4 Haziran Tarihte Bugün

92 Dakika Okuma
4 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 4 Haziran

MÖ 781 – Çin’de kayda geçen ilk güneş tutulmalarından biri yaşandı

4 Haziran MÖ 781’de Çin’de bir güneş tutulması kayda geçti. Bu kayıt, Çin astronomi geleneğinin ne kadar eskiye uzandığını göstermesi bakımından önemlidir. Bazı kaynaklar çok daha eski Çin tutulma kayıtlarından söz eder. Örneğin NASA’nın tarihsel tutulmalarla ilgili sayfalarında, Çin’de tutulma kayıtlarının MÖ 11. yüzyıla kadar geri gittiği belirtilir.

MÖ 781’deki tutulma, özellikle Zhou Hanedanı dönemiyle ilişkilendirilir. Bazı kaynaklarda 4 Haziran MÖ 781 için “Çin’de tarih verilerek kaydedilen en eski güneş tutulmalarından biri” ifadesi kullanılır. Ancak bu tarihin kesinliği konusunda akademik tartışmalar vardır. Bazı araştırmacılar, Çin kaynaklarında şiirsel biçimde anlatılan tutulmanın MÖ 781 değil, MÖ 735 ya da başka bir tarih olabileceğini savunur. Japon astronomi dergisi PASJ’de yayımlanan bir çalışma, ilgili eski Çin şiirindeki tutulma için MÖ 781, MÖ 735 ve MÖ 729 gibi farklı adayların değerlendirildiğini; astronomik koşulları en iyi karşılayan tarihin ise MÖ 735 olabileceğini belirtir.

Bu ayrıntı, bu tarihin değerini azaltmaz; tersine eski astronomi kayıtlarının ne kadar önemli olduğunu gösterir. Güneş tutulmaları, gökyüzünde çok kısa süren ama büyük etki yaratan olaylardır. Eski toplumlar için Güneş’in gündüz vakti kararması, dinî ve siyasi anlamlar da taşıyordu. Çin’de imparator, gök düzeniyle yeryüzü düzeni arasında bağlantı kuran kutsal bir otorite olarak görülürdü. Bu yüzden Güneş ve Ay tutulmaları, devlet düzeni açısından da dikkatle kaydedilirdi.

Eski Çin’de astronomi, yalnız gökyüzünü merak eden bilginlerin uğraşı değildi; doğrudan devlet görevi sayılıyordu. Saray astronomları, takvimi düzenlemek, mevsimleri belirlemek, tutulmaları izlemek ve göksel olayları kayda geçirmekle sorumluydu. Çünkü tarım, vergi, törenler ve yönetim düzeni büyük ölçüde takvime bağlıydı. Güneş tutulmaları da imparatorluk kayıtlarında bu nedenle özel bir yer tuttu.

Güneş tutulması, Ay’ın Dünya ile Güneş arasına girerek Güneş’i kısmen ya da tamamen örtmesiyle oluşur. Bugün bu olayın sebebini biliyoruz; fakat eski çağlarda tutulmalar çoğu zaman uğursuzluk, göksel uyarı ya da hükümdara yönelik ilahi işaret olarak yorumlanıyordu. Çin geleneğinde tutulmalar bazen göksel düzenin bozulması anlamına gelir, sarayda törenler ve tedbirlerle karşılanırdı.

Bu tür eski tutulma kayıtları bugün yalnız tarihçiler için değil, astronomlar için de önemlidir. Çünkü geçmişteki tutulmaların nerede ve ne zaman görüldüğünü bilmek, Dünya’nın dönüş hızındaki uzun dönemli küçük değişimleri anlamaya yardımcı olur. Modern astronomi, eski Çin, Babil, Asur ve başka uygarlıkların tutulma kayıtlarını bu yüzden bilimsel veri olarak da kullanır.

1086 – Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah öldü

4 Haziran 1086’da Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah hayatını kaybetti. Süleyman Şah, Malazgirt Zaferi’nden sonra Anadolu’da kalıcı Türk hâkimiyetinin kurulmasında en etkili isimlerden biriydi. Onun İznik merkezli olarak kurduğu siyasi yapı, daha sonra Türkiye Selçukluları ya da Anadolu Selçuklu Devleti adıyla anılacak büyük devletin temelini oluşturdu.

Süleyman Şah, Selçuklu hanedanının önemli kollarından birine mensuptu. Babası Kutalmış, Büyük Selçuklu tahtı üzerinde hak iddia etmiş; Sultan Alparslan’a karşı giriştiği mücadelede yenilmişti. TDV İslâm Ansiklopedisi, Kutalmış’ın Alparslan karşısında yenilip ölmesinden sonra oğulları Süleyman Şah, Mansur, Alp İlig ve Devlet’in esir alındığını; Nizâmülmülk’ün tavsiyesiyle öldürülmediklerini ve Urfa-Birecik taraflarında bir tür sürgün hayatı yaşadıklarını aktarır.

1071’deki Malazgirt Zaferi, Anadolu’nun siyasi dengesini değiştirdi. Bizans’ın doğu sınır savunması çözüldü; Türkmen grupları Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeye başladı. Bu ortamda Süleyman Şah, yalnız bir akıncı beyi gibi hareket etmedi; ele geçirdiği bölgelerde kalıcı bir siyasi düzen kurmaya yöneldi. Onu önemli kılan da budur.

Süleyman Şah, kısa sürede Batı Anadolu’ya kadar ilerledi. İznik’i ele geçirdi ve burayı merkez yaptı. İznik’in başkent seçilmesi çok anlamlıydı; çünkü şehir, Bizans başkenti İstanbul’a oldukça yakındı. Bu durum, yeni Türk devletinin Bizans’ın kalbine yakın bir bölgede de varlık gösterdiğini gösteriyordu.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin kuruluşu, Türk tarihi açısından büyük bir kırılmadır. Çünkü bu devlet, Anadolu’daki Türk varlığını geçici akınlardan çıkarıp devletleşme aşamasına taşıdı. İznik merkezli bu siyasi yapı, daha sonra Konya merkezli büyük bir medeniyet haline gelecek; kervansarayları, medreseleri, yolları, şehirleri ve ticaret düzeniyle Anadolu’nun çehresini değiştirecekti.

Süleyman Şah’ın iktidarı yalnız Bizans’la mücadeleyle geçmedi. O, aynı zamanda Büyük Selçuklu dünyası içindeki güç dengeleriyle de uğraşmak zorundaydı. Anadolu’da bağımsız davranan bir Selçuklu hanedan mensubu olarak hem Bizans’la hem de Suriye ve Irak çevresindeki Müslüman emirliklerle karmaşık ilişkiler kurdu.

Onun son seferi Suriye yönüne oldu. Antakya’yı ele geçirmesi ve Halep çevresindeki güç mücadelesine katılması, onu Büyük Selçuklu hanedanının başka bir güçlü ismi olan Suriye Selçuklu Meliki Tutuş ile karşı karşıya getirdi. Süleyman Şah ile Tutuş arasındaki mücadele, Selçuklu hanedanı içinde Anadolu ve Suriye hâkimiyeti için verilen büyük bir iktidar kavgasıydı.

1086’da Halep yakınlarındaki Ayn Seylem Savaşı’nda Süleyman Şah, Tutuş’a yenildi ve hayatını kaybetti. Ölüm biçimi kaynaklarda farklı anlatılır; bazı rivayetlerde savaşta öldüğü, bazılarında yenilgi sonrası intihar ettiği belirtilir. DergiPark’ta yayımlanan bir çalışmada, Süleyman Şah’ın 1086 yılında Ayn-u Seylem Savaşı’nda ölmesinden sonra oğulları I. Kılıç Arslan ve Kulan Arslan’ın Melikşah tarafından İran’a götürülmesinin Anadolu Selçuklu tahtında geçici bir boşluk yarattığı belirtilir.

Süleyman Şah’ın ölümünden sonra Anadolu Selçuklu Devleti sarsıldı. Oğulları Büyük Selçuklu merkezi tarafından kontrol altında tutuldu. İznik’te ise devletin devamı, Süleyman Şah’ın bıraktığı yöneticiler ve Türkmen güçleri sayesinde bir süre korunabildi. Daha sonra oğlu I. Kılıç Arslan Anadolu’ya dönecek ve devlet yeniden toparlanacaktı.

Burada sık karıştırılan bir noktaya da dikkat etmek gerekir. Kutalmışoğlu Süleyman Şah, Osmanlı geleneğinde adı geçen ve Caber Kalesi’ndeki türbeyle ilişkilendirilen Süleyman Şah ile aynı kişi değildir. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın ölümü 1086’dadır ve hayatı Selçuklu hanedanı içindeki mücadelelerle bağlantılıdır.

1783 – Montgolfier Kardeşler sıcak hava balonunu uçurdu; insanlığın havacılık çağı başladı

4 Haziran 1783’te Fransız mucit kardeşler Joseph-Michel Montgolfier ve Jacques-Étienne Montgolfier, Fransa’nın Annonay kentinde sıcak hava balonlarını halka tanıttılar. Kâğıt ve kumaştan yapılan balon, saman ve yün yakılarak ısıtılan havayla dolduruldu ve kalabalığın önünde gökyüzüne yükseldi.

Bu uçuşta balonun içinde insan yoktu. Yani 4 Haziran 1783’te gerçekleşen olay, insan taşıyan uçuş değil, sıcak hava balonunun halka açık ilk başarılı gösterisiydi. Ancak yine de havacılık tarihi açısından çok büyük bir adımdı. Çünkü insanlık ilk kez, motor kullanmadan, yalnız sıcak havanın kaldırma gücüyle büyük bir aracın göğe yükselebileceğini açıkça görmüş oldu.

Montgolfier Kardeşler, aslında kâğıt üreticisi bir aileden geliyordu. Bu yüzden hafif malzemelerle çalışma konusunda deneyimliydiler. Isınan havanın yükseldiğini fark etmişler ve bu basit fizik ilkesini büyük bir balonla denemeye karar vermişlerdi. O dönemde insanlar kuşlar gibi uçmayı hayal ediyordu; ama bunu gerçekleştirecek pratik ve güvenilir bir yol henüz bulunamamıştı.

Annonay’deki gösteride balonun çapı yaklaşık 10-11 metreydi. Science Museum koleksiyon kaydı, balonun yaklaşık 36 feet çapında olduğunu, 6.000 feet yüksekliğe çıktığını, yaklaşık 10 dakika havada kaldığını ve bir milden fazla yol aldığını belirtir.

Bu başarı kısa sürede Paris’e ulaştı. Montgolfier Kardeşler’in adı Fransa’da büyük heyecan yarattı. Aynı yıl içinde deneyler hızlandı. Önce balonla hayvanlar uçuruldu; bir koyun, bir ördek ve bir horozun yer aldığı deneme, canlıların havada kalıp sağ salim dönebileceğini gösterdi. Ardından bağlı insanlı denemeler yapıldı.

İnsan taşıyan ilk serbest balon uçuşu ise 21 Kasım 1783’te gerçekleşti. Fransız fizikçi ve havacı Jean-François Pilâtre de Rozier ile Marquis d’Arlandes, Paris üzerinde yaklaşık 25 dakika süren bir uçuş yaptı. Böylece insanlık, insanı da gökyüzüne taşıyan yeni bir çağın kapısını açtı.

Sıcak hava balonunun mantığı bugün de aynıdır. Isınan hava soğuk havadan daha hafif olduğu için yükselir. Balonun içindeki hava ısıtıldığında, balonun toplam yoğunluğu çevredeki havadan daha düşük hale gelir ve balon yukarı çıkar. Bu basit ilke, 18. yüzyılda insanlığın göğe yükselmesini sağlayan ilk pratik yol oldu.

Montgolfier balonu, uçaklardan, helikopterlerden ve uzay araçlarından çok önce geldi. Bu yüzden havacılık tarihinin başlangıç noktalarından biri sayılır. İnsanlar artık gökyüzüne çıkmanın mümkün olduğunu da görüyordu. Bu, bilim, mühendislik ve hayal gücü açısından büyük bir kırılmaydı.

4 Haziran 1783, bu yüzden dünya teknoloji tarihi açısından önemli bir tarihtir. Montgolfier Kardeşler’in Annonay’de havalandırdığı sıcak hava balonu, insanlığın uçma hayalini ilk kez kalabalıkların gözleri önünde gerçeğe dönüştürdü. Bu gösteri, modern havacılığın ve göğe yükselme tutkusunun en unutulmaz başlangıçlarından biri oldu.

1798 – Adı “çapkın erkek” anlamına gelen Casanova öldü

4 Haziran 1798’de İtalyan yazar, gezgin ve maceracı Giacomo Casanova, Bohemya’daki Dux Şatosu’nda hayatını kaybetti. Bugün Çekya sınırları içinde yer alan bu yerleşim, o dönemde Habsburg dünyasının parçasıydı. Casanova 73 yaşındaydı.

Casanova’nın adı bugün birçok dilde bir sıfata dönüşmüştür. Türkçede de “Kazanova” denince genellikle kadınları kolayca etkileyen, çok çapkın, baştan çıkarıcı erkek anlaşılır. Bu kullanım, onun kendi hayatını anlattığı anılardan ve bu anıların Avrupa’da yarattığı büyük şöhretten doğdu. Fakat Casanova’yı yalnız “çapkın erkek” olarak görmek eksik kalır; o aynı zamanda 18. yüzyıl Avrupa’sının saraylarını, salonlarını, kumar masalarını, hapishanelerini, tiyatrolarını ve entelektüel çevrelerini dolaşmış çok renkli bir tanıktır.

Giacomo Girolamo Casanova, 2 Nisan 1725’te Venedik’te doğdu. Ailesi tiyatroyla bağlantılıydı; anne ve babası sahne dünyasının içindeydi. Genç yaşta iyi bir eğitim aldı, Padova’da hukuk okudu. Bir dönem kilise çevresine girmeye çalıştı, sonra askerlik, keman çalma, kumar, diplomatik aracılık, yazarlık ve çeşitli saray hizmetleri arasında savrulan hareketli bir hayat yaşadı.

Casanova’nın hayatı, sürekli yer değiştirmelerle geçti. Venedik, Paris, Londra, Dresden, Prag, Varşova, Madrid, Roma, İstanbul’a uzanan Akdeniz ve Avrupa dünyası onun serüven alanıydı. Sadece bir kadın avcısı değildi, krallar, kardinaller ve filozoflarla karşılaşan, Avrupa’yı durmaksızın dolaşan bir maceracıydı.

Onun hayatındaki en ünlü olaylardan biri Venedik’te hapse atılması ve buradan kaçmasıdır. Venedik Cumhuriyeti’nin ünlü Piombi hapishanesine kapatıldı; burası Dükler Sarayı’nın çatı katındaki kurşun kaplı hücreleriyle tanınıyordu. Casanova, 1756’da buradan kaçmayı başardı. Bu kaçış, daha sonra onun efsanesinin en önemli parçalarından biri haline geldi.

Casanova’nın asıl kalıcı eseri, Fransızca kaleme aldığı büyük anı kitabıdır. Genellikle Histoire de ma vie yani Hayatımın Hikâyesi adıyla bilinen bu metin, yalnız aşk maceralarıyla değil, 18. yüzyıl Avrupa toplumunun gündelik hayatını, ahlak anlayışını, sınıf ilişkilerini, kumar kültürünü, saray çevrelerini ve entelektüel atmosferini anlatmasıyla da önemlidir.

Bu anıların güvenilirliği her zaman tartışılmıştır. Casanova, kendi hayatını anlatırken kuşkusuz kendisini büyüten, süsleyen ve kimi olayları dramatikleştiren bir yazardır. Ancak bu durum metnin değerini ortadan kaldırmaz. Çünkü Casanova’nın anıları, bir insanın kendini nasıl efsaneye dönüştürdüğünü de gösterir. O hem yaşadıklarını yazmış hem de yazdıklarıyla “Casanova” mitini yaratmıştır.

Hayatının son yılları, gençlik ve orta yaş dönemindeki hareketli günlerinden oldukça farklıydı. Casanova, Bohemya’da Kont Joseph Karl von Waldstein’ın Dux Şatosu’nda kütüphaneci olarak çalıştı. History Today, onun son on iki yılını Dux’ta bir tür kırgın ve huzursuz emeklilik içinde geçirdiğini, buna rağmen bu dönemin anılarını yazması açısından çok verimli olduğunu aktarır.

Casanova 4 Haziran 1798’de öldüğünde artık eski Avrupa da sona ermek üzereydi. Fransız Devrimi, monarşileri sarsmış; Napolyon’un yükselişi Avrupa haritasını değiştirmeye başlamıştı. Casanova’nın gençliğinde dolaştığı saraylar, aristokrat çevreler ve eski düzen ilişkileri artık bambaşka bir dünyanın eşiğindeydi.

Bu nedenle Casanova’nın ölümü, yalnız meşhur bir çapkının ölümü değildir. O, 18. yüzyıl Avrupa’sının zevklerini, ikiyüzlülüklerini, ihtiraslarını, entelektüel merakını ve ahlaki çelişkilerini kendi hayatında toplamış bir figürdü. “Kazanova” kelimesi bugün çapkın erkek anlamında yaşıyor; ama Giacomo Casanova’nın asıl önemi, kendi hayatını edebiyata ve efsaneye dönüştürmüş büyük bir Avrupa maceracısı olmasından gelir.

1876 – Tahttan indirilen Sultan Abdülaziz Feriye Sarayı’nda ölü bulundu

4 Haziran 1876’da, birkaç gün önce tahttan indirilen Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, gözaltında tutulduğu Feriye Sarayı’nda bilek damarları kesilmiş halde ölü bulundu. Resmî açıklama, ölümün intihar olduğu yönündeydi; ancak olay daha ilk günden itibaren tartışmalı kaldı. TDV İslâm Ansiklopedisi, doktor heyetinin yüzeysel bir muayeneden sonra müphem ifadeler içeren bir rapor hazırladığını, ölüm haberinin de gazetelerde intihar olarak ilan edildiğini aktarır.

Sultan Abdülaziz, 1830’da doğmuş, 1861’de tahta çıkmıştı. Saltanatı, Osmanlı Devleti’nin hem reform arayışlarını hem de ağır mali ve siyasi krizlerini yaşadığı bir döneme denk geldi. Donanmaya önem verdi, Avrupa seyahatine çıkan ilk Osmanlı padişahı oldu, imar faaliyetleriyle ve devletin modernleşme çabalarıyla anıldı. Ancak dış borçların artması, saray harcamaları, Balkanlardaki krizler ve devlet yönetimindeki gerilimler, saltanatının son yıllarında muhalefeti büyüttü.

30 Mayıs 1876’da, devletin önde gelen bazı askerî ve sivil isimlerinin öncülüğünde Abdülaziz tahttan indirildi. Yerine yeğeni V. Murad çıkarıldı. Bu olay, Osmanlı tarihinde modern anlamda saray ve bürokrasi merkezli darbelerden biri olarak kabul edilir. Sürecin öne çıkan isimleri arasında Hüseyin Avni PaşaMidhat PaşaMütercim Rüştü Paşa ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi gibi kişiler sayılır.

Tahttan indirilen Abdülaziz önce Topkapı Sarayı’na götürüldü. Ancak burada kendisine ayrılan yerden rahatsız oldu; özellikle III. Selim’in öldürüldüğü daireyle ilgili hatıra, eski padişah üzerinde büyük bir korku ve kırgınlık yarattı. Daha sonra kendi isteğiyle Feriye Sarayı’na nakledildi. Bu nakil 1 Haziran 1876’da gerçekleşti; Abdülaziz, 4 Haziran günü odasında bilek damarları kesilmiş vaziyette bulundu.

Ölümün ardından hazırlanan rapor, olayın üzerindeki şüpheleri gidermeye yetmedi. Resmî anlatı, Abdülaziz’in bir makasla bileklerini keserek intihar ettiği yönündeydi. Fakat hem ölüm biçimi hem de muayenenin yüzeyselliği, kısa süre içinde “öldürüldü mü?” sorusunu gündeme taşıdı. İstanbul Ansiklopedisi de olaydan sonra intihar ve cinayet rivayetlerinin birlikte dolaşıma girdiğini aktarır.

Cinayet iddialarını güçlendiren en önemli unsur, Abdülaziz’in ölümünün darbeden yalnız birkaç gün sonra ve sıkı gözetim altında tutulduğu sırada gerçekleşmiş olmasıydı. Ayrıca iki bileğin birden kesilmiş olması, kullanılan makasın böyle bir ölüme yol açıp açamayacağı ve olay yerinin yeterince sağlıklı incelenmemesi gibi noktalar, tartışmayı daha da büyüttü.

  1. Abdülhamid döneminde bu ölüm yeniden soruşturuldu. 1881’de görülen Yıldız Mahkemesi’nde Abdülaziz’in öldürüldüğü kanaatine varıldı ve bazı kişiler çeşitli cezalara çarptırıldı. Ancak bu mahkeme de dönemin siyasi şartları nedeniyle tarihçiler arasında tartışmalı değerlendirilir.

Abdülaziz’in ölümü, Osmanlı siyasetindeki büyük sarsıntının da habercisiydi. V. Murad’ın kısa süren saltanatı, ardından II. Abdülhamid’in tahta çıkışı, I. Meşrutiyet’in ilanı, Kanun-ı Esasi ve kısa süre sonra Meclis’in kapatılması gibi gelişmeler, 1876 yılını Osmanlı tarihinin en yoğun kriz yıllarından biri haline getirdi.

1878 – Kıbrıs’ın yönetimi İngiltere’ye bırakıldı; adada Britanya dönemi başladı

4 Haziran 1878’de Osmanlı Devleti ile Birleşik Krallık arasında Kıbrıs Antlaşması imzalandı. İngilizce kaynaklarda Cyprus Convention olarak geçen bu anlaşmayla Kıbrıs’ın idaresi geçici olarak İngiltere’ye bırakıldı. Ada hukuken Osmanlı egemenliğinde görünmeye devam edecek, ancak fiilen İngilizler tarafından yönetilecekti.

Bu anlaşmanın arka planında 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı vardı. Osmanlı Devleti, savaşta ağır yenilgiye uğramış, Rus ordusu İstanbul yakınlarına kadar ilerlemişti. Ayastefanos Antlaşması’yla Osmanlı üzerinde çok ağır şartlar oluşmuştu. İngiltere ise Rusya’nın Akdeniz’e, Boğazlara ve Hindistan yoluna yaklaşmasından endişe ediyordu.

İngiltere’nin Kıbrıs’a ilgisi bu stratejik kaygıdan doğdu. Ada, Doğu Akdeniz’de, Süveyş Kanalı’na ve İngiltere’nin Hindistan yoluna yakın bir konumdaydı. İngiltere için Kıbrıs, Rusya’ya karşı Osmanlı’nın Asya topraklarını koruma iddiasıyla kullanılabilecek bir askerî ve deniz üssü anlamına geliyordu. Britannica da İngiltere’nin Kıbrıs’ı Doğu Akdeniz’de, Kafkasya ya da Mezopotamya yönündeki muhtemel operasyonlar için üs olarak görmek istediğini aktarır.

Anlaşma, Osmanlı açısından bir tür zorunlu denge politikasıydı. II. Abdülhamid yönetimi, Berlin Kongresi öncesinde İngiltere’nin desteğini almak istiyordu. Buna karşılık İngiltere, Kıbrıs’ın idaresini talep etti. Belleten’de yayımlanan Salâhi R. Sonyel imzalı çalışmada, Kıbrıs Antlaşması’ Antlaşması’nın 4 Haziran 1878’de imzalandığı ve aynı yıl 12 Temmuz’da İngilizlerin Kıbrıs’ı işgal etmelerine yol açtığı belirtilir.

Burada “geçici olarak bırakıldı” ifadesi önemlidir. Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ı resmen İngiltere’ye satmadı ya da tamamen devretmedi. Ancak adanın yönetimi İngiltere’ye geçti. Osmanlı egemenliği kâğıt üzerinde devam ederken, ada fiilen İngiliz idaresine girdi. Bu durum, Osmanlı’nın zayıflayan diplomatik konumunu ve büyük güçler karşısındaki manevra alanının ne kadar daraldığını gösteriyordu.

İngiliz yönetimi adada yeni bir dönem başlattı. Kıbrıs’ta idari yapı, hukuk düzeni, vergi sistemi ve toplumsal dengeler İngiliz sömürge yönetiminin etkisiyle yeniden şekillenmeye başladı. Rum ve Türk toplumlarının siyasi beklentileri de bu yeni dönemde farklı yönlerde gelişti. Özellikle Rum toplumunda Yunanistan’la birleşme anlamına gelen Enosis fikri güç kazandı.

Kıbrıs’ın statüsü I. Dünya Savaşı sırasında yeniden değişti. Osmanlı Devleti savaşa Almanya’nın yanında girince İngiltere, 5 Kasım 1914’te Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak etti. 1923 Lozan Antlaşması’yla Türkiye, Kıbrıs üzerindeki haklarından vazgeçti. 1925’te ada resmen İngiliz Kraliyet Kolonisi ilan edildi.

Britanya yönetimi 16 Ağustos 1960’a kadar sürdü. Bu tarihte Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ancak İngiltere adadan bütünüyle çekilmedi; Ağrotur ve Dikelya’daki askerî üs bölgelerini elinde tuttu. Reuters’ın güncel bir arka plan haberinde de Britanya’nın Kıbrıs’ı 1878’den 1960’a kadar önce koruyucu idare, sonra kraliyet kolonisi olarak yönettiği ve bugün hâlâ adada iki önemli askerî üssü bulunduğu hatırlatılır.

1909 – Sultan V. Mehmed Reşad Hereke Fabrikası’nı gezdi

1909 yılının Haziran ayında Sultan V. Mehmed Reşad, tahta çıkışından kısa süre sonra Hereke’ye gelerek Hereke Fabrika-i Hümâyûnu’nu ziyaret etti. Bazı kaynaklarda ziyaretin tarihi 18 Haziran 1909 olarak geçer; yerel tarih anlatılarında ise 4 Haziran tarihiyle anılır. Bu farklılık, dönemin takvim kullanımı ve tarih aktarımıyla ilgili olabilir. Ancak kesin olan, Sultan Reşad’ın 1909 Haziran’ında Hereke’ye deniz yoluyla geldiği ve fabrika ziyaretinin dönemin basınında fotoğraflarla yer bulduğudur. SALT Araştırma arşivindeki görsel kayıtlarda, Sultan V. Mehmed Reşad’ın Hereke ziyareti, Hereke Fabrika-i Hümâyûnu işçilerinin karşılaması ve padişahın fabrikadan ayrılışı gibi sahneler yer alır.

Hereke Fabrikası, Osmanlı sanayi tarihinin en önemli kurumlarından biriydi. 19. yüzyılda kurulan fabrika, özellikle ipekli dokuma ve halılarıyla saray için üretim yapan seçkin bir merkez haline geldi. Hereke halıları, desenleri, işçiliği ve kalitesiyle Osmanlı saray kültürünün en tanınmış ürünlerinden biri oldu.

Sultan Reşad’ın Hereke ziyareti, sıradan bir gezi değildi. 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra padişah olan V. Mehmed Reşad, Meşrutiyet döneminin yeni hükümdarıydı. Tahta çıkışının hemen ardından halkla ve kurumlarla temas kurması, yeni dönemin meşruiyet arayışı açısından da önem taşıyordu.

Hereke ise böyle bir ziyaret için sembolik bir yerdi. Çünkü fabrika hem Osmanlı modernleşmesinin hem saray zevkinin hem de Kocaeli’nin sanayi kimliğinin kesiştiği bir mekândı. Padişahın burada işçiler tarafından karşılanması, Osmanlı’da sanayi emeğinin ve saray üretiminin görünür olduğu nadir sahnelerden biridir.

Ziyaretin yerel hafızada güçlü kalmasının nedeni de budur. Hereke yalnız bir fabrika yerleşimi değil, çevresinde işçi yaşamı, üretim kültürü, demiryolu, iskele ve sarayla bağlantılı özel bir sanayi kasabasıydı. Sultan Reşad’ın gelişi, bu kasabanın imparatorluk merkezindeki önemini gösteren olaylardan biri olarak hatırlanır.

Hereke Fabrikası, Cumhuriyet döneminde de önemini sürdürdü. Sümerbank çatısı altında çalıştı; daha sonra Millî Saraylar’a bağlandı. Türkiye Turizm Ansiklopedisi de Hereke Fabrikası’nın Sultan V. Mehmed Reşad döneminde yünlü dokuma üretimi açısından genişlediğini, çuha, şayak ve iplik dairesinde kapasitenin artırıldığını aktarır.

1917 – Pulitzer Ödülleri ilk kez verildi; gazeteciliğin ve edebiyatın en saygın ödüllerinden biri doğdu

4 Haziran 1917’de Pulitzer Ödülleri ilk kez açıklandı. Bugün gazetecilik, edebiyat, drama, tarih, şiir, müzik ve fotoğraf gibi alanlarda dünyanın en saygın ödülleri arasında görülen Pulitzer, adını Macaristan doğumlu Amerikalı gazete patronu Joseph Pulitzer’den alır. Pulitzer Ödülleri’nin resmî tarihçesi, ödüllerin Joseph Pulitzer’in vasiyeti doğrultusunda Columbia Üniversitesi tarafından verilmeye başlandığını ve ilk ödüllerin 1917’de açıklandığını belirtir.

Joseph Pulitzer, 1847’de Macaristan’da doğdu. Genç yaşta Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. İç Savaş döneminde kısa süre askerlik yaptıktan sonra gazeteciliğe yöneldi. Önce St. Louis’te, sonra New York’ta yükseldi. Onu Amerikan basın tarihinde asıl önemli yapan gazete ise New York World oldu. Pulitzer, bu gazeteyi geniş halk kitlelerine seslenen, haberin yanında kampanyalar, çizimler, insan hikâyeleri ve güçlü manşetlerle okur toplayan büyük bir yayın organına dönüştürdü.

Pulitzer’in gazetecilik anlayışı çelişkili bir miras bıraktı. Bir yandan yolsuzlukları, kötü yönetimi ve toplumsal sorunları hedef alan kamu yararına haberciliği destekledi. Diğer yandan okur çekmek için sansasyonel başlıklar, duygusal hikâyeler ve sert kampanyalar kullandı. 1890’larda William Randolph Hearst ile giriştiği tiraj rekabeti, Amerikan basınında “sarı gazetecilik” denen sansasyonel habercilik anlayışının büyümesine yol açtı.

Yine de Pulitzer, gazeteciliğin para kazanma ya da siyasi kavga aracı olmaması gerektiğini düşünüyordu. Hayatının son döneminde gazetecilik eğitimi ve nitelikli haberciliğin ödüllendirilmesi için kalıcı bir kurum kurmak istedi. Columbia Üniversitesi’ne bıraktığı vasiyetle hem bir gazetecilik okulu kurulmasını hem de gazetecilik ve edebiyat alanlarında ödüller verilmesini sağladı.

Columbia Gazetecilik Okulu, Pulitzer’in ölümünden bir yıl sonra, 1912’de kuruldu. Ödüllerin verilmesi ise 1917’de başladı. Pulitzer’in vasiyetinde gazetecilik ödüllerinin yanı sıra edebiyat, drama, eğitim ve burslarla ilgili kategoriler de vardı. İlk yıllarda ödül sistemi bugünkü kadar geniş değildi; zaman içinde kategori sayısı arttı ve ödüller Amerikan kültür hayatının en önemli ölçülerinden biri haline geldi.

İlk Pulitzer Ödülleri 4 Haziran 1917’de açıklandı, ödüller Columbia Üniversitesi’nin 6 Haziran’daki mezuniyet töreninde verildi.

1917’de gazetecilik alanındaki ilk ödüllerden biri, New York World muhabiri Herbert Bayard Swope’a verildi. Swope, “Inside the German Empire” başlıklı yazı dizisiyle ödüle değer görüldü. Bu yazılar, I. Dünya Savaşı sürerken Almanya içinden gözlemler sunuyordu.

Edebiyat alanında ise ilk yılın dikkat çeken ödüllerinden biri biyografi dalındaydı. Laura E. Richards ve Maude Howe Elliott, anneleri Julia Ward Howe üzerine yazdıkları biyografiyle ödül aldı. Julia Ward Howe, Amerikan tarihinde hem edebî hem toplumsal etkisi olan bir isimdi; “The Battle Hymn of the Republic” şiiriyle ve kadın hakları mücadelesiyle tanınıyordu.

Pulitzer Ödülleri zamanla çok daha geniş bir yapıya kavuştu. Bugün gazetecilikte kamu hizmeti, araştırmacı gazetecilik, son dakika haberi, yerel habercilik, ulusal habercilik, uluslararası habercilik, yorum, eleştiri, fotoğraf ve sesli habercilik gibi alanlarda veriliyor. Kitap ve sanat tarafında ise kurgu, tarih, biyografi, şiir, genel kurgu dışı eser, drama ve müzik gibi dallar bulunuyor. Ödüller Columbia Üniversitesi tarafından yönetiliyor; özellikle gazetecilikte kamu hizmeti ödülü altın madalyayla simgeleniyor.

Pulitzer’in en önemli etkisi, gazeteciliği kamu adına denetim yapan ciddi bir meslek olarak öne çıkarmasıdır. Bu ödüller, yerel bir yolsuzluğu ortaya çıkaran küçük bir gazete haberinden büyük savaş muhabirliğine, edebî romanlardan tarih kitaplarına kadar geniş bir alanda “kamusal değer taşıyan üretimi” görünür kılar.

1919 – ABD Kongresi kadınlara oy hakkı tanıyan 19. Anayasa Değişikliği’ni kabul etti

4 Haziran 1919’da ABD Kongresi, kadınlara oy hakkı tanıyan 19. Anayasa Değişikliği’ni kabul etti ve değişiklik eyaletlerin onayına gönderildi. Burada küçük ama önemli bir ayrım vardır: Kadınların oy hakkı 4 Haziran 1919’da hemen yürürlüğe girmedi; Kongre’den geçen değişiklik, eyaletler tarafından onaylandıktan sonra 18 Ağustos 1920’de Anayasa’nın parçası haline geldi.

ABD’de kadınların oy hakkı mücadelesi 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanır. 1848’de New York eyaletindeki Seneca Falls Kadın Hakları Kongresi, bu mücadelenin sembolik başlangıçlarından biri kabul edilir. Elizabeth Cady Stanton, Lucretia Mott, Susan B. Anthony ve daha sonra Carrie Chapman Catt, Alice Paul gibi isimler, kadınların siyasal hakları için uzun yıllar kampanya yürüttü.

Bu değişikliğin Kongre’ye ilk kez sunulması da çok eskidir. ABD Senatosu’nun tarih sayfası, kadınlara oy hakkı tanıyan anayasa değişikliği önerisinin 1878’de Kongre’ye sunulduğunu, ancak 1919’da kabul edilebildiğini aktarır. Bu yüzden 4 Haziran 1919, yaklaşık kırk yılı aşan bir anayasal mücadelenin Kongre aşamasındaki zaferidir.

Kadınların oy hakkı mücadelesi yalnız parlamentoda yürütülmedi. Suffragist denen oy hakkı savunucuları yürüyüşler düzenledi, gazeteler çıkardı, imza kampanyaları yaptı, Beyaz Saray önünde nöbet tuttu ve zaman zaman tutuklandı. Özellikle I. Dünya Savaşı yıllarında kadınların fabrikalarda, yardım çalışmalarında ve kamusal alanda üstlendikleri roller, “vatandaşlık hakkı” tartışmasını daha da güçlendirdi.

Başkan Woodrow Wilson başlangıçta kadınların oy hakkı konusunda mesafeli davransa da savaş yıllarının sonunda desteğini açıkladı. Kongre’deki oylamalar çok kolay geçmedi. Güney eyaletlerinden gelen bazı temsilciler ve senatörler değişikliğe karşı çıktı. Buna rağmen 4 Haziran 1919’da Senato gerekli çoğunluğu sağladı ve değişiklik eyaletlerin onayına gönderildi.

Değişiklik metni kısa ama etkisi büyüktü: ABD vatandaşlarının oy hakkı, cinsiyet nedeniyle federal hükümet ya da eyaletler tarafından reddedilemeyecekti. Bu ifade, kadınların siyasal temsil mücadelesinde tarihî bir eşikti.

Yine de 19. Değişiklik bütün kadınların pratikte eşit biçimde oy kullanabildiği anlamına gelmedi. Özellikle Güney eyaletlerinde siyah kadınlar, tıpkı siyah erkekler gibi, okuryazarlık testleri, vergi şartları, tehditler ve ayrımcı uygulamalarla sandıktan uzak tutulmaya devam edildi. Bu nedenle ABD’de oy hakkı mücadelesinin ikinci büyük eşiği, 1965 tarihli Oy Hakkı Yasası’na kadar uzanır.

1921 – Millî Mücadele için İstanbul’dan Karamürsel’e mayın taşındı

4 Haziran 1921’de Millî Mücadele’nin Kocaeli cephesini ilgilendiren önemli bir lojistik faaliyet gerçekleşti. İstanbul Haliç’teki ambarlardan alınan 15 Rus demirli mayını, gizlice Karamürsel’e getirildi. Bu mayınlar, Yavuz zırhlısına ait 88 milimetrelik toplar ve cephaneyle birlikte Çavuşçiftliği’ne taşındı. Gölcük Tersanesi tarihine ilişkin çalışmada, 4 Haziran 1921’de Haliç’teki ambarlardan 15 Rus demirli mayının Karamürsel’e getirildiği, daha sonra İzmit’e nakledildiği aktarılır.

Bu olay, Millî Mücadele’nin yalnız cephede süngüyle ve tüfekle verilmediğini gösterir. İstanbul işgal altındaydı; depolarda, tersanelerde ve askerî ambarlarda bulunan silah, cephane ve malzemenin Anadolu’ya kaçırılması büyük bir direniş faaliyeti haline gelmişti. Karamürsel ve İzmit hattı da bu gizli lojistik ağın önemli geçiş noktalarından biriydi.

Kocaeli Yarımadası, Millî Mücadele’de İstanbul ile Anadolu arasındaki en kritik bağlantı bölgelerinden biriydi. Bir yandan işgal kuvvetleri ve Yunan birlikleri bölgede etkiliydi; diğer yandan Kuvayı Milliye unsurları, Ankara hükümetine bağlı güçler ve yerel direniş yapıları bu hattı elde tutmaya çalışıyordu. Marmara kıyıları hem geçiş hem de kaçak sevkiyat için büyük önem taşıyordu.

Mayınların Karamürsel’e taşınması, deniz savunması ve ulaşım güvenliği açısından da anlamlıydı. Marmara ve İzmit Körfezi hattı, Millî Mücadele’de denizden gelebilecek tehditlerle de bağlantılıydı. Bu tür askerî malzemelerin Anadolu hareketine kazandırılması, bölgedeki direniş kapasitesini artırıyordu.

O dönem Karamürsel, İzmit ve çevresi çok zor şartlar altındaydı. 1921 yılı, Kocaeli bölgesinde Yunan işgali, çeteler, çekilmeler, köy baskınları ve büyük acılarla geçen bir yıldı. Haziran 1921 sonunda İzmit’in kurtuluşuna giden süreç hızlanacak, bölge kısa süre içinde Millî Mücadele açısından yeni bir aşamaya girecekti.

Bu nedenle 4 Haziran 1921’de İstanbul’dan Karamürsel’e mayın taşınması, küçük bir lojistik ayrıntı gibi görünse de aslında büyük mücadelenin görünmeyen damarlarından biridir. Cephenin ayakta kalması için silahın, cephanenin, mayının, topun ve insanın doğru zamanda doğru yere ulaştırılması gerekiyordu.

4 Haziran 1921, Kocaeli yerel tarihi açısından bu yüzden önemli bir tarihtir. İstanbul’daki işgal koşullarına rağmen askerî malzemenin Karamürsel üzerinden Millî Mücadele’ye aktarılması, Kocaeli’nin Anadolu direnişiyle İstanbul arasındaki gizli ve hayati köprülerden biri olduğunu gösterir.

1927 – Kocaeli Halk Bankası tescil edildi; yerel sermayeden TEB’e uzanan hikâye başladı

4 Haziran 1927’de Kocaeli Halk Bankası Türk Anonim Şirketi’nin ana sözleşmesi İzmit Ticaret ve Sanayi Odası tarafından tescil edildi. 50 bin lira sermayeyle kurulan banka, Kocaeli’nin yerel sermaye ve ticaret tarihi açısından önemli bir girişimdi.

Bu tarihi önemli kılan taraf, Kocaeli Halk Bankası’nın yerel bir banka olarak kalmamasıdır. Zaman içinde büyüyen ve yapısı değişen bu kurum, bugünkü Türk Ekonomi Bankası, yani TEB tarihinin başlangıç noktası kabul edilir. TEB’in ana sözleşmesindeki kuruluş ilanında da Kocaeli’de kurulan Kocaeli Halk Bankası’nın 4 Haziran 1927’de tescil edildiği açıkça yer alır.

1920’lerin Türkiye’sinde yerel bankaların önemi büyüktü. Cumhuriyet henüz çok gençti; sanayi, ticaret ve tarımın krediye ihtiyacı vardı. Büyük finans kurumlarının her yere yayılmadığı bir dönemde, yerel esnafın, tüccarın, üreticinin ve küçük girişimcinin sermaye bulması zordu. Kocaeli Halk Bankası gibi kurumlar bu ihtiyaca cevap vermek için kuruldu.

Kocaeli açısından bu girişim ayrıca anlamlıdır. İzmit ve çevresi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında limanı, demiryolu bağlantısı, ticaret hayatı ve sanayi potansiyeliyle öne çıkan bölgelerden biriydi. Yerel bir bankanın kurulması, bu ekonomik hareketliliğin finansman ihtiyacını gösterir.

Bankanın adındaki “halk” vurgusu da dönemin ruhunu yansıtır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomik kalkınma yalnız büyük sermaye çevreleriyle değil, yerel girişimciler, esnaf ve üreticiyle de ilişkilendiriliyordu. Halk bankacılığı fikri, küçük ölçekli ekonomik hayatı destekleme düşüncesini taşıyordu.

Kocaeli Halk Bankası uzun yıllar bu adla faaliyet gösterdi. Daha sonra yapısı değişti, faaliyet alanı genişledi ve 1980’li yıllarda Türk Ekonomi Bankası adını aldı.

4 Haziran 1927, bu yüzden Kocaeli ekonomi tarihi için önemli bir gündür. Kocaeli Halk Bankası’nın tescili, yerel sermaye birikiminin kurumsallaşmasını ve İzmit merkezli bir girişimin zamanla Türkiye çapında bilinen bir bankaya dönüşmesini simgeler.

1933 – “Merdiven” şiirinin şairi Ahmet Haşim öldü

4 Haziran 1933’te Türk şiirinin en özgün isimlerinden Ahmet Haşim, İstanbul Kadıköy’deki evinde hayatını kaybetti. Mezarı Eyüp’tedir. Haşim son yıllarında tedavi için Paris’e ve Frankfurt’a gitti, Frankfurt’tan iyileşemeden döndükten sonra 4 Haziran 1933’te öldü.

Ahmet Haşim’in doğum yılı kaynaklarda genellikle 1884 ya da 1887 olarak verilir. Bağdat’ta doğdu. Babası Osmanlı bürokrasisinde görevliydi. Çocukluğu Bağdat’ta, Dicle kıyılarının, sıcak iklimin, yalnızlığın ve erken kayıpların gölgesinde geçti. Küçük yaşta annesini kaybetmesi, onun şiirindeki hüzün, akşam, uzaklık ve içe kapanıklık duygusunu besleyen temel izlerden biri sayılır.

İstanbul’a geldiğinde Türkçesi zayıftı. Önce bu eksikliğini gidermek için eğitim aldı, ardından Galatasaray Sultanisi’ne girdi. Edebiyatla asıl yakınlığı Galatasaray yıllarında başladı. Hocaları arasında Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Tevfik Fikret gibi dönemin önemli edebiyatçılarının bulunması, onun şiir zevkinin oluşmasında etkili oldu.

Ahmet Haşim, Fecr-i Âti topluluğunun en önemli isimlerinden biri oldu. Fecr-i Âti, II. Meşrutiyet sonrasında “sanat şahsi ve muhteremdir” anlayışıyla ortaya çıkan edebiyat topluluğuydu. Haşim, bu anlayışa uygun biçimde şiiri toplumsal fayda ya da açık fikir anlatımı olarak değil, daha çok duygu, hayal, musiki ve izlenim alanı olarak gördü.

Onun şiiri, Türk edebiyatında sembolist ve empresyonist eğilimlerin en güçlü örneklerinden biri kabul edilir. Bunu çok teknik anlatmaya gerek yok: Haşim, şiirde doğrudan açıklamak yerine sezdirmeyi sever. Güneşin batışı, akşam renkleri, göller, kuşlar, ay ışığı, merdivenler, uzak beldeler ve belirsiz görüntüler onun şiirinde bir ruh hali yaratır. Anlam çoğu zaman tek cümleyle açıklanmaz; okurun zihninde bir renk, bir ses, bir duygu olarak kalır.

En bilinen şiirlerinden biri Merdiven’dir. “Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden” dizesi, Türkçenin hafızasına yerleşmiş dizelerden biridir. Bu şiirde merdiven; yaşlanma, hüzün, zamanın geçişi ve insanın kendi içine doğru yürüyüşü gibi okunur. Haşim’in şiir gücü de buradadır: Basit bir görüntüyü, derin bir ruh haline dönüştürür.

Sağlığında iki temel şiir kitabı yayımlandı: Göl Saatleri ve Piyale. Türk Edebiyatı Derneği’nin biyografisinde, Haşim’in şiir kitapları olarak Göl Saatleri’nin 1921’de, Piyâle’nin 1926’da yayımlandığı; nesir kitapları arasında Bize GöreGurabahane-i Laklakan ve Frankfurt Seyahatnamesi’nin bulunduğu belirtilir.

Haşim yalnız şair değildi; aynı zamanda çok güçlü bir nesir yazarıydı. Bize Göre adlı kitabındaki kısa yazılarında gündelik hayatı, şehir insanını, modernleşme sancılarını, zevk değişimini, görgüsüzlüğü ve insan davranışlarını keskin ama zarif bir dille anlattı. Onun düzyazılarında mizah, alay, incelik ve gözlem gücü bir aradadır. Bu yönüyle Ahmet Haşim, Cumhuriyet’in ilk yıllarını dikkatle izleyen güçlü bir denemecidir.

Gurabahane-i Laklakan adlı eseri de onun gözlemci tarafını gösterir. Kitabın adı “Leylekler Bakımevi” anlamına gelir. Haşim burada insanın dünyaya bakışındaki merhameti, tuhaflığı ve kırılganlığı da yakalar. Frankfurt Seyahatnamesi ise tedavi için gittiği Almanya’daki izlenimlerinden doğmuştur; Avrupa’yı gören ama gördüklerine körü körüne hayran olmayan dikkatli bir yazarın notları gibidir.

Ahmet Haşim’in edebiyatımızdaki önemi, şiiri düşünceden çok duygu ve izlenim alanına taşımasından gelir. O, yüksek sesle konuşan, meydanlara seslenen bir şair değildir. Daha çok akşamın alaca karanlığında, suyun kıyısında, gölgelerin içinde konuşur. Şiirinde açıklıktan çok belirsizlik, doğrudan mesajdan çok sezgi vardır.

Bu yüzden Ahmet Haşim, Türk şiirinde özel bir yerde durur. Mehmet Âkif’in güçlü toplumsal sesiyle, Yahya Kemal’in tarih ve medeniyet duygusuyla aynı dönemde yaşamış; ama bambaşka bir şiir yolu açmıştır. Haşim’in şiiri, iç dünyanın, renklerin, gölgelerin ve duyuların şiiridir.

4 Haziran 1933, bu nedenle Türk edebiyatı için önemli bir kayıp tarihidir. Ahmet Haşim kısa sayılabilecek bir ömür sürdü; ama MerdivenO BeldeBir Günün Sonunda ArzuGöl Saatleri ve Piyale ile Türkçede unutulmaz bir şiir iklimi bıraktı. Onun adı bugün hâlâ akşam, hüzün, renk ve musikiyle örülmüş şiirin en zarif temsilcilerinden biri olarak anılır.

1937 – Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu kabul edildi

4 Haziran 1937’de Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Bu kanunla Ziraat Bankası, tarımsal üretimi destekleyen, çiftçiye kredi sağlayan ve Cumhuriyet’in tarım politikalarını finanse eden daha güçlü bir kamu kurumu haline getirildi.

Ziraat Bankası’nın kökleri Cumhuriyet’ten de eskiye gider. Bankanın temeli, Osmanlı döneminde Mithat Paşa tarafından 1863’te bugünkü Sırbistan sınırları içindeki Pirot kasabasında Memleket Sandıkları’na dayanır. Bu sandıklar, köylüyü yüksek faizli tefeciliğe karşı korumak, çiftçiye daha uygun şartlarda kredi sağlamak ve tarımsal üretimi desteklemek amacıyla kurulmuştu.

Memleket Sandıkları zamanla Menafi Sandıkları’na dönüştü. Bu yapı, çiftçinin ortak dayanışması ve yerel kaynakların tarıma aktarılması düşüncesine dayanıyordu. Ancak tarım ekonomisi büyüdükçe ve kredi ihtiyacı arttıkça daha düzenli, daha merkezî ve modern bir finans kurumuna ihtiyaç duyuldu. Bu süreç sonunda 1888’de Ziraat Bankası resmen kuruldu.

Cumhuriyet döneminde Ziraat Bankası’nın önemi daha da arttı. Türkiye, nüfusunun büyük bölümü köylerde yaşayan, ekonomisi tarıma dayanan bir ülkeydi. Çiftçinin tohum, hayvan, alet, gübre ve üretim sermayesine erişmesi, ülkenin gıda güvenliği ve ekonomik kalkınması açısından da hayatiydi.

1937’de kabul edilen kanun, Ziraat Bankası’nı bu ihtiyaçlara daha uygun bir yapıya kavuşturmayı hedefledi. Banka, bu düzenlemeyle iktisadi devlet teşekkülü statüsüne alındı; yönetiminde kısmi özerklik sağlandı ve daha rahat hizmet verebilecek bir kurumsal yapıya kavuştu.

Kanunun amacı yalnız kredi vermek değildi. Daha sonraki TBMM metinlerinde de 1937 tarihli 3202 sayılı kanunun, çiftçinin tarımsal üretimini, ürünlerin pazarlanmasını, tarım sanayisini ve bunlarla ilgili girişimleri ulusal ekonomi açısından düzenleme amacı taşıdığı belirtilir. Aynı metinde, kanunun özellikle korunması gereken kesim olarak küçük çiftçiyi öne çıkardığı da vurgulanır.

Bu yönüyle Ziraat Bankası, Cumhuriyet’in kalkınma anlayışında özel bir yere sahip oldu. Sanayi için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar ne anlam taşıyorsa, tarım için de Ziraat Bankası benzer bir işlev gördü. Köylünün üretime devam edebilmesi, modern tarım araçlarına ulaşabilmesi ve tefeciden kurtulabilmesi için banka, devletin en önemli araçlarından biri haline geldi.

1937 kanunu aynı zamanda bankanın tarihsel sürekliliğini Cumhuriyet’in kurumlaşma mantığıyla birleştirdi. Osmanlı’dan gelen tarımsal kredi deneyimi, Cumhuriyet döneminde daha modern, daha merkezî ve daha planlı bir kamu bankacılığı yapısına dönüştürüldü.

1939 – Kâzım Orbay başkanlığındaki askerî heyet Londra’ya gitti; Türkiye, savaş kapıya dayanırken İngiltere’den askerî destek aradı

4 Haziran 1939’da, Türk-İngiliz askerî görüşmelerini yürütmek üzere Kâzım Orbay başkanlığındaki Türk askerî heyeti Londra’ya gitti. Bu ziyaret, II. Dünya Savaşı’nın başlamasına yalnız birkaç ay kala Türkiye’nin dış politikasında çok hassas bir döneme denk geliyordu. Türkiye, yaklaşan savaşta kendisini koruyacak diplomatik ve askerî dengeyi kurmaya çalışıyordu.

1939 baharında Avrupa hızla savaşa sürükleniyordu. Almanya, Mart 1939’da Çekoslovakya’yı fiilen parçalamış, İtalya da Nisan 1939’da Arnavutluk’u işgal etmişti. Akdeniz ve Balkanlar’daki bu hareketlilik, Türkiye için doğrudan güvenlik meselesiydi. Ankara, bir yandan Almanya’yla ekonomik ilişkilerini koparmak istemiyor, diğer yandan İngiltere ve Fransa ile güvenlik iş birliğini güçlendirmeye çalışıyordu.

Bu ortamda Türkiye ile İngiltere arasında 12 Mayıs 1939’da bir ortak bildiri yayımlandı. Bu bildiri, iki ülkenin Akdeniz bölgesinde güvenlik konusunda iş birliği yapacağını gösteriyordu. Ancak siyasi yakınlaşmanın askerî ve mali karşılığı da gerekiyordu. Türkiye, olası bir savaşta tarafsızlığını koruyabilmek ya da bir saldırıya direnebilmek için silah, mühimmat, uçak, top, tank ve kredi desteğine ihtiyaç duyuyordu.

Kâzım Orbay başkanlığındaki askerî heyetin Londra’ya gidişi bu nedenle önemlidir. Heyetin görevi, Türkiye’nin askerî ihtiyaçlarını İngiliz yetkililerle görüşmek ve muhtemel bir ittifakın somut askerî zeminini hazırlamaktı.

Kâzım Orbay o dönemde Türk ordusunun önemli komutanlarından biriydi. Daha sonra Genelkurmay Başkanlığı görevine kadar yükselecekti. 1939’daki Londra temaslarında ise onun başkanlığındaki heyet, Türkiye’nin askerî bakımdan da nasıl bir güvenlik arayışı içinde olduğunu gösteriyordu.

Türkiye’nin temel sorunu şuydu: Ülke savaş istemiyordu; fakat savaşın dışında kalabilmek için de güçlü görünmek zorundaydı. Ordunun donanımı yetersizdi, sanayi kapasitesi sınırlıydı, modern savaş araçlarına ihtiyaç vardı. Bu yüzden İngiltere ve Fransa ile yapılacak anlaşmalarda askerî yardım ve malzeme tedariği hayati bir başlıktı.

Ancak İngiltere ve Fransa’nın Türkiye’ye hemen ve yeterli ölçüde silah verebilmesi kolay değildi. Avrupa’da savaş ihtimali büyüdükçe kendi ordularının ihtiyaçları da artıyordu. 1939 Türk-İngiliz-Fransız Antlaşması üzerine yapılan akademik çalışmalarda, Kâzım Orbay başkanlığındaki heyetin Türkiye’nin askerî talepleri için Londra’da temaslarda bulunduğu; fakat İngiltere ve Fransa’nın silah tedariği konusunda ciddi sıkıntılar yaşadığı vurgulanır.

Bu temaslar, birkaç ay sonra imzalanacak Türk-İngiliz-Fransız Karşılıklı Yardım Antlaşması’nın zeminini hazırlayan süreçlerden biriydi. Antlaşma 19 Ekim 1939’da Ankara’da imzalandı. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi’nde yer alan çalışmada, bu ittifakın dokuz madde, üç protokol, özel anlaşma ve askerî mukaveleden oluştuğu belirtilir.

Yine de Türkiye, bu antlaşmaya rağmen II. Dünya Savaşı’na hemen girmedi. Ankara’nın dış politikası, savaş boyunca büyük ölçüde denge ve bekleme üzerine kuruldu. Türkiye, İngiltere ve Fransa’ya yaklaşırken Almanya’yı tamamen karşısına almamaya, Sovyetler Birliği’nin baskılarını da hesaplamaya çalıştı. Bu nedenle 1939’daki Londra temasları, Türkiye’nin savaş öncesi diplomasi satrancındaki önemli hamlelerden biri olarak görülmelidir.

1940 – Dunkerque tahliyesi tamamlandı; Churchill “asla teslim olmayacağız” dedi

4 Haziran 1940’ta II. Dünya Savaşı’nın en kritik dönemeçlerinden biri olan Dunkerque tahliyesi tamamlandı. Almanya’nın Fransa ve Benelüks ülkelerine saldırısı karşısında kuşatılma tehlikesi yaşayan İngiliz ve Fransız askerleri, Fransa’nın kuzeyindeki Dunkerque kıyılarından İngiltere’ye taşındı. Bu operasyon, İngiliz tarihinde Operation Dynamo adıyla bilinir.

Alman ordusu, Mayıs 1940’ta Belçika, Hollanda ve Lüksemburg üzerinden hızla ilerlemiş; ardından Fransa içlerine girmişti. İngiliz Sefer Kuvvetleri ve müttefik birlikler, Manş Denizi kıyısında sıkıştı. Askerî bakımdan durum neredeyse felaketti. On binlerce askerin esir düşmesi beklenirken, İngiltere büyük bir tahliye operasyonu başlattı.

Tahliye yalnız savaş gemileriyle yapılmadı. İngiliz donanmasının yanı sıra balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, yük tekneleri ve özel mülkiyete ait küçük tekneler de askerleri kıyıdan alıp büyük gemilere ya da doğrudan İngiltere’ye taşımak için seferber edildi. Bu nedenle Dunkerque, askerî tarih kadar sivil dayanışma hafızasında da özel bir yere sahiptir.

Operasyon sonunda 338 binden fazla Müttefik askeri İngiltere’ye çıkarıldı. Churchill’in konuşma arşivi, başlangıçta yalnız 45 bin askerin kurtarılmasının umulduğunu; sonuçta 338 binden fazla askerin İngiltere’ye ulaştığını aktarır.

Ancak Churchill, bu büyük tahliyeyi bir zafer gibi göstermemeye özellikle dikkat etti. Aynı gün Avam Kamarası’nda yaptığı ünlü konuşmada, Dunkerque’in bir kurtuluş olduğunu ama savaşın kazanıldığı anlamına gelmediğini söyledi. Çünkü Fransa hâlâ çöküşün eşiğindeydi ve İngiltere artık Nazi Almanyası’yla neredeyse tek başına karşı karşıya kalacaktı.

Churchill’in 4 Haziran 1940 konuşması, tarihe “We shall fight on the beaches”, yani “Sahillerde savaşacağız” konuşması olarak geçti. Konuşmanın en unutulmaz bölümü, İngiltere’nin denizlerde, havada, sahillerde, tarlalarda, sokaklarda ve tepelerde savaşacağını; ne olursa olsun teslim olmayacağını ilan eden bölümdür. Churchill arşivi, bu konuşmanın Dunkerque tahliyesinin hemen ardından, 4 Haziran’da Avam Kamarası’nda yapıldığını belirtir.

Dunkerque tahliyesi, askerî bakımdan bir geri çekilme operasyonuydu; fakat psikolojik ve siyasi bakımdan İngiltere’nin direnme iradesini ayakta tuttu. Eğer bu askerlerin büyük bölümü esir düşseydi, İngiltere’nin savaşa devam etme kapasitesi çok daha ağır darbe alabilirdi.

Fransa ise birkaç gün sonra daha da zor duruma düştü. Alman ordusu Paris’e 14 Haziran 1940’ta girdi; 22 Haziran’da Fransa Almanya’yla ateşkes imzaladı. Böylece Batı Avrupa’da savaşın ilk büyük aşaması Almanya lehine sonuçlandı.

1944 – Roma Müttefiklerin eline geçti; Mihver Devletleri ilk başkentini kaybetti

4 Haziran 1944’te II. Dünya Savaşı’nın İtalya Cephesi’nde büyük bir dönüm noktası yaşandı. Roma, Müttefik birliklerin eline geçti. Böylece İtalya’nın başkenti, savaş sırasında Müttefiklerin ele geçirdiği ilk Mihver başkenti oldu. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt de ertesi gün yaptığı açıklamada “İlk Mihver başkenti artık bizim elimizde” diyerek bu gelişmenin sembolik önemini vurguladı.

Roma’nın düşüşü, 1943’te başlayan İtalya Seferi’nin sonucuydu. Müttefikler önce Sicilya’ya çıkmış, ardından İtalya ana karasına geçmişti. Mussolini rejimi Temmuz 1943’te çökmüş, İtalya Eylül 1943’te Müttefiklerle ateşkes imzalamıştı. Ancak bu, İtalya’da savaşın bittiği anlamına gelmedi. Alman ordusu hızla ülkenin kuzey ve orta bölgelerini işgal etti; Roma da Nazi kontrolü altına girdi. Holocaust Encyclopedia, İtalya’nın ateşkesinden sonra ülkenin Almanların tuttuğu kuzey ve merkez bölgeler ile Müttefiklerin ilerlediği güney arasında bölündüğünü aktarır.

Roma’ya giden yol çok kanlıydı. Müttefikler, Almanların kurduğu Gustav Hattı’nı aşmak için aylarca savaştı. Özellikle Monte Cassino çevresindeki çarpışmalar, II. Dünya Savaşı’nın en yıpratıcı muharebelerinden biri oldu. Aynı dönemde Müttefikler, Alman savunmasını arkadan çevirmek için Roma’nın güneyindeki Anzio kıyılarına çıkarma yaptı.

Roma’ya giren birliklerin başında, General Mark W. Clark komutasındaki Amerikan 5. Ordusu vardı.

Roma’nın askerî değeri kadar sembolik değeri de büyüktü. Şehir, Mussolini’nin faşist rejiminin başkentiydi. Aynı zamanda Antik Roma’nın, Katolik dünyanın ve Avrupa tarihinin en önemli merkezlerinden biriydi. Bu nedenle Roma’nın Müttefiklerin eline geçmesi, Nazi Almanyası ve faşist müttefikleri açısından büyük bir moral kaybıydı.

Şehir, savaşın yıkımından tamamen kurtulmuş değildi. Alman işgali ayları Roma halkı için ağır geçmişti. Yahudilere yönelik baskılar, tutuklamalar, açlık, soğuk, direniş faaliyetleri ve misillemeler şehrin hafızasında derin izler bıraktı. Liberation Route Europe, Roma’daki Nazi işgali döneminde Yahudi gettosuna yapılan baskını, toplu tutuklamaları ve Fosse Ardeatine katliamını işgal aylarının en trajik olayları arasında sayar.

Müttefiklerin Roma’ya girişi halk tarafından sevinçle karşılandı. Amerikan askerleri Kolezyum, Forum ve kentin tarihî meydanlarından geçerken Romalılar onları alkışlarla karşıladı. Ancak savaş bitmemişti. Alman birlikleri Roma’dan kuzeye doğru çekildi ve İtalya Cephesi aylarca sürecek yeni savunma hatlarına dönüştü.

Roma’nın düşüşü, zamanlama açısından da ilginçtir. Bu büyük haber, yalnız iki gün sonra gerçekleşecek Normandiya Çıkarması’nın gölgesinde kaldı. 6 Haziran 1944’te Müttefikler Fransa kıyılarına çıkarma yapınca, savaşın ana dikkati Batı Avrupa’ya yöneldi.

1944 – Alman savaş gemileri ticaret gemisi kılığında Boğazlardan geçirildi

4 Haziran 1944’te II. Dünya Savaşı sırasında Türkiye’nin tarafsızlık politikasını doğrudan ilgilendiren önemli bir Boğazlar krizi gündeme geldi. Alman savaş gemilerinin ya da askerî amaçlı gemilerin ticaret gemisi görünümüne sokularak Türk Boğazları’ndan geçirildiği iddiası üzerine Birleşik Krallık, Türkiye nezdinde protestoda bulundu. Bu olay, savaş boyunca Türkiye’nin en hassas denge başlıklarından biri olan Montrö Boğazlar Sözleşmesi uygulamalarını yeniden tartışmaya açtı.

Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca savaş dışı kalmaya çalışıyordu. Ancak İstanbul Boğazı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı üzerinde sahip olduğu kontrol, onu savaşın büyük güçleri açısından son derece kritik bir ülke haline getiriyordu. Karadeniz’e açılan tek deniz yolu Türk Boğazları’ydı. Bu nedenle Almanya, Sovyetler Birliği, İngiltere ve diğer Müttefikler, Türkiye’nin Boğazlar politikasını dikkatle izliyordu.

Boğazların geçiş rejimini belirleyen temel belge 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ydi. Montrö, ticaret gemilerine barış zamanında serbest geçiş imkânı tanırken, savaş gemilerinin geçişini tonaj, bildirim, süre ve savaş durumu gibi şartlara bağlıyordu. Türkiye savaş dışı ise, savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi çok daha sıkı sınırlamalara tabi oluyordu.

Sorun, bazı Alman gemilerinin “ticaret gemisi” gibi gösterilmesine rağmen gerçekte askerî amaç taşıdığı iddiasından doğdu. İngiliz Parlamentosu’nda 14 Haziran 1944’te yapılan görüşmelerde, Alman çıkarma araçlarının ticari mavna görünümüne sokularak bir süre Türk Boğazları’ndan geçirildiği açıkça dile getirildi. Aynı görüşmede, Almanların bu araçların askerî kullanımını duyurması üzerine bu uygulamanın Türk hükümeti tarafından durdurulduğu da ifade edildi.

Müttefikler açısından mesele yalnız birkaç geminin geçişi değildi. Almanya’nın Karadeniz’deki askerî varlığı, Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü savaş ve Balkanlar’daki cepheler düşünüldüğünde Boğazlardan geçen her gemi stratejik anlam taşıyordu. Bir gemi kâğıt üzerinde ticaret gemisi görünse bile, içinde silah, askerî malzeme ya da gizlenmiş donanım varsa bu, Montrö rejiminin ruhuna aykırı görülüyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik belgelerinde de Haziran 1944’te bazı Alman “ticaret” gemileriyle ilgili ciddi bir olay yaşandığı aktarılır. Buna göre Türk makamlarının ilk incelemesinde gevşek davrandığı düşünülen bazı Alman gemileri, Müttefiklerin isteğiyle ikinci kez incelenmiş; bu incelemede güverte altında gizlenmiş silahlar bulunmuştur. Belgede, Müttefik protestolarının bu olay üzerine Türkiye Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu’nun görevden alınmasına yol açtığı da belirtilir.

Bu ayrıntı önemlidir; çünkü olay teknik bir Boğaz geçişi meselesi olmaktan çıkıp Türkiye’nin dış politikasındaki yön değişiminin işaretlerinden biri haline gelmiştir. 1944’e gelindiğinde savaşın dengesi Almanya aleyhine dönmüştü. Sovyet ordusu doğudan ilerliyor, Müttefikler İtalya’da Roma’ya girmiş, Normandiya Çıkarması’nın hazırlıkları son aşamaya gelmişti. Türkiye üzerindeki Müttefik baskısı da giderek artıyordu.

Türkiye ise bir yandan Almanya’yı tümüyle karşısına almaktan çekiniyor, diğer yandan savaşın sonuna doğru Müttefiklerle ilişkilerini düzeltmeye çalışıyordu. Boğazlardan geçen Alman gemileri meselesi, bu hassas dengeyi zorlayan olaylardan biri oldu. İngiltere ve Sovyetler, Türkiye’nin Montrö’yü Almanya lehine esnettiğini düşündüklerinde sert tepki gösterdi.

Bu krizden sonra Türkiye, Mihver devletlerine ait şüpheli gemilerin Boğazlardan geçişi konusunda daha sıkı bir tutum almaya başladı. Montrö Sözleşmesi’nin İngilizce özetlerinde de Londra ve Moskova’dan gelen tekrarlı protestoların ardından Türkiye’nin Haziran 1944’ten itibaren “şüpheli” Mihver gemilerinin geçişini yasakladığı aktarılır.

4 Haziran 1944 olayı, bu yüzden II. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin tarafsızlığının ne kadar zor bir denge üzerinde yürüdüğünü gösterir. Türkiye savaşa girmemişti; ama Boğazlar üzerindeki her karar, savaşan taraflar için doğrudan askerî sonuçlar doğuruyordu. Alman gemilerinin ticaret gemisi görünümünde geçişi ve İngiltere’nin protestosu, Montrö’nün savaş yıllarında büyük bir diplomatik baskı aracı haline geldiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

1961 – Kennedy ile Kruşçev Viyana’da buluştu; Soğuk Savaş’ın tansiyonu yükseldi

4 Haziran 1961’de ABD Başkanı John F. Kennedy ile Sovyetler Birliği lideri Nikita Kruşçev, Avusturya’nın başkenti Viyana’da bir araya geldi. Bu görüşme, iki liderin ilk yüz yüze buluşmasıydı. Dışarıdan bakıldığında bir “barış ve diyalog zirvesi” gibi görünse de, toplantı Soğuk Savaş’ın en gergin dönemlerinden birinin habercisi oldu.

Kennedy, Ocak 1961’de ABD Başkanı olmuştu. Genç, enerjik ve dünya kamuoyunda büyük ilgi uyandıran bir liderdi. Ancak başkanlığının ilk aylarında ağır bir dış politika krizi yaşamıştı: Nisan 1961’de ABD destekli Domuzlar Körfezi Çıkarması başarısız olmuş, Küba’daki Fidel Castro yönetimi devrilememişti. Bu başarısızlık, Kennedy’nin uluslararası alandaki gücünü ve kararlılığını tartışmalı hale getirmişti.

Kruşçev ise Kennedy’yi sınamak istiyordu. Sovyet lideri, genç Amerikan başkanının baskı altında nasıl davranacağını görmek niyetindeydi. Görüşmenin ana başlıkları arasında Berlin meselesi, nükleer silahlar, Laos, Küba ve iki blok arasındaki genel güç dengesi vardı. Britannica, Viyana Zirvesi’nde Berlin ve Üçüncü Dünya’daki nüfuz mücadelesinin öne çıktığını, Kennedy’nin mevcut güç dengelerinin bozulmamasını savunduğunu aktarır.

Zirvenin en sert konusu Berlin’di. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Berlin, Sovyet kontrolündeki Doğu Almanya’nın içinde kalmasına rağmen dört işgal bölgesine ayrılmıştı. Şehrin batı kısmı ABD, İngiltere ve Fransa’nın kontrolündeydi. Batı Berlin, komünist Doğu Avrupa’nın ortasında Batı dünyasının küçük ama güçlü bir vitrini haline gelmişti.

Kruşçev, Berlin meselesinin kısa sürede çözülmesini istedi. Sovyetler Birliği, Doğu Almanya ile ayrı bir barış antlaşması imzalamak ve Batılı güçlerin Batı Berlin üzerindeki haklarını fiilen zayıflatmak istiyordu. National Security Archive’ın Berlin Krizi dosyasında, Kruşçev’in Viyana’da Berlin sorununun yıl sonuna kadar çözülmesini istediği; Kennedy’nin buna karşılık “Soğuk bir kış olacak” anlamına gelen sert bir karşılık verdiği aktarılır.

Kennedy açısından Berlin’den geri adım atmak mümkün değildi. Batı Berlin, Amerika’nın Avrupa’daki güvenilirliğinin sembolüydü. Eğer ABD Berlin’deki müttefiklerini yalnız bırakırsa, NATO içindeki güven de sarsılabilirdi. Bu nedenle Kennedy, Sovyet baskısına rağmen Batı Berlin’deki Amerikan varlığından vazgeçmeyeceğini açıkça gösterdi.

Görüşmede Laos meselesi de konuşuldu. Güneydoğu Asya’daki Laos, o dönemde iç savaş ve büyük güç rekabeti içinde sıkışmıştı. ABD ve Sovyetler Birliği, Laos’un tamamen karşı bloğun etkisine girmesini istemiyordu. Viyana Zirvesi’nin sınırlı olumlu sonucu, Laos’un tarafsızlığı konusunda bir anlayış zemini oluşmasıydı. Ancak Berlin ve genel Soğuk Savaş dengesi konusunda zirve başarısız sayıldı.

Kennedy, görüşmeden moral olarak yıpranmış çıktı. JFK Library, Kennedy’nin Viyana’da Kruşçev’in sert ve saldırgan üslubu karşısında şaşırdığını, Sovyet liderinin bir noktada Batılıların Berlin’e erişimini kesmekle tehdit ettiğini belirtir.

Viyana görüşmesinin sonuçları kısa sürede görüldü. Aynı yılın ağustos ayında Doğu Almanya yönetimi, Sovyet desteğiyle Berlin Duvarı’nı inşa etmeye başladı. Duvar, yalnız Berlin’i değil, bütün dünyayı ikiye bölen Soğuk Savaş sembollerinden biri haline geldi. Bir yıl sonra ise Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirmesi, dünyayı Küba Füze Krizi’yle nükleer savaşın eşiğine getirecekti.

Bu yüzden 4 Haziran 1961’deki Viyana Zirvesi, iki liderin birbirini tanıdığı basit bir diplomatik görüşme değildir. Kennedy ile Kruşçev’in bu ilk buluşması, Soğuk Savaş’ın daha da sertleşeceğini gösteren bir dönemeç oldu. Viyana’da kurulamayan güven, kısa süre sonra Berlin Duvarı’nda ve Küba Füze Krizi’nde dünyanın karşısına çok daha tehlikeli biçimde çıkacaktı.

1973 – ATM’nin patenti alındı; bankacılık 24 saat açık hale gelmeye başladı

4 Haziran 1973’te Don WetzelTom Barnes ve George Chastain, modern ATM’nin yani otomatik para çekme makinesinin patentini aldı. ABD patent kaydında bu buluş, “Credit Card Automatic Currency Dispenser” yani kredi kartıyla çalışan otomatik para dağıtma sistemi olarak tanımlanır. Patent, kartın makineye takılması, kullanıcının kimliğinin kontrol edilmesi ve ardından makinenin otomatik olarak nakit vermesi fikrine dayanıyordu.

Bugün bize çok sıradan gelen ATM, aslında bankacılık tarihinde büyük bir devrimdi. Çünkü banka işlemleri uzun süre mesai saatlerine bağlıydı. İnsanlar para çekmek, hesap işlemi yapmak ya da nakit ihtiyacını karşılamak için banka şubesinin açık olmasını beklemek zorundaydı. ATM, bu düzeni değiştirdi; bankacılığı ilk kez makine aracılığıyla, şube gişesinden bağımsız ve günün her saatine yayılabilir hale getirdi.

ATM fikrinin geçmişi 1973’ten daha eskidir. 1930’lardan itibaren otomatik banka makineleriyle ilgili denemeler yapıldı. Ermeni asıllı Amerikalı mucit Luther George Simjian, 1960’larda para yatırma makinesi niteliğinde bir sistem geliştirdi; ancak bu sistem yaygınlaşmadı. İngiltere’de John Shepherd-Barron tarafından geliştirilen ve Barclays Bank tarafından 1967’de Londra’da kullanılan makine de ATM tarihinin önemli adımlarından biridir. Bu yüzden ATM’nin icadı tek bir kişiye ve tek bir tarihe indirgenemez.

Ancak 4 Haziran 1973 tarihli patent, modern kartlı ATM sisteminin gelişiminde çok önemli bir dönemeçtir. Don Wetzel, Texas merkezli Docutel şirketinde çalışıyordu. Yanında mühendisler Tom Barnes ve George Chastain vardı. Smithsonian Ulusal Amerikan Tarihi Müzesi’nin Don Wetzel söyleşisinde de Wetzel, ATM’nin ortak patent sahiplerinden biri olarak tanıtılır.

Wetzel’in anlatısına göre fikir, bankada sırada beklerken aklına geldi. İnsanların basit bir nakit çekme işlemi için uzun kuyruklarda beklemesi ona gereksiz görünmüştü. Eğer marketlerde, otomatlarda ya da başka makinelerde otomatik işlem yapılabiliyorsa, para çekme işlemi de makineyle yapılabilirdi. Bu fikir, bankacılığın müşteriyle temas biçimini kökten değiştirecek bir teknolojinin başlangıcı oldu.

Docutel’in geliştirdiği ilk makineler, bugünkü ATM’ler kadar gelişmiş değildi. Başlangıçta daha çok nakit verme işlevine odaklanıyordu. Para yatırma, bakiye sorgulama, hesaplar arası transfer, fatura ödeme ve banka kartı sistemleri daha sonra gelişti. Ancak temel fikir aynıydı: Müşteri, banka personeline ihtiyaç duymadan makine üzerinden işlem yapabilecekti.

Modern ATM’nin ilk uygulamalarından biri 1969’da New York’ta Chemical Bank tarafından kullanıldı. Bankanın reklam sloganı dönemin ruhunu çok iyi anlatıyordu: “2 Eylül’de saat 9.00’da açılacağız ve bir daha hiç kapanmayacağız.” Bu cümle, ATM’nin bankacılığa getirdiği en büyük yeniliği özetliyordu: Banka artık yalnız mesai saatlerinde değil, her zaman erişilebilir olacaktı.

ATM’ler, 1970’lerden itibaren hızla yaygınlaştı. Bankalar için şube yükünü azaltıyor, müşteriler için nakde erişimi kolaylaştırıyor, şehir hayatının ritmine uygun yeni bir bankacılık alışkanlığı yaratıyordu. Özellikle kredi kartları, banka kartları, manyetik şerit teknolojisi ve daha sonra elektronik ağların gelişmesiyle ATM’ler küresel bankacılık sisteminin ayrılmaz parçası haline geldi.

Bu makineler yalnız teknik bir yenilik değil, sosyal bir dönüşümdü. İnsanlar ilk başta makinelerden para almaya çekiniyordu. Paranın bir memurdan değil, metal bir kutudan alınması güven duygusunu zorlayan yeni bir deneyimdi. Fakat kısa sürede ATM’ler gündelik hayatın en doğal parçalarından biri oldu.

Türkiye’de de ATM’ler “bankamatik” adıyla yaygınlaştı. Özellikle 1980’lerden sonra bankacılık sisteminin teknolojik dönüşümünde önemli rol oynadı. Maaş çekmek, gece para almak, şehir dışında nakde ulaşmak ve şubeye gitmeden işlem yapmak, ATM’lerle birlikte sıradanlaştı.

1974 – Hukukçular, İdi Amin yönetimindeki Uganda’da “terör rejimi” raporu yayımladı

4 Haziran 1974’te Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Uganda’da Devlet Başkanı İdi Amin yönetimi altında yaşanan insan hakları ihlallerine ilişkin ağır bir rapor yayımladı. Raporda, Amin’in 25 Ocak 1971’de askerî darbeyle iktidarı ele geçirmesinden sonra ülkede hukukun üstünlüğünün çöktüğü, güvenlik güçlerinin ve ordunun keyfî tutuklama, işkence, kaybetme ve öldürme eylemleriyle halk üzerinde büyük bir korku düzeni kurduğu anlatılıyordu. Komisyonun raporu, 1971-1974 arasındaki olayları incelediğini ve Uganda’daki “terör saltanatını” kronolojik biçimde ele aldığını belirtir.

İdi Amin, Uganda ordusunun başındaki güçlü isimlerden biriydi. 1971’de Cumhurbaşkanı Milton Obote yurtdışındayken darbe yaptı ve iktidarı ele geçirdi. Başlangıçta bazı çevreler tarafından Obote yönetimine karşı bir değişim umudu olarak görüldü; ancak kısa süre içinde ülke, Amin’in kişisel iktidarına, ordu içi tasfiyelere ve devlet eliyle şiddete teslim oldu.

Amin yönetiminin ilk hedeflerinden biri, eski Cumhurbaşkanı Obote’ye bağlı olduğu düşünülen askerler ve etnik gruplardı. Özellikle Acholi ve Lango kökenli askerler, bürokratlar ve siviller ağır baskıya uğradı. Zamanla hedef alınanlar genişledi: siyasetçiler, yargıçlar, gazeteciler, akademisyenler, öğrenciler, din adamları, iş insanları ve sıradan vatandaşlar da rejimin şiddetinden payını aldı.

Raporda vurgulanan en önemli noktalardan biri, Uganda’daki baskının uzun süre uluslararası kamuoyunda yeterince görünmemesiydi. Çünkü 1972’de Amin’in Asya kökenli Ugandalıları ülkeden sürmesi dünya gündeminde büyük yer tutmuş, bu olay Afrika kökenli Ugandalılara yönelik iç baskı ve ölümleri bir ölçüde gölgede bırakmıştı. Komisyon, raporun önsözünde bu durumun, ülkedeki iç baskının ve can kayıplarının ölçeğini perdelediğini özellikle belirtir.

1972’de on binlerce Asya kökenli insanın Uganda’dan çıkarılması, Amin rejiminin en bilinen kararlarından biridir. Bu insanlar arasında Hint, Pakistan ve Bangladeş kökenli aileler vardı. Bir kısmı Britanya pasaportu taşıyordu; bir kısmı ise kuşaklardır Uganda’da yaşıyordu. Mallarına el konuldu, iş yerleri dağıtıldı, ülke ekonomisi ağır darbe aldı.

Fakat asıl büyük karanlık, Uganda’nın içinde yaşanıyordu. Amin’in kurduğu ya da doğrudan kendisine bağlı çalışan güvenlik yapıları, özellikle Public Safety Unit ve State Research Bureau, korkunun başlıca araçları haline geldi. İnsanlar evlerinden, sokaktan, iş yerlerinden alınabiliyor; çoğu bir daha geri dönmüyordu. Cesetlerin Nil Nehri’ne atıldığı, morgların dolduğu, ailelerin yakınlarının akıbetini sormaya bile korktuğu bir dönem yaşandı.

Uluslararası Hukukçular Komisyonu’nun 1974 raporu, Uganda’da “hukukun üstünlüğünün bütünüyle çöktüğü” sonucuna vardı. Time dergisi de raporu duyurduğu haberinde, komisyonun Amin yönetimini ordunun ve özel polis güçlerinin ülkeyi terörize etmesine izin vermekle, keyfî kararnamelerle anayasayı ihlal etmekle ve yargıya saldırmakla suçladığını aktardı.

Ölü sayısı konusunda kaynaklar farklı rakamlar verir. 1974’e gelindiğinde bazı uluslararası değerlendirmelerde on binlerce kişinin öldürüldüğü, çok daha fazlasının kaybolduğu ya da ülkeyi terk ettiği belirtiliyordu. Daha sonraki insan hakları değerlendirmelerinde Amin döneminde öldürülenlerin sayısı için 100 bin ile 500 bin arasında değişen tahminler yapılmıştır. Çünkü Amin yönetiminde kayıtlar yok edildi, aileler konuşmaya korktu, birçok insan “kayboldu” ve devletin kendisi suçun faili olduğu için sağlıklı sayım yapmak mümkün olmadı.

İdi Amin’in iktidarı 1979’da sona erdi. Tanzanya ordusu ve Ugandalı sürgün güçleri Kampala’ya girince Amin ülkeyi terk etti. Önce Libya’ya, ardından Irak’a, sonunda Suudi Arabistan’a gitti. 2003’te Cidde’de öldüğünde, işlediği suçlar nedeniyle hiçbir uluslararası mahkemede yargılanmamıştı.

1977 – VHS tanıtıldı; evde film izleme çağı başladı

4 Haziran 1977’de VHS video kaset formatı, Kuzey Amerika’da Chicago’daki Consumer Electronics Show öncesinde tanıtıldı. Japon JVC şirketinin geliştirdiği VHS, yani Video Home System, kısa sürede ev eğlencesi tarihinin en büyük teknolojik dönüşümlerinden birini başlattı.

Bugün internetten film izlemek, dijital platformlara girmek ya da telefondan video açmak çok sıradan görünüyor. Ama 1970’lerin sonlarında bir filmi evde, istenen saatte izlemek büyük bir yenilikti. Televizyon yayın akışına mahkûm olmayan, sinemaya gitmeden film izleyebilen, hatta yayın kaydedebilen yeni bir izleyici tipi doğdu.

VHS’nin en büyük rakibi Sony’nin Betamax formatıydı. Betamax teknik kalite açısından bazı alanlarda daha iyi kabul ediliyordu. Ancak VHS daha uzun kayıt süresi sunuyor, daha çok üretici tarafından destekleniyor ve zamanla daha ucuz cihazlarla yayılıyordu. Bu yüzden tüketici elektroniği tarihinde “en iyi teknik ürün değil, en yaygın ve kullanışlı standart kazanır” örneklerinden biri haline geldi.

VHS’nin başarısında lisans politikası da etkili oldu. JVC formatı başka üreticilere açtı; böylece farklı markalar VHS cihazı üretebildi. Evlerde video oynatıcılar yaygınlaştıkça kaset kiralama dükkânları ortaya çıktı. “Video kasetçi” kültürü, 1980’ler ve 1990’larda dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de mahalle hayatının parçası oldu.

Bu teknoloji yalnız film izleme alışkanlığını değiştirmedi, televizyon izleme biçimini de dönüştürdü. İnsanlar sevdiği programı kaydedip sonra izleyebildi. Düğün, doğum günü ve aile görüntüleri video kameralarla kasetlere aktarıldı. Böylece VHS hem sinemayı eve getirdi hem de kişisel hafızayı manyetik banda kaydeden bir araç haline geldi.

VHS’nin yaygınlaşması sinema endüstrisini de etkiledi. Filmler sinema salonlarından sonra kaset olarak piyasaya çıkmaya başladı. Bazı yapımlar doğrudan video pazarı için üretildi. Bu durum, Hollywood’un gelir modellerini değiştirdi; film ömrü yalnız vizyon haftalarıyla sınırlı kalmadı.

Türkiye’de de VHS ve daha sonra video kasetçiliği, 1980’lerde büyük bir kültürel dönüşüm yarattı. Dünya sineması, Yeşilçam filmleri, dövüş filmleri, korkular, komediler ve konser kasetleri evlere girdi. Aileler hafta sonu film seçmek için video dükkânlarına gitmeye başladı. Bu, sinema salonu dışında yeni bir seyir kültürüydü.

VHS, DVD’lerin, dijital kayıt cihazlarının ve internetin yaygınlaşmasıyla geriledi. Ama etkisi çok büyüktü. Evde film izleme, yayın kaydetme, film arşivleme ve kişisel video kültürü gibi alışkanlıklar onunla kitlelere yayıldı.

1989 – Sovyetler Birliği’nde Ufa tren faciası yaşandı; yüzlerce kişi öldü

4 Haziran 1989’da Sovyetler Birliği’nde, bugünkü Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Başkurdistan bölgesinde büyük bir tren faciası yaşandı. Ufa tren faciası olarak bilinen olayda iki yolcu treni, demiryolu hattı yakınındaki boru hattından sızan gazın patlaması sonucu alevler içinde kaldı. The Moscow Times, olayda 575 kişinin öldüğünü, 800’den fazla kişinin yaralandığını aktarır.

Facia, Ufa kentinin doğusunda, Ulu-Telyak yakınlarında meydana geldi. Olayın “Ufa faciası” diye anılmasının nedeni, Ufa’nın bölgenin en büyük ve en bilinen kenti olmasıydı. Asıl patlama noktası kent merkezinden uzaktaydı.

Kaza, sıradan bir tren çarpışması değildi. Demiryolu hattının yakınından geçen doğal gaz sıvıları boru hattında sızıntı oluşmuştu. Gaz, arazi koşulları ve hava şartları nedeniyle ray hattı çevresinde birikmişti. Gece saatlerinde iki yolcu treni karşılıklı olarak bölgeden geçerken oluşan kıvılcım, dev bir patlamayı tetikledi.

Patlamanın gücü çok büyüktü. Vagonlar parçalandı, camlar eridi, insanlar ağır yanıklarla hayatta kalmaya çalıştı. Birçok yolcu çocuktu; bazıları yaz kampına ya da tatilden dönüş yolculuğundaydı. Bu ayrıntı, faciayı Sovyet toplumunun hafızasında daha da acı bir yere yerleştirdi.

Ufa faciası, Sovyet sisteminin son yıllarında altyapı güvenliği ve bürokratik ihmal tartışmalarının da sembolü oldu. Boru hattındaki hasarın yeterince ciddiye alınmadığı, sızıntı ihbarlarının zamanında değerlendirilmediği ve demiryolu hattının büyük risk altında olduğu sonradan anlaşıldı. Olay, teknik ihmalin ve denetim zafiyetinin yüzlerce insanın hayatına mal olabileceğini gösterdi.

1989 yılı Sovyetler Birliği için zaten çalkantılı bir yıldı. Gorbaçov’un glasnost ve perestroyka politikaları, devletin hatalarını ve felaketlerini eskisine göre daha görünür hale getiriyordu. Ufa faciası da Sovyet kamuoyunda büyük yankı uyandırdı; yas ilan edildi, kurtarma ve soruşturma süreçleri yakından izlendi.

1989 – Polonya’da Dayanışma kazandı; Doğu Bloğu çözülmeye başladı

4 Haziran 1989’da Polonya’da yapılan seçimler, Doğu Avrupa tarihinin en önemli kırılmalarından biri oldu. Komünist yönetim altında yapılan bu seçimler tamamen serbest değildi; parlamentodaki sandalyelerin bir bölümü iktidar partisi ve müttefiklerine ayrılmıştı. Buna rağmen muhalefetteki Dayanışma hareketi, yani Solidarność, seçime açık olan sandalyelerde ezici bir başarı kazandı.

Polonya’daki bu seçim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ülkede gerçek siyasi alternatifin sandıkta ilk kez bu kadar görünür hale geldiği oylamaydı. Avrupa Birliği Konseyi’nin Polonya başkanlığı sayfası, 4 Haziran 1989 seçimlerini, 1945’ten sonra gerçek bir alternatif sunan ve Polonya ile Avrupa için yeni bir sayfa açan seçim olarak niteler.

Dayanışma hareketinin kökleri 1980’de Gdańsk Tersanesi’ndeki işçi grevlerine dayanır. Elektrikçi Lech Wałęsa’nın öne çıktığı bu hareket, başlangıçta bağımsız sendika talebiyle doğdu. Ancak kısa sürede işçi hakları, ifade özgürlüğü, siyasi reform ve komünist parti tekelinin sorgulanması gibi daha geniş bir toplumsal harekete dönüştü.

1981’de Polonya’da sıkıyönetim ilan edildi ve Dayanışma bastırılmaya çalışıldı. Hareket yeraltına çekildi ama tamamen yok edilemedi. 1980’lerin sonuna gelindiğinde ekonomik kriz, toplumsal hoşnutsuzluk ve Sovyetler Birliği’nde Mihail Gorbaçov’un reform politikaları, Polonya yönetimini muhalefetle pazarlığa zorladı.

1989 başında yapılan Yuvarlak Masa Görüşmeleri, iktidar ile muhalefet arasında seçimlerin yolunu açtı. Bu seçimlerde Senato sandalyeleri serbest yarışa açıldı; Sejm’de ise sınırlı sayıda sandalye için gerçek rekabet yapılabildi. Sonuç, komünist yönetim için ağır bir yenilgiydi. Dayanışma, yarışa açık sandalyelerin neredeyse tamamını kazandı.

Bu zafer yalnız Polonya için değil, bütün Doğu Bloğu için sarsıcıydı. Çünkü ilk kez komünist bir ülkede, rejimin izin verdiği sınırlı bir sandık bile muhalefetin büyük meşruiyetini ortaya çıkarmıştı. The New Yorker’ın değerlendirmesinde de 4 Haziran 1989’un, Berlin Duvarı’nın yıkılmasından aylar önce Doğu Avrupa’daki büyük değişimin Polonya’da başladığını hatırlatan tarih olduğu vurgulanır.

Seçimlerin ardından Polonya’da komünist sistemin çözülüşü hızlandı. Aynı yıl içinde Tadeusz Mazowiecki, Doğu Bloğu’ndaki ilk komünist olmayan hükümet başkanlarından biri oldu. Bu gelişme, Macaristan, Doğu Almanya, Çekoslovakya ve diğer ülkelerdeki dönüşümleri de cesaretlendirdi.

1989’un sonuna gelindiğinde Berlin Duvarı yıkılmış, Doğu Avrupa’da komünist rejimler birbiri ardına çözülmeye başlamıştı. Bu nedenle 4 Haziran 1989, Soğuk Savaş’ın sonunun geldiğini gösteren büyük siyasal işaretlerden biridir.

1995 – Adalet Partisi adı yeniden siyaset sahnesine çıktı

4 Haziran 1995’te, 12 Eylül döneminde kapatılmış olan Adalet Partisi adı yeniden siyaset sahnesine çıktı. Ancak burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir: 1995’teki bu girişim, 1961’de kurulan ve Süleyman Demirel’le Türkiye siyasetinin ana aktörlerinden biri haline gelen eski Adalet Partisi’nin aynı kadro ve aynı siyasi güçle geri dönüşü değildi. Daha çok, 12 Eylül’ün kapattığı bir siyasi ismin yeniden kullanılmaya başlanması anlamı taşıyordu.

Adalet Partisi’nin asıl tarihi 1961’e uzanır. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Demokrat Parti kapatılmış, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmişti. Bu büyük siyasi kırılmadan sonra merkez sağ seçmen, yeni bir temsil arayışına girdi. İşte Adalet Partisi, bu ortamda Demokrat Parti geleneğinin mirasçısı olarak doğdu.

Parti, 11 Şubat 1961’de kuruldu. İlk genel başkanı emekli Orgeneral Ragıp Gümüşpala idi. Ancak partinin asıl yükselişi, Gümüşpala’nın ölümünden sonra genel başkanlığa gelen Süleyman Demirel döneminde yaşandı. Demirel, 1965 seçimlerinde Adalet Partisi’ni tek başına iktidara taşıdı ve Türkiye siyasetinde uzun yıllar etkili olacak merkez sağ liderliğinin temelini attı.

Adalet Partisi, 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’nin en büyük siyasi güçlerinden biri oldu. Ekonomide kalkınma, barajlar, yollar, sanayileşme, köylünün ve küçük esnafın desteklenmesi gibi başlıklarla geniş bir seçmen tabanı oluşturdu. Ancak aynı yıllar, Türkiye’de sağ-sol çatışmasının, ekonomik krizlerin, koalisyonların ve siyasi kutuplaşmanın da büyüdüğü yıllardı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi, bütün siyasi partiler gibi Adalet Partisi’nin de sonunu getirdi. 16 Ekim 1981’de çıkarılan kanunla dönemin siyasi partileri kapatıldı. Demirel ve birçok siyasetçi yasaklı hale geldi. Bu kapatma, 1960’lardan beri Türkiye siyasetini taşıyan ana damarları da kesintiye uğrattı.

1983’te çok partili yaşama kontrollü biçimde dönülürken Adalet Partisi adıyla siyasete devam etmek mümkün olmadı. Merkez sağın bu mirasını daha sonra Doğru Yol Partisi üstlendi. DYP, 1980 öncesi Adalet Partisi geleneğinin devamı olarak görüldü ve Süleyman Demirel’in siyasi yasaklarının kalkmasının ardından onun liderliğinde yeniden güç kazandı. Doğru Yol Partisi’nin, Demokrat Parti ve Adalet Partisi çizgisinin mirasçısı kabul edildiği yaygın biçimde belirtilir.

1995’te Adalet Partisi adının yeniden ortaya çıkması, bu tarihsel miras nedeniyle dikkat çekiciydi. Çünkü “Adalet Partisi” adı, Türkiye’de Demokrat Parti’den Süleyman Demirel’e uzanan merkez sağ geleneğin hafızasıydı. Fakat 1995’te kurulan yapı, eski AP’nin gücünü, örgütlülüğünü ve seçmen tabanını devralabilecek bir siyasi harekete dönüşemedi.

Nitekim bu parti, sonraki yıllarda ciddi bir örgütlenme ve seçim gücü gösteremedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2009’da açtığı davaya ilişkin haberlerde, Adalet Partisi’nin belgelerini 11 Nisan 1995’te İçişleri Bakanlığı’na vererek tüzel kişilik kazandığı; ancak teşkilatlanmadığı, üye kaydetmediği, büyük kongrelerini yapmadığı ve seçimlere katılma yeterliliğine ulaşamadığı belirtilir.

Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararında da partinin kurulduğundan beri büyük kongresini yapmadığı, hiçbir yerde teşkilatlanmadığı ve genel merkezinin bulunmadığı gerekçesiyle kendiliğinden dağılmış sayılması talebi ele alınır. Bu da 1995’teki Adalet Partisi girişiminin, sembolik bir isim dönüşü olarak kaldığını gösterir.

4 Haziran 1995, bu yüzden Türkiye siyasi tarihi açısından küçük ama anlamlı bir hatırlatma tarihidir. Adalet Partisi adının yeniden kurulması, 12 Eylül’ün kapattığı siyasi geleneklerin 1990’larda yeniden isim, miras ve hafıza üzerinden canlandırılmaya çalışıldığını gösterir. Ancak bu girişim, eski Adalet Partisi’nin Türkiye siyasetindeki ağırlığını yeniden üretememiş; merkez sağın ana temsil çizgisi o dönemde daha çok Doğru Yol Partisi üzerinden devam etmiştir.

1996 – Ariane 5 roketi patladı; yazılım hatası uzay tarihine geçti

4 Haziran 1996’da Avrupa Uzay Ajansı’nın yeni nesil roketi Ariane 5, ilk uçuşunda kalkıştan kısa süre sonra kontrolden çıktı ve patladı. Bu görev, Ariane 501 ya da Ariane Flight V88 olarak bilinir. Avrupa’nın büyük umut bağladığı roketin ilk uçuşta yok olması, uzay mühendisliği tarihinin en ünlü yazılım hatalarından biri olarak kayıtlara geçti.

Ariane 5, Avrupa’nın daha ağır yükleri uzaya taşıyabilmesi için geliştirilmişti. Ariane 4’ün başarılı ticari mirasını devam ettirecek, daha güçlü ve daha modern bir sistem olacaktı. Ancak ilk uçuş, kalkıştan yaklaşık 40 saniye sonra büyük bir felaketle sonuçlandı. Avrupa Uzay Ajansı’nın soruşturma raporu, arızanın ana motor ateşlemesinden 37 saniye sonra rehberlik ve yönelim bilgisinin tamamen kaybedilmesinden kaynaklandığını, bunun da ataletsel referans sistemindeki yazılım tasarım hatalarına bağlı olduğunu açıklar.

Olayın teknik özü şuydu: Ariane 4 için yazılmış bazı yazılım parçaları Ariane 5’te de kullanılmıştı. Ancak Ariane 5’in uçuş karakteri Ariane 4’ten farklıydı. Yazılım, beklenmeyen bir sayısal değeri dönüştürmeye çalışırken hata verdi. Bu hata doğru biçimde yönetilemedi ve yedek sistem de aynı yazılımı kullandığı için o da devre dışı kaldı. Sonuçta roket yönünü kaybetti.

Roketin kendi kendini imha sistemi devreye girdi ve Ariane 5 havada parçalandı. Bu yalnız teknik bir başarısızlık değil, çok büyük bir ekonomik kayıptı.

Ariane 5 kazası, yazılım mühendisliği derslerinde yıllardır örnek olarak anlatılır. Çünkü hata yalnız bir kod satırından ibaret değildir. Asıl mesele, eski sistemden alınan kodun yeni sistemde yeterince test edilmeden kullanılması, hata durumlarının doğru öngörülmemesi ve yedek sistemin aynı hataya açık bırakılmasıdır.

Bu olay, “uzay teknolojisinde küçük yazılım hatası olmaz” sözünün en güçlü örneklerinden biri oldu. Bir roketin motorları, yakıtı ve gövdesi kusursuz görünse bile, yönlendirme sistemindeki bir yazılım hatası bütün görevi saniyeler içinde yok edebilir.

Ariane programı bu felaketten sonra durmadı. Avrupa Uzay Ajansı ve Arianespace, sistemi yeniden değerlendirdi; sonraki yıllarda Ariane 5, çok başarılı bir ticari fırlatma aracı haline geldi. Ancak ilk uçuşundaki patlama, yazılım güvenliği, test süreçleri ve risk yönetimi açısından kalıcı bir ders olarak kaldı.

1997 – Çekiç Harekâtı’nda askerî helikopter düşürüldü; 11 asker şehit oldu

4 Haziran 1997’de, Irak’ın kuzeyinde terör örgütü PKK’ya karşı yürütülen Çekiç Harekâtı sırasında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir askerî helikopter Zap bölgesi yakınlarında düştü. Olayda Hakkâri’de görevli 8 subay, 2 astsubay ve 1 er şehit oldu. Dönemin en kapsamlı sınır ötesi operasyonlarından biri içinde yaşanan bu kayıp, Çekiç Harekâtı’nın en acı olaylarından biri olarak kayıtlara geçti.

Çekiç Harekâtı, 1997 yılının Mayıs ayında başlatılmıştı. Türkiye, Irak’ın kuzeyindeki otorite boşluğundan yararlanan PKK’nın bölgede kamplar kurması, silahlı unsurlarını burada barındırması ve Türkiye’ye yönelik saldırılar için bu alanları kullanması nedeniyle sınır ötesi operasyonlara yönelmişti.

1997’deki Çekiç Harekâtı, bu operasyonlar içinde en büyüklerinden biriydi. Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyindeki PKK kamplarına karşı kara ve hava unsurlarını birlikte kullandı. Zap, Haftanin, Metina ve Hakurk gibi bölgeler, örgütün uzun yıllar boyunca kullandığı ana alanlar arasında görülüyordu. Zap bölgesi de hem arazi yapısı hem de örgüt varlığı nedeniyle operasyonun en kritik noktalarından biriydi.

4 Haziran’daki olayda düşen helikopterin AS-532 Cougar tipi olduğu aktarılır. Defence Turk’te yer alan değerlendirmeye göre, 4 Haziran 1997’de Cougar tipi helikopter Kuzey Irak’ın Zap bölgesinde düşmüş; olayın teknik incelemelerinde helikopterin Rus yapımı SA-7B tipi karadan havaya atılan füzeyle vurulduğu tespit edilmiştir.

Bu ayrıntı, olayın harekât bölgesinde yaşanan askerî bir saldırı olduğunu gösterir. Omuzdan atılan hava savunma füzeleri, özellikle dağlık ve sınır ötesi bölgelerde helikopterler için büyük risk oluşturur. Helikopterler, birlik taşıma, ikmal, tahliye ve keşif görevlerinde vazgeçilmezdir; ancak alçak irtifada uçmak zorunda kaldıklarında yerden ateşlenen füzelere karşı savunmasız hale gelebilirler.

Çekiç Harekâtı’nın zor taraflarından biri de coğrafyaydı. Irak’ın kuzeyindeki dağlık arazi, dar vadiler, sert hava koşulları ve kamp bölgelerinin sarp noktalara yayılması, operasyonu güçleştiriyordu. Helikopterler bu nedenle hem birliklerin hareket kabiliyeti hem de yaralı tahliyesi açısından büyük önem taşıyordu. Ancak bu görevler, aynı zamanda personeli yüksek riskle karşı karşıya bırakıyordu.

Bu olay, Türkiye’de Cougar helikopterleriyle ilgili daha sonra yaşanacak tartışmaların da erken örneklerinden biri oldu. AS-532 Cougar tipi helikopterler 1990’larda TSK envanterine girmişti. 1997 Zap olayı, bu tip helikopterlerin Türkiye’deki en acı kayıplarından biri olarak hatırlandı. Sonraki yıllarda farklı Cougar kazaları da yaşanınca, bu helikopterlerin güvenliği ve görev koşulları zaman zaman yeniden gündeme geldi.

4 Haziran 1997’de şehit olan askerler, Türkiye’nin 1990’lar boyunca sürdürdüğü terörle mücadelenin ağır bedellerinden birini temsil eder. O yıllar, özellikle Güneydoğu Anadolu ve Kuzey Irak hattında güvenlik güçlerinin yoğun çatışmalar, sınır ötesi harekâtlar ve zorlu arazi şartlarıyla karşı karşıya kaldığı bir dönemdi.

2001 – Gaffar Okkan suikastında Hizbullah bağlantılı 10 kişi yakalandı

4 Haziran 2001’de, Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve beş polis memurunun öldürüldüğü suikastla ilgili önemli bir gelişme yaşandı. Suikastı düzenleyen Hizbullah militanlarıyla bağlantılı olduğu belirtilen, biri kadın 10 kişi yakalandı.

Gaffar Okkan, 24 Ocak 2001’de Diyarbakır’da uğradığı silahlı saldırı sonucu şehit edildi. Saldırı, Diyarbakır’ın Şehitlik semti yakınlarında, makam aracına yönelik pusu şeklinde gerçekleştirildi. Okkan’la birlikte polis memurları Atilla Durmuş, Mehmet Sepetçi, Mehmet Kamalı, Sabri Kün ve Selahattin Baysoy da hayatını kaybetti.

Bu suikast Türkiye’de büyük yankı uyandırdı. Çünkü Gaffar Okkan, Diyarbakır’da halkla yakın ilişki kuran, şehirde güven duygusunu artırmaya çalışan ve özellikle Hizbullah yapılanmasına karşı yürütülen operasyonlarla öne çıkan bir kamu görevlisi olarak tanınıyordu. Diyarbakır halkı tarafından “Gaffar Baba” diye anılması da bu bağın göstergesiydi.

Burada adı geçen Hizbullah, Lübnan’daki Hizbullah’la karıştırılmamalıdır. Türkiye’de özellikle 1990’larda Güneydoğu Anadolu’da etkili olan, birçok faili meçhul cinayet, kaçırma, işkence ve infazla anılan yasa dışı silahlı yapılanmadan söz edilmektedir. Gaffar Okkan’ın Diyarbakır’daki görev döneminde bu örgüte yönelik operasyonlar yoğunlaşmış, örgütün hücre evleri, arşivleri ve cinayet ağı ortaya çıkarılmaya çalışılmıştı.

Okkan suikastı, devletin bölgede hem PKK hem de Hizbullah gibi farklı silahlı yapılarla mücadele ettiği, faili meçhuller ve güvenlik krizleriyle sarsıldığı bir dönemin en sarsıcı olaylarından biriydi. Okkan’ın öldürülmesi, özellikle Diyarbakır’da derin bir travma yarattı.

4 Haziran 2001’deki yakalama haberi, soruşturmanın önemli aşamalarından biri olarak kayda geçti. Ancak Gaffar Okkan suikastı, yıllar boyunca bütünüyle aydınlatılıp aydınlatılmadığı tartışılan dosyalardan biri olmayı sürdürdü. Bazı sanıklar yargılandı ve ceza aldı; fakat suikastın bütün bağlantıları, talimat zinciri ve arka planı konusunda kamuoyunda farklı iddialar yaşamaya devam etti.

Gaffar Okkan’ın adı, bugün özellikle Diyarbakır ve memleketi Sakarya Hendek’te saygıyla anılır. Onun hafızadaki yeri, sert güvenlik politikalarından çok, halkla temas kuran, çocuklarla ve esnafla ilişki geliştiren, şehirde güvenlik kadar toplumsal bağ kurmaya da önem veren bir emniyet müdürü imajıyla güçlendi.

2009 – Türk sinemasının eski ustalarından Şadan Kâmil öldü

4 Haziran 2009’da Türk sinemasının ilk kuşak yönetmenlerinden Şadan Kâmil, İstanbul’da hayatını kaybetti. 1917’de İstanbul’da doğan Kâmil; yönetmen, senarist ve görüntü yönetmeni olarak Türk sinemasının kuruluş ve gelişme döneminde çalışmış önemli sinema emekçilerinden biriydi.

Şadan Kâmil, Türk sinemasının henüz teknik altyapısını kurmaya çalıştığı, stüdyo olanaklarının sınırlı olduğu, yönetmenliğin, görüntü yönetmenliğinin ve ses çalışmalarının çoğu zaman aynı insanların omzuna yüklendiği bir dönemin temsilcisidir. Bu nedenle onun adı, Yeşilçam’dan önceki ve Yeşilçam’ın oluşumuna giden dönemin teknik hafızası içinde anılmalıdır.

Kâmil, sinema eğitimi için Almanya’ya gitti. Daha sonra İngiltere ve Fransa’da sinema ve ses üzerine araştırmalar yaptı. Almanya’da sinema eğitimi aldıktan sonra İngiltere ve Fransa’da bulundu, Türkiye’ye döndükten sonra Ha-Ka Film Stüdyosu’nda çalıştı ve Türkiye sinemasının teknik altyapısının kurulmasında emeği oldu.

Türkiye’ye dönüşü, Türk sinemasında yeni kuşak yönetmenlerin ortaya çıkmaya başladığı yıllara denk geldi. Uzun süre Muhsin Ertuğrul’un tiyatro kökenli sinema anlayışının etkisinde ilerleyen Türk sineması, 1940’lardan itibaren farklı yönetmenlerin denemeleriyle daha sinemasal bir anlatı aramaya başladı. Bu dönemde Faruk Kenç, Baha Gelenbevî, Şakir Sırmalı, Turgut Demirağ, Aydın Arakon ve Şadan Kâmil gibi isimler yeni bir kuşağı temsil etti.

Şadan Kâmil ilk filmini 1943’te çekti. Kâmil’in filmografisinde Deniz KızıOn Üç Kahraman, Dudaktan KalbeEdi ile BüdüFosforlu Oyuna Gelmez gibi yapımlar öne çıkar.

Şadan Kâmil, bazı filmlerde yönetmenliğin yanı sıra 18 filmde görüntü yönetmenliği de yaptı. Bu yönüyle o, yalnız hikâyeyi yöneten değil, görüntüyü kuran, kameranın ve ışığın dilini bilen bir sinemacıydı.

1940’lı yıllarda Türk sineması henüz bugünkü anlamda güçlü bir endüstri değildi. Teknik ekipman sınırlıydı, ses ve görüntü koşulları zordu, film çekmek büyük ölçüde deneme yanılma ve kişisel çaba gerektiriyordu. Kâmil’in kuşağı, sinemayı yalnız yazı masasında ya da sette değil, doğrudan makinenin başında, laboratuvarda, stüdyoda ve kurguda öğrenen bir kuşaktı.

Bu nedenle Şadan Kâmil’in asıl değeri, Türkiye’de sinemanın meslekleşme ve teknikleşme sürecine verdiği emekte yatar. Türkiye sinemasının ilk döneminden sonra teknik altyapının kurulmasında büyük emeği vardır.

Kâmil, ilerleyen yıllarda sinemadan uzaklaştı; ancak sinema tarihi içindeki yeri, erken dönem Türk sinemasının sessiz emekçilerinden biri olmasıyla korundu. Türk sinemasının büyük yıldızlar, gişe filmleri ve Yeşilçam melodramlarıyla hatırlanan yüzünün arkasında, onun gibi teknik bilgi biriktiren ve sonraki kuşaklara yol açan isimler vardı.

2009 – Rahşan Ecevit, kurucusu olduğu DSP’den istifa etti

4 Haziran 2009’da Rahşan Ecevit, kurucusu ve ilk genel başkanı olduğu Demokratik Sol Parti’den istifa etti. Bu istifa, Bülent Ecevit’in ölümünden sonra DSP içinde yaşanan yön tartışmasının ve “Ecevit çizgisi” kavgasının görünür hale gelmesiydi. Rahşan Ecevit, yazılı açıklamasında “Bugün mevcut olan DSP yönetimi gidip, Ecevit çizgisine sadık bir yönetim gelinceye kadar kurucu genel başkanı olduğum DSP’den istifa ediyorum” dedi.

Rahşan Ecevit, Türk siyasetinde klasik anlamda bir “lider eşi” olarak görülemez. 1923’te Bursa’da doğdu, Robert Kolej’de eğitim gördü; ressam, yazar ve siyasetçi kimliğiyle kamu hayatında yer aldı. 1946’da Bülent Ecevit’le evlendi ve onun siyasi yaşamının en yakın yol arkadaşı oldu.

DSP’nin kuruluşu, 12 Eylül 1980 darbesinden sonraki siyasal yasaklar dönemine dayanır. Bülent Ecevit’in siyaset yapması yasaklı olduğu için, 1985’te Demokratik Sol Parti Rahşan Ecevit’in genel başkanlığında kuruldu. Bu durum, onu Ecevit hareketinin yasaklı yıllardaki taşıyıcısı haline getirdi.

Demokratik Sol Parti, 1990’larda Bülent Ecevit liderliğinde büyüdü. 1999 seçimlerinde birinci parti oldu ve Ecevit yeniden başbakanlığa geldi. Ancak 2002 seçimlerinde DSP ağır bir yenilgi aldı; Bülent Ecevit’in sağlığı, parti içi ayrışmalar ve ekonomik kriz partiyi zayıflattı. 2006’da Bülent Ecevit’in ölümünden sonra DSP hem örgütsel hem de ideolojik olarak eski gücünden uzaklaştı.

Rahşan Ecevit’in 2009’daki istifası da bu kopuşun sonucuydu. Ona göre DSP yönetimi, Bülent Ecevit’in siyasal mirasına ve demokratik sol çizgiye yeterince bağlı değildi. Bu nedenle istifasını geçici bir kopuş gibi ifade etti; “Ecevit çizgisine sadık bir yönetim” gelene kadar partiden ayrıldığını söyledi.

İstifa Rahşan Ecevit’le sınırlı kalmadı. Aynı süreçte DSP milletvekilleri Emrehan Halıcı ve Mücahit Pehlivan da istifalarını açıkladı. Böylece DSP’nin Meclis’teki sandalye sayısı azaldı ve partinin zaten zayıflamış olan görünürlüğü daha da sarsıldı.

Bu istifa aynı zamanda Türkiye’de merkez solun dağınıklığını gösteren bir işaretti. CHP ve DSP, 1990’lardan itibaren aynı seçmen havuzuna seslenen ama farklı geleneklerden gelen iki parti olarak rekabet etmişti. 2000’lerin sonunda DSP’nin zayıflaması, Ecevit mirasının hangi parti ya da hareket tarafından temsil edileceği tartışmasını yeniden gündeme getirdi.

Rahşan Ecevit daha sonra Demokratik Sol Halk Partisi’nin kuruluş sürecinde yer aldı. Anadolu Ajansı’nın ölüm yıldönümü haberinde, Rahşan Ecevit’in 4 Haziran 2009’da DSP’den istifa ettiği, 17 Ocak 2010’da kurucusu olduğu Demokratik Sol Halk Partisi’nin genel başkanlığına seçildiği ve 2010’daki CHP Kurultayı’na katılarak Kemal Kılıçdaroğlu’na destek verdiği aktarılır.

2010 – SpaceX’in Falcon 9 roketi ilk uçuşunu yaptı

4 Haziran 2010’da SpaceX’in Falcon 9 roketi ilk kez fırlatıldı ve Dünya yörüngesine başarıyla ulaştı. Florida’daki Cape Canaveral’dan yapılan bu uçuş, özel uzay şirketlerinin uzay taşımacılığında büyük rol oynayacağı yeni dönemin en önemli başlangıçlarından biri oldu.

SpaceX, Elon Musk tarafından 2002’de kurulmuştu. Şirketin hedefi, uzaya erişimi daha ucuz ve daha sık yapılabilir hale getirmekti. İlk yıllarda Falcon 1 roketiyle denemeler yapıldı; birçok başarısız fırlatmadan sonra 2008’de Falcon 1 yörüngeye ulaşmayı başardı. Falcon 9 ise çok daha büyük, daha güçlü ve NASA’yla yapılacak kargo görevlerinin temel roketi olarak tasarlandı.

Falcon 9’un ilk uçuşu yalnız SpaceX için değil, NASA için de önemliydi. Çünkü ABD, Uluslararası Uzay İstasyonu’na kargo ve daha sonra insan taşıma konusunda özel şirketlerle iş birliğine yöneliyordu.

Falcon 9’un adı da roketin teknik yapısını anlatır. “Falcon” adı, Star Wars’taki Millennium Falcon’dan esinlenmiştir; “9” ise ilk aşamada kullanılan dokuz Merlin motoruna gönderme yapar. Bu motor dizilimi, roketin hem güçlü hem de arıza toleransı yüksek bir yapı kurmasını sağladı.

2010’daki ilk uçuşta henüz Falcon 9’un bugünkü en ünlü özelliği olan yeniden kullanılabilirlik öne çıkmamıştı. O dönemde asıl hedef, roketin güvenli biçimde yörüngeye ulaşabileceğini göstermekti. Ancak sonraki yıllarda SpaceX, Falcon 9’un ilk aşamasını kontrollü biçimde geri indirerek uzay taşımacılığında maliyet hesabını değiştirdi.

Falcon 9 daha sonra Dragon kapsülünü Uluslararası Uzay İstasyonu’na taşıdı, ticari uydu fırlatmalarında kullanıldı, NASA astronotlarını yörüngeye götürdü ve Starlink uydularının ana taşıyıcısı haline geldi. 2020’de Crew Dragon göreviyle insanlar ilk kez özel bir şirketin geliştirdiği roket ve kapsülle yörüngeye taşındı. Falcon 9, bu dönüşümün merkezindeydi.

4 Haziran 2010, bu yüzden modern uzay tarihi açısından önemli bir tarihtir. Falcon 9’un ilk uçuşu, uzayın devletlerin ve dev kamu ajanslarının alanı olmaktan çıkıp özel şirketlerin de belirleyici aktör olduğu yeni bir döneme geçtiğini gösterdi.

2019 – Şampiyonlar Ligi’nin mimarlarından Lennart Johansson öldü

4 Haziran 2019’da eski UEFA Başkanı Lennart Johansson, İsveç’te hayatını kaybetti. 89 yaşındaydı. 1990’dan 2007’ye kadar UEFA başkanlığı yapan Johansson, Avrupa futbolunun bugünkü ekonomik ve sportif yapıya dönüşmesinde en etkili yöneticilerden biri oldu. UEFA, Johansson’u 1990’da Malta’daki UEFA Kongresi’nde başkan seçilen ve 17 yıl boyunca kuruma liderlik eden isim olarak anar.

Johansson’un adını futbol tarihinde özel kılan en önemli konu, Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nın modern UEFA Şampiyonlar Ligi’ne dönüşmesi sürecindeki rolüdür. Bu yüzden ona sık sık “Şampiyonlar Ligi’nin mimarı” ya da “Şampiyonlar Ligi’nin kurucularından biri” denir. Ancak bunu tek başına bir kişinin icadı gibi değil, Johansson’un UEFA başkanlığı döneminde gerçekleşen büyük bir format ve marka dönüşümü olarak anlatmak daha doğru olur.

Avrupa’nın en büyük kulüp turnuvası, 1955’ten beri Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla oynanıyordu. Turnuva uzun yıllar eleme sistemiyle yürüdü; ülkelerin lig şampiyonları karşılaşır, kazananlar bir üst tura çıkardı. Bu yapı futbol romantizmi açısından güçlüydü ama televizyon, sponsorluk ve yayın gelirleri büyüdükçe Avrupa’nın büyük kulüpleri daha fazla maç, daha fazla gelir ve daha güvenli bir format istiyordu.

1992’de turnuva UEFA Champions League, yani UEFA Şampiyonlar Ligi adıyla yeniden markalandı. Grup aşaması, yayın hakları, sponsorluk paketleri, özel müzik, özel logo ve merkezî pazarlama modeliyle turnuva yalnız sportif bir organizasyon olmaktan çıktı; dünya futbolunun en değerli markalarından birine dönüştü. Johansson, işte bu dönüşümün başındaki UEFA başkanıydı.

Lennart Johansson, 5 Kasım 1929’da İsveç’in Stockholm yakınlarındaki Bromma bölgesinde doğdu. Gençliğinden itibaren futbolla iç içeydi. İsveç’in köklü kulüplerinden AIK ile güçlü bir bağı vardı; kulüp yöneticiliği yaptı, ardından İsveç Futbol Federasyonu’nda yükseldi. 1984-1991 yılları arasında İsveç Futbol Federasyonu Başkanlığı görevinde bulundu.

1990’da UEFA Başkanı seçildiğinde Avrupa futbolu değişimin eşiğindeydi. Televizyon yayınları büyüyor, büyük kulüpler uluslararası organizasyonlardan daha fazla pay istiyor, futbol giderek küresel bir eğlence ekonomisine dönüşüyordu. Johansson bu dönüşümü durdurmak yerine UEFA çatısı altında yönetmeye çalıştı. Şampiyonlar Ligi de bu yaklaşımın en büyük ürünü oldu.

Bu dönüşüm futbolu zenginleştirdi ama tartışmaları da beraberinde getirdi. Şampiyonlar Ligi, büyük kulüplere daha fazla gelir sağladı; Avrupa futbolunun merkezini İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya gibi büyük liglere doğru çekti. Küçük ülkelerin şampiyonlarının eski düzende olduğu kadar ilerlemesi zorlaştı. Bu nedenle Johansson’un mirası hem başarı hem de futbolun ticarileşmesi tartışmasıyla birlikte anılır.

Johansson, UEFA başkanlığı döneminde Avrupa Şampiyonası’nın büyümesine, UEFA’nın kurumsal kapasitesinin artmasına ve Avrupa futbolunun küresel yayın pazarında güçlenmesine de öncülük etti. 1998’de FIFA başkanlığı için Sepp Blatter’e karşı yarıştı ancak seçimi kaybetti. Bu seçim daha sonra FIFA içindeki güç ilişkileri ve yolsuzluk iddiaları bağlamında uzun süre tartışıldı.

2007’de UEFA başkanlığını Michel Platini’ye bıraktı. UEFA daha sonra Johansson’a Onursal Başkan unvanı verdi. Bu unvan, onun Avrupa futbol yönetimindeki uzun etkisinin sembolüydü.

Lennart Johansson’un ölümü, Avrupa futbolunun Şampiyonlar Ligi’yle birlikte nasıl küresel bir endüstriye dönüştüğünü hatırlatan bir tarihtir. Bugün milyonlarca insanın izlediği, kulüplerin gelir planlarını belirleyen, futbolcuların kariyer hedefi haline gelen Şampiyonlar Ligi’nin arkasında, Johansson döneminde atılan kurumsal adımlar vardır.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.