Günün Tarihi / 20 Haziran
20 Haziran – Dünya Mülteciler Günü: Evini, ülkesini ve hayatını geride bırakmak zorunda kalanların günü
20 Haziran, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Mülteciler Günü olarak kabul edildi. Bugün, savaş, zulüm, şiddet, baskı ve ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan insanların yaşadıklarını hatırlatmak için düzenleniyor.
Mülteci, daha iyi bir hayat aramak için yer değiştiren herhangi bir insan değildir. Mülteci, çoğu zaman yaşadığı yerde kalırsa öldürülebileceği, hapse atılabileceği, işkence görebileceği ya da temel haklarından mahrum bırakılabileceği için ülkesinden kaçmak zorunda kalan kişidir. Bu yüzden mültecilik, sıradan bir göç hikâyesi değildir; çoğu zaman insanın canını kurtarmak için evini, ailesini, mesleğini, mahallesini ve geçmişini geride bırakması demektir.
Dünya Mülteciler Günü ilk kez 20 Haziran 2001’de küresel ölçekte kutlandı. Bu tarih, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi’nin 50. yılına denk geliyordu. Sözleşme, mültecilerin kim olduğunu tanımlayan ve devletlerin onlara nasıl davranması gerektiğini belirleyen temel uluslararası belgelerden biridir.
Bugünün kökeninde ayrıca Afrika Mülteciler Günü vardır. Afrika kıtası, uzun yıllar boyunca savaşlar, iç çatışmalar, sömürge sonrası krizler ve yoksulluk nedeniyle büyük mülteci hareketlerine sahne oldu. Birleşmiş Milletler, 2000 yılında aldığı kararla 20 Haziran’ı bütün dünya için Dünya Mülteciler Günü olarak kabul etti.
Bugün mülteci meselesi yalnız birkaç ülkenin sorunu değildir. Suriye, Afganistan, Sudan, Ukrayna, Myanmar, Filistin, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve daha birçok bölgede yaşanan savaşlar ve krizler milyonlarca insanı yerinden etti. Bazıları sınır geçerek başka ülkelere sığındı; bazıları ise kendi ülkesi içinde başka şehirlere, kamplara ya da güvenli sandığı bölgelere kaçmak zorunda kaldı.
Mülteci ile sığınmacı arasındaki fark da burada önemlidir. Sığınmacı, başka bir ülkede koruma talebinde bulunan ama başvurusu henüz sonuçlanmamış kişidir. Mülteci ise bu koruma ihtiyacı resmen tanınmış kişidir. Göçmen ise daha geniş bir kavramdır; iş, eğitim, aile ya da ekonomik sebeplerle ülke değiştiren insanları da kapsar. Bu kavramları karıştırmak, meseleyi anlamayı zorlaştırır.
Dünya Mülteciler Günü’nde asıl mesele, insanların neden yerinden edildiğini, onları korumanın neden uluslararası bir sorumluluk olduğunu ve güvenli bir hayat kurma hakkının yalnız bazı insanlara ait olmadığını hatırlamaktır. Çünkü mülteciler çoğu zaman bir tercih yapmaz; hayat onları o yola çıkarır.
Mültecilerin yaşadığı zorluklar yalnız sınırı geçtiklerinde bitmez. Yeni bir ülkede dil bilmemek, iş bulamamak, çocukları okula gönderememek, sağlık hizmetlerine erişememek, ayrımcılıkla karşılaşmak ve sürekli belirsizlik içinde yaşamak, mülteci hayatının en ağır taraflarıdır. Bir insan savaştan kurtulmuş olabilir; ama güvenli, onurlu ve kalıcı bir hayata kavuşması çok daha uzun bir mücadeledir.
Bugün dünya genelinde zorla yerinden edilmiş insanların sayısı yüz milyonları buluyor. Bu sayı bize şunu gösteriyor: Mültecilik artık çağımızın en büyük insanlık meselelerinden biridir. Bu insanların önemli bir bölümü çocuklardan oluşuyor. Yani mesele yalnız bugünün değil, geleceğin de meselesidir.
Türkiye de bu konunun dışında değildir. Coğrafi konumu nedeniyle Türkiye, tarih boyunca savaşlardan ve krizlerden kaçan insanlar için hem geçiş yolu hem de sığınak oldu. Son yıllarda özellikle Suriye savaşı, Türkiye’de mülteci meselesini gündelik hayatın, siyasetin, ekonominin ve toplumsal tartışmaların merkezine taşıdı. Bu tartışmalar yapılırken öfkeyle değil, hukukla, akılla ve insan onurunu unutmadan konuşmak gerekir.
20 Haziran bu yüzden takvimdeki sıradan bir özel gün değildir. Dünya Mülteciler Günü, bize en temel gerçeği hatırlatır: Hiç kimse doğduğu evi, konuştuğu dili, alıştığı sokağı ve geçmişini kolay kolay bırakmaz. Bir insan yola düşmüşse, çoğu zaman arkasında yalnız bir ülke değil, yıkılmış bir hayat vardır.
404 – İlk Ayasofya isyanlarda yandı, İstanbul’un büyük mabedi ilk kez yok oldu
20 Haziran 404’te, Bizans başkenti Konstantinopolis’te çıkan isyanlar sırasında ilk Ayasofya büyük ölçüde yandı. Bu olay, Ayasofya tarihindeki ilk büyük yıkımlardan biri olarak kabul edilir.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: 404’te yanan yapı, bugün İstanbul’da gördüğümüz Ayasofya değildir. Bugünkü büyük kubbeli Ayasofya, daha sonra İmparator Justinianus tarafından yaptırılmış ve 537’de açılmıştır. 404’te yanan ilk Ayasofya ise 4. yüzyılda yapılmış, ahşap çatılı büyük bir bazilika kilisesiydi.
İlk Ayasofya, 360 yılında İmparator II. Constantius döneminde ibadete açılmıştı. O dönemde yapı, “Büyük Kilise” anlamına gelen Megale Ekklesia adıyla da anılıyordu. Konstantinopolis’in en önemli dinî yapılarından biriydi. Şehir büyüdükçe ve imparatorluk Hristiyan kimliğini güçlendirdikçe Ayasofya da imparatorluk başkentinin sembollerinden biri haline gelmişti.
404’teki yangının arkasında ise bir din adamı ile saray arasındaki büyük gerilim vardı. Konstantinopolis Patriği İoannis Hrisostomos, yani Batı kaynaklarındaki adıyla John Chrysostom, çok etkili bir vaizdi. Sert konuşmaları, zenginlerin gösterişli hayatını eleştirmesi ve saray çevresine yönelttiği sözler onu halk arasında sevilen ama yönetim katında rahatsızlık yaratan bir figüre dönüştürdü.
Hrisostomos’un özellikle İmparator Arcadius’un eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile gerilimi büyüdü. Saray, patrikten rahatsızdı; patrik ise sarayın gösterişini ve baskısını eleştirmekten vazgeçmiyordu. Sonunda Hrisostomos görevinden uzaklaştırıldı ve sürgüne gönderildi.
Bu karar Konstantinopolis’te büyük tepki yarattı. Patrik halkın gözünde, haksızlığa karşı konuşan güçlü bir ses olarak görülüyordu. Sürgün haberi yayılınca şehirde kargaşa çıktı. Kalabalıklar sokaklara döküldü, saray ve kilise çevresindeki gerilim kısa sürede isyana dönüştü.
İşte bu isyanlar sırasında ilk Ayasofya yandı. Ahşap çatılı büyük bazilika, yangına dayanamadı ve ciddi biçimde tahrip oldu. Böylece Konstantinopolis’in en önemli mabedi, kuruluşundan yaklaşık kırk yıl sonra ilk büyük felaketini yaşadı.
Ayasofya’nın tarihi bu yüzden yalnız mimarlık tarihi değildir. Aynı zamanda şehir isyanlarının, saray-kilise çekişmelerinin, halkın öfkesinin ve imparatorluk siyasetinin tarihidir. 404 yangını, Ayasofya’nın kaderinin daha ilk yüzyılında bile iktidar mücadeleleriyle iç içe geçtiğini gösterir.
Yangından sonra Ayasofya yeniden yapıldı. İmparator II. Theodosius döneminde ikinci Ayasofya inşa edildi ve 415’te açıldı. Ancak o yapı da uzun ömürlü olmayacaktı. 532’deki büyük Nika İsyanı sırasında ikinci Ayasofya da yanacak, bunun ardından Justinianus bugünkü Ayasofya’yı yaptıracaktı.
Bu zincir bize Ayasofya’nın neden bu kadar özel olduğunu da anlatır. Ayasofya yalnız bir kez yapılmış ve olduğu gibi kalmış bir yapı değildir. Yanmış, yıkılmış, yeniden yapılmış, farklı imparatorların, farklı dönemlerin ve farklı inanç-siyaset ilişkilerinin izlerini taşımıştır.
20 Haziran 404 bu nedenle İstanbul tarihi açısından önemli bir gündür. O gün ilk Ayasofya, bir saray-patrik kavgasının ardından büyüyen halk isyanlarında yok oldu. Fakat aynı zamanda Ayasofya’nın yüzyıllar sürecek büyük hikâyesinin de ilk kırılma noktalarından biri yaşandı.
451 – Attila Avrupa’da durduruldu, Roma ile Hunlar Katalon Ovası’nda çarpıştı
20 Haziran 451’de, Avrupa tarihinin en büyük savaşlarından biri yaşandı. Flavius Aeitus komutasındaki Batı Roma kuvvetleri ve müttefikleri ile Attila komutasındaki Hun ordusu, bugünkü Fransa topraklarında bulunan Katalon Ovası’nda karşı karşıya geldi. Bu savaş, kaynaklarda Katalon Muharebesi, Katalon Ovası Savaşı, Châlons Savaşı ya da Campus Mauriacus adlarıyla da geçer.
Savaşın önemini anlamak için önce dönemin Avrupa’sına bakmak gerekir. 5. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu artık eski gücünden çok uzaktı. Sınırlar baskı altındaydı, imparatorluk ordusu zayıflamıştı ve Roma, birçok Germen kavmiyle karmaşık ittifaklar kurarak ayakta kalmaya çalışıyordu. İşte bu çalkantılı dönemde Attila, Avrupa’nın en korkulan hükümdarı haline gelmişti.
Attila’nın Hunları, tek bir kavimden oluşan basit bir ordu değildi. Hunların çevresinde Ostrogotlar, Gepidler ve başka bağlı topluluklar da vardı. Attila, Doğu Roma’dan haraç almış, Balkanlar’ı sarsmış ve ardından gözünü Batı Roma topraklarına çevirmişti. 451’de Galya’ya, yani bugünkü Fransa bölgesine girdiğinde birçok şehir büyük korku yaşadı.
Batı Roma adına ona karşı çıkan kişi Flavius Aetius oldu. Aetius, Roma tarihinin son büyük askerî figürlerinden biri sayılır. Gençliğinde Hunlar arasında da bulunmuş, onların savaş tarzını yakından tanımıştı. Attila’yı durdurmak için yalnız Roma askerlerine güvenemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden Vizigotlar, Franklar, Burgonlar ve başka güçlerle ittifak kurdu.
Bu ittifakın en önemli parçası Vizigot Kralı I. Theodoric idi. Roma ile Vizigotlar her zaman dost değildi; hatta kısa süre önce birbirleriyle savaşmışlardı. Fakat Attila tehlikesi, eski düşmanları geçici de olsa aynı cephede buluşturdu. Katalon Muharebesi bu yüzden, parçalanmakta olan Roma dünyası ile bozkırdan gelen büyük Hun gücünün karşılaşmasıydı.
Savaş çok kanlı geçti. Kaynaklar ölü sayıları konusunda abartılı rakamlar verir; bu nedenle kesin bir sayı söylemek zordur. Ancak muharebenin iki taraf için de ağır kayıplara yol açtığı açıktır. Vizigot Kralı Theodoric savaş sırasında öldü. Attila ise ordusuyla birlikte çekilmek zorunda kaldı.
Bu noktada savaşın sonucu tartışmalıdır. Bazı tarihçiler Katalon Muharebesi’ni Batı’nın Attila’ya karşı büyük zaferi olarak anlatır. Bazıları ise bunun kesin bir zafer olmadığını, Attila’nın ordusunun tamamen yok edilmediğini ve ertesi yıl İtalya’ya girerek Roma dünyasını yeniden tehdit ettiğini hatırlatır. Bu nedenle en doğru ifade şudur: Katalon Muharebesi, Attila’yı o gün kesin olarak bitiremedi; ama Galya’daki ilerleyişini durdurdu.
Britannica da savaşın kesin yerinin tartışmalı olduğunu, ancak muharebenin Attila’nın Avrupa’daki ilerleyişini kontrol altına aldığını belirtir. Aynı kaynak, Attila’nın bu savaştan sonra Galya’dan çekildiğini ve bunun onun ilk büyük yenilgilerinden biri olarak görüldüğünü aktarır.
Katalon Muharebesi’nin etkisi yalnız askerî değildi. Bu savaş, Batı Roma’nın artık tek başına kendi topraklarını savunamadığını gösterdi. Roma, ayakta kalmak için eski düşmanlarıyla ittifak yapmak zorundaydı. Aynı zamanda Attila’nın yenilmez olmadığını da ortaya koydu. Avrupa şehirlerini korkutan Hun hükümdarı, ilk kez büyük bir koalisyon karşısında durdurulmuştu.
Attila, savaştan sonra tamamen sahneden çekilmedi. 452’de bu kez İtalya’ya girdi; Aquileia gibi şehirleri yıktı ve Roma’yı tehdit etti. Ancak Katalon Ovası’nda yaşanan çarpışma, onun Batı Avrupa’da sınırsız biçimde ilerleyemeyeceğini göstermişti.
20 Haziran 451 bu yüzden Avrupa tarihi açısından önemli bir gündür. O gün Katalon Ovası’nda Roma, Vizigotlar ve müttefikleri; Attila’nın Hun ordusuyla çarpıştı. Kesin ve temiz bir zafer kazanılmadı belki, ama Avrupa’nın kaderini değiştirebilecek bir ilerleyiş durduruldu.
1277 – Türkçeyi devlet dili yapan kararla anılan Karamanoğlu Mehmed Bey öldü
20 Haziran 1277’de, Karamanoğulları’nın en önemli isimlerinden Karamanoğlu Mehmed Bey öldürüldü. Mehmed Bey, Karamanoğulları Beyliği’nin kurucusu Karaman Bey’in oğluydu. Kısa süren ama çok etkili siyasi hayatı, özellikle Türkçenin devlet işlerinde kullanılması yönündeki meşhur kararla hatırlandı.
- yüzyıl Anadolu’da, Selçuklu Devleti’nin zayıfladığı, Moğol baskısının arttığı ve Türkmen beylerinin güç kazandığı karmaşık bir dönemdi. Anadolu Selçuklu Sultanlığı görünüşte varlığını sürdürüyordu; fakat İlhanlı-Moğol nüfuzu devletin üzerinde ağır biçimde hissediliyordu. Uç bölgelerinde yaşayan Türkmenler ise hem Moğol baskısına hem de merkezî otoritenin zayıflamasına karşı kendi güç alanlarını oluşturmaya başlamıştı.
Karamanoğulları da bu ortamda yükseldi. Beyliğin adını aldığı Karaman Bey, Ermenek ve İçel çevresinde güç kazanmıştı. Onun ölümünden sonra oğullarından Mehmed Bey öne çıktı. Cesur, hareketli ve mücadeleci bir Türkmen beyi olarak tanındı. Moğol nüfuzuna karşı sert tavır aldı ve Anadolu’da bağımsızlık arayışının sembol isimlerinden biri haline geldi.
1277’de Memlük Sultanı Baybars’ın Moğolları yenerek Kayseri’ye kadar gelmesi Anadolu’daki Türkmenlerde büyük bir umut yarattı. Bu ortamda Karamanoğlu Mehmed Bey, Selçuklu hanedanından olduğunu ileri süren Alâeddin Siyavuş ile birlikte Konya üzerine yürüdü. Halk arasında “Cimri” diye anılan Siyavuş, Selçuklu tahtına çıkarıldı; Mehmed Bey de vezir oldu.
İşte Türkçe ile ilgili meşhur karar bu dönemde alındı. Konya’da kurulan divanda, devlet işlerinde ve toplantılarda Türkçeden başka dil kullanılmaması kararlaştırıldı. Bu karar, daha sonra “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır” sözleriyle hafızalara yerleşti.
Bu cümle, Türkiye’de Türkçenin tarihî serüveninde çok güçlü bir sembole dönüştü. Çünkü o dönemde Anadolu’da resmî yazışmalarda ve yüksek kültür çevrelerinde Farsça ve Arapça etkisi çok güçlüydü. Türkmen kitlelerin konuştuğu Türkçenin devlet diline taşınması fikri, yalnız dil meselesi değil, aynı zamanda siyasi kimlik ve güç meselesiydi.
Ancak Mehmed Bey’in Konya’daki hâkimiyeti uzun sürmedi. Selçuklu ve Moğol kuvvetleri yeniden harekete geçti. Mehmed Bey, Alâeddin Siyavuş ile birlikte İçel taraflarına çekildi. Ardından Moğol öncü birlikleriyle karşılaştı. Kaynaklarda ölüm tarihi konusunda farklı bilgiler bulunsa da İbn Bîbî’nin kaydına göre Mehmed Bey 20 Haziran 1277’de öldürüldü.
Mehmed Bey’in ölümü, Karamanoğulları’nın sonu olmadı. Yerine kardeşi Güneri Bey geçti ve beylik ilerleyen yüzyıllarda Anadolu’nun en güçlü Türkmen beyliklerinden biri haline geldi. Karamanoğulları, özellikle Konya ve Karaman çevresinde Osmanlılarla uzun süre rekabet edecek kadar etkili bir siyasi güç oldu.
Karamanoğlu Mehmed Bey’in tarihî önemi, uzun hüküm sürmesinden ziyade, kısa zamanda güçlü bir sembol bırakmasından gelir. Onun adı, Moğol baskısına karşı Türkmen direnişiyle ve Türkçenin devlet dili olarak yükseltilmesi fikriyle birlikte anılır.
20 Haziran 1277 bu yüzden Anadolu tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. O gün öldürülen Karamanoğlu Mehmed Bey, siyasi mücadelesinden çok, Türkçeye sahip çıkışın simge isimlerinden biri olarak hafızada kaldı. Onun adı bugün hâlâ Türk Dil Bayramı, Karaman ve Türkçenin tarihî serüveni konuşulduğunda anılmaya devam ediyor.
1481 – Cem Sultan taht savaşını kaybetti, Osmanlı’nın kardeş kavgası Avrupa’ya taşındı
Haziran 1481’de, Osmanlı tarihinin en dramatik taht mücadelelerinden biri Yenişehir Ovası’nda sonuçlandı. Fatih Sultan Mehmed’in oğulları II. Bayezid ile Cem Sultan arasında yaşanan iktidar savaşında Cem yenildi. Bu yenilgi, Osmanlı Devleti’ni yıllarca uğraştıracak büyük bir uluslararası krizin de başlangıcı oldu.
Fatih Sultan Mehmed 1481’de öldüğünde geride iki güçlü aday bırakmıştı. Büyük oğlu Bayezid Amasya’da, küçük oğlu Cem ise Konya’da sancak beyiydi. Osmanlı geleneğinde kesin ve tartışmasız bir veraset sistemi yoktu. Yani padişah öldüğünde tahta kimin geçeceği yaş sırasına göre belirlenmiyordu. Güçlü olan, devlet ileri gelenlerinin ve ordunun desteğini alan şehzade tahta çıkıyordu.
İstanbul’daki devlet adamlarının önemli bir bölümü Bayezid’i destekledi. Yeniçeriler de Bayezid’in yanında durdu. Bayezid İstanbul’a ulaşarak tahta çıktı. Cem Sultan ise bunu kabul etmedi. Kendini tahta daha layık görüyor, özellikle Anadolu’daki bazı çevrelerden destek alıyordu. Kısa süre sonra Bursa’ya girdi, adına hutbe okuttu ve para bastırdı. Bu, açıkça padişahlık iddiası demekti.
Cem Sultan, imparatorluğun paylaşılmasını teklif etti. Buna göre Anadolu kendisinde, Rumeli Bayezid’de kalacaktı. Fakat II. Bayezid bu teklifi kesin biçimde reddetti. Osmanlı anlayışına göre devlet bölünemezdi. İki kardeş arasında artık pazarlık değil, savaş belirleyici olacaktı.
Taraflar Yenişehir Ovası’nda karşı karşıya geldi. Cem Sultan cesur ve iddialıydı; ancak Bayezid devlet merkezinin, yeniçerilerin ve daha güçlü askerî düzenin desteğine sahipti. Yapılan savaşta Cem yenildi. Yaralı halde Konya’ya çekildi. Fakat artık Anadolu’da tutunması zorlaşmıştı.
Bu yenilgi, Cem Sultan’ın hayatındaki büyük kırılma oldu. Önce Mısır’a gitti. Daha sonra Karamanoğlu Kasım Bey’in desteğiyle bir kez daha Anadolu’ya dönerek şansını denedi. Ancak başarı sağlayamayınca Rodos Şövalyeleri’ne sığındı. İşte bu karar, Osmanlı iç meselesini Avrupa diplomasisinin en ilginç dosyalarından birine dönüştürdü.
Cem Sultan, Avrupa devletleri, papalık, Rodos Şövalyeleri, Fransa ve başka güçler için Osmanlı’ya karşı kullanılabilecek değerli bir siyasi koz haline geldi. II. Bayezid, kardeşinin serbest kalıp yeniden taht iddiasıyla ortaya çıkmasını engellemek için yıllarca büyük paralar ödemek ve diplomatik pazarlıklar yürütmek zorunda kaldı.
Cem Sultan’ın hikâyesi bu yüzden çok acıklıdır. Bir zamanlar Osmanlı tahtına aday olan bir şehzade, ömrünün kalan bölümünü gurbette, gözetim altında ve siyasi hesapların ortasında geçirdi. Rodos’tan Fransa’ya, oradan Roma’ya uzanan hayatı, bir padişah adayının esaret hikâyesine dönüştü.
Bu olayın Osmanlı açısından bir başka önemli sonucu daha oldu. Bayezid, Cem tehdidi nedeniyle dış politikada daha dikkatli davranmak zorunda kaldı. Avrupa’da Cem’i elinde tutan her güç, Osmanlı sarayına karşı bir pazarlık imkânı elde ediyordu. Böylece bir kardeş kavgası, Osmanlı dış siyasetini yıllarca etkileyen hassas bir meseleye dönüştü.
Cem Sultan yalnız siyasî bir figür de değildi. Şairdi, iyi eğitim almıştı, çevresinde “Cem şairleri” diye anılan bir edebî halka oluşmuştu. Gurbette yazdığı şiirlerde yalnızlığını, talihsizliğini ve vatandan ayrı kalmanın acısını dile getirdi. Bu yönüyle onun hikâyesi, Osmanlı tarihinin en hüzünlü şehzade hikâyelerinden biri olarak hafızada kaldı.
Yenişehir Ovası’ndaki savaş bu nedenle yalnız iki kardeşin iktidar kavgası değildir. O gün Cem Sultan yenildi; II. Bayezid tahtını sağlamlaştırdı. Ama Osmanlı Devleti, bu zaferin ardından yıllarca sürecek yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı: Avrupa’nın elinde yaşayan bir Osmanlı şehzadesi.
1782 – ABD’nin Büyük Mührü kabul edildi, kartal ve semboller devletin yüzü oldu
20 Haziran 1782’de, Amerika Birleşik Devletleri’nin Büyük Mührü kabul edildi. Bugün Amerikan pasaportlarından resmî belgelere, devlet dairelerinden dolar banknotlarına kadar birçok yerde karşımıza çıkan kartal, zeytin dalı, oklar ve Latince sloganlar, o gün resmî kimlik kazandı.
ABD henüz çok genç bir devletti. 1776’da bağımsızlık ilan edilmişti; ancak yeni ülkenin kendisini temsil edecek ortak sembollere ihtiyacı vardı. Bir devletin bayrağı, arması, mührü ve sloganları yalnız süs değildir. Bunlar, o devletin kendisini dünyaya nasıl anlatmak istediğini gösterir. ABD için Büyük Mühür de böyle bir anlam taşıyordu.
Mührün tasarlanması kolay olmadı. Kıta Kongresi, bağımsızlık ilanından hemen sonra bir komite kurdu; fakat ilk tasarımlar kabul edilmedi. Aradan yıllar geçti, farklı komiteler çalıştı, öneriler değişti. Sonunda Charles Thomson’ın düzenlediği son tasarım, 20 Haziran 1782’de kabul edildi.
Mührün ön yüzünde kanatlarını açmış bir kartal yer alır. Kartalın bir pençesinde zeytin dalı, diğerinde oklar vardır. Zeytin dalı barışı, oklar ise savaş gücünü simgeler. Yani yeni devlet dünyaya şu mesajı vermek ister: Barış istiyoruz, ama kendimizi savunacak gücümüz de var.
Kartalın göğsündeki kalkan, kırmızı ve beyaz şeritlerle mavi bir üst bölümden oluşur. Bu şeritler, yeni devleti oluşturan eyaletleri ve birliği temsil eder. Kartalın gagasında “E pluribus unum” yazılı bir şerit vardır. Bu Latince söz, “Çokluktan birliğe” ya da “Birçoktan bir” anlamına gelir. Farklı kolonilerden doğan yeni bir millet fikri, bu kısa cümlede özetlenir.
Mührün arka yüzünde ise tamamlanmamış bir piramit ve onun üzerinde “her şeyi gören göz” bulunur. Piramit, yeni devletin henüz inşa halinde olduğunu; ama sağlam bir temel üzerine yükseleceğini anlatır. Üzerindeki göz ise ilahî takdir ve gözetim fikriyle yorumlanır. Bu yüz, özellikle dolar banknotları sayesinde dünya çapında tanınır hale gelmiştir.
Büyük Mühür zamanla yalnız resmî bir arma olmaktan çıktı. Amerikan devletinin ve gücünün görsel dili haline geldi. Başkanlık belgelerinde, diplomatik yazışmalarda, dış politikada ve popüler kültürde bu semboller sık sık karşımıza çıktı.
Elbette bu semboller de tartışmasız değildir. ABD’nin “özgürlük”, “birlik” ve “barış” gibi idealleri ile tarihindeki kölelik, yerli halklara yönelik politikalar ve savaşlar arasında sık sık büyük çelişkiler yaşandı. Bu yüzden Büyük Mühür, yalnız bir devlet armasını değil, Amerika’nın idealleriyle gerçek tarihi arasındaki gerilimi de hatırlatır.
1820 – Arjantin bayrağının yaratıcısı Manuel Belgrano öldü
20 Haziran 1820’de, Arjantin bağımsızlık mücadelesinin önemli isimlerinden Manuel Belgrano Buenos Aires’te hayatını kaybetti. Belgrano, Arjantin bayrağının yaratıcısı olarak anılır. Bu yüzden Arjantin’de 20 Haziran, onun ölüm günü olmasının ötesinde, Bayrak Günü olarak da özel bir anlam taşır.
Manuel Belgrano yalnız bir asker değildi. Hukukçu, ekonomist, gazeteci, siyasetçi ve düşünce insanıydı. 1770’te Buenos Aires’te doğdu. Avrupa’da eğitim gördü; Aydınlanma düşüncesinden, ticaret özgürlüğü fikirlerinden ve bağımsızlık arayışlarından etkilendi. İspanyol sömürge düzeninin Güney Amerika’daki toplumları geri bıraktığını düşünen kuşaktandı.
1810’da Buenos Aires’te başlayan Mayıs Devrimi, İspanyol yönetimine karşı bağımsızlık sürecinin dönüm noktalarından biri oldu. Belgrano, bu süreçte yalnız fikirleriyle değil, doğrudan siyasi ve askerî görevleriyle de öne çıktı. Yeni kurulan yönetim yapılarında yer aldı; ardından bağımsızlık mücadelesinin cephelerinde görev yaptı.
Onun adı en çok 1812’de yarattığı bayrakla hatırlanır. Belgrano, bugünkü Arjantin bayrağının temel renkleri olan açık mavi ve beyazı kullandı. Bu bayrak ilk kez Rosario yakınlarında, Paraná Nehri kıyısında göndere çekildi. O gün ortaya çıkan sembol, zamanla Arjantin ulusal kimliğinin en güçlü işaretlerinden biri haline geldi.
Belgrano’nun askerî kariyeri iniş çıkışlarla doluydu. Kuzey Ordusu’nun başında İspanyol güçlerine karşı savaştı. Tucumán ve Salta zaferleri, Arjantin bağımsızlık mücadelesinin önemli başarıları arasında yer aldı. Ancak her cephede başarı kazanamadı; yenilgiler, geri çekilmeler ve zor koşullar da yaşadı.
Belgrano’nun hayatındaki dikkat çekici yönlerden biri, kişisel çıkar peşinde koşmamasıdır. Kendisine verilen ödülleri eğitim kurumları kurulması için bağışladığı anlatılır. O, bağımsızlığın yalnız askerî zaferlerle değil, eğitimli ve bilinçli bir toplumla kalıcı olabileceğine inanıyordu.
Hayatının son yılları hastalık ve yoksulluk içinde geçti. Bağımsızlık için mücadele eden birçok Latin Amerikalı önder gibi, zaferin görkeminden çok fedakârlığın ağırlığını yaşadı. 20 Haziran 1820’de öldüğünde, bugünkü Arjantin ulusal hafızasının en büyük sembollerinden biri olacağı henüz tam olarak bilinmiyordu.
Bugün Arjantin’de 20 Haziran, Manuel Belgrano’nun ve onun yarattığı bayrağın günü olarak anılır. Bayrak törenleri, okul etkinlikleri ve resmî anmalarla Belgrano’nun adı yaşatılır.
1837 – 18 yaşındaki Victoria tahta çıktı, İngiltere’ye adını veren çağ başladı
20 Haziran 1837’de, 18 yaşındaki Victoria, amcası Kral IV. William’ın ölümü üzerine Birleşik Krallık tahtına çıktı. Genç kraliçe o sabah Kensington Sarayı’nda uyandırıldı ve kendisine artık ülkenin hükümdarı olduğu bildirildi. O an, yalnız bir kraliçenin saltanatının değil, İngiltere tarihine adını verecek büyük bir dönemin de başlangıcıydı.
Victoria tahta çıktığında Birleşik Krallık hızla değişen bir ülkeydi. Sanayi Devrimi toplumun yapısını dönüştürüyor, fabrikalar büyüyor, demiryolları yayılıyor, şehirler kalabalıklaşıyordu. Buharlı makineler, madenler, tekstil fabrikaları ve yeni ulaşım ağları İngiltere’yi dünyanın en güçlü sanayi merkezlerinden birine dönüştürüyordu.
Victoria’nın uzun saltanatı boyunca İngiltere yalnız kendi içinde değil, dünyada da büyük bir güç haline geldi. Britanya İmparatorluğu genişledi; Hindistan, Kanada, Avustralya, Afrika ve Uzak Doğu’daki sömürgelerle İngiltere, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” diye anılacak kadar geniş bir alana yayıldı. Victoria, 1876’da Hindistan İmparatoriçesi unvanını da aldı.
Ancak Victoria Çağı yalnız zaferler ve görkemli törenlerden ibaret değildi. Sanayileşme büyük zenginlik yarattı ama aynı zamanda ağır yoksulluk, çocuk işçiliği, kalabalık gecekondu mahalleleri, kötü çalışma koşulları ve sınıf uçurumları da doğurdu. Charles Dickens gibi yazarların romanlarında anlattığı karanlık şehir hayatı, bu çağın diğer yüzünü gösterir.
Victoria’nın özel hayatı da halkın gözünde önemliydi. 1840’ta kuzeni Prens Albert ile evlendi. Albert, yalnız kraliçenin eşi değil, aynı zamanda onun en yakın danışmanı oldu. Çiftin dokuz çocuğu dünyaya geldi. Bu çocuklar ve torunlar Avrupa’nın birçok hanedanıyla evlendiği için Victoria’ya zamanla “Avrupa’nın büyükannesi” denildi.
Prens Albert’in 1861’de ölümü Victoria’yı derinden sarstı. Kraliçe uzun süre kamusal hayattan çekildi, siyah yas kıyafetleriyle anıldı ve neredeyse hayatının sonuna kadar Albert’in hatırasını taşıdı. Bu yas hali, onun halk gözündeki imajını da etkiledi. Bir yandan uzak ve soğuk görüldü; diğer yandan sadakat, aile ve görev duygusunun sembolü haline geldi.
Victoria, 63 yıldan fazla tahtta kaldı. Bu süre, kendisinden önceki bütün İngiliz hükümdarlarını geride bırakan bir rekordu. Ancak bu rekor, 2015’te torunlarından II. Elizabeth tarafından geçilecekti. Yine de Victoria’nın saltanatı, İngiltere’nin sanayi, imparatorluk, ahlak, aile ve sınıf düzeniyle anılan koskoca bir çağa adını verdi.
Victoria Çağı denince akla bir yandan demiryolları, fabrikalar, bilimsel gelişmeler, dünya fuarları ve imparatorluk gururu gelir. Diğer yandan yoksulluk, işçi sınıfının mücadelesi, sömürgecilik, katı ahlak anlayışı ve büyük toplumsal eşitsizlikler de bu çağın parçasıdır. Bu nedenle Victoria’nın saltanatı, modern dünyanın hem parlak hem karanlık yüzünü birlikte taşır.
1840 – Samuel Morse telgrafın patentini aldı, haberleşmede hız çağı başladı
20 Haziran 1840’ta, Amerikalı mucit ve ressam Samuel Morse, elektrikli telgraf sistemi için patent aldı. Bu patent, insanlık tarihinde haberleşmenin kaderini değiştiren büyük adımlardan biri oldu. Çünkü telgraf sayesinde haberler artık atla, gemiyle ya da mektupla günlerce, haftalarca beklenerek değil; elektrik sinyalleriyle çok daha hızlı iletilebilecekti.
Bugünün insanı için uzak mesafeye anında mesaj göndermek sıradan bir şeydir. Telefon, internet, e-posta, sosyal medya ve anlık mesajlaşma hayatın doğal parçası haline geldi. Fakat 19. yüzyılın ortasında bir haberin şehirden şehre, ülkeden ülkeye ulaşması uzun zaman alıyordu. Savaş haberleri, ticari bilgiler, seçim sonuçları, ölüm haberleri ya da devlet kararları çoğu zaman günler sonra öğreniliyordu.
Telgraf işte bu dünyayı değiştirdi. Morse’un sistemi, elektrik sinyallerini teller üzerinden gönderiyor; bu sinyaller kısa ve uzun işaretlerle harflere dönüştürülüyordu. Bugün Mors alfabesi ya da Morse kodu dediğimiz nokta ve çizgi sistemi, kelimeleri elektrik darbelerine çevirmenin pratik yoluydu.
Samuel Morse aslında hayata mucit olarak değil, ressam olarak başlamıştı. Portreler yapıyor, sanatla uğraşıyordu. Fakat iletişimin yavaşlığı onun hayatında kişisel bir acıya da yol açtı. Eşinin ağır hastalandığını haber veren mektup kendisine geç ulaştı; Morse eve döndüğünde eşini kaybetmişti. Bu olayın, onun hızlı haberleşme fikrine duyduğu ilgiyi güçlendirdiği sıkça anlatılır.
Morse telgrafı tek başına geliştirmedi. Özellikle Alfred Vail, sistemin teknik olarak daha kullanışlı hale gelmesinde ve kod düzeninin gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu nedenle telgrafın başarısı; denemeler, ortak çalışmalar, teknik düzeltmeler ve ısrarlı bir çabanın sonucu olarak görülmelidir.
1840’taki patent, bu fikrin hukuken tanınması bakımından önemliydi. Ancak telgrafın gücünü bütün dünyaya gösterecek asıl gösteri birkaç yıl sonra yapılacaktı. 24 Mayıs 1844’te Washington ile Baltimore arasında kurulan hat üzerinden Morse, ünlü mesajını gönderdi: “Tanrı ne yaptı?” anlamına gelen “What hath God wrought?” Bu cümle, modern haberleşme çağının sembol anlarından biri oldu.
Telgraf kısa sürede gazeteciliği, ticareti, diplomasiyi, demiryollarını ve savaş yönetimini değiştirdi. Gazeteler uzak şehirlerden haberleri daha hızlı almaya başladı. Tüccarlar fiyatları ve siparişleri daha çabuk öğrendi. Devletler diplomatik mesajlarını daha hızlı iletti. Demiryolları trenlerin hareketini düzenlemek için telgraftan yararlandı. Bir bakıma dünya küçülmeye başladı.
Elbette telgrafın yayılması yalnız teknik bir başarı değildi; büyük altyapı da gerektiriyordu. Şehirler arasına teller çekildi, telgraf merkezleri kuruldu, operatörler yetiştirildi. Daha sonra deniz altına kablolar döşendi ve kıtalar birbirine bağlandı. Böylece haberleşme, insan ve hayvan gücüne dayalı eski hız sınırını aşmış oldu.
Morse’un icadı, bugünkü dijital dünyanın da uzak atalarından biridir. Çünkü telgraf, bilgiyi işaretlere dönüştürüp uzak mesafeye gönderen bir sistemdi. Nokta ve çizgilerle başlayan bu mantık, daha sonra telefon, radyo, bilgisayar ve internet çağında çok daha karmaşık biçimlere büründü.
1860 – Otomobilin öncülerinden Alexander Winton doğdu
20 Haziran 1860’ta, otomobil tarihinin erken öncülerinden Alexander Winton İskoçya’da doğdu. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göç eden Winton, bisiklet, otomobil ve motor tasarımı alanlarında çalıştı; 19. yüzyılın sonunda otomobilin meraklı birkaç mucidin deneme aracı olmaktan çıkıp satılabilir bir ürüne dönüşmesinde önemli rol oynadı.
Winton, hayata bugünkü anlamda otomobil üreticisi olarak başlamadı. Önce bisikletlerle ilgilendi. 1890’larda bisiklet hâlâ şehir içi ulaşımın ve kişisel hareket özgürlüğünün önemli araçlarından biriydi. Winton da bu alandaki mekanik bilgisini, kısa süre sonra motorlu taşıtlara taşıdı. Onun ilgisini çeken fikir basitti ama çağ değiştiriciydi: İnsan gücüyle çevrilen bisikletin yerini, kendi motoruyla ilerleyen bir araç alabilirdi.
1897’de Cleveland’da Winton Motor Carriage Company adlı şirketi kurdu. Bu şirket, Amerika’da otomobil üretiminin ilk ciddi örneklerinden biri haline geldi. O yıllarda otomobile hâlâ kuşkuyla bakılıyordu. At arabaları hayatın parçasıydı; yollar otomobillere göre yapılmamıştı, benzinli araçlar birçok insana gürültülü, pahalı ve güvensiz görünüyordu. Winton ise bu yeni aracın geleceği olduğuna inanıyordu.
Winton’un otomobilleri el işçiliğiyle üretiliyordu. Bugünkü seri üretim bandı henüz yoktu. Her araç neredeyse tek tek yapılıyor, zengin ve meraklı müşterilere satılıyordu. Buna rağmen Winton, otomobilin gerçekten satın alınabilecek bir ulaşım aracı olduğunu göstermeyi başardı.
1898’de Winton’un otomobil reklamı Scientific American dergisinde yayımlandı. Bu ilan, otomobil tarihinin ilk reklam örneklerinden biri kabul edilir. Reklamda insanlara at beslemenin masrafından ve zahmetinden kurtulup motorlu araca yönelmeleri öneriliyordu. Bu bakımdan Winton, otomobilin nasıl pazarlanacağını da erken fark eden isimlerden biri oldu.
Winton’un sattığı ilk otomobillerden biri, Pennsylvania’da yaşayan Robert Allison tarafından satın alındı. Bu satış, Amerika’da üretilmiş bir otomobilin ticari anlamda satılmasının erken ve sembolik örneklerinden biri sayılır. Aynı dönemde Winton araçlarından alan isimlerden biri de James Ward Packard’dı. Packard daha sonra kendi otomobil markasını kuracak ve Amerikan otomotiv tarihinin önemli isimlerinden biri olacaktı.
Alexander Winton aynı zamanda otomobilin dayanıklılığını göstermek için uzun yolculuklara ve yarışlara önem verdi. 1897’de Cleveland’dan New York’a yaptığı uzun otomobil yolculuğu, Amerika’daki erken uzun mesafe otomobil denemelerinden biri olarak anılır. O dönemde yollar bozuktu, benzin bulmak zordu, tamir imkânları sınırlıydı. Böyle bir yolculuk, bugün basit görünen şehirler arası sürüşün o yıllarda gerçek bir macera olduğunu gösterir.
Winton’un adı, 1903’te Amerika kıtasını otomobille baştan başa geçen ilk başarılı yolculukla da anılır. Horatio Nelson Jackson ve Sewall Crocker, “Vermont” adını verdikleri bir Winton otomobiliyle San Francisco’dan New York’a ulaşarak otomobilin kıtalar arası bir ulaşım hayalinin de parçası olabileceğini gösterdiler.
Winton daha sonra motor teknolojisine yöneldi. Şirketi otomobil üretimini bıraktıktan sonra dizel ve deniz motorları alanında önem kazandı. Winton motorları, ilerleyen yıllarda trenlerde, deniz taşıtlarında ve büyük makinelerde kullanılan güçlü motor teknolojilerinin gelişmesine katkı sağladı. Şirketin motor bölümü daha sonra General Motors bünyesine katıldı.
Bugün Alexander Winton, Henry Ford kadar geniş kitlelerce tanınmaz. Çünkü otomobilin kitleselleşmesi denince akla daha çok Ford ve seri üretim bandı gelir. Ancak Winton, Ford’dan önce otomobilin satılabileceğini, reklamla tanıtılabileceğini, uzun yolda kullanılabileceğini ve Amerika’da bir sanayi koluna dönüşebileceğini gösteren öncülerden biriydi.
1861 – Vitamin fikrinin öncülerinden Frederick Gowland Hopkins doğdu
20 Haziran 1861’de, İngiliz biyokimyacı Frederick Gowland Hopkins doğdu. Hopkins, beslenme biliminin yönünü değiştiren çalışmalarıyla tanındı ve daha sonra “vitamin” adını alacak maddelerin öneminin anlaşılmasında öncü rol oynadı.
Bugün herkes vitaminlerin sağlık için gerekli olduğunu bilir. C vitamini, D vitamini, B vitaminleri ya da A vitamini günlük hayatın sıradan kavramları haline gelmiştir. Fakat 20. yüzyılın başında beslenme biliminde durum böyle değildi. Birçok bilim insanı, insan ve hayvan sağlığı için temel besinlerin protein, yağ, karbonhidrat, su ve mineral tuzlardan ibaret olduğunu düşünüyordu.
Hopkins bu düşüncenin eksik olduğunu gösteren isimlerden biri oldu. Deneylerinde, yalnız saf protein, yağ, karbonhidrat ve mineral tuzlarla beslenen hayvanların sağlıklı büyüyemediğini; doğal gıdaların içinde çok küçük miktarlarda bulunan başka maddelere de ihtiyaç duyulduğunu ortaya koydu. O bu maddeleri “accessory food factors” yani “yardımcı besin faktörleri” olarak tanımladı. Daha sonra bu maddeler vitamin adıyla bilinecekti.
Bu keşif çok önemliydi. Çünkü bazı hastalıkların beslenmede eksik kalan maddelerle de ilişkili olabileceğini gösterdi. Beriberi, raşitizm, iskorbüt ve pellegra gibi hastalıkların anlaşılmasında vitamin araştırmaları belirleyici hale geldi. Böylece tıp, yalnız hastalığı tedavi etmeye değil, beslenme yoluyla hastalığı önlemeye de daha fazla yöneldi.
Hopkins’in çalışmaları vitaminlerle sınırlı değildi. 1901’de, proteinlerin yapı taşlarından biri olan triptofan adlı amino asidin keşfinde de önemli rol oynadı. Triptofan, vücudun ihtiyaç duyduğu ama yeterince üretemediği temel amino asitlerden biridir. Bu çalışma da beslenme biliminin gelişmesine katkı sağladı.
Frederick Gowland Hopkins, Cambridge Üniversitesi’nde biyokimyanın kurumsallaşmasında da önemli bir isimdi. Cambridge’de biyokimyanın ayrı bir bilim alanı olarak gelişmesine öncülük etti ve 1914’te üniversitenin ilk biyokimya profesörlerinden biri oldu. Böylece yetiştirdiği öğrenciler ve kurduğu bilimsel ortamla da kalıcı etki bıraktı.
1929’da Hopkins, vitaminler üzerine çalışmaları nedeniyle Christiaan Eijkman ile birlikte Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı. Eijkman özellikle beriberi hastalığı ve antinöritik vitamin çalışmalarıyla, Hopkins ise büyümeyi destekleyen vitaminlerin keşfiyle ödüllendirildi. Bu Nobel, vitamin araştırmalarının modern tıptaki yerini kesin biçimde güçlendirdi.
Hopkins’in bilim tarihindeki önemi, gündelik hayatta çok basit görünen bir gerçeği göstermesindedir: Bir besinin değeri yalnız kalori vermesiyle ölçülmez. İnsan vücudu, çok küçük miktarlarda da olsa bazı özel maddelere ihtiyaç duyar. Bu fikir, çocuk beslenmesinden halk sağlığına, hastane diyetlerinden gıda politikalarına kadar geniş bir alanı etkiledi.
1877 – İlk ticari telefon hizmeti başladı, insan sesi ilk kez para karşılığı hatlara taşındı
20 Haziran 1877’de, Kanada’nın Ontario eyaletindeki Hamilton kentinde telefon tarihinde önemli bir adım atıldı. Alexander Graham Bell’in kısa süre önce geliştirdiği telefon, artık bir laboratuvar icadı olmaktan çıkıyor; insanların günlük hayatta kullanabileceği ticari bir hizmete dönüşmeye başlıyordu.
Bu olay, çoğu kronolojide “Bell’in ilk ticari telefon hizmeti” olarak anılır. Ancak Hamilton’daki uygulamanın yerel öncülerinden biri, Kanadalı iş insanı Hugh Cossart Baker Jr. idi. Baker, Bell’in icadının potansiyelini erken fark eden kişilerden biriydi. Telefonun şehir hayatını, iş dünyasını ve haberleşme alışkanlıklarını değiştirecek bir araç olabileceğini gördü.
Telefonun ne kadar büyük bir yenilik olduğunu anlamak için o günlerin dünyasını düşünmek gerekir. 1870’lerde uzak mesafeyle haberleşmenin en önemli aracı telgraftı. Telgraf hızlıydı; ama herkesin kullanabileceği kadar basit değildi. Mesajlar mors alfabesiyle gönderiliyor, araya telgraf memurları giriyor, konuşma doğrudan iki insan arasında gerçekleşmiyordu.
Telefon ise bambaşka bir şey vaat ediyordu: İnsan sesi kablo üzerinden karşı tarafa gidecekti. Bir kişi, başka bir yerdeki kişiyi yazılı mesajla değil, kendi sesiyle duyabilecekti. Bugün sıradan görünen bu fikir, 19. yüzyıl insanı için neredeyse büyüleyici bir yenilikti.
Alexander Graham Bell, 1876’da telefon patentini almış ve aynı yıl sesin elektrik telleri üzerinden iletilebileceğini gösteren başarılı denemeler yapmıştı. 10 Mart 1876’da yardımcısı Thomas Watson’a söylediği “Bay Watson, buraya gelin, sizi görmek istiyorum” cümlesi, telefon tarihinin en meşhur anlarından biri oldu. Artık sesin tel üzerinden taşınabileceği kanıtlanmıştı.
Fakat bir icadı göstermek başka, onu hizmete dönüştürmek başkadır. Telefonun yaygınlaşması için cihazların üretilmesi, hatların çekilmesi, abonelerin bulunması, ücretlendirme yapılması ve bağlantıların düzenlenmesi gerekiyordu. Hamilton’daki ticari hizmet bu nedenle önemlidir. Telefon, ilk kez düzenli biçimde kullanılacak bir haberleşme hizmeti olarak gündelik hayata girmeye başladı.
İlk telefon hatları bugünkü sistemlerle karşılaştırıldığında son derece basitti. Başlangıçta sınırlı sayıda kişi birbirine bağlanabiliyor, hatlar genellikle belirli kullanıcılar arasında kuruluyordu. Daha sonra santraller devreye girdi. Operatörler, arayan kişiyle aranacak kişi arasındaki bağlantıyı elle kuruyordu. Telefon numarası çevirmek, otomatik santral ve cep telefonu gibi bugün bildiğimiz kolaylıklar çok daha sonra ortaya çıkacaktı.
Hamilton bu açıdan telefon tarihinde özel bir yere sahip oldu. Kentte başlayan ticari telefon hizmeti, kısa süre sonra daha gelişmiş bağlantı sistemlerine ve telefon santrallerine uzanan yolun ilk adımlarından biri sayıldı. 1878’de Hamilton’da Britanya İmparatorluğu’nun ilk telefon santrallerinden biri kurulacak, 1879’da ise ticari uzun mesafe telefon hattı devreye girecekti.
Telefonun etkisi yalnız teknik değildi. İş insanları siparişleri daha hızlı verebildi, doktorlara ulaşmak kolaylaştı, gazetecilik ve kamu hizmetleri hızlandı, aileler ve kurumlar arasındaki mesafe kısalmaya başladı. Bir şehirde telefon hattının kurulması, o şehrin zaman algısını bile değiştirdi. Artık haber saatler ya da günler sonra değil, sesle ve anında gelebilecekti.
Elbette telefonun ilk yıllarında herkes bu icada hemen alışmadı. Bazıları onu gereksiz bir oyuncak gibi gördü, bazıları özel konuşmaların teller üzerinden taşınmasından rahatsız oldu. Fakat kısa süre içinde telefon, modern hayatın vazgeçilmez araçlarından biri haline geldi.
Bugün cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlar, görüntülü konuşmalar, anlık mesajlar ve internet bağlantısı çok farklı bir teknoloji dünyasına ait gibi görünebilir. Ama bütün bu iletişim çağının başlangıcında, insan sesinin elektrik hattı üzerinden bir başkasına ulaştırılması fikri vardı.
1884 – Mülkiye Mühendis Mektebi’nin nizamnamesi kabul edildi, Türkiye’de sivil mühendisliğin temeli güçlendi
20 Haziran 1884’te, Osmanlı’da sivil mühendis yetiştirmek için kurulan Mülkiye Mühendis Mektebi, diğer adıyla Hendese-i Mülkiye Mektebi için önemli bir adım atıldı. Bu tarihte kabul edilen nizamnameyle okulun yapısı, eğitimi ve öğrenci düzeni belirginleşti. Böylece Osmanlı’da askerî mühendislikten farklı olarak, doğrudan sivil alanlarda görev yapacak mühendislerin yetiştirilmesi için kurumsal bir yol açıldı.
Bu okulun önemini anlamak için 19. yüzyıl Osmanlı dünyasına bakmak gerekir. Devletin yola, köprüye, demiryoluna, limana, su sistemlerine, madenciliğe, posta ve telgraf hatlarına ihtiyacı vardı. Yani modernleşme yalnız sarayda alınan kararlarla değil, toprağı ölçen, yol çizen, köprü yapan, hattı döşeyen ve inşaatı yöneten mühendislerle mümkün olacaktı.
Osmanlı’da mühendislik eğitimi daha önce büyük ölçüde askerî ihtiyaçlar etrafında gelişmişti. Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun denizcilik, Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun ise kara askerî mühendisliği açısından önemli kurumlardı. Ancak zamanla memleketin bayındırlık işleri için de mühendis yetiştirmek gerektiği anlaşıldı.
Mülkiye Mühendis Mektebi işte bu ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı. “Mülkiye” kelimesi burada sivil alanı ifade ediyordu. Amaç, askerî görevlerden çok, ülkenin imar ve bayındırlık işlerinde çalışacak teknik kadrolar yetiştirmekti. Mezunların Nafıa Nezareti’nin, yani bugünkü anlamıyla bayındırlık işlerinden sorumlu devlet kurumunun hizmetinde değerlendirilmesi düşünülüyordu.
Okulun kuruluş dönemindeki yapı da ilginçtir. Yönetim bakımından askerî mühendislik geleneğine bağlıydı; ancak yetiştirdiği öğrenciler sivil sahalarda görev alacaktı. Bu da Osmanlı modernleşmesinin geçiş dönemini gösterir: Teknik bilgi önce orduda örgütlenmiş, sonra yavaş yavaş şehirlerin, yolların, köprülerin ve kamu hizmetlerinin ihtiyacına yönelmiştir.
20 Haziran 1884 tarihli nizamnameye göre okulun eğitim süresi, öğrenci sayısı ve yatılı düzeni gibi temel konular belirlendi. Böylece mektep, yalnız iyi niyetli bir girişim olmaktan çıktı; kuralları olan, öğrencisi, programı ve hedefi tanımlanmış bir eğitim kurumuna dönüştü.
Bu okul, Türkiye’de sivil mühendislik eğitiminin başlangıç halkalarından biri sayılır. Sonraki yıllarda Mühendis Mekteb-i Âlisi, Yüksek Mühendis Mektebi ve nihayet İstanbul Teknik Üniversitesi’ne uzanan çizgide önemli bir yere sahiptir. Bugün mühendislik fakültelerinde yetişen binlerce öğrencinin arkasında, Osmanlı’nın son döneminde atılan bu erken adımlar vardır.
20 Haziran 1884 bu yüzden eğitim ve mühendislik tarihimiz açısından önemli bir gündür. O gün kabul edilen düzenleme, Osmanlı’da sivil mühendis yetiştirme fikrini daha sağlam bir kurumsal zemine oturttu. Mülkiye Mühendis Mektebi, modernleşmenin kâğıt üzerindeki hedeflerden çıkıp yola, köprüye, demiryoluna ve şehir hayatına dönüşmesi için gerekli insan gücünü yetiştiren önemli kurumlardan biri oldu.
1914 – Sümerleri Türkiye’ye sevdiren Muazzez İlmiye Çığ doğdu
20 Haziran 1914’te, Türkiye’nin en tanınmış Sümerologlarından Muazzez İlmiye Çığ Bursa’da doğdu. 110 yıllık ömrü boyunca hem Cumhuriyet’in kuruluş kuşağına tanıklık etti hem de binlerce yıl önce Mezopotamya’da kil tabletlere yazılmış metinleri bugünün okuruna ulaştıran isimlerden biri oldu.
Muazzez İlmiye Çığ’ın hayatı, Cumhuriyet’in eğitim seferberliğiyle iç içe geçti. Öğretmen okullarının, kız öğrencilerin ve yeni kurulan üniversite kurumlarının Türkiye’de nasıl yeni hayat yolları açtığını gösteren önemli örneklerden biridir. Önce öğretmenlik yaptı; ardından Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Hititoloji ve Sümeroloji alanlarında eğitim aldı.
1940’ta İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlı Eski Şark Eserleri Müzesi’nde çalışmaya başladı. Burada onun önünde, binlerce yıl önce çivi yazısıyla yazılmış Sümer, Akad ve Hitit tabletleri vardı. Bu tabletler; insanlığın ilk şehirlerine, ilk yazılı hukuk metinlerine, tapınaklarına, ticaretine, aile hayatına, edebiyatına ve inanç dünyasına açılan kapılardı.
Muazzez İlmiye Çığ, yıllarca bu tabletlerin tasnifi, kataloglanması, okunması ve bilim dünyasına kazandırılması için çalıştı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki çivi yazılı belgeler arşivinin düzenlenmesinde emek verdi. Hatice Kızılyay ve yabancı uzmanlarla birlikte hazırladığı yayınlar, Sümeroloji alanında önemli başvuru kaynakları arasında yer aldı.
Onu geniş kitlelerce tanınır kılan ise sadece müzedeki uzmanlık çalışmaları değildi. Çığ, akademik bilgiyi kapalı çevrelerde bırakmak istemeyen bir isimdi. Sümerlerin günlük hayatını, kadın-erkek ilişkilerini, mitolojisini, dinî törenlerini, edebiyatını ve hukuk anlayışını sade bir dille anlattı. Bu sayede binlerce yıl öncesinin insanlarını, bugünün okuruna daha yakın ve anlaşılır hale getirdi.
Sümerli Ludingirra, İnanna’nın Aşkı, Sümerlilerde Tufan, Tufan’da Türkler, Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni gibi kitaplarıyla geniş tartışmalar yarattı. Bazı görüşleri akademik çevrelerde eleştirildi, bazı yorumları tartışmalı bulundu; ancak Çığ’ın en önemli tarafı, eski Mezopotamya tarihini Türkiye’de popüler ilginin konusu haline getirmesiydi.
Muazzez İlmiye Çığ aynı zamanda Cumhuriyet, laiklik, kadın hakları ve eğitim konularında açık tavır alan bir aydındı. Uzun yaşamı boyunca yalnız geçmiş uygarlıkları değil, yaşadığı çağın sorunlarını da konuştu. Bu yönüyle bilim insanı kimliğinin yanında, kamuoyunda söz alan Cumhuriyetçi bir aydın olarak da tanındı.
Onun hayatı, Türkiye’de kadınların bilim alanında açtığı yolu da hatırlatır. Osmanlı’nın son yıllarında doğan bir kız çocuğunun, Cumhuriyet’le birlikte eğitim alıp dünyanın en eski yazılarını okuyabilen bir bilim insanına dönüşmesi, başlı başına güçlü bir hikâyedir.
Muazzez İlmiye Çığ, 17 Kasım 2024’te Mersin’de 110 yaşında hayatını kaybetti. Ardında yalnız kitaplar ve bilimsel çalışmalar değil, Sümerleri merak eden geniş bir okur kitlesi de bıraktı. Onun adı, Türkiye’de eski Mezopotamya tarihini ve çivi yazılı tabletleri geniş kitlelere anlatan en bilinen isimlerden biri olarak yaşamaya devam ediyor.
1915/1916 – “Makber”in unutulmaz sesi Hamiyet Yüceses doğdu
20 Haziran’da, Türk sanat müziğinin en güçlü kadın seslerinden Hamiyet Yüceses İstanbul’da doğdu. Kaynaklarda doğum yılı 1915 ve 1916 olarak farklı geçse de Yüceses’in adı Türk müziği hafızasında özellikle “Makber” yorumuyla unutulmazlar arasına girdi.
Hamiyet Yüceses, Kadriye Hanım ile Halil Efendi’nin kızıydı. Küçük yaşlarda sesinin güzelliği fark edildi. Ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle daha çocuk denecek yaşta sahneye çıkmaya başladı. Bu durum, onun müzik hayatının hem erken hem de zorlu başladığını gösterir.
İlk yıllarında Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde sahne aldı. Gaziantep’te uzun süre çalıştı. O dönemin gazino ve sahne dünyası bugünkü gibi değildi; sanatçılar hem güçlü bir sese hem de uzun programları taşıyacak dayanıklılığa sahip olmak zorundaydı. Hamiyet Yüceses, bu zorlu sahne ortamında kendini kabul ettirdi.
Onu farklı kılan yalnız sesinin gürlüğü değildi. Yorum gücü, makam duygusu, dramatik ifadeyi taşıma biçimi ve sahnedeki etkisiyle de dikkat çekti. Özellikle hüzünlü eserlerde dinleyiciyi içine alan bir söyleyişe sahipti. Bu yüzden zamanla “Ses Kraliçesi” diye anıldı.
Hamiyet Yüceses’in adı en çok Makber ile özdeşleşti. Abdülhak Hâmid Tarhan’ın ünlü şiirinden doğan ve “Her yer karanlık” sözleriyle hafızalara kazınan bu eser, onun yorumunda neredeyse bir ağıta dönüştü. Yüceses’in Makber’i okuyuşu, Türk sanat müziğinde dramatik yorumun en bilinen örneklerinden biri olarak kabul edildi.
Repertuvarında yalnız Makber yoktu. Akşam Oldu Hüzünlendim Ben Yine, Gitti de Gelmeyiverdi, Ben Küskünüm Feleğe ve Bakmıyor Çeşm-i Siyah gibi eserlerle de geniş kitlelerin hafızasında yer etti. Bu şarkılar, onun sesinde hem klasik üslubu hem de sahne duygusunu bir araya getirdi.
Yüceses, plaklar, radyo programları ve sahne çalışmalarıyla Türk sanat müziğinin geniş kitlelere ulaşmasında önemli rol oynadı. Onun kuşağı, müziğin taş plaktan radyoya, gazinolardan konser salonlarına uzandığı bir dönemde sanat yaptı. Bu nedenle Hamiyet Yüceses’in hayatı, aynı zamanda Türkiye’de müzik dinleme alışkanlıklarının değiştiği yılların da hikâyesidir.
O, Müzeyyen Senar ve Safiye Ayla gibi Cumhuriyet döneminin büyük kadın sesleriyle aynı hafıza içinde anılır. Her birinin ayrı bir tavrı, ayrı bir sahne duruşu vardı. Hamiyet Yüceses ise özellikle güçlü, tok ve içli sesiyle öne çıktı.
10 Temmuz 1996’da Marmaris’te hayatını kaybetti. Ardında sahnede geçen uzun bir ömür, plaklara ve kayıtlara yansıyan unutulmaz yorumlar ve Türk sanat müziğinde kolay kolay silinmeyecek bir ses bıraktı.
1920 – Yunan ordusuna taarruz emri verildi, Batı Anadolu’da işgal genişledi
20 Haziran 1920’de, Batı Anadolu’da bulunan Yunan ordusuna taarruz emri verildi. Bu karar, Millî Mücadele’nin en zor dönemlerinden birinde, Anadolu’daki işgalin daha da genişlemesine yol açacak yeni bir askerî hareketin başlangıcı oldu.
Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti fiilen parçalanma sürecine girmişti. İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu tarafından işgal edilmişti. Bu işgal, Anadolu’da büyük tepki yaratmış, Kuvâ-yi Milliye direnişinin güçlenmesinde belirleyici olmuştu. Ancak 1920’ye gelindiğinde durum daha da ağırlaşmıştı. İstanbul işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan dağıtılmış, Ankara’da Büyük Millet Meclisi yeni açılmıştı.
O sırada Batı Anadolu’da Yunan birliklerinin ilerleyişi belirli sınırlar içinde tutuluyordu. Bu sınırlardan biri, İngiliz General Milne’nin adıyla anılan Milne Hattı idi. Ancak İtilaf Devletleri’nin desteği ve dönemin siyasi hesaplarıyla Yunan kuvvetlerinin daha geniş bir alana yayılmasının önü açıldı.
20 Haziran’da verilen taarruz emri, bu yeni dönemin işaretiydi. Yunan ordusu birkaç gün sonra Milne Hattı’nı aşarak genel saldırıya geçti. Alaşehir, Balıkesir, Bursa ve çevresindeki gelişmeler, işgalin artık daha geniş bir alana yayılacağını gösteriyordu. Batı Anadolu halkı için bu, yeni göçler, yeni direnişler ve yeni acılar anlamına geliyordu.
Ankara hükümeti açısından durum son derece kritikti. Bir yanda Yozgat, Düzce, Bolu ve Konya gibi bölgelerde çıkan isyanlarla uğraşılıyor; diğer yanda Batı Cephesi’nde Yunan ilerleyişi büyüyordu. Düzenli ordu henüz tam olarak kurulmamıştı. Cephedeki direniş çoğu yerde Kuvâ-yi Milliye birlikleriyle, yerel güçlerle ve sınırlı imkânlarla sürdürülüyordu.
Yunan ordusunun 1920 yazındaki ilerleyişi, Ankara’ya şunu açık biçimde gösterdi: Dağınık direniş güçleriyle büyük ve düzenli bir orduya karşı uzun süre dayanmak mümkün değildi. Bu tecrübe, ilerleyen aylarda düzenli ordunun kurulması fikrini daha da zorunlu hale getirecekti.
Bu taarruzun siyasi anlamı da büyüktü. Yunanistan, Batı Anadolu’daki varlığını yalnız İzmir çevresinde tutmak istemiyor; daha geniş bir askerî ve siyasi kontrol alanı kurmaya çalışıyordu. İtilaf Devletleri ise Osmanlı topraklarını kendi planlarına göre şekillendirmek istiyordu. Ankara’daki millî hareket, bu planın önündeki en büyük engel haline gelmişti.
20 Haziran 1920 bu yüzden Millî Mücadele tarihinde dikkat çekici bir gündür. O gün verilen taarruz emri, Batı Anadolu’daki işgali yeni bir aşamaya taşıdı. Aynı zamanda Ankara hükümetinin hem iç isyanlarla hem dış işgalle aynı anda mücadele etmek zorunda kaldığı en çetin dönemin kapısını araladı.
1920 – Çerkes Ethem Yozgat Ayaklanması’nı bastırmak için Ankara’dan yola çıktı
20 Haziran 1920’de, Millî Mücadele’nin en kritik iç güvenlik sorunlarından biri için Ankara’dan önemli bir kuvvet hareket etti. Çerkes Ethem komutasındaki Kuvâ-yi Seyyâre birlikleri, Yozgat Ayaklanması’nı bastırmak üzere Ankara’dan yola çıktı.
Bu olay, Kurtuluş Savaşı’nın yalnız cephelerde Yunan ordusuna karşı verilmediğini gösteren önemli örneklerden biridir. Ankara’da yeni açılan Büyük Millet Meclisi, bir yandan dış işgale karşı direnişi örgütlemeye çalışıyor, bir yandan da Anadolu’nun farklı bölgelerinde çıkan isyanlarla uğraşıyordu. Bu isyanlar, genç Ankara hükümetinin otoritesini daha kuruluş aşamasında sarsabilecek kadar tehlikeliydi.
Yozgat’taki ayaklanma, çoğu kaynakta Çapanoğlu Ayaklanması olarak da anılır. Çapanoğulları, Yozgat ve çevresinde uzun yıllardır nüfuz sahibi olan güçlü bir aileydi. Ankara’da kurulan yeni millî otoriteyi kabul etmeyen çevreler, padişaha bağlılık, yerel güç dengeleri, kişisel çıkarlar ve dönemin siyasi karmaşası içinde Ankara’ya karşı harekete geçti. Yozgat’ın isyancıların eline geçmesi, Ankara için ciddi bir tehdit anlamına geliyordu.
O sırada düzenli ordu henüz tam anlamıyla kurulmamıştı. Ankara’nın elindeki askerî güç dağınık, sınırlı ve çoğu yerde yetersizdi. Bu nedenle bazı bölgelerde isyanları bastırmak için düzenli birliklerden çok, hareket kabiliyeti yüksek Kuvâ-yi Milliye güçlerine başvuruluyordu. Çerkes Ethem’in kuvvetleri de bu dönemde Ankara’nın en etkili silahlı güçlerinden biri sayılıyordu.
Çerkes Ethem’in adı o günlerde henüz “hain” tartışmasıyla değil, isyan bastıran ve Millî Mücadele’ye destek veren güçlü bir milis komutanı olarak anılıyordu. Düzce, Bolu ve çevresindeki ayaklanmaların bastırılmasındaki rolü nedeniyle Ankara’da takdir görmüştü. Yozgat için de ondan yardım istendi.
Ancak bu görevlendirme, basit bir askerî sevk değildi. Çerkes Ethem’in Yozgat’a gönderilmesi, Ankara’nın düzenli ordu kurulmadan önce ne kadar zor durumda olduğunu da gösteriyordu. Meclis hükümeti, kendi otoritesini koruyabilmek için bazen kişisel gücü yüksek, kendi adamlarına dayanan, sert ve bağımsız hareket etmeye alışmış komutanlara ihtiyaç duyuyordu. Bu durum kısa vadede işe yarıyordu; ama uzun vadede yeni devlet otoritesi açısından büyük riskler taşıyordu.
Çerkes Ethem kuvvetleri 20 Haziran’da Ankara’dan hareket etti ve birkaç gün içinde Yozgat önlerine ulaştı. Ayaklanma sert biçimde bastırıldı. Yozgat’ta kurulan askerî mahkemeler, idamlar ve cezalandırmalar uzun süre tartışıldı. Bu süreç yalnız isyancıların yenilmesiyle değil, bölgede derin acılar ve sert hatıralar bırakmasıyla da anıldı.
Yozgat Ayaklanması’nın bastırılması, Ankara hükümeti açısından kısa vadede önemli bir başarıydı. Çünkü Meclis’in otoritesi korunmuş, Orta Anadolu’daki ciddi bir tehdit ortadan kaldırılmıştı. Fakat Çerkes Ethem’in bu süreçteki tutumu, Ankara ile arasındaki gerilimi de büyüttü. Özellikle yerel yöneticilerle yaşadığı sertlikler ve kendi kuvvetlerinin bağımsız hareket etme alışkanlığı, ileride patlayacak daha büyük krizin işaretleri gibiydi.
Nitekim birkaç ay sonra Çerkes Ethem ile Ankara hükümeti karşı karşıya gelecekti. Düzenli ordu kuruldukça, Ankara artık kendi başına hareket eden milis güçleri denetim altına almak istiyordu. Çerkes Ethem ise otoritesinin sınırlanmasını kabul etmedi. Böylece 1920 yazında Ankara’nın ihtiyaç duyduğu etkili komutan, 1920 sonu ve 1921 başında Ankara için büyük bir sorun haline gelecekti.
20 Haziran 1920 bu yüzden Millî Mücadele tarihinin karmaşık günlerinden biridir. O gün Çerkes Ethem, Ankara adına Yozgat’a doğru yola çıktı. Bu hareket, bir yandan Ankara hükümetinin Anadolu’daki otoritesini koruma çabasını gösterdi; diğer yandan Millî Mücadele’nin içindeki milis güçler, düzenli ordu ve merkezî devlet otoritesi arasındaki gerilimi görünür hale getirdi.
1922 – Yeşilçam’ın unutulmaz yan karakterlerinden Cevat Kurtuluş doğdu
20 Haziran 1922’de, Türk tiyatro ve sinemasının emektar oyuncularından Cevat Kurtuluş Ankara’da doğdu. Yeşilçam filmlerindeki komik yan rolleri, abartılı mimikleri ve kendine özgü yüz ifadesiyle seyircinin hafızasında yer etti.
Cevat Kurtuluş’un sanat hayatı yalnız sinemadan ibaret değildi. Gençlik yıllarında tiyatro ve opera eğitimi aldı; opera korosunda bariton olarak görev yaptı. Sahne disiplini, ses kullanımı ve beden dili konusundaki bu altyapı, daha sonra sinemadaki oyunculuğuna da yansıdı.
1940’lı yıllarda Ankara gazinolarında taklit yaparak tanındı. Bu dönem, onun komedi yeteneğini geliştirdiği yıllardı. Taklit, mimik ve jest üzerine kurulu sahne performansı, ileride Yeşilçam’da oynayacağı rollerin de temelini oluşturdu.
1947’de İstanbul’a geldi ve sinemaya geçti. İlk filmleri arasında Kerim’in Çilesi anılır. Sonraki yıllarda özellikle 1960’lar ve 1970’lerde çok sayıda filmde irili ufaklı roller üstlendi. Bazen uşak, bazen saf, bazen şaşkın, bazen de başrol oyuncularının yanında komik etkiyi güçlendiren yardımcı karakter olarak göründü.
Yeşilçam’ın önemli taraflarından biri de bu yan karakter oyuncularıdır. Başroller hikâyeyi taşırken, Cevat Kurtuluş gibi oyuncular filmlere ritim, mizah ve tanıdık bir sıcaklık katardı. Kimi zaman birkaç dakikalık sahnede görünür, ama yüz ifadesiyle ya da bir bakışıyla akılda kalırdı.
Onun oyunculuğunda tiyatro kökeninin izleri belirgindi. Mimiklerini geniş kullanır, bedeniyle oynar, şaşkınlık ve çaresizlik hallerini komediye dönüştürürdü. Bu yüzden bazı rolleri bugün bakıldığında abartılı gelebilir; ama Yeşilçam’ın dönem üslubu içinde seyirciye doğrudan ulaşan bir mizah dili kuruyordu.
Cevat Kurtuluş, Türk sinemasında “başrol kadar hatırlanan yan oyuncular” kuşağının temsilcilerinden biridir. Münir Özkul, Hulusi Kentmen, Ali Şen, Adile Naşit, İhsan Yüce, Sami Hazinses ve daha birçok karakter oyuncusu gibi, o da Yeşilçam’ın kalabalık ama sıcak dünyasını tamamlayan yüzlerden biri oldu.
1980’lerde sinemadaki görünürlüğü azalsa da televizyon programlarında ve çeşitli yapımlarda yer aldı. Uzun sanat hayatı boyunca yüzlerce filmde oynadığı belirtilir. Bu üretkenlik, Yeşilçam’ın hızlı çalışan, çok film çeken ve oyuncularını sürekli setten sete taşıyan dönemini de anlatır.
Cevat Kurtuluş, 6 Eylül 1992’de hayatını kaybetti. Ardında başrollerle değil, sahnelerin kenarında parlayan küçük ama unutulmaz anlarla hatırlanan bir oyunculuk mirası bıraktı. 20 Haziran 1922 bu yüzden Türk sineması için küçük ama sıcak bir doğum günüdür. Cevat Kurtuluş, Yeşilçam’ın yalnız yıldızlardan oluşmadığını; bazen bir filmin hafızada kalan tadını, birkaç dakikalık yan rolün ve unutulmaz bir mimik oyununun verdiğini hatırlatan emektar oyunculardan biriydi.
1926 – İzmir suikastı soruşturması büyüdü, Millî Mücadele’nin ünlü paşaları tutuklandı
20 Haziran 1926’da, Mustafa Kemal Paşa’ya İzmir’de yapılması planlanan suikast girişimiyle ilgili tutuklamalar genişledi. Soruşturma artık yalnız saldırıyı gerçekleştireceği ileri sürülen kişilerle sınırlı değildi. Kapatılmış Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası çevresinden bazı önemli isimler de dosyanın içine çekilmeye başladı. Bu süreçte eski komutanlardan Ali Fuat Cebesoy tutuklandı; Kâzım Karabekir ise 22 Haziran’da tutuklanacaktı.
İzmir suikastı, 1926 Haziran’ında Giritli Şevki’nin ihbarıyla ortaya çıkarılmıştı. Plana göre Mustafa Kemal Paşa’nın İzmir’e gelişi sırasında saldırı düzenlenecekti. Suikast için adı geçen isimler arasında eski milletvekili Ziya Hurşit, Laz İsmail, Gürcü Yusuf ve Çopur Hilmi gibi kişiler bulunuyordu. Plan açığa çıkarılınca Mustafa Kemal’in İzmir’e gelişi ertelendi ve soruşturma hızla büyüdü.
Olayın erken Cumhuriyet için taşıdığı anlam çok büyüktü. Cumhuriyet henüz üç yaşındaydı. Hilafet kaldırılmış, hukuk ve eğitim alanında büyük değişiklikler yapılmış, eski düzenle bağları koparan devrimler başlamıştı. Böyle bir dönemde Cumhurbaşkanı’na yönelik suikast girişimi, yeni rejime yönelik siyasi bir saldırı olarak görüldü.
Tutuklamaların Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası çevresine uzanması ise meselenin en hassas tarafıydı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, 1924’te Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele ve arkadaşları tarafından kurulmuştu. Cumhuriyet’in ilk muhalefet partisi sayılan bu parti, 1925’te Şeyh Sait İsyanı sonrasında kapatılmıştı. Ancak partinin kurucu kadrosu, Millî Mücadele’nin en önemli isimlerinden oluşuyordu.
Ali Fuat Cebesoy sıradan bir siyasetçi değildi. Mustafa Kemal’in Harbiye’den arkadaşıydı, Millî Mücadele’nin başlarında Batı Anadolu Kuvâ-yi Milliye’sinin örgütlenmesinde görev almış, daha sonra Moskova Büyükelçisi olarak Ankara hükümeti adına Sovyet Rusya ile ilişkilerde önemli rol oynamıştı. Böyle bir ismin suikast soruşturması kapsamında tutuklanması, kamuoyunda büyük yankı yarattı.
Kâzım Karabekir’in durumu da en az onun kadar çarpıcıydı. Doğu Cephesi’nin büyük komutanıydı. Erzurum ve çevresinde Millî Mücadele’nin güçlenmesinde kritik rol oynamış, Doğu Anadolu’da kazanılan askerî başarılarla Cumhuriyet tarihindeki yerini almıştı. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın genel başkanı olması, onu iktidar açısından muhalefetin en görünür isimlerinden biri haline getirmişti.
Bu yüzden İzmir suikastı soruşturması, kısa sürede bir güvenlik davası olmaktan çıktı. Bir yanda gerçekten Mustafa Kemal’i hedef alan bir suikast planı vardı. Diğer yanda bu planın, kapatılmış muhalefet partisi ve eski İttihatçı çevrelerle ilişkilendirilmesiyle başlayan çok daha geniş bir siyasi hesaplaşma süreci yaşanıyordu.
İstiklâl Mahkemesi İzmir’de çalışmaya başladı. Soruşturma hem İzmir’deki suikastçılar üzerinde hem de Ankara ve İstanbul’daki siyasi bağlantılar üzerinde yoğunlaştı. Tutuklanan isimler arasında eski bakanlar, eski İttihatçılar, milletvekilleri ve Millî Mücadele’de görev almış paşalar bulunuyordu. Bu tablo, Cumhuriyet’in kurucu kadrosu içindeki ayrışmanın ne kadar derinleştiğini gösterdi.
Yargılamaların sonunda suikastla doğrudan bağlantılı görülen bazı isimler idama mahkûm edildi. Eski İttihatçı çevreden de ağır cezalar alanlar oldu. Ancak Ali Fuat Cebesoy, Kâzım Karabekir, Refet Bele ve bazı başka paşalar beraat etti. Yine de bu dava, onların siyasi hayatında derin iz bıraktı. Özellikle Kâzım Karabekir, beraatten sonra uzun süre siyaset dışına itilecek ve sıkı takip altında yaşayacaktı.
İzmir suikastı davası bugün hâlâ tartışmalı başlıklardan biridir. Kimileri davayı Cumhuriyet’e yönelen gerçek bir suikast girişimine karşı zorunlu bir güvenlik hamlesi olarak görür. Kimileri ise bu olayın, muhalefetin ve eski İttihatçı kadroların tasfiyesi için genişletildiğini savunur. Her iki durumda da gerçek değişmez: 1926 yazı, Cumhuriyet’in kendi içindeki güç mücadelesinin en sert dönemlerinden biri oldu.
1932 – Gazeteci ve siyasetçi Altan Öymen doğdu
20 Haziran 1932’de, gazeteci, yazar ve siyasetçi Altan Öymen İstanbul’da doğdu. Tam adı Mehmet Altan Öymen’di. Türkiye’de hem basın hem siyaset dünyasında uzun yıllar boyunca etkili olmuş, özellikle sakin üslubu, hafızası ve tanıklıklarıyla saygı gören isimlerden biri olarak anıldı.
Altan Öymen, Cumhuriyet’in ilk kuşak aydın ailelerinden birinde yetişti. Babası Hıfzırrahman Raşit Öymen, eğitimci ve siyasetçiydi. Ailesinin Ankara’ya taşınmasıyla çocukluk ve gençlik yılları büyük ölçüde Ankara’da geçti. Ankara Atatürk Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi.
Gazeteciliğe çok genç yaşta başladı. 1950’de, henüz üniversite öğrencisiyken Ulus gazetesinde parlamento muhabiri olarak çalışmaya başladı. Bu tarih önemlidir; çünkü 1950, Türkiye’de Demokrat Parti’nin iktidara geldiği, tek parti döneminin sona erdiği ve siyasetin yeni bir döneme girdiği yıldı. Öymen, gazeteciliğe tam da Türkiye’nin çok partili hayatla sınandığı yıllarda adım attı.
Sonraki yıllarda Ulus, Akşam, Cumhuriyet, Milliyet, Radikal ve çeşitli yayın organlarında muhabir, temsilci, yönetici, başyazar ve köşe yazarı olarak çalıştı. Meclis kulislerini, parti tartışmalarını, dış politikayı ve darbelerle kesilen dönemleri yakından takip eden bir basın insanıydı.
1972’de ANKA Haber Ajansı’nı kurdu. ANKA, siyaset ve parlamento haberciliğinde önemli bir yer edindi. Altan Öymen’in gazeteciliğinde dikkat çeken taraf, hızlı hüküm veren bir dilden çok, ayrıntıya, belgeye, hafızaya ve siyasal sürecin arka planına önem vermesiydi. Bu yüzden onu tanıyan birçok gazeteci için “Altan Abi” ifadesi yalnız bir sevgi sözü değil, mesleki bir saygı ifadesiydi.
Öymen’in yolu siyasetle de erken kesişti. 1961’de Kurucu Meclis’te görev aldı. 1977 seçimlerinde CHP’den Ankara milletvekili seçildi. Aynı yıl Bülent Ecevit’in kısa süreli hükümetinde Turizm ve Tanıtma Bakanı olarak görev yaptı. Daha sonra CHP içinde grup başkanvekilliği ve parti yöneticiliği gibi görevler üstlendi.
12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye’de siyaset kesintiye uğradı. Altan Öymen de bu dönemde yeniden gazeteciliğe ağırlık verdi. 1980’ler ve 1990’larda basındaki varlığını sürdürdü; Milliyet’teki yöneticilik ve yazarlık dönemleriyle geniş bir okur kitlesine ulaştı.
1995 seçimlerinde CHP’den İstanbul milletvekili olarak yeniden Meclis’e girdi. 1999 seçimlerinde CHP baraj altında kalınca partide büyük bir kriz yaşandı. Deniz Baykal’ın istifasının ardından Altan Öymen, 1999’da CHP Genel Başkanı seçildi. Bu görevini 2000 yılına kadar sürdürdü. Kısa süren genel başkanlığı, CHP’nin Meclis dışı kaldığı zor bir döneme denk geldi.
Altan Öymen, siyasetten sonra da yazmayı ve konuşmayı sürdürdü. Anı kitaplarıyla özellikle yakın Türkiye tarihini kendi tanıklıkları üzerinden anlattı. Bir Dönem Bir Çocuk, Değişim Yılları, Öfkeli Yıllar, …Ve İhtilal, Umutlar ve İdamlar gibi kitaplarında çocukluk yıllarından darbeler dönemine, gazetecilikten siyaset kulislerine kadar geniş bir hafıza bıraktı.
Onu farklı kılan taraflardan biri, Türkiye’nin sert politik tartışmaları içinde bile ölçülü, sakin ve nezaketli bir dil kurabilmesiydi. Hem gazetecilikte hem siyasette kavga dilinden çok açıklamaya, hatırlatmaya ve tarihsel bağlam kurmaya çalışan bir üslubu vardı.
Altan Öymen, 19 Temmuz 2025’te İstanbul’da 93 yaşında hayatını kaybetti. Ardında yarım yüzyılı aşan gazetecilik birikimi, siyasi tanıklıklar, kitaplar ve Cumhuriyet tarihinin birçok kırılma noktasını birinci elden izlemiş güçlü bir hafıza bıraktı.
1938 – 19 Mayıs millî bayram oldu, “Dağ Başını Duman Almış” gençliğin marşına dönüştü
20 Haziran 1938’de, 19 Mayıs’ın Türkiye’de millî bayram olarak kabul edilmesi yolunda tarihî bir adım atıldı. 3466 sayılı kanunla 19 Mayıs, “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla millî bayramlar arasına alındı. Böylece Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışı, yalnız Millî Mücadele’nin başlangıcı olarak değil, aynı zamanda gençliğe ve spora adanmış bir bayram olarak resmî kimlik kazandı.
19 Mayıs 1919, Cumhuriyet tarihinin en güçlü sembol tarihlerinden biridir. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı, işgal altındaki bir ülkede bağımsızlık mücadelesinin örgütlü biçimde başlaması anlamına geliyordu. Bu tarih, sonraki yıllarda Cumhuriyet’in kuruluş hikâyesinde “ilk adım” olarak özel bir yer kazandı.
Aslında 19 Mayıs, 1938’den önce de çeşitli adlarla kutlanıyordu. Özellikle spor gösterileri, gençlik yürüyüşleri ve stadyum törenleriyle bugün, gençliğe ve beden eğitimine bağlanan bir anlam kazanmıştı. Fakat 20 Haziran 1938’de kabul edilen düzenleme, bu geleneği resmî bayram statüsüne taşıdı.
Bu kararın Atatürk hayattayken alınmış olması da önemlidir. Atatürk, 19 Mayıs tarihine özel bir anlam yüklüyordu. Hatta nüfus cüzdanı için doğum günü sorulduğunda 19 Mayıs’ı işaret ettiği anlatılır. Çünkü onun için 19 Mayıs, yeni Türkiye’nin doğuşunu simgeleyen tarihti.
Aynı süreçte “Dağ Başını Duman Almış” olarak bilinen Gençlik Marşı da “Gençlik ve Spor Bayramı Marşı” olarak benimsendi. Bu marş, “Yürüyelim arkadaşlar” çağrısıyla genç Cumhuriyet’in yürüme, ilerleme ve birlikte hareket etme fikrini taşıyan güçlü bir sembole dönüştü.
Marşın hikâyesi de ilginçtir. Melodisi İsveç kökenli bir ezgiye dayanır. Selim Sırrı Tarcan’ın beden eğitimi çalışmalarıyla Türkiye’ye taşınmış, Ali Ulvi Elöve tarafından Türkçe sözlerle gençlik ve spor etkinliklerinde söylenmeye başlanmıştır. Zamanla okul bahçelerinde, stadyumlarda ve 19 Mayıs törenlerinde kuşakların ezbere bildiği bir marş haline geldi.
“Dağ başını duman almış / Gümüş dere durmaz akar” dizeleri, Türkiye’de yalnız bir marşın başlangıcı değildir. Bu sözler, Cumhuriyet’in gençliğe yüklediği hareket, enerji ve gelecek fikrini taşır. Bu yüzden Gençlik Marşı, yıllar içinde resmî törenlerin ötesine geçerek toplumsal hafızanın parçası oldu.
19 Mayıs’ın adı daha sonra değişecekti. 1981’de, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı sürecinde bayramın adı Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı olarak düzenlendi. Böylece 19 Mayıs hem Millî Mücadele’nin başlangıcını hem Atatürk’ün hatırasını hem de gençliğe verilen sembolik değeri birlikte taşıyan bir bayrama dönüştü.
1943 – Detroit’te ırk isyanı başladı, savaş sanayisinin gölgesinde şehir üç gün yandı
20 Haziran 1943’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin Detroit kentinde büyük bir ırk isyanı başladı. Üç gün süren olaylarda 34 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı, çok sayıda iş yeri ve ev zarar gördü. Ölenlerin büyük çoğunluğu siyahtı.
Detroit, II. Dünya Savaşı sırasında Amerika’nın en önemli sanayi merkezlerinden biriydi. Otomobil fabrikaları savaş üretimine yönelmiş, tank, uçak motoru, askeri araç ve mühimmat üretimi şehir ekonomisini büyütmüştü. Bu nedenle Detroit’e ülkenin farklı bölgelerinden büyük işçi göçü yaşandı.
Güney eyaletlerinden gelen çok sayıda siyah Amerikalı, savaş sanayisinde iş bulmak için Detroit’e yerleşti. Aynı dönemde beyaz işçiler de şehre akıyordu. İş, konut ve mahalle paylaşımı konusunda gerilim giderek arttı. Siyah işçilerin fabrikalarda daha görünür hale gelmesi, bazı beyaz işçiler arasında sert tepki doğurdu. Konut sıkıntısı, ayrımcılık ve polis şiddeti de bu gerilimi büyüttü.
Olayların fitili Belle Isle adlı eğlence ve dinlenme alanında yaşanan kavgalarla ateşlendi. Kısa sürede şehirde söylentiler yayıldı. Beyazların siyah bir kadına saldırdığı, siyahların beyaz bir kadına saldırdığı gibi birbirini besleyen asılsız haberler, öfkeyi daha da artırdı. Kalabalıklar sokaklara döküldü, saldırılar farklı mahallelere yayıldı.
Şehir kısa sürede kontrolden çıktı. Siyahlar ve beyazlar birbirine saldırdı; arabalar durduruldu, insanlar dövüldü, dükkânlar yağmalandı. Polis müdahalesi ise çoğu zaman tarafsız görülmedi. Siyah topluluklar, polisin kendilerine karşı çok daha sert davrandığını, can kayıplarının önemli bölümünün güvenlik güçlerinin ateşiyle yaşandığını savundu.
İsyan, Amerika’nın savaş yıllarındaki büyük çelişkisini açığa çıkardı. Ülke dışarıda faşizme ve ırkçılığa karşı savaştığını söylüyordu; ama kendi şehirlerinde siyah vatandaşlar ayrımcılık, dışlanma ve şiddetle karşılaşıyordu. Detroit’te yaşananlar, “demokrasi için savaşan Amerika” imajının kendi içinde ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
Olaylar ancak federal birliklerin şehre girmesiyle kontrol altına alınabildi. Tanklar ve askerler Detroit sokaklarında devriye gezdi. Üç günün sonunda şehir sessizleşti; fakat geride büyük bir öfke, korku ve güvensizlik kaldı.
1943 Detroit isyanı, Amerikan tarihinde ırk ayrımcılığı, ekonomik rekabet ve şehirleşme gerilimlerinin en kanlı örneklerinden biri olarak anılır. Bu olay, 1960’lardaki büyük sivil haklar mücadelesinden önce de Amerika’da ırk meselesinin ne kadar derin olduğunu gösteren çarpıcı bir işaretti.
20 Haziran 1943’te Detroit’te savaş sanayisinin parlak üretim hikâyesinin arkasındaki eşitsizlik, ayrımcılık ve öfke patladı. Şehir üç gün boyunca yandı; Amerika ise kendi içindeki ırk yarasına bir kez daha bakmak zorunda kaldı.
1943 – Adapazarı-Hendek depremi Marmara’yı sarstı, yüzlerce kişi hayatını kaybetti
20 Haziran 1943’te, Marmara ve Batı Karadeniz hattını sarsan büyük bir deprem meydana geldi. Merkez üssü Adapazarı-Hendek çevresi olan deprem, saat 17.32’de yaşandı ve özellikle Adapazarı, Hendek, Akyazı ve Arifiye’de ağır yıkıma yol açtı. Kaynaklarda can kaybı farklı rakamlarla geçer; Kandilli kayıtlarında 336, bazı yerel ve akademik kaynaklarda ise 346 kişinin hayatını kaybettiği belirtilir.
Bu depremi bugünkü okur için önemli kılan noktalardan biri, Sakarya’nın o tarihte henüz ayrı bir il olmamasıdır. Adapazarı, Kocaeli bölgesiyle güçlü idari, ekonomik ve toplumsal bağlara sahipti. Bu yüzden 1943 depremi yalnız Sakarya’nın değil, Kocaeli ve çevresinin de hafızasında yer tutması gereken büyük afetlerden biridir.
Deprem, Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde meydana geldi. Türkiye’nin en tehlikeli deprem kuşaklarından biri olan bu hat, 1939 Erzincan depreminden sonra batıya doğru büyük sarsıntılar üretmeye başlamıştı. 1942 Erbaa-Niksar, 1943 Adapazarı-Hendek, 1943 Tosya-Ladik ve 1944 Bolu-Gerede depremleri, bu zincirin acı halkalarıydı. Yani 20 Haziran 1943 depremi tek başına yaşanmış rastgele bir felaket değil, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batıya ilerleyen büyük kırılma döneminin parçasıydı.
Adapazarı Ovası’nın zemini de yıkımın artmasında etkili oldu. Ova, alüvyonlu ve yumuşak zeminleriyle deprem dalgalarını büyütebilen bir yapıya sahiptir. Bu yüzden aynı büyüklükteki bir deprem, sağlam kayalık zeminde daha az hasar verirken, gevşek zeminli ova yerleşimlerinde çok daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir. 1943’te Adapazarı ve çevresinde yaşanan ağır hasar, bu zemin gerçeğini bir kez daha gösterdi.
Depremde birçok köy kısmen ya da tamamen yıkıldı. Adapazarı’nın önemli bir bölümü zarar gördü; Hendek’te de yıkım çok ağırdı. Evlerin büyük kısmı ahşap, kerpiç ya da depreme dayanıksız yapılardan oluşuyordu. Bu yapı stoğu, sarsıntının can kaybına dönüşmesinde belirleyici oldu. Elektrik hatları çöktü, telefon bağlantıları koptu, tren yolu ve ulaşım hatları hasar gördü. Felaketin ilk saatlerinde deprem bölgesiyle sağlıklı haberleşme kurmak bile zorlaştı.
O gün deprem gündüz saatlerinde meydana geldiği için can kaybının daha da artmadığı belirtilir. Eğer aynı sarsıntı gece yarısı yaşansaydı, insanlar uykudayken yıkılan evlerin altında kalacak ve bilanço çok daha ağır olabilecekti. Bu ayrıntı, depremin büyüklüğünü ve bölgenin ne kadar büyük bir tehlike atlattığını gösterir.
Depremin ardından çevre illerden yardım seferberliği başladı. İzmit, bu yardımın en hızlı merkezlerinden biri oldu. Adapazarı’na ulaşan ilk yardım trenlerinden biri İzmit’ten hareket etti. İzmit Valisi Ziya Tekin, askerî ve sivil görevlilerle birlikte bölgeye gitti; arama kurtarma ve yardım çalışmalarının örgütlenmesine katıldı. İzmit Kızılay Şubesi ve hayır cemiyetleri de deprem bölgesine yardım gönderdi.
Bu yönüyle 1943 Adapazarı-Hendek depremi, Kocaeli açısından da önemli bir dayanışma tarihidir. İzmit’ten gönderilen imdat treni, işçiler, sağlık ekipleri, araçlar ve yardım malzemeleri, felaketin ilk saatlerinde bölgenin nefes almasını sağladı. O dönem ulaşım ve haberleşme imkânları bugünkü gibi değildi; bu nedenle her yardım treni, her doktor, her ekmek sevkiyatı ve her kazma kürek gerçek bir hayat meselesiydi.
Deprem İstanbul’da da hissedildi. Hatta tarihî Konstantin Sütunu’nun zarar gördüğü aktarılır. Bu bilgi, sarsıntının yalnız Adapazarı-Hendek çevresiyle sınırlı kalmadığını, geniş bir bölgede etkili olduğunu gösterir.
1943 depremi, daha sonra Sakarya ve Kocaeli’nin yaşayacağı büyük depremler düşünüldüğünde daha da anlamlı hale gelir. 1967 Mudurnu Vadisi depremi ve 1999 Marmara depremi, aynı coğrafyanın deprem gerçeğini yeniden hatırlatacaktı. Adapazarı, 1999’da da büyük yıkım yaşayacak; zemin, yapı kalitesi ve şehirleşme tercihleri bir kez daha tartışılacaktı.
20 Haziran 1943 bu yüzden yalnız geçmişte kalmış bir afet tarihi değildir. O gün Adapazarı-Hendek hattında yüzlerce insan hayatını kaybetti; binlerce yapı hasar gördü, şehirler ve köyler büyük bir korku yaşadı. Ama aynı gün, Marmara’nın deprem gerçeği de bir kez daha açık biçimde görüldü: Bu coğrafyada deprem gerçeği unutulursa felaket büyür.
1946 – Şefik Hüsnü sosyalist partiyi kurdu, çok partili hayatta solun kısa ömürlü çıkışı başladı
20 Haziran 1946’da, Türkiye’de sosyalist hareketin önemli isimlerinden Şefik Hüsnü Deymer öncülüğünde Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kuruldu. Parti, Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecinde solun yasal siyaset alanında kendine yer açma girişimlerinden biri oldu.
1946 yılı Türkiye siyaseti için çok hareketli bir yıldı. II. Dünya Savaşı bitmiş, dünyada demokrasi, faşizm, sosyalizm ve Batı ittifakı gibi kavramlar yeniden tartışılmaya başlamıştı. Türkiye de tek partili dönemin ardından çok partili hayata geçiyordu. Demokrat Parti kurulmuş, seçim hazırlıkları başlamış, siyaset alanı eskiye göre daha canlı görünmeye başlamıştı.
Bu atmosfer yalnız merkez sağ ya da liberal muhalefet için değil, sosyalist çevreler için de bir fırsat gibi görüldü. Uzun yıllar boyunca illegal ya da yarı gizli koşullarda varlığını sürdüren sol hareket, 1946’daki yasal boşluktan yararlanarak açık parti çalışması yapmaya yöneldi.
Şefik Hüsnü bu hareketin en eski ve en tanınmış isimlerinden biriydi. Selanik doğumluydu, Paris’te tıp eğitimi almıştı ve gençlik yıllarından itibaren sosyalist fikirlerle ilgilenmişti. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan çizgide Türkiye komünist hareketinin önde gelen figürlerinden biri haline geldi. Bu yüzden 1946’da kurduğu parti, Türkiye solunun uzun yıllar bastırılmış birikiminin yasal alana çıkma denemesiydi.
Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi’nin adı bile hedefini açıkça gösteriyordu. Parti, işçileri, köylüleri ve emekçi kesimleri siyasal olarak temsil etmeyi amaçlıyordu. Programında çalışma hayatı, sendikal örgütlenme, işçi hakları, köylünün durumu ve sosyal adalet gibi başlıklar öne çıkıyordu. Bu yönüyle parti, 1946’nın çok partili hayatına sınıf ve emek tartışması da taşımaya çalıştı.
Aynı dönemde Esat Adil Müstecaplıoğlu öncülüğünde Türkiye Sosyalist Partisi de kurulmuştu. Yani 1946’da Türkiye’de yalnız Demokrat Parti’nin yükselişi değil, kısa süreli de olsa yasal sosyalist partilerin ortaya çıkışı da yaşandı. Ancak bu partiler arasında görüş ayrılıkları, örgütlenme farklılıkları ve sol hareket içindeki eski tartışmalar da vardı.
TSEKP’nin ömrü çok kısa sürdü. Parti, sendikal alanda da etkili olmaya çalıştı; işçiler arasında örgütlenme girişimleri hızlandı, yayın faaliyetleri başladı. Fakat bu hareketlilik devlet tarafından kısa sürede tehdit olarak görüldü. Sıkıyönetim makamları Aralık 1946’da sosyalist partilere, bağlı sendikalara ve yayın organlarına karşı sert bir müdahalede bulundu.
16 Aralık 1946’da Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kapatıldı. Yöneticileri tutuklandı, parti çevresindeki yayınlar ve sendikal çalışmalar da baskı altına alındı. Böylece çok partili hayatın açtığı düşünülen özgürlük penceresi, sosyalist hareket açısından daha yıl bitmeden kapanmış oldu.
Bu olay, Türkiye demokrasisinin erken dönemindeki sınırları göstermesi bakımından önemlidir. 1946’da çok partili hayata geçilmişti; ama her fikrin aynı rahatlıkla örgütlenebildiği bir demokrasi düzeni henüz oluşmamıştı. Merkezdeki muhalefete alan açılırken, sosyalist hareket güvenlik ve rejim tehdidi olarak görülmeye devam etti.
Şefik Hüsnü’nün partisi, Türkiye’de solun yasal siyaset sahnesine çıkma çabasının, devletin bu çabaya verdiği sert cevabın ve çok partili hayatın ilk yıllarındaki dar sınırların sembollerinden biridir. 20 Haziran 1946 bu nedenle Türkiye siyasi tarihi açısından dikkat çekici bir gündür. O gün kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi, birkaç ay yaşayabildi; ama Türkiye’de emek, sınıf, sosyalizm ve demokrasi tartışmalarının çok partili dönemde nasıl sancılı bir yoldan geçtiğini gösteren önemli bir iz bıraktı.
1947 – Las Vegas efsanesinin karanlık ismi Bugsy Siegel öldürüldü
20 Haziran 1947’de, Amerikan mafyasının ünlü isimlerinden Benjamin “Bugsy” Siegel, Beverly Hills’te kız arkadaşı Virginia Hill’e ait evde silahlı saldırı sonucu öldürüldü. Henüz 41 yaşındaydı. Cinayeti hiçbir zaman kesin olarak aydınlatılamadı; ama Siegel’in ölümü, Las Vegas’ın kuruluş efsanesine karanlık bir mafya hikâyesi olarak kazındı.
Bugsy Siegel, New York’un sert sokaklarında büyüdü. Genç yaşta organize suç çevrelerine girdi. Meyer Lansky ile birlikte çalıştı; Lucky Luciano ve dönemin büyük mafya yapılanmalarıyla bağlantılı hale geldi. Kumar, kaçakçılık, haraç ve cinayetlerle anılan bu dünya, 20. yüzyıl Amerika’sında suçun yalnız sokakta değil, büyük para ve eğlence sektörleriyle de iç içe geçtiğini gösteriyordu.
Siegel’i diğer mafya figürlerinden ayıran şey, Hollywood ve Las Vegas bağlantısıydı. Yakışıklı, gösterişli ve kendini sahne ışığına yakıştıran bir tipti. Hollywood çevreleriyle ilişki kurdu, yıldızlarla aynı ortamlarda göründü. Ama asıl ününü Nevada çölünde yükselen yeni kumar dünyasıyla kazandı.
1940’ların ortasında Las Vegas henüz bugünkü dev eğlence merkezi değildi. Kumar yasaldı, ama şehir bugünkü parlak oteller ve dev casinolarla dolu değildi. Siegel, Flamingo Hotel and Casino projesiyle Las Vegas’ı lüks, gösterişli ve büyük paralı bir kumar merkezi haline getirme hayalinin yüzlerinden biri oldu.
Flamingo, 26 Aralık 1946’da açıldı. Ancak proje kısa sürede büyük maliyet aşımı, kötü yönetim ve mafya parası tartışmalarıyla anıldı. Başlangıçta planlanan bütçe katlanarak büyüdü. Mafya çevrelerinin Siegel’e verdiği paranın boşa gittiği ya da zimmete geçirildiği iddiaları, onun sonunu hazırlayan nedenler arasında gösterildi.
20 Haziran 1947 gecesi Siegel, Beverly Hills’te otururken pencereden açılan ateşle öldürüldü. Saldırgan yakalanmadı. Cinayetin arkasında kimin olduğu kesinleşmedi. Ancak yaygın görüş, Flamingo projesindeki para kayıpları ve Siegel’in mafya ortaklarını öfkelendirmesi nedeniyle öldürüldüğü yönündedir.
İlginç olan, Siegel öldürüldükten sonra Flamingo’nun kısa süre içinde kâra geçmesi ve Las Vegas’ın büyüme hikâyesinin devam etmesidir. Bu durum, Bugsy Siegel’i hem başarısız bir kumar yatırımcısı hem de modern Las Vegas mitinin karanlık kurucu figürlerinden biri haline getirdi.
Bugsy Siegel’in hikâyesi sinemaya, kitaplara ve belgesellere de konu oldu. Çünkü onda Amerikan popüler kültürünün sevdiği bütün karanlık unsurlar vardı: Mafya, para, ihanet, Hollywood, kumar, lüks oteller ve çözülmemiş bir suikast.
Bugün Las Vegas denince akla neon ışıkları, dev oteller, eğlence, kumar ve gösteri dünyası gelir. Fakat bu parlak imgenin erken döneminde organize suçun büyük etkisi vardı. Bugsy Siegel’in adı da tam bu nedenle hatırlanır: O, Las Vegas’ın ışıklı vitrininde gölgesi kalan mafya figürlerinden biridir.
1960 – Mali Federasyonu bağımsız oldu, Senegal ve Mali’nin kısa ömürlü ortak devleti doğdu
20 Haziran 1960’ta, Batı Afrika’da Fransa sömürge yönetiminden çıkan iki ülkenin ortak bağımsızlık denemesi başladı. Senegal ile o dönemki adıyla Sudan Cumhuriyeti, yani bugünkü Mali, birlikte kurdukları Mali Federasyonu adıyla bağımsızlığını ilan etti.
Bu tarih, Afrika’nın sömürgecilikten kurtuluş sürecinin en yoğun dönemlerinden birine denk gelir. 1960 yılı, Afrika tarihinde “bağımsızlık yılı” olarak anılır; çünkü o yıl çok sayıda Afrika ülkesi Avrupa sömürge yönetiminden çıkarak bağımsız devlet haline geldi. Mali Federasyonu da bu büyük dalganın parçasıydı.
Federasyon fikri, yalnız iki ülkenin Fransa’dan ayrılması anlamına gelmiyordu. Senegal ve Sudan Cumhuriyeti, bağımsızlığa tek tek değil, birleşik bir Batı Afrika devleti olarak yürümek istiyordu. Amaç, sömürgecilikten yeni çıkmış küçük ve kırılgan devletler yerine, daha güçlü, daha geniş ve siyasi ağırlığı olan bir yapı kurmaktı.
Bu fikrin arkasında dönemin iki önemli lideri vardı. Senegal tarafında şair, düşünür ve siyasetçi Léopold Sédar Senghor; Sudan Cumhuriyeti tarafında ise Modibo Keïta öne çıkıyordu. Senghor, Afrika kimliği ve kültürü üzerine düşünceleriyle tanınan bir entelektüeldi. Keïta ise sosyalist eğilimli, Afrika birliği fikrine yakın bir liderdi.
Mali Federasyonu, adını tarihî Mali İmparatorluğu’ndan alıyordu. Orta Çağ’da Batı Afrika’da büyük bir güç olan Mali İmparatorluğu, zenginliği, ticaret yolları ve Timbuktu gibi ilim merkezleriyle tanınmıştı. Yeni federasyonun bu adı seçmesi, Afrika’nın sömürge öncesi büyük tarihine sahip çıkma anlamı da taşıyordu.
Ancak bağımsızlık sevinci uzun sürmedi. Federasyonun başkenti Dakar’dı; ama Senegal ile Sudan Cumhuriyeti arasında yönetim, ordu, parti yapısı ve siyasi güç paylaşımı konularında ciddi anlaşmazlıklar çıktı. Yeni devletin nasıl yönetileceği, merkezî otoritenin kimde olacağı ve iki tarafın ne kadar yetki kullanacağı meselesi kısa sürede krize dönüştü.
Bu gerilim sonucunda Mali Federasyonu yalnız iki ay yaşayabildi. Senegal, 20 Ağustos 1960’ta federasyondan ayrıldı. Sudan Cumhuriyeti ise 22 Eylül 1960’ta Mali Cumhuriyeti adını aldı. Bugünkü Mali’nin bağımsızlık günü de bu nedenle 22 Eylül olarak kutlanır.
Senegal’in bağımsız devlet olarak yolu da ayrı biçimde devam etti. Léopold Sédar Senghor, ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu ve Senegal, Batı Afrika’nın siyasi ve kültürel açıdan önemli ülkelerinden biri haline geldi. Mali’de ise Modibo Keïta dönemi başladı; ülke sosyalist eğilimli bir kalkınma çizgisine yöneldi.
Mali Federasyonu başarısız oldu; ama arkasında önemli bir soru bıraktı: Sömürgecilikten yeni çıkan Afrika ülkeleri tek tek mi ayakta kalacaktı, yoksa daha büyük birlikler kurarak mı güçlenecekti? Bu soru, sonraki yıllarda Afrika Birliği fikrinden bölgesel ekonomik topluluklara kadar birçok tartışmanın merkezinde kalmaya devam etti.
1961 – Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyenler kurum kapısına yığıldı, gurbet yolu açılmaya başladı
20 Haziran 1961’de, Türkiye’den Almanya’ya işçi olarak gitmek isteyenlerin İş ve İşçi Bulma Kurumu önünde toplandığı haberleri, yeni bir dönemin başladığını gösteriyordu. Henüz Türkiye ile Batı Almanya arasındaki resmî işgücü anlaşması imzalanmamıştı; ancak Almanya’ya çalışma umudu, Türkiye’de geniş kitlelerin gündemine girmişti.
Bu tarih, Türkiye’nin yakın sosyal tarihinde çok önemli bir kapının aralandığı günlerden biridir. Çünkü Almanya’ya giden işçiler; Türkiye’nin aile yapısını, şehirlerini, köylerini, ekonomisini, müziğini, sinemasını ve hafızasını değiştirecek büyük bir göç hikâyesinin parçası oldular.
- Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Almanya hızla sanayileşiyor, fabrikalar büyüyor, üretim artıyor ama işgücü ihtiyacı da çoğalıyordu. Almanya önce İtalya, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerden işçi aldı. 1961’e gelindiğinde Türkiye de bu işgücü hareketliliğinin parçası olmaya başladı.
Türkiye açısından mesele yalnız işsizlik değildi. Ülkede nüfus artıyor, köyden kente göç hızlanıyor, iş bulmak zorlaşıyordu. Almanya’ya gidecek işçiler, hem kendileri için daha iyi bir gelir umudu taşıyor hem de Türkiye’ye döviz gönderecekleri düşünülüyordu. Devlet açısından da bu, işsizliği hafifletecek ve ekonomiye katkı sağlayacak bir yol olarak görülüyordu.
Almanya’ya gitmek isteyenlerin İş ve İşçi Bulma Kurumu önünde toplanması, bu umudun ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Birçok kişi için Almanya, birkaç yıl çalışılıp para biriktirilecek, sonra memlekete dönülüp ev, arsa, traktör ya da dükkân alınacak bir yerdi. Yani ilk hayal çoğu zaman kalıcı göç değil, geçici çalışmaydı.
Nitekim bu insanlara Almanya’da “Gastarbeiter” yani “misafir işçi” denildi. Bu kelime bile dönemin bakışını anlatır: İşçiler gelecek, çalışacak, sonra ülkelerine dönecekti. Fakat hayat böyle işlemedi. Gidenlerin önemli bir bölümü Almanya’da kaldı; eşlerini, çocuklarını yanlarına aldı; orada yeni kuşaklar doğdu. Böylece “misafirlik” kalıcı bir göç hikâyesine dönüştü.
Türkiye ile Federal Almanya arasında işgücü anlaşması 30 Ekim 1961’de imzalandı. Bu anlaşma, Türkiye’den Almanya’ya işçi gönderilmesini resmî ve düzenli bir çerçeveye oturttu. İşçiler sağlık kontrollerinden geçirildi, mesleki uygunlukları değerlendirildi, trenlerle Avrupa’ya gönderildi. Sirkeci Garı’ndan başlayan yolculuklar, Türkiye’nin en güçlü gurbet imgelerinden biri haline geldi.
Almanya’ya giden ilk kuşak işçiler çok ağır şartlarda çalıştı. Madenlerde, fabrikalarda, dökümhanelerde, otomotiv tesislerinde, tekstil ve sanayi üretiminde görev aldılar. Dil bilmeden, yabancı bir ülkede, çoğu zaman dar yurt odalarında ve zorlu çalışma koşullarında hayat kurmaya çalıştılar. Bir yandan Almanya’nın savaş sonrası ekonomik yükselişine emek verdiler; diğer yandan Türkiye’deki ailelerine para gönderdiler.
Bu göç, Türkiye’de de büyük izler bıraktı. “Almancı” kelimesi günlük dile girdi. Almanya’dan gelen mektuplar, kasetler, hediyeler, arabalar ve yaz izinleri köylerde, mahallelerde yeni bir gurbet kültürü yarattı. Türk sineması ve müziği de bu hikâyeyi sahiplendi. Ayrılık, sıla, hasret ve iki ülke arasında kalmışlık, yıllarca şarkıların ve filmlerin ana temalarından biri oldu.
Ancak bu hikâye yalnız nostaljiyle anlatılamaz. Almanya’ya giden işçiler ayrımcılıkla, yabancılık duygusuyla, kültürel uyum sorunlarıyla ve aile parçalanmalarıyla da yüzleşti. Türkiye’de kalan eşler, çocuklar ve anne babalar için gurbet bazen refah umudu, bazen de uzun bir bekleyiş anlamına geldi.
Bugün Almanya’da milyonlarca Türkiye kökenli insan yaşıyor. Onların aile hikâyelerinin önemli bir kısmı, 1960’ların başındaki bu işgücü göçüne dayanıyor. Bir zamanlar kurum kapılarında sıraya giren insanlar, farkında olmadan iki ülke arasında kalıcı bir insan köprüsünün ilk taşlarını döşedi.
1963 – Washington ile Moskova arasında kırmızı hat kuruldu, nükleer savaş riskine karşı doğrudan iletişim başladı
20 Haziran 1963’te, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasında doğrudan iletişim hattı kurulmasına ilişkin anlaşma imzalandı. Halk arasında “kırmızı hat” diye bilinen bu sistem, Soğuk Savaş’ın en tehlikeli yıllarında iki nükleer güç arasında yanlış anlaşılma riskini azaltmak için geliştirildi.
Bu adımın arkasında 1962 Küba Füze Krizi vardı. Dünya, o kriz sırasında nükleer savaşın eşiğine gelmişti. ABD, Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer füze yerleştirdiğini tespit etmiş; Washington ile Moskova arasında günler süren büyük bir gerilim yaşanmıştı. Kriz sonunda savaş çıkmadan çözüldü; ama iki taraf da şunu gördü: Böyle anlarda yavaş iletişim, dünyanın sonunu getirebilir.
O dönemde ABD Başkanı John F. Kennedy ile Sovyet lideri Nikita Kruşçev arasında mesajlar diplomatik kanallarla iletiliyordu. Bu mesajların hazırlanması, şifrelenmesi, gönderilmesi, çevrilmesi ve karşı tarafa ulaştırılması zaman alıyordu. Nükleer başlıklı füzelerin dakikalar içinde hedefe ulaşabildiği bir çağda, diplomatik mesajların saatlerce beklemesi çok büyük bir riskti.
20 Haziran 1963’te Cenevre’de imzalanan anlaşma, bu riski azaltmayı amaçladı. Sanılanın aksine bu hat başlangıçta iki liderin birbirine telefon açtığı kırmızı bir telefon değildi. İlk sistem, yazılı mesajların hızlı ve güvenli biçimde iletilmesine dayanan teletype bağlantısıydı. Daha sonra uydu ve başka teknolojilerle sistem geliştirildi.
Kırmızı hattın önemi yalnız teknik değildi. Bu hat, Soğuk Savaş’ın en sert döneminde bile ABD ile Sovyetler Birliği’nin birbirini tamamen yok edecek bir savaştan kaçınmak istediğini gösteriyordu. İki taraf birbirine güvenmiyordu; ama yanlış anlaşılma yüzünden nükleer savaş çıkmasının herkes için felaket olacağını biliyordu.
Doğrudan iletişim hattı daha sonraki uluslararası krizlerde de sembolik önemini korudu. Washington ile Moskova arasındaki bu kanal, iki süper gücün en azından kriz anında konuşabilecekleri bir kapı bıraktı. Bu kapı, nükleer çağın en basit ama en hayati güvenlik araçlarından biri sayıldı.
Kırmızı hat fikri zamanla sinemaya, romanlara ve popüler kültüre de girdi. Soğuk Savaş filmlerinde, kriz odalarında, haritaların ve sirenlerin arasında kırmızı telefon imgesi sık sık kullanıldı. Gerçekte sistem bundan daha karmaşık olsa da kamuoyunun hafızasında “liderlerin savaşı önlemek için son anda konuştuğu hat” olarak yer etti.
20 Haziran 1963 bu yüzden dünya tarihi açısından önemli bir gündür. O gün imzalanan anlaşma, nükleer çağda iletişimin bazen silahlardan daha önemli olabileceğini gösterdi. Washington ile Moskova arasında kurulan kırmızı hat, insanlığın yanlışlıkla kendi sonunu getirmemesi için atılmış küçük ama çok kritik bir adımdı.
1967 – Muhammed Ali Vietnam’a gitmeyi reddettiği için mahkûm edildi
20 Haziran 1967’de, dünya boks tarihinin en büyük isimlerinden Muhammed Ali, Vietnam Savaşı için askere alınmayı reddettiği gerekçesiyle mahkûm edildi. Ali’ye beş yıl hapis cezası ve para cezası verildi; ayrıca boks lisansı elinden alındı. Böylece ringlerin en parlak yıldızı, hayatının en büyük mücadelesini ring dışında vermeye başladı.
Muhammed Ali, o yıllarda yalnız bir sporcu değildi. Dünya ağır sıklet boks şampiyonuydu; hızlı yumrukları, keskin dili, sahne gücü ve meydan okuyan tavrıyla popüler kültürün en tanınmış yüzlerinden biriydi. Ancak 1960’ların Amerika’sında siyah hakları mücadelesi, dinî inançları ve Vietnam Savaşı’na karşı tavrı, onu siyasi bir figüre dönüştürdü.
Ali, Nation of Islam hareketine katılmış, adını Cassius Clay’den Muhammed Ali’ye çevirmişti. Bu değişiklik bile o dönemde büyük tartışma yaratmıştı. Amerika’da birçok kişi onun yeni adını kullanmayı reddediyor, eski adıyla hitap etmeye devam ediyordu. Ali ise buna sert tepki gösteriyor, kimliğini kendisinin belirleyeceğini söylüyordu.
Vietnam Savaşı büyüdükçe ABD’de askere alma baskısı da arttı. Ali de askere çağrıldı. Ancak o, dinî inançları ve vicdani gerekçeleri nedeniyle savaşa katılmayı reddetti. En bilinen sözlerinden biri, Vietnamlılarla kişisel bir kavgası olmadığını söylemesiydi. Bu tavır, dönemin milliyetçi atmosferinde büyük tepki çekti.
20 Haziran 1967’de Houston’da mahkûm edilmesi, Ali’nin hayatında ağır bir bedel anlamına geldi. Hapse girmedi; çünkü dava temyiz sürecindeydi. Ancak boks yapması yasaklandı. En güçlü, en formda, en verimli yıllarında ringlerden uzak kaldı. Bir sporcu için bu, neredeyse kariyerinin kalbinin sökülmesi demekti.
Fakat Ali geri adım atmadı. Üniversitelerde konuşmalar yaptı, savaş karşıtı çevrelerin ve siyah hakları hareketinin sembol isimlerinden biri haline geldi. Onu sevenler için bu tavır cesaret, inanç ve ilke meselesiydi. Karşı çıkanlar içinse vatanseverliğe aykırı bir davranıştı. Ali’nin hikâyesi bu yüzden Amerika’nın kendi içindeki büyük ahlaki ve siyasi bölünmeyi de gösterdi.
1971’de ABD Yüksek Mahkemesi, Ali’nin mahkûmiyetini oybirliğiyle bozdu. Bu karar, onun hukuk mücadelesinde önemli bir zaferdi. Ali ringlere döndü, yeniden şampiyon oldu ve spor tarihinin en büyük geri dönüş hikâyelerinden birini yazdı.
Bugün Muhammed Ali, yalnız yumruklarıyla değil, bedel ödemeyi göze alan duruşuyla da hatırlanır. Vietnam’a gitmeyi reddetmesi, onun kariyerini geçici olarak durdurdu; ama efsanesini büyüttü. Çünkü Ali, dünya şampiyonu unvanını kaybetmeyi göze alarak inandığı şeyi savundu.
20 Haziran 1967 bu yüzden spor tarihinden çok daha fazlasıdır. O gün Muhammed Ali mahkûm edildi; ama aynı gün bir boksör, vicdan, inanç ve savaş karşıtlığı meselesinde dünya tarihinin en güçlü sembollerinden birine dönüştü.
1975 – Jaws vizyona girdi, sinemada korkunun ve yaz gişesinin kuralları değişti
20 Haziran 1975’te, Steven Spielberg’in yönettiği Jaws Amerika’da vizyona girdi. Film Türkiye’de uzun yıllar Denizin Dişleri adıyla da bilindi; ancak bugün artık orijinal adıyla, yani Jaws olarak da geniş biçimde tanınıyor. Bir sahil kasabasını dehşete düşüren büyük beyaz köpekbalığının hikâyesi, sinema tarihinin en etkili filmlerinden birine dönüştü.
Jaws ilk bakışta basit bir korku-macera filmi gibi görünür. Amity Adası adlı yazlık bir kasabada denize giren insanlara saldıran köpekbalığı, yerel yönetimin turizm kaygısı, bir polis şefi, bir deniz biyoloğu ve takıntılı bir köpekbalığı avcısı üzerinden anlatılır. Fakat film, bu basit hikâyeyi öyle güçlü bir gerilim diline dönüştürdü ki, seyircinin denize bakışını bile değiştirdi.
Spielberg’in en büyük başarısı, köpekbalığını sürekli göstermek yerine çoğu zaman saklamasıydı. Bunun arkasında biraz da teknik sorunlar vardı. Mekanik köpekbalığı çekimler sırasında sık sık arızalanıyordu. Fakat bu zorluk, filmin lehine döndü. Görünmeyen tehlike, görünen canavardan daha korkutucu hale geldi. Seyirci, suyun altındaki şeyi tam görmediği için daha çok gerildi.
Bu korkuyu unutulmaz yapan unsurlardan biri de John Williams’ın müziğiydi. İki notayla başlayan o ünlü tema, sinema tarihinin en tanınmış gerilim müziklerinden biri oldu. Müziği duyan seyirci, köpekbalığını görmeden de tehlikenin yaklaştığını hissediyordu. Böylece Jaws, sesin ve müziğin korku yaratmadaki gücünü olağanüstü biçimde gösterdi.
Film aynı zamanda karakterleriyle de güçlüydü. Roy Scheider’ın canlandırdığı Şef Brody, denizden korkan ama kasabasını korumak zorunda kalan bir adamdı. Richard Dreyfuss’un canlandırdığı Hooper bilimsel aklı, Robert Shaw’un canlandırdığı Quint ise denizle hesaplaşan takıntılı avcıyı temsil ediyordu. Üç adamın teknedeki bölümleri, filmi canavar filmi olmaktan çıkarıp insan korkuları, geçmiş travmalar ve hayatta kalma mücadelesi üzerine de kurdu.
Jaws’ın sinema tarihindeki bir başka büyük etkisi, gösterim ve pazarlama biçimindeydi. Film, o dönem için çok geniş sayılabilecek bir salon ağıyla ve güçlü televizyon reklamlarıyla izleyiciye ulaştı. Yaz ayları daha önce Hollywood için her zaman en büyük gişe dönemi sayılmazken, Jaws bu anlayışı değiştirdi. Yazın büyük kitleleri sinema salonlarına çekebilecek büyük filmler fikri güç kazandı.
Bu yüzden Jaws çoğu zaman modern “yaz blockbuster” döneminin başlangıcı olarak anılır. Ancak filmin önemi yalnız gişe başarısından ibaret değildir. Spielberg, korkuyu göstermeden kurma, seyircinin hayal gücünü çalıştırma, müzikle beklenti yaratma ve basit bir tehdidi toplumsal paniğe dönüştürme konusunda çok güçlü bir sinema dersi verdi.
Jaws aynı zamanda gerçek dünyada köpekbalıklarına bakışı da etkiledi. Filmden sonra birçok insan denize girerken köpekbalığı korkusunu daha yoğun hissetti. Köpekbalıkları popüler kültürde daha çok “insan yiyen canavar” imgesiyle anılmaya başladı. Yıllar sonra filmin uyarlandığı romanın yazarı Peter Benchley, köpekbalığı koruma çalışmalarına destek verecek ve bu hayvanların yanlış tanıtılmasından duyduğu rahatsızlığı dile getirecekti.
20 Haziran 1975 bu nedenle sinema tarihi açısından önemli bir gündür. Jaws, yalnız büyük para kazanan bir film olmadı. Seyircinin korkusunu, yaz aylarının gişe mantığını, film müziğinin etkisini ve Hollywood’un seyirciyle kurduğu ilişkiyi değiştiren bir dönüm noktası oldu.
1976 – Panenka penaltısı doğdu, futbol tarihine tek vuruşla yeni bir kelime girdi
20 Haziran 1976’da, Avrupa Futbol Şampiyonası finalinde futbol tarihinin en ünlü penaltılarından biri atıldı. Çekoslovak futbolcu Antonín Panenka, Batı Almanya kalecisi Sepp Maier’in karşısında topun başına geçti ve topu sert vurmak yerine hafifçe kalenin ortasına aşırttı. O vuruş, yalnız kupayı getirmedi; futbola yeni bir kelime kazandırdı: Panenka.
Final, Yugoslavya’nın başkenti Belgrad’da oynandı. Çekoslovakya ile Batı Almanya karşı karşıyaydı. Batı Almanya, dönemin en güçlü futbol ülkelerinden biriydi. 1974 Dünya Kupası’nı kazanmıştı; kadrosunda Avrupa futbolunun büyük yıldızları vardı. Çekoslovakya ise daha az favori görülüyordu ama turnuva boyunca çok dirençli bir takım olduğunu göstermişti.
Maç normal süresi ve uzatmalar sonunda 2-2 bitti. O dönem Avrupa Şampiyonası finalinde penaltılarla şampiyon belirlenecekti. Penaltı atışları büyük gerilim içinde geçti. Batı Almanya’dan Uli Hoeness penaltısını kaçırınca, sıra Antonín Panenka’ya geldi. Eğer gol atarsa Çekoslovakya Avrupa şampiyonu olacaktı.
Böyle bir anda çoğu futbolcu topa sert ve garanti vurmayı düşünür. Panenka ise tam tersini yaptı. Kalecinin bir köşeye atlayacağını tahmin etti. Topa ayak içiyle yumuşakça dokundu. Sepp Maier köşeye giderken top ağır ağır kalenin ortasından ağlara süzüldü. Bu hem büyük bir cesaret hem de büyük bir soğukkanlılık anıydı.
Panenka’nın vuruşu ilk anda neredeyse saygısızca ya da fazla riskli görünebilirdi. Çünkü top çok yavaş gidiyordu. Kaleci yerinde kalsa kolayca tutabilirdi. Fakat penaltının büyüsü de buradaydı. Panenka, kalecinin psikolojisini okumuş, finalin en baskılı anında en beklenmedik şeyi yapmıştı.
Çekoslovakya o golle Avrupa şampiyonu oldu. Panenka ise bir anda futbol tarihine geçti. O günden sonra penaltıda topu kalenin ortasına yumuşak bir şekilde aşırma biçimi onun adıyla anılmaya başladı. Bugün dünyanın her yerinde “Panenka penaltısı” denince, futbolu seven herkes ne kastedildiğini anlar.
Bu vuruş yıllar içinde birçok büyük futbolcu tarafından denendi. Zinedine Zidane’dan Andrea Pirlo’ya, Sergio Ramos’tan Lionel Messi’ye kadar pek çok isim farklı zamanlarda Panenka tarzı penaltılar attı. Bazıları unutulmaz oldu, bazıları ise kalecinin ellerinde kaldı ve büyük utanç yarattı. Çünkü Panenka vuruşu, başarılı olduğunda zekâ ve cesaret; başarısız olduğunda ise kibir gibi görünür.
1987 – Pınarcık katliamında 16’sı çocuk 30 kişi öldürüldü
20 Haziran 1987’de, Mardin’in Ömerli ilçesine bağlı Pınarcık köyü Türkiye’yi sarsan bir katliama sahne oldu. PKK militanları tarafından düzenlenen saldırıda 16’sı çocuk, 6’sı kadın 30 kişi hayatını kaybetti. O gece yaşananlar, Türkiye’nin terörle mücadele tarihinde sivillerin hedef alındığı acı olaylardan biri olarak kayıtlara geçti.
Pınarcık, Mardin’in kırsalında küçük bir köydü. 1980’lerin ortasında Güneydoğu’da güvenlik ortamı giderek ağırlaşıyor, PKK’nın silahlı eylemleri artıyor, devlet de köy koruculuğu sistemini yaygınlaştırıyordu. Bu sistem, bazı köyleri doğrudan hedef haline getirdi. PKK, devlete destek verdiğini düşündüğü köyleri ve korucu ailelerini cezalandırma yoluna gidiyordu.
20 Haziran gecesi Pınarcık’a yapılan saldırı da bu çerçevede gerçekleşti. Köydeki korucular ve aileleri hedef alındı; ancak saldırı yalnız silahlı kişilere yönelmedi. Evlerde bulunan çocuklar, kadınlar ve yaşlılar da öldürüldü. Bu nedenle Pınarcık katliamı, çatışmanın sivil halkı nasıl doğrudan içine çektiğini gösteren en karanlık örneklerden biri oldu.
Katliamda hayatını kaybedenlerin büyük bölümünün çocuk ve kadın olması, olayın toplum hafızasında bıraktığı acıyı daha da büyüttü. Bir köye yapılan saldırının, aileleri bütünüyle yok eden bir katliama dönüşmesi, dönemin şiddet ortamının ne kadar ağırlaştığını gösteriyordu.
Pınarcık katliamı, PKK’nın köy koruculuğu sistemine karşı yürüttüğü şiddet stratejisinin de sembol olaylarından biri sayılır. Ama bu stratejinin sonucunda hedef alınanlar çoğu zaman yalnız korucular olmadı; onların eşleri, çocukları, komşuları ve köyde yaşayan siviller de saldırıların kurbanı haline geldi.
Bu olay, Türkiye kamuoyunda büyük öfke yarattı. Çünkü Pınarcık’ta yaşanan şey, silahlı çatışma görüntüsünün ötesinde, sivil bir yerleşime yönelen toplu bir cezalandırma eylemiydi. Çocukların öldürülmesi, katliamı yıllar sonra bile unutulmaz kılan en ağır gerçek olarak hafızada kaldı.
Pınarcık, aynı zamanda 1980’ler Türkiye’sinin karanlık atmosferini de anlatır. Bir yanda silahlı örgüt saldırıları, diğer yanda güvenlik politikaları, köy koruculuğu, korku, göç, yas ve güvensizlik vardı. Bölgedeki birçok köy gibi Pınarcık da büyük siyasetin, terörün ve güvenlik stratejilerinin arasında kalan insanların acısını yaşadı.
20 Haziran 1987 bu yüzden Türkiye yakın tarihinin acı günlerinden biridir. O gece Pınarcık’ta 16 çocukla birlikte 30 insan öldürüldü. Bu katliam, terörün sivillere yöneldiğinde yalnız canları değil, köylerin hafızasını, ailelerin geleceğini ve toplumun ortak vicdanını da hedef aldığını gösterdi.
1989 – Kutsal İsyan’ın yazarı Hasan İzzettin Dinamo öldü
20 Haziran 1989’da, Türk edebiyatının toplumcu gerçekçi yazar ve şairlerinden Hasan İzzettin Dinamo İstanbul’da hayatını kaybetti. 1909’da Trabzon’un Akçaabat ilçesine bağlı Ahanda köyünde doğan Dinamo hem şiirleriyle hem de Millî Mücadele’yi anlattığı büyük roman dizileriyle tanındı.
Hasan İzzettin Dinamo’nun hayatı daha çocuk yaşta savaş, yoksulluk ve yetimlikle şekillendi. Babası I. Dünya Savaşı sırasında Sarıkamış Harekâtı’nda öldü. Aile büyük sıkıntılar yaşadı; Dinamo ve kardeşleri darüleytam adı verilen yetimhanelere verildi. Bu yıllar, onun hem kişiliğinde hem de eserlerinde derin izler bıraktı.
Sivas Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Malatya ve Adıyaman’da öğretmenlik yaptı. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’ne girdi. Ancak öğrenciliği sırasında siyasi düşünceleri ve yazdığı şiirler nedeniyle tutuklandı; dört yıl hapis yattı. Bu yüzden yükseköğrenimini tamamlayamadı ve devlet memurluğu hakkını kaybetti.
Dinamo’nun yazarlığı, yaşadığı baskılar, hapishane günleri, yokluklar ve uzun sürgün duygusuyla beslendi. Şiirlerinde önce hece ölçüsünün etkisi görülürken, zamanla serbest şiire ve toplumsal konulara yöneldi. Nâzım Hikmet’in şiirinden etkilenen 1940 kuşağı toplumcu yazarları arasında anıldı.
Onu geniş okur kitlesine asıl tanıtan eserleri Kutsal İsyan ve Kutsal Barış oldu. Dinamo bu büyük roman dizilerinde Osmanlı’nın son döneminden Millî Mücadele’ye, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarından Atatürk’ün ölümüne uzanan geniş bir tarihsel dönemi anlattı. Bu kitaplar yalnız tarihî roman değil, aynı zamanda belgesel anlatı niteliği taşıyan büyük bir yakın tarih panoraması olarak okundu.
Dinamo’nun romanlarında kendi hayatından izler de güçlüdür. Savaş ve Açlar, Öksüz Musa, Açlık, Musa’nın Mapusanesi, Musa’nın Gecekondusu gibi eserlerinde yoksulluk, yetimlik, hapis, işsizlik, sürgün ve ayakta kalma mücadelesi öne çıkar. Bu yönüyle onun edebiyatı yaşanmış acıların ve tanıklıkların edebiyatıdır.
Hayatı boyunca birçok kez gözaltına alındı, tutuklandı, eserleri baskı gördü. Bazı kitaplarını kendi adıyla yayımlatmakta zorlandı; geçimini çeviriler yaparak ve özel dersler vererek sağladı. Buna rağmen yazmayı sürdürdü. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın ifadesiyle, 80 yıllık ömrünün büyük bölümünü yazıya adadı.
Hasan İzzettin Dinamo bugün geniş kitlelerce belki yeterince hatırlanmıyor. Ancak yakın tarih, Millî Mücadele, toplumcu edebiyat ve 1940 kuşağı yazarları konuşulduğunda adı mutlaka anılması gereken isimlerden biridir. Onun eserleri, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını yalnız büyük komutanların ve siyasetçilerin değil, yoksul çocukların, askerlerin, öğretmenlerin, mahpusların ve emekçilerin gözünden de anlatmaya çalışır.
20 Haziran 1989 bu yüzden Türk edebiyatı için önemli bir kayıp günüdür. Hasan İzzettin Dinamo, hayatı roman gibi geçen, yazdıklarıyla da Türkiye’nin yakın tarihini romanlaştıran güçlü ve dirençli bir edebiyatçıydı.
1990 – Mars’ın ilk “truvalı” asteroiti Eureka keşfedildi
20 Haziran 1990’da, gökbilimciler David H. Levy ve Henry Holt, daha sonra 5261 Eureka adı verilecek olan asteroiti keşfetti. Bu küçük gökcismi, tarihe Mars’ın keşfedilen ilk truvalı asteroiti olarak geçti.
“Truvalı asteroit” ifadesi ilk bakışta biraz karmaşık gelebilir. Aslında anlatmak istediği şey şudur: Bazı asteroitler, bir gezegenin yörüngesinde onunla birlikte, özel denge noktalarında hareket eder. Bu noktalara Lagrange noktaları denir. Bu bölgelerde Güneş’in ve gezegenin kütle çekimi, küçük gökcisimlerinin uzun süre dengede kalmasına izin verir.
Truvalı asteroitler en çok Jüpiter çevresinde biliniyordu. Jüpiter’in yörüngesinde binlerce truvalı asteroit bulunmuştu. Mars çevresinde de böyle cisimlerin olabileceği düşünülüyordu; ancak ilk kesin örnek 1990’da Eureka’nın keşfiyle ortaya çıktı.
5261 Eureka, Mars’ın yörüngesinde, gezegenin arkasında kalan L5 Lagrange noktası yakınlarında hareket eder. Yani Mars’la çarpışacak ya da ondan bağımsız biçimde rastgele dolaşacak bir taş değildir. Güneş çevresindeki yolculuğunu Mars’la uyumlu, özel bir yörünge düzeni içinde sürdürür.
Keşif, ABD’deki Palomar Gözlemevi çalışmaları sırasında yapıldı. Başta geçici adı 1990 MB olan asteroit, daha sonra “Eureka” adını aldı. “Eureka” kelimesi, “Buldum!” anlamına gelir ve bilim tarihindeki keşif heyecanına gönderme yapar. Bu isim, gerçekten de Mars’ın yörüngesinde yeni bir asteroit türünün bulunmasına uygun düşüyordu.
Eureka büyük bir gökcismi değildir. Çapı yaklaşık bir-iki kilometre mertebesindedir. Fakat astronomide önem her zaman büyüklükle ölçülmez. Küçük bir asteroit bile, Güneş Sistemi’nin nasıl oluştuğu ve gezegenlerin çevresindeki küçük cisimlerin nasıl davrandığı hakkında değerli bilgiler verebilir.
Eureka’nın keşfi, Mars’ın çevresinde başka truvalı asteroitlerin de aranmasının yolunu açtı. Sonraki yıllarda Mars yörüngesiyle ilişkili başka truvalılar da bulundu. Hatta bazı araştırmalar, Eureka çevresindeki küçük asteroid ailesinin Mars’tan kopmuş eski çarpışma parçaları olabileceğini tartıştı.
Bu ihtimal çok ilginçtir. Eğer doğruysa, Eureka ve benzeri asteroitler yalnız Mars’ın yörüngesinde gezen taşlar değildir; Mars’ın erken tarihine, hatta gezegenin iç yapısından kopmuş malzemelere dair ipuçları taşıyor olabilirler. Böylece küçük bir asteroit, Kızıl Gezegen’in geçmişine açılan dolaylı bir pencereye dönüşür.
20 Haziran 1990 bu yüzden gökbilim tarihinde dikkat çekici bir gündür. O gün keşfedilen 5261 Eureka, Mars’ın da truvalı asteroitlere sahip olduğunu gösterdi. Bu keşif, Güneş Sistemi’nin yalnız gezegenlerden ibaret olmadığını; gezegenlerin çevresinde, onların yörüngelerine eşlik eden küçük ama önemli gökcisimleri bulunduğunu bir kez daha hatırlattı.
1991 – Alman Parlamentosu Bonn’dan Berlin’e taşınma kararı aldı
20 Haziran 1991’de, Almanya Federal Meclisi tarihî bir karar aldı. Parlamento ve hükümet merkezinin, Batı Almanya döneminin başkenti Bonn’dan Berlin’e taşınmasına karar verildi. Bu karar, Almanya’nın birleşmesinden sonra yeni dönemin en sembolik adımlarından biri oldu.
Berlin, 3 Ekim 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesiyle yeniden Almanya’nın başkenti kabul edilmişti. Ancak başkentin adı Berlin olsa da devletin yönetim merkezi hâlâ büyük ölçüde Bonn’daydı. 20 Haziran 1991’deki tartışma işte bu soruya cevap arıyordu: Birleşmiş Almanya gerçekten Berlin’den mi yönetilecekti, yoksa savaş sonrası demokratik Almanya’nın sembolü haline gelen Bonn mu merkez olarak kalacaktı?
Bonn, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Almanya’nın başkenti olmuştu. Aslında başta geçici bir merkez gibi düşünülmüştü. Çünkü Almanya ikiye bölünmüş, Berlin de Doğu Almanya’nın içinde özel ve sorunlu bir konumda kalmıştı. Bonn küçük, sakin ve mütevazı yapısıyla savaş sonrası Almanya’nın yeni demokratik yüzünü temsil etti.
Berlin ise çok daha ağır bir tarih taşıyordu. Alman İmparatorluğu’nun, Weimar Cumhuriyeti’nin ve Nazi Almanyası’nın başkentiydi. Sonra Soğuk Savaş’ın en keskin sembollerinden biri haline geldi. Berlin Duvarı, yalnız bir şehri değil, dünyayı ikiye bölen düzenin simgesiydi. Bu yüzden Berlin’e dönüş, tarihle yüzleşme anlamı da taşıyordu.
Federal Meclis’teki tartışma çok sert ve duygusal geçti. Bonn’u savunanlar, bu kentin savaş sonrası demokratik Almanya’nın güvenli, sakin ve federal ruhunu temsil ettiğini söylüyordu. Berlin’i savunanlar ise birleşmiş Almanya’nın başkentinin doğal olarak Berlin olması gerektiğini, ülkenin bölünmüşlük tarihinin ancak böyle tamamlanacağını savunuyordu.
Oylama son derece çekişmeli geçti. Uzun tartışmaların ardından Berlin seçeneği 338’e karşı 320 oyla kabul edildi. Aradaki fark yalnızca 18 oydur. Bu küçük fark, kararın Almanya’da ne kadar tartışmalı olduğunu açıkça gösterir.
Kararla birlikte Bundestag’ın, yani Federal Meclis’in ve hükümetin önemli bölümünün Berlin’e taşınmasının yolu açıldı. Ancak Bonn tamamen terk edilmedi. 1994 tarihli Berlin-Bonn Yasası ile bazı bakanlıkların ve federal kurumların Bonn’da kalması düzenlendi. Böylece Almanya, uzun yıllar boyunca iki şehir arasında bölünmüş bir yönetim yapısıyla yoluna devam etti.
Taşınma da bir gecede olmadı. Parlamento ve hükümetin Berlin’e geçişi büyük ölçüde 1999’da tamamlandı. Reichstag binası yenilendi ve Alman Federal Meclisi burada çalışmaya başladı. Üzerine eklenen cam kubbe hem birleşmiş Almanya’yı hem de şeffaf demokrasi idealini simgeleyen güçlü bir mimari işaret haline geldi.
Bu karar, Almanya’nın 20. yüzyıldaki kırılmalarını tek bir şehir üzerinden okumayı mümkün kılar. Berlin, imparatorluk, savaş, diktatörlük, yıkım, bölünme, duvar ve yeniden birleşme demektir. 1991’de alınan taşınma kararı, Almanya’nın bu ağır geçmişten kaçmak yerine onu demokratik bir gelecek içinde yeniden yorumlama çabasıydı.
1997 – Anadolu’nun sesini şiire taşıyan Cahit Külebi öldü
20 Haziran 1997’de, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin önemli isimlerinden Cahit Külebi Ankara’da hayatını kaybetti. Tokat’ın Zile ilçesine bağlı Çeltek köyünde doğan Külebi, şiirlerinde Anadolu’yu, çocukluk hatıralarını, yurt sevgisini, insanı ve doğayı yalın ama içli bir dille anlattı.
Cahit Külebi’nin asıl adı Mahmut Cahit’ti. Çocukluğu Tokat, Niksar ve Sivas çevresinde geçti. Bu coğrafya onun şiir dünyasında derin iz bıraktı. Köyler, bozkır, yollar, dağlar, kasaba hayatı, okul yılları, yalnızlık ve memleket sevgisi, Külebi’nin şiirlerinde sık sık karşımıza çıkar.
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenim gördü. Daha sonra edebiyat öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik, müfettişlik ve kültür kurumlarındaki görevleriyle uzun yıllar eğitim ve kültür hayatının içinde yer aldı.
Cahit Külebi, Garip şiiriyle toplumcu şiir arasında kendine özgü bir yerde durdu. Şiirlerinde büyük ideolojik nutuklardan, ağır söz oyunlarından ve kapalı imgelerden uzak kaldı. Konuşur gibi yazdı; ama bu sadeliğin içinde güçlü bir duygu ve müzikalite kurdu. Onun şiiri, halk türkülerinin içtenliğini modern şiirin diliyle buluşturdu.
Külebi’nin en bilinen yönlerinden biri, Anadolu insanını şiire taşıma biçimidir. Yoksulluğu, yalnızlığı, hasreti, emeği ve insan sıcaklığını da şiirinin içine aldı. Bu yüzden şiirleri okura hem tanıdık hem de derin gelir.
Adamın Biri, Rüzgâr, Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda, Yeşeren Otlar, Süt, Türk Mavisi ve Yangın gibi kitaplarıyla tanındı. Özellikle Atatürk Kurtuluş Savaşı’nda, Millî Mücadele’yi şiir diliyle anlatan önemli eserlerden biridir. Bu eserinde Atatürk’ü ve Kurtuluş Savaşı’nı kuru bir tarih anlatısı yerine, halkın duygusuna yakın bir şiir diliyle ele aldı.
Cahit Külebi’nin şiirlerinde Atatürk ve Cumhuriyet sevgisi de güçlüdür. Ancak bu sevgi, çoğu zaman resmî bir söylemden çok, çocukluk hatıralarına, öğretmenlik duygusuna, memleket yollarına ve Anadolu insanına bağlanan içten bir duyarlıkla görünür.
Külebi, Türk Dil Kurumu’nda da görev yaptı; bir dönem kurumun genel yazmanlığını üstlendi. Dil konusunda sadeleşmeden yana bir çizgi izledi. Zaten şiirlerinin kalıcılığında da bu sade Türkçenin büyük payı vardır. Onun dizeleri, karmaşık olmadan da derin olunabileceğini gösterir.
Cahit Külebi’nin şiiri, okul kitaplarında yer alan birkaç şiirden ibaret değildir. O, Cumhuriyet kuşağının Anadolu’ya bakışını, öğretmen duyarlığını, halk şiirinden gelen iç sesi ve modern şiirin yalın anlatımını bir araya getiren özel bir şairdir.
2002 – Altın Portakal’ın fikir babası Behlül Dal öldü
20 Haziran 2002’de, yönetmen, senarist, şair ve yazar Behlül Dal Antalya’da hayatını kaybetti. Türk sinema tarihinde adı en çok Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin fikir babası olarak anılır.
1922’de İstanbul’da doğan Behlül Dal, Galatasaray Lisesi’nde okudu; Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraktı. Askerlikten sonra Antalya’ya yerleşti ve sanat hayatını büyük ölçüde bu şehirde sürdürdü. Antalya Halkevi’nde tiyatro ve sahne çalışmaları yaptı; zamanla sinema, kısa film ve belgesel alanına yöneldi.
Behlül Dal’ın önemi, Antalya’nın sinemayla anılan bir şehir haline gelmesindeki rolünden gelir. 1960’lı yılların başında Antalya’nın kültürel ve tarihî değerlerini tanıtacak bir film festivali düzenlenmesi fikrini ortaya attı. Bu fikir, dönemin Antalya Belediye Başkanı Dr. Avni Tolunay’ın desteğiyle büyüdü ve 1964’te Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin temelleri atıldı.
Altın Portakal, zamanla Türkiye’nin en köklü ve en bilinen film festivallerinden biri haline geldi. Yeşilçam yıldızlarının, yönetmenlerin, yapımcıların ve sinema emekçilerinin buluştuğu bu festival, Antalya’yı yalnız turizm kenti değil, aynı zamanda sinema kenti olarak da hafızalara yerleştirdi. Behlül Dal’ın adı da bu yüzden festivalin kuruluş hikâyesinden ayrı düşünülemez.
Dal, özellikle kısa metraj ve belgesel sinema alanında üretken bir sanatçıydı. Türkiye’nin kültürel mirasını, doğal güzelliklerini ve yerel değerlerini belgelemeye çalışan çok sayıda çalışma yaptı. Bu yönüyle o, sinemayı yalnız kurmaca hikâye anlatma aracı olarak değil, kenti, insanı ve kültürü kayda geçirme yolu olarak da gördü.
Onun kuşağı için sinema yapmak bugünkü kadar kolay değildi. Teknik imkânlar sınırlıydı, film üretmek pahalıydı, festival düzenlemek ise başlı başına cesaret isteyen bir işti. Behlül Dal ve arkadaşlarının çabası, Türkiye’de sinema kültürünün İstanbul dışına taşınması açısından da önemliydi.
Bugün Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde onun adını yaşatan Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü veriliyor. Bu ödül, sinemaya yeni başlayan yönetmenleri desteklemeyi amaçlıyor. Böylece Behlül Dal’ın festival fikri, yeni sinemacıların yolunu açan bir gelenek olarak sürüyor.
Behlül Dal, geniş kitlelerin tanıdığı bir Yeşilçam yıldızı değildi; ama sinema kültürünün arka planında emek veren kurucu figürlerden biriydi. Antalya’yı sinemayla buluşturan, kente ulusal ölçekte bir kültür markası kazandıran ve kısa film-belgesel alanında üretkenlik gösteren bir sanat insanıydı.
2002 – ABD Yüksek Mahkemesi zihinsel engelli mahkûmların idam edilemeyeceğine karar verdi
20 Haziran 2002’de, ABD Yüksek Mahkemesi Atkins v. Virginia davasında insan hakları ve ceza hukuku açısından önemli bir karar verdi. Mahkeme, zihinsel engelli kişilerin idam edilmesinin Anayasa’daki “acımasız ve olağandışı ceza” yasağına aykırı olduğuna hükmetti.
Dava, Daryl Renard Atkins adlı bir mahkûmun dosyası üzerinden görüldü. Atkins, ağır bir suçtan dolayı idama mahkûm edilmişti. Ancak zihinsel kapasitesinin sınırlı olduğu yönündeki değerlendirmeler, onun idam edilip edilemeyeceği sorusunu gündeme getirdi. Mesele yalnız tek bir mahkûmun durumu değildi. ABD’de ölüm cezası uygulayan eyaletler için temel bir anayasal sınır çizilecekti.
Yüksek Mahkeme, 6’ya karşı 3 oyla verdiği kararda, zihinsel engelli kişilerin idam edilmesinin toplumun gelişen vicdan anlayışıyla bağdaşmadığını belirtti. Karar, Amerikan hukukunda “evolving standards of decency” diye anılan ilkeye dayanıyordu. Yani Anayasa’daki ceza yasağı, toplumun zaman içinde değişen insanlık ve adalet anlayışıyla birlikte yorumlanıyordu.
Bu karar, ölüm cezası tartışmalarında büyük bir dönüm noktası oldu. Çünkü ABD’de idam cezası zaten uzun yıllardır tartışmalıydı. Suçun ağırlığı, mağdurların acısı, devletin cezalandırma yetkisi, adil yargılanma, ırksal eşitsizlikler ve infaz hataları bu tartışmaların merkezindeydi. Atkins kararı ise özellikle zihinsel engelli bireylerin ceza sorumluluğu ve cezalandırılma biçimi üzerine yeni bir sınır getirdi.
Mahkeme, zihinsel engelli kişilerin suçun sonuçlarını ve cezalandırma sürecini diğer mahkûmlar gibi kavrayamayabileceğini vurguladı. Ayrıca ölüm cezasının caydırıcılık ve intikam gibi gerekçelerinin, zihinsel engelli kişiler söz konusu olduğunda daha zayıf kaldığını belirtti.
Ancak karar bütün sorunları bitirmedi. Yüksek Mahkeme, zihinsel engelliliğin nasıl belirleneceği konusunda eyaletlere geniş alan bıraktı. Bu nedenle sonraki yıllarda birçok tartışma yaşandı. IQ testleri, uyum becerileri, klinik değerlendirme yöntemleri ve eyaletlerin koyduğu sınırlar yeni davalara konu oldu.
Yine de 20 Haziran 2002 kararı, modern hukukta devletin cezalandırma gücüne getirilen önemli sınırlardan biri olarak kabul edilir. Bir kişinin en ağır suçtan mahkûm olması bile, devletin onu her koşulda idam edebileceği anlamına gelmiyordu.
2003 – Wikimedia Vakfı kuruldu, Wikipedia’nın arkasındaki gönüllü bilgi modeli kurumsallaştı
20 Haziran 2003’te, Wikimedia Vakfı kuruldu. Jimmy Wales tarafından duyurulan bu kâr amacı gütmeyen yapı, kısa süre önce hızla büyümeye başlayan Wikipedia’nın ve kardeş projelerinin arkasındaki kurumsal çatı haline geldi.
Wikipedia, 2001’de yayına başlamıştı. Başlangıçta birçok kişi, herkesin katkı yapabildiği bir ansiklopedinin güvenilir olup olamayacağını tartışıyordu. Çünkü geleneksel ansiklopedi anlayışında bilgi, uzman editörler ve kapalı yayın kurulları tarafından hazırlanırdı. Wikipedia ise bambaşka bir model öneriyordu: Gönüllüler yazacak, düzeltecek, tartışacak ve bilgi sürekli güncellenecekti.
Bu model kısa sürede beklenenden çok daha hızlı büyüdü. Farklı dillerde maddeler yazılmaya, kullanıcı toplulukları oluşmaya, ansiklopedi fikri internetin katılımcı yapısıyla birleşmeye başladı. Ancak böyle bir projenin sürdürülebilir olması için teknik altyapı, alan adları, bağışlar, hukuki sorumluluklar ve topluluk yönetimi gibi konularda kurumsal bir yapıya ihtiyaç vardı.
Wikimedia Vakfı işte bu ihtiyacın sonucu olarak doğdu. Vakıf, Wikipedia’nın yanı sıra Wiktionary, Wikimedia Commons, Wikisource, Wikibooks, Wikiquote ve daha sonra gelişecek başka projeleri de kapsayan bir yapı haline geldi. Böylece tek bir ansiklopediden daha büyük bir “özgür bilgi” hareketi ortaya çıktı.
Wikimedia’nın temel fikri, bilginin herkes tarafından erişilebilir olmasıydı. Kullanıcıların büyük kısmı herhangi bir ücret ödemeden Wikipedia’ya ulaşabildi. Gönüllüler bilgi üretti, kaynak gösterdi, hataları düzeltti, vandalizmle mücadele etti ve maddeleri geliştirdi. Bu yapı, internet tarihinde benzersiz bir kolektif emek örneğine dönüştü.
Elbette Wikipedia ve Wikimedia modeli tartışmasız değildi. Yanlış bilgi, kaynak kalitesi, editör önyargıları, politik tartışmalar, bazı dillerde içerik eşitsizliği ve uzmanlık meselesi yıllar boyunca gündeme geldi. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen Wikipedia, dünyanın en çok başvurulan bilgi kaynaklarından biri haline geldi.
Wikimedia Vakfı’nın kuruluşu bu yüzden yalnız teknik bir internet olayı değildir. Bu tarih, bilginin üretimi ve paylaşımı konusunda büyük bir zihniyet değişimini temsil eder. Eskiden ansiklopediler evlerde raflarda duran pahalı ciltlerdi. Wikipedia ile bilgi, milyonlarca insanın cebine ve bilgisayarına ücretsiz biçimde girdi.
2005 – Kocaeli Üniversitesi Hastanesi Umuttepe’deki yeni binalarına taşındı
20 Haziran 2005’te, Kocaeli Üniversitesi Hastanesi Umuttepe Yerleşkesi’ndeki yeni binalarına taşındı. Bu gelişme, Kocaeli’de sağlık hizmetleri, tıp eğitimi ve üniversite yapılanması açısından önemli bir dönüm noktası oldu.
Kocaeli Üniversitesi, 1992’de kurulduktan sonra kısa sürede kentin en önemli kurumlarından biri haline geldi. Ancak üniversitenin büyümesi, özellikle sağlık alanında daha güçlü ve modern bir altyapı ihtiyacını da beraberinde getirdi. Tıp Fakültesi ve araştırma hastanesi, yalnız öğrencilerin eğitim aldığı bir yer değil, aynı zamanda Kocaeli ve çevresindeki hastalar için ileri düzey sağlık hizmeti sunan bir merkez olacaktı.
Umuttepe Yerleşkesi bu açıdan stratejik bir adımdı. İzmit’in üst kesimlerinde geniş bir alana kurulan kampüs, üniversitenin dağınık yapısını toparlamak ve daha modern bir eğitim-sağlık merkezi oluşturmak için planlandı. Hastane binası da bu büyük yerleşke fikrinin en önemli parçalarından biriydi.
20 Haziran 2005 itibarıyla hastanenin Umuttepe’deki yeni binalarına taşınması, Kocaeli’de sağlık hizmetlerinin kapasitesini artırdı. Daha büyük servisler, poliklinikler, ameliyathaneler, yoğun bakım imkânları ve akademik birimlerle üniversite hastanesi, bölgenin başvuru merkezlerinden biri haline geldi.
Bu taşınma, 1999 Marmara Depremi sonrasında Kocaeli’nin yeniden yapılanma süreci açısından da anlamlıydı. Deprem, kentin yalnız binalarını değil, kurumlarını ve altyapısını da sarsmıştı. Yeni hastane binası, Kocaeli’nin afet sonrası toparlanma ve modernleşme çabasının somut örneklerinden biri olarak görülebilir.
Üniversite hastaneleri, sıradan sağlık kurumlarından farklı bir işleve sahiptir. Burada hem hasta tedavi edilir hem doktor yetiştirilir hem de bilimsel araştırma yapılır. Kocaeli Üniversitesi Hastanesi de zamanla bölgedeki birçok hasta için ileri tetkik, tedavi ve uzmanlık merkezi oldu.
Umuttepe’ye taşınma, aynı zamanda kentin gündelik hayatında yeni bir yön de açtı. İzmit’te hastaneye ulaşım, kampüs çevresindeki yapılaşma, öğrenciler, akademisyenler, sağlık çalışanları ve hasta yakınlarıyla birlikte Umuttepe bölgesi giderek daha canlı bir merkez haline geldi.
Bugün Kocaeli Üniversitesi Hastanesi, yalnız Kocaeli’nin değil, çevre illerin de başvurduğu önemli sağlık kurumlarından biridir. Tıp fakültesi öğrencileri, uzmanlık öğrencileri, akademisyenler ve sağlık çalışanları burada hem eğitim hem hizmet üretmeye devam eder.
2007 – Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi yeni teşhiriyle açıldı
20 Haziran 2007’de, Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi yeni teşhiriyle ziyarete açıldı. İzmit’in eski gar alanındaki tarihî yapılar içinde düzenlenen müze, Kocaeli’nin binlerce yıllık geçmişini şehir merkezinde görünür hale getiren önemli kültür kurumlarından biri oldu.
Kocaeli, tarih boyunca çok önemli uygarlıklara ev sahipliği yaptı. Antik dönemde Nikomedia adıyla Roma İmparatorluğu’nun en önemli şehirlerinden biriydi. Bir dönem Roma İmparatorluğu’na başkentlik yaptı. Bu yüzden İzmit ve çevresinde Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait çok sayıda tarihî iz bulunur.
Böyle bir şehirde arkeoloji müzesinin önemi büyüktür. Çünkü kentte yaşayan insanlar çoğu zaman her gün üzerinden geçtikleri sokakların, meydanların ve tepelerin altında nasıl büyük bir tarih bulunduğunu fark etmez. Müze, bu görünmeyen geçmişi vitrinlere, yazıtlara, heykellere, sikkelere, seramiklere ve günlük yaşam eşyalarına dönüştürür.
Kocaeli Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’nin yer aldığı alan da başlı başına anlamlıdır. Eski gar çevresindeki yapılar, kentin ulaşım ve sanayi tarihinin de parçasıdır. Müze böylece yalnız sergilediği eserlerle değil, bulunduğu mekânla da Kocaeli’nin hafızasına bağlanır.
20 Haziran 2007’de yeni teşhirle açılan müzede arkeolojik eserlerin yanı sıra etnografik malzemeler de sergilendi. Sikkeler, heykeller, lahitler, mezar stelleri, seramikler ve günlük hayat eşyaları, Kocaeli’nin sanayi kenti kimliğinin yanında çok eski bir kültür ve yerleşim alanı olduğunu hatırlattı.
Müzenin en önemli işlevlerinden biri, Nikomedia mirasını gündeme taşımasıdır. Bugün İzmit’in altında hâlâ büyük bir antik kent geçmişi yatmaktadır. Roma imparatorlarının, sarayların, yolların, hamamların ve kamu yapılarının izleri, kentin tarihsel derinliğini gösterir. Müze, bu geçmişi halka anlatmanın en etkili yollarından biridir.
Zaman içinde müzenin yapısı ve adı da değişti. Etnografya bölümü farklı bir düzenlemeye taşındıktan sonra kurum daha çok arkeoloji müzesi kimliğiyle anılmaya başladı. Ancak 20 Haziran 2007’deki açılış, Kocaeli’de müzecilik ve kültürel miras bilinci açısından önemli bir eşiktir.
2009 – Neda Agha-Soltan’ın ölümü İran protestolarının dünyaya yayılan sembolü oldu
20 Haziran 2009’da, İranlı genç kadın Neda Agha-Soltan, Tahran’daki seçim protestoları sırasında vurularak hayatını kaybetti. Ölüm anının cep telefonu kamerasıyla kaydedilmesi ve kısa sürede dünyaya yayılması, onu İran’daki protesto hareketinin en güçlü sembollerinden biri haline getirdi.
2009 İran cumhurbaşkanlığı seçimi, ülkede büyük tartışma yaratmıştı. Resmî sonuçlara göre Mahmud Ahmedinejad seçimi kazanmıştı; ancak muhalefet ve milyonlarca İranlı sonuçlara itiraz etti. Oyların sayımı, seçim güvenliği ve rejimin baskı yöntemleri sorgulandı. Tahran başta olmak üzere birçok şehirde protestolar başladı.
Bu protestolar, “Yeşil Hareket” olarak anılacak büyük bir toplumsal dalgaya dönüştü. İnsanlar sokaklara çıktı, seçim sonuçlarının yeniden incelenmesini istedi, özgürlük ve adalet taleplerini dile getirdi. İran yönetimi ise gösterilere sert müdahalelerle karşılık verdi. Basın üzerindeki baskı, internet kısıtlamaları ve güvenlik güçlerinin şiddeti dünya gündemine girdi.
Neda Agha-Soltan, o gün protesto alanına yakın bir yerdeydi. Kaynaklara göre doğrudan çatışmanın içinde değil, olayları izleyen ya da protestoya katılmak için bölgede bulunan sivillerden biriydi. Bir kurşunla vuruldu. Çevresindekiler ona yardım etmeye çalıştı; fakat kurtarılamadı.
Onu dünya çapında tanınır hale getiren şey, ölüm anının kameraya alınmasıydı. Görüntüler kısa sürede internete düştü, sosyal medya ve haber siteleri üzerinden yayıldı. Neda’nın yerde kanlar içinde ölümü, İran’daki baskının ve sokaklardaki şiddetin çıplak bir simgesine dönüştü.
Bu olay, aynı zamanda yeni medya çağının dönüm noktalarından biri olarak da görüldü. Cep telefonu görüntüleri, sosyal medya ve internet sayesinde devletlerin kontrol etmeye çalıştığı olaylar artık dünyanın gözleri önüne serilebiliyordu. Neda’nın ölümü, siyasi protestoların küresel dolaşımında görüntünün gücünü gösterdi.
İran yönetimi olayın sorumluluğu konusunda farklı açıklamalar yaptı; fakat insan hakları örgütleri, Neda’nın ölümünün bağımsız biçimde araştırılması ve sorumluların yargılanması çağrısında bulundu. Buna rağmen dosya, uluslararası kamuoyunun beklediği şekilde aydınlatılamadı.
Neda Agha-Soltan’ın adı zamanla İran’daki özgürlük taleplerinin, kadınların görünürlüğünün ve devlet şiddetine karşı sivil direnişin sembollerinden biri haline geldi. Onun yüzü afişlerde, haberlerde, belgesellerde ve protesto hafızasında yaşamaya devam etti. 20 Haziran 2009’da Tahran’da vurulan Neda Agha-Soltan, cep telefonuyla kaydedilen birkaç dakikalık görüntü sayesinde dünyanın ortak vicdanına seslenen bir simgeye dönüştü.
2024 – Diyarbakır-Mardin yangınında 15 kişi hayatını kaybetti
20 Haziran 2024’te, Diyarbakır ile Mardin arasında bulunan kırsal bölgede çıkan büyük yangın, Türkiye’yi yasa boğdu. Diyarbakır’ın Çınar ilçesi ile Mardin’in Mazıdağı ilçesi arasındaki tarım alanlarında başlayan yangında 15 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı.
Yangın gece saatlerinde başladı ve rüzgârın etkisiyle kısa sürede geniş bir alana yayıldı. Alevler ekili alanları, köyleri, hayvanları ve insanların geçim kaynaklarını tehdit etti. Bölgedeki yurttaşlar yangına kendi imkânlarıyla müdahale etmeye çalıştı; ancak alevlerin hızı ve rüzgârın etkisi felaketi büyüttü.
Hayatını kaybedenlerin bir bölümü yangına müdahale etmeye çalışan ya da yakınlarını, hayvanlarını, tarlalarını kurtarmaya çalışan insanlardı. Bu yüzden olay bir kırsal felaket olarak hafızaya kazındı. Yanan alanlarla birlikte yüzlerce hayvan da telef oldu.
Yangının çıkış nedeni kısa sürede tartışma konusu oldu. İlk açıklamalarda anız yangını ihtimali gündeme geldi. Ancak daha sonra elektrik hatlarından çıkan kıvılcım iddiaları da öne çıktı. Bölgedeki bazı meslek örgütleri, siyasi temsilciler ve yerel kaynaklar, ihmal ve elektrik altyapısı üzerinde durdu. Bu nedenle yangın, sorumluluk ve ihmal tartışmasının da konusu haline geldi.
Felaketin ardından Diyarbakır ve Mardin’de yas havası yaşandı. Cenazeler yan yana kaldırıldı, köylerde büyük acı ve öfke vardı. Yaralıların tedavisi sürerken, yangından etkilenen aileler için yardım ve destek çalışmaları başlatıldı.
Bu olay, Türkiye’de kırsal yangın riskinin yalnız ormanlarla sınırlı olmadığını gösterdi. Tarım alanları, hasat sonrası kuruyan örtü, elektrik hatları, rüzgâr, yüksek sıcaklık ve yetersiz müdahale koşulları birleştiğinde çok büyük felaketler yaşanabiliyor. İklim krizinin etkileri ve kuraklık da bu riski artırıyor.
Diyarbakır-Mardin yangını, aynı zamanda kırsal bölgelerde yaşayan insanların geçim kaynaklarının ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattı. Bir yangın yalnız tarlayı yakmaz; hayvanı, emeği, borcu, hasadı, aile ekonomisini ve köy hayatının geleceğini de yakar.
20 Haziran 2024 bu yüzden Türkiye yakın tarihinde acı bir afet günü olarak yerini aldı. Diyarbakır ile Mardin arasında çıkan yangında 15 insan hayatını kaybetti; geride yanmış topraklar, büyük bir yas ve cevap bekleyen sorular kaldı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
