etti. Televizyonun yaygınlaşmasına kadar radyo, Türkiye’de evlerin en etkili medya aracı olmayı sürdürdü.
1930 – Hakkâri’de büyük deprem yaşandı; 2 bin 514 kişi hayatını kaybetti.
6 Mayıs 1930’da Hakkâri’de 7,2 büyüklüğünde büyük bir deprem meydana geldi. Depremde 2 bin 514 kişi hayatını kaybetti. Bu felaket, Cumhuriyet’in erken döneminde yaşanan en ağır doğal afetlerden biri olarak kayıtlara geçti.
Depremin merkez üssü Hakkâri ve çevresiydi. Bölgenin dağlık yapısı, ulaşım imkânlarının sınırlı oluşu ve yerleşimlerin çoğunun taş, kerpiç ve dayanaksız yapılardan oluşması can kaybını artırdı. O yıllarda bugünkü anlamda arama kurtarma ekipleri, hızlı haberleşme araçları, helikopter desteği ya da organize afet yönetimi yoktu. Bu nedenle deprem yalnız sarsıntı anında değil, sonrasında da büyük bir çaresizlik yarattı.
Hakkâri’nin coğrafyası afet müdahalesini daha da zorlaştırıyordu. Dağ köylerine ulaşmak günler alabiliyor, yollar kapanıyor, haber geç ulaşıyor, yaralıların taşınması büyük güçlük yaratıyordu. Deprem sonrası barınma, yiyecek, sağlık ve güvenlik sorunları da büyüdü. Bu tür afetlerde asıl yıkım çoğu zaman sadece binaların çökmesiyle değil; yardımın geç ulaşması, soğuk, salgın hastalık riski ve yaralıların tedavi edilememesiyle de derinleşir.
1930 Hakkâri depremi, Türkiye’nin büyük deprem kuşağı üzerinde bulunduğunu bir kez daha gösteren erken Cumhuriyet felaketlerinden biridir. Türkiye, Kuzey Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu’daki fay sistemleri nedeniyle tarih boyunca büyük depremler yaşamıştır. Hakkâri ve çevresi de İran, Irak ve Doğu Anadolu hattındaki tektonik hareketlerden etkilenen kırılgan bölgeler arasındadır.
Bu deprem aynı zamanda devletin afet yönetimi kapasitesi açısından da önemli bir sınavdı. Cumhuriyet henüz gençti; ülkenin birçok bölgesinde ulaşım, sağlık, imar ve haberleşme altyapısı sınırlıydı. Hakkâri gibi merkeze uzak bir bölgede yaşanan büyük yıkım, afetlere karşı daha planlı bir devlet örgütlenmesine duyulan ihtiyacı görünür hale getirdi.
Bugünden bakıldığında 1930 Hakkâri depremi bize çok açık bir şey söyler: Deprem sadece bir doğa olayı değildir; yapı kalitesi, yoksulluk, ulaşım, haberleşme, sağlık hizmetleri ve devlet kapasitesiyle birleştiğinde toplumsal bir felakete dönüşür. Aynı büyüklükteki bir sarsıntının sonucu, hazırlıklı ve hazırlıksız toplumlarda aynı olmaz.
1936 – Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu; Türkiye’de sahne sanatları ve müzik eğitimi için yeni bir dönem başladı.
6 Mayıs 1936’da Ankara’da Türkiye’nin ilk konservatuvarı olan Ankara Devlet Konservatuvarı kuruldu. Bu kurum, Cumhuriyet’in sanat ve kültür alanındaki en önemli atılımlarından biri olarak kabul edilir. Bu atılımla müzik, tiyatro, opera, bale ve sahne sanatlarının modern anlamda kurumsallaştırılması hedefleniyordu.
Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kökleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında açılan Musiki Muallim Mektebi’ne kadar uzanır. 1924’te kurulan bu okul, öncelikle müzik öğretmeni yetiştirmek amacı taşıyordu. Ancak zamanla hedef büyüdü. Türkiye, okullara müzik öğretmeni gönderen bir yapıdan daha fazlasını, aynı zamanda besteci, icracı, oyuncu, opera sanatçısı ve sahne insanı yetiştiren daha kapsamlı bir sanat kurumu kurmak istiyordu. 1936’da kurulan Ankara Devlet Konservatuvarı bu ihtiyacın ürünüdür.
Bu süreçte yabancı uzmanlardan da yararlanıldı. Özellikle ünlü Alman besteci Paul Hindemith, Türkiye’de müzik eğitiminin ve konservatuvar yapısının nasıl kurulması gerektiğine dair raporlar hazırladı. Tiyatro alanında ise Alman tiyatro adamı Carl Ebert büyük rol oynadı. Yani Ankara Devlet Konservatuvarı, dönemin Avrupa sanat eğitimi modellerinin de dikkatle incelendiği bir proje olarak doğdu.
Konservatuvarın kuruluşunda amaç, Batı müziğini körü körüne taklit etmek değildi. Cumhuriyet yönetimi, bir yandan çok sesli müzik ve sahne sanatlarını geliştirmek istiyor, diğer yandan Türkiye’nin kendi sanat birikimini modern kurumlar içinde yeniden değerlendirmeyi hedefliyordu. Bu yüzden konservatuvar hem çağdaş sanat eğitiminin merkezi hem de yeni Türkiye’nin kültürel vitrini olarak düşünülüyordu.
Ankara Devlet Konservatuvarı’nda zamanla müzik, tiyatro, opera ve bale alanlarında eğitim verilmeye başlandı. Buradan yetişen sanatçılar, Türkiye’de Devlet Tiyatroları, Devlet Operası ve Balesi, senfoni orkestraları ve konservatuvar geleneğinin temel kadrolarını oluşturdu. Yani bu kurum; Türkiye’nin sahne ve müzik hayatının omurgasını kurdu.
Bu okuldan ve onun çevresinden yetişen isimler, sonraki yıllarda Türk tiyatrosuna, operasına, klasik müzik yaşamına ve sanat eğitimine yön verdi. Muhsin Ertuğrul’dan Cüneyt Gökçer’e, opera ve bale sanatçılarından orkestra şeflerine kadar pek çok isim, bu kurumsal geleneğin içinde yer aldı. Ankara’nın başkent olarak yalnızca siyaset ve bürokrasi merkezi omaktan çıkarak, aynı zamanda sanat merkezi haline gelmesinde de konservatuvarın büyük payı oldu.
Ankara Devlet Konservatuvarı’nın önemi bugün daha iyi anlaşılır. Çünkü bir ülkede sanat hayatı yalnız yetenekle değil, kurumlarla gelişir. Büyük sanatçılar tesadüfen çıkabilir; ama o sanatın kalıcı olması için eğitim veren, disiplin oluşturan, repertuvar kuran ve kuşak yetiştiren kurumlar gerekir. Ankara Devlet Konservatuvarı da Türkiye’de tam bu işlevi gördü.
1937 – Hindenburg faciası yaşandı; zeplin çağının sonu geldi.
6 Mayıs 1937’de, dünyanın en ünlü ve en büyük hava gemilerinden biri olan Hindenburg zeplini, ABD’nin New Jersey eyaletindeki Lakehurst Donanma Hava Üssü’ne iniş hazırlığı yaptığı sırada alev aldı. Kısa süre içinde devasa hava gemisi yanarak yere düştü. Faciada 36 kişi hayatını kaybetti.
Hindenburg, Nazi Almanyası döneminde inşa edilen dev bir zeplindi. Resmî adı LZ 129 Hindenburg idi. Yaklaşık 245 metre uzunluğundaydı; yani dönemin birçok büyük gemisiyle yarışacak ölçekte dev bir hava aracıydı. Almanya ile Amerika arasında transatlantik yolcu taşımacılığı yapıyor, dönemin zengin ve prestijli ulaşım araçlarından biri olarak görülüyordu.
Zeplinler, uçakların henüz bugünkü hız ve güvenilirliğe ulaşmadığı yıllarda lüks ve etkileyici bir seçenekti. Yolcular, okyanusu gemiden daha hızlı geçebiliyor, geniş salonlarda oturabiliyor, yemek yiyebiliyor, pencerelerden bulutların ve denizin üzerinden geçen uzun bir yolculuk yapabiliyordu. Hindenburg bu açıdan bir ulaşım aracı olmasının ötesinde, mühendislik ve gösteriş sembolüydü.
Facia, Hindenburg’un Frankfurt’tan başlayan yolculuğunun sonunda meydana geldi. Zeplin Lakehurst’e iniş için yaklaşırken hava koşulları nedeniyle bir süre bekledi. Sonra iniş halatları atıldı. Tam bu sırada arka bölümde alevler görüldü. İçinde yanıcı hidrojen gazı bulunan hava gemisi birkaç saniye içinde büyük bir ateş topuna dönüştü. Dev yapı yaklaşık yarım dakika içinde çöktü.
Kazayı daha da unutulmaz yapan şey, olayın kameralar ve radyo muhabirleri tarafından kaydedilmiş olmasıydı. Amerikalı radyo muhabiri Herbert Morrison’ın olay anındaki duygu yüklü anlatımı, medya tarihinin en meşhur felaket kayıtlarından biri haline geldi. “Oh, the humanity!” diye hatırlanan çığlığı, Hindenburg faciasını, bütün dünyanın izlediği dramatik bir trajediye dönüştürdü.
Kazanın nedeni uzun süre tartışıldı. Sabotaj iddiaları ortaya atıldı, yıldırım ihtimali konuşuldu, teknik arızalar araştırıldı. Bugün en yaygın kabul gören açıklamalardan biri, statik elektrik ve gaz sızıntısı ihtimalidir. Hindenburg’un helyum yerine hidrojen gazıyla doldurulmuş olması da faciayı büyüttü. Hidrojen hafif ama son derece yanıcı bir gazdır. O dönemde ABD helyum ihracatını kısıtladığı için Almanya zeplinlerinde hidrojen kullanıyordu.
Hindenburg faciası, hava gemileriyle yolcu taşımacılığına duyulan güveni neredeyse tamamen bitirdi. Aslında zeplin teknolojisi daha önce de kazalar yaşamıştı; fakat Hindenburg’un kameralar önünde yanması, kamuoyunda çok güçlü bir psikolojik kırılma yarattı. İnsanlar artık bu dev hava araçlarını ihtişamla değil, ölümcül riskle birlikte hatırlamaya başladı.
Bu olaydan sonra büyük yolcu zeplinleri dönemi hızla kapandı. Uçak teknolojisi gelişmeye devam etti; II. Dünya Savaşı sonrasında yolcu uçakları kıtalararası ulaşımın ana aracı haline geldi. Zeplinler ise daha çok reklam, gözlem ve özel amaçlı kullanımlarla sınırlı kaldı.
1939 – New York Dünya Sergisi’ndeki Türk pavyonu törenle açıldı.
6 Mayıs 1939’da New York Dünya Sergisi’ndeki Türk pavyonu törenle açıldı. 1939 New York Dünya Sergisi, “Yarının Dünyasını İnşa Etmek” temasıyla düzenlenmişti ve dönemin en büyük uluslararası fuarlarından biriydi. Türkiye de bu büyük organizasyona katılarak genç Cumhuriyet’in dünyaya kendisini nasıl göstermek istediğini ortaya koydu.
Türkiye, fuara iki ana bölümle katıldı. Bunlardan biri modern Cumhuriyet’i, devlet kurumlarını ve ekonomik kalkınmayı temsil eden Devlet Pavyonu idi. Diğeri ise mimari, sanat, el işi, gündelik hayat ve geleneksel kültür unsurlarını daha görünür kılan Türk Sitesi olarak tasarlanmıştı. Akademik çalışmalarda, Türk pavyonlarının inşasına bazı ülkelerden daha geç başlandığı için, fuarın genel açılışı 30 Nisan’da yapılmasına rağmen Türk bölümünün açılış tarihinin 6 Mayıs olarak belirlendiği aktarılır.
Türkiye Cumhuriyeti henüz 16 yaşındaydı. 1923’ten 1939’a kadar geçen kısa sürede yapılan dönüşümü, yani laikleşme hamlelerini, yeni kurumları, sanayileşme çabasını, eğitim ve kültür politikalarını, dış dünyaya anlatmak istiyordu. New York gibi büyük bir vitrinde yer almak, Türkiye için diplomatik ve kültürel bir görünürlük fırsatıydı.
Türk pavyonunun mimarisi de bu açıdan dikkat çekiciydi. Yapı modern bir anlayışla tasarlanmış, fakat eski Türk mimarisine gönderme yapan unsurlar da kullanılmıştı. Böylece Türkiye, kendisini geçmişiyle bağ kuran ama modernleşen bir Cumhuriyet olarak sunmaya çalışıyordu. Bu denge önemliydi; çünkü dünya fuarlarında ülkeler ürünleriyle beraber kimliklerini de sergilerdi.
Fuardaki Türk bölümlerinde halılar, işlemeler, sedef işleri, Eskişehir taşı, bakır ve gümüş eşyalar gibi el sanatı örnekleri; Sümerbank ve Etibank gibi erken Cumhuriyet’in sanayi ve ekonomi kurumlarını temsil eden ürünler; madenler, tütün ve çeşitli ticari ürünler sergilendi. Yani bir tarafta geleneksel zanaat ve estetik, diğer tarafta devlet eliyle kurulan yeni sanayi ve ekonomi anlayışı vardı. Bu, Cumhuriyet’in kendini dünyaya anlatma biçiminin özeti gibiydi: “Köklerimiz var, ama artık modern bir devletiz.”
1939 tarihi ayrıca çok kritik bir eşikte duruyordu. Avrupa, II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeydi. Almanya, İtalya, Sovyetler Birliği, İngiltere, Fransa ve ABD arasındaki gerilim giderek büyüyordu. Böyle bir atmosferde New York Dünya Sergisi, barış, teknoloji ve gelecek temasını öne çıkarıyordu; fakat birkaç ay sonra dünya büyük bir savaşa sürüklenecekti. Türkiye’nin bu fuardaki varlığı da savaş öncesi son büyük uluslararası kültürel vitrinlerden birinde yer alması anlamına geliyordu.
1940 – John Steinbeck, Gazap Üzümleri romanıyla Pulitzer Ödülü aldı.
6 Mayıs 1940’ta Amerikalı yazar John Steinbeck, The Grapes of Wrath yani Gazap Üzümleri adlı romanıyla Pulitzer Ödülü aldı. Bu ödül, Amerikan edebiyatının toplumsal adalet damarının da en güçlü biçimde tanınmasıydı.
Gazap Üzümleri, 1939’da yayımlandı. Roman, Büyük Buhran yıllarında Oklahoma’dan Kaliforniya’ya göç etmek zorunda kalan Joad ailesinin hikâyesini anlatır. Aile, kuraklık, yoksulluk, borçlar ve tarım topraklarının büyük şirketler ile bankaların eline geçmesi sonucunda yaşadığı yeri terk eder. Daha iyi bir hayat umuduyla batıya doğru yola çıkarlar. Ancak Kaliforniya, onların hayal ettiği bereketli kurtuluş yeri değildir; orada da düşük ücret, sömürü, açlık, dışlanma ve insanlık onurunu ezen bir düzenle karşılaşırlar.
Romanın arka planında Dust Bowl felaketi vardır. 1930’larda Amerika’nın orta kesimlerinde yaşanan büyük kuraklık ve toprak erozyonu, yüz binlerce insanı yerinden etti. Bu insanlar, çoğu zaman “Okie” diye küçümsenen yoksul göçmen işçilere dönüştü. Steinbeck, bu göçü insan onurunun sınandığı büyük bir toplumsal trajedi olarak anlattı.
Steinbeck’in başarısı, yoksulluğu romantikleştirmeden yazmasındadır. Joad ailesi kusursuz, azizleşmiş kahramanlar değildir. Kızarlar, korkarlar, hata yaparlar, kavga ederler; ama bütün bunların içinde hayatta kalmaya, aileyi bir arada tutmaya ve insan kalmaya çalışırlar. Romanın en güçlü tarafı da buradadır. Steinbeck, büyük ekonomik sistemi soyut kavramlarla değil, bir ailenin yolda parçalanan hayatı üzerinden gösterir.
Gazap Üzümleri yayımlandığında büyük yankı uyandırdı. Bir kesim romanı Amerikan işçi sınıfının ve göçmen yoksulların sesi olarak gördü. Başka bir kesim ise eseri fazla politik, kışkırtıcı ve Amerikan tarım düzenini kötü gösteren bir metin diye eleştirdi. Bazı yerlerde kitap yasaklandı, yakıldı, sert tartışmalara konu oldu. Bu tepkiler bile romanın ne kadar canlı bir toplumsal yaraya dokunduğunu gösterir.
Pulitzer Ödülü, bu tartışmalı romanın edebî değerini resmen tescilledi. Steinbeck daha sonra 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü de kazanacaktı. Ancak Gazap Üzümleri, onun adını dünya edebiyatına kazıyan en güçlü eserlerden biri olarak kaldı.
Roman aynı zamanda sinemaya da uyarlandı. John Ford’un yönettiği 1940 yapımı film, Henry Fonda’nın Tom Joad rolüyle klasikleşti. Film, romanın toplumsal etkisini daha da büyüttü ve Joad ailesinin hikâyesini geniş kitlelerin hafızasına taşıdı.
1952 – Montessori eğitim yönteminin kurucusu Maria Montessori hayatını kaybetti.
6 Mayıs 1952’de İtalyan doktor ve eğitimci Maria Montessori hayatını kaybetti. Montessori, modern eğitim tarihinin en etkili isimlerinden biridir. Onu önemli yapan şey, çocuğu yalnız bilgiyle doldurulacak pasif bir varlık gibi değil, kendi merakı, ritmi, dikkati ve iç disiplini olan bağımsız bir birey olarak görmesidir.
Maria Montessori, 1870’te İtalya’da doğdu. Dönemin koşullarında bir kadının tıp eğitimi alması kolay değildi; buna rağmen İtalya’nın ilk kadın doktorlarından biri oldu. Tıp eğitimi, onun çocuklara bakışını da etkiledi. Özellikle zihinsel ve gelişimsel farklılıkları olan çocuklarla çalışırken, bu çocukların “eksik” ya da “öğrenemez” diye görülmesinin yanlış olduğunu fark etti. Doğru ortam, doğru materyal ve sabırlı gözlemle çocukların beklenenden çok daha fazla gelişebileceğini gördü.
Montessori’nin eğitim anlayışı, 1907’de Roma’da açtığı Casa dei Bambini, yani Çocuklar Evi ile somutlaştı. Burada yoksul ailelerin çocuklarıyla çalıştı. Sınıf düzenini çocukların boyuna ve ihtiyaçlarına göre değiştirdi. Hafif sandalyeler, ulaşılabilir raflar, özel eğitim materyalleri, sessiz çalışma köşeleri ve çocuğun kendi seçimini yapabileceği bir ortam kurdu. Bu yaklaşım o dönem için devrimciydi; çünkü geleneksel eğitimde çocuk çoğu zaman öğretmenin karşısında oturan, dinleyen ve itaat eden kişi olarak görülüyordu.
Montessori yönteminin temelinde hazırlanmış çevre fikri vardır. Çocuk, iyi düzenlenmiş bir ortamda kendi ilgisine göre materyal seçer, tekrar eder, dener, yanılır ve öğrenir. Öğretmenin görevi sürekli anlatmak değil, çocuğu dikkatle gözlemek, ortamı düzenlemek ve gerektiğinde rehberlik etmektir. Bu yüzden Montessori sınıfında disiplin, dışarıdan baskıyla değil, çocuğun yaptığı işe yoğunlaşmasıyla oluşur.
Bu yöntemde kullanılan materyaller de özel olarak tasarlanmıştır. Çocuklar dokunarak, sıralayarak, eşleştirerek, ölçerek, taşıyarak ve tekrar ederek öğrenir. Duyular, el becerileri, hareket ve zihinsel gelişim birlikte düşünülür. Montessori’nin en önemli sezgilerinden biri şudur: Çocuk yalnız zihniyle değil, bedeniyle de öğrenir. El, göz, hareket ve dikkat aynı sürecin parçalarıdır.
Montessori eğitimi, çocuğun bağımsızlığını erken yaşta destekler. Kendi montunu asmak, masasını düzenlemek, materyalini yerine koymak, sessizce çalışmak, başkasının alanına saygı duymak eğitim sürecinin parçasıdır. Bu yüzden Montessori yaklaşımı; öz bakım, dikkat, sabır, sorumluluk ve toplumsal uyum da öğretir.
Elbette Montessori yöntemi bugün eleştirisiz kabul edilen kusursuz bir model değildir. Bazı okullarda adı ticari bir marka gibi kullanılır; yöntemin özü yerine pahalı materyaller öne çıkar. Ayrıca her çocuk, her aile ve her okul ortamı için aynı ölçüde uygulanması kolay değildir. Ama bütün bu eleştirilere rağmen Montessori’nin temel katkısı çok güçlüdür: Çocuğun kendi gelişim gücüne saygı duymak.
Maria Montessori hayatı boyunca eğitim üzerine çalıştı, dünyayı dolaştı, okulların açılmasına öncülük etti ve çocuk merkezli eğitimin yayılmasına büyük katkı sağladı. II. Dünya Savaşı yıllarında barış eğitimi üzerinde de durdu. Ona göre çocukların özgür, dikkatli, sorumlu ve barışçı bireyler olarak yetişmesi, insanlığın geleceği meselesiydi.
Bugün dünyanın birçok ülkesinde Montessori okulları vardır. Anaokulundan ilkokula kadar farklı yaş gruplarında uygulanır. Yöntemin bazı ilkeleri, Montessori adı taşımayan çağdaş eğitim anlayışlarını bile etkilemiştir. Çocuk merkezli öğrenme, sınıf ortamının çocuğa göre düzenlenmesi, öğretmenin rehber rolü ve bireysel öğrenme hızı gibi fikirler artık modern pedagojinin temel kavramları arasındadır.
1954 – Atletizmde imkânsız denilen eşik aşıldı: Roger Bannister 1 mili 4 dakikanın altında koştu.
6 Mayıs 1954’te İngiliz atlet Roger Bannister, Oxford’daki Iffley Road pistinde atletizm tarihinin en ünlü eşiklerinden birini aştı. Bannister, 1 mili 3 dakika 59,4 saniyede koşarak, bir mili 4 dakikanın altında koşan ilk insan oldu.
Bu başarıyı anlamak için dönemin algısını bilmek gerekir. Uzun süre birçok kişi, insan bedeninin 1 mili 4 dakikanın altında koşamayacağını düşünüyordu. Bu sınır sadece fiziksel değil, psikolojik bir bariyere dönüşmüştü. Atletler ona yaklaşmış ama aşamamıştı. Bannister’ın koşusu bu yüzden, insan performansının sınırlarına dair yerleşik bir inancın kırılmasıydı.
Roger Bannister profesyonel bir sporcu değildi. Aynı zamanda tıp öğrencisiydi ve yoğun akademik çalışmaları arasında antrenman yapıyordu. Bugünkü profesyonel atletizm koşullarıyla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı imkânlarla çalışıyordu. Beslenme, spor bilimi, antrenman teknolojisi, ayakkabı ve pist koşulları bugünkü düzeyden çok uzaktı. Buna rağmen Bannister, disiplinli ve akıllı bir hazırlıkla tarihe geçti.
Koşuda ona iki önemli atlet tempo verdi: Chris Brasher ve Chris Chataway. Bu iki isim, Bannister’ın belirli tempoda kalmasına yardım etti. Son turda Bannister atağa kalktı ve finiş çizgisini geçtiğinde süre önce birkaç saniye bekletildi. Stadın hoparlöründen “3 dakika…” sözü duyulduğunda seyirciler gerisini beklemeden sevinçle coştu. Çünkü artık sınırın aşıldığı anlaşılmıştı.
Sadece birkaç hafta sonra Avustralyalı atlet John Landy bu dereceyi daha da geliştirdi. Fakat spor tarihinde bazen rekorun ne kadar süre kaldığı değil, hangi duvarı yıktığı önemlidir. Bannister’ın yaptığı tam da buydu. 4 dakikalık mil sınırı bir kez kırıldıktan sonra başka atletler de bu eşiği aşmaya başladı. Sanki insanlık önce zihinsel kilidi açmış, sonra bedenler onu takip etmişti.
Bu başarı spor psikolojisi açısından da sık sık örnek gösterilir. Elbette “önceden imkânsız sanılıyordu, sonra herkes yaptı” anlatısı bazen fazla basitleştirilir. Çünkü atletizmde gelişim yalnız inançla değil, antrenman, teknik, rekabet ve koşulların iyileşmesiyle de ilgilidir. Ama Bannister’ın koşusu yine de şunu gösterir: Bazı sınırlar, aşılana kadar olduğundan daha büyük görünür.
Roger Bannister daha sonra tıp kariyerine devam etti ve nöroloji alanında önemli bir hekim oldu. Ancak 6 Mayıs 1954’teki koşusu, onu modern spor tarihinin kalıcı figürlerinden biri haline getirdi.
1963 – Modern havacılık ve uzay mühendisliğinin öncülerinden Theodore von Kármán hayatını kaybetti.
6 Mayıs 1963’te Macar asıllı fizikçi ve mühendis Theodore von Kármán hayatını kaybetti. Akışkanlar mekaniği, aerodinamik, havacılık ve roket teknolojisi alanlarında 20. yüzyılın en etkili bilim insanlarından biridir. Onun çalışmaları, uçakların daha güvenli ve hızlı hale gelmesinden roketlerin uzaya açılmasına kadar geniş bir alanda belirleyici oldu.
Von Kármán, 1881’de Budapeşte’de doğdu. Avrupa’nın güçlü matematik ve fizik geleneği içinde yetişti. Mühendislik eğitimi aldıktan sonra özellikle gazların ve sıvıların hareketiyle ilgilendi. Bu alan, dışarıdan bakıldığında çok teknik görünür; fakat modern dünyayı anlamak için hayati önemdedir. Uçağın kanadı havada nasıl tutunur, bir cisim hızlandığında etrafındaki hava nasıl davranır, türbülans neden oluşur, ses hızına yaklaşıldığında ne olur? Von Kármán’ın çalıştığı sorular tam da bunlardı.
Onun adı özellikle Kármán girdap yolu ile bilinir. Bir akışkan, örneğin hava ya da su, bir cismin etrafından geçerken arkasında düzenli girdaplar oluşturabilir. Bu olay köprülerden bacalara, uçak parçalarından denizaltılara kadar birçok mühendislik yapısını etkiler. Yanlış hesaplandığında titreşim, yıpranma ve yapısal hasara yol açabilir. Von Kármán, bu tür akış olaylarının matematiksel olarak anlaşılmasına büyük katkı sağladı.
1930’larda Amerika Birleşik Devletleri’ne geçti ve California Institute of Technology’de, yani Caltech’te çalıştı. Burada havacılık araştırmalarının gelişmesinde büyük rol oynadı. Onun çevresinde oluşan araştırma ortamı, daha sonra roket bilimi ve uzay çalışmalarının temel merkezlerinden biri haline geldi. Bugün NASA ile özdeşleşen Jet Propulsion Laboratory, yani JPL’nin kuruluşuna giden süreçte von Kármán’ın bilimsel ve kurumsal etkisi çok büyüktür.
- Dünya Savaşı ve sonrasında havacılık teknolojisi hızla değişti. Uçaklar daha yüksek irtifalara çıkıyor, daha hızlı uçuyor, jet motorları ve roketler yeni bir çağ açıyordu. Von Kármán, bu dönüşümün stratejik aklıydı. ABD ordusuna ve araştırma kurumlarına danışmanlık yaptı. Süpersonik uçuş, füze teknolojisi ve yüksek hızlı aerodinamik alanlarında yol gösterici oldu.
Onun adıyla anılan Kármán çizgisi de çok önemlidir. Bugün yaygın kabul gören yaklaşıma göre Dünya atmosferi ile uzay arasındaki sınır yaklaşık 100 kilometre yükseklikte başlar ve bu sınır Kármán çizgisi olarak adlandırılır. Bu çizgi, atmosferin artık klasik uçak uçuşu için yeterli kaldırma sağlayamayacağı, yörünge ve uzay uçuşu mantığının öne çıktığı sınırı ifade eder. Yani von Kármán’ın adı, sadece uçaklarla değil, insanlığın uzaya açılma eşiğiyle de birlikte anılır.
Theodore von Kármán, araştırmanın bireysel dehayla sınırlı kalmaması, laboratuvarlar, ekipler, üniversiteler ve devlet kurumları arasında güçlü bağlar kurulması gerektiğini çok iyi kavramıştı. Modern havacılık ve uzay mühendisliği böyle kurumsal ağlar sayesinde gelişti.
1963’te hayatını kaybettiğinde, dünya artık jet çağını yaşamış, roketlerle uzaya çıkmış ve insanlı uzay uçuşlarına başlamıştı. Von Kármán, bu büyük dönüşümün arkasındaki sessiz mimarlardan biriydi. Onun çalışmaları, gökyüzünün yalnız cesur pilotlarla değil, matematik, fizik, deney ve mühendislik disipliniyle fethedildiğini gösterir.
1970 – Çallı Kuşağı’nın önemli ressamlarından Feyhaman Duran hayatını kaybetti.
6 Mayıs 1970’te hayatını kaybeden Feyhaman Duran, Türk resim sanatının modernleşme sürecinde önemli yer tutan, özellikle portreleriyle tanınan ressamlardan biridir. Aynı zamanda hat sanatıyla da ilgilenmiş, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin sanat dünyasında klasik estetik ile modern resim arasında köprü kuran isimlerden biri olmuştur.
Feyhaman Duran, 1886’da İstanbul’da doğdu. Sanatla ilişkisi erken yaşlarda başladı. Galatasaray Sultanisi’nde okudu ve burada resme olan yeteneği fark edildi. Dönemin Osmanlı aydın çevreleri içinde yetişti. Daha sonra Paris’e gönderilen sanatçılar arasında yer aldı. Paris’te Académie Julian gibi dönemin önemli sanat çevrelerinde eğitim gördü. Bu eğitim, onun Batılı anlamda resim tekniğini, portre geleneğini, ışık-gölge kullanımını ve kompozisyon anlayışını geliştirmesinde belirleyici oldu.
Feyhaman Duran, Türk resim tarihinde genellikle 1914 Kuşağı ya da daha yaygın adıyla Çallı Kuşağı içinde anılır. Bu kuşakta İbrahim Çallı, Hikmet Onat, Nazmi Ziya Güran, Namık İsmail, Avni Lifij gibi isimler yer alır. Bu sanatçılar, Osmanlı’nın son döneminde Avrupa’da eğitim görmüş, ardından Türkiye’de modern tuval resminin gelişmesine katkı sağlamışlardır. Çallı Kuşağı, Türk resminde akademik gelenekten izlenimci etkilere geçişin ve Batılı tekniklerin yerleşmesinin önemli aşamalarından biridir.
Feyhaman Duran’ın en güçlü alanı portre idi. Atatürk başta olmak üzere, döneminin birçok önemli devlet adamı, aydını ve sanatçısının portresini yaptı. Portrelerinde, kişinin karakterini ve iç dünyasını da yakalamaya çalıştı. Bu nedenle onun portreleri, Cumhuriyet’in erken dönem kadrolarını ve Osmanlı’dan devralınan aydın çevreleri gösteren görsel tarih belgeleri olarak da değerlidir.
Atatürk portreleri, onun sanat hayatında özel bir yere sahiptir. Cumhuriyet’in kurucu liderinin resim yoluyla temsil edilmesi, sadece estetik bir mesele değildi; yeni devletin görsel hafızasının kurulması anlamına da geliyordu. Feyhaman Duran gibi ressamlar, Cumhuriyet’in simge isimlerini tuvale taşıyarak modern Türkiye’nin kamusal imge dünyasına katkı sundular.
Sanatçının natürmortları ve manzaraları da önemlidir. Çiçekler, iç mekânlar, İstanbul görünümleri ve gündelik hayattan sakin kompozisyonlar yaptı. Bu eserlerinde daha yumuşak, ölçülü ve zarif bir resim dili görülür. Feyhaman Duran’ın resminde büyük dramatik patlamalardan çok, sakin gözlem, dengeli renk kullanımı ve kontrollü bir estetik öne çıkar.
Feyhaman Duran’ın hat sanatıyla ilgilenmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Bu yönü, onu Osmanlı sanat mirasıyla bağını koparmamış bir sanatçı olarak da gösterir. Hat, Osmanlı kültüründe çok güçlü ve köklü bir sanat dalıydı. Feyhaman Duran’ın hem tuval resmi hem hat sanatıyla ilgilenmesi, Türkiye’de sanat modernleşmesinin mutlak bir kopuş değil, çoğu zaman eski ile yeninin yan yana yürüdüğü karmaşık bir süreç olduğunu hatırlatır.
Eğitimci kimliği de vardır. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde, daha sonra Güzel Sanatlar Akademisi’nde görev yaptı.
Feyhaman Duran’ın evi bugün İstanbul Üniversitesi bünyesinde müze niteliği taşıyan önemli bir kültür mekânı olarak bilinir. Sanatçının eşi Güzin Duran da ressamdı. Çiftin sanata ve eğitime bıraktığı miras, yalnızca tablolarla sınırlı kalmadı; yaşam alanları ve koleksiyonları da kültür hafızasına dahil oldu.
1972 – Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan idam edildi.
6 Mayıs 1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde idam edildi. Bu infazlar, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde en çok tartışılan ve toplumsal hafızada en derin iz bırakan olaylardan biri oldu.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, 1960’ların sonunda yükselen Türkiye sol gençlik hareketinin en bilinen isimleri arasındaydı. O dönem Türkiye’de üniversite gençliği, işçi hareketleri, anti-emperyalist gösteriler, sağ-sol çatışmaları ve dünya çapındaki 1968 dalgasının etkisiyle büyük bir siyasal hareketlilik içindeydi. Vietnam Savaşı’na karşı protestolar, Amerikan 6. Filo eylemleri, üniversite işgalleri ve sokak gösterileri bu kuşağın politik atmosferini belirledi.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, THKO, yani Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adlı silahlı örgütün kurucu kadroları arasında yer aldı. Bu örgüt, Türkiye’de devrimci bir mücadele yürütmeyi, Amerikan etkisine ve dönemin düzenine karşı silahlı direnişi savunuyordu. Devlet açısından bu eylemler silahlı örgüt faaliyeti olarak görülmüş, dönemin siyasal şiddet ortamı içinde yargılanmışlardı. Ancak verilen ölüm cezaları, sonraki yıllarda adalet, hukuk ve siyasi hesaplaşma başlıklarında çok ağır biçimde tartışılmıştır.
12 Mart 1971 muhtırasından sonra Türkiye’de sol hareketlere yönelik sert bir dönem başladı. Askerî müdahale doğrudan yönetime el koymasa da hükümet değişti, sıkıyönetim uygulamaları arttı, çok sayıda gençlik hareketi mensubu, aydın, sendikacı ve siyasetçi gözaltına alındı ya da yargılandı. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan da bu atmosferde yakalandı ve yargılandı.
Üç isim, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı cebren değiştirmeye teşebbüs suçlamasıyla idama mahkûm edildi. Mahkeme kararları Meclis’e geldiğinde Türkiye siyaseti çok sert bir sınav verdi. İdamların önlenmesi için kampanyalar yapıldı; bazı siyasetçiler ve aydınlar cezaların infaz edilmemesi gerektiğini savundu. Buna rağmen kararlar onaylandı ve 6 Mayıs 1972 sabahı infazlar gerçekleştirildi.
İdam edilenlerin genç yaşta olması, olayın toplumsal hafızadaki etkisini daha da büyüttü. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan ise 23 yaşındaydı. Son mektupları, mahkeme savunmaları, ailelerine yazdıkları satırlar ve idam sehpasına giderken sergiledikleri tavır, özellikle sol çevrelerde onları birer kuşak sembolüne dönüştürdü.
6 Mayıs 1972, devletin gençlik hareketlerine ve radikal sol siyasete nasıl karşılık verdiğini; Meclis’in idam kararları karşısındaki rolünü, hukuk ile siyasal intikam arasındaki çizginin nasıl tartışmalı hale geldiğini gösteren büyük bir kırılmadır.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın mirası bugün hâlâ tartışmalıdır. Bir kesim onları bağımsızlıkçı, anti-emperyalist ve devrimci gençlik hareketinin sembolleri olarak görür. Başka bir kesim ise silahlı mücadeleyi savunmuş örgüt mensupları olarak değerlendirir. Fakat hangi siyasi yerden bakılırsa bakılsın, idamların Türkiye’nin demokrasi, hukuk ve toplumsal barış hafızasında kapanmamış bir yara olduğu açıktır.
1983 – Stern dergisinin yayımladığı Hitler günlüklerinin sahte olduğu ortaya çıktı.
6 Mayıs 1983’te, Batı Almanya’da Stern dergisinin büyük sansasyonla duyurduğu Adolf Hitler’e ait olduğu iddia edilen günlüklerin sahte olduğu ortaya çıktı. Bu olay, gazetecilik tarihinin ve 20. yüzyıl popüler tarihçiliğinin en büyük skandallarından biri olarak kabul edilir.
Stern dergisi, 1983’te eline Hitler’in gizli günlüklerinin geçtiğini duyurdu. İddiaya göre günlükler, II. Dünya Savaşı’nın son döneminde düşen bir uçaktan kurtarılmış ve yıllarca gizli kalmıştı. Eğer doğru olsaydı, Nazi Almanyası’nın lideri Adolf Hitler’in kişisel düşüncelerine, savaş yıllarındaki kararlarına ve özel hayatına dair olağanüstü bir kaynak ortaya çıkmış olacaktı. Bu yüzden haber sadece Almanya’da değil, bütün dünyada büyük ilgi uyandırdı.
Dergi bu belgeler için çok büyük paralar ödedi. Günlükleri Stern’e ulaştıran isim, gazeteci Gerd Heidemann idi. Heidemann, belgeleri koleksiyoncu ve sahtekâr Konrad Kujau’dan temin etmişti. Kujau, eski defterleri, mürekkepleri ve Nazi dönemi izlenimi veren süslemeleri kullanarak bu günlükleri üretmişti. Kapağa Hitler’in baş harfleri olduğu sanılan işaretler bile konmuştu; fakat daha sonra bunların aslında yanlış biçimde yerleştirilmiş harfler olduğu anlaşıldı.
Skandalın büyüklüğü, Stern’in belgeleri yeterince sağlam biçimde doğrulatmadan dünya kamuoyuna sunmasından kaynaklandı. Bazı tarihçiler ve uzmanlar baştan itibaren kuşku duydu. Özellikle Hitler uzmanı Hugh Trevor-Roper, ilk aşamada belgelerin gerçek olabileceğini söylemiş; fakat sonra yapılan teknik incelemeler gerçeği ortaya çıkarmıştı. Kâğıt, mürekkep, yapıştırıcı ve yazı malzemeleri üzerinde yapılan testler, günlüklerin savaş sonrası dönemde hazırlandığını gösterdi.
Bu olay gazetecilik açısından ağır bir ders oldu. Çünkü burada yalnızca bir sahtekârlık yoktu; sansasyon arzusu, büyük haber yakalama hırsı, ticari rekabet ve yeterli doğrulama yapılmadan yayımlama aceleciliği vardı. Hitler gibi tarihsel olarak çok yüklü bir figür söz konusu olduğunda, en küçük belge iddiasının bile olağanüstü dikkatle incelenmesi gerekirdi. Stern bu sınavı geçemedi.
Skandalın ardından dergide üst düzey istifalar yaşandı, güvenilirlik büyük zarar gördü. Konrad Kujau ve Gerd Heidemann yargılandı. Kujau sahte günlükleri ürettiğini kabul etti. Heidemann ise kendisinin de kandırıldığını savundu; ancak olayın para trafiği ve gazetecilik etiği açısından birçok karanlık yönü tartışıldı.
Hitler günlükleri skandalı, tarih yazımında belge fetişizminin tehlikesini de gösterir. Bir belge çok büyük bir keşif gibi görünüyorsa, tam da bu yüzden daha fazla şüpheyle incelenmelidir. Tarihçilik, belgenin nereden geldiğini, hangi malzemeyle üretildiğini, kim tarafından aktarıldığını, hangi çıkar ilişkileri içinde ortaya çıktığını sorgulama işidir.
1992 – Sinema tarihinin en büyük ikonlarından Marlene Dietrich hayatını kaybetti.
Alman asıllı Amerikalı oyuncu ve şarkıcı olan Dietrich, 20. yüzyıl sinemasının en güçlü ikonlarından biridir. Aynı zamanda sesi, duruşu, androjen tarzı, politik tavrı ve kamera önündeki soğuk cazibesiyle modern yıldız imajını değiştiren isimlerdendir.
1901’de Berlin’de doğdu. Asıl adı Marie Magdalene Dietrich idi. Genç yaşta müzik ve sahne sanatlarıyla ilgilendi. Önce kabarelerde, tiyatro sahnelerinde ve sessiz filmlerde göründü. Onu dünya çapında tanıtan kırılma ise 1930 yapımı Der blaue Engel, yani Mavi Melek filmi oldu. Josef von Sternberg’in yönettiği bu filmde canlandırdığı Lola Lola karakteri, Dietrich’i bir gecede uluslararası yıldız haline getirdi.
Dietrich’in yıldızlığı, Hollywood’a geçişiyle büyüdü. Josef von Sternberg ile birlikte çektiği Morocco, Shanghai Express, Blonde Venus, The Scarlet Empress ve The Devil Is a Woman gibi filmler, onun gizemli, mesafeli ve baştan çıkarıcı imajını kurdu. Özellikle ışık kullanımı, gölgeler, kostümler ve yüzünün neredeyse heykelsi biçimde çekilmesi, Dietrich’i klasik Hollywood’un en güçlü görsel figürlerinden biri haline getirdi.
Onun tarzı dönemi için cesurdu. Pantolon giymesi, smokinle sahneye çıkması, kadınlık ve erkeklik kodlarıyla oynaması, soğuk ama çekici bir imaj kurması, Dietrich’i alışılmış kadın yıldız kalıplarından ayırdı. Hollywood’un çoğu kadın yıldızı daha yumuşak, romantik ya da kırılgan imgelerle pazarlanırken, Dietrich daha bağımsız, kontrolü elinde tutan ve kolay çözülemeyen bir karakter duygusu taşıyordu.
Marlene Dietrich’in politik tavrı da önemlidir. Nazi Almanyası onu ülkesine dönmeye ve rejimin yıldızı olmaya çağırdı. Dietrich bunu reddetti. 1939’da Amerikan vatandaşı oldu ve II. Dünya Savaşı boyunca açık biçimde Nazi karşıtı bir tutum aldı. Müttefik askerleri için cephelerde konserler verdi, savaş bonoları kampanyalarına katıldı ve Almanya’daki Nazi rejimine karşı tavrını net biçimde ortaya koydu. Bu nedenle savaş sonrası Almanya’da bir dönem tartışmalı karşılansa da bugün onun bu tavrı güçlü bir ahlaki duruş olarak hatırlanır.
Savaş sonrasında sinema kariyerine devam etti. A Foreign Affair, Witness for the Prosecution, Touch of Evil ve Judgment at Nuremberg gibi filmlerde rol aldı. Özellikle Billy Wilder’ın yönettiği Witness for the Prosecution ve Orson Welles’in Touch of Evil filmindeki varlığı, onun ilerleyen yaşlarda bile perdeye nasıl güçlü bir ağırlık koyabildiğini gösterir.
Dietrich aynı zamanda çok önemli bir sahne sanatçısıydı. Konserlerinde Almanca, İngilizce ve Fransızca şarkılar söyledi. En bilinen şarkılarından biri Lili Marlene’dir. Bu şarkı, II. Dünya Savaşı yıllarında hem Alman hem Müttefik askerleri arasında büyük yankı bulmuş, savaşın hüzünlü müzik simgelerinden biri haline gelmiştir. Dietrich’in dumanlı, alçak ve mesafeli sesi, şarkılarına da sinemasındaki aynı melankolik cazibeyi verdi.
Hayatının son yıllarını büyük ölçüde Paris’te, gözlerden uzak geçirdi ama efsanesi büyümeye devam etti. 1992’de Paris’te hayatını kaybettiğinde, geride yalnız filmler ve şarkılar değil, 20. yüzyılın en güçlü kadın ikonlarından birinin mirası kaldı.
1994 – Manş Tüneli açıldı; İngiltere ile Fransa denizin altından birbirine bağlandı.
6 Mayıs 1994’te, İngiltere ile Fransa’yı Manş Denizi’nin altından birbirine bağlayan Manş Tüneli törenle açıldı. İngilizce adıyla Channel Tunnel, Fransızca adıyla Tunnel sous la Manche, Avrupa ulaşım tarihinin en büyük mühendislik projelerinden biri olarak kabul edilir.
Tünel, İngiltere’de Folkestone yakınlarındaki Cheriton ile Fransa’da Calais yakınlarındaki Coquelles arasında uzanır. Toplam uzunluğu yaklaşık 50 kilometredir. Bunun yaklaşık 38 kilometrelik bölümü denizin altındadır. Bu özelliğiyle uzun süre dünyanın en uzun deniz altı tünellerinden biriydi.
Manş Tüneli fikri aslında yeni değildi. İngiltere ile Fransa’yı deniz altından birleştirme düşüncesi 19. yüzyıla kadar gider. Ancak teknik zorluklar, maliyet, savaş korkuları ve özellikle İngiltere’nin ada güvenliği endişeleri yüzünden proje uzun süre gerçekleşemedi. İngiltere için Manş Denizi tarih boyunca doğal bir savunma hattıydı. Bu yüzden tünel fikri, güvenlik ve siyaset meselesi olarak da tartışıldı.
Projenin modern anlamda hayata geçmesi 1980’lerde mümkün oldu. İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ile Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand döneminde iki ülke arasında anlaşma sağlandı. İnşaat 1988’de başladı. Dev tünel açma makineleri, deniz tabanının altındaki tebeşirli kaya tabakasını kazarak iki taraftan ilerledi. İngiliz ve Fransız ekipleri 1990’da deniz altında buluştu. Bu buluşma, iki ülke arasındaki tarihî rekabet düşünüldüğünde sembolik değeri yüksek bir andı.
Tünel aslında tek bir tüpten oluşmaz. İki ana demiryolu tüneli ve bunların arasında bir servis tüneli bulunur. Yolcu trenleri, yük trenleri ve araç taşıyan özel trenler bu sistem üzerinden çalışır. Otomobiller ve kamyonlar tünele kendi başlarına girmez; özel vagonlara yüklenerek karşı tarafa taşınır. Böylece İngiltere ile Fransa arasında feribota gerek kalmadan hızlı ve düzenli geçiş mümkün hale geldi.
Manş Tüneli’nin açılması, Avrupa ulaşımını ciddi biçimde değiştirdi. Londra ile Paris ve Brüksel arasındaki tren bağlantıları güçlendi. Daha sonra Eurostar seferleri, Avrupa’da hızlı trenle uluslararası yolculuğun en bilinen örneklerinden biri haline geldi. Londra’dan Paris’e birkaç saat içinde ulaşmak, iki ülke arasındaki mesafeyi psikolojik olarak da kısalttı.
Bu proje aynı zamanda Avrupa bütünleşmesi açısından da sembolikti. İngiltere, tarih boyunca kıta Avrupası’yla hem yakın hem mesafeli bir ilişki kurmuştu. Manş Tüneli, bu ada ülkesini fiziksel olarak Avrupa kıtasına bağladı. Elbette bu bağ, siyasi tartışmaları bitirmedi; hatta Brexit sonrasında İngiltere-Avrupa ilişkileri yeniden farklı bir döneme girdi. Ama tünelin mühendislik ve ulaşım anlamındaki sembolik değeri değişmedi.
2001 – Papa II. Jean Paul Şam’da Emevi Camii’ni ziyaret etti; bir camiye giren ilk Papa oldu.
6 Mayıs 2001’de Papa II. Jean Paul, Suriye ziyareti sırasında Şam’daki Emevi Camii’ni ziyaret etti. Bu ziyaret, dinler tarihi ve modern diplomasi açısından sembolik değeri çok yüksek bir olaydı. Çünkü II. Jean Paul, bir camiye giren ilk Papa oldu.
Papa’nın ziyaret ettiği Emevi Camii, İslam dünyasının en eski ve en önemli camilerinden biridir. Şam’ın merkezinde yer alan bu yapı, sadece Müslümanlar için değil, Hristiyanlık tarihi açısından da dikkat çekici bir mekândır. Çünkü caminin içinde, Hristiyan ve İslam geleneklerinde önemli yeri olan Hz. Yahya’nın, yani Hristiyanlıktaki adıyla Vaftizci Yahya’nın makamı bulunduğuna inanılır. Bu nedenle Emevi Camii, iki dinin hafızasının aynı mekânda kesiştiği özel yapılardan biridir.
- Jean Paul, 1978’de Papa seçildikten sonra Katolik Kilisesi’nin dışa açılan en güçlü figürlerinden biri oldu. Çok sayıda ülkeye gitti, farklı dinlerin temsilcileriyle görüştü, Yahudiler ve Müslümanlarla ilişkilerde daha diyalogcu bir çizgi izledi. 1986’da Assisi’de farklı dinlerin temsilcilerini barış için bir araya getirmesi de bu yaklaşımın önemli örneklerinden biriydi.
Şam’daki ziyaret de bu çizginin devamıydı. Papa, Emevi Camii’ne ayakkabılarını çıkararak girdi ve burada Müslüman din adamlarıyla birlikte bulundu. Bu görüntü, dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Katolik Kilisesi’nin liderinin bir camide bulunması, özellikle Hristiyan-Müslüman ilişkilerinde sembolik bir eşik olarak görüldü.
Ziyaretin siyasi anlamı da vardı. 2001 yılı, Ortadoğu’da gerginliklerin yüksek olduğu bir dönemdi. Filistin meselesi, İsrail-Arap ilişkileri, Irak yaptırımları ve bölgesel gerilimler devam ediyordu. Papa’nın Suriye ziyareti, barış ve diyalog mesajı verme amacı da taşıyordu. II. Jean Paul, farklı inançların çatışma değil, birlikte yaşama zemini araması gerektiğini vurgulayan bir dil kullandı.
Ancak bu tür sembolik ziyaretleri abartmadan okumak gerekir. Bir Papa’nın camiye girmesi tek başına Hristiyan-Müslüman ilişkilerindeki bütün tarihsel sorunları çözmez. Haçlı Seferleri’nden sömürgecilik mirasına, Ortadoğu siyasetinden azınlık meselelerine kadar büyük gerilimler hâlâ vardır. Fakat semboller uluslararası ilişkilerde ve dinler arası diyalogda önemlidir. Bazen bir kapıdan içeri girmek, yüzyıllık mesafeleri tamamen kapatmasa da yeni bir konuşma zemini açar.
Bu yüzden Şam’daki Emevi Camii ziyareti, Katolik dünyası ile İslam dünyası arasında saygı, temas ve diyalog arayışının en görünür sembollerinden biri olarak tarihe geçmiştir.
2004 – Friends final yaptı; televizyon tarihinin en sevilen sitcomlarından biri sona erdi.
6 Mayıs 2004’te, dünyada en çok izlenen ve en çok hatırlanan televizyon dizilerinden Friends, on sezonluk yayın hayatını tamamladı. NBC’de yayımlanan final bölümü “The Last One”, ABD’de yaklaşık 52,5 milyon kişi tarafından izlendi. Final, Amerikan televizyon tarihinin en çok izlenen dizi finallerinden biri oldu.
Friends, 1994’te yayın hayatına başlamıştı. Dizinin yaratıcıları David Crane ve Marta Kauffman idi. Hikâye, New York’ta yaşayan altı arkadaşın, yani Rachel, Ross, Monica, Chandler, Joey ve Phoebe’nin iş, aşk, aile, para, yalnızlık ve büyüme sancıları etrafında şekilleniyordu. İlk bakışta basit bir arkadaşlık komedisi gibi görünse de dizi 1990’lar ve 2000’lerin başında genç yetişkinlik duygusunu popüler biçimde anlatan işlerden biri haline geldi.
Dizinin gücü, karakterlerin birbirini tamamlamasındaydı. Ross’un sakarlığı ve akademik ciddiyeti, Rachel’ın bağımsızlaşma hikâyesi, Monica’nın kontrol takıntısı, Chandler’ın alaycı mizahı, Joey’nin saf ama sempatik hali ve Phoebe’nin tuhaf, özgür ruhlu dünyası izleyiciyle güçlü bir bağ kurdu. Central Perk adlı kafe, neredeyse dizinin yedinci karakteri gibiydi. Bir grup arkadaşın sürekli aynı koltukta oturması, kahve içmesi ve hayatı birlikte göğüslemesi, dünya çapında tanınan bir popüler kültür imgesine dönüştü.
Final bölümünde uzun süredir beklenen bazı hikâyeler tamamlandı. Ross ve Rachel yeniden bir araya geldi. Monica ve Chandler evlat edindikleri ikiz bebeklerle yeni hayatlarına hazırlanırken apartmandan taşındı. Son sahnede arkadaş grubu, Monica’nın boşalan dairesinden ayrılırken anahtarlarını tezgâha bıraktı ve son kez kahve içmeye gitmek üzere kapıdan çıktı. Bu sade final, dizinin özüne uygundu: Büyük bir felaket ya da yapay sürpriz yerine, bir dönemin bittiğini anlatan duygusal bir veda.
Friends’in finali, 1990’ların televizyon komedisi anlayışının, stüdyo seyircili sitcom geleneğinin ve haftalık ortak izleme kültürünün de en güçlü kapanışlarından biriydi. Bugün diziler çoğunlukla dijital platformlarda, farklı zamanlarda ve parçalı izleniyor. Friends ise milyonlarca insanın aynı akşam aynı bölümü izlediği televizyon çağının son büyük ortak deneyimlerinden birini temsil eder.
Dizinin mirası hâlâ güçlüdür. Replikleri, karakterleri, jenerik şarkısı “I’ll Be There for You”, Rachel saç modeli, Central Perk dekoru ve altı kişilik arkadaş grubu imgesi hâlâ popüler kültürde yaşamaya devam ediyor. Bununla birlikte Friends bugün yeniden izlendiğinde bazı yönleriyle de tartışılıyor. Temsil çeşitliliğinin sınırlı olması, bazı şakaların bugünün hassasiyetleriyle sorunlu görünmesi ve New York gibi çok kültürlü bir şehirde oldukça dar bir sosyal çevre sunması eleştiriliyor. Ama bu eleştiriler bile dizinin hâlâ canlı bir kültürel nesne olduğunu gösteriyor.
2019 – YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal etti.
6 Mayıs 2019’da Yüksek Seçim Kurulu, AK Parti’nin olağanüstü itirazını değerlendirerek 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline karar verdi. Kurul, seçimin 23 Haziran 2019’da yenilenmesini kararlaştırdı. Bu kararla birlikte CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun mazbatası iptal edildi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimine seçim yenilenene kadar İstanbul Valisi Ali Yerlikaya vekâleten görevlendirildi. YSK kararı 7’ye karşı 4 oyla aldı.
31 Mart seçiminde Ekrem İmamoğlu, AK Parti adayı Binali Yıldırım’a karşı yarışı çok az farkla kazanmıştı. Sonuçlara yapılan itirazlar, yeniden sayımlar ve hukuki başvurular haftalarca sürdü. AK Parti, özellikle bazı sandık kurulu başkan ve üyelerinin kanunda öngörüldüğü şekilde kamu görevlisi olmaması üzerinden seçimin iptalini istedi. YSK’nın gerekçeli kararında da sandık kurullarının oluşumuna ilişkin usulsüzlükler temel gerekçeler arasında yer aldı.
Karar Türkiye’de büyük tartışma yarattı. Bir kesim, YSK’nın seçim güvenliği açısından kanuna aykırılıkları dikkate aldığını savundu. Başka bir kesim ise aynı sandıklarda kullanılan ilçe belediye başkanlığı, belediye meclisi ve muhtarlık oylarının geçerli sayılıp yalnız büyükşehir belediye başkanlığı seçiminin iptal edilmesini ağır bir çelişki olarak gördü. YSK içinde de karar oy birliğiyle alınmadı; dört üye karara muhalefet etti. Muhalefet şerhlerinde, sandık kurullarındaki usulsüzlük iddialarının seçim sonucunu doğrudan etkilediğinin somut biçimde ortaya konulamadığı yönünde değerlendirmeler yer aldı.
6 Mayıs kararı, yalnız teknik bir seçim hukuku kararı olarak kalmadı. İstanbul gibi Türkiye’nin en büyük şehrinde, mazbatasını almış bir belediye başkanının görevden düşmesi ve seçimin yenilenmesi, siyasi dengeleri derinden etkiledi. Karar sonrasında 23 Haziran seçimi, yerel seçim olmanın ötesine geçerek Türkiye siyaseti açısından büyük bir güven oylamasına dönüştü.
23 Haziran 2019’da yenilenen seçimde Ekrem İmamoğlu bu kez farkı belirgin biçimde artırarak yeniden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi. Böylece 6 Mayıs’ta alınan iptal kararı, beklenenin aksine siyasi sonucu tersine çevirmedi; İstanbul seçimlerini daha büyük bir toplumsal ve siyasal sembole dönüştürdü.
2023 – III. Charles ve Kraliçe Camilla’nın taç giyme töreni Westminster Abbey’de yapıldı.
6 Mayıs 2023’te III. Charles ve Kraliçe Camilla’nın taç giyme töreni, Londra’daki Westminster Abbey’de gerçekleşti. Bu tören, Birleşik Krallık’ta yaklaşık 70 yıl sonra yapılan ilk taç giyme töreni oldu. Bir önceki tören, 1953’te II. Elizabeth için düzenlenmişti. Charles, annesi Kraliçe II. Elizabeth’in 8 Eylül 2022’de ölümüyle tahta çıkmış; resmî taç giyme töreni ise yas dönemi ve hazırlıkların ardından 6 Mayıs 2023’te yapılmıştı.
Törene 2 bin 200’den fazla kişi davet edildi. Buckingham Sarayı’nın açıklamasına göre konuklar arasında kraliyet ailesi üyeleri, İngiliz siyasetçiler, dinî temsilciler, yardım kuruluşları ve toplum gönüllüleri, yabancı devlet başkanları, hükümet temsilcileri ve 203 ülkeden uluslararası davetliler vardı. Bu yönüyle tören, yalnız bir hanedan ritüeli değil, aynı zamanda büyük bir diplomatik buluşma haline geldi.
Taç giyme töreni, İngiltere Kilisesi geleneğine göre yürütüldü. Charles törende yemin etti, kutsal yağla meshedildi, kraliyet alametlerini aldı ve taç giydi. Camilla da daha kısa ve sade bir bölümle kraliçe olarak taçlandırıldı. Törenin dinî yönü güçlüydü; çünkü İngiliz hükümdarı aynı zamanda İngiltere Kilisesi’nin en üst yöneticisi kabul edilir. Ancak 2023 töreninde, önceki yüzyıllara göre daha çok dinî ve kültürel çeşitliliği yansıtan unsurlara da yer verildi.
III. Charles’ın taç giymesi, İngiliz monarşisi açısından yeni bir dönemin resmî başlangıcıydı. Charles, modern İngiliz tarihinde en uzun süre veliaht olarak bekleyen isimlerden biriydi. Tahta çıktığında 73 yaşındaydı.
Tören aynı zamanda İngiltere’de monarşinin bugünkü yeri üzerine tartışmaları da yeniden gündeme getirdi. Bir kesim, taç giyme törenini tarihî süreklilik, devlet geleneği ve ulusal birlik sembolü olarak gördü. Başka bir kesim ise ekonomik sıkıntıların yaşandığı bir dönemde böylesine pahalı ve gösterişli bir tören yapılmasını eleştirdi. Daha sonra açıklanan resmî verilere göre törenin maliyeti yaklaşık 72 milyon sterlin oldu.
III. Charles ve Camilla’nın Westminster Abbey’de taç giymesi, İngiliz monarşisinin II. Elizabeth sonrası döneme geçişini, gelenek ile modernleşme arasındaki denge arayışını ve kraliyetin 21. yüzyıldaki meşruiyet tartışmalarını aynı anda görünür kılan önemli bir olaydır.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
