Günün Tarihi / 5 Mayıs
553 – İkinci İstanbul Konsili başladı; Hristiyan dünyasında yüzyıllar sürecek tartışmaların merkezindeki kararlar alındı.
5 Mayıs 553’te, Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde İkinci İstanbul Konsili başladı. Hristiyanlık tarihinde Beşinci Ekümenik Konsil olarak kabul edilen bu toplantı, İstanbul’da yapıldı ve dönemin en önemli dinî-siyasi tartışmalarından biri olan İsa’nın doğası meselesi etrafında şekillendi.
Bu konsili anlamak için biraz geriye gitmek gerekir. 451’de toplanan Kadıköy Konsili, İsa’nın hem tam Tanrı hem tam insan olduğunu, bu iki doğanın tek kişilikte birleştiğini ilan etmişti. Ancak bu karar Hristiyan dünyasındaki tartışmaları bitirmedi. Özellikle Mısır, Suriye ve Ermenistan gibi bölgelerde güçlü olan Miafizit çevreler, Kadıköy kararlarına karşı çıktı. Onlara göre Kadıköy formülü, İsa’yı iki ayrı kişilik gibi gösterme tehlikesi taşıyordu. Bu tartışma yalnız teolojik değildi; imparatorluğun doğu eyaletlerinde siyasi birlik meselesine de dönüşmüştü.
İmparator Justinianus, imparatorluğu hem siyaseten hem dinen bir arada tutmak istiyordu. Bu yüzden Kadıköy karşıtı çevreleri yeniden kazanmak için bazı adımlar attı. Tartışmanın merkezine “Üç Bölüm” adı verilen metinler ve kişiler yerleşti. Bunlar, Antakya okuluyla ilişkilendirilen Mopsuestialı Theodoros, Kiroslu Theodoretos’un bazı yazıları ve Edessalı İbas’ın Maris’e mektubu idi. Bu isim ve metinler, bazı çevrelerce Nesturî eğilimler taşımakla suçlanıyordu.
İkinci İstanbul Konsili, işte bu “Üç Bölüm” meselesini ele aldı. Konsil sonunda bu metinler ve kişiler mahkûm edildi. Amaç, Kadıköy karşıtı doğu kiliselerine şu mesajı vermekti: İmparatorluk, İsa’yı ikiye bölen bir anlayışı savunmuyor; Nesturî eğilimleri reddediyor. Fakat işler Justinianus’un istediği kadar kolay ilerlemedi. Çünkü Batı’daki bazı kiliseler, “Üç Bölüm”ün mahkûm edilmesini Kadıköy Konsili’ni zayıflatacak bir adım gibi gördü.
Bu yüzden konsil, Doğu ile Batı arasındaki gerilimi azaltmak yerine bazı yerlerde daha da büyüttü. Papa Vigilius başlangıçta konsile katılmadı ve Justinianus’la sert bir çekişme yaşadı. Sonunda baskılar, yazışmalar ve siyasi zorlamalar içinde konsilin kararlarını kabul etmek zorunda kaldı. Bu süreç, Bizans imparatorlarının kilise tartışmalarına ne kadar güçlü biçimde müdahil olduğunu gösteren önemli örneklerden biridir.
Erken Hristiyanlık tarihi yalnız inanç metinlerinin yazıldığı sakin toplantılar tarihi değildir. İmparatorlar, patrikler, papalar, doğu eyaletleri, mezhep tartışmaları ve siyasi birlik arayışları aynı masada iç içe geçmiştir. Bir kelimenin, bir formülün, bir mektubun ya da bir yorum farkının imparatorluk çapında kriz yaratabildiği bir dönemden söz ediyoruz.
Bu konsil, İstanbul’un Hristiyan dünyasındaki merkezî rolünü de gösterir. Bugünkü İstanbul, yalnız Osmanlı ve Cumhuriyet tarihiyle değil, Bizans döneminde de dünya din ve siyaset tarihinin ana sahnelerinden biriydi. 553’te başlayan bu konsil, şehrin yalnız başkent değil, imparatorluk teolojisinin de karar merkezi olduğunu hatırlatır.
İkinci İstanbul Konsili, Bizans’ın dinî birliği sağlama çabasını, erken Hristiyanlık içindeki derin ayrılıkları ve İstanbul’un dünya tarihindeki büyük dinî-siyasi rolünü gösteren önemli bir dönemeçtir.
1260 – Kubilay Han Moğol İmparatoru oldu; imparatorluğun merkezi Çin’e kaymaya başladı.
5 Mayıs 1260’ta Kubilay Han, Moğol İmparatoru ilan edildi. Cengiz Han’ın torunu, Toluy’un oğlu olan Kubilay, yalnız Moğol tarihinin değil, Çin ve dünya tarihinin de en önemli hükümdarlarından biridir. Onun iktidarıyla birlikte Moğol İmparatorluğu’nun ağırlık merkezi bozkır dünyasından Çin’e doğru kaydı.
Kubilay’ın imparator ilan edilmesi sorunsuz olmadı. Cengiz Han’dan sonra kurulan büyük imparatorluk, kısa sürede çok geniş alanlara yayılmıştı. Çin’den İran’a, Orta Asya’dan Rus bozkırlarına kadar uzanan bu yapı, tek merkezden yönetilmesi giderek zorlaşan dev bir imparatorluk haline gelmişti. Büyük Han Möngke’nin 1259’da ölmesi üzerine taht mücadelesi başladı. Kubilay, 1260’ta kendisini Büyük Han ilan etti; fakat kardeşi Arık Böke de Karakurum’da hanlığını ilan etti. Böylece iki kardeş arasında birkaç yıl sürecek bir iç savaş başladı.
Bu mücadeleyi Kubilay kazandı. Ancak bu zafer, Moğol İmparatorluğu’nun eski bütünlüğünü geri getirmedi. Aksine, imparatorluk artık fiilen parçalı bir yapıya dönüşüyordu. Altın Orda, İlhanlılar, Çağatay Hanlığı ve Kubilay’ın Çin merkezli yönetimi kendi bölgelerinde daha bağımsız hareket etmeye başladı. Yani Kubilay “Büyük Han” unvanını taşısa da Cengiz Han dönemindeki gibi bütün Moğol dünyasını mutlak biçimde yöneten tek hükümdar değildi.
Kubilay Han’ın en önemli ve tarihî hamlesi, Çin’de Yuan Hanedanı’nı kurması oldu. 1271’de hanedanına “Yuan” adını verdi. 1279’da Güney Song Hanedanı’nı da yenerek Çin’in tamamını denetimi altına aldı. Böylece Çin tarihinde ilk kez bütün ülke, kuzeyden gelen yabancı bir hanedan tarafından yönetilmiş oldu. Kubilay, Çin devlet geleneğini bütünüyle reddetmedi; aksine Moğol askerî gücünü Çin bürokrasisi, vergi sistemi ve saray düzeniyle birleştirmeye çalıştı.
Başkentini bugünkü Pekin yakınlarındaki Hanbalık’a taşıdı. Batılı kaynaklarda bu şehir daha sonra Kambaluk adıyla anıldı. Bu tercih çok şey anlatır: Kubilay artık yalnız göçebe bozkır geleneğinin hanı değil, Çin merkezli büyük bir imparatorluğun hükümdarı olmak istiyordu. Sarayı, yolları, kanalları, kâğıt para sistemi, posta teşkilatı ve ticaret ağlarıyla Yuan yönetimi Avrasya’da büyük bir bağlantı alanı kurdu.
Kubilay Han, Batı dünyasında özellikle Marco Polo anlatılarıyla tanındı. Venedikli seyyah Marco Polo’nun Kubilay’ın sarayına gittiği ve uzun yıllar onun hizmetinde bulunduğu anlatılır. Bu anlatıların bazı ayrıntıları tarihçiler arasında tartışılsa da Marco Polo’nun kitabı Avrupa’da Kubilay Han’ı ve Çin’i büyük bir zenginlik, düzen ve egzotizm dünyası olarak tanıttı. Bu da Doğu-Batı hayal gücünü yüzyıllar boyunca etkiledi.
Kubilay’ın hükümdarlığı sadece başarılarla dolu değildi. Japonya seferleri büyük başarısızlıkla sonuçlandı. 1274 ve 1281’de Japonya’ya yapılan Moğol seferleri, özellikle fırtınalar ve savunma direnci nedeniyle başarısız oldu. Japonların kamikaze, yani “ilahi rüzgâr” dediği fırtınalar, bu seferlerin hafızasında özel bir yer tuttu. Güneydoğu Asya seferleri de her zaman beklenen sonucu vermedi. Bu durum, Moğol askerî gücünün deniz aşırı ve tropikal coğrafyalarda aynı etkiyi gösteremediğini ortaya koydu.
Kubilay Han’ın önemi, Cengiz Han’ın mirasını farklı bir aşamaya taşımasındadır. Cengiz Han daha çok fetih, bozkır disiplini ve askerî devrimle anılır. Kubilay ise fethedilen dünyayı yönetme, imparatorluğu yerleşik bürokrasiyle birleştirme ve Çin’i Moğol hanedanı altında yeniden örgütleme çabasıyla öne çıkar.
Bu yüzden 5 Mayıs 1260; Kubilay Han’ın imparator ilan edilmesi sonucunda Moğol İmparatorluğu’nun dünya tarihindeki ikinci büyük evresinin başlangıcıdır. Bu evrede bozkırın fetih enerjisi, Çin’in devlet geleneğiyle birleşmiş; Avrasya tarihinde ticaretin, seyahatin, kültür alışverişinin ve imparatorluk yönetiminin yeni bir sayfası açılmıştır.
1494 – Kristof Kolomb Jamaika’ya ulaştı; adaya Santiago adını verdi.
5 Mayıs 1494’te Kristof Kolomb, ikinci Amerika seferi sırasında Jamaika adasına ayak bastı. Kolomb, adaya “Santiago” adını verdi. Karaya çıktığı koyu ise “Saint Gloria” olarak adlandırdı. Bugün bu yerin, Jamaika’nın kuzey kıyısındaki St. Ann’s Bay çevresi olduğu kabul edilir.
Kolomb’un Jamaika’ya gelişi, onun 1493’te başlayan ikinci seferinin bir parçasıydı. İlk seferinde Karayipler’e ulaşmış, Avrupa’ya döndüğünde “Yeni Dünya” haberini büyük bir sansasyon haline getirmişti. İkinci sefer ise yerleşim, denetim ve İspanyol varlığını kalıcı hale getirme amacı taşıyordu. Bu kez yanında çok daha büyük bir filo, askerler, din adamları, yerleşimciler, hayvanlar ve tarım araçları vardı.
Kolomb Jamaika’ya ulaştığında ada boş değildi. Burada Taíno halkı yaşıyordu. Taínolar, Karayipler’in birçok adasında bulunan yerli topluluklardı. Tarım yapıyor, balıkçılıkla uğraşıyor, köylerde yaşıyor ve kendi toplumsal düzenlerini sürdürüyorlardı. Avrupalıların keşif diye anlattığı olay, yerli halklar açısından kendi dünyalarının dışarıdan gelen büyük bir güç tarafından görülmesi, adlandırılması ve giderek ele geçirilmesi anlamına geliyordu.
Bu yüzden Kolomb’un adaya Santiago adını vermesi masum bir isimlendirme değildir. Avrupa keşifleri çağında bir yeri adlandırmak, o yer üzerinde hak iddia etmenin ilk sembolik adımlarından biriydi. Ada zaten Taíno halkı için bir yurttu; fakat Kolomb onu İspanyol kraliyeti adına yeniden adlandırdı. Bu, sömürgecilik çağının tipik refleksidir: Gör, isim ver, haritaya geçir, sahiplen.
Jamaika, ilk anda Hispanyola kadar hızlı bir İspanyol yerleşim merkezi haline gelmedi. Ancak 1509’dan itibaren İspanyol hâkimiyeti daha kalıcı biçimde kuruldu. Yerli Taíno nüfusu, hastalıklar, zorla çalıştırma, sömürge baskısı ve toplumsal yıkım nedeniyle kısa sürede büyük ölçüde yok oldu. Daha sonraki yüzyıllarda ada, şeker plantasyonları, köle ticareti, İngiliz hâkimiyeti ve Karayip sömürge ekonomisinin acı tarihiyle anılacaktı.
Jamaika’nın sonraki tarihinde çok büyük bir dönüşüm yaşandı. İspanyolların ardından ada 1655’te İngilizlerin eline geçti. Afrika’dan getirilen köleleştirilmiş insanlar, adanın nüfus ve kültür yapısını derinden değiştirdi. Bugünkü Jamaika kimliği; Taíno mirası, Afrika kökenli halkların direnci, Avrupa sömürgeciliği, plantasyon sistemi, Maroon toplulukları ve daha sonra reggae, Rastafari kültürü, Bob Marley gibi dünya çapında etkili sembollerle şekillendi.
Bu yüzden 5 Mayıs 1494; Jamaika’nın dünya tarihine Avrupa sömürgeciliği üzerinden dahil edildiği, yerli halkların kaderinin değişmeye başladığı ve Karayipler’de uzun sürecek sömürge düzeninin yeni bir halkasının kurulduğu gündür. Kolomb için bu bir keşifti; adanın yerlileri içinse hayatlarını geri dönülmez biçimde değiştirecek bir çağın başlangıcıydı.
1762 – Rusya ile Prusya Sankt-Peterburg Antlaşması’nı imzaladı; Prusya’yı çöküşten kurtaran büyük dönüş başladı.
5 Mayıs 1762’de Rusya ile Prusya, aralarındaki savaşı bitiren Sankt-Peterburg Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma, Yedi Yıl Savaşı’nın en kritik diplomatik kırılmalarından biri oldu. Çünkü Prusya Kralı II. Friedrich, yani Büyük Friedrich, savaşın sonuna doğru neredeyse tamamen tükenmiş durumdayken Rusya’nın cepheden çekilmesiyle büyük bir nefes aldı.
Yedi Yıl Savaşı, 1756-1763 arasında Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya, Hindistan’dan denizlere kadar yayılan büyük bir küresel savaştı. Avrupa cephesinde Prusya; Avusturya, Rusya, Fransa ve İsveç gibi güçlü rakiplerle aynı anda mücadele ediyordu. İngiltere ise Prusya’nın en önemli müttefikiydi. Savaşın merkezindeki büyük meselelerden biri, Prusya’nın Avusturya’dan aldığı Silezya üzerindeki hâkimiyetiydi.
Rusya, savaş boyunca Prusya için en tehlikeli rakiplerden biri olmuştu. Rus orduları Prusya topraklarına girmiş, 1760’ta Berlin kısa süreliğine işgal edilmişti. Büyük Friedrich, askerî dehasına rağmen çok ağır bir baskı altındaydı. Prusya’nın insan gücü, mali kaynakları ve savaşma kapasitesi tükenmeye başlamıştı. Hatta bir dönem Prusya’nın haritadan silinmesi bile mümkün görünüyordu.
Fakat 1762 başında beklenmedik bir gelişme yaşandı. Rus Çariçesi Elizaveta öldü ve yerine III. Petro geçti. III. Petro, Büyük Friedrich’e hayranlık duyan bir hükümdardı. Rusya’nın Prusya’ya karşı savaşı sürdürmesini istemiyordu. Bu nedenle tahta çıkar çıkmaz politikayı değiştirdi ve Prusya ile barış yolunu açtı.
Sankt-Peterburg Antlaşması’yla Rusya, Prusya’ya karşı savaşı bıraktı. Hatta işgal ettiği Prusya topraklarını geri verdi. Bu, diplomasi tarihinde çok çarpıcı bir dönüştür. Çünkü Rusya savaş alanında güçlü durumdayken, yeni hükümdarın kişisel eğilimi ve siyasi tercihi nedeniyle kazançlarını büyük ölçüde masada bıraktı.
Bu olay tarih literatüründe sık sık “Brandenburg Hanedanı’nın mucizesi” olarak anılır. Çünkü Prusya tam çöküş eşiğindeyken, Rusya’daki taht değişikliği onu kurtardı. Eğer Elizaveta biraz daha yaşasaydı ya da III. Petro Friedrich’e hayran olmasaydı, Prusya’nın kaderi çok farklı olabilirdi.
Ancak III. Petro’nun bu politikası Rusya’da herkesi memnun etmedi. Prusya’ya fazla yakın davranması, ordu ve saray çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Kısa süre sonra eşi II. Katerina tarafından devrildi. Katerina, Prusya ile açık savaşa dönmedi ama III. Petro’nun Prusya hayranlığıyla kurduğu yakınlığı da aynı biçimde sürdürmedi. Bu da Rus saray siyasetinin Avrupa güç dengeleri üzerindeki etkisini gösteren önemli bir örnektir.
Sankt-Peterburg Antlaşması’nın sonucu, Prusya için hayati oldu. Rusya’nın savaştan çekilmesi, Prusya üzerindeki askerî baskıyı azalttı. Ardından savaş 1763’te Hubertusburg Antlaşması’yla sona erdi ve Prusya, Silezya üzerindeki hâkimiyetini korudu. Böylece Prusya, Avrupa’nın büyük güçlerinden biri olarak yerini sağlamlaştırdı.
Sankt-Peterburg Antlaşması, bir hükümdar değişikliğinin savaşın kaderini nasıl değiştirebildiğini, Prusya’nın yıkılmaktan nasıl kurtulduğunu ve 18. yüzyıl Avrupa güç dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren önemli bir dönemeçtir. Büyük Friedrich’in Prusya’sı bu antlaşmayla ayakta kaldı; bu ayakta kalış, ileride Almanya’nın siyasi birliğine giden uzun tarihsel sürecin de temel taşlarından biri oldu.
1789 – Fransa’da États-Généraux toplandı; devrime giden süreç başladı.
5 Mayıs 1789’da Fransa’da États-Généraux, yani Genel Meclis, Versailles’da toplandı. Bu toplantı, kısa süre sonra patlayacak Fransız Devrimi’nin en önemli başlangıç adımlarından biri oldu.
États-Généraux, Fransa’da toplumun üç ayrı zümresini temsil ediyordu. Birinci sınıf ruhbanlar, ikinci sınıf soylular, üçüncü sınıf ise halkın geri kalan büyük çoğunluğuydu. Burjuvalar, şehirli meslek sahipleri, köylüler, zanaatkârlar ve vergi yükünü asıl taşıyan kesimler bu üçüncü sınıfın içindeydi. Fakat nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturmalarına rağmen siyasi ağırlıkları sınırlıydı.
Toplantının nedeni Fransa’nın içine girdiği ağır mali krizdi. Krallık, uzun savaşlar, saray harcamaları, borçlar ve adaletsiz vergi düzeni yüzünden iflasın eşiğine gelmişti. Kral XVI. Louis, bu krizi aşmak için 1614’ten beri toplanmayan États-Généraux’yu yeniden çağırmak zorunda kaldı. Yani monarşi, kendi gücüyle çözemediği krizi toplumun temsilcileriyle çözmeye çalışıyordu.
Ancak asıl kriz burada başladı. Mesele yalnız vergi ve borç değildi; temsil meselesiydi. Üçüncü sınıf, oyların zümre esasına göre değil, kişi esasına göre sayılmasını istiyordu. Çünkü zümre esasına göre oy verilirse ruhbanlar ve soylular birleşerek üçüncü sınıfı kolayca etkisiz bırakabiliyordu. Kişi esasına göre oylama yapılırsa, üçüncü sınıf çok daha güçlü hale gelecekti.
Bu tartışma kısa sürede rejim krizine dönüştü. Üçüncü sınıf temsilcileri kendilerini yalnız bir zümrenin değil, Fransız milletinin gerçek temsilcisi olarak görmeye başladı. 17 Haziran 1789’da kendilerini Ulusal Meclis ilan ettiler. Ardından Tenis Kortu Yemini geldi. Temsilciler, Fransa’ya bir anayasa kazandırmadan dağılmayacaklarına söz verdiler. Böylece başlangıçta mali krizi çözmek için toplanan meclis, mutlak monarşiyi sarsan devrimci bir yapıya dönüştü.
Bu yüzden 5 Mayıs 1789; Fransa’da halk egemenliği, anayasa, yurttaşlık, sınıf ayrıcalıkları ve modern siyaset fikrinin kapısını açan sürecin başlangıcıdır. Bastille’in basılması devrimin en popüler sahnesi olabilir; ama devrimin kurumsal zemini, Versailles’da toplanan États-Généraux ile atıldı.
1796 – Sis düdüğünün öncülerinden Kanadalı mucit Robert Foulis doğdu.
5 Mayıs 1796’da Robert Foulis doğdu. İskoçya’da dünyaya gelen Foulis, daha sonra Kanada’ya yerleşti ve burada mucit, inşaat mühendisi, iş insanı ve sanatçı kimlikleriyle tanındı. Onu genel kültür açısından önemli yapan asıl buluşu ise denizcilik güvenliğiyle ilgilidir: Buharlı sis düdüğü fikrinin öncülerinden biri kabul edilir.
Foulis’in hayatı, 19. yüzyılın teknik meraklı, çok yönlü insan tipine iyi bir örnektir. Hem mühendislikle ilgilendi hem çizim ve sanat alanında çalıştı hem de üretim ve sanayi girişimlerine yöneldi. Kanada’nın New Brunswick bölgesinde yaşadı ve özellikle Saint John kentiyle özdeşleşti. Bu dönemde deniz ticareti, limanlar ve gemi trafiği bölgenin ekonomik hayatı için çok önemliydi.
Sis düdüğü fikri de bu denizcilik dünyasından doğdu. Rivayete göre Foulis, sisli bir gecede kıyıdan gelen seslerin yön bulmada ne kadar etkili olabileceğini fark etti. Görüş mesafesinin çok düştüğü havalarda deniz fenerleri tek başına yeterli değildi. Gemiler ışığı göremediğinde kıyıya, kayalıklara ya da birbirlerine çarpabiliyordu. Foulis’in çözümü, sisli havalarda gemilere sesle yol gösterecek güçlü bir uyarı sistemi geliştirmekti.
Bu fikir bugün basit görünebilir; ama denizcilik tarihi açısından çok önemlidir. Sis, özellikle Atlantik kıyılarında gemiler için ölümcül bir tehlikeydi. Haritalar ve deniz fenerleri yardımcı olsa da yoğun siste görsel işaretler işe yaramaz hale geliyordu. Buhar gücüyle çalışan güçlü bir düdük ya da korna sistemi, gemilere kıyının, limanın veya tehlikeli noktaların yerini duyurabilirdi.
Foulis’in geliştirdiği sistemin uygulanması ve kabul görmesi ise kolay olmadı. Birçok mucit gibi o da fikrinin değerini anlatmakta ve hak ettiği karşılığı almakta zorlandı. Sis düdüğü teknolojisi zamanla farklı mühendisler ve kurumlar tarafından geliştirildi, deniz feneri sistemleriyle birlikte kullanıldı ve modern deniz güvenliğinin parçası haline geldi. Foulis’in adı da bu alandaki erken fikir sahiplerinden biri olarak anıldı.
Robert Foulis’in hikâyesi, büyük buluşların her zaman göz alıcı makinelerden ibaret olmadığını gösterir. Bazen çok önemli bir icat, basit bir soruya verilen pratik cevaptan çıkar: Sis bastığında gemiler kıyıyı nasıl bulacak? Bu soruya verilen sesli uyarı cevabı, sayısız deniz kazasının önlenmesine katkı sağlayacak bir güvenlik fikrine dönüştü.
Foulis 1866’da hayatını kaybetti. Ardında Kanada mühendislik ve denizcilik tarihinde iz bırakan bir isim olarak kaldı. Bugün sis düdükleri ve deniz uyarı sistemleri modern teknolojilerle değişmiş olsa da Foulis’in adı, deniz güvenliğinde sesli uyarı fikrinin öncülerinden biri olarak hatırlanır.
1811 – Ay’ın ilk ayrıntılı fotoğraflarından birini çeken bilim insanı John William Draper doğdu.
5 Mayıs 1811’de John William Draper doğdu. İngiltere’de dünyaya gelen, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşen Draper; bilim insanı, hekim, kimyager, filozof, tarihçi ve fotoğrafçı kimlikleriyle 19. yüzyılın çok yönlü entelektüellerinden biriydi. Onu özellikle önemli yapan alanlardan biri, fotoğrafçılığın bilimsel kullanımı konusundaki öncü çalışmalarıdır.
Draper’ın yaşadığı dönem, bilimin birçok alanda hızla değiştiği bir çağdı. Kimya, optik, elektrik, tıp, astronomi ve fotoğrafçılık birbirini besleyen alanlar haline geliyordu. Fotoğraf henüz yeni bir teknolojiydi; yalnız portre çekmek ya da görüntü kaydetmek için değil, doğayı ve gökyüzünü daha doğru incelemek için de büyük imkânlar sunuyordu. Draper bu imkânı erken fark eden isimlerden biri oldu.
1840’ta Ay’ın başarılı ve ayrıntılı fotoğraflarından birini çekti. Bu, astronomi tarihi açısından çok önemliydi. Çünkü gökyüzü gözlemleri yüzyıllarca insan gözüne ve çizime dayanmıştı. Fotoğraf ise gözlemi kalıcı hale getiriyor, tekrar tekrar incelenebilen bir belgeye dönüştürüyordu. Draper’ın Ay fotoğrafı, astronomik fotoğrafçılığın erken kilometre taşlarından biri sayılır.
Draper aynı zamanda insan yüzünün ilk başarılı fotoğraf portrelerinden birini çeken isimler arasında anılır. Kız kardeşi Dorothy Catherine Draper’ın portresi, erken fotoğraf tarihinin en bilinen örneklerinden biridir. Bu yönüyle Draper, fotoğrafı yalnız teknik bir merak değil, bilim, insan görüntüsü ve belgeleme aracı olarak kullanan öncü bir figürdü.
Kimya alanında da önemli çalışmalar yaptı. Işık, ısı ve kimyasal tepkimeler arasındaki ilişkiyle ilgilendi. Fotoğrafçılığın temelinde zaten ışığa duyarlı maddelerin kimyasal değişimi vardır. Draper’ın kimyager kimliği, fotoğraf deneylerini daha bilinçli yürütmesini sağladı. Bu yüzden onu yalnız “fotoğraf çeken bilim insanı” değil, fotoğrafın bilimsel temelini kavrayan araştırmacılardan biri olarak görmek gerekir.
Draper’ın bir başka dikkat çekici yönü de tarih ve düşünce alanındaki eserleridir. History of the Conflict between Religion and Science adlı kitabı, bilim ile din arasındaki ilişkiyi çatışma ekseninde ele alan en etkili 19. yüzyıl metinlerinden biri oldu. Bugün bu yaklaşım birçok tarihçi tarafından fazla keskin ve indirgemeci bulunur; çünkü bilim ve din ilişkisi her dönemde sadece çatışmadan ibaret değildir. Ama Draper’ın kitabı, modern dünyada bilimsel düşüncenin otorite, gelenek ve kurumlarla ilişkisini tartışmaya açması bakımından çok etkiliydi.
Ayrıca History of the American Civil War gibi tarih çalışmaları da yazdı. Bu durum onun yalnız laboratuvar insanı olmadığını gösterir. Draper, bilimsel gelişmelerin toplum, tarih, savaş, uygarlık ve düşünce tarihiyle ilişkisini anlamaya çalışan geniş ufuklu bir yazardı.
New York Üniversitesi’nde uzun yıllar görev yaptı ve Amerika’da bilim eğitiminin gelişmesine katkı sundu. Oğlu Henry Draper da önemli bir astronom ve astrofotoğrafçı oldu. Henry Draper’ın gök cisimlerinin tayf fotoğrafları üzerine çalışmaları, astronomi tarihinde ayrı bir yer tutar. Böylece Draper ailesi, bilimin fotoğrafla birleştiği alanlarda birkaç kuşak etkili oldu.
John William Draper 1882’de hayatını kaybetti. Ardında kimya, tıp, fotoğraf, astronomi ve düşünce tarihi arasında dolaşan geniş bir miras bıraktı. Bugün adı özellikle erken fotoğraf tarihi ve bilimsel fotoğrafçılıkla birlikte anılır.
1818 – Karl Marx doğdu; modern dünyanın en etkili ve en tartışmalı düşünürlerinden biri tarih sahnesine çıktı.
5 Mayıs 1818’de Karl Marx, bugünkü Almanya sınırları içindeki Trier kentinde doğdu. Filozof, iktisatçı, gazeteci, siyaset teorisyeni ve devrimci olarak 19. yüzyılın en etkili isimlerinden biri oldu. Onun adı, yalnız akademik düşünce tarihinde değil, işçi hareketleri, devrimler, devletler, ideolojiler ve 20. yüzyıl dünya siyaseti içinde de büyük bir ağırlık kazandı.
Marx, hukuk ve felsefe eğitimi aldı. Gençlik yıllarında özellikle Hegelci felsefe çevresinden etkilendi. Ancak zamanla yalnız soyut felsefi tartışmalarla yetinmeyip, insan hayatını belirleyen somut ekonomik ve toplumsal ilişkileri incelemeye yöneldi. Ona göre tarihi anlamak için yalnızca kralların, savaşların ya da büyük fikirlerin peşinden gitmek yeterli değildi; üretim biçimlerine, sınıf ilişkilerine, mülkiyete ve emeğin nasıl örgütlendiğine bakmak gerekiyordu.
Marx’ın hayatındaki en önemli isimlerden biri Friedrich Engels oldu. Engels hem yakın dostu hem düşünce ortağı hem de maddi destekçisiydi. İkili, 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto ile dünya tarihinin en etkili siyasi metinlerinden birine imza attı. Manifesto’nun en bilinen cümlelerinden biri, “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” çağrısıdır. Bu metin, Avrupa’da sanayi kapitalizminin yarattığı sınıf çelişkilerini keskin ve devrimci bir dille ortaya koydu.
Marx’ın başyapıtı ise Kapital’dir. İlk cildi 1867’de yayımlandı. Kapital’de Marx, kapitalist üretim biçimini, meta, para, artı-değer, emek gücü, sömürü, sermaye birikimi ve krizler üzerinden çözümlemeye çalıştı. Onun temel iddiasına göre kapitalizm yalnız malların serbestçe alınıp satıldığı bir piyasa düzeni değildir; emeğin sermaye tarafından örgütlendiği ve işçinin ürettiği değerin bir bölümüne sermaye sahibinin el koyduğu tarihsel bir sistemdir.
Marx’ın düşüncesindeki en önemli kavramlardan biri sınıf mücadelesidir. Marx’a göre tarih, farklı dönemlerde farklı sınıflar arasındaki çatışmalarla ilerler. Antik çağda efendi-köle, feodal çağda senyör-serf, kapitalist çağda ise burjuvazi-proletarya karşıtlığı belirleyicidir. Bu yaklaşım, tarih yazımını ve sosyal bilimleri derinden etkiledi. Bugün Marx’a katılmayan birçok düşünür bile toplumları sınıf, emek, sermaye ve eşitsizlik üzerinden düşünürken onun açtığı tartışma alanının içinden konuşur.
Marx’ın hayatı kolay geçmedi. Siyasi faaliyetleri ve yazıları nedeniyle Almanya’dan, Fransa’dan ve Belçika’dan ayrılmak zorunda kaldı. Hayatının büyük bölümünü Londra’da sürgün olarak geçirdi. British Museum’da uzun yıllar çalıştı, ekonomik sıkıntılar yaşadı, çocuklarını kaybetti, hastalıklarla boğuştu. Düşüncesinin büyük kısmı, bu maddi zorluklar içinde ve sanayi kapitalizminin merkezlerinden biri olan Londra’yı gözlemleyerek şekillendi.
Marx’ın etkisi ölümünden sonra daha da büyüdü. 1883’te öldüğünde dünya çapında bir siyasi ikon değildi; fakat 20. yüzyılda Rus Devrimi, Çin Devrimi, sosyalist hareketler, işçi partileri, sendikalar, anti-sömürge mücadeleleri ve akademik sosyal bilimler onun düşüncesini merkeze aldı. Marksizm, yalnız bir felsefe değil, birçok ülkede iktidar ideolojisine, muhalefet hareketine ve tarih yorumuna dönüştü.
Ancak Marx’ı değerlendirirken iki kolaycılıktan kaçmak gerekir. Onu yalnız “dünyayı kurtaran büyük düşünür” diye anlatmak da eksik olur, yalnız “felaketlerin ideoloğu” diye mahkûm etmek de. Marx, kapitalizmin eşitsizliklerini, emek sömürüsünü ve kriz eğilimlerini çok güçlü biçimde analiz etti. Ama onun adına kurulan bazı rejimler, özgürlükleri bastıran, tek parti yönetimleri kuran, ağır insan hakları ihlallerine yol açan sistemlere dönüştü. Bu yüzden Marx’ın düşüncesi ile 20. yüzyıldaki Marksist-Leninist devlet pratiklerini hem ilişkilendirmek hem de aynı şeymiş gibi basitleştirmemek gerekir.
Bugün Marx hâlâ okunuyor. Çünkü gelir eşitsizliği, emeğin güvencesizleşmesi, finans kapitalizmi, küresel şirketler, krizler, sınıf farkları ve üretimin kimin çıkarına örgütlendiği gibi sorular hâlâ güncel. Marx’ın bütün cevaplarını kabul etmek zorunda değiliz; ama sorduğu soruların hâlâ dünyayı rahatsız ettiği açık.
1821 – Napolyon Bonapart Saint Helena Adası’nda öldü; Avrupa’yı değiştiren imparatorun sürgündeki hayatı sona erdi.
5 Mayıs 1821’de Napolyon Bonapart, Güney Atlantik Okyanusu’ndaki Saint Helena Adası’nda hayatını kaybetti. Bir zamanlar Avrupa’nın en güçlü hükümdarlarından biri olan Napolyon, ömrünün son yıllarını dünyanın en uzak ve ulaşılması en zor adalarından birinde, sıkı gözetim altında geçirdi.
Napolyon’un Saint Helena’ya giden yolu, 1815’teki Waterloo yenilgisiyle açıldı. Daha önce 1814’te Elba Adası’na sürgüne gönderilmiş, oradan kaçarak Fransa’ya dönmüş ve kısa süre için yeniden iktidarı ele geçirmişti. Bu dönem tarihe Yüz Gün olarak geçti. Fakat 18 Haziran 1815’te Waterloo’da İngiliz ve Prusya kuvvetleri karşısında yenilince siyasi ve askerî kariyeri kesin biçimde sona erdi.
İngilizler bu kez onu Avrupa’ya yakın bir adaya göndermek istemedi. Çünkü Elba’dan kaçışı, Napolyon’un hâlâ büyük bir siyasi tehlike olduğunu göstermişti. Bu nedenle onu Atlantik’in ortasındaki Saint Helena adasına sürgün ettiler. Ada Afrika kıyılarından da Güney Amerika’dan da çok uzaktaydı. Kaçması neredeyse imkânsızdı.
Napolyon, Saint Helena’da Longwood House adlı nemli ve rüzgârlı bir evde yaşadı. Yanında az sayıda sadık adamı vardı. Günlerini anılarını yazdırarak, geçmiş seferlerini tartışarak, Avrupa’daki gelişmeleri takip etmeye çalışarak geçirdi. Bu yıllarda kendisini yenilmiş bir hükümdar gibi değil, tarihe hesap veren büyük bir figür olarak kurguladı. Saint Helena’da yazdırdığı anılar, Napolyon efsanesinin oluşmasında çok etkili oldu.
Ölüm nedeni uzun süre tartışıldı. Resmî ve yaygın kabul gören açıklama mide kanseridir. Babasının da benzer bir hastalıktan öldüğü bilinir. Ancak sonraki yıllarda saç örneklerinde arsenik izleri bulunduğu iddiası nedeniyle zehirlenme tartışmaları da gündeme geldi. Bugün genel tarihsel değerlendirme, arsenik iddiaları tamamen kapanmamış olsa da Napolyon’un ölümünde mide kanserinin en güçlü açıklama olduğu yönündedir.
Napolyon öldüğünde 51 yaşındaydı. Cenazesi önce Saint Helena’ya gömüldü. 1840’ta Fransa’ya getirildi ve Paris’te Les Invalides’e defnedildi. Bu nakil, Fransa’da Napolyon hafızasının yeniden güçlenmesini sağladı. Artık o yalnız yenilmiş bir imparator değil, Fransız ulusal gururunun ve askerî dehasının sembollerinden biri olarak anılıyordu.
Napolyon’un mirası hâlâ tartışmalıdır. Bir yanda Napolyon Kanunları, modern idare, liyakat fikri, merkezi devlet yapısı ve devrim sonrası Avrupa’nın yeniden düzenlenmesi vardır. Diğer yanda bitmek bilmeyen savaşlar, yüz binlerce insanın ölümü, işgaller ve imparatorluk hırsı vardır. Onu yalnızca kahraman ya da tiran diye anlatmak kolay ama eksiktir. Napolyon, modern Avrupa’yı hem kuran hem ateşe atan figürlerden biridir.
Saint Helena’da ölen Napolyon, Fransız Devrimi’nin açtığı çağın en büyük askerî ve siyasi figürüydü. Ölümüyle bir hayat sona erdi; fakat Napolyon efsanesi, Avrupa tarihini, hukukunu, savaş anlayışını ve siyasi hayal gücünü etkilemeye devam etti.
1835 – Kıta Avrupası’nın ilk demiryolu hattı Belçika’da açıldı.
5 Mayıs 1835’te, Kıta Avrupası’nın ilk yolcu demiryolu hattı Belçika’da açıldı. Hat, başkent Brüksel ile Mechelen arasında çalışmaya başladı. Avrupa’da ilk demiryolu örnekleri İngiltere’de ortaya çıkmıştı; ancak İngiltere ada ülkesi olduğu için, Belçika’daki bu hat Kıta Avrupası’nda demiryolu çağının başlangıcı kabul edilir.
Bu hattın açılması Belçika için özellikle önemliydi. Çünkü Belçika, 1830’da Hollanda’dan ayrılarak bağımsızlığını kazanmış genç bir devletti. Yeni ülke hem ekonomik olarak güçlenmek hem de şehirlerini birbirine bağlamak istiyordu. Demiryolu bu yüzden yeni devletin kendini kurma projesinin de bir parçasıydı.
Brüksel-Mechelen hattında ilk sefer büyük bir törenle yapıldı. Dönemin Belçika Kralı I. Leopold da bu gelişmeyi destekleyen isimlerden biriydi. Hat üzerinde çalışan ilk lokomotifler İngiliz mühendisliğinin etkisini taşıyordu. Zaten demiryolu teknolojisi o yıllarda büyük ölçüde İngiltere’den Avrupa’ya yayılıyordu. Buharlı lokomotif, sanayi devriminin fabrikalarla beraber şehirler arası mesafeyi de değiştiren simgesiydi.
Demiryolunun açılması, yolculuk kavramını kökten değiştirdi. Daha önce at arabalarıyla saatler süren, hava koşullarına ve yol durumuna bağlı olan yolculuklar, trenle daha düzenli ve hızlı hale geldi. Mal taşımacılığı da aynı şekilde değişti. Kömür, demir, tekstil ürünleri ve tarım malları artık daha hızlı ve daha güvenilir biçimde taşınabilecekti.
Belçika’nın demiryoluna erken yatırım yapması tesadüf değildi. Ülke, Avrupa’nın sanayileşen bölgelerinden biriydi. Kömür madenleri, demir-çelik üretimi, tekstil sanayisi ve liman bağlantıları için güçlü bir ulaşım ağına ihtiyaç vardı. Demiryolu, Belçika’nın sanayi ekonomisini büyüten ana araçlardan biri haline geldi.
Bu hattın bir başka önemi de Avrupa kıtasında örnek oluşturmasıdır. Belçika’dan sonra Fransa, Almanya, Avusturya ve başka ülkeler demiryolu yatırımlarını hızlandırdı. 19. yüzyıl boyunca demiryolları, Avrupa’nın ekonomik ve siyasi haritasını değiştirdi. Şehirler birbirine yaklaştı, ordular daha hızlı sevk edilmeye başladı, ticaret büyüdü, iç pazarlar genişledi ve modern zaman duygusu oluştu.
Bu yüzden 5 Mayıs 1835, Kıta Avrupası’nda sanayi çağının raylar üzerinde ilerlemeye başladığı tarihlerden biridir. İngiltere’de doğan demiryolu devrimi, Belçika üzerinden Avrupa kıtasına taşındı ve kısa süre içinde bütün kıtanın ekonomik, toplumsal ve askerî düzenini değiştirecek büyük bir ulaşım ağına dönüştü.
1865 – ABD tarihinin ilk tren soygunu Cincinnati yakınlarında gerçekleşti.
5 Mayıs 1865’te, Amerika Birleşik Devletleri’nde kayıtlara geçen ilk tren soygunu Ohio eyaletinde, Cincinnati yakınlarında gerçekleşti. Soygunun hedefi, Ohio and Mississippi Railroad hattında seyreden bir trendi. İç Savaş’ın hemen bitiminde yaşanan bu olay, ilerleyen yıllarda Amerikan “Vahşi Batı” anlatısının en meşhur suç türlerinden biri haline gelecek tren soygunlarının erken bir örneğiydi.
Bu olayın zamanlaması önemlidir. ABD İç Savaşı Nisan 1865’te fiilen sona ermişti. Ülke büyük bir yıkımdan çıkıyor, milyonlarca insanın hayatı değişiyor, askerler evlerine dönüyor, ekonomi ve ulaşım yeniden şekilleniyordu. Demiryolları ise bu yeni Amerika’nın ana damarlarıydı. Para, posta, asker, mal ve yolcu demiryolları üzerinden taşınıyordu. Bu yüzden trenler kısa süre içinde yalnız ulaşım aracı değil, soyguncular için cazip hedefler haline geldi.
Cincinnati yakınlarındaki bu erken tren soygunu, sonraki büyük tren soygunları kadar efsaneleşmiş değildir; ama tarihsel bakımdan önemlidir. Çünkü demiryolu büyüdükçe suçun da biçim değiştirdiğini gösterir. Eski yol kesiciler ve posta arabası soyguncuları, artık rayların taşıdığı yeni zenginliğe yöneliyordu. Kasa, posta çuvalları, maaş ödemeleri, altın, tahvil ve değerli kargolar trenlerde taşındıkça, demiryolları da suç ekonomisinin de hedefi oldu.
Tren soygunları özellikle 1870’lerden itibaren ABD’de daha fazla duyulmaya başladı. Jesse James, Frank James, Younger Kardeşler ve daha sonra Butch Cassidy ile Sundance Kid gibi isimler, tren soygunlarını Amerikan suç folklorunun parçası haline getirdi. Ancak bu romantik anlatıların arkasında oldukça sert bir gerçek vardı: Demiryolları, bankalar ve posta şirketleri soyuluyor; makinistler, görevliler ve yolcular ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu.
Bu olay aynı zamanda modern güvenlik düzenlemelerinin de habercisidir. Tren soygunları arttıkça demiryolu şirketleri daha güçlü kasalar, silahlı güvenlik görevlileri, özel dedektifler ve telgraf yoluyla hızlı haberleşme sistemleri kullanmaya başladı. Pinkerton Dedektiflik Ajansı gibi özel güvenlik yapılarının ün kazanmasında da tren ve banka soygunlarıyla mücadele önemli rol oynadı.
1884 – Türkiye’de modern psikiyatrinin kurucu isimlerinden Mazhar Osman Usman doğdu.
5 Mayıs 1884’te Mazhar Osman Usman doğdu. Türkiye’de modern psikiyatri denince akla gelen ilk isimlerden biridir. Ruh ve sinir hastalıklarının yalnızca “delilik”, “meczup”, “tımarhanelik” gibi damgalayıcı sözlerle anıldığı bir dönemden, daha bilimsel ve kurumsal bir tedavi anlayışına geçişte büyük rol oynadı.
Mazhar Osman, tıp eğitimini Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de aldı. Genç yaşlardan itibaren ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgilendi. O dönemde Osmanlı’da ve erken Cumhuriyet Türkiye’sinde psikiyatri henüz bugünkü anlamda gelişmiş bir uzmanlık alanı değildi. Ruhsal hastalıklar çoğu zaman ailelerin sakladığı, toplumun korku ve utançla baktığı, tedaviden çok tecrit mantığıyla ele alınan durumlardı. Mazhar Osman’ın önemi, bu bakışın değişmesi için çalışmasından gelir.
Onun adı özellikle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi ile özdeşleşti. Eski adıyla Toptaşı Bimarhanesi’nin yetersiz koşullarından sonra, ruh hastalarının daha çağdaş bir ortamda tedavi edilmesi için Bakırköy’deki kurumun gelişmesinde belirleyici oldu. Bu nedenle halk arasında uzun yıllar “Mazhar Osman Hastanesi” ifadesi neredeyse Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin adı gibi kullanıldı.
Mazhar Osman yalnız hekim değil, aynı zamanda güçlü bir kurum kurucusuydu. Psikiyatrinin tıbbın ciddi bir dalı olarak kabul edilmesi, uzman yetiştirilmesi, hastanelerin modernleştirilmesi, hasta gözlemi, klinik düzen ve toplum sağlığı yaklaşımı onun çalışmalarında önemli yer tuttu. Bugün sıradan görünen birçok psikiyatri uygulaması, o yıllarda Türkiye için yenilik sayılıyordu.
Ayrıca alkol ve madde bağımlılığı konularına da dikkat çeken erken isimlerden biriydi. Toplum sağlığı açısından bağımlılığın yalnız ahlaki bir zaaf gibi değil, tedavi edilmesi gereken tıbbi ve sosyal bir sorun olarak görülmesi gerektiğini savundu. Bu yönüyle psikiyatrinin yalnız hastane duvarları içinde değil, toplumun genel sağlığıyla ilgili bir alan olduğunu da göstermeye çalıştı.
Mazhar Osman’ın dili ve dönemin anlayışı bugünden bakıldığında yer yer eski, sert ya da damgalayıcı bulunabilir. Bu doğal; çünkü 20. yüzyıl başı psikiyatrisi bugünkü hasta hakları, etik standartlar ve ruh sağlığı diliyle aynı yerde değildi. Ama tarihsel yerine bakıldığında, Türkiye’de ruh hastalıklarının tıbbi bir uzmanlık alanı içinde ele alınması, kurumlaşması ve görünür hale gelmesi bakımından büyük bir öncüydü.
Mazhar Osman Usman 1951’de hayatını kaybetti. Ardında yalnız kitaplar ve mesleki çalışmalar değil, Türkiye’de psikiyatri kurumlarının gelişimine yön veren kalıcı bir miras bıraktı. Onun adı, ruh sağlığının toplumda ciddiye alınması gerektiğini gösteren erken Cumhuriyet tıp tarihinin önemli başlıklarından biri olarak yaşamaya devam eder.
1891 – Carnegie Hall açıldı; New York’un ve dünyanın en ünlü konser salonlarından biri Çaykovski yönetimindeki konserle kapılarını açtı.
5 Mayıs 1891’de New York’un dünyaca ünlü konser salonu Carnegie Hall, büyük bir açılış konseriyle kapılarını açtı. Gecenin en dikkat çekici ismi, Rus besteci Pyotr İlyiç Çaykovski idi. Çaykovski, açılış konserinde konuk şef olarak orkestrayı yönetti. Bu ayrıntı, Carnegie Hall’un daha ilk gecesinden itibaren yalnız Amerikan müzik hayatı için değil, uluslararası sanat dünyası için de büyük bir merkez olma iddiasını gösteriyordu.
Carnegie Hall’un yapımının arkasında İskoçya doğumlu Amerikalı sanayici ve hayırsever Andrew Carnegie vardı. Carnegie, çelik sanayisiyle büyük bir servet kazanmıştı. Ancak onu yalnız zengin bir iş insanı olmasının yanında; kütüphaneler, eğitim kurumları ve kültür yapıları için yaptığı bağışlarla da hatırlamak gerekir. Carnegie Hall da bu kültürel mirasın en kalıcı parçalarından biri oldu.
Salonun mimarı William Burnet Tuthill idi. İlginç tarafı, Tuthill yalnız mimar değil, aynı zamanda amatör çellistti. Bu nedenle salonun akustiği konusunda özel bir hassasiyet gösterdi. Carnegie Hall’un sonraki yıllarda dünyanın en iyi akustiğe sahip konser salonlarından biri olarak ün kazanması tesadüf değildir. Yapının başarısı yalnız görkeminde değil, sahnedeki sesin dinleyiciye doğal ve güçlü biçimde ulaşmasındadır.
Açılış gecesinde Çaykovski’nin bulunması büyük bir olaydı. O yıllarda Çaykovski, Avrupa ve Amerika’da tanınan, saygın bir besteciydi. Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel, 1812 Uvertürü, Dördüncü ve Beşinci Senfoniler, piyano konçertoları ve operalarıyla klasik müzik dünyasının en güçlü isimlerinden biri haline gelmişti. New York’ta yeni bir konser salonunun açılışında onun kürsüye çıkması, Amerika’nın Avrupa müzik geleneğiyle aynı sahnede buluşma arzusunu da simgeliyordu.
Carnegie Hall kısa sürede klasik müziğin en prestijli sahnelerinden biri oldu. Ancak zamanla yalnız senfonik konserlerin değil, cazın, halk müziğinin, popüler müziğin, tiyatro konuşmalarının, konferansların ve tarihî toplantıların da mekânı haline geldi. Gustav Mahler, Arturo Toscanini, Sergei Rachmaninoff, Maria Callas, Leonard Bernstein, Duke Ellington, Billie Holiday, The Beatles ve daha birçok büyük isim Carnegie Hall sahnesinde yer aldı.
Bu salonun popüler kültürde de özel bir yeri vardır. “Carnegie Hall’da sahne almak”, bir sanatçının kariyerindeki prestij eşiğini aşması anlamına gelir. Hatta ünlü bir espri vardır: “Carnegie Hall’a nasıl gidilir?” Cevap: “Pratik yaparak.” Bu söz, salonun yalnız fiziksel bir adres değil, sanatçılar için ulaşılması gereken bir ustalık mertebesi olarak görüldüğünü anlatır.
Carnegie Hall’un tarihi, 20. yüzyılın ortalarında neredeyse kesintiye uğrayacaktı. 1960’larda bina yıkılıp yerine başka bir yapı yapılması gündeme geldi. Ancak kemancı Isaac Stern öncülüğünde yürütülen kampanya sayesinde salon kurtarıldı. Böylece New York’un ve dünya müzik tarihinin en önemli sahnelerinden biri korunmuş oldu.
1895 – Roman ve oyun yazarı Mahmut Yesari doğdu.
5 Mayıs 1895’te Mahmut Yesari doğdu. Türk edebiyatında özellikle Cumhuriyet’in erken döneminde roman, hikâye ve oyunlarıyla tanınan üretken yazarlardan biridir. Bugün adı çok geniş kitlelerce hatırlanmasa da yaşadığı dönemin sosyal hayatını, şehir insanını, aile ilişkilerini, geçim sıkıntılarını ve sahne dünyasını anlatan önemli kalemlerden biri olarak edebiyat tarihinde yerini aldı.
Mahmut Yesari, sanatla iç içe bir aileden geliyordu. Babası, ünlü hattat Yesarizade Mustafa İzzet Efendi’nin soyundan gelen bir aile çizgisine bağlıydı. Bu yüzden “Yesari” soyadı, yalnız edebî bir imza değil, aynı zamanda hat sanatı ve Osmanlı kültür çevresiyle bağlantılı bir aile hafızasını da taşır.
Gençlik yıllarında resimle ilgilendi. Hatta Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim gördü. Ancak hayatı yalnız sanat eğitimi çizgisinde ilerlemedi. I. Dünya Savaşı yılları ve sonrasındaki çalkantılı dönem, onun kuşağının birçok aydını gibi Mahmut Yesari’nin hayatını da etkiledi. Yazarlığa yöneldi, gazetelerde çalıştı, tiyatro ve edebiyat çevreleriyle ilişki kurdu.
Mahmut Yesari’nin asıl tanınmasını sağlayan eseri Çulluk adlı romanıdır. 1927’de yayımlanan bu roman, işçi hayatını ve emekçi dünyasını konu edinmesi bakımından Türk edebiyatında dikkat çekici bir yere sahiptir. Çulluk, erken Cumhuriyet döneminde toplumun alt sınıflarına, geçim sıkıntısına ve çalışma hayatına bakan romanlardan biri olarak anılır. Bu yönüyle Mahmut Yesari’yi yalnız popüler roman yazarı gibi görmek eksik olur; onun metinlerinde dönemin sosyal yapısına dair önemli gözlemler bulunur.
Eserlerinde çoğu zaman gündelik hayatın içinden insanları anlattı. Büyük ideolojik nutuklardan çok, insan ilişkilerine, şehir hayatına, para sıkıntısına, evliliklere, aile çatışmalarına ve toplumun değişen değerlerine baktı. Bu tarafıyla onun edebiyatı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde toplumun sıradan insan düzeyinde nasıl değiştiğini anlamak için de değerlidir.
Mahmut Yesari tiyatro alanında da üretken bir isimdi. Oyunlar yazdı, sahneyle ilgilendi, dönemin tiyatro hayatına katkıda bulundu. Tiyatro yazarlığı, onun diyalog kurma becerisini ve karakterlerini gündelik konuşma içinde canlı gösterebilme yeteneğini de besledi. Bu yüzden romanlarında yer yer sahne duygusu hissedilir.
Geçimini büyük ölçüde kalemiyle sağlamaya çalışan yazarlardandı. Bu da onu edebiyat tarihinin romantik “rahat yazar” imgesinden ayırır. Gazetecilik, tefrika roman, oyun yazarlığı ve edebî üretim onun için yalnız sanat değil, aynı zamanda hayatını sürdürme yoluydu. Erken Cumhuriyet döneminde birçok yazar gibi o da hem edebiyat hem basın hem tiyatro arasında çalışarak var oldu.
Mahmut Yesari 1945’te hayatını kaybetti. Ardında romanlar, hikâyeler, oyunlar ve döneminin sosyal hayatına ayna tutan geniş bir üretim bıraktı. Bugün yeniden hatırlanmayı hak eden yazarlardan biridir; çünkü popüler anlatı ile toplumsal gözlem arasında duran, erken Cumhuriyet insanının gündelik sıkışmışlıklarını edebiyata taşıyan bir kalemdir.
1900 – Deniz resimleriyle dünya sanat tarihine geçen İvan Ayvazovski hayatını kaybetti.
5 Mayıs 1900’de, deniz manzaralarıyla dünya resim tarihinde özel bir yer edinen İvan Ayvazovski hayatını kaybetti. 1817’de Kırım’ın Feodosya kentinde doğan Ayvazovski, Ermeni kökenli bir Rus ressamdı. Özellikle fırtınalı denizleri, gemileri, dalgaları, ışığı ve suyun hareketini resmetmedeki ustalığıyla tanındı.
Ayvazovski’nin çocukluğu Karadeniz kıyısında geçti. Bu coğrafya onun sanatının ana kaynağı oldu. Denizi yalnız dışarıdan bakan bir ressam gibi değil, hayatının içinden tanıyan biri gibi resmetti. Onun tablolarında deniz bazen sakin ve büyüleyicidir; bazen de insanı yutan, gemileri parçalayan, doğanın gücünü hatırlatan karanlık bir varlıktır.
Sanat eğitimini St. Petersburg İmparatorluk Sanat Akademisi’nde aldı. Genç yaşta yeteneği fark edildi ve kısa sürede Rus sanat çevrelerinde tanındı. Avrupa’ya seyahat etti, İtalya’da çalıştı, deniz resimleriyle büyük ilgi gördü. Döneminin birçok ressamından farklı olarak, daha yaşarken büyük bir ün kazandı ve eserleri uluslararası çevrelerde de tanındı.
Ayvazovski’nin en bilinen eseri Dokuzuncu Dalga’dır. 1850 tarihli bu tablo, bir deniz felaketinden kurtulmaya çalışan insanların, dev dalgalar ve sabah ışığı arasında verdiği mücadeleyi anlatır. Tablo; insanın doğa karşısındaki çaresizliğini, ama aynı zamanda hayatta kalma umudunu da taşır. Ayvazovski’nin ışık kullanımı bu eserde özellikle dikkat çekicidir. Felaketin ortasında beliren sıcak ışık, tabloya dramatik ve neredeyse şiirsel bir güç verir.
Onun resimlerindeki en büyük ustalık, suyu ve ışığı birlikte düşünmesidir. Dalgaların şeffaflığı, köpüklerin hareketi, ay ışığının denize düşüşü, gün doğumunun ufukta yarattığı renk geçişleri ve fırtına bulutlarının denizle kurduğu gerilim, Ayvazovski’nin sanatını ayırt edici hale getirir. Birçok deniz ressamı gemileri ve kıyıları çizer; Ayvazovski ise denizin ruhunu göstermeye çalışır.
Osmanlı dünyası ve İstanbul da onun sanatında önemli yer tutar. Ayvazovski İstanbul’a birkaç kez geldi, Osmanlı sarayıyla ilişki kurdu ve Boğaz, Haliç, İstanbul kıyıları, camiler ve gemiler üzerine birçok tablo yaptı. Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde Osmanlı çevrelerinde ilgi gördü. İstanbul’u resmeden eserleri, 19. yüzyıl Osmanlı başkentinin denizle kurduğu büyülü ilişkiyi gösteren değerli görsel belgeler arasında sayılır.
Ayvazovski olağanüstü üretken bir ressamdı. Hayatı boyunca binlerce tablo yaptığı kabul edilir. Eserlerinin büyük kısmı deniz temalıdır; fakat yalnız deniz ressamı olarak kalmadı. Tarihî sahneler, savaşlar, limanlar, kıyı şehirleri, gemi kazaları ve doğa olayları da onun resim dünyasında yer aldı. Rus donanmasıyla kurduğu yakın ilişki nedeniyle birçok deniz savaşı ve gemi sahnesi de yaptı.
Kendi doğduğu şehir Feodosya’ya da güçlü bir bağlılığı vardı. Orada sanat galerisi kurdu, şehrin kültürel hayatına katkı verdi ve hayatının sonuna kadar Feodosya ile bağını sürdürdü. Bugün Feodosya’daki Ayvazovski Galerisi, onun mirasının en önemli merkezlerinden biridir.
Ayvazovski 1900’de hayatını kaybettiğinde ardında, deniz resminin neredeyse bağımsız bir şiir dili haline geldiği büyük bir sanat mirası bıraktı. Onun eserleri bugün Rusya, Ermenistan, Türkiye ve dünya sanat tarihinde farklı yönleriyle sahiplenilir. Çünkü Ayvazovski, Karadeniz’den Akdeniz’e, İstanbul’dan Kırım’a uzanan geniş bir deniz kültürünün ressamıdır.
1907 – Osmanlı resminin öncü isimlerinden Şeker Ahmet Paşa hayatını kaybetti.
5 Mayıs 1907’de Şeker Ahmet Paşa, asıl adıya Ahmet Ali, Osmanlı resim sanatının Batılı anlamda gelişmesinde öncü rol oynayan isimlerden biridir. “Şeker” lakabını yumuşak huylu, zarif ve nazik kişiliği nedeniyle aldığı anlatılır. Ancak sanat tarihindeki yeri yalnız kişiliğinden değil, Osmanlı’da modern resmin kuruluş kuşağında yer almasından gelir.
Şeker Ahmet Paşa, 1841’de Üsküdar’da doğdu. Askerî eğitim aldı ve Mekteb-i Harbiye çevresinde yetişti. O dönemde Osmanlı’da resim eğitimi büyük ölçüde askerî okullar üzerinden gelişiyordu. Harita, topografya, perspektif ve çizim bilgisi askerî eğitim için gerekliydi; ama bu teknik çizim geleneği zamanla sanatçı kuşaklarının da yetişmesini sağladı. Şeker Ahmet Paşa da bu ortamdan çıkan önemli ressamlardan biri oldu.
Yeteneği fark edilince Paris’e gönderildi. Paris’te dönemin sanat ortamını tanıdı, Batı resminin tekniklerini öğrendi. Bu eğitim, onun sanat anlayışını derinden etkiledi. Osmanlı’da klasik minyatür ve bezeme geleneğinden farklı olarak, tuval resmi, perspektif, ışık-gölge, natürmort ve manzara gibi Batılı türlerin gelişmesinde Şeker Ahmet Paşa’nın kuşağı belirleyici oldu.
Şeker Ahmet Paşa özellikle natürmortları ve orman manzaralarıyla tanınır. Meyveler, çiçekler, av hayvanları, orman içleri, ağaçlar ve doğa parçaları onun resimlerinde dikkat çeker. Tablolarında sakin, ağırbaşlı ve derinlikli bir atmosfer vardır. Batı resminden öğrendiği teknikleri Osmanlı duyarlılığıyla birleştiren bir ressamdır. Eserlerinde gösterişli tarih sahnelerinden çok, doğaya ve nesnelere dikkatle bakan bir göz hissedilir.
Onun en önemli katkılarından biri, Osmanlı’da resmin kurumsallaşmasına yaptığı hizmettir. 1873’te İstanbul’da düzenlenen ilk önemli resim sergisinden birinin hazırlanmasında rol aldı. Bu sergiler, Osmanlı toplumunda resmin yalnız saray ya da okul çevresinde değil, kamusal kültür hayatında da görünür hale gelmesi açısından önemliydi. Şeker Ahmet Paşa bu nedenle aynı zamanda sanat ortamı kurucularından biri olarak da görülmelidir.
Saray çevresinde de görev aldı. Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid dönemlerinde tanındı. Osmanlı sarayının Batılı sanatlara ilgisinin arttığı bir dönemde, Şeker Ahmet Paşa gibi ressamlar hem sanatçı hem de kültürel temsilci konumundaydı. Onlar, Osmanlı modernleşmesinin görsel dilini kuran isimlerdi.
Bugünden bakıldığında Şeker Ahmet Paşa’nın resimleri bize yalnız sanat estetiği sunmaz; Osmanlı’nın 19. yüzyılda Batı’yla kurduğu karmaşık ilişkiyi de gösterir. Bir yanda Avrupa akademik resmi, diğer yanda Osmanlı’nın kendi görme biçimi vardır. Şeker Ahmet Paşa’nın eserleri bu geçiş döneminin izlerini taşır.
Onu Osman Hamdi Bey, Süleyman Seyyid ve Halil Paşa gibi isimlerle birlikte düşünmek gerekir. Bu kuşak, Türkiye’de modern resim sanatının temelini atan kuşaktır. Şeker Ahmet Paşa’nın öncülüğü olmasaydı, Osmanlı’da ve ardından Cumhuriyet’te resmin kurumsal gelişimi daha farklı bir çizgi izleyebilirdi.
Bu yüzden Şeker Ahmet Paşa, Osmanlı’da modern tuval resminin gelişmesine katkı veren, sergi kültürünü başlatan, doğaya ve nesnelere Batılı tekniklerle ama yerli bir duyarlılıkla bakan öncü sanatçılardan biridir. Türk resim tarihinin başlangıç sayfalarında onun adı güçlü biçimde yer alır.
1916 – Amerikan Deniz Piyadeleri Dominik Cumhuriyeti’ni işgal etti.
5 Mayıs 1916’da Amerikan Deniz Piyadeleri, Karayipler’deki Dominik Cumhuriyeti’ni işgal etti. Bu işgal, ABD’nin 20. yüzyıl başında Latin Amerika ve Karayipler’de yürüttüğü müdahaleci politikanın önemli örneklerinden biridir.
Dominik Cumhuriyeti o dönemde ağır bir siyasi istikrarsızlık içindeydi. Hükümetler sık sık değişiyor, iç çatışmalar yaşanıyor, borçlar ve gümrük gelirleri üzerinden dış baskılar artıyordu. ABD ise Karayipler’de Avrupa devletlerinin, özellikle de alacaklı ülkelerin müdahalesini istemiyordu. Monroe Doktrini ve ardından gelen Roosevelt Corollary anlayışıyla Washington, Latin Amerika’da “düzeni sağlama” bahanesiyle doğrudan müdahaleleri meşru görmeye başlamıştı.
ABD açısından Dominik Cumhuriyeti’nin önemi stratejikti. Karayipler, Panama Kanalı’nın güvenliği bakımından hayati görülüyordu. 1914’te Panama Kanalı açılmıştı ve ABD, bu yeni deniz yolunun çevresindeki bölgelerde kendi denetimi dışında güçlü bir siyasi kriz istemiyordu. Bu nedenle Dominik Cumhuriyeti’ndeki iç karışıklıklar, Washington’da bölgesel güvenlik sorunu olarak değerlendiriliyordu.
İşgalin gerekçesi, ülkede istikrarı sağlamak, borçların yönetimini denetlemek ve Amerikan çıkarlarını korumaktı. Fakat pratikte bu, Dominik Cumhuriyeti’nin egemenliğinin ciddi biçimde sınırlanması anlamına geldi. ABD askerî yönetimi ülkede idari düzenlemeler yaptı, mali yapıyı kontrol altına aldı, kamu kurumlarını yeniden düzenledi ve yerel güvenlik gücü oluşturdu. Bu süreçte Dominik halkının bir bölümü Amerikan varlığına karşı çıktı.
İşgal 1916’dan 1924’e kadar sürdü. Bu sekiz yıl boyunca Dominik Cumhuriyeti, fiilen Amerikan askerî denetimi altında kaldı. ABD yönetimi yollar, altyapı ve bazı idari reformlar yaptığını savundu; fakat bu reformlar bağımsız bir ülkenin kendi iradesiyle değil, dışarıdan gelen bir askerî güç gölgesinde yürütüldüğü için uzun süre tartışmalı kaldı. Ayrıca işgal, Dominik siyasetinde askerîleşmeyi güçlendiren kurumların oluşmasına da zemin hazırladı.
Bu dönemin uzun vadeli etkilerinden biri, daha sonra Dominik Cumhuriyeti’nde büyük rol oynayacak olan güvenlik yapılanmasının güçlenmesidir. ABD işgali sırasında oluşturulan yerel kolluk ve askerî yapılar, ilerleyen yıllarda ülke siyasetinde belirleyici olacak kadroların yükselmesine imkân verdi. Bu bağlamda daha sonra ülkeyi uzun süre diktatörlükle yönetecek Rafael Trujillo’nun yükselişine giden zemin de bu dönemin mirası içinde değerlendirilir.
Bu yüzden 5 Mayıs 1916’da gerçekleşen Amerikan Deniz Piyadeleri’nin Dominik Cumhuriyeti’ni işgali, ABD’nin Karayipler’i kendi arka bahçesi gibi gördüğü dönemin açık örneklerinden biridir. Bu olay, “istikrar sağlama” söylemiyle yapılan dış müdahalelerin bir ülkenin egemenliğini, kurumlarını ve gelecekteki siyasi dengesini nasıl derinden etkileyebileceğini gösteren önemli bir tarihtir.
1919 – Türk sinemasının ve dublaj tarihinin unutulmaz seslerinden Hayri Esen doğdu.
5 Mayıs 1919’da Hayri Esen doğdu. Türk tiyatro ve sinema oyuncusu, radyo sanatçısı ve özellikle seslendirme sanatçısı olarak Türkiye’nin kültür hafızasında özel bir yer edindi. Onu yalnız kamera karşısındaki rolleriyle değil, milyonlarca insanın kulağına yerleşen sesiyle hatırlamak gerekir.
Hayri Esen, tiyatro kökenli bir sanatçıydı. Sahne disiplini, diksiyonu, ses kontrolü ve karakter kurma becerisi, onun daha sonra sinema ve dublaj alanında güçlü bir yere gelmesini sağladı. Türkiye’de özellikle 1950’ler, 1960’lar ve 1970’lerde sinema seyircisi, birçok oyuncuyu kendi doğal sesiyle değil, dublaj sanatçılarının sesiyle tanıdı. Bu nedenle Hayri Esen gibi isimler, Yeşilçam’ın görünmeyen ama çok belirleyici kahramanları arasında sayılmalıdır.
Hayri Esen’in sesi, dönemin birçok önemli oyuncusuyla özdeşleşti. Özellikle Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Kartal Tibet ve başka birçok Yeşilçam yıldızının filmlerinde onun sesini duymak mümkündü. Seyirci çoğu zaman perdede gördüğü oyuncunun sesiyle Hayri Esen’in sesini birbirinden ayırmazdı; çünkü dublaj, karakterin duygusunu tamamlayan asli bir parçaya dönüşürdü. Bir bakıma Hayri Esen, Türk sinemasında birçok erkek kahramanın “duyulan yüzü” oldu.
Bu ayrıntı önemlidir. Yeşilçam’da oyunculuk yalnız görüntüyle kurulmazdı. Ses tonu, vurgu, nefes, öfke, aşk, hüzün ve kahramanlık duygusu çoğu zaman dublaj sanatçısının emeğiyle seyirciye geçerdi. Hayri Esen’in tok, temiz ve etkileyici sesi; romantik jönlerden tarihî kahramanlara, dramatik karakterlerden macera filmlerine kadar geniş bir alanda kullanıldı.
Kamera karşısında da çeşitli film ve tiyatro çalışmalarında yer aldı. Ancak asıl büyük etkisi, Türkiye’de seslendirme sanatının saygın ve yaratıcı bir alan olarak yerleşmesine yaptığı katkıdır. Dublaj bazen yanlış biçimde yalnız “başkasının sözünü okumak” sanılır. Oysa iyi seslendirme, oyunculuğun başka bir biçimidir. Sanatçı, ekrandaki bedene ruh, ritim ve duygu verir. Hayri Esen bu işi ustalık seviyesinde yapan isimlerden biriydi.
Onun sesinin bu kadar hatırlanmasının bir nedeni de dönemin medya düzenidir. Televizyonun yaygınlaşmasından önce sinema salonları, radyo temsilleri ve dublajlı filmler geniş kitlelerin ortak hafızasını kuruyordu. Hayri Esen’in sesi, bu ortak hafızanın içinde tekrar tekrar duyuldu. Bir kuşak için onun sesi, Yeşilçam’ın kahramanlık, aşk ve dram tonunun ayrılmaz parçası haline geldi.
Hayri Esen 1977’de hayatını kaybetti. Ardında yalnız oynadığı roller değil, Türk sinemasının ses dünyasına kazınmış güçlü bir iz bıraktı. Bugün Yeşilçam filmleri yeniden izlendiğinde, onun sesi hâlâ dönemin ruhunu taşıyan en tanıdık unsurlardan biri olarak duyulur.
1921 – Coco Chanel, Chanel No. 5’i piyasaya sundu; modern parfüm tarihinin en ünlü kokularından biri doğdu.
5 Mayıs 1921’de Parisli modacı Coco Chanel, dünyanın en ünlü parfümlerinden biri haline gelecek olan Chanel No. 5’i piyasaya sundu. Bu parfüm; lüks tüketim, kadın imajı, moda ve marka tarihinin en güçlü simgelerinden biri olarak kabul edilir.
Coco Chanel, 20. yüzyıl modasını değiştiren en önemli isimlerden biriydi. Kadın giyiminde korselerden, ağır süslemelerden ve katı kalıplardan uzaklaşarak daha sade, rahat, modern ve hareketli bir tarz ortaya çıkardı. Kadınların gündelik hayatta daha özgür hareket edebilmesini sağlayan kıyafetler, küçük siyah elbise, sade çizgiler, erkeksi kesimlerden alınan ilham ve lüksü abartıdan arındıran anlayış onun moda devriminin parçalarıydı. Chanel No. 5 de bu sade ama güçlü estetik anlayışın koku dünyasındaki karşılığı oldu.
Parfümün arkasındaki teknik isim Ernest Beaux idi. Rus Çarlığı sarayı için de çalışmış deneyimli bir parfümördü. Chanel, Beaux’dan klasik çiçek kokularından farklı, modern kadını temsil edecek bir parfüm istedi. O dönem birçok kadın parfümü tek bir çiçek kokusuna yaslanıyordu; gül, menekşe ya da yasemin gibi daha tanıdık ve doğrudan kokular öne çıkıyordu. Chanel ise daha soyut, daha temiz, daha şehirli ve daha kalıcı bir koku arıyordu.
Chanel No. 5’i farklı yapan şeylerden biri aldehit kullanımıydı. Aldehitler parfüme parlak, sabunsu, temiz ve soyut bir etki veriyordu. Bu sayede parfüm, yalnız belirli bir çiçeği taklit etmiyor; daha karmaşık, modern ve tanımlanması zor bir koku kimliği kuruyordu. İçinde yasemin, gül, ylang-ylang, sandal ağacı, vetiver ve misk gibi notalar bulunsa da Chanel No. 5’in asıl gücü, tek tek notalardan çok bütünsel etkisindeydi.
Adındaki “No. 5” ifadesi de meşhur bir hikâyeye dayanır. Coco Chanel’e Ernest Beaux tarafından farklı numaralarla hazırlanmış örnekler sunuldu. Chanel’in beş numaralı örneği seçtiği ve 5 rakamını uğurlu gördüğü anlatılır. Ayrıca koleksiyonlarını ayın beşinci günü sunmayı sevdiği de söylenir. Böylece parfüm, romantik ya da süslü bir isim yerine son derece sade ve modern bir adla piyasaya çıktı: Chanel No. 5.
Şişe tasarımı da dönemi için dikkat çekiciydi. O yıllarda parfüm şişeleri genellikle çok süslü, kıvrımlı ve gösterişli olurdu. Chanel No. 5 ise sade, geometrik ve neredeyse eczane şişesini andıran bir formdaydı. Bu sadelik, Chanel’in moda anlayışıyla uyumluydu. Lüksün bağırarak değil, kendinden emin bir yalınlıkla kurulabileceğini gösteriyordu.
Parfümün popüler kültürdeki en büyük sıçramalarından biri Marilyn Monroe ile geldi. Monroe’ya gece yatarken ne giydiği sorulduğunda “sadece birkaç damla Chanel No. 5” dediği anlatılır. Bu söz, parfümü yalnız bir koku olmaktan çıkarıp kadınsılık, cazibe ve ikonlaşmış lüks imgelerinden birine dönüştürdü. Daha sonra Catherine Deneuve, Nicole Kidman, Audrey Tautou, Brad Pitt, Marion Cotillard gibi birçok ünlü isim Chanel No. 5 kampanyalarında yer aldı.
Chanel No. 5’in önemi, yüz yılı aşkın süredir hâlâ tanınır olmasından gelir. Moda ve kozmetik dünyasında trendler çok hızlı değişir; ama Chanel No. 5, 20. yüzyılın başından bugüne kadar lüks parfüm denince ilk akla gelen isimlerden biri olarak kalmayı başardı. Bu da onun yalnız iyi pazarlanmış bir ürün değil, güçlü bir kültürel sembol olduğunu gösterir.
1925 – Atatürk Orman Çiftliği’nin kuruluş çalışmaları başladı.
5 Mayıs 1925’te Atatürk Orman Çiftliği’nin kuruluş çalışmalarına başlandı. Ankara’nın bozkır şartlarında kurulan bu çiftlik, Cumhuriyet’in toprağa, üretime, modern tarıma ve başkent Ankara’nın dönüşümüne dair en sembolik projelerinden biri oldu.
Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet’in yeni başkenti Ankara’da örnek bir tarım alanı kurulmasını istiyordu. O yıllarda Ankara, bugünkü görünümünden çok uzaktı. Kurak, ağaçsız, bozkır karakteri ağır basan, altyapısı sınırlı bir şehirdi. Atatürk’ün seçtiği arazi için bazı uzmanların “burada verimli tarım yapılamaz” dediği anlatılır. Fakat zaten projenin anlamı biraz da buydu: Zor görünen bir toprağın bilimsel yöntemlerle, emekle ve planlamayla nasıl dönüştürülebileceğini göstermek.
Çiftlik için Ankara çevresinde geniş araziler satın alındı. Bataklık alanların kurutulması, toprağın ıslah edilmesi, ağaçlandırma, sulama, modern tarım tekniklerinin denenmesi, hayvancılık ve gıda üretimi bu projenin temel başlıklarıydı. Burada amaç yalnız ürün almak değildi; halka ve çiftçiye örnek olacak bir model kurmaktı. Modern tarım makineleri, yeni üretim yöntemleri, fidanlıklar, bağcılık, süt ve gıda üretimi gibi alanlarda uygulamalı bir Cumhuriyet laboratuvarı oluşturulmak istendi.
Atatürk Orman Çiftliği, kısa süre içinde Ankara’nın sosyal hayatında da özel bir yere sahip oldu. Çiftlik yalnız üretim yapılan kapalı bir alan değildi. Halkın gezebildiği, dinlenebildiği, doğayla temas kurabildiği, süt, yoğurt, dondurma, bira, şarap, meyve suyu gibi ürünlerin üretildiği bir yaşam alanına dönüştü. Ankara halkı için çiftlik, Cumhuriyet başkentinin bozkır içinde nefes aldığı yerlerden biri haline geldi.
Bu projenin ideolojik anlamı da açıktır. Cumhuriyet, yalnız kanunlarla ve kurumlarla değil, toprağı işleme biçimiyle de yeni bir toplum kurmak istiyordu. Atatürk Orman Çiftliği, “köylü milletin efendisidir” sözünün pratik karşılıklarından biri olarak düşünülebilir. Üretimin bilimle, doğanın planlamayla, tarımın sanayi ve gıda teknolojisiyle birleşebileceği gösterilmek isteniyordu.
Atatürk, çiftliği daha sonra Hazine’ye bağışladı. Bu bağış, çiftliğin kişisel bir mülk değil, Cumhuriyet’e ve halka bırakılmış bir kamusal miras olarak görülmesi gerektiğini gösterir. Bu nedenle Atatürk Orman Çiftliği’nin sonraki yıllarda nasıl korunduğu, arazilerinin nasıl kullanıldığı, yapılaşma ve kamusal miras tartışmaları Türkiye’de sık sık gündeme geldi. Çünkü burası yalnız bir arazi değil, Cumhuriyet’in kuruluş hafızasının parçasıdır.
Atatürk Orman Çiftliği’nin sembolik değeri bugün de sürüyor. Ankara’nın yeşil alan ihtiyacı, kentleşme baskısı, tarım mirası, gıda üretimi ve kamusal alan tartışmaları düşünüldüğünde AOÇ hâlâ güncel bir başlıktır. Onu sıradan bir çiftlik gibi görmek yanlıştır; burası başkentin doğayla, üretimle ve Cumhuriyet’in modernleşme iddiasıyla kurduğu ilişkinin en görünür mekânlarından biridir.
Atatürk Orman Çiftliği, bozkırda modern tarım, yeşil alan, üretim kültürü ve kamusal miras yaratma iddiasının adıdır. Cumhuriyet’in “imkânsız denilen yerde bile akıl, emek ve bilimle yeni bir hayat kurulabilir” düşüncesinin Ankara’daki en somut örneklerinden biri olarak hatırlanmalıdır.
1925 –Mustafa Kemal’e suikast girişimi davasında Manok Manukyan hakkında idam kararı verildi; infaz ertesi gün Ankara’da gerçekleştirildi.
5 Mayıs 1925’te, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa’ya suikast girişimi gerekçesiyle yargılanan Manok Manukyan, Ankara İstiklâl Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
Olayın arka planında, Cumhuriyet’in henüz çok genç olduğu bir dönemin güvenlik atmosferi vardı. Saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmiş, hilafet kaldırılmış, yeni rejim kendi kurumlarını kurmaya çalışıyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik farklı suikast girişimleri ve tehditler, Ankara yönetimi tarafından son derece ciddiye alınıyordu. Manok Manukyan olayı da bu erken Cumhuriyet güvenlik dosyalarından biri olarak kayıtlara geçti.
Dönemin belgelerine ve bu belgeler üzerinden yapılan çalışmalara göre girişimin Yunanistan’daki bazı Ermeni komiteci çevrelerle bağlantılı olduğu, Manukyan’ın Türkiye’ye geçerek Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik bir saldırı hazırlığı içinde bulunduğu iddia edildi. Manok Manukyan yakalandıktan sonra Emniyet-i Umumiye’de sorgulandı, ardından Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edildi. Atatürk Araştırma Merkezi’nde yayımlanan çalışmada, Manukyan’ın sorgusunda suçlamaları kabul ettiği ve mahkeme tarafından idama mahkûm edildiği aktarılır.
Bu dava, 1926’daki İzmir Suikastı kadar geniş çaplı ve siyasi sonuçları büyük bir dosya değildir. Ancak erken Cumhuriyet’in kendisini tehdit altında hissettiği dönemi anlamak açısından önemlidir. Yeni rejim hem içeride muhalefetle hem dışarıda eski hesaplaşmalarla hem de Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden şiddet ve intikam siyasetinin kalıntılarıyla karşı karşıyaydı. Bu nedenle Cumhurbaşkanı’na yönelik her suikast ihtimali, doğrudan devletin bekasına yönelik saldırı olarak görülüyordu.
Burada dikkatli olunması gereken bir nokta daha var. Manok Manukyan’ın idamına ait olduğu iddia edilen bazı fotoğraflar ve sosyal medya paylaşımları doğru değildir. Özellikle “şapka takmadığı için idam edilen kişi” ya da “Manok Manukyan’ın idam fotoğrafı” diye dolaşıma sokulan görsellerin başka kişilere ait olduğu yönünde teyit çalışmaları vardır.
Manok Manukyan davası, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya yönelik tehdit algısını, İstiklâl Mahkemeleri’nin olağanüstü yargı rolünü ve yeni devletin güvenlik reflekslerini gösteren dikkat çekici olaylardan biridir.
1929 – Yeşilçam’ın “Taçsız Kral”ı Ayhan Işık doğdu.
5 Mayıs 1929’da Ayhan Işık doğdu. Asıl adı Ayhan Işıyan olan sanatçı, Türk sinemasının en büyük yıldızlarından biri oldu. Özellikle 1950’lerden 1970’lere uzanan dönemde Yeşilçam’ın jön tipini belirleyen, sinema seyircisinin hafızasına “yakışıklı, gururlu, mert ve romantik erkek” imgesiyle yerleşen başrol oyuncularından biriydi.
Ayhan Işık yalnız yakışıklılığıyla öne çıkan bir oyuncu değildi. Onun yıldızlığında yüzü kadar duruşu, bakışı, sesi, beden dili ve perdedeki ağırlığı da etkiliydi. Yeşilçam’da “jön” kavramı onunla daha yerleşik bir anlam kazandı. Romantik melodramlarda sevdiği kadın için mücadele eden, aile dramlarında onurlu duruşunu koruyan, polisiye ve macera filmlerinde güçlü erkek karakterleri taşıyan bir oyuncu profili çizdi.
İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi aldı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Ayhan Işık yalnız sinema oyuncusu değil, görsel sanatlarla da ilgilenen bir isimdi. Sinemaya geçişi ise dönemin dergi ve yarışma kültürüyle oldu. Yıldız dergisinin açtığı yarışmayla dikkat çekti ve Yeşilçam’a adım attı. Bu tür yarışmalar, o yıllarda sinemaya yeni yüzler kazandıran önemli kapılardan biriydi.
1951 yapımı Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan filmiyle sinemaya başladı. Ardından kısa sürede büyük bir çıkış yakaladı. Kanun Namına filmi, onun kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri kabul edilir. Lütfi Akad’ın yönettiği bu film, Türk sinemasında polisiye-gerilim anlatısının gelişiminde özel bir yere sahiptir. Ayhan Işık da bu filmle yalnız yakışıklı bir yüz olmadığını, daha sert ve dramatik rolleri de taşıyabileceğini gösterdi.
Sonraki yıllarda Öldüren Şehir, İngiliz Kemal Lawrens’a Karşı, Küçük Hanımefendi, Acı Hayat, Şoför Nebahat, Otobüs Yolcuları, Kezban, Ayrı Dünyalar gibi çok sayıda filmde rol aldı. Belgin Doruk, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve daha birçok büyük oyuncuyla kamera karşısına geçti. Özellikle romantik filmlerdeki karizması, onu dönemin kadın seyircileri için büyük bir yıldız haline getirdi.
Ayhan Işık’ın lakabı Taçsız Kral’dı. Bu lakap, onun yalnız popülerliğini değil, Yeşilçam içindeki ayrıcalıklı konumunu da anlatır. Türk sinemasında star sisteminin oluştuğu dönemde, Ayhan Işık seyirciyi salona çeken isimlerden biriydi. Afişte onun adını görmek, film için başlı başına bir satış gücüydü.
Bir dönem Amerika’ya giderek şansını Hollywood’da denemek istedi. Bu girişim beklediği büyük sonucu vermedi; fakat onun Türk sinemasının sınırlarını aşma arzusunu göstermesi bakımından önemlidir. Yeşilçam’ın teknik ve ekonomik imkânları sınırlıyken, Ayhan Işık uluslararası oyunculuk ve yıldızlık fikrine de ilgi duyan bir sanatçıydı.
Ayhan Işık’ın özel yanı, Yeşilçam melodramının erkek kahraman tipini taşıma biçimidir. Onun karakterleri çoğu zaman kolay kolay eğilmeyen, gururunu kaybetmeyen, aşkı ciddiye alan, haksızlığa karşı duran erkeklerdi. Bu tip bugün bazı yönleriyle eski ve kalıplaşmış görünebilir; ama dönemin seyircisi için güven, mertlik ve romantik sadakat duygusunu temsil ediyordu.
1979’da henüz 50 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölümü, Türk sineması için büyük bir kayıp oldu. Çünkü Ayhan Işık, Yeşilçam’ın altın çağını temsil eden yüzlerden biriydi. Onun ardından Türk sinemasındaki jön anlayışı da değişmeye başladı; 1980’lere doğru bambaşka bir dönem açıldı.
1936 – İtalyan birlikleri Addis Ababa’ya girdi; Etiyopya’nın işgali tamamlandı.
5 Mayıs 1936’da İtalyan birlikleri, Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya girdi. Bu olay, Faşist İtalya lideri Benito Mussolini’nin Afrika’da imparatorluk kurma hayalinin en büyük adımlarından biri oldu. Aynı zamanda Milletler Cemiyeti’nin saldırgan devletleri durdurmakta ne kadar zayıf kaldığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak tarihe geçti.
İtalya’nın Etiyopya’ya saldırısı 1935’te başlamıştı. Mussolini, İtalya’yı Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı gibi göstermek, ülkesine sömürge alanları kazandırmak ve faşist rejimin gücünü dünyaya kanıtlamak istiyordu. Etiyopya ise Afrika’da bağımsızlığını koruyabilmiş az sayıdaki devletten biriydi. İtalya’nın hedefi; 1896’daki Adwa yenilgisinin intikamını almaktı. Adwa’da Etiyopya ordusu İtalyanları yenmiş ve bu zafer, Afrika tarihinde sömürgeciliğe karşı en büyük direniş sembollerinden biri haline gelmişti.
1935-1936’daki işgal sırasında İtalyan ordusu modern silahlar, uçaklar, tanklar ve kimyasal gazlar kullandı. Etiyopya ordusu ise büyük ölçüde daha sınırlı imkânlarla direnmeye çalıştı. İtalyanların özellikle hardal gazı kullanması, savaşın en karanlık yönlerinden biridir. Sivil halk, köyler, su kaynakları ve askerî birlikler bu saldırılardan etkilendi. Bu yönüyle Etiyopya işgali, yalnız klasik bir askerî harekât değil, sömürgeci şiddetin ve faşist savaş anlayışının açık bir örneğiydi.
Etiyopya İmparatoru Haile Selassie, başkent düşmeden önce ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Daha sonra Milletler Cemiyeti’nde yaptığı konuşmayla dünyaya seslendi. Konuşmasında, Etiyopya’ya yapılan saldırının yalnız kendi ülkesine değil, bütün küçük devletlerin güvenliğine yönelik bir tehdit olduğunu vurguladı. Fakat Milletler Cemiyeti’nin yaptırımları zayıf kaldı; İngiltere ve Fransa, Mussolini’yi Almanya’ya fazla yaklaştırmamak için kararlı bir tutum sergilemedi. Bu da uluslararası sistemin saldırgan faşist rejimler karşısındaki zaafını ortaya koydu.
Addis Ababa’nın düşmesinden birkaç gün sonra Mussolini, Roma’da İtalyan İmparatorluğu’nun kurulduğunu ilan etti. Etiyopya; Eritre ve İtalyan Somalisi ile birlikte İtalyan Doğu Afrikası adı altında birleştirildi. Ancak bu hâkimiyet hiçbir zaman tam anlamıyla sakin ve kalıcı olmadı. Etiyopyalı direnişçiler, işgal boyunca farklı bölgelerde mücadeleyi sürdürdü.
İtalya’nın Etiyopya’daki yönetimi sert baskılar, infazlar, toplu cezalandırmalar ve ırkçı sömürge politikalarıyla anıldı. 1937’de Addis Ababa’da İtalyan Genel Valisi Rodolfo Graziani’ye yönelik suikast girişiminin ardından yapılan büyük misillemeler, işgalin en kanlı sayfalarından biri oldu. Binlerce Etiyopyalının öldürüldüğü bu süreç, İtalyan faşizminin Afrika’daki gerçek yüzünü gösterdi.
Etiyopya işgali kalıcı olmadı. II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz destekli Etiyopya kuvvetleri ve direnişçiler ilerledi; Haile Selassie 1941’de Addis Ababa’ya geri döndü. Böylece İtalyan işgali sona erdi. Fakat 1936’daki işgal, Afrika sömürge tarihi ve II. Dünya Savaşı’na giden yol açısından büyük bir uyarı işaretiydi.
1947 – İzmit Türk Musiki Derneği kuruldu.
5 Mayıs 1947’de, ilk adıyla İzmit Musiki Cemiyeti kuruldu. Bugün Kocaeli Büyükşehir Musiki Derneği adıyla bilinen bu yapı, Kocaeli’nin en eski ve en köklü kültür-sanat kurumlarından biri olarak kabul edilir. İzmit’in çoğu zaman sanayi, liman, tren yolu ve ticaret kimliğiyle anılması doğaldır; fakat bu derneğin hikâyesi, şehrin aynı zamanda güçlü bir musiki ve cemiyet hayatı hafızası taşıdığını gösterir.
Derneğin kuruluşu, aslında 1930’ların sonlarında İzmit’te canlanan Türk sanat müziği ilgisinin devamıydı. 1938’de Vecdi Seyhun’un Halkevi’nde ders vermesiyle şehirde Türk sanat müziği zevki yeniden canlanmış; aynı yıl verilen konserlerde Vecdi Seyhun piyanoda, veznedar Ethem Bey kemençede, kimyager Cemal Ateşman kanunda yer almış, solistliği ise Ali Koç Demirören üstlenmiştir. Bu küçük ama etkili musiki çevresi, ileride kurulacak cemiyetin fikrî ve duygusal zeminini hazırlamıştır.
Kuruluşun merkezinde Ali Koç Demirören ve onun çevresindeki musiki meraklıları vardı. Dernek başkanı Vehbi Hopalı’nın aktardığına göre, Ali Koç Demirören çok iyi bir ses ve şefti; camilerde Kur’an okuyor, kamet getiriyor, mevlitlerde sesiyle İzmitlileri etkiliyordu. Bu insanlar zaman zaman dost meclislerinde bir araya geliyor, musiki icra ediyor, sonra da bu dağınık çalışmanın bir cemiyet çatısı altında toplanması gerektiğini düşünüyordu. Hopalı’nın ifadesiyle, “Bir cemiyet kuralım, darmadağın olmasın” fikri böyle doğdu.
Ali Koç Demirören başkanlığındaki heyet, dönemin İzmit Valisi Rükneddin Nasuhioğlu’na bir dilekçe vererek müzik çalışmalarının resmî bir dernek çatısı altında toplanmasını talep etti. Kurucu üyeler arasında Ali Koç Demirören, Kazım Kamay, Süreyya Biyenç, Ahmet Sakızlı, Osman Çakar, Fahir Birim, Salih Yağmuroğlu, İsmet Durmuş, İbrahim Baysal ve Nedim Tekercioğlu yer aldı. Derneğin kuruluşunda Vali Rükneddin Nasuhioğlu ile 6. Kolordu Komutanı Nurettin Baran’ın teşvik ve himayesinden de söz edilir.
İlk başkanlık görevi kısa süreyle Ahmet Sakızlı tarafından yürütüldü. Yerel anlatılarda Ahmet Sakızlı’nın o dönem İzmit Oğuz Sineması ve daha sonra Şehir Restoran işletmeciliğiyle ilgilendiği, işlerinin yoğunluğu nedeniyle birkaç ay sonra görevden ayrıldığı belirtilir. Ardından Kocaeli Barosu’nun eski başkanlarından ve bestekâr kimliğiyle de bilinen Zeki Arif Ataergin başkan oldu. O da kısa süre sonra görevinden ayrıldı. Daha sonra başkanlık görevini Kanuni Osman Çakar üstlendi. Osman Çakar’ın SEKA’da inşaat bakım fen memuru olarak çalıştığı ve iyi bir keman ustası olduğu aktarılır.
Dernek ilk çalışmalarını eski Balık Pazarı çevresinde, daha sonra Yardım Sevenler Derneği’nin salonlarında sürdürdü. İlk konserini ise 18 Ekim 1947’de Halkevi salonunda verdi. Bu ayrıntı çok önemli; çünkü Halkevleri, Cumhuriyet döneminde kültür, sanat, eğitim ve halkla temas faaliyetlerinin en canlı merkezlerindendi. İzmit Musiki Cemiyeti’nin ilk konserini Halkevi’nde vermesi, derneğin yalnız kapalı bir meraklılar topluluğu değil, şehirle temas eden kamusal bir kültür kurumu olarak doğduğunu gösterir.
Derneğin amacı yalnız konser vermek değildi. Türk musikisini sevdirmek ve yaymak, ses ve Türk müziği enstrümanları bakımından yetenekli kişileri çalışmalara katmak, koro, solo ve enstrüman çalışmalarını yürütmek, şef yetişmesine katkı sağlamak ve bu çalışmaları konserlerle halka sunmak amacıyla faaliyet gösterdiği belirtilir. Yani dernek, bir bakıma İzmit’te Türk sanat müziğinin okulu, sahnesi ve hafıza merkezi gibi çalıştı.
Bu kurumun önemini anlamak için İzmit’in sosyal yapısına bakmak gerekir. Kurucular arasında memurlar, esnaf, sanat meraklıları ve sanayi kurumlarında çalışan kişiler vardı. Kurucular arasında dönemin sanayi işletmelerinde görev alan isimlerin bulunmasını, İzmit’in o yıllarda bile yoğun bir sanayi kenti olduğunun göstergesi olarak değerlendirilir. Bu çok değerli bir ayrıntıdır. Çünkü İzmit’te musiki, yalnız elit bir salon zevki değil; sanayi kentine dönüşen bir şehirde memurun, iş insanının, esnafın, sanat meraklısının bir araya geldiği ortak bir kültür alanıydı.
Dernek yıllar içinde çok güçlü bir üretim ve eğitim çizgisi oluşturdu. 1973’e kadar binin üzerinde konser verdi ve yetiştirdiği 20 elemanı radyo ve televizyona gönderdi. Bu sayı, derneğin yalnız yerel ölçekte güzel konserler veren bir topluluk olmadığını, aynı zamanda sanatçı yetiştiren bir okul işlevi gördüğünü gösterir.
Derneğin tarihinde önemli şefler ve sanatçılar da yer aldı. Ali Koç Demirören’in yanı sıra Sadun Aksüt, Mustafa Sağyaşar, Mithat Özyılmazer, Murat Büyükkaya ve Erdinç Çelikkol gibi isimler derneğe emek verdi. Derneğin konserlerinde ise Avni Anıl, Müzeyyen Senar, Melihat Gülses, Alaeddin Yavaşça, Ahmet Özhan gibi Türkiye’nin tanınmış musiki isimleri konuk olarak yer aldı.
Derneğin adı zaman içinde değişti. İlk adı İzmit Musiki Cemiyeti idi. 1994’te dönemin İzmit Büyükşehir Belediye Başkanı Sefa Sirmen’in önerisiyle İzmit Büyükşehir Musiki Derneği adını aldı. 2008’de ise Kocaeli Büyükşehir Belediyesi statüsündeki değişiklikle birlikte adı Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Musiki Derneği olarak değiştirildi. Bu değişimler, derneğin yerel bir cemiyet olarak başlayıp zamanla belediye destekli daha kurumsal bir kültür yapısına dönüştüğünü gösterir.
Dernek yalnız Kocaeli içinde kalmadı. 2010-2012 yılları arasında bir Avrupa Birliği projesi kapsamında kırk kişilik bir ekiple Türk müziğini ve kültürünü Avrupa’da tanıtmak amacıyla konserler verdi. İtalya, İspanya, İngiltere, Fransa, Danimarka ve Romanya gibi ülkeleri kapsayan bu çalışmalar, İzmit’te doğan bir musiki geleneğinin uluslararası kültür temasına da açıldığını gösterir.
Bu yüzden İzmit Musiki Cemiyeti’nin kuruluşu, sanayiyle büyüyen bir şehirde kültürün, musikinin ve gönüllü sanat emeğinin de kök saldığını gösteren önemli bir yerel tarih notudur. Bu dernek, İzmit’te Türk sanat müziğinin meşk geleneğini, koro disiplinini, konser kültürünü ve sanatçı yetiştirme çabasını yıllarca taşıdı. İzmit’in sesi yalnız fabrikalardan, trenlerden ve limandan gelmez; makamlar, şarkılar, koro provaları ve Halkevi salonlarından yükselen musiki de bu şehrin hafızasında yer tutar.
1949 – Avrupa Konseyi kuruldu; Türkiye aynı yıl kurucu çizgide yerini aldı.
5 Mayıs 1949’da Belçika, Birleşik Krallık, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç, Londra’da imzaladıkları antlaşmayla Avrupa Konseyi’ni kurdu. Bu kurum, II. Dünya Savaşı’nın yıkımından çıkan Avrupa’da demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde ortak bir siyasi zemin oluşturma arayışının ürünüydü.
Avrupa Konseyi, sık sık Avrupa Birliği ile karıştırılır; fakat ikisi aynı kurum değildir. Avrupa Birliği ekonomik ve siyasi bütünleşme projesi olarak daha sonra gelişti. Avrupa Konseyi ise daha eski bir kurumdur ve temel hedefi Avrupa’da insan hakları, demokrasi ve hukuk devleti standartlarını güçlendirmektir. Bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de içinde yer aldığı sistem, Avrupa Konseyi çatısı altında gelişti.
Kuruluşun arka planında savaş sonrası Avrupa’nın ağır travmaları vardı. Faşizm, Nazizm, savaş suçları, toplama kampları, işgaller ve milyonlarca insanın ölümü Avrupa’ya şunu göstermişti: Devletlerin sadece kendi iç hukuklarına bırakılan temel haklar, otoriter rejimler karşısında kolayca yok edilebiliyordu. Bu nedenle insan haklarını uluslararası düzeyde koruyacak yeni yapılara ihtiyaç vardı.
Avrupa Konseyi’nin en önemli sonuçlarından biri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi oldu. Sözleşme 1950’de imzaya açıldı ve zamanla Avrupa’daki bireylerin kendi devletlerine karşı hak arayabileceği güçlü bir hukuk düzeninin temelini oluşturdu. Bu sistemin en bilinen kurumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’dir. Mahkeme, Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin insan hakları ihlallerine ilişkin başvuruları değerlendirir.
Türkiye açısından bu tarih ayrıca önemlidir. Türkiye, Avrupa Konseyi’nin kurucu on devleti arasında değildi; ancak çok kısa süre sonra, Ağustos 1949’da Yunanistan’la birlikte örgüte davet edildi ve katıldı. Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’yi Avrupa Konseyi’nin kurucu üyeleri arasında sayar; çünkü Türkiye örgütün ilk genişlemesinde yer almış ve kuruluş döneminden itibaren sistemin içinde bulunmuştur.
Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne katılması, Cumhuriyet’in II. Dünya Savaşı sonrasında Batı kurumlarıyla yakınlaşma arayışının önemli adımlarından biridir. Türkiye, 1949’da Avrupa Konseyi’ne katıldı; 1952’de NATO’ya girdi; sonraki yıllarda Avrupa ile ilişkilerini farklı kanallar üzerinden sürdürdü. Bu çizgi, Türkiye’nin dış politikasında Batı kurumlarıyla bağ kurma stratejisinin erken örneklerinden biri olarak görülmelidir.
1955 – Batı Almanya tam egemenlik hakkına kavuştu; savaş sonrası işgal düzeni resmen sona erdi.
5 Mayıs 1955’te Batı Almanya, yani resmî adıyla Almanya Federal Cumhuriyeti, tam egemenlik hakkına kavuştu. Bu tarih, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya üzerinde kurulan Müttefik denetiminin büyük ölçüde sona erdiği ve Batı Almanya’nın yeniden uluslararası sistemde bağımsız bir devlet olarak hareket etmeye başladığı önemli bir dönemeçtir.
1945’te Nazi Almanyası yenilmiş, ülke Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet işgal bölgelerine ayrılmıştı. Berlin de aynı şekilde dört bölgeye bölünmüştü. Savaş sonrası Almanya, Avrupa’nın geleceği açısından en büyük güvenlik sorunuydu. Bir daha saldırgan bir Almanya doğmasın diye ülke sıkı denetim altında tutuldu.
Ancak Soğuk Savaş kısa sürede dengeleri değiştirdi. Sovyetler Birliği ile Batılı müttefikler arasındaki gerilim büyüdükçe Almanya, Doğu-Batı mücadelesinin merkezine yerleşti. 1949’da batı işgal bölgelerinde Almanya Federal Cumhuriyeti, yani Batı Almanya kuruldu. Aynı yıl Sovyet bölgesinde Alman Demokratik Cumhuriyeti, yani Doğu Almanya ortaya çıktı. Böylece Almanya fiilen iki ayrı devlete bölündü.
Batı Almanya’nın tam egemenliğe kavuşması, 1954’te imzalanan Paris Antlaşmaları’nın yürürlüğe girmesiyle mümkün oldu. Bu düzenlemelerle Batılı Müttefiklerin işgal rejimi sona erdi, Batı Almanya’nın dış ilişkilerde ve iç yönetimde bağımsız hareket alanı genişledi. Yine de bu egemenlik tamamen sınırsız değildi; Almanya’nın bölünmüşlüğü, Berlin’in özel statüsü ve Müttefiklerin bazı hakları devam ediyordu.
Bu tarihin en önemli sonuçlarından biri, Batı Almanya’nın yeniden silahlanmasının ve Batı güvenlik sistemi içine alınmasının önünü açmasıydı. Nitekim Batı Almanya kısa süre sonra NATO’ya üye oldu. Bu, Avrupa’da büyük tartışma yarattı. Daha on yıl önce bütün kıtayı savaşa sürüklemiş Almanya’nın yeniden ordu kurması bazı ülkelerde kaygıyla karşılandı. Fakat Batı Bloku açısından Sovyet tehdidine karşı güçlü bir Batı Almanya artık gerekli görülüyordu.
Batı Almanya’nın bu yeni dönemdeki lideri Konrad Adenauer idi. Adenauer, ülkesini Batı kurumlarına bağlamayı, Fransa ile düşmanlığı aşmayı, ekonomik kalkınmayı hızlandırmayı ve Almanya’yı yeniden saygın bir devlet haline getirmeyi hedefledi. Bu çizgi, sonraki yıllarda Batı Almanya’nın “ekonomik mucize” diye anılan hızlı kalkınma süreciyle birleşti.
5 Mayıs 1955’in Almanya tarihi açısından anlamı büyüktür. Bu tarih, Nazi yenilgisi ve işgal yıllarından sonra Batı Almanya’nın yeniden devlet kapasitesi kazandığı gündür. Fakat aynı zamanda Almanya’nın bölünmüşlüğünün de kalıcılaştığı bir dönemdir. Batı Almanya Batı dünyasına entegre olurken, Doğu Almanya Sovyet Bloğu içinde kaldı. Bu bölünme, 1961’de Berlin Duvarı’yla daha da görünür hale gelecek ve 1990’daki birleşmeye kadar sürecekti.
1955 – Türk maratonunun önemli isimlerinden Mehmet Terzi doğdu.
5 Mayıs 1955’te doğan Mehmet Terzi, Türk atletizminin özellikle uzun mesafe ve maraton branşında yetiştirdiği önemli sporculardan biridir. Daha sonra spor yöneticiliği de yaparak yalnız pistte ve parkurda değil, Türk atletizminin kurumsal yapısında da etkili oldu.
Mehmet Terzi’nin adı özellikle maraton ile anılır. Maraton, atletizmin en zor branşlarından biridir; yalnız hız değil, dayanıklılık, sabır, ritim, irade ve doğru yarış aklı ister. 42 kilometre 195 metrelik bu mesafe, sporcunun yalnız bedenini değil, zihnini de sınar. Terzi, bu zorlu branşta Türkiye’yi uluslararası alanda temsil eden önemli atletlerden biri oldu.
Kariyerinde Akdeniz Oyunları, Balkan yarışmaları, uluslararası maratonlar ve olimpiyat düzeyindeki mücadeleleriyle öne çıktı. Türkiye’de uzun mesafe koşularının ve maraton kültürünün daha sınırlı imkânlarla geliştiği dönemlerde yarıştı. O yıllarda bugünkü kadar gelişmiş antrenman teknolojileri, beslenme destekleri, sponsorluk imkânları ve bilimsel takip sistemleri yoktu. Bu nedenle Mehmet Terzi kuşağının başarıları, daha çok kişisel disiplin, yoğun emek ve dayanıklılık üzerine kuruluydu.
Terzi’nin sporculuk kariyerindeki en önemli başarılarından biri, uluslararası maratonlarda Türkiye adına aldığı derecelerdi. Özellikle 1983 Akdeniz Oyunları’nda maratonda altın madalya kazanması, Türk atletizmi açısından değerli bir başarı olarak hatırlanır. Bu tür dereceler, Türkiye’de atletizmin yalnız güreş, halter ya da futboldan ibaret olmayan spor hafızasında kendi yerini açmasını sağladı.
Mehmet Terzi daha sonra spor yöneticiliğine geçti ve Türkiye Atletizm Federasyonu Başkanlığı yaptı. Onun hikâyesi, Türk sporunda sık görülen bir meseleyi de hatırlatır: Futbol dışındaki branşlarda büyük emek veren sporcular çoğu zaman geniş kamuoyu tarafından yeterince tanınmaz. Oysa maraton gibi bir dalda ülkeyi temsil etmek, yıllarca süren ağır antrenmanların, sakatlık risklerinin ve büyük bir kişisel fedakârlığın sonucudur.
1955 – Türkiye’de Anneler Günü’nün kutlanmasına karar verildi; yılın annesi Nene Hatun seçildi.
5 Mayıs 1955’te, Türk Kadınlar Birliği’nin girişimiyle Türkiye’de her yıl mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasına karar verildi. Aynı yıl Türk Kadınlar Birliği, Millî Mücadele ve vatan savunması hafızasının sembol isimlerinden Nene Hatun’u “Yılın Annesi” seçti.
Anneler Günü’nün dünyadaki geçmişi daha eskiye dayanır. Bu konuda ilk önemli önerilerden biri, 1872’de Amerikalı yazar ve aktivist Julia Ward Howe’dan geldi. Howe, Amerikan İç Savaşı’nın ardından annelerin barış için bir araya gelmesini savunan bir “Anneler Günü” fikri ortaya attı. Daha sonra Anna Jarvis, annesinin anısını yaşatmak ve anneliğin toplumsal değerini görünür kılmak için kampanya yürüttü. ABD’de Anneler Günü zamanla mayıs ayının ikinci pazar günü kutlanan resmî bir güne dönüştü.
Türkiye’de ise 1955 kararı, Anneler Günü’nün toplumsal takvime girmesi bakımından dönüm noktasıdır. Türk Kadınlar Birliği’nin bu konudaki rolü önemlidir; çünkü mesele yalnız duygusal bir kutlama günü olarak değil, kadının ailedeki, toplumdaki ve ülke hafızasındaki yerinin görünür kılınması olarak ele alındı.
Nene Hatun’un yılın annesi seçilmesi de son derece sembolikti. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Erzurum’daki Aziziye Tabyası savunmasıyla hafızalara kazınan Nene Hatun, yalnız kendi çocuklarının annesi olarak değil, vatan savunmasına katılmış fedakâr Anadolu kadını imgesiyle de anılıyordu. Türk Kadınlar Birliği’nin onu seçmesi, Anneler Günü’nü yalnız çiçek, hediye ve aile içi sevgi günü olarak değil, fedakârlık, mücadele ve toplumsal hafıza günü olarak kurma çabasıydı.
Bu nokta önemli; çünkü Anneler Günü zamanla büyük ölçüde ticarileşmiş bir güne dönüştü. Oysa Türkiye’deki ilk anlamlandırma daha tarihî ve kamusal bir çerçeve taşıyordu. Nene Hatun tercihi, anneliği yalnız ev içi emekle değil, toplumun zor zamanlarında sorumluluk üstlenen kadın figürüyle birlikte düşünüyordu.
Bugün Anneler Günü Türkiye’de yaygın biçimde kutlanıyor. Ancak 5 Mayıs 1955’i hatırlamak, bugünün Türkiye’deki başlangıcının arkasında Türk Kadınlar Birliği’nin girişimi ve Nene Hatun gibi güçlü bir sembol olduğunu gösterir. Bu yüzden 5 Mayıs 1955, Türkiye’de annelik kavramının, Cumhuriyet dönemi kadın örgütlenmesi, tarihî hafıza ve toplumsal değerler üzerinden yeniden görünür kılındığı tarihlerden biridir.
1960 – Sovyetler Birliği U-2 casus uçağını düşürdüğünü açıkladı; Soğuk Savaş’ın en büyük krizlerinden biri başladı.
5 Mayıs 1960’ta Sovyetler Birliği, bir süredir kayıp olduğu bildirilen Amerikan U-2 casus uçağını düşürdüğünü açıkladı. Bu olay, tarihe U-2 Krizi olarak geçti ve Soğuk Savaş’ın ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki güven bunalımını daha da derinleştirdi.
Olay aslında 1 Mayıs 1960’ta yaşanmıştı. ABD’li pilot Francis Gary Powers, yüksek irtifada keşif uçuşu yapabilen Lockheed U-2 tipi casus uçağıyla Sovyet hava sahasına girdi. Uçağın görevi, Sovyetler Birliği’nin askerî tesislerini, füze kapasitesini ve stratejik bölgelerini görüntülemekti. U-2 uçakları çok yüksek irtifada uçabildiği için uzun süre Sovyet hava savunmasının erişemeyeceği düşünülüyordu.
Fakat bu kez hesap tutmadı. Sovyet hava savunması uçağı tespit etti ve Sverdlovsk yakınlarında füzeyle vurdu. ABD başlangıçta uçağın bir meteoroloji araştırma uçağı olduğunu, pilotun oksijen sorunu nedeniyle rotadan sapmış olabileceğini öne sürdü. Ancak Sovyetler, pilot Francis Gary Powers’ın sağ yakalandığını ve uçağın parçalarının ele geçirildiğini açıklayınca Amerikan açıklaması çöktü. Bu durum, Washington açısından büyük bir diplomatik utanca dönüştü.
Sovyet lideri Nikita Kruşçev, olayı dünya kamuoyu önünde ABD’yi sıkıştırmak için kullandı. Amerikan yönetiminin Sovyet toprakları üzerinde gizli keşif uçuşları yaptığını kanıtlarıyla ortaya koydu. ABD Başkanı Dwight D. Eisenhower ise sonunda U-2 uçuşlarının varlığını kabul etmek zorunda kaldı; fakat bunların Sovyet askerî kapasitesini izlemek için gerekli olduğunu savundu.
U-2 Krizi’nin en önemli sonucu, aynı ay yapılması planlanan Paris Zirvesi’nin çökmesiydi. Eisenhower ile Kruşçev’in görüşmesi, iki süper güç arasında yumuşama ihtimali doğurabilirdi. Ancak kriz yüzünden zirve başlamadan dağıldı. Kruşçev, ABD’den özür ve casus uçuşlarının durdurulacağına dair güvence istedi. Eisenhower özür dilemeyince görüşmeler sonuçsuz kaldı.
Pilot Francis Gary Powers, Sovyetler Birliği’nde yargılandı ve casusluktan mahkûm edildi. 1962’de ise ünlü bir casus takasıyla serbest bırakıldı. Powers, Sovyet casusu Rudolf Abel ile takas edildi. Bu takas daha sonra Soğuk Savaş casusluk tarihinin en bilinen olaylarından biri haline geldi.
U-2 Krizi, teknolojinin Soğuk Savaş’taki rolünü de açık biçimde gösterdi. Artık savaş yalnızca orduların cephede karşılaşmasıyla değil, gökyüzünden yapılan keşiflerle, radarlarla, füzelerle, istihbarat ağlarıyla ve inkâr edilebilir operasyonlarla yürütülüyordu. Casus uçakları, uydu teknolojisi gelişmeden önce süper güçlerin birbirini gözetleme araçlarından biriydi.
1961 – Alan Shepard uzaya çıkan ilk Amerikalı oldu.
5 Mayıs 1961’de Alan Shepard, ABD’nin uzaya gönderdiği ilk insan oldu. Shepard, Freedom 7 adlı Mercury kapsülüyle Florida’daki Cape Canaveral’dan fırlatıldı ve yaklaşık 15 dakikalık kısa ama tarihî bir uçuş gerçekleştirdi. Bu görev, ABD’nin insanlı uzay yarışında Sovyetler Birliği’ne verdiği ilk büyük cevap olarak tarihe geçti.
Olayın arka planında Soğuk Savaş vardı. Sovyetler Birliği, 12 Nisan 1961’de Yuri Gagarin’i uzaya göndererek insanlı uzay uçuşunda ilk büyük zaferi kazanmıştı. Gagarin, Dünya çevresinde tam bir tur atmış ve uzaya çıkan ilk insan olmuştu. Bu başarı, ABD’de büyük bir sarsıntı yarattı. Washington için mesele artık yalnızca bilimsel bir başarı değildi; uzay, iki süper güç arasındaki teknolojik, askerî ve ideolojik rekabetin en görünür sahnesine dönüşmüştü.
Alan Shepard’ın uçuşu, Gagarin’in uçuşundan farklıydı. Shepard Dünya yörüngesine girmedi; suborbital bir uçuş yaptı. Yani kapsül uzaya çıktı, kısa süre ağırlıksızlık yaşandı, ardından Atlantik Okyanusu’na indi. Buna rağmen görev son derece önemliydi. Çünkü ABD ilk kez bir insanı uzaya göndermiş, fırlatma, kapsül kontrolü, ağırlıksızlık etkisi, iniş ve kurtarma süreçlerini başarıyla sınamıştı.
Shepard, NASA’nın ilk astronot grubu olan Mercury Seven üyelerindendi. Bu grup, Amerika’da kısa sürede ulusal kahramanlara dönüştü. Askerî test pilotlarından seçilen bu astronotlar hem teknik beceri hem fiziksel dayanıklılık hem de kamuoyu önünde temsil gücü bakımından özel bir kadro olarak görülüyordu. Shepard da sakinliği, disiplinli karakteri ve pilotluk yeteneğiyle öne çıktı.
Freedom 7 uçuşunun ilginç ayrıntılarından biri, görevin çok kısa sürmesine rağmen büyük bir baskı altında yapılmış olmasıdır. Fırlatma öncesi bekleme uzayın kendisinden bile zorlu hale gelmişti. Shepard kapsülün içinde saatlerce bekledi. Hatta bekleyiş uzayınca tuvalet ihtiyacı ortaya çıktı ve bu durum NASA için beklenmedik bir probleme dönüştü. Bu küçük ama insani ayrıntı, uzay çağının kahramanlık anlatılarının arkasında ne kadar pratik ve basit sorunların da bulunduğunu gösterir.
Shepard’ın uçuşu ABD kamuoyunda büyük moral yarattı. Gagarin’in ardından gelen bu başarı, Amerika’nın yarıştan kopmadığını gösterdi. Nitekim bu uçuştan birkaç hafta sonra, 25 Mayıs 1961’de Başkan John F. Kennedy, Kongre’de yaptığı konuşmada ABD’nin on yıl bitmeden Ay’a insan göndermesi gerektiğini söyledi. Yani Shepard’ın kısa uçuşu, dolaylı olarak Apollo programına ve Ay’a iniş hedefinin siyasi olarak ilan edilmesine giden yolu güçlendirdi.
Alan Shepard’ın kariyeri burada bitmedi. Sağlık sorunları nedeniyle bir süre uçuşlardan uzak kalsa da daha sonra uzaya yeniden döndü. 1971’de Apollo 14 göreviyle Ay’a gitti ve Ay yüzeyinde yürüyen beşinci insan oldu. Hatta Ay’da golf vuruşu yapması, uzay tarihinin en popüler anekdotlarından biri haline geldi.
1981 – Bobby Sands açlık grevinde öldü; Kuzey İrlanda sorunu dünya gündemine taşındı.
5 Mayıs 1981’de, IRA üyesi Bobby Sands, Kuzey İrlanda’daki Maze Hapishanesi’nde sürdürdüğü açlık grevinin sonunda hayatını kaybetti. 27 yaşındaydı. Sands’in ölümüyle Kuzey İrlanda sorunu, IRA, İngiliz devleti, mahkûm statüsü ve siyasi şiddet tartışmalarını dünya gündemine taşıyan büyük bir kırılmaya dönüştü.
Bobby Sands, İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu’nun, yani IRA’nın genç militanlarından biriydi. IRA, Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallık’tan ayrılıp İrlanda Cumhuriyeti ile birleşmesini savunuyordu. İngiliz devleti ise IRA’yı silahlı eylemler yapan bir terör örgütü olarak görüyordu. 1960’ların sonundan itibaren Kuzey İrlanda’da Katolik milliyetçiler ile Protestan birlikçiler arasındaki gerilim, İngiliz güvenlik güçlerinin müdahalesi ve IRA’nın silahlı kampanyasıyla uzun ve kanlı bir döneme dönüştü. Bu dönem tarihe The Troubles olarak geçti.
Sands’in açlık grevinin merkezinde siyasi mahkûm statüsü meselesi vardı. IRA ve cumhuriyetçi mahkûmlar, kendilerini sıradan suçlu değil, siyasi çatışmanın tarafı olarak görüyordu. İngiliz hükümeti ise bu statüyü tanımak istemiyordu. Mahkûmlar kendi kıyafetlerini giyme, hapishane işi yapmama, diğer cumhuriyetçi mahkûmlarla bir arada kalma ve siyasi mahkûm olarak muamele görme taleplerini savunuyordu.
Bobby Sands, 1 Mart 1981’de açlık grevine başladı. Talepleri kabul edilene kadar yemek yememe kararı aldı. Grev ilerledikçe bedeni hızla zayıfladı; fakat geri adım atmadı. Bu sırada olay beklenmedik biçimde daha da büyüdü. Sands, açlık grevindeyken Fermanagh and South Tyrone bölgesinden ara seçimde aday gösterildi ve Birleşik Krallık Parlamentosu’na milletvekili seçildi. Yani İngiliz devleti tarafından mahkûm edilen bir IRA üyesi, aynı zamanda Westminster’a seçilmiş bir parlamenter haline geldi. Bu durum, krizi çok daha sembolik ve siyasi bir noktaya taşıdı.
Başbakan Margaret Thatcher hükümeti, Sands ve diğer açlık grevcilerinin taleplerini kabul etmedi. Thatcher’ın tavrı çok sertti. Ona göre Sands bir suçluydu; siyasi mahkûm değil. Cumhuriyetçi hareket içinse Sands, bedenini son silah olarak kullanan bir direniş figürüne dönüştü. Böylece aynı kişi iki ayrı anlatıda iki zıt sembol haline geldi: Bir taraf için terörist, diğer taraf için şehit.
Bobby Sands 66 gün süren açlık grevinin ardından öldü. Ölümünden sonra Kuzey İrlanda’da ve dünyada büyük protestolar düzenlendi. Cenazesine on binlerce kişi katıldı. 1981 açlık grevinde Sands’ten sonra dokuz cumhuriyetçi mahkûm daha hayatını kaybetti. Bu ölümler, IRA’nın ve Sinn Féin’in siyasi stratejisinde de etkili oldu. Silahlı mücadele ile seçim siyasetinin birlikte yürütülmesi fikri güç kazandı.
Bobby Sands’in ölümü, Kuzey İrlanda meselesinde şiddetin, devlet politikasının, kimlik çatışmasının ve siyasi temsilin ne kadar iç içe geçtiğini gösterdi. Onu anlatırken romantikleştirmek de kolaycıdır, yalnız “terörist” diye geçmek de eksik kalır. Sands, kanlı bir çatışmanın içinden çıkmış, silahlı örgüt üyesi olduğu için mahkûm edilmiş, fakat açlık grevi ve parlamento seçimiyle uluslararası siyasetin sembol figürlerinden birine dönüşmüş bir isimdir.
1994 – Naim Süleymanoğlu Avrupa Halter Şampiyonası’nda üç altın madalya kazandı.
5 Mayıs 1994’te Naim Süleymanoğlu, Çekya’da düzenlenen Avrupa Halter Şampiyonası’nda 64 kiloda yarıştı ve üç altın madalya kazandı. Koparma, silkme ve toplamda zirveye çıkan Naim, bu şampiyonada bir kez daha dünya halter tarihinin en büyük isimlerinden biri olduğunu gösterdi.
Naim Süleymanoğlu’nun önemi yalnız kazandığı madalyalardan gelmez. Onu özel yapan şey, kendi kilosuna göre insanüstü sayılabilecek ağırlıkları kaldırmasıydı. Bu nedenle dünyada Cep Herkülü lakabıyla tanındı. Kısa boyuna rağmen olağanüstü patlayıcı gücü, kusursuza yakın tekniği ve büyük yarışmalardaki soğukkanlılığıyla halter tarihinin efsaneleri arasına girdi.
1994 Avrupa Şampiyonası, Naim’in kariyerindeki büyük dönüşlerden birinin parçasıydı. 1988 Seul Olimpiyatları’nda Türkiye adına altın madalya kazanmış, 1992 Barselona Olimpiyatları’nda unvanını korumuştu. 1994’e gelindiğinde, Türkiye’nin dünyadaki en güçlü spor markalarından biriydi. Çekya’daki şampiyonada kazandığı üç altın, onun zirvedeki yerini koruduğunu gösterdi.
Bu başarıyı anlamak için Naim’in hayat hikâyesini de hatırlamak gerekir. Bulgaristan’da Türk azınlığa yönelik asimilasyon politikalarının uygulandığı bir dönemde yetişti. Adı değiştirilmek istenen, kimliği baskı altına alınan bir toplumun içinden çıktı. 1986’da Türkiye’ye iltica etmesi, yalnız sportif değil, siyasi ve toplumsal açıdan da büyük yankı yarattı. Naim, aynı zamanda Bulgaristan Türklerinin yaşadığı baskıların dünyaya duyurulmasında da sembol bir isim haline geldi.
Naim’in halterdeki büyüklüğü, sayılarla da çok nettir. Kariyeri boyunca defalarca dünya rekoru kırdı, Avrupa ve dünya şampiyonlukları kazandı, üç kez olimpiyat altını aldı. Kendi ağırlığının üç katından fazla kaldırabilen nadir sporculardan biriydi. Halter gibi teknik, güç, denge ve psikolojinin aynı anda gerektiği bir branşta yıllarca zirvede kalması, onu yalnız Türkiye’nin değil, dünya spor tarihinin de istisnai figürlerinden biri yaptı.
Çekya’daki 1994 Avrupa Şampiyonası da bu büyük kariyerin parlak halkalarından biridir. Naim Süleymanoğlu, 64 kiloda üç altın madalya alarak Türkiye’ye büyük bir gurur daha yaşattı. Bu başarı, Türk sporunun uluslararası alanda en güçlü olduğu dönemlerden birinin simgelerinden biri olarak hafızaya geçti.
2000 – Ahmet Necdet Sezer Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı seçildi.
5 Mayıs 2000’de Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı seçildi. Sezer’in seçilmesi, Türkiye siyasi tarihinde alışılmış cumhurbaşkanı profillerinden farklı bir tablo ortaya çıkardı. Çünkü o, parti liderliğinden, hükümet başkanlığından ya da aktif siyasetin içinden gelen bir isim değildi; yüksek yargı kökenli, hukuk devleti vurgusuyla tanınan bir isimdi.
Seçim süreci, dönemin siyasi dengeleri açısından dikkat çekiciydi. 1999 seçimlerinden sonra Türkiye’yi DSP, MHP ve ANAP koalisyonu yönetiyordu. Başbakan Bülent Ecevit, MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz, cumhurbaşkanlığı için uzlaşma arayışına girdi. Mevcut Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in görev süresinin uzatılması tartışılmış, ancak bu formül Meclis’te yeterli desteği bulamamıştı. Bunun üzerine partiler üstü bir isim olarak Ahmet Necdet Sezer üzerinde mutabakat sağlandı.
Sezer, Anayasa Mahkemesi Başkanı olarak özellikle hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı konularındaki çıkışlarıyla biliniyordu. 1999’da yaptığı bir konuşmada hukuk devletinin önemini sert ifadelerle vurgulaması, siyasi çevrelerde ve kamuoyunda dikkat çekmişti. Bu nedenle onun Çankaya’ya çıkışı, bir anlamda “siyasetin dışından gelen hukukçu cumhurbaşkanı” tercihi olarak görüldü.
TBMM’de yapılan oylamada Ahmet Necdet Sezer, üçüncü turda cumhurbaşkanı seçildi. Sezer’in seçilmesi, geniş siyasi uzlaşmayla gerçekleştiği için ilk anda olumlu karşılandı. Türkiye, 1990’ların koalisyon krizleri, ekonomik kırılganlıkları, 28 Şubat süreci ve siyasi yıpranmışlıklarından sonra, Çankaya’da daha mesafeli, hukuki ve kurumsal bir profil görmeyi tercih etmiş gibiydi.
Ancak Sezer’in cumhurbaşkanlığı dönemi kısa süre içinde sert siyasi krizlerle anıldı. En bilinen olay, 19 Şubat 2001’deki Millî Güvenlik Kurulu toplantısında Başbakan Bülent Ecevit’le yaşadığı gerilimdir. Sezer’in Ecevit’e anayasa kitapçığı fırlattığı iddiasıyla hafızalara kazınan bu kriz, zaten kırılgan olan ekonomide büyük bir sarsıntıya yol açtı. Piyasalar çöktü, faizler fırladı, Türk lirası ağır değer kaybetti ve Türkiye 2001 ekonomik krizine sürüklendi.
Buna rağmen Ahmet Necdet Sezer’i yalnız bu krizle anlatmak eksik olur. Cumhurbaşkanlığı boyunca birçok yasayı veto etti, bazı düzenlemeleri Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı ve yürütme karşısında hukuk denetimi rolünü sert biçimde kullandı. Bu tavrı, bir kesim tarafından hukuk devleti hassasiyeti olarak görüldü; başka bir kesim tarafından ise seçilmiş siyaset üzerinde fazla frenleyici ve bürokratik bir tutum olarak eleştirildi.
Sezer’in dönemi aynı zamanda Türkiye’nin siyasal eksen değiştirdiği yıllara denk geldi. 2002 seçimlerinde AK Parti iktidara geldi. Sezer, 2002-2007 arasında AK Parti hükümetleriyle çalıştı; ancak özellikle laiklik, kadrolaşma, kamu yönetimi, yüksek yargı ve cumhurbaşkanlığı atamaları gibi konularda sık sık gerilim yaşandı. Bu dönem, Türkiye’de vesayet, yargı, siyaset ve demokrasi tartışmalarının en hararetli yıllarından biriydi.
Ahmet Necdet Sezer, gösterişten uzak, sade yaşam tarzı ve mesafeli kişiliğiyle de kamuoyunda farklı bir yer edindi. Popüler siyasetçi dili kullanmadı, kalabalıklara hitap eden bir lider profili çizmedi. Daha çok devlet ciddiyeti, hukuk metinleri ve kurumsal sınırlar üzerinden hareket eden bir cumhurbaşkanı olarak hatırlandı.
2006 – Türk sinemasının en üretken yönetmenlerinden Atıf Yılmaz hayatını kaybetti.
1925’te Mersin’de doğan Atıf Yılmaz, Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden biridir. Yeşilçam’dan 2000’lere kadar uzanan uzun kariyeri boyunca yüzü aşkın filme imza attı; melodramdan komediye, köy hikâyelerinden kentli kadın anlatılarına, edebiyat uyarlamalarından politik ve toplumsal filmlere kadar çok geniş bir alanda çalıştı.
Atıf Yılmaz, Türk sinemasının değişen dönemlerine uyum sağlayabilen, her dönemde kendine yeni bir dil arayan yönetmenlerden biriydi. 1950’lerde Yeşilçam’ın klasik anlatı düzeni içinde film yaptı; 1960’larda toplumsal gerçekçi damara yaklaştı; 1970’lerde daha sert ve politik hikâyeler anlattı; 1980’lerde ise özellikle kadın karakterleri merkeze alan filmleriyle Türk sinemasında ayrı bir yer edindi.
Sinema kariyerine yönetmen yardımcılığı ve senaryo çalışmalarıyla başladı. Daha sonra kendi filmlerini çekti. Gelinin Muradı, Bu Vatanın Çocukları, Keşanlı Ali Destanı, Murad’ın Türküsü, Kuma, Selvi Boylum Al Yazmalım, Adak, Dul Bir Kadın, Bir Yudum Sevgi, Aaahh Belinda, Asiye Nasıl Kurtulur, Kadının Adı Yok, Berdel, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar gibi filmler onun geniş sinema dünyasının farklı örnekleridir.
Atıf Yılmaz denince akla ilk gelen filmlerden biri hiç kuşkusuz Selvi Boylum Al Yazmalım’dır. Cengiz Aytmatov’un eserinden uyarlanan film, Kadir İnanır, Türkan Şoray ve Ahmet Mekin’in unutulmaz performanslarıyla Türk sinemasının en sevilen yapıtlarından biri oldu. “Sevgi neydi? Sevgi emekti” cümlesi, filmden taşarak Türkiye’nin popüler hafızasına yerleşti. Bu film, Atıf Yılmaz’ın melodramı basit duygu sömürüsüne düşürmeden, ahlaki bir seçim ve insanlık meselesi haline getirebildiğini gösterir.
1980’lerde ise kadın hikâyelerine özel bir ağırlık verdi. Bir Yudum Sevgi, Dul Bir Kadın, Aaahh Belinda, Asiye Nasıl Kurtulur ve Kadının Adı Yok gibi filmlerinde kadınların evlilik, cinsellik, emek, kimlik, toplumsal baskı ve özgürlük arayışlarını anlattı. Bu filmler, Türkiye’de kadın karakterlerin yalnız fedakâr anne, masum sevgili ya da mağdur eş kalıplarının dışına çıkmasında etkili oldu. Atıf Yılmaz’ın kadınları çoğu zaman sıkışmış, öfkeli, arayan, hata yapan, direnen ve kendi hayatını istemeye başlayan karakterlerdi.
Onun sinemasında güçlü bir edebiyat bağı da vardır. Cengiz Aytmatov, Haldun Taner, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Latife Tekin ve Duygu Asena gibi yazarların dünyalarıyla temas etti. Bu uyarlamalarda önemli olan, metni yalnız filme çevirmek değil, Türkiye’nin sosyal ve duygusal gerçekliği içinde yeniden kurmaktı. Atıf Yılmaz, edebiyatla sinema arasında verimli bir köprü kuran yönetmenlerden biridir.
Atıf Yılmaz aynı zamanda birçok oyuncunun kariyerinde de belirleyici oldu. Türkan Şoray, Müjde Ar, Hale Soygazi, Kadir İnanır, Tarık Akan, Fikret Hakan, İlyas Salman, Meral Çetinkaya, Nur Sürer, Serap Aksoy ve daha birçok oyuncuyla çalıştı. Özellikle Müjde Ar’ın 1980’lerdeki cesur ve dönüştürücü kadın karakterlerinde Atıf Yılmaz sinemasının büyük payı vardır.
Onun sinemasını kusursuz bir çizgi gibi anlatmak da doğru olmaz. Çok üretken olduğu için filmografisinde güçlü başyapıtlar kadar dönem koşullarının, ticari beklentilerin ya da hızlı üretimin izlerini taşıyan daha zayıf filmler de vardır. Fakat asıl mesele şudur: Atıf Yılmaz, Türk sinemasının bütün dönüşümlerinin içinde kalmayı başarmış, kendini tekrar etmek yerine yeni toplumsal meseleleri sinemasına taşımış bir yönetmendir.
5 Mayıs 2006’da hayatını kaybettiğinde, arkasında neredeyse Türkiye’nin sinema hafızasına denk düşen geniş bir külliyat bıraktı. Onun filmleri, Türkiye’nin köyden kente göçünü, aşk anlayışını, aile yapısını, kadınların dönüşümünü, sınıf sıkışmalarını, popüler kültürünü ve modernleşme sancılarını izlemek için hâlâ önemli kaynaklardır.
2007 – Kenya Airways uçağı Kamerun’da düştü; 115 kişi hayatını kaybetti.
5 Mayıs 2007’de, Kenya Airways’e ait Boeing 737-800 tipi yolcu uçağı, Kamerun’un Douala kentindeki Douala Uluslararası Havalimanı’ndan havalandıktan kısa süre sonra düştü. Uçak, Kenya’nın başkenti Nairobi’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Kazada uçakta bulunan 115 kişinin tamamı hayatını kaybetti.
Uçuşun sefer numarası Kenya Airways 507 idi. Uçak, Batı Afrika’dan Doğu Afrika’ya uzanan yoğun bir hat üzerinde sefer yapıyordu. Douala’dan kalktıktan kısa süre sonra radardan kayboldu. İlk saatlerde uçağın nereye düştüğü bile net olarak anlaşılamadı. Arama kurtarma çalışmaları kötü hava koşulları, yoğun ormanlık ve bataklık arazi nedeniyle çok zor ilerledi.
Enkaz, Douala Havalimanı’na çok uzak olmayan Mbanga Pongo bölgesindeki bataklık alanda bulundu. Bu ayrıntı kazanın trajedisini daha da artırdı; çünkü uçak aslında kalkıştan sonra çok kısa bir süre havada kalabilmişti. Yolcular ve mürettebat, uzun bir uçuşun değil, kalkıştan hemen sonra başlayan bir felaketin kurbanı olmuştu.
Kazanın ardından yapılan incelemelerde, uçağın gece ve kötü hava koşullarında kalkış yaptığı, kalkıştan sonra sağa doğru yatmaya başladığı ve mürettebatın durumu zamanında kontrol altına alamadığı değerlendirildi. Teknik raporlarda, pilotların uçağın yatışını fark etmekte geciktiği, otomatik pilotun devreye alınması ve uçuş göstergelerinin takibi konusunda sorunlar yaşandığı belirtildi. Bu tür kazalarda birkaç saniyelik dikkat kaybı, özellikle gece uçuşu ve kötü hava şartlarında geri döndürülemez sonuçlar doğurabilir.
Kenya Airways 507 kazası, Afrika havacılığı için büyük bir sarsıntıydı. Kenya Airways, kıtanın önemli hava yolu şirketlerinden biri olarak görülüyordu ve Nairobi’yi Afrika içi bağlantılar için güçlü bir merkez haline getirme hedefindeydi. Bu nedenle kaza, Afrika’daki sivil havacılık güvenliği tartışmalarının da önemli başlıklarından biri oldu.
Uçakta farklı ülkelerden yolcular vardı. Bu yönüyle kaza, yalnız Kamerun ya da Kenya’yı değil, birçok ülkeyi etkileyen uluslararası bir trajediye dönüştü. Aileler günlerce haber bekledi; enkazın geç bulunması ve bölgenin zorluğu acıyı daha da büyüttü.
2014 – Portakal Hafız Rüştü Bey Konağı yangınla kullanılamaz hale geldi.
5 Mayıs 2014’te, İzmit’in Çukurbağ Mahallesi’nde bulunan Portakal Hafız Rüştü Bey Konağı, çıkan yangın sonucunda kullanılamaz hale geldi. Bu olay, Kocaeli’nin kent belleği açısından üzücü bir kayıp oldu. Çünkü yapı, yalnız eski bir konak değil; İzmit’in geç Osmanlı döneminden Millî Mücadele yıllarına uzanan hafızasını taşıyan önemli sivil mimarlık örneklerinden biriydi.
Konağın tarihine ilişkin kaynaklarda bazı farklı bilgiler yer alır. Bazı kaynaklar, yapının 19. yüzyıl sonlarında yaptırıldığını ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İzmit mebusu olarak görev yapan Portakal Hafız lakaplı Hafız Rüştü Efendi’ye ait olduğunu belirtir. Farklı kaynaklarda ise daha ayrıntılı bir anlatım vardır: Konak, Hafız Rüştü Bey’in kayınpederi Hasan Paşa tarafından 19. yüzyılın ikinci yarısında, hatta bazı kaynaklara göre 1860 öncesinde yaptırılmıştır. Hasan Paşa’nın erkek evladı olmadığı için yapı, kızı Hasip Hanım üzerinden damadı Hafız Rüştü Bey’e geçmiş; zamanla da halk arasında “Portakal Hafız Konağı” adıyla anılmaya başlanmıştır.
Buradaki “Portakal” kelimesi bir soyadı değildir. Hafız Rüştü Bey’e, yüzünün yuvarlaklığı ve sevecenliği nedeniyle halk arasında “Portakal Hafız” lakabı verilmiştir. Bu lakap zamanla konağın adı haline gelmiş, yapı da İzmitlilerin hafızasında Portakal Hafız Konağı olarak yer etmiştir. Hafız Rüştü Bey, II. Meşrutiyet sonrasında Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na İzmit mebusu olarak girmiş, İttihat ve Terakki’nin İzmit’teki önemli isimlerinden biri olmuş, Millî Mücadele döneminde de halkın işgal güçlerine karşı teşkilatlanmasında rol oynayan yerel şahsiyetler arasında anılmıştır. Kurtuluş sürecinden sonra mutasarrıflık görevinde bulunduğu da aktarılır.
Konağın İzmit tarihi açısından bir başka önemi de 1922 yılına uzanır. Fransız yazar ve gazeteci Claude Farrère, Mustafa Kemal Paşa’yla görüşmek için 18 Haziran 1922’de İzmit’e geldiğinde bu konakta kalmıştır. Bazı popüler anlatılarda Mustafa Kemal Paşa’nın da bu konakta kaldığı söylenir; ancak bu bilginin doğru değildir, Mustafa Kemal Paşa bu ziyaret sırasında Kasr-ı Hümayun’da kalmıştır. Bu ayrım önemli; çünkü yerel tarih yazarken efsaneyi büyütmek yerine doğru bilgiyi sağlam tutmak gerekir. Buna karşılık Kâzım Karabekir Paşa’nın, Hafız Rüştü Bey’in yakın arkadaşı olarak konağı ziyaret ettiği bilinmektedir.
Mimari açıdan Portakal Hafız Konağı, 19. yüzyıl Türk konut mimarisinin ve geleneksel İzmit evlerinin özelliklerini taşıyordu. Dikdörtgen planlı, ahşap karkas üzeri bağdadi teknikle inşa edilmişti. Zemin ve iki kattan oluşuyordu; arazideki kot farkı nedeniyle ön cepheden üç, arka cepheden iki katlı görünüyordu. Geniş saçakları, dikdörtgen formlu pencereleri, ahşap kepenkleri, vitraylı ve çifte camlı pencere düzeni, lokmalı parmaklıkları ve iç-dış duvarlardaki kalem işi bezemeleriyle dikkat çekiyordu.
Yapının kaderi ne yazık ki yangınlarla da anılır. Konak, 1935 ve 1967’de onarım gördü. 1970’te büyük bir yangın geçirdi; bu yangından sonra üst katı yıkılarak iki katlı biçimde yeniden yapıldı. 5 Mayıs 2014’te çıkan yangın ise yapıyı yeniden ağır biçimde tahrip etti ve kullanılamaz hale getirdi. Daha sonra aslına uygun biçimde yeniden yapılması için çalışma yürütüldü; yapı üç katlı ve çatı katlı haliyle rekonstrüksiyon yoluyla tekrar ayağa kaldırıldı.
Bir konağın yeniden inşa edilmesi elbette değerlidir; fakat yangında kaybolan özgün malzeme, eski ahşap doku, yaşanmışlık ve zamanın bıraktığı izler tamamen geri getirilemez. Tarihî mirasta asıl olan, yapıyı yandıktan sonra yeniden yapmak değil, yanmadan önce koruyabilmektir. Portakal Hafız Rüştü Bey Konağı’nın 2014 yangını bu yüzden Kocaeli için sadece bir yapı kaybı değil, koruma kültürü açısından da acı bir uyarıdır.
2016 – “Romalı Perihan” olarak tanınan Perihan Benli hayatını kaybetti.
5 Mayıs 2016’da kamuoyunun “Romalı Perihan” adıyla tanıdığı Perihan Benli hayatını kaybetti. 1942’de dünyaya gelen Perihan Benli; soprano, ressam, manken ve oyuncu kimlikleriyle Türkiye’nin sanat ve sosyete hafızasında kendine özgü bir yer edindi. Onu ilginç kılan şey, tek bir alanda uzun ve klasik bir kariyer kurmasından çok, Avrupa sahneleri, moda dünyası, sinema, resim ve yüksek sosyete arasında dolaşan sıra dışı hayat hikâyesidir.
“Romalı Perihan” lakabı, onun İtalya ve özellikle Roma ile kurduğu bağdan gelir. Genç yaşta Avrupa’ya gitti, İtalya’da yaşadı, sahne ve sanat çevreleriyle ilişki kurdu. Dönemin Türkiye’si için bu oldukça dikkat çekici bir hikâyeydi. Çünkü 1960’lar ve 1970’lerde Avrupa’da görünür olmak, moda ve sanat çevrelerine girmek, Türkiye’den çıkan bir kadın sanatçı için hem cazibeli hem de zor bir yoldu.
Perihan Benli, soprano olarak sahneye çıktı; klasik müzik ve şan eğitimiyle anıldı. Ancak onu geniş kitlelerin hafızasına taşıyan şey yalnız müzik değildi. Güzelliği, zarif görünümü, Avrupa’daki yaşamı, aristokrat çevrelerle ilişkileri ve medyatik kişiliği onu zamanla bir “stil” ve “sosyete” figürüne dönüştürdü. Bu nedenle Romalı Perihan adı, biraz sanatçı, biraz diva, biraz da eski zaman jet sosyetesi havası taşıyan bir imaj olarak yerleşti.
Sinema ve oyunculuk alanında da göründü. Türkiye’de ve Avrupa’da çeşitli yapımlarda yer aldı. Ama onun asıl güçlü tarafı, klasik anlamda bir film yıldızlığından çok, kendi hayatını neredeyse bir karakter gibi yaşamasıdır. Romalı Perihan, sahneye, kameraya, davetlere ve basına hep belli bir gösteriş, zarafet ve teatral hava ile çıktı. Bu yönüyle, Türkiye’de az rastlanan kozmopolit kadın figürlerinden biri oldu.
Ressamlık yönü de vardır. Hayatının ilerleyen dönemlerinde resimle ilgilendi, üretim yaptı ve sergiler açtı. Bu, onun sanatla ilişkisini yalnız sahne performansına sıkıştırmadığını gösterir. Ses, görüntü, beden, moda ve resim onun hayatında birbirinden tamamen ayrı alanlar değildi; hepsi aynı gösterişli kişiliğin farklı yansımaları gibiydi.
Romalı Perihan’ın hayatı biraz da eski Türkiye’nin “Avrupa’ya açılan sanatçı” hayalini temsil eder. Bugünün küreselleşmiş medya dünyasında bu tür hikâyeler daha sıradan görünebilir; ama onun gençliğinde Roma’ya gitmek, Avrupa’da sahne çevrelerine girmek, yabancı basında görünmek ve Türkiye’ye farklı bir hava ile dönmek başlı başına dikkat çekiciydi.
Elbette bu tür figürler bazen gerçek sanat üretimlerinden çok efsaneleriyle hatırlanır. Romalı Perihan için de durum biraz böyledir. Onu değerlendirirken yalnız magazin parıltısına kapılmak doğru olmaz; ama onu yalnız magazin figürü diye küçümsemek de eksik olur. O, Türkiye’nin sanat, moda ve sosyete tarihinde kozmopolit kadın imajının renkli örneklerinden biridir.
2016’da hayatını kaybettiğinde arkasında klasik bir sanatçı biyografisinden çok, efsanelerle, Avrupa anılarıyla, sahne ışıklarıyla, resimlerle ve sıra dışı bir kişisel imajla örülü bir hayat bıraktı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
