Günün Tarihi / 16 Haziran
Türkiye Kamu Çalışanları Günü: Devletin görünmeyen emeği hatırlanıyor
Her yıl 16 Haziran, çeşitli sendikalar ve kamu çalışanı örgütleri tarafından Türkiye Kamu Çalışanları Günü olarak anılıyor. Bugün, devlet kurumlarında görev yapan memurların, sözleşmeli personelin, teknik çalışanların, sağlıkçıların, eğitimcilerin, büro emekçilerinin, güvenlik ve hizmet personelinin çalışma hayatındaki yerini görünür kılmayı amaçlıyor.
Burada dikkatli bir ifade kullanmak gerekir. Türkiye Kamu Çalışanları Günü, 23 Nisan ya da 29 Ekim gibi resmî bayram niteliğinde, toplumun tamamınca bilinen bir gün değildir. Daha çok kamu çalışanlarının örgütlü yapıları tarafından sahiplenilen, kamu emekçilerinin sorunlarını, hak taleplerini ve toplumsal katkılarını gündeme taşımak için kullanılan bir farkındalık günü olarak öne çıkar.
Kamu çalışanları, devletin yurttaşa dokunan yüzüdür. Bir hastanede randevu sisteminden ameliyathaneye, bir okulda sınıftan idari işlere, bir belediyede altyapı hizmetinden ruhsat işlemlerine, bir adliyede dosya takibinden duruşma düzenine kadar kamu hizmeti büyük bir emek zinciriyle yürür. Çoğu zaman vatandaş yalnız hizmetin sonucunu görür; o hizmetin arkasındaki memuriyet düzenini, nöbeti, evrak yükünü, sorumluluğu ve baskıyı fark etmez.
Bugünün anlamı da biraz burada yatar. Kamu çalışanı yalnız “devlet memuru” kalıbına sığdırılamayacak kadar geniş bir kesimi ifade eder. Öğretmenler, hemşireler, doktorlar, mühendisler, teknisyenler, zabıtalar, itfaiyeciler, büro çalışanları, laborantlar, sosyal hizmet uzmanları, vergi dairesi personeli, nüfus memurları, kütüphaneciler, belediye çalışanları ve daha pek çok meslek grubu kamu hizmetinin parçasıdır.
Kamu çalışanlarının sorunları ise uzun yıllardır benzer başlıklar etrafında tartışılıyor: Ücret adaleti, özlük hakları, liyakat, görevde yükselme, iş yükü, mobbing, tayin sistemi, sözleşmeli-kadrolu ayrımı, emekliliğe yansıyan gelirler ve sendikal haklar. Bu nedenle Türkiye Kamu Çalışanları Günü, yalnız bir kutlama günü değil, aynı zamanda bu sorunların hatırlatıldığı bir gündür.
16 Haziran tarihinin emek tarihi açısından ayrıca güçlü bir çağrışımı vardır. Türkiye’de 15-16 Haziran 1970’te yaşanan büyük işçi direnişi, sendikal haklar ve örgütlenme özgürlüğü mücadelesinin en önemli dönemeçlerinden biri kabul edilir. Kamu çalışanları hareketi de özellikle 1990’lardan itibaren sendikal hak, toplu sözleşme ve örgütlenme talepleriyle görünür hale geldi. Bianet’in kamu çalışanları hareketine ilişkin değerlendirmesinde, kamu çalışanlarının 1991’de çeşitli illerden Ankara’ya yürüdüğü, sendikaların taraf kabul edilmesini ve hükümetin toplu sözleşme masasına oturmasını istediği aktarılır.
Bu açıdan 16 Haziran, yalnız masa başında çalışan memurların değil, kamusal hizmeti ayakta tutan geniş bir emek alanının hatırlanması için anlamlı bir tarihtir. Devletin düzenli işlemesi, yalnız kanunlarla ve kurum tabelalarıyla değil, o kurumların içinde çalışan insanların emeğiyle mümkündür. Bir evrakın zamanında sonuçlanması, bir hastanın doğru yönlendirilmesi, bir öğrencinin eğitim alması, bir yolun açılması ya da bir afet anında hizmetin sürmesi, kamu çalışanlarının günlük emeğiyle gerçekleşir.
Elbette kamu hizmetinin niteliği yalnız çalışanların fedakârlığına bırakılamaz. İyi bir kamu düzeni için çalışanların haklarının korunması, liyakatli yönetim, adil ücret politikası, güçlü denetim, vatandaş odaklı hizmet anlayışı ve çalışma barışının sağlanması gerekir. Kamu çalışanının koşulları iyileşmeden, kamu hizmetinin kalitesini kalıcı biçimde yükseltmek de kolay değildir.
1633 – Jean de Thévenot doğdu, Osmanlı coğrafyasını gezen Fransız seyyah Doğu’yu Avrupa’ya anlattı
16 Haziran 1633’te, Fransız seyyah Jean de Thévenot Paris’te doğdu. 17. yüzyılın en dikkat çekici Doğu gezginlerinden biri olan Thévenot; Osmanlı toprakları, İran ve Hindistan’a uzanan yolculuklarıyla Avrupa’da Doğu dünyasına dair merakı besleyen isimlerden biri oldu. Thévenot aynı zamanda dil, doğa, toplum, şehir hayatı ve gündelik alışkanlıklar üzerine notlar tutan dikkatli bir gözlemciydi.
Thévenot’un yaşadığı yüzyılda Avrupa’nın Doğu’ya ilgisi hızla artıyordu. Osmanlı İmparatorluğu hâlâ Akdeniz ve Ortadoğu’nun en büyük güçlerinden biriydi. İstanbul, Kahire, Kudüs, Halep, İsfahan ve Hindistan şehirleri Avrupalı seyyahlar için ticaretin, siyasetin, dinlerin ve kültürlerin kesiştiği büyük merkezlerdi. Thévenot da bu dünyanın içine girmek isteyen genç Fransızlardan biriydi.
Yirmili yaşlarında Avrupa içinde seyahatlere çıktıktan sonra gözünü Doğu’ya çevirdi. 1655’te yola çıktı; Malta’da bir süre bekledikten sonra İstanbul’a ulaştı ve burada 1656 yılına kadar kaldı. Bu süre, onun Osmanlı toplumunu, şehir hayatını izleyen bir seyyah olarak gözlemlemesini sağladı.
Thévenot’un yazdıkları, özellikle Osmanlı şehir hayatı, kıyafetler, törenler, yolculuk şartları, gündelik alışkanlıklar, dinî hayat ve farklı topluluklar hakkında ayrıntılar içerir. Bu tür seyahatnameler, elbette her zaman tarafsız belgeler değildir; yazarın Avrupalı bakışı, önyargıları ve kendi çağının kalıpları metne siner. Ama buna rağmen, dönemin Osmanlı coğrafyasını anlamak için önemli tanıklıklar sunarlar.
Onun seyahatleri yalnız İstanbul’la sınırlı kalmadı. Levant, Mısır, İran ve Hindistan’a uzanan daha geniş bir güzergâh izledi. Eserleri daha sonra The Travels of Monsieur de Thévenot into the Levant adıyla İngilizceye çevrildi; kitapta yolculuklar Türkiye, İran ve Doğu Hintleri başlıkları altında toplandı.
Thévenot’un önemi, Doğu’yu yalnız masalsı bir uzaklık olarak anlatmamasıdır. Gördüğü yerleri çoğu zaman pratik ayrıntılarla kaydeder: Yol nasıl gidilir, insanlar nasıl yaşar, şehirler nasıl işler, hangi ürünler kullanılır, hangi diller konuşulur, gündelik hayat hangi ritimle akar? Bu nedenle onun metinleri hem seyahat edebiyatı hem de tarih araştırmaları için değer taşır.
Hayatı kısa sürdü. 1667’de İran’da, Mianeh yakınlarında öldü. Kaynaklarda ölümünün, bir tabanca kazası sonucu aldığı yara sonrasında gerçekleştiği aktarılır. Genç yaşta ölmesine rağmen ardında, 17. yüzyıl Doğu dünyasına dair Avrupa’da uzun süre okunan bir seyahat mirası bıraktı.
1723 – Adam Smith doğdu, modern ekonominin temel sorusunu sordu: Milletler nasıl zenginleşir?
16 Haziran 1723, İskoç filozof ve ekonomist Adam Smith’in doğum günü olarak kabul edilir. Smith’in kesin doğum tarihi bilinmese de İskoçya’nın Kirkcaldy kentinde 5 Haziran 1723’te vaftiz edildiği kaydedilmiştir. Bu tarih, Gregoryen takvimle 16 Haziran’a denk geldiği için Adam Smith’in doğumu genellikle bugün anılır.
Adam Smith, yalnız “ekonominin babası” diye geçiştirilecek bir isim değildir. Onu önemli yapan şey, paranın, ticaretin ve zenginliğin arkasındaki düzeni anlamaya çalışmasıdır. 18. yüzyıl Avrupa’sında devletler, sömürgeler, ticaret yolları, loncalar, vergiler ve imparatorluk rekabeti üzerinden zenginleşmeye çalışırken Smith çok temel bir soru sordu: Bir ülkenin gerçek zenginliği nereden gelir?
Smith’in cevabı, dönemi için sarsıcıydı. Ona göre zenginlik yalnız kralın hazinesindeki altınla, devletin kasasındaki parayla ya da dış ticaret fazlasıyla ölçülemezdi. Asıl mesele üretim gücü, iş bölümü, emek, uzmanlaşma ve insanların kendi çıkarları doğrultusunda çalışırken toplumsal refaha da katkıda bulunabilmesiydi. Bu düşünceler, 1776’da yayımlanan Milletlerin Zenginliği adlı eserinde sistemli hale geldi. Britannica, bu kitabı ekonomi tarihinin kurucu metinlerinden biri olarak tanımlar.
Smith’in en meşhur kavramlarından biri “görünmez el”dir. Ancak bu kavram çoğu zaman yüzeysel biçimde, “bırakınız yapsınlar” sloganına indirgenir. Oysa Smith’in derdi, ahlaksız ve denetimsiz bir piyasa düzenini kutsamak değildi. Piyasanın nasıl işlediğini, bireysel çıkarın hangi şartlarda toplumsal faydaya dönüşebileceğini ve devletin hangi alanlarda müdahale etmesi gerektiğini anlamaya çalışıyordu.
Nitekim Adam Smith yalnız ekonomist değil, aynı zamanda ahlak filozofuydu. 1759’da yayımladığı Ahlaki Duygular Kuramı, insan davranışını yalnız çıkarla açıklamaz; sempati, adalet, onaylanma arzusu ve vicdan gibi kavramları merkeze alır. Bu yüzden Smith’i soğuk bir piyasa düşünürü gibi anlatmak eksik olur. O, insanın hem çıkar peşinde koşan hem de başkalarının bakışını önemseyen karmaşık bir varlık olduğunu görüyordu.
Smith’in iş bölümü örneği de çok ünlüdür. Bir iğne atölyesini anlatırken, işi küçük parçalara ayırmanın üretimi nasıl olağanüstü artırdığını gösterir. Bu gözlem, sanayi devriminin mantığını önceden haber veren güçlü bir tespittir. Modern fabrikalar, uzmanlaşma, verimlilik, seri üretim ve küresel ticaretin düşünsel köklerinden biri burada bulunur.
Ama Smith’i bugünün sert piyasa ideolojilerine basitçe mal etmek de doğru değildir. O, tekellerden, ayrıcalıklı şirketlerden, piyasanın zengin ve güçlü aktörler tarafından bozulmasından kuşku duyan bir düşünürdü. Devletin adalet, savunma, altyapı ve eğitim gibi alanlarda sorumluluk taşıdığını savunuyordu. Yani Smith’in düşüncesi, “devlet hiç karışmasın” kolaycılığından daha derindir.
Adam Smith’in önemi, modern dünyanın hâlâ onun sorduğu sorularla uğraşmasından gelir: Serbest piyasa nerede fayda üretir, nerede eşitsizlik doğurur? Devlet ekonomiye ne kadar müdahale etmelidir? İnsan yalnız çıkarıyla mı hareket eder? Üretim artışı toplumsal refaha nasıl dönüşür? Zenginlik birkaç elde mi toplanır, yoksa topluma yayılabilir mi?
Bu yüzden 16 Haziran’da Adam Smith’i anmak, yalnız bir ekonomistin doğum gününü hatırlamak değildir. Modern kapitalizmin, serbest piyasa düşüncesinin, devlet-ekonomi ilişkisinin ve refah tartışmalarının başlangıç noktalarından birine dönüp bakmaktır. Smith’in adı bugün hâlâ ya savunuluyor ya eleştiriliyorsa, bunun nedeni çok basittir: O, modern dünyanın para, emek ve özgürlük üzerine kurduğu büyük düzenin temel sorularını herkesten önce sordu.
1815 – Napolyon son kez kazandı, Waterloo’dan önce umutlar Ligny’de yükseldi
16 Haziran 1815’te, Napolyon Bonapart’ın askerî kariyerindeki son zafer olarak kabul edilen Ligny Meydan Muharebesi yaşandı. Belçika’daki Ligny köyü çevresinde yapılan savaşta Napolyon komutasındaki Fransız ordusu, Prusya ordusunu yenilgiye uğrattı. Ancak bu zafer, yalnızca iki gün sonra yaşanacak Waterloo yenilgisini engellemeye yetmedi.
Napolyon, 1814’te tahttan indirilip Elba Adası’na gönderilmişti. Fakat 1815’te adadan kaçtı, Fransa’ya döndü ve kısa sürede yeniden iktidarı ele geçirdi. Tarihe “Yüz Gün” olarak geçen bu dönem, Napolyon’un Avrupa sahnesine son dönüşüydü. Avrupa devletleri ise onun yeniden güçlenmesine izin vermek istemiyordu. İngiltere, Prusya, Avusturya, Rusya ve müttefikleri yeni bir koalisyon kurarak Fransa’ya karşı harekete geçti.
Napolyon’un planı hızlıydı: Müttefik ordular birleşmeden önce onları ayrı ayrı yakalayıp yenmek istiyordu. Belçika’da İngiliz komutan Wellington ile Prusya komutanı Gebhard Leberecht von Blücher’in orduları birbirine yakın konumdaydı. Eğer bu iki ordu birleşirse, Fransızların işi çok zorlaşacaktı. Napolyon bu nedenle ilk darbeyi Prusyalılara indirmeyi hedefledi.
Ligny’de karşı karşıya gelen iki ordu, sert ve kanlı bir savaş verdi. Fransızlar köyleri, tarlaları ve savunma hatlarını adım adım zorladı. Prusyalılar dirençliydi; ancak Napolyon’un merkezden yaptığı baskı ve Fransız topçusunun etkisi sonunda savaşın yönünü değiştirdi. Blücher’in ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Bu, Napolyon’un savaş meydanındaki son büyük başarısı oldu.
Fakat Ligny zaferinin asıl önemi, aynı zamanda onun eksik kalmış bir zafer olmasıdır. Prusya ordusu yenilmişti ama yok edilmemişti. Blücher’in kuvvetleri dağılmadı; düzenli biçimde geri çekildi ve kısa süre içinde toparlandı. Napolyon’un mareşallerinden Grouchy, Prusyalıları takip etmekle görevlendirildi, ancak bu takip Waterloo’nun kaderini değiştirecek ölçüde etkili olmadı.
İki gün sonra, 18 Haziran 1815’te, Napolyon Waterloo’da Wellington’ın ordusuyla karşılaştı. Savaşın kritik anında Blücher’in Prusya kuvvetleri yeniden sahneye çıktı ve Wellington’a destek verdi. Ligny’de tamamen imha edilemeyen Prusya ordusu, Waterloo’da Napolyon’un sonunu hazırlayan güçlerden biri oldu.
Bu nedenle Ligny, tarih kitaplarında garip bir yere sahiptir. Kâğıt üzerinde Napolyon’un zaferidir; fakat stratejik sonuç bakımından büyük bir fırsatın kaçırıldığı savaştır. Napolyon savaş meydanında bir kez daha üstün gelmiş, fakat düşmanını savaş dışı bırakamamıştır. Askerî tarihte bazen bir zaferin yeterince kesin olmaması, birkaç gün sonra büyük bir yenilginin kapısını açabilir.
Ligny Meydan Muharebesi, Napolyon efsanesinin son parıltısıdır. Avrupa’yı yıllarca sarsan büyük komutan, burada son kez galip geldi; ancak bu zaferin ardından artık geri dönüş yoktu. Waterloo, onun imparatorluk hayalinin son noktası olacak, Napolyon bu kez Elba’ya değil, Atlas Okyanusu’ndaki uzak Saint Helena Adası’na gönderilecekti.
1829 – Apaçi direnişinin en unutulmaz liderlerinden Geronimo doğdu
16 Haziran 1829, Apaçi direnişinin en tanınmış isimlerinden Geronimo’nun doğum günü olarak kabul edilir. Doğum adı Goyahkla ya da Goyathlay olarak yazılan Geronimo, Bedonkohe Apaçileri içinde doğdu. Britannica, onun 1829 Haziran’ında, o dönem Meksika sınırları içinde bulunan No-Doyohn Canyon bölgesinde doğduğunu ve Chiricahua Apaçileri içinde öne çıkan bir lider olduğunu belirtir.
Geronimo, Amerikan popüler kültüründe çoğu zaman “savaşçı Kızılderili” kalıbına sıkıştırıldı. Oysa hikâyesi bundan çok daha derindir. O, Meksika ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Apaçi toprakları üzerindeki baskısına karşı direnen, halkının yaşam biçimini ve özgürlüğünü korumaya çalışan bir figürdü. Bu nedenle onu savaşçı diye anlatmak da eksik kalır; Geronimo aynı zamanda halkı için ruhani anlamı olan, karar anlarında izlenen ve etrafında savaşçıları toplayabilen bir liderdi.
Hayatındaki en büyük kırılmalardan biri, ailesinin Meksikalı askerler tarafından öldürülmesiydi. Annesi, eşi ve çocuklarının öldürülmesi Geronimo’yu daha sert bir direniş çizgisine itti. Bu olaydan sonra Geronimo’nun mücadelesi toprak savunmasının yanında kişisel yas, öfke ve intikam duygusuyla da beslendi.
- yüzyılın ikinci yarısında Apaçiler, hem Meksika hem de ABD ordularının baskısıyla karşı karşıyaydı. Toprakları daralıyor, göçebe yaşam biçimleri bozuluyor, rezervasyonlara yerleştirilmeye zorlanıyorlardı. Geronimo ve onunla birlikte hareket eden Apaçi grupları, bu dayatmaya karşı defalarca direndi, kaçtı, geri döndü ve yeniden mücadele etti. Onu efsaneleştiren şey, büyük ordular karşısında uzun süre yakalanamaması ve çöl coğrafyasını olağanüstü iyi kullanmasıydı.
Geronimo’nun son büyük teslimiyeti 1886’da gerçekleşti. History, onun 4 Eylül 1886’da ABD birliklerine teslim olduğunu ve bunun Güneybatı’daki Kızılderili savaşlarının simgesel sonlarından biri olarak görüldüğünü aktarır. Ancak teslimiyet, özgür bir hayatın başlangıcı olmadı. National Archives’a göre Geronimo, hayatının son 23 yılını savaş esiri olarak geçirdi; fuarlarda, törenlerde ve kamu gösterilerinde sergilenmesine izin verildi ama gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşamadı.
Geronimo 1909’da Fort Sill, Oklahoma’da öldü. Arkasında yalnız bir savaş hikâyesi değil, Amerika kıtasında yerli halkların topraklarından edilmesinin, kültürlerinin bastırılmasının ve direnişlerinin ağır hafızasını bıraktı. Onun adı, bugün hâlâ teslim olmayan iradenin sembolü olarak anılır.
16 Haziran’da Geronimo’yu hatırlamak, yalnız ünlü bir Apaçi liderinin doğumunu anmak değildir. Aynı zamanda “medeniyet” adı altında yürütülen yayılmanın, yerli halklar için nasıl bir yıkım anlamına geldiğini de görmektir. Geronimo’nun hayatı, galiplerin tarihinin arkasında kalan yenilmiş ama unutulmamış halkların hikâyesidir.
1858 – John Snow öldü, koleranın sudan yayıldığını gösteren doktor tarihe geçti
16 Haziran 1858’de, İngiliz doktor John Snow Londra’da öldü. Snow, bugün modern epidemiyolojinin kurucularından biri olarak kabul edilir. Onu tıp tarihinde özel yapan şey, yalnız hastaları tedavi etmesi değil, bir salgının kaynağını izleyerek hastalığın nasıl yayıldığını anlamaya çalışmasıydı. Britannica, Snow’u hem anestezi alanının öncülerinden hem de koleranın su yoluyla yayıldığını gösteren hekimlerden biri olarak anlatır.
John Snow’un adı özellikle 1854 Londra kolera salgını ile anılır. O dönemde yaygın inanış, koleranın kötü kokulu hava, yani “miasma” yoluyla yayıldığı yönündeydi. Snow ise bu açıklamadan kuşku duydu. Londra’nın Soho bölgesindeki ölümleri tek tek inceledi, hastaların nerede yaşadığını ve hangi su kaynağını kullandığını araştırdı. Böylece ölümlerin Broad Street’teki bir su pompası çevresinde yoğunlaştığını fark etti.
Bu çalışma, bugünün salgın incelemelerine çok benzeyen bir yöntemdi: Vakaları haritada toplamak, ortak kaynağı bulmak, yayılım örüntüsünü görmek ve müdahale etmek. Snow, bulgularını yerel yöneticilere sundu; Broad Street pompasının kolunun sökülmesi sağlandı. CDC’nin 150. yıl değerlendirmesine göre Snow, ölüm kayıtlarını incelemiş, hane halklarıyla görüşmüş ve ölenlerin büyük bölümünün o pompadan su içtiğini belgelemişti.
Bugünden bakınca bu çok açık görünebilir; fakat 1850’lerde mikrop kuramı henüz genel kabul görmemişti. Snow’un yaptığı şey, laboratuvar mikrobiyolojisinden önce veriye, gözleme ve saha araştırmasına dayanarak halk sağlığı kararı üretmekti. Bu yüzden onun çalışması, yalnız kolera tarihinin değil, modern epidemiyolojinin de başlangıç noktalarından biri sayılır.
John Snow’un tıp tarihindeki diğer önemli yönü ise anestezi alanındaydı. 19. yüzyılın ortasında eter ve kloroform gibi anestezik maddelerin kullanımı yeni yeni gelişiyordu. Snow, bu maddelerin dozunu, etkisini ve güvenli kullanımını sistemli biçimde inceleyen hekimlerden biri oldu. Böylece ameliyatlarda ve doğumlarda ağrının kontrol altına alınması konusunda önemli katkılar yaptı.
Snow’un önemi, hastalığa yalnız bireysel beden üzerinden değil, çevre, altyapı ve toplum üzerinden bakmasındadır. Koleranın kirli suyla ilişkisini göstermesi, şehirlerde temiz su, kanalizasyon ve atık yönetimi gibi konuların doğrudan halk sağlığı meselesi olduğunu ortaya koydu. Bu anlayış, daha sonra büyük şehirlerin su ve kanalizasyon sistemlerinin yenilenmesinde etkili olacak düşünsel zemini güçlendirdi.
John Snow 45 yaşında öldüğünde, çalışmaları kendi döneminde tam anlamıyla hak ettiği kabulü görmemişti. Ancak zaman onu haklı çıkardı. Bugün bir salgının kaynağını bulmak için harita, veri, temas zinciri ve çevresel etkenler kullanılıyorsa, bu yöntemin tarihindeki en güçlü isimlerden biri John Snow’dur.
1884 – İlk modern lunapark treni açıldı, eğlence dünyasında hız çağı başladı
16 Haziran 1884’te, Amerika Birleşik Devletleri’nin New York kentindeki Coney Island’da, modern lunapark trenlerinin öncülerinden kabul edilen Gravity Pleasure Switchback Railway hizmete girdi. LaMarcus Adna Thompson tarafından tasarlanan bu eğlence treni, bugünün dev roller coasterlarıyla kıyaslandığında oldukça yavaştı; ama o dönem için insanların para verip hız ve heyecan deneyimi yaşadığı yeni bir eğlence biçiminin başlangıcıydı.
Coney Island, 19. yüzyılın sonlarında New Yorklular için deniz, kalabalık, gösteri ve eğlenceyle özdeşleşen bir yerdi. Sanayi şehirlerinde çalışan insanlar için hafta sonu eğlencesi giderek büyüyen bir ihtiyaç haline geliyordu. Lunaparklar, tam da bu yeni şehirli hayatın boş zaman kültüründen doğdu.
Thompson’ın eğlence treni bugünkü anlamda keskin virajlı, ters dönen, baş döndüren bir hız makinesi değildi. Yolcular yüksek bir platforma çıkıyor, yerçekimiyle ilerleyen araçlara biniyor ve kısa bir hat üzerinde aşağı doğru süzülüyordu. Hız saatte yaklaşık 6 mil, yani bugünün ölçüsüyle oldukça düşüktü. Fakat mesele yalnız hız değildi; kontrolü kısa süreliğine bırakma, kalabalıkla birlikte heyecan yaşama ve güvenli bir tehlike hissi satın alma fikri yeniydi.
Bu buluş, eğlence sektörünün yönünü değiştirdi. Daha sonra Amerika’da ve Avrupa’da çok daha gelişmiş, daha hızlı ve daha karmaşık eğlence trenleri yapılacaktı. Bugünkü büyük tema parklarının, adrenalin merkezlerinin ve dev roller coaster kültürünün köklerinde Coney Island’daki bu basit ama etkili deneyim vardır.
1888 – Alexander Friedmann doğdu, evrenin genişleyebileceğini matematikle gösterdi
16 Haziran 1888’de, Rus fizikçi, matematikçi ve kozmolog Alexander Friedmann St. Petersburg’da doğdu. Friedmann, modern kozmolojinin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Çünkü 1920’lerin başında, Einstein’ın genel görelilik kuramından yola çıkarak evrenin durağan olmak zorunda olmadığını, genişleyebileceğini ya da büzülebileceğini matematiksel olarak gösterdi.
Friedmann’ın yaşadığı dönemde birçok bilim insanı evreni değişmeyen, sabit ve sonsuz bir düzen gibi düşünüyordu. Einstein bile genel görelilik denklemlerinden durağan bir evren modeli çıkarmaya çalışmıştı. Friedmann ise bu kabule itiraz etti. Denklemleri farklı biçimde ele aldığında, evrenin zamanla değişen dinamik bir yapı olabileceğini gördü.
1922’de yayımladığı çalışmasında Friedmann, Einstein’ın alan denklemlerinin genişleyen evren modellerine de izin verdiğini ortaya koydu. NASA da bu çalışmayı, evren tarihine dair farklı olasılıkları ve evrenin genişleyebileceği fikrini içeren erken bir dönüm noktası olarak anlatır.
Bu fikir ilk anda kolay kabul edilmedi. Einstein, Friedmann’ın sonucuna başlangıçta karşı çıktı; daha sonra hesaplarda hata olmadığını kabul etti. Fakat Friedmann’ın asıl değeri, gözlemsel kanıtlar tam ortaya çıkmadan önce matematiğin gösterdiği ihtimali ciddiye almasıydı. Edwin Hubble’ın galaksilerin bizden uzaklaştığını göstermesi 1929’da gelecekti; Friedmann ise genişleyen evren fikrinin teorik kapısını daha önce açmıştı.
Bugün kozmolojide kullanılan Friedmann denklemleri, evrenin genişlemesini, yoğunluğunu, eğriliğini ve zaman içindeki evrimini anlamada temel araçlardan biridir. Büyük Patlama modeli, genişleyen evren düşüncesi ve modern kozmoloji, Friedmann’ın açtığı bu matematiksel yoldan ilerledi.
Friedmann’ın hayatı çok kısa sürdü. 1925’te, henüz 37 yaşındayken öldü. Ama geride bıraktığı fikir, yüzyılın en büyük bilimsel dönüşümlerinden birinin merkezine yerleşti. Onun çalışması, insanlığın evreni sabit bir sahne gibi değil, doğan, genişleyen, değişen ve geçmişi olan bir yapı gibi düşünmesini sağladı.
1890 – Stan Laurel doğdu, sakar ama zeki komedinin unutulmaz yüzü dünyaya geldi
16 Haziran 1890’da, sinema tarihinin en sevilen komedyenlerinden Stan Laurel İngiltere’nin Ulverston kentinde doğdu. Asıl adı Arthur Stanley Jefferson olan Laurel, daha sonra Oliver Hardy ile birlikte kurduğu ikiliyle dünya çapında tanındı. Laurel ve Hardy, Türkiye’de de yıllarca Laurel ve Hardy, Stan ve Ollie ya da halk arasında Şişman ile Zayıf diye hatırlanan komedi ikilisi olarak sevildi.
Stan Laurel’ın komedisi sadece düşüp kalkma, sakarlık ya da yüz buruşturmadan ibaret değildi. O, sessiz sinema döneminden gelen beden komedisini sesli sinemaya taşıyan ender isimlerden biriydi. İnce yapısı, şaşkın bakışı, ağlamaklı yüz ifadesi ve çocuk saflığı taşıyan tavırlarıyla seyircinin hemen tanıdığı bir karakter yarattı.
Oliver Hardy ile kurduğu ikili, zıtlık üzerine kuruluydu. Hardy iri, ağırbaşlı görünmeye çalışan ama sürekli durumu daha da berbat eden bir karakterdi. Laurel ise saf, dalgın, bazen aptalca görünen ama komedinin asıl ritmini kuran taraftı. Birlikte, gündelik hayatın en basit işlerini bile felakete dönüştüren unutulmaz sahneler yarattılar.
Laurel ve Hardy’nin komedisi bu yüzden evrensel kaldı. Dil bilmeden de anlaşılır; çünkü temelinde beden, ritim, bakış, zamanlama ve insanın beceriksizliği vardır. Bir piyano taşımak, bir evi tamir etmek, bir kapıdan geçmek ya da ciddi görünmeye çalışmak onların elinde büyük bir komediye dönüşebilir.
Stan Laurel aynı zamanda kamera arkasında da güçlü bir yaratıcıydı. Sadece oynayan değil, fikir geliştiren, sahnenin nasıl işleyeceğini düşünen, komedinin matematiğini bilen bir sanatçıydı. Bu yüzden Laurel ve Hardy filmleri, zamanlaması çok iyi kurulmuş sinema komedileridir.
16 Haziran’da Stan Laurel’ı hatırlamak, sinemanın en temiz ve en dayanıklı mizah damarlarından birini hatırlamaktır. Onun yüzündeki şaşkınlık, neredeyse bir asır sonra bile çalışır; çünkü insan, ne kadar modernleşirse modernleşsin, hâlâ bazen en basit işi bile eline yüzüne bulaştıran komik bir varlıktır.
1902 – Barbara McClintock doğdu, “zıplayan genleri” keşfederek genetik biliminin yönünü değiştirdi
16 Haziran 1902’de, Amerikalı genetikçi Barbara McClintock doğdu. 20. yüzyıl genetik biliminin en özgün isimlerinden biri olan McClintock, mısır bitkisi üzerinde yaptığı çalışmalarla genlerin sanıldığı kadar sabit ve değişmez olmadığını gösterdi. Onun keşfi, daha sonra “zıplayan genler” olarak da bilinen hareketli genetik elementler ya da transpozonlar kavramının temelini oluşturdu.
McClintock, mikroskop başında mısır kromozomlarını inceleyerek çalışıyordu. Mısır tanelerindeki renk değişimleri, lekeler ve desenler onun için genetik düzenin nasıl işlediğini gösteren ipuçlarıydı. Bugün basit gibi görünen bu gözlemler, o dönemin genetik anlayışını sarsacak kadar ileri sonuçlara götürdü.
O yıllarda genler çoğunlukla kromozomlar üzerinde sabit noktalarda duran birimler gibi düşünülüyordu. McClintock ise bazı genetik unsurların yer değiştirebildiğini, başka genlerin çalışmasını açıp kapatabildiğini ve kalıtımın tahmin edilenden daha dinamik bir sistem olduğunu ortaya koydu. Nobel Komitesi de 1983 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nün ona “hareketli genetik elementleri keşfi” nedeniyle verildiğini açıklar.
Bu keşif ilk ortaya atıldığında hemen anlaşılmadı. Hatta McClintock’un çalışmaları uzun süre bilim çevrelerinde yeterince karşılık bulmadı. Çünkü anlattığı şey, dönemin yerleşik genetik modelinden daha karmaşık ve daha esnekti. McClintock, verilerini yayımlamaya devam etmekte isteksizleşti; ama araştırmalarını bırakmadı. Sessiz, inatçı ve bağımsız bir bilim hayatı sürdürdü.
Zaman onu haklı çıkardı. Moleküler biyoloji geliştikçe ve DNA’nın yapısı daha iyi anlaşıldıkça, McClintock’un yıllar önce mısır bitkisinde gördüğü hareketli genetik elementlerin yalnız bitkilerde değil, mikroorganizmalarda, hayvanlarda ve insanda da bulunduğu ortaya çıktı. Nobel basın açıklamasında da bu keşfin biyolojik ve tıbbi öneminin ancak sonraki yıllarda tam olarak anlaşıldığı vurgulanır.
McClintock’un hikâyesi, bilimde erken haklı çıkmanın her zaman erken kabul görmek anlamına gelmediğini gösterir. O, kalabalık laboratuvar ekiplerinin, büyük unvan yarışlarının ya da hızlı şöhretin insanı değildi. Kendi gözlemine, deneyine ve sezgisine güvenen, yalnız çalışmayı bilen, sabırlı bir bilim insanıydı.
1983’te Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü tek başına kazandı. Bu da onu, Nobel’in bu dalında ödülü paylaşmadan alan çok az sayıdaki bilim insanından ve kadın bilimciler içinde en özel figürlerden biri yaptı.
16 Haziran’da Barbara McClintock’u hatırlamak, genetik biliminin en temel kabullerinden birini değiştiren, ama bunu yıllarca sabırla ve çoğu zaman yalnız kalarak savunan bir zihni hatırlamaktır. McClintock’un mısır tanelerinde gördüğü küçük renk değişimleri, sonunda canlılığın genetik diline dair büyük bir gerçeği ortaya çıkardı.
1903 – Ford Motor Company kuruldu, otomobil zenginlerin oyuncağı olmaktan çıkmaya başladı
16 Haziran 1903’te, Henry Ford ve ortakları tarafından Ford Motor Company kuruldu. Bu şirket, yalnız otomobil üreten yeni bir sanayi girişimi değildi; 20. yüzyılın üretim biçimini, işçi düzenini, şehirleri ve insanların gündelik hayatını değiştirecek büyük bir dönüşümün başlangıcıydı.
Otomobil, Ford’dan önce de vardı. 19. yüzyılın sonlarında Avrupa ve Amerika’da motorlu araçlar üretiliyor, zenginler ve meraklılar bu yeni makineleri kullanıyordu. Ancak otomobil pahalı, arızaya açık ve sınırlı sayıda insanın ulaşabildiği bir lükstü. Henry Ford’un asıl hedefi ise otomobili yalnız seçkinlerin değil, sıradan çalışan insanların da satın alabileceği bir araç haline getirmekti.
Ford Motor Company’nin kuruluşu bu bakımdan büyük bir fikrin kurumsal başlangıcıydı. Henry Ford, daha önce de otomobil girişimlerinde bulunmuş ama istediği sonucu alamamıştı. 1903’te kurulan şirket, onun üretim, fiyat ve pazar konusundaki ısrarını hayata geçireceği yapı oldu. İlk otomobillerden sonra şirket kısa sürede büyüdü ve Ford adı Amerikan sanayisinin en güçlü markalarından biri haline geldi.
Ford’un asıl devrimi birkaç yıl sonra Model T ile geldi. 1908’de piyasaya çıkan Model T, sağlam, görece ucuz ve kullanımı kolay bir otomobil olarak tasarlandı. Kırsalda yaşayanlardan şehirli çalışanlara kadar geniş bir kesime hitap etti. Ford’un amacı, otomobili karmaşık bir zenginlik göstergesi olmaktan çıkarıp günlük hayatın pratik bir parçası yapmaktı.
Bu hedefe ulaşmanın yolu yalnız iyi bir otomobil üretmekten geçmiyordu. Asıl mesele, otomobili çok sayıda ve düşük maliyetle üretebilmekti. Ford, hareketli montaj hattı ve seri üretim tekniklerini geliştirerek sanayi tarihinde yeni bir dönem açtı. İşin küçük parçalara bölünmesi, parçaların standartlaştırılması ve üretim hattının hızlandırılması sayesinde otomobil üretimi çok daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle yapılabilir hale geldi.
Bu sistem, yalnız otomobil sektörünü değil, bütün modern endüstriyi etkiledi. 20. yüzyıl boyunca beyaz eşya, elektronik, silah, makine ve pek çok tüketim ürünü, Ford’un yaygınlaştırdığı seri üretim mantığından beslendi. “Fordizm” adı verilen bu üretim modeli, fabrikaların çalışma düzeninden işçi ücretlerine, tüketim kültüründen şehir planlamasına kadar geniş bir alanı etkiledi.
Elbette Ford’un mirası yalnız parlak bir ilerleme hikâyesi değildir. Seri üretim işçilere düzenli ücret ve kitlesel tüketim imkânı sağlarken, aynı zamanda tekdüze, yorucu ve sıkı denetlenen bir çalışma düzeni de yarattı. Ford fabrikaları, modern sanayinin hem verimlilik hem yabancılaşma yüzünü gösteren simgelerden biri oldu.
Ford Motor Company’nin kuruluşu, otomobili ayrıcalıklı bir azınlığın lüksünden çıkarıp kitlelerin ulaşım aracına dönüştüren sürecin başlangıcı oldu. Bu süreç, yalnız yolları değil, şehirleri, aile hayatını, tatil alışkanlıklarını, ticareti ve modern dünyanın hız duygusunu da değiştirdi.
1903 – Pepsi-Cola tescillendi, eczane tezgâhından çıkan içecek dünya markasına dönüştü
16 Haziran 1903’te, bugün dünyanın en bilinen içecek markalarından biri olan Pepsi-Cola, marka ve amblemiyle birlikte tescil edildi. Kuzey Carolina’da eczacı Caleb Bradham tarafından geliştirilen bu içecek, başlangıçta büyük bir küresel şirketin ürünü değil, bir eczane tezgâhında satılan ferahlatıcı bir karışımdı.
Pepsi’nin hikâyesi 1890’ların sonunda başladı. Caleb Bradham, New Bern kentindeki eczanesinde müşterilerine sindirime yardımcı olduğu düşünülen, gazlı ve aromalı bir içecek hazırlıyordu. İlk adı “Brad’s Drink” olan bu içecek, daha sonra Pepsi-Cola adını aldı. “Pepsi” adının, sindirimle ilgili “dispepsi” kelimesini çağrıştırdığı kabul edilir; çünkü dönemin birçok gazlı içeceği, sağlık ve sindirim iddiasıyla da pazarlanıyordu.
- yüzyılın başında gazlı içecekler, eczanelerde ve soda çeşmelerinde hızla popülerleşiyordu. İnsanlar bu içecekleri hem serinlemek hem de modern şehir hayatının yeni tüketim alışkanlıklarından biri olarak tercih ediyordu. Pepsi-Cola da bu yeni dünyanın ürünlerinden biri olarak doğdu.
Marka ve amblemin tescillenmesi, küçük bir yerel içeceğin ticari kimlik kazanması açısından önemliydi. Çünkü artık Pepsi-Cola; adı, logosu ve pazarlama gücü olan bir markaydı. Bu adım, ürünün şişelenerek daha geniş pazarlara yayılmasının ve zamanla ulusal bir içecek haline gelmesinin önünü açtı.
Pepsi’nin yolu elbette düz ve kolay olmadı. Şirket, özellikle Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki şeker fiyatları ve ekonomik dalgalanmalar nedeniyle ciddi krizler yaşadı; hatta iflas noktasına geldi. Ancak marka zaman içinde yeniden toparlandı ve özellikle Coca-Cola ile girdiği rekabet sayesinde dünya içecek pazarının en güçlü oyuncularından biri haline geldi.
Pepsi-Cola’nın büyümesinde reklamcılık da büyük rol oynadı. 20. yüzyıl boyunca marka; gençlik, eğlence, müzik, spor ve popüler kültürle kendini ilişkilendirdi. Televizyon reklamları, ünlü isimlerle yapılan kampanyalar ve “Pepsi kuşağı” gibi sloganlar, içeceği yaşam tarzı imajı taşıyan bir marka haline getirdi.
Bu yönüyle Pepsi’nin tarihi, modern tüketim kültürünün de tarihidir. Bir eczacının hazırladığı yerel içecek, marka tescili, ambalaj, reklam, dağıtım ağı ve küresel pazarlama sayesinde dünyanın dört bir yanında tanınan bir ürüne dönüştü. Bugün Pepsi denince akla aynı zamanda Coca-Cola ile süren büyük marka rekabeti, reklam tarihi ve küresel tüketim kültürü gelir.
1904 – Bir roman tek bir günü ölümsüzleştirdi, 16 Haziran “Ulysses Günü” oldu
16 Haziran 1904, dünya edebiyatının en ünlü günlerinden biri haline geldi. Çünkü İrlandalı yazar James Joyce, başyapıtı Ulysses romanında bütün hikâyeyi Dublin’de geçen tek bir güne, 16 Haziran 1904’e yerleştirdi. Bugün, romanın başkişilerinden Leopold Bloom’un adından hareketle Bloomsday olarak anılıyor.
Ulysses, sıradan bir olay örgüsüne sahip kolay bir roman değildir. Bir adamın şehirde dolaşması, insanlarla karşılaşması, yemek yemesi, düşünmesi, hatırlaması ve eve dönmesi üzerinden modern insanın zihnini anlatır. Joyce, büyük kahramanlıkları değil, gündelik hayatın içindeki küçük ayrıntıları edebiyatın merkezine taşır.
Bu yüzden 16 Haziran’ın edebiyat tarihinde özel bir anlamı vardır. Normalde tarihî günler savaşlarla, krallarla, devrimlerle, icatlarla anılır. Bloomsday ise bir roman kahramanının şehirde geçirdiği günün, gerçek dünyada kutlanmasıdır. Dublin’de insanlar dönemin kıyafetlerini giyer, romandaki mekânları gezer, okuma etkinliklerine katılır ve Joyce’un karakterlerinin izini sürer.
Bir roman, bir şehri ve bir günü öyle güçlü anlatmıştır ki, insanlar yıllar sonra o günü gerçek bir bayram gibi kutlamaya başlamıştır. Yani burada yalnız edebiyat değil, edebiyatın şehir hafızasına dönüşmesi söz konusudur.
Bloomsday’in ilginç tarafı, Ulysses’in zor bir roman olmasına rağmen kutlamasının oldukça canlı, renkli ve popüler olmasıdır. Kitabı okumamış insanlar bile Dublin’deki yürüyüşlere, kostümlü etkinliklere ve Joyce turlarına katılabilir. Böylece ağır modern edebiyat, sokak kültürüyle birleşir.
16 Haziran 1904’ün önemi de burada yatar. Joyce, tek bir günü alıp insan zihninin, şehrin, aşkın, yalnızlığın, siyasetin, bedenin ve hafızanın büyük sahnesine dönüştürdü. Bugün Bloomsday, edebiyatın bazen takvimdeki sıradan bir günü bile dünyaca bilinen bir kültür olayına çevirebileceğini gösterir.
1911 – IBM’in temeli atıldı, bilgi ve veri çağının devlerinden biri doğdu
16 Haziran 1911’de, daha sonra IBM adını alacak olan Computing-Tabulating-Recording Company, kısa adıyla CTR kuruldu. Şirket, saat kayıt sistemleri, tartı makineleri ve delikli kartlarla veri işleyen tablolama makineleri üreten farklı firmaların birleşmesiyle ortaya çıktı. IBM’in kendi tarihçesi, Charles Ranlett Flint’in 1911’de bu birleşmeyi tamamladığını ve CTR’nin daha sonra IBM’e dönüşeceğini aktarır.
Bugün IBM denince akla bilgisayarlar, büyük veri sistemleri, kurumsal teknoloji, yapay zekâ ve bilişim tarihi gelir. Ancak şirketin kökleri kişisel bilgisayar çağından çok daha eskiye uzanır. CTR’nin ilk işi, insanların çalışma saatlerini, tartım işlemlerini ve büyük miktarda bilgiyi daha düzenli biçimde kaydetmeye yarayan makineler üretmekti.
Bu nokta önemlidir; çünkü veri çağı internetle başlamadı. Devletlerin nüfus sayımı yapması, şirketlerin çalışanlarını takip etmesi, bankaların hesap tutması, fabrikaların üretimi ölçmesi ve kurumların büyük kayıtları yönetmesi ihtiyacı, bilgisayar çağından önce de vardı. IBM’in kökü, işte bu bilgiyi mekanik ve daha sonra elektronik yöntemlerle düzenleme arayışına dayanır.
IBM, 20. yüzyıl boyunca büyük şirketlerin, devlet kurumlarının, bankaların, araştırma merkezlerinin ve uzay programlarının teknoloji altyapısında önemli rol oynadı. Ana bilgisayarlar, veri işleme sistemleri ve kurumsal bilişim alanında uzun süre dünyanın en güçlü markalarından biri oldu.
Şirketin tarihi aynı zamanda teknolojinin nasıl değiştiğini de gösterir. Başlangıçta delikli kartlar ve mekanik makineler vardı; sonra büyük bilgisayarlar, ardından kişisel bilgisayarlar, sunucular, yazılım, bulut sistemleri ve yapay zekâ geldi. IBM, bütün bu dönüşümlerin içinde zaman zaman gerilese de teknoloji tarihinin ana aktörlerinden biri olarak kaldı.
16 Haziran 1911’de atılan temel, modern dünyanın bilgiye, kayda, ölçüme ve veriye dayanarak yönetilmesinin erken adımlarından biridir. Bugün her şeyin sayıya, veriye ve algoritmaya dönüştüğü bir çağda yaşıyorsak, bu yolun taşlarından biri CTR’nin, yani IBM’in doğuşuyla döşenmiştir.
1919 – Merzifon’da işgal protestosu yapıldı, Anadolu’nun tepki sesi Amasya’dan İstanbul’a ulaştı
16 Haziran 1919’da, Amasya’ya bağlı Merzifon’da İzmir’in işgalini protesto eden büyük bir miting düzenlendi. I. Dünya Savaşı’nın ardından İngiliz işgali altına giren Merzifon’da yapılan bu toplantı, Anadolu’da işgallere karşı yükselen millî tepkinin önemli örneklerinden biri oldu.
1919 yılı, Osmanlı Devleti için ağır bir çöküş ve belirsizlik yılıydı. Mondros Mütarekesi’nin ardından İtilaf Devletleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerine asker çıkarmış, Osmanlı yönetimi ise bu gelişmeler karşısında etkili bir direnç gösterememişti. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesi ise Anadolu’da büyük bir kırılma yarattı.
İzmir’in işgali yalnız Ege bölgesini değil, bütün Anadolu’yu sarstı. İstanbul’dan Erzurum’a, Balıkesir’den Amasya’ya kadar farklı yerlerde mitingler düzenlendi, protesto telgrafları çekildi, Müdafaa-i Hukuk fikri güç kazandı. Merzifon’daki 16 Haziran mitingi de bu dalganın bir parçasıydı.
Merzifon’un durumu ayrıca dikkat çekiciydi. Kent, 1919 baharında İngiliz askerlerinin bulunduğu, güvenlik ve siyasal gerilimin yüksek olduğu bir yerdi. Böyle bir ortamda halkın İzmir’in işgalini protesto etmek için bir araya gelmesi, işgal altındaki Anadolu’da millî bilincin güçlenmeye başladığını gösteren cesur bir adımdı.
O sırada Mustafa Kemal Paşa Amasya’daydı. Samsun’a çıktıktan sonra Havza üzerinden Amasya’ya geçmiş, işgallere karşı Anadolu’nun örgütlü tepki vermesi gerektiğini savunmuştu. Merzifon’daki miting de bu genel hareketlenmenin içinde değerlendirilmelidir. Mustafa Kemal Paşa’nın bu olayı Harbiye Nezareti’ne bildirmesi, Anadolu’daki protestoların İstanbul yönetimine duyurulması bakımından önemlidir.
Bu miting, Amasya Tamimi’ne giden günlerin atmosferini de anlatır. Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, birkaç gün sonra 22 Haziran 1919’da yayımlanacak Amasya Tamimi’nde “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” diyeceklerdi. Merzifon’daki protesto, bu sözün toplumsal zeminini gösteren olaylardan biridir.
1919 – Yörük Ali Efe Malgaç baskınını yaptı, Ege’de silahlı direnişin sesi yükseldi
16 Haziran 1919’da, Millî Mücadele’nin Batı Anadolu’daki ilk önemli silahlı direnişlerinden biri yaşandı. Yörük Ali Efe ve arkadaşları, Aydın’ın Sultanhisar ilçesi yakınlarındaki Malgaç Köprüsü civarında bulunan Yunan müfrezesine baskın düzenledi. Tarihe Malgaç Baskını olarak geçen bu olay, Ege’de Yunan işgaline karşı örgütlenen efelerin ve Kuva-yı Milliye güçlerinin moralini yükseltti.
15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi, Batı Anadolu’da büyük bir sarsıntı yaratmıştı. İşgal kısa sürede İzmir çevresinden Aydın, Nazilli, Manisa ve çevre ilçelere doğru yayıldı. Osmanlı ordusu Mondros Mütarekesi sonrasında büyük ölçüde etkisiz bırakılmıştı; merkezî otorite zayıftı. Bu ortamda yerel direniş grupları, efeler, zeybekler ve gönüllüler Kuva-yı Milliye adı verilen halk direnişinin temelini oluşturmaya başladı.
Yörük Ali Efe de bu dönemin en dikkat çekici isimlerinden biriydi. Aydın yöresinde tanınan bir efe olan Yörük Ali, işgalin ardından silahlı direnişe katıldı. Onun ve arkadaşlarının amacı, Yunan birliklerine karşı yalnız askerî bir darbe vurmak değil, bölgede “işgale karşı direnilebilir” duygusunu güçlendirmekti.
Malgaç Baskını bu bakımdan sembolik değeri yüksek bir eylemdi. Yörük Ali Efe’nin öncülüğündeki grup, Yunan kuvvetlerinin kullandığı demiryolu hattı üzerindeki Malgaç Köprüsü yakınlarında konuşlanan müfrezeyi hedef aldı. Baskın ani ve etkili oldu. Yunan birliği ağır kayıp verdi; köprü ve hat üzerinde de tahribat yapılarak işgal kuvvetlerinin ulaşım ve haberleşme imkânları daraltıldı.
Bu baskın, askerî ölçekte büyük bir meydan savaşı değildi; ancak psikolojik etkisi çok büyüktü. Çünkü İzmir’in işgalinden sonra halkın önemli bir bölümü korku, belirsizlik ve çaresizlik içindeydi. Malgaç’ta elde edilen başarı, Yunan ordusunun yenilmez olmadığını gösterdi. Bu haber, Aydın ve çevresinde direniş fikrini güçlendirdi.
Malgaç Baskını aynı zamanda Kuva-yı Milliye savaş tarzını da anlatır. Düzenli ordu henüz kurulmamışken, yerel gruplar ani baskınlar, sabotajlar, köprü ve demiryolu hedefleri, küçük birliklere yapılan saldırılarla işgal kuvvetlerini yıpratmaya çalışıyordu. Bu yöntemler, Batı Anadolu’da direnişin ayakta kalmasını sağladı.
Yörük Ali Efe’nin adı, bu baskından sonra daha geniş bir şöhret kazandı. Halk arasında cesareti, atılganlığı ve işgale karşı tavrıyla anlatılan bir direniş kahramanına dönüştü. Daha sonra Aydın ve çevresindeki Kuva-yı Milliye hareketinde etkili olmaya devam etti.
1920 – Yara bandı icat edildi, küçük kesikler için evlere pratik bir çözüm girdi
16 Haziran 1920’de Amerikalı Earle Dickson, günlük hayatın en basit ama en kullanışlı sağlık ürünlerinden biri olan, küçük kesik ve yaralanmaları kolayca kapatmaya yarayan yara bandı fikrini geliştirdi. Bugün neredeyse her evde, çantada, arabada ya da ilk yardım kutusunda bulunan yara bandı, aslında çok gündelik bir ihtiyaçtan doğdu.
Earle Dickson, Johnson & Johnson şirketinde çalışan genç bir satın alma görevlisiydi. Eşi Josephine, ev işleri sırasında sık sık elini kesiyor ya da yakıyordu. O dönemde küçük bir yarayı kapatmak için gazlı bez ve yapışkan bant ayrı ayrı kullanılıyordu. Bu yöntem hem zahmetliydi hem de kişinin kendi yarasını tek başına sarması kolay değildi.
Dickson, eşinin bu sorununu çözmek için basit ama akıllı bir yöntem düşündü. Yapışkan cerrahi bandın üzerine küçük gazlı bez parçaları yerleştirdi, bunların üstünü koruyucu bir kumaşla örttü. Böylece gerektiğinde kolayca kesilip yaranın üzerine yapıştırılabilecek hazır bir küçük pansuman ortaya çıktı.
Bu fikir, ilk bakışta çok basit görünüyordu. Fakat asıl önemi de buradaydı. Modern hayatta bazı buluşlar büyük makineler, laboratuvarlar ya da karmaşık teorilerden değil, evde yaşanan küçük sorunlara bulunan pratik çözümlerden doğar. Yara bandı da böyle bir icattı: Küçük yaraları hızla kapatmak, mikroplardan korumak ve günlük hayata devam etmeyi kolaylaştırmak için geliştirildi.
Johnson & Johnson, Dickson’ın fikrini değerlendirdi ve ürün zamanla Band-Aid adıyla piyasaya çıktı. İlk yıllarda satışlar çok yüksek değildi; çünkü insanlar bu yeni ürünün ne kadar pratik olduğunu henüz bilmiyordu. Ancak ürün geliştirilip kullanımı kolaylaştıkça yara bandı kısa sürede yaygınlaştı.
Yara bandının başarısı, ilk yardım anlayışındaki değişimi de gösterir. Artık küçük kesikler için mutlaka bir başkasının yardımıyla gazlı bez sarmak gerekmiyordu. İnsanlar evde, okulda, iş yerinde ya da yolculukta küçük yaralara hızlıca müdahale edebiliyordu. Bu da hijyen, pratiklik ve kişisel bakım açısından önemli bir kolaylık sağladı.
Zamanla yara bandı, gündelik hayatın sıradan ama vazgeçilmez eşyalarından biri haline geldi. Çocukların dizindeki sıyrıklardan mutfak kazalarına, spor yaralanmalarından küçük kesiklere kadar milyonlarca insan bu küçük bantlarla tanıştı. Hatta renkli, desenli ve çocuklara özel tasarımlarıyla yara bandı, korkutucu bir yaralanma anını daha katlanabilir hale getiren bir nesneye dönüştü.
1932 – Nazi milislerinin yasağı kaldırıldı, Almanya sokaklarında şiddetin önü açıldı
16 Haziran 1932’de, Almanya’da Nazi Partisi’nin yarı askerî örgütleri olan SA ve SS üzerindeki hükümet yasağı kaldırıldı. Bu karar, Weimar Cumhuriyeti’nin son aylarında demokrasinin nasıl adım adım zayıflatıldığını gösteren kritik gelişmelerden biriydi. Çünkü yasak kalkınca Nazi hareketi, yalnız sandıkta değil, sokakta da çok daha rahat güç göstermeye başladı.
SA, yani Sturmabteilung, Nazi Partisi’nin sokak gücüydü. Kahverengi gömlekleriyle tanınan bu birlikler, mitinglerde güvenlik sağlamakla kalmıyor; siyasi rakiplere, özellikle sosyal demokratlara, komünistlere, sendikacılara ve Yahudilere karşı şiddet uyguluyordu. SS ise başlangıçta Hitler’in koruma birliği olarak doğmuş, zamanla Nazi rejiminin en korkunç örgütlerinden birine dönüşecek yapının çekirdeğini oluşturmuştu.
1932 baharında Almanya büyük bir siyasal kriz içindeydi. Ekonomik bunalım, işsizlik, sokak çatışmaları ve hükümetlerin zayıflığı Weimar demokrasisini çökme noktasına getirmişti. Şansölye Heinrich Brüning hükümeti, Nisan 1932’de artan siyasi şiddet nedeniyle SA ve SS’i yasaklamıştı. Ama bu yasak uzun sürmedi.
Haziran 1932’de Franz von Papen’in başbakanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Papen, parlamentoda güçlü desteği olmayan muhafazakâr bir siyasetçiydi. İktidarda kalabilmek ve Nazi Partisi’nin desteğini ya da en azından hoşgörüsünü alabilmek için Hitler’e bazı tavizler verdi. Bunların en önemlilerinden biri, SA ve SS yasağının kaldırılmasıydı. Papen hükümeti 16 Haziran’da bu yasağı kaldırarak Nazi örgütlerinin yeniden açıkça faaliyet göstermesine izin verdi.
Bu kararın sonuçları kısa sürede görüldü. Almanya’da seçim kampanyası zaten gergin bir ortamda yürüyordu. SA ve SS’in yeniden sokağa dönmesiyle siyasi şiddet daha da arttı. Nazi yürüyüşleri, karşıt gruplarla çatışmalar, saldırılar ve gözdağı eylemleri, demokrasinin normal işleyişini neredeyse imkânsız hale getirdi.
Yasağın kaldırılması, yalnız güvenlik açısından değil, siyasal meşruiyet açısından da tehlikeliydi. Devlet, şiddet üreten bir örgütlenmeyi sınırlamak yerine, onu yeniden kamusal alana salmış oldu. Bu, Nazi Partisi’ne “meşru siyasal aktör” görüntüsü kazandırırken, aynı zamanda rakiplerini korkutma ve sindirme imkânı verdi.
Birkaç hafta sonra, 31 Temmuz 1932 seçimlerinde Nazi Partisi Reichstag’daki en büyük parti haline geldi. Bu yükselişin tek nedeni SA ve SS’in serbest bırakılması değildi; ekonomik kriz, siyasal kutuplaşma ve Weimar sisteminin zayıflığı da belirleyiciydi. Ancak yarı askerî örgütlerin yeniden serbestçe çalışması, Nazi hareketinin güç gösterisini büyüttü ve sokak baskısını artırdı.
16 Haziran 1932 kararı, demokrasilerin yalnız darbelerle değil, bazen “taviz” gibi görünen küçük adımlarla da yıkılabileceğini gösterir. Papen ve çevresi, Nazileri kontrol edebileceklerini sandı. Oysa Nazi hareketine açılan her alan, birkaç ay sonra Almanya’yı çok daha karanlık bir rejime yaklaştırdı.
1950 – Ezanın yeniden Arapça okunmasının yolu açıldı, Türkiye’de din ve siyaset tartışması yeni bir döneme girdi
16 Haziran 1950’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, ezanın Arapça okunmasına yönelik yasağı kaldıran düzenlemeyi kabul etti. Böylece 1932’den beri Türkçe okunan ezan, yeniden Arapça okunabilir hale geldi. Bu karar, Demokrat Parti iktidarının ilk büyük sembolik adımlarından biri oldu ve Türkiye’de din, devlet, laiklik ve siyaset ilişkileri açısından uzun süre tartışılacak bir dönüm noktası olarak tarihe geçti.
Cumhuriyet’in erken döneminde ibadet diline ilişkin düzenlemeler, dinî hayatın millîleşmesi ve halkın dinî metinleri anlaması düşüncesiyle gündeme gelmişti. 1932’den itibaren ezan Türkçe okunmaya başlandı. “Tanrı uludur” sözleriyle başlayan Türkçe ezan, dönemin devlet anlayışında dinî ritüelin Türkçeleştirilmesi ve toplumun modernleşme projesiyle uyumlu hale getirilmesi çabasının bir parçasıydı.
Ancak bu uygulama toplumun her kesiminde aynı karşılığı bulmadı. Bazı çevreler Türkçe ezanı Cumhuriyet’in millîleşme ve sadeleşme hamlesi olarak savunurken, geniş muhafazakâr kesimler açısından bu değişiklik dinî geleneğe müdahale olarak görüldü. Ezanın Arapça okunması, yalnız bir dil meselesi değil, İslam dünyasıyla kurulan tarihî ve sembolik bağın devamı olarak kabul ediliyordu.
1950 seçimleriyle iktidara gelen Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin uzun tek parti döneminden sonra toplumdaki değişim taleplerini temsil ettiğini söylüyordu. Adnan Menderes liderliğindeki yeni iktidar, ekonomik vaatlerinin yanında dinî alandaki bazı sınırlamaları gevşetme yönünde de adımlar attı. Arapça ezan yasağının kaldırılması, bu çizginin en görünür ve en çok yankı uyandıran kararı oldu.
TBMM’de kabul edilen düzenleme, ezanın Arapça okunmasını yasaklayan hükmü kaldırdı. Böylece ezanın hangi dilde okunacağına ilişkin cezai yaptırım ortadan kalktı. Uygulamada ise kısa sürede camilerde ezan yeniden Arapça okunmaya başladı. Karar, Demokrat Parti tabanında büyük memnuniyet yarattı ve iktidarın halkın dinî hassasiyetlerine kulak verdiği mesajı olarak görüldü.
16 Haziran 1950 kararı, Türkiye’de laiklik anlayışının nasıl yorumlanacağına dair tartışmaları yeniden açtı. Bir kesim için bu karar, din ve vicdan özgürlüğü adına atılmış doğal bir adımdı. Başka bir kesim için ise Cumhuriyet’in erken dönem reformlarından geri dönüş anlamı taşıyordu.
Arapça ezanın geri dönüşü, Demokrat Parti’nin siyasal kimliğinde de güçlü bir sembole dönüştü. İktidar, kendisini halkın değerleriyle devlet arasındaki mesafeyi azaltan bir güç olarak sundu. Muhalifleri ise bu adımı, dinin siyasette etkili bir araç haline gelmesinin başlangıç işaretlerinden biri olarak değerlendirdi.
Bugünden bakıldığında bu karar, Türkiye siyasi tarihinin en çok hatırlanan kültürel kırılmalarından biridir. Ezanın dili üzerinden yapılan tartışma, aslında devletin dine nasıl yaklaşacağı, halkın dinî taleplerinin siyasette nasıl temsil edileceği ve laikliğin toplumla nasıl ilişki kuracağı sorularını gündeme getirdi.
1952 – Osmanlı hanedanının kadınlarına dönüş izni çıktı, sürgündeki sultanlar yıllar sonra vatana kavuştu
16 Haziran 1952’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı hanedanı üyelerinin sürgünüyle ilgili önemli bir değişiklik yaptı. 1924’te yurt dışına çıkarılan hanedanın kadın üyelerine ve bazı çocuklarına Türkiye’ye dönebilme yolu açıldı. Böylece padişah kızları, torunları, hanımsultanlar ve sultanzadeler için yaklaşık 28 yıllık sürgün hayatı kısmen sona erdi.
Osmanlı hanedanı, hilafetin kaldırılmasının ardından 1924’te Türkiye dışına çıkarılmıştı. Cumhuriyet yönetimi, yeni rejimin güvenliği ve monarşi ihtimalinin kesin biçimde ortadan kaldırılması için hanedan üyelerinin ülkede kalmasını sakıncalı görmüştü. Bu karar yalnız eski padişahları ya da şehzadeleri değil, kadınları, çocukları ve yaşlıları da kapsıyordu.
Sürgün, hanedan mensupları için çoğu zaman ağır şartlarda geçti. Bir zamanların saray çevresinde doğmuş kadınları, Avrupa’da, Ortadoğu’da ya da Mısır’da yeni hayatlar kurmak zorunda kaldı. Bazıları ekonomik sıkıntılar yaşadı, bazıları akrabalarının yanında kaldı, bazıları evliliklerle başka ülkelerin aristokrat çevrelerine karıştı. Ancak Türkiye’ye dönüş yasağı, hepsi için ortak bir kopuş anlamına geliyordu.
1952’de çıkarılan düzenleme, bu yasağı tamamen kaldırmadı. Osmanlı hanedanının erkek üyeleri ve erkek soyundan gelen erkek çocuklar için dönüş yasağı devam etti. Fakat hanedanın kadın üyeleri ve bu kapsam dışında kalan bazı aile fertleri için Türkiye’ye gelme ve vatandaşlık hakkı elde etme imkânı doğdu. Bu yüzden karar, tam bir af değil, sınırlı ve cinsiyete göre ayrılmış bir dönüş izniydi.
Bu haktan yararlanabilecekler arasında son padişah Vahdeddin’in kızları Ulviye Sultan ve Sabiha Sultan, II. Abdülhamid’in kızları Naile Sultan, Fatma Şadiye Sultan ve Ayşe Sultan, Enver Paşa’nın eşi olarak da bilinen Naciye Sultan, son halife Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürrüşehvar Sultan ve torunu Neslişah Sultan gibi isimler vardı. Her birinin hikâyesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin yalnız siyasi değil, insani bir kopuş da yarattığını gösterir.
Bu dönüşlerin en dokunaklı anlatımlarından biri Sabiha Sultan’a aittir. Vahdeddin’in kızı olan Sabiha Sultan, yıllar sonra Türkiye’ye döndüğünde, “1924 yılında bir genç kadın olarak memleketten ayrıldım. 1952’de ak saçlı bir büyükanne olarak döndüm” anlamına gelen sözlerle sürgünün kişisel yükünü anlatmıştı. Bu cümle, 1952 kararının yalnız bir kanun değişikliği olmadığını, yarım kalmış hayatların ve gecikmiş kavuşmaların tarihi olduğunu gösterir.
Hanedan kadınlarının dönüşü, dönemin Türkiye’sinde merak ve ilgiyle karşılandı. Gazeteler, yıllar sonra İstanbul’a gelen sultanların gelişlerini haberleştirdi. Bir zamanlar sarayla, imparatorlukla ve saltanatla anılan bu kadınlar artık yeni Cumhuriyet’in yurttaşlık düzeni içinde, çoğu zaman sessiz ve sade hayatlara dönüyordu.
Bu gelişme, Türkiye’nin çok partili hayata geçtiği dönemin atmosferiyle de ilişkilidir. 1950’de Demokrat Parti iktidara gelmiş, geçmişle ve toplumun farklı hassasiyetleriyle daha yumuşak bir ilişki kurma iddiasını öne çıkarmıştı. Ezanın yeniden Arapça okunmasının önünün açılması gibi, hanedan kadınlarına dönüş izni de erken Cumhuriyet döneminin bazı sert uygulamalarını gevşeten sembolik adımlardan biri olarak görüldü.
Yine de bu karar, Osmanlı hanedanının Türkiye’ye tamamen döndüğü anlamına gelmiyordu. Erkek hanedan üyelerinin dönüş yasağı 1974’e kadar sürdü. Bu nedenle 1952 düzenlemesi, sürgünün tamamen bitişi değil, önce kadınlar ve çocuklar için açılan sınırlı bir kapıydı.
1958 ve 1989 – Imre Nagy 1958’de idam edildi, 1989’da aynı gün halkın önünde itibarı iade edildi
16 Haziran, Macaristan tarihi için çok acı ve çok sembolik bir gündür. Macaristan’ın 1956 Sovyet karşıtı ayaklanması sırasında başbakanlık yapan Imre Nagy, 16 Haziran 1958’de idam edildi. Tam 31 yıl sonra, 16 Haziran 1989’da ise Budapeşte’de büyük bir törenle yeniden defnedildi ve itibarı iade edildi.
Imre Nagy, Macaristan’da Sovyet etkisine daha mesafeli, daha özgürlükçü ve reformcu bir sosyalizm arayan siyasetçilerden biriydi. 1956’da Budapeşte’de başlayan halk ayaklanması kısa sürede Sovyetler Birliği’ne karşı büyük bir özgürlük hareketine dönüştü. Nagy, bu süreçte Macaristan’ın tarafsızlığını ve Varşova Paktı’ndan ayrılmasını gündeme getirdi.
Bu adım Sovyetler için kabul edilemezdi. Kızıl Ordu Macaristan’a müdahale etti, ayaklanma kanlı biçimde bastırıldı. Nagy tutuklandı, gizli biçimde yargılandı ve 1958’de idam edildi. Ölümü uzun süre rejimin baskı hafızasının bir parçası olarak kaldı.
Fakat tarih bazen aynı günü tersine çevirir. 1989’da Doğu Avrupa’da komünist rejimler çözülmeye başlarken, Imre Nagy’nin yeniden defnedilmesi Macaristan’da büyük bir siyasi gösteriye dönüştü. On binlerce kişi, yıllarca “hain” diye damgalanan Nagy’yi bu kez özgürlük mücadelesinin simgesi olarak uğurladı.
Bu tören, Macaristan’da eski rejimin meşruiyetinin çöktüğünü gösteren büyük bir sahneydi. Nagy’nin tabutu, aslında bir dönemin korkularını, suskunluklarını ve yalanlarını da ortaya çıkarıyordu. 1958’de gizli kapılar ardında susturulan bir lider, 1989’da halkın önünde tarihe geri dönüyordu.
16 Haziran’ın Imre Nagy için bu kadar çarpıcı olmasının nedeni de budur. Aynı tarih, önce devletin öldürdüğü bir adamı, sonra halkın yeniden sahiplendiği bir sembole dönüştürdü. Bu yüzden Nagy’nin hikâyesi, tarihin yalnız galiplerin yazdığı bir şey olmadığını; bazen bastırılmış hafızanın yıllar sonra geri dönüp meydanları doldurduğunu gösterir.
1960 – Sapık (Psycho) New York’ta gösterime girdi, korku sinemasında kurallar değişti
16 Haziran 1960’ta, Alfred Hitchcock’un sinema tarihine geçen filmi Psycho, Türkçedeki adıyla Sapık, New York’ta gösterime girdi. Anthony Perkins ve Janet Leigh’in rol aldığı film, seyircinin sinema izleme alışkanlıklarını bile değiştiren büyük bir olaydı. Filmin New York gösterimi 16 Haziran 1960’ta başladı; ayrıca Hitchcock’un “film başladıktan sonra kimse salona alınmayacak” kampanyası, dönemi için sıra dışı bir tanıtım hamlesiydi.
Sapık’ın etkisi, seyirciyi güvensiz hissettirmesinden gelir. Film, başlangıçta bir suç hikâyesi gibi görünür; sonra birden izleyicinin beklentilerini sertçe değiştirir. Hitchcock, seyirciye “başroldeki kişiye güvenebilirsin” duygusu verirken, filmin ortasında bu güveni yıkar. Bu, dönemin Hollywood anlatısı için çok cesur bir tercihti.
Filmin en ünlü sahnesi, sinema tarihinin en çok konuşulan bölümlerinden biri olan duş sahnesidir. Bu sahne, gösterdiğinden çok hissettirdikleriyle etkili oldu. Hızlı kurgu, Bernard Herrmann’ın çığlık gibi yükselen müziği ve seyircinin hayal gücünü harekete geçiren anlatım, korkunun sadece kan göstermekle değil, zihinde kurmakla da yaratılabileceğini gösterdi.
Hitchcock’un seyirciyi salona geç almama ısrarı da önemlidir. O dönemde insanlar filmlere bazen ortasından girer, sonra bir sonraki seansa kalıp başını izlerdi. Hitchcock buna izin vermedi. Çünkü Sapık’ın etkisi, sürprizlerin korunmasına ve filmin baştan sona izlenmesine bağlıydı. Böylece film, seyirci disiplinini de değiştirdi.
Sapık, modern psikolojik gerilimin ve slasher türünün öncülerinden biri sayılır. Norman Bates karakteri, korkunun yalnız dışarıdaki canavarlardan değil, insan zihninin karanlık köşelerinden de gelebileceğini gösterdi. Bu, korku sinemasında büyük bir kırılmaydı.
16 Haziran 1960’ta başlayan bu gösterim, sinema tarihinin en etkili açılışlarından biri oldu. Sapık, seyirciyi yalnızca korkutmadı; ona artık filmlerin güvenli, tahmin edilebilir ve kurallı dünyasında olmadığını hissettirdi. Korku sineması o günden sonra eskisi gibi kalmadı.
1961 – Devrim Otomobili için düğmeye basıldı, Türkiye kendi arabasını yapabileceğini gösterdi
16 Haziran 1961’de, Türkiye’nin ilk yerli otomobili olarak tarihe geçecek Devrim Otomobili için çalışmalar başladı. O gün, Devlet Demiryolları’nın fabrikalarında ve lokomotif-makine bakım birimlerinde görev yapan yönetici ve mühendislerin katıldığı toplantıyla, kısa sürede yerli bir otomobil üretme hedefi resmen yola çıktı. Projenin adresi Eskişehir Demiryolu Fabrikası olacak, Türk mühendisleri ve işçileri birkaç ay içinde neredeyse imkânsız görülen bir işe girişecekti.
Bu kararın arkasında dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatı vardı. Türkiye, sanayileşme hedefleri doğrultusunda kendi otomobilini yapıp yapamayacağını görmek istiyordu. O yıllarda otomobil üretimi, bir ülkenin sanayi kabiliyetini, mühendislik birikimini ve özgüvenini gösteren sembolik bir alandı.
Görev, Devlet Demiryolları’na verildi. İlk bakışta bu tercih şaşırtıcı görünebilir; çünkü demiryolu fabrikaları otomobil üretmek için kurulmamıştı. Ancak o fabrikalarda güçlü bir metal işleme kültürü, motor, mekanik, bakım, tamir ve imalat tecrübesi vardı. Eskişehir’deki mühendisler ve ustalar, eldeki sınırlı imkânlarla bir otomobilin motorundan kaportasına, şasisinden yürüyen aksamına kadar birçok parçasını geliştirmek zorundaydı.
Üstelik süre son derece kısaydı. Otomobilin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenlerine yetiştirilmesi isteniyordu. Bu, mühendislik açısından neredeyse akıl dışı bir takvimdi. Normal şartlarda yıllar alabilecek bir geliştirme süreci, birkaç aya sıkıştırılmıştı. Buna rağmen ekip gece gündüz çalıştı; çizimler yapıldı, parçalar üretildi, denemeler gerçekleştirildi ve sonunda Devrim adı verilen otomobiller ortaya çıktı. Projenin toplamda 129 günde tamamlandığı aktarılır.
Devrim’in hikâyesi çoğu zaman tek bir sahneye indirgenir: Cumhuriyet Bayramı törenlerinde otomobillerden birinin kısa süre sonra durması ve gazetelerde bunun “yolda kaldı” diye anlatılması. Oysa bu anlatım eksiktir. Aynı gün başka bir Devrim otomobiliyle Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Anıtkabir’e gittiği, aracın tamamen başarısız olmadığı da hatırlanmalıdır. Buna rağmen kamuoyunda kalan izlenim, projenin teknik başarısından çok yaşanan aksaklık oldu.
Asıl mesele de burada başlar. Devrim Otomobili, yalnız bir otomobil projesi değildi; Türkiye’nin sanayi psikolojisi açısından büyük bir eşikti. Ekip, çok kısa sürede yerli imkânlarla otomobil üretilebileceğini göstermişti. Fakat bu başarı, seri üretime dönüşmedi. Gerek siyasi irade eksikliği gerek ekonomik koşullar gerek bürokratik tereddütler ve gerekse kamuoyunda oluşan olumsuz hava nedeniyle Devrim, müzede hatırlanan bir sembol olarak kaldı.
Bugünden bakıldığında Devrim’in en önemli tarafı, yarım bırakılmış bir imkân olmasıdır. Çünkü o proje, Türkiye’de mühendisliğin ve sanayi emeğinin ne yapabileceğini gösterdi. Bir otomobil markası doğmadı belki; ama bir ülkenin kendi teknolojisini üretme arzusunun simgesi doğdu.
1961 – Sovyetlerin yıldız baleti Rudolf Nureyev Batı’ya iltica etti
16 Haziran 1961’de, Sovyetler Birliği’nin dünyaca ünlü baletlerinden Rudolf Nureyev, Paris’te Batı’ya iltica etti. Henüz 23 yaşında olan Nureyev, Leningrad Kirov Balesi ile çıktığı turne sırasında Sovyet görevlilerinin kendisini Moskova’ya geri göndermek istemesi üzerine Fransız polisine sığındı. Bu olay, Soğuk Savaş yıllarının en sembolik kültürel kopuşlarından biri oldu.
Nureyev, Sovyet bale okulunun yetiştirdiği en parlak yeteneklerden biriydi. Kirov Balesi’nde kısa sürede dikkat çekmiş, güçlü tekniği, sahnedeki enerjisi ve klasik baleye getirdiği kişisel yorumla öne çıkmıştı. Sovyetler Birliği için böyle bir sanatçı, sosyalist sistemin kültürel üstünlüğünü dünyaya gösterecek bir vitrin figürüydü.
Ancak Nureyev’in kişiliği, Sovyet disiplinine kolayca sığmıyordu. Batı turnesinde yabancılarla görüşmesi, Paris’te daha serbest davranması ve Sovyet yetkililerin kontrolünden çıkması güvenlik görevlilerini rahatsız etti. Turne devam ederken ona Moskova’ya dönmesi gerektiği bildirildi. Resmî gerekçe annesinin hasta olduğu yönündeydi; fakat Nureyev bunun bir geri çağırma ve muhtemelen cezalandırma girişimi olduğunu düşündü.
Paris Le Bourget Havalimanı’nda yaşanan gerilim, sanat tarihinin en dramatik anlarından birine dönüştü. Sovyet görevlileri onu uçağa bindirmek isterken Nureyev, Fransız polisine yöneldi ve siyasi sığınma talep etti. Böylece Sovyetler Birliği’nin en değerli genç sanatçılarından biri, dünyanın gözü önünde Batı’ya geçmiş oldu.
Bu iltica, Soğuk Savaş’ın propaganda savaşında büyük yankı uyandırdı. Batı basını Nureyev’i özgürlüğü seçen dâhi sanatçı olarak anlattı. Sovyetler Birliği ise onu hain ve kaçak ilan etti. Fakat bütün siyasi tartışmaların ötesinde Nureyev’in tercihi, sanatçının devlet tarafından temsil aracı olarak kullanılmasına karşı bireysel özgürlük arayışının sembolü haline geldi.
Nureyev Batı’da olağanüstü bir kariyer kurdu. Londra Kraliyet Balesi’nde Margot Fonteyn ile sahneye çıktı; ikili, bale tarihinin en ünlü partnerliklerinden birini yarattı. Nureyev yalnız klasik rolleri yorumlamakla kalmadı, erkek dansçının sahnedeki konumunu da değiştirdi. O güne kadar balede çoğu zaman kadın yıldızların yanında destekleyici görülen erkek dansçı figürünü, sahnenin merkezine taşıdı.
16 Haziran 1961’deki iltica aynı zamanda 20. yüzyıl sanat tarihinde de bir kırılmadır. Nureyev’in kaçışı, Sovyetler Birliği için büyük bir prestij kaybı, Batı içinse kültürel bir zafer olarak görüldü. Ama en temelde, büyük bir sanatçının kendi bedenine, yeteneğine ve kaderine sahip çıkma anıydı.
Rudolf Nureyev’in hikâyesi, sanatın yalnız sahnede değil, hayatın en sert siyasi eşiklerinde de var olduğunu gösterir. Bir havalimanında verilen birkaç saniyelik karar hem bir sanatçının hayatını hem de dünya bale tarihinin yönünü değiştirdi.
1963 – Uzaya çıkan ilk kadın Valentina Tereşkova oldu, dünya yörüngesinde tarih yazdı
16 Haziran 1963’te, Sovyet kozmonot Valentina Tereşkova, Vostok 6 uzay aracıyla dünya yörüngesine fırlatıldı. Böylece Tereşkova, uzaya çıkan ilk kadın olarak tarihe geçti. Henüz 26 yaşındaydı ve bu yolculuk, yalnız Sovyet uzay programı için değil, kadınların bilim, teknoloji ve keşif alanındaki yeri açısından da güçlü bir sembole dönüştü.
Tereşkova’nın hikâyesi, klasik bir seçkin bilim insanı ya da asker biyografisiyle başlamaz. Gençliğinde tekstil fabrikasında çalışan, amatör olarak paraşütle atlama yapan bir işçiydi. Sovyet uzay programı için bu paraşüt deneyimi önemliydi; çünkü Vostok kapsüllerinde kozmonotlar iniş sırasında belli bir yükseklikte kapsülden ayrılıyor ve paraşütle yere iniyordu. Tereşkova’nın seçilmesinde fiziksel dayanıklılığı kadar bu deneyimi de etkili oldu.
Sovyetler Birliği, 1960’ların başında uzay yarışında Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı büyük bir prestij mücadelesi yürütüyordu. 1961’de Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması, Sovyetler’e büyük bir propaganda üstünlüğü sağlamıştı. İki yıl sonra bir kadının uzaya gönderilmesi de aynı yarışın parçasıydı. Fakat bu olay yalnız propaganda değeri taşıyan bir hamle değildi; insanlığın uzay macerasında kadınların da yer alabileceğini gösteren çarpıcı bir eşikti.
Vostok 6 görevi sırasında Tereşkova, Dünya çevresinde 48 tur attı ve yaklaşık üç gün uzayda kaldı. Bu süre, o tarihe kadar uzaya çıkan Amerikalı astronotların toplam uçuş süresinden daha uzundu. “Martı” anlamına gelen Çayka çağrı adıyla görev yapan Tereşkova, uzaydan Dünya’yı izleyen ilk kadın oldu.
Görev kolay değildi. Tereşkova uzayda fiziksel zorluklar yaşadı; mide bulantısı, yorgunluk ve kapsül içindeki sınırlı hareket alanı onu zorladı. Ayrıca daha sonra anlatıldığına göre, uçuş sırasında aracın yörünge hesaplamasıyla ilgili ciddi bir teknik sorun da fark edilmişti. Buna rağmen görev tamamlandı ve Tereşkova güvenli biçimde Dünya’ya döndü.
Valentina Tereşkova’nın uçuşu, kadınların uzaydaki varlığı açısından büyük bir başlangıç olsa da bu kapı hemen ardına kadar açılmadı. Tereşkova’dan sonra başka bir kadının uzaya çıkması için yaklaşık 19 yıl beklenecekti. Sovyet kozmonot Svetlana Savitskaya 1982’de uzaya gitti; Amerikalı Sally Ride ise 1983’te uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın oldu. Bu gecikme, Tereşkova’nın başarısının ne kadar erken ve istisnai olduğunu daha da belirgin hale getirir.
16 Haziran 1963’te başlayan bu yolculuk, insanlığın uzay tarihindeki en unutulmaz anlardan biridir. Bugün Valentina Tereşkova’nın adı, Yuri Gagarin ve Neil Armstrong gibi uzay çağının simge isimleriyle birlikte anılır. Çünkü onun uçuşu, uzayın yalnız erkek kahramanların sahnesi olmadığını dünyaya gösterdi. 16 Haziran 1963’te gökyüzüne çıkan Vostok 6, aynı zamanda kadınların modern tarihteki en güçlü sembolik yükselişlerinden birini taşıyordu.
1966 – Şakir Zümre öldü, Cumhuriyet’in ilk özel savunma sanayii fabrikasını kuran isimdi
16 Haziran 1966’da, hukukçu, girişimci ve sanayici Şakir Zümre hayatını kaybetti. Asıl adı Zümrezade Ahmet Şakir olan Zümre, 1885’te Bulgaristan’ın Varna kentinde doğmuş, Cenevre’de hukuk eğitimi almış, Bulgaristan Parlamentosu’nda milletvekilliği yapmış ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye savunma sanayisinin öncü isimlerinden biri haline gelmişti.
Şakir Zümre, Mustafa Kemal Atatürk’le Sofya yıllarında tanışmış ve Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu’ya mühimmat desteği sağlamıştı. Bu faaliyetleri nedeniyle İstiklal Madalyası ile ödüllendirildiği de aktarılır.
Kurtuluş Savaşı’nın ardından Türkiye’ye yerleşen Zümre, 1925’te İstanbul Haliç kıyısındaki Karaağaç mevkiinde Türk Sanayii Harbiye ve Madeniye Fabrikası’nı kurdu. Bu tesis, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk özel askerî fabrikası olarak kabul edilir.
Fabrikada uçak bombaları, el bombaları, mayınlar, denizaltı bombaları, fişekler ve çeşitli mühimmat üretildi. Tesiste 1 kilogramdan 900 kilograma kadar çeşitli ağırlıklarda uçak bombaları imal edildi; Türk Deniz Kuvvetleri’nin ilk denizaltı su bombaları da bu fabrikada üretildi.
Şakir Zümre Fabrikası sadece iç pazara çalışan küçük bir atölye değildi. Yunanistan, Bulgaristan, Polonya ve Mısır gibi ülkelere mühimmat ihracatı yapıldığı; 1937’de Yunanistan’la bomba satışı için 1,5 milyon liralık bir anlaşma gerçekleştirildiği belirtilir. Bu, erken Cumhuriyet döneminde yerli özel sanayinin ihracat kapasitesi de geliştirdiğini gösteren dikkat çekici bir örnektir.
Fakat Şakir Zümre’nin hikâyesi parlak bir sanayi yükselişi kadar, yarım kalmış bir sanayileşme hikâyesidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında değişen askerî ve ekonomik dengeler, dış yardımlar ve ithal silah politikaları yerli savunma üretimini zayıflattı. Fabrika zamanla askerî üretimden uzaklaşarak sivil ürünlere yöneldi; soba, madeni eşya, ziraat aletleri ve İş Bankası kumbaraları gibi ürünlerle anılır hale geldi.
Bu dönüşümün en sembolik tarafı, Şakir Zümre adının zamanla bombalardan çok “Şakir Zümre sobaları” ile hatırlanmasıdır. Bu, bir bakıma Türkiye’nin erken Cumhuriyet sanayi iddiasının nasıl yön değiştirdiğini de anlatır. Bir dönem uçak bombası ve denizaltı bombası üreten tesis, daha sonra evlerin içine giren soba ve metal eşya üretimine sıkışmıştır.
16 Haziran’da Şakir Zümre’yi hatırlamak, Türkiye’nin kendi savunma sanayisini kurma iradesinin erken örneklerinden birine bakmaktır. Onun hikâyesi, “yerli üretim” sözünün bugünkü siyasal sloganlardan çok önce, Haliç kıyısındaki bir fabrikada emek, sermaye, mühendislik ve cesaretle sınandığını gösterir.
1967 – Monterey Pop Festivali başladı, rock müzik gençliğin ortak dili haline geldi
16 Haziran 1967’de, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinde Monterey Pop Festivali başladı. 16-18 Haziran tarihleri arasında düzenlenen festival, rock müzik tarihinde Woodstock’tan önceki önemli kırılmalardan biri kabul edilir.
1960’ların gençlik kültürü, savaş karşıtlığı, özgürlük arayışı, hippilik, renkli kıyafetler, uzun saçlar ve yeni müzik anlayışı bu festivalde aynı sahnede buluştu. Rock müzik artık yalnız gençlerin dans ettiği bir eğlence değil, bir kuşağın kendini ifade etme biçimiydi.
Festivalin sahnesi çok güçlüydü. Jimi Hendrix, Janis Joplin, The Who, Otis Redding, Ravi Shankar ve dönemin başka önemli isimleri Monterey’de sahne aldı. Bazı sanatçılar için bu festival, geniş Amerikan kamuoyu önünde gerçek çıkış anı oldu. Özellikle Jimi Hendrix’in gitarını yakması, rock tarihinin en çok hatırlanan sahnelerinden biri haline geldi.
Monterey’in önemi, müziğin sınırlarını genişletmesidir. Blues, rock, soul, folk, Hint müziği ve psikedelik sesler aynı festivalde buluştu. Bu, müziğin kültürler arasında dolaşan canlı bir dil olduğunu gösterdi.
Festival aynı zamanda “Summer of Love” adı verilen 1967 yazının ruhunu da temsil etti. Gençler yalnız müzik dinlemek için değil, başka türlü yaşama, başka türlü giyinme, başka türlü düşünme ihtimalini görmek için de oradaydı. Bu umut romantik, dağınık ve yer yer naifti; ama etkisi çok büyüktü.
16 Haziran 1967’de başlayan Monterey Pop Festivali, rock müziğin dünyadaki yerini değiştiren anlardan biridir. Woodstock daha çok hatırlanır; ama Monterey, o büyük dalganın önceki güçlü işaretidir. Rock müzik burada gençliğin sesi olmaktan çıkıp küresel bir kültür gücüne dönüşmeye başladı.
1967 – İran Şahı ve Farah Pehlevi Türkiye’ye geldi, Ankara’da iki komşu ülkenin yakınlığı sergilendi
16 Haziran 1967’de, İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Şahbanu Farah Pehlevi, Türkiye’ye resmî ziyarette bulundu. Ankara’da gerçekleşen ziyaret, Türkiye ile İran arasındaki komşuluk ilişkilerinin, bölgesel dengelerin ve Soğuk Savaş atmosferindeki diplomatik yakınlaşmanın dikkat çekici sahnelerinden biri oldu.
Türkiye ve İran, 20. yüzyıl boyunca birbirini dikkatle izleyen iki büyük komşuydu. Biri Cumhuriyet rejimiyle modernleşme yolunu seçmişti; diğeri Pehlevi hanedanı yönetiminde monarşik ama Batı’ya dönük bir modernleşme iddiası taşıyordu. İki ülke de Sovyetler Birliği’nin güneyinde yer alıyor, Soğuk Savaş’ın güvenlik hesaplarında stratejik önem taşıyordu.
Muhammed Rıza Pehlevi, 1941’den 1979’daki İran İslam Devrimi’ne kadar tahtta kalan son İran şahıydı. Batı yanlısı dış politikası, petrol gelirleriyle desteklenen kalkınma ve askerî güç hedefleri, aynı zamanda otoriter yönetimi ve muhalefete baskısıyla tartışmalı bir liderdi. 1967 yılı ise onun iktidarı açısından özel bir yıldı; aynı yıl içinde Tahran’da görkemli bir taç giyme töreni düzenlenecek ve Pehlevi monarşisinin gücü dünyaya gösterilmek istenecekti.
Farah Pehlevi de bu ziyaretin dikkat çeken figürlerinden biriydi. Modern, eğitimli ve Batı’ya açık İran imajının temsilcisi olarak görülüyordu. Sanat, mimari, kültür kurumları ve sosyal projelerle ilişkilendirilen Farah Pehlevi, İran’ın modernleşen bir toplum görüntüsüyle de tanıtılmasında önemli bir semboldü.
Türkiye açısından bu ziyaret, İran’la iyi ilişkileri sürdürme mesajı taşıyordu. İki ülke arasında tarihî rekabetler bulunmasına rağmen, 20. yüzyılın ikinci yarısında güvenlik, ticaret ve bölgesel istikrar başlıkları öne çıkmıştı. Ankara’daki temaslar, iki komşunun Batı blokuna yakın duran çizgide birbirini tamamlayan aktörler olarak görülmesini sağlıyordu.
Fakat bugünden bakıldığında bu ziyaretin arkasında daha geniş ve kırılgan bir tablo vardır. 1960’ların İran’ı dışarıdan bakıldığında güçlü, zenginleşen ve modernleşen bir ülke gibi görünüyordu. Saray törenleri, diplomatik geziler ve Batı başkentlerindeki temaslar bu imajı besliyordu. Ancak aynı dönemde İran içinde siyasal baskılar, gelir eşitsizliği, dinî ve toplumsal muhalefet de büyüyordu. Bu gerilimler, 1979’da Pehlevi rejiminin devrilmesiyle sonuçlanacaktı.
Bu nedenle 16 Haziran 1967’deki Türkiye ziyareti, sadece iki ülke arasındaki dostluk fotoğrafı değildir. Aynı zamanda Ortadoğu’da monarşilerin, cumhuriyetlerin, askerî ittifakların ve modernleşme projelerinin iç içe geçtiği bir dönemin görüntüsüdür. Ankara’da yan yana gelen liderler, o gün güçlü görünen bir düzeni temsil ediyordu; fakat tarih, bu düzenin sanıldığı kadar sağlam olmadığını kısa süre sonra gösterecekti.
1968 – Sırrı Acar Avrupa şampiyonu oldu, Türk güreşi İsveç’te altın madalya kazandı
16 Haziran 1968’de, millî güreşçi Sırrı Acar, İsveç’in Västerås kentinde düzenlenen Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonası’nda 78 kiloda altın madalya kazandı. 14-16 Haziran tarihleri arasında yapılan şampiyonada Türkiye adına minderin en önemli başarısı Acar’dan geldi. Aynı organizasyonda 63 kiloda İlhan Topsakal da bronz madalya aldı.
Sırrı Acar’ın başarısı, Türk güreşinin uluslararası alandaki güçlü geleneğinin devamıydı. Türkiye, özellikle yağlı güreşten gelen kültürel mirasını modern olimpik güreş disiplinlerine taşımış; serbest ve grekoromen stillerde dünya, Avrupa ve olimpiyat minderlerinde önemli şampiyonlar çıkarmıştı. Acar da bu çizginin 1960’lardaki değerli temsilcilerinden biriydi.
Grekoromen güreş, serbest güreşten farklı olarak belden aşağı hamlelere izin vermeyen, üst vücut kuvveti, denge, teknik ve taktik sabır isteyen bir stildir. Bu nedenle 78 kilo gibi güçlü rakiplerin yer aldığı bir sıklette Avrupa şampiyonu olmak, yalnız fiziksel üstünlükle değil, minder zekâsı ve disiplinle mümkün olur. Acar’ın altın madalyası da bu açıdan ciddi bir teknik başarının sonucuydu.
1968 Avrupa Şampiyonası’nın genel tablosunda Sovyetler Birliği büyük bir üstünlük kurdu. Grekoromen stilde birçok sıklette Sovyet güreşçileri altın madalya alırken, Türkiye’nin altın madalyası Sırrı Acar’dan geldi. Bu sonuç, dönemin sert Doğu Avrupa ve Sovyet güreş ekolü karşısında Türk güreşinin hâlâ iddialı olduğunu gösteriyordu.
Sırrı Acar’ın kariyeri yalnız bu madalyadan ibaret değildi. Acar, 1965 Dünya Şampiyonası’nda 78 kilo grekoromende üçüncü olmuş, 1967 Avrupa Şampiyonası’nda yine 78 kiloda birincilik kazanmış ve 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil etmişti.
1970 – Büyük işçi yürüyüşü 16 Haziran’da can kayıpları ve sıkıyönetimle sona erdi
16 Haziran 1970’te, Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel eylemlerinden biri olan 15-16 Haziran Direnişi ikinci gününde sert müdahaleler, can kayıpları ve sıkıyönetim kararıyla sona erdi. Bir gün önce İstanbul ve Kocaeli’de fabrikalardan çıkan işçiler, sendikal hakları kısıtlayacağı düşünülen yasa değişikliğine karşı yürüyüşe geçmişti. 16 Haziran’a gelindiğinde hareket daha da büyüdü; Gebze, Kartal, Kadıköy, İzmit ve İstanbul’un sanayi bölgelerinde binlerce işçi sokaktaydı.
Direnişin nedeni, çalışma hayatını düzenleyen 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılmak istenen değişikliklerdi. Bu düzenlemelerin özellikle DİSK’in büyümesini sınırlayacağı, işçilerin sendika seçme ve sendika değiştirme özgürlüğünü zorlaştıracağı düşünülüyordu. Bu yüzden tepki yalnız DİSK üyesi işçilerle sınırlı kalmadı; Türk-İş’e bağlı ya da bağımsız birçok işçi de yürüyüşlere katıldı.
15 Haziran’da başlayan yürüyüşler, 16 Haziran’da artık hükümetin kontrol etmekte zorlandığı büyük bir toplumsal harekete dönüşmüştü. İstanbul’un Anadolu yakasında Gebze ve Kartal hattından gelen işçiler Kadıköy’e doğru ilerledi. Avrupa yakasında da farklı sanayi bölgelerinden yürüyüşler yapıldı. Devlet, işçilerin kent merkezlerinde birleşmesini engellemek için yolları, geçiş noktalarını ve köprüleri kontrol altına almaya çalıştı. Bazı noktalarda polis ve asker barikatları kuruldu.
Gerginlik özellikle 16 Haziran’da arttı. Kadıköy ve çevresinde işçilerle güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandı. Açılan ateş ve çıkan olaylar sonucunda işçiler, bir polis memuru ve bir esnaf hayatını kaybetti. Olaylarda ölenlerin sayısı kaynaklarda farklı biçimlerde anılsa da 16 Haziran’daki çatışmalar için çoğunlukla 5 kişinin yaşamını yitirdiği bilgisi verilir; sonraki baskı döneminde bağlantılı direnişlerde ölenlerle birlikte bu sayı bazı kaynaklarda 7 olarak da anılır.
Aynı gün hükümet, İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan etti. Anayasa Mahkemesi kayıtlarında da sıkıyönetimin 16 Haziran 1970 günü saat 21.00’den itibaren İstanbul ili ile Kocaeli Merkez ve Gebze ilçelerinde yürürlüğe konulduğu belirtilir. Bu karar, direnişin fiilen sona erdirilmesinde belirleyici oldu.
Sıkıyönetimin ardından sendikacılara, işyeri temsilcilerine ve öncü işçilere yönelik baskılar başladı. DİSK yöneticileri gözaltına alındı, birçok işçi işten çıkarıldı. Fakat 15-16 Haziran’ın asıl kalıcı sonucu, sendikal haklar tartışmasını Türkiye’nin merkezine taşıması oldu. İşçiler, yasa değişikliğinin doğrudan kendi örgütlenme haklarını ilgilendirdiğini göstermişti. Bu nedenle 15-16 Haziran, Türkiye’de işçi sınıfının kendi gücünü ilk kez bu ölçekte görünür kıldığı dönüm noktalarından biri kabul edilir.
Nitekim olaylardan sonra söz konusu yasa değişikliği Anayasa Mahkemesi’ne taşındı. Türkiye İşçi Partisi iptal davası açtı; daha sonra CHP içinden de düzenlemeye karşı girişimler geldi. Anayasa Mahkemesi, 274 ve 275 sayılı yasalarda yapılan değişiklikleri iptal etti; iptal kararının 19 Ekim 1972 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığı aktarılır.
1973 – TRT ve MEB’in eğitim yayınları başladı, televizyon dershaneye dönüştü
16 Haziran 1973, bazı kaynaklarda TRT ve Millî Eğitim Bakanlığı iş birliğiyle hazırlanan üniversite giriş sınavı hazırlık kurslarının televizyondan yayımlanmaya başladığı gün olarak geçer. Bugün bilgisi için eldeki kaynaklar daha çok ikincil niteliktedir; ancak Millî Eğitim Bakanlığı’nın YEĞİTEK tarihçesi, 1973 yılında Film-Radyo ve Televizyonla Eğitim Merkezi tarafından hazırlanan Okul Televizyonu yayınlarının TRT kanalından yayımlanmaya başladığını doğrular.
Bu maddeyi önemli yapan şey, bugünkü uzaktan eğitim tartışmalarının çok daha eskiye uzanmasıdır. Bugün öğrenciler internetten ders videosu izliyor, çevrim içi denemelere giriyor, dijital eğitim platformlarından yararlanıyor. 1970’lerde ise bu işin en güçlü aracı televizyondur. Evlerde tek kanal vardır ve o ekran, eğitim için de kullanılmaya başlanmıştır.
1970’ler Türkiye’sinde üniversiteye giriş, giderek daha büyük bir yarış haline geliyordu. Büyük şehirlerde dershaneler güç kazanırken, Anadolu’daki öğrenciler aynı imkânlara kolayca ulaşamıyordu. Televizyonla hazırlık yayınları fikri, bu eşitsizliği azaltma iddiası taşıyordu. Ders, öğretmen ve konu anlatımı, ekran aracılığıyla çok daha geniş bir kitleye ulaştırılabilecekti.
Bu yayınlar bugünün ölçüleriyle teknik olarak basit olabilir. Tahta başında anlatım, paket programlar, konu tekrarları ve sınava yönelik bilgiler vardı. Ama mesele teknolojinin gelişmişliği değil, eğitimde fırsat eşitliği için kitle iletişim aracının kullanılmasıydı. Televizyon, ilk kez milyonlarca öğrenci için evin içindeki sınıfa dönüşüyordu.
TRT-MEB iş birliği bu açıdan Türkiye’de eğitim yayıncılığı tarihinin önemli adımlarından biridir. Daha sonra açık lise, açık öğretim, okul televizyonu, eğitim kanalları ve nihayet TRT EBA gibi uygulamalar aynı çizginin farklı dönemlerdeki devamı sayılabilir.
16 Haziran 1973’e tarihlenen bu başlangıç, bize şunu hatırlatır: Uzaktan eğitim yalnız internet çağının buluşu değildir. Türkiye, daha 1970’lerde televizyonu ders anlatan bir öğretmene dönüştürmeye çalışıyordu. Bugün ekran karşısında ders çalışan öğrencilerin hikâyesinin erken bir sayfası, TRT ve MEB’in o ilk eğitim yayınlarında açılmıştı.
1976 – Soweto’da öğrencilere ateş açıldı, apartheid rejiminin karanlığı dünyaya göründü
16 Haziran 1976’da, Güney Afrika’nın Johannesburg yakınlarındaki Soweto kasabasında siyah öğrencilerin başlattığı protesto, apartheid rejiminin en kanlı dönemeçlerinden birine dönüştü. Öğrenciler, okullarda bazı derslerin Afrikaans dilinde okutulmasını zorunlu kılan uygulamaya karşı yürüyüşe geçmişti. Fakat barışçıl başlayan bu gösteriye Güney Afrika polisi sert müdahalede bulundu; öğrencilere ateş açıldı ve Soweto, kısa sürede bütün dünyanın duyduğu bir direniş sembolüne dönüştü.
Afrikaans, Güney Afrika’daki beyaz Afrikaner iktidarının diliydi. Siyah öğrenciler için bu dil, yalnız yabancı bir eğitim dili değildi, aynı zamanda baskının ve apartheid düzeninin sembolüydü. Zaten siyah çocuklara uygulanan Bantu Education sistemi, onları düşük ücretli iş gücü olarak yetiştirmeyi hedefleyen ayrımcı bir eğitim düzeniydi. Bu yüzden mesele yalnız “hangi dilde ders yapılacağı” değildi; siyah gençlerin kendi geleceklerine, kimliklerine ve insanlık onurlarına sahip çıkma meselesiydi.
16 Haziran sabahı binlerce öğrenci okul üniformalarıyla yürüyüşe geçti. Amaçları, Afrikaans dayatmasını protesto etmek ve eğitimdeki ayrımcılığa karşı ses çıkarmaktı. Polis önce kalabalığı dağıtmaya çalıştı; ardından silahlar patladı. Ölenler arasında 12 yaşındaki Hector Pieterson da vardı. Pieterson’ın vurulduktan sonra bir başka öğrenci tarafından kucağa alınıp taşındığı fotoğraf, apartheid rejiminin vahşetini dünyaya gösteren en güçlü karelerden biri haline geldi.
Soweto’daki ateş, yalnız o gün orada kalmadı. Olaylar Güney Afrika’nın başka bölgelerine yayıldı. Öğrenciler, işçiler ve apartheid karşıtı gruplar bu katliamın ardından daha güçlü bir öfkeyle harekete geçti. Rejim ise baskıyı artırdı; ancak artık dünya kamuoyu Güney Afrika’daki ayrımcı düzenin çıplak şiddetini daha açık biçimde görüyordu.
Ölü sayısı konusunda kaynaklarda farklı rakamlar vardır. Bazı anlatımlarda yüzlerce öğrencinin öldürüldüğü belirtilir; resmî ve tarihî kaynaklarda ise ilk gün, ilk haftalar ve aylar boyunca süren olaylar için farklı rakamlar verilir. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu arşivinde Soweto Ayaklanması sürecindeki çatışmalarda 575 kişinin öldüğü, 2 bin 380 kişinin yaralandığı bilgisi yer alır.
Soweto Ayaklanması, apartheid rejimine karşı mücadelenin dönüm noktalarından biri oldu. Güney Afrika içindeki genç kuşak artık yalnız itaat eden, bastırılan bir kitle olmadığını göstermişti. 1976’dan sonra çok sayıda genç ülke dışına çıkarak Afrika Ulusal Kongresi ve diğer apartheid karşıtı hareketlere katıldı. İçeride ise öğrenci hareketleri, sendikalar ve siyah bilinç hareketi daha görünür hale geldi.
Bu olayın uluslararası etkisi de büyüktü. Soweto’da çocukların üzerine ateş açılması, Güney Afrika rejimine yönelik tepkiyi artırdı. Apartheid karşıtı kampanyalar, kültürel ve ekonomik boykotlar, spor ambargoları ve diplomatik baskılar ilerleyen yıllarda güç kazandı. Soweto, yalnız Güney Afrika’nın değil, bütün dünyanın vicdanında apartheid rejiminin gerçek yüzünü anlatan bir isim oldu.
Bugün 16 Haziran, Güney Afrika’da Gençlik Günü olarak anılıyor. Bu tarih, yalnız ölen öğrencileri hatırlamak için değil, gençlerin adaletsizliğe karşı tarihin akışını değiştirebileceğini göstermek için de önem taşıyor. Soweto’da yürüyen çocuklar, bir dil dayatmasına karşı çıkarken aslında bütün bir ırkçı düzeni sorguladı. 16 Haziran 1976, apartheid rejiminin sonunu hemen getirmedi ama onun meşruiyetine indirilen en ağır darbelerden biri oldu. Güney Afrika’da 16 Haziran’ın Gençlik Günü olarak resmî tatil kabul edilmesi de bu hafızanın sonucudur.
1977 – Wernher von Braun öldü, insanı Ay’a götüren roketlerin mimarı tartışmalı mirasıyla kaldı
16 Haziran 1977’de, Alman roket mühendisi Wernher von Braun, ABD’nin Virginia eyaletindeki Alexandria kentinde öldü. 20. yüzyılın en etkili roket mühendislerinden biri olan von Braun, önce Nazi Almanyası’nın V-2 balistik füzesinin, daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin Saturn V Ay roketinin geliştirilmesinde merkezî rol oynadı.
Von Braun’un gençlik hayali uzaydı. Hermann Oberth’in roketçilik üzerine çalışmalarından etkilenmiş, henüz genç yaşta gezegenler arası yolculuk fikrine kapılmıştı. Fakat bu hayal, 1930’larda Almanya’nın yeniden silahlanma politikasıyla birleşti. NASA’nın biyografisine göre von Braun 1932’de Alman ordusu için sıvı yakıtlı füze geliştirmeye başladı; 1937’de Nazi Partisi’ne katıldı, 1940’ta ise SS subayı oldu.
İkinci Dünya Savaşı sırasında von Braun’un ekibi, dünyanın ilk uzun menzilli balistik füzelerinden biri olan V-2 üzerinde çalıştı. V-2, 1944’ten itibaren Londra, Paris ve Antwerp gibi kentlere karşı kullanıldı. NASA, V-2’nin 46 feet uzunluğunda, 29 bin pound ağırlığında, saatte 3.500 milin üzerinde hız yapan ve 2.200 poundluk savaş başlığı taşıyan bir füze olduğunu aktarır.
Ancak von Braun’un mirasındaki en karanlık bölüm, V-2 üretiminin arkasındaki zorla çalıştırma sistemidir. Peenemünde’nin bombalanmasının ardından Nazi yönetimi üretimi yer altına, Nordhausen yakınlarındaki Mittelwerk tesisine taşıdı. Bu tesis, Mittelbau-Dora toplama kampından getirilen esir işçilerin emeğiyle çalıştı. NASA, von Braun’un Mittelwerk’e defalarca gittiğini, korkunç koşullardan haberdar olduğunu ve köle emeğinin kullanılmasıyla ilgili karar süreçlerinde yer aldığını yazar.
Mittelbau-Dora meselesi, von Braun’u “uzay çağının kahramanı” diye anlatmayı imkânsız kılar. Alabama Üniversitesi’nin Dora ve V-2 arşivi, 60 binden fazla mahkûmun Dora’da tutulduğunu, mahkûmların açlık, kötü barınma, ağır disiplin ve infazlarla karşılaştığını; kamp sisteminde 20 binden fazla zorla çalıştırılan işçinin öldüğünü aktarır.
Savaşın sonunda von Braun ve ekibi Amerikan güçlerine teslim oldu. ABD, Soğuk Savaş’ın başlamasıyla bu mühendislik bilgisini Sovyetler’e kaptırmak istemedi. Project Paperclip kapsamında von Braun ve ekibinden yaklaşık 125 kişi Amerika’ya götürüldü; Fort Bliss’te ve White Sands’te V-2 roketleri üzerinde çalıştılar. Daha sonra Huntsville, Alabama’daki Redstone Arsenal’e geçtiler ve Amerikan füze programının temel kadrolarını oluşturdular.
Von Braun’un Amerikan dönemindeki en büyük başarısı Saturn V oldu. 1960’ta ekibi NASA’ya devredildi ve von Braun, Marshall Space Flight Center’ın direktörü olarak Saturn roketlerinin geliştirilmesinde başrol oynadı. NASA, onu Saturn V’in “baş mimarı” olarak tanımlar; bu dev roket, Apollo 11’i Ay’a taşıyan sistemin kalbiydi.
Bu yüzden von Braun’un hayatı, 20. yüzyıl biliminin ahlaki ikilemlerinden biridir. Bir yanda insanlığın Ay’a ulaşmasını sağlayan mühendislik dehası vardır. Diğer yanda aynı roket teknolojisinin savaşta sivilleri hedef alan füzelerle ve toplama kampı emeğiyle örülü başlangıcı durur. PBS için yazan tarihçi Michael Neufeld de von Braun’un Nazi geçmişinin ölümünden sonra daha geniş biçimde bilinir hale geldiğini, özellikle SS üyeliği ve zorla çalıştırma sistemiyle bağlantısının onun mirasını ağır biçimde gölgelediğini belirtir.
Von Braun, insanı Ay’a götüren yolun en önemli mühendislerinden biriydi; ama o yolun başlangıcında savaş, zorla çalıştırma ve ahlaki sorumluluktan kaçış da vardı. Bu yüzden onun adı hem uzay çağının zaferiyle hem de modern bilimin kirli pazarlıklarıyla birlikte anılmalıdır.
1978 – Grease gösterime girdi, gençlik müzikali dünya çapında nostaljiye dönüştü
16 Haziran 1978’de, John Travolta ve Olivia Newton-John’un başrollerini paylaştığı Grease filmi Amerika’da gösterime girdi. 1950’lerin lise gençliği, aşkları, arabaları, dansları ve müzikleri üzerinden kurulan film, kısa sürede dünya çapında büyük bir popüler kültür olayına dönüştü.
Grease’in başarısı yalnız hikâyesinden gelmez. Film, 1970’lerin sonunda 1950’lere duyulan nostaljiyi çok iyi yakaladı. Deri ceketler, kabarık saçlar, okul baloları, pembe montlu kız grupları, parlak arabalar ve dans sahneleriyle seyirciye renkli, hareketli ve kolay sevilen bir dünya sundu.
John Travolta, bir yıl önce Saturday Night Fever ile disko kültürünün yıldızına dönüşmüştü. Grease ile bu kez rock’n roll ve gençlik müzikali havasına geçti. Olivia Newton-John ise masum kız imajından filmin sonunda daha iddialı ve özgüvenli bir karaktere dönüşerek dönemin en unutulmaz popüler sinema figürlerinden biri oldu.
Filmin şarkıları da en az hikâyesi kadar etkili oldu. You’re the One That I Want, Summer Nights ve Hopelessly Devoted to You gibi parçalar, filmi sinema salonundan çıkarıp plaklara, radyolara, televizyon programlarına ve okul gösterilerine taşıdı. Grease, söylenen ve taklit edilen bir kültür ürününe dönüştü.
Bugünden bakıldığında filmdeki bazı cinsiyet rolleri ve gençlik kalıpları tartışmalı bulunabilir. Ama bu, Grease’in popüler kültürdeki yerini ortadan kaldırmaz. Tam tersine, film hem sevilen hem de bugün yeniden tartışılabilen bir nostalji nesnesi olarak yaşamaya devam eder.
16 Haziran 1978’de başlayan Grease yolculuğu, müzikal sinemanın geniş kitlelere nasıl ulaşabileceğini gösterdi. Film, gençlik aşkını, dansı, modayı ve müziği tek pakette birleştirdi; kuşaklar boyunca tekrar tekrar izlenen neşeli bir popüler kültür hafızasına dönüştü.
1979 – Ayhan Işık öldü, Yeşilçam’ın “Taçsız Kral”ı veda etti
16 Haziran 1979’da, Türk sinemasının unutulmaz oyuncularından Ayhan Işık İstanbul’da hayatını kaybetti. Asıl adı Ayhan Işıyan olan sanatçı, 5 Mayıs 1929’da İzmir’de doğmuş, daha sonra ailesiyle İstanbul’a yerleşmişti. Kısa sayılabilecek ömrüne 200’e yakın film sığdıran Işık, özellikle 1950’ler ve 1960’larda Yeşilçam’ın en güçlü erkek yıldızlarından biri haline geldi.
Ayhan Işık’ın hikâyesi yalnız yakışıklı bir jönün yükselişi değildir. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde okumuş, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan ders almış, sinemaya geçmeden önce dergilerde ressam ve grafiker olarak çalışmıştı. 1951’de Yıldız dergisinin açtığı artist yarışmasında Belgin Doruk’la birlikte birinci olması, onun sinema kapısını açtı.
Yeşilçam’daki asıl çıkışını, Ömer Lütfi Akad’ın 1952 yapımı Kanun Namına filmiyle yaptı. Bu film hem Ayhan Işık’ın yıldızlaşmasında hem de Türk sinemasının daha modern bir anlatı diline geçişinde önemli bir eşik kabul edilir. Sonraki yıllarda Küçük Hanım, Acı Hayat, Otobüs Yolcuları, Cingöz Recai, Üç Tekerlekli Bisiklet ve Sezerci gibi birçok filmde rol aldı.
Ayhan Işık’ın seyirci üzerindeki etkisi, taşıdığı yıldız imajından da geliyordu. O, Yeşilçam’ın kentli, yakışıklı, güçlü ama çoğu zaman duygusal erkek tipinin en belirgin yüzlerinden biriydi. “Taçsız Kral” lakabı da bu yüzden ona yakıştırıldı. Seyirci onu Türk sinemasının yıldızlık kavramını temsil eden bir figür olarak gördü.
Fakat Ayhan Işık’ı sadece kamera önündeki rolleriyle sınırlamak haksızlık olur. 1959’da Hollywood’a giderek sinema sektörünü yakından incelemiş, Türkiye’ye döndükten sonra set disiplini, oyuncu hakları, çalışma saatleri ve sinema emekçilerinin güvencesi konusunda daha bilinçli bir tavır almıştı. Sonraki yıllarda yapımcı, yönetmen ve senarist olarak da çalıştı; 1976’da Örgüt filmini çekti.
Onun ölümünü daha sarsıcı yapan şey, genç sayılabilecek bir yaşta hayatını kaybetmesiydi. Ayhan Işık, 13 Haziran 1979’da İstanbul Bebek’teki evinin balkonunda dinlenirken beyin kanaması geçirdi. Üç gün yoğun bakımda kaldıktan sonra, 16 Haziran 1979’da 50 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Şişli Camisi’nde kılınan namazın ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.
Ayhan Işık’ın ölümü, Yeşilçam’ın altın çağını yaşamış kuşak için bir yıldızın kaybıydı. Çünkü o, yalnız filmleriyle değil, star duruşuyla, disipliniyle, sahneye ve sete verdiği önemle de bir dönemin sinema anlayışını temsil ediyordu. Onun ardından Türk sineması değişti; televizyonun etkisi arttı, Yeşilçam’ın üretim düzeni sarsıldı, eski yıldız sistemi yavaş yavaş geride kaldı.
1988 – Mehmet Ali Birand’ın Öcalan röportajı Milliyet’i toplattı, gazetecilik ile devlet refleksi karşı karşıya geldi
16 Haziran 1988’de, Mehmet Ali Birand’ın PKK lideri Abdullah Öcalan’la yaptığı röportaj Milliyet gazetesinde yayımlandı. Lübnan’daki Bekaa Vadisi’nde gerçekleştirilen görüşme, Türkiye basın tarihinde en çok tartışılan röportajlardan biri oldu. Milliyet, röportajı günler öncesinden “İşte Apo, işte PKK” ve “Apo’dan teklif var” gibi büyük duyurularla anons etmişti. 16 Haziran’da yayımlanan röportajın ardından ise gazetenin ertesi günkü baskısının dağıtımı engellendi ve mevcut nüshalara el konuldu.
O yıllarda Türkiye, PKK saldırılarının giderek arttığı, Güneydoğu’daki çatışmaların ülke gündeminin en sıcak başlıklarından biri haline geldiği bir dönemden geçiyordu. PKK, 1984’ten itibaren silahlı eylemlerini yoğunlaştırmış; devlet, örgütü yalnız güvenlik meselesi değil, ülkenin bütünlüğüne yönelik büyük bir tehdit olarak görüyordu. Böyle bir ortamda, Abdullah Öcalan’la yapılmış uzun bir röportajın yayımlanması, basın açısından büyük bir haber, devlet açısından ise son derece hassas bir gelişmeydi.
Mehmet Ali Birand ve foto muhabiri Coşkun Aral’ın Bekaa Vadisi’ne giderek Öcalan’la görüşmesi, dönemin gazetecilik anlayışı içinde cesur ve tartışmalı bir adımdı. Birand, Türkiye kamuoyunun hakkında çok konuştuğu ama doğrudan tanımadığı bir aktörü kendi sözleriyle görünür kılmak istemişti. Fakat mesele tam da burada düğümleniyordu: Bir gazeteci, silahlı bir örgütün lideriyle konuştuğunda kamuoyunu mu bilgilendirir, yoksa o kişiye propaganda alanı mı açar?
Röportaj yayımlandıktan sonra devletin tepkisi sert oldu. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi sürece dahil oldu; Milliyet’in 17 Haziran 1988 tarihli baskısının ve dağıtımının önlenmesine, eldeki gazete nüshalarına el konulmasına karar verildi. Ardından Mehmet Ali Birand ve gazetenin Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener hakkında dava açıldı. Ancak yargılama sonunda Birand ve Güvener 10 Nisan 1989’da beraat etti.
Bu olay, Türkiye’de terör, basın özgürlüğü ve kamuoyunun haber alma hakkı arasındaki gerilimin erken ve çarpıcı örneklerinden biridir. Devlet, böyle bir röportajın örgüte meşruiyet ve görünürlük sağlayabileceğini düşünüyordu. Gazetecilik cephesi ise bir sorunu anlamanın, onu haberleştirmenin ve kamuoyuna bütün yönleriyle göstermenin basının görevi olduğunu savunuyordu.
Burada kolay bir cevap yoktur. PKK’nın şiddeti ve yol açtığı acılar görmezden gelinemez. Ama bir silahlı örgütle mücadele edilirken, o örgütün nasıl düşündüğünü, hangi söylemle taban bulduğunu, hangi stratejiyi izlediğini anlamaya çalışmak da gazeteciliğin alanına girer. Sorun, haber ile propaganda arasındaki sınırın nerede çizileceğidir. Birand röportajı bu sınır tartışmasını Türkiye’de çok sert biçimde gündeme getirdi.
Milliyet’in toplatılması, aynı zamanda devletin kriz anlarında basına karşı nasıl refleks verdiğini gösterdi. Gazete, yalnız haber yaptığı için değil, devletin güvenlik hassasiyetinin kırmızı çizgisine dokunduğu için hedef oldu. Bu yüzden olay, sadece Mehmet Ali Birand’ın meslek hayatında değil, Türkiye basın tarihinde de özel bir yer tuttu.
16 Haziran 1988’de yayımlanan röportaj, aradan geçen yıllara rağmen hâlâ tartışılır. Çünkü mesele yalnız geçmişte kalmış bir gazete hadisesi değildir. Bugün de aynı soru geçerlidir: Gazeteci, toplumun en karanlık ve en rahatsız edici meselelerine ne kadar yaklaşabilir? Devletin güvenlik kaygısı ile halkın gerçeği bilme hakkı nerede çatışır? Mehmet Ali Birand’ın Öcalan röportajı, bu soruların Türkiye’deki en sert örneklerinden biri olarak 16 Haziran tarihindeki yerini aldı.
1991 – Yıldırım Akbulut istifa etti, ANAP’ta Özal döneminin dengesi bozuldu
16 Haziran 1991’de, Başbakan Yıldırım Akbulut, istifasını Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sundu. Bir gün önce yapılan Anavatan Partisi Büyük Kongresi’nde genel başkanlığı Mesut Yılmaz’a kaptıran Akbulut için artık başbakanlık koltuğunda kalmak mümkün değildi. Böylece 1989’da Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından başlayan Akbulut hükümeti dönemi sona erdi.
Yıldırım Akbulut, aslında Turgut Özal’ın siyasetteki tercihiydi. Özal, 1989’da Çankaya Köşkü’ne çıkınca, ANAP’ın ve hükümetin başına daha uyumlu, kriz çıkarmayacak, kendisiyle kavga etmeyecek bir ismin geçmesini istemişti. Akbulut da bu rol için seçildi. Devlet tecrübesi vardı, TBMM Başkanlığı yapmıştı, parti içi dengeleri sarsacak sert bir lider profili çizmiyordu.
Fakat bu tercih, ANAP içinde herkesi memnun etmedi. 1980’lerde Özal’ın güçlü liderliğiyle iktidar olan ANAP, 1990’lara gelindiğinde artık aynı dinamizmi taşımıyordu. Ekonomi, parti içi çekişmeler, toplumdaki değişim talepleri ve muhalefetin yükselişi ANAP’ı yıpratıyordu. Akbulut ise kamuoyunda güçlü bir siyasi liderden çok, Özal’ın gölgesinde kalan bir başbakan olarak algılanıyordu.
Mesut Yılmaz’ın yükselişi bu ortamda geldi. Daha genç, daha iddialı ve parti içinde değişim isteyen kesimlerin desteğini alan Yılmaz, 15 Haziran 1991’de yapılan ANAP Büyük Kongresi’nde genel başkan seçildi.
Bu sonuç, parlamenter sistemin doğal gereği olarak başbakanlığı da etkiledi. Çünkü Türkiye’de o dönemde hükümetin başındaki kişi, aynı zamanda iktidar partisinin genel başkanıydı. Akbulut parti liderliğini kaybedince, hükümetin başında kalması siyaseten anlamını yitirdi. 16 Haziran’daki istifa, bu nedenle ANAP içindeki güç değişiminin resmî sonucu oldu.
Mesut Yılmaz daha sonra hükümeti kurdu. 48. Türkiye Hükümeti, ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz’ın başkanlığında 23 Haziran 1991’de kuruldu; 5 Temmuz’da da 153 ret oyuna karşılık 265 kabul oyuyla güvenoyu aldı.
Ancak bu değişim ANAP’ı kurtarmaya yetmedi. Mesut Yılmaz hükümeti kısa ömürlü oldu; 20 Ekim 1991 genel seçimlerinde ANAP iktidarı kaybetti. Böylece 1983’ten beri süren ANAP iktidarı sona erdi ve Türkiye, DYP-SHP koalisyonuyla yeni bir döneme girdi.
1994 – Çalıntı tarihi Kur’an yalı bahçesinde bulundu, kültür mirası kaçakçılığı yeniden gündeme geldi
16 Haziran 1994’te, Amasya Kütüphanesi’nden çalınan tarihî bir el yazması Kur’an-ı Kerim’in, Ayşegül Tecimer’in yalısının bahçesinde bulunduğu haberi Türkiye gündemine oturdu. Olay, Türkiye’nin yazma eserlerinin, tarihî kütüphanelerinin ve kültür varlıklarının nasıl korunacağı sorusunu yeniden gündeme taşıyan çarpıcı bir skandaldı.
Amasya, Osmanlı kültür tarihinde özel bir yere sahipti. Şehzadeler şehri olarak bilinen kent, medrese, külliye, cami ve kütüphane geleneğiyle güçlü bir yazma eser mirası barındırıyordu. Bugünkü Amasya Bayezid Yazma Eser Kütüphanesi’nin Sultan II. Bayezid Külliyesi içinde yer aldığı, koleksiyonunda binlerce yazma ve matbu eser bulunduğu resmî kayıtlarda da belirtilir. Amasya Valiliği’nin 2023 tarihli açıklamasında kütüphanede 2 bin 503 yazma eser ve 19 bin 145 matbu eser bulunduğu aktarılır.
Bu nedenle Amasya’daki bir kütüphaneden çalınan el yazması Kur’an’ın İstanbul’da bir yalı bahçesinde ortaya çıkması, kamuoyunda büyük yankı yarattı. Çünkü mesele yalnız bir kitabın kaybolup bulunması değildi. El yazması eserler, ait oldukları toplumun dinî, ilmî, sanatsal ve tarihî hafızasını taşır. Böyle bir eserin rafından koparılması, aynı zamanda hafızanın yerinden sökülmesi anlamına gelir.
1990’lı yıllar, Türkiye’de tarihî eser kaçakçılığı haberlerinin sık sık gündeme geldiği bir dönemdi. Arkeolojik eserler, Osmanlı objeleri, tablolar, hat levhaları ve yazma kitaplar, kimi zaman koleksiyoner çevrelerinde, kimi zaman uluslararası antika piyasasında el değiştiriyordu. Milliyet’in 15 Ekim 1994 tarihli arşivinde de “Çalıntı Kuran Skandalı” ifadesiyle Ayşegül Tecimer’in adının tarihî eser ve antika kaçakçılığı haberleri içinde geçtiği görülür.
Ayşegül Tecimer adı sonraki yıllarda da tarihî eser kaçakçılığı dosyalarıyla anıldı. Yeni Şafak’ın 2001 tarihli haberinde, Tecimer’in Fas’ın Marakeş kentinde yakalandığı ve Türkiye’ye iade edilmek üzere tutuklandığı aktarılıyordu. Bu haberler, 1994’teki olayın tekil bir magazin skandalı gibi değil, daha geniş bir kaçakçılık ve kültür varlığı dolaşımı meselesi içinde değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
Bu olayın en sarsıcı tarafı, kutsal ve tarihî değeri olan bir yazma eserin “koleksiyon nesnesi” gibi görülmesiydi. Bir el yazması Kur’an, yalnız maddi değeri yüksek bir antika değildir. Hattatı, kâğıdı ya da parşömeni, cildi, süslemesi, istinsah tarihi ve ait olduğu kütüphane kaydıyla birlikte tarihî bir belgedir. Onu satın alınabilir, saklanabilir, elden çıkarılabilir bir özel mülk gibi görmek, kültür mirasının özünü yok saymak demektir.
Yalı bahçesinde bulunan eser görüntüsü, bu yüzden çok güçlü bir sembole dönüştü. Bir yanda Amasya’daki tarihî kütüphane; diğer yanda İstanbul’da yüksek sosyetenin ve koleksiyoner çevrelerinin konuşulduğu bir yalı. Bu karşıtlık, Türkiye’de kültür varlıklarının yalnız hırsızlar tarafından değil, onları talep eden, saklayan, pazarlayan ve değer biçen çevreler tarafından da tehdit edildiğini gösteriyordu.
1994’teki bu olay, kültür mirası korumasının yalnız müzelerin, kütüphanelerin ya da polisin meselesi olmadığını hatırlattı. Kayıt sistemi, güvenlik, uzman denetimi, koleksiyoner piyasasının takibi, uluslararası iş birliği ve toplumdaki kültür bilinci aynı zincirin halkalarıdır. Zincirin bir yerindeki zayıflık, yüzyıllık bir eserin rafından koparılıp kaçak piyasanın parçası haline gelmesine yol açabilir.
1994 – DEP kapatıldı, Kürt siyasetinin Meclis’teki varlığı ağır darbe aldı
16 Haziran 1994’te, Anayasa Mahkemesi Demokrasi Partisi’nin, kısa adıyla DEP’in kapatılmasına karar verdi. Kararla birlikte, partinin kapatma davasının açıldığı tarihte üyesi olan 13 milletvekilinin milletvekilliğinin sona ermesi de hükme bağlandı. Bu milletvekillerinin 5’i o sırada cezaevindeydi. Anayasa Mahkemesi kararında, DEP’in kapatılmasına ilişkin dosyanın esas numarası 1993/3, karar numarası 1994/2, karar günü ise 16 Haziran 1994 olarak yer aldı; karar 30 Haziran 1994 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.
DEP, Halkın Emek Partisi’nin kapatılması sürecinden sonra Kürt siyasal hareketinin Meclis’teki ana adreslerinden biri haline gelmişti. 1991 seçimlerinde SHP listelerinden Meclis’e giren bazı milletvekilleri daha sonra HEP’e, ardından DEP’e geçmişti. Ancak 1990’ların başında Türkiye, bir yandan PKK’nın silahlı eylemleri, diğer yandan Güneydoğu’da ağırlaşan güvenlik politikaları ve faili meçhul cinayetler nedeniyle son derece sert bir siyasi iklimden geçiyordu. DEP de bu iklimin tam merkezindeydi.
Partiye yönelik kapatma davası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açıldı. Anayasa Mahkemesi, DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya’nın Bonn ve Erbil’de yaptığı konuşmaları ve partinin “Demokrasi Partisi’nin Barış Çağrısıdır” başlıklı bildirisini, Anayasa’ya ve Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı buldu. Mahkeme, bu gerekçelerle DEP’in kapatılmasına karar verdi.
Mahkeme, kapatma davasının açıldığı 2 Aralık 1993 tarihinde DEP üyesi olan Ahmet Türk, Ali Yiğit, Sırrı Sakık, Leyla Zana, Hatip Dicle, Sedat Yurtdaş, Selim Sadak, Orhan Doğan, Zübeyir Aydar, Naif Güneş, Mahmut Kılınç, Remzi Kartal ve Nizamettin Toğuç’un milletvekilliklerinin de kararın TBMM Başkanlığı’na tebliğiyle sona ereceğini belirtti.
Bu karar, Mart 1994’te yaşanan dokunulmazlık krizinin devamı niteliğindeydi. Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve başka DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmış; bazı milletvekilleri Meclis’ten çıkarılarak gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı.
DEP’in kapatılması, Türkiye’de parti kapatma geleneğinin en tartışmalı örneklerinden biri oldu. Devlet açısından karar, ülkenin bütünlüğüne aykırı faaliyet yürüttüğü ileri sürülen bir partinin kapatılmasıydı. Kürt siyasal hareketi ve insan hakları çevreleri açısından ise bu karar, seçilmiş temsilcilerin Meclis dışına itilmesi ve siyasal alanın daraltılması anlamına geliyordu.
Nitekim süreç burada bitmedi. DEP’li milletvekilleri hakkında Devlet Güvenlik Mahkemelerinde davalar görüldü. 8 Aralık 1994’te Ankara 1 No’lu DGM, Leyla Zana ve diğer bazı DEP’liler hakkında ağır hapis cezaları verdi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise 2001’de bu yargılamalarda adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetti.
Bu yüzden 16 Haziran 1994, Türkiye’de Kürt meselesinin demokratik siyaset içinde temsil edilip edilemeyeceği sorusunun en sert biçimde gündeme geldiği tarihlerden biridir. DEP kapatıldı; ama temsil ettiği siyasi damar, farklı parti adlarıyla varlığını sürdürdü. Bu da Türkiye’nin parti kapatma pratiğiyle çözmeye çalıştığı meselelerin, mahkeme kararlarıyla ortadan kalkmadığını gösteren en açık örneklerden biri oldu.
2000 – Süleyman Demirel’e Devlet Şeref Madalyası verildi, “Baba”ya devletin vedası yapıldı
16 Haziran 2000’de, Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e Devlet Şeref Madalyası verildi. Demirel, 16 Mayıs 2000’de yedi yıllık cumhurbaşkanlığı görevini tamamlamış; Çankaya Köşkü’nü Ahmet Necdet Sezer’e devretmişti. Madalya, görevinden ayrılmasından bir ay sonra, halefi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından tevcih edildi.
Devlet Şeref Madalyası, sıradan bir ödül değildir. 2933 sayılı Madalya ve Nişanlar Kanunu’na göre bu madalya; Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası, ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğü, toplumun huzuru, birlik ve beraberliği için üstün feragat, fedakârlık, başarı ve yararlık gösteren kişilere, Bakanlar Kurulu’nun teklifi ve Cumhurbaşkanı’nın tevcihiyle verilir.
Demirel’e bu madalyanın verilmesi, onun uzun siyasi hayatının devlet katında onurlandırılması anlamına geliyordu. Süleyman Demirel, 1960’lardan 2000’e kadar Türkiye siyasetinin en belirleyici isimlerinden biri olmuştu. Başbakanlık yaptı, darbelerle görevden uzaklaştı, siyaset yasağı yaşadı, yeniden döndü ve sonunda Cumhurbaşkanlığı makamına çıktı.
Demirel’in siyasi kariyeri, Türkiye’nin çalkantılı yakın tarihiyle iç içeydi. 1965’te genç bir lider olarak iktidara geldiğinde kalkınma, barajlar, yollar, elektrifikasyon ve sanayileşme vaatleriyle öne çıkmıştı. “Barajlar Kralı” lakabı da buradan geliyordu. Ancak onun hikâyesi yalnız kalkınma projelerinden ibaret değildi; 12 Mart 1971 muhtırası, 1980 darbesi, siyaset yasağı, 1990’larda yeniden başbakanlık ve ardından cumhurbaşkanlığı, Demirel’i Türkiye’nin bütün kırılma dönemlerinden geçen bir siyasi figüre dönüştürdü.
Elbette Demirel’in mirası tartışmasız değildir. Bir kesim onu köyden çıkıp devletin zirvesine yürüyen, kalkınmacı, pratik ve krizlerden dönmeyi bilen bir siyasetçi olarak görür. Başka bir kesim için ise Demirel, Türkiye’de merkez sağın pragmatizmini, devlet aklıyla siyaset arasındaki sert pazarlıkları ve özellikle 1990’ların ağır siyasi atmosferini temsil eder. Bu çift yönlü miras, onu Türk siyasetinin en ilginç ve en tartışmalı figürlerinden biri yapar.
Devlet Şeref Madalyası’nın Demirel’e verilmesi, bu tartışmaları ortadan kaldırmadı; ama onun devlet tarihindeki yerini tescilleyen sembolik bir kapanış yaptı. 16 Haziran 2000, Süleyman Demirel’in aktif görev yıllarının ardından, Türkiye Cumhuriyeti tarafından resmen onurlandırıldığı gün olarak tarihe geçti.
2002 – İstanbul Boğazı’nda yolcu teknesi battı, deniz trafiğinin ölümcül riski bir kez daha görüldü
16 Haziran 2002’de, İstanbul Boğazı’nda Modisk adlı nehir tipi Rus gemisi ile Aqua-2 isimli yolcu teknesi çarpıştı. Çarpışmanın ardından yolcu teknesi battı; teknede kaybolan 4 yolcudan 2’sinin cesedine ulaşıldığı kayıtlara geçti. Bu olay, İstanbul Boğazı’nda büyük gemilerle küçük yolcu teknelerinin aynı hatta karşı karşıya gelmesinin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini gösteren acı kazalardan biri oldu.
İstanbul Boğazı, yalnız manzarasıyla değil, dünyanın en zor ve riskli su yollarından biri olmasıyla da bilinir. Dar geçişler, keskin dönüşler, güçlü akıntılar, sis, gece seyrüseferi, yerel yolcu trafiği ve uluslararası gemi geçişleri aynı hatta buluşur. Bir yanda şehir içi ulaşımın parçası olan tekneler, motorlar ve vapurlar; diğer yanda yük gemileri, tankerler ve yabancı bayraklı ticari gemiler vardır. Bu yoğunluk, küçük bir hata ya da gecikmiş bir manevrayı ölümcül hale getirebilir.
Aqua-2 kazasının sarsıcı tarafı da buydu. Yolcu teknesindeki insanlar, Boğaz’ın gündelik akışı içinde seyahat ediyordu. Fakat İstanbul’da deniz ulaşımı, romantik bir şehir görüntüsünün ötesinde ciddi güvenlik hesapları gerektirir. Küçük tekneler büyük gemilerin kör noktaları, dönüş mesafeleri, dalga etkisi ve manevra sınırlılığı karşısında son derece kırılgandır. Boğaz’daki bir çarpışma, karadaki trafik kazalarından farklı olarak saniyeler içinde batma, kaybolma ve kurtarma zorluğuna dönüşebilir.
Bu olay, Türkiye’de deniz kazalarının yalnız tekil “talihsizlikler” olmadığını da hatırlattı. Türk kara sularında 2002’den 8 Ağustos 2012’ye kadar 1.483 deniz kazası meydana geldi; bu kazalarda 185 kişi öldü, 134 kişi kayboldu. Sadece 2002 yılında yaşanan 93 deniz kazasında 21 kişinin öldü, 13 kişinin kayboldu.
Boğaz kazaları, her seferinde aynı soruları gündeme getirir: Kılavuz kaptan kullanımı yeterli mi? Küçük teknelerin geçiş güvenliği nasıl sağlanıyor? Yerel trafikle uluslararası gemi trafiği aynı anda nasıl yönetiliyor? Sis, akıntı ve yoğun geçiş saatlerinde denetim ne kadar sıkı? Bu sorular yalnız denizcilik uzmanlarının değil, İstanbul’da yaşayan milyonlarca insanın güvenliğiyle ilgilidir.
İstanbul Boğazı’ndaki riskin büyüklüğü, taşıma yükünün niteliğiyle de ilgilidir. Resmî bilgilendirme kaynaklarında, Boğaz’dan geçen gemilerin önemli bir bölümünün tehlikeli yük taşıdığı ve olası kazaların can, mal ve çevre güvenliği açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği vurgulanır. Bu nedenle Boğaz’daki her kaza, yalnız o anki tekneleri değil, kıyıdaki semtleri, deniz ekosistemini ve şehir hayatını da ilgilendirir.
2002’deki Modisk ve Aqua-2 çarpışması, büyük felaketler kadar hatırlanmamış olabilir. Ancak batan bir yolcu teknesi ve kaybolan insanlar, Boğaz güvenliği meselesinin ne kadar somut ve insani olduğunu gösterir. Deniz kazaları çoğu zaman rakamlarla anılır; oysa her kayıp, bir ailenin hayatında kapanmayan bir boşluk bırakır.
2006 – Cüneyd Orhon öldü, klasik kemençenin “senyörü” sessizliğe çekildi
16 Haziran 2006’da, Türk makam müziğinin önemli klasik kemençe icracılarından Cüneyd Orhon hayatını kaybetti. 25 Temmuz 1926’da İstanbul’da doğan Orhon, yalnız iyi bir saz sanatçısı değil; aynı zamanda hoca, yönetici ve klasik kemençenin eğitim geleneğinde iz bırakmış bir isimdi.
Orhon’un müzik yolculuğu Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde başladı. Burada repertuvar, üslup ve nazariyat öğrendi; kemençeyi ise Kemal Niyazi Seyhun’dan çalıştı. Aynı zamanda İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi İç Mimari Bölümü’nü bitirdi. Yani onun sanatçılığı yalnız kulaktan yetişmiş bir icracılık değil, estetik ve biçim duygusuyla da beslenen bir çizgi taşıyordu.
Cüneyd Orhon’un asıl ağırlığı TRT ve konservatuvar yıllarında ortaya çıktı. İstanbul Radyosu’na kemençe sanatçısı olarak girdi; TRT’de uzun yıllar icracı ve yönetici olarak görev yaptı.
Onu özel yapan noktalardan biri de dört telli klasik kemençe meselesidir. Geleneksel klasik kemençe üç tellidir. Orhon ise tel boyları eşitlenmiş dört telli klasik kemençenin eğitime ve icraya girmesi için uğraştı. 1975’te kurulan Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı’nın kurucu kadrosunda yer aldı; İTÜ’nün konservatuvar tarihçesinde de kurucu yönetim kurulunda Cüneyd Orhon’un adı geçer.
Bu, dışarıdan küçük bir teknik ayrıntı gibi görünebilir. Oysa geleneksel bir sazın tel sayısına, öğretim metoduna ve repertuvar içindeki kullanımına müdahale etmek kolay iş değildir. Klasik musikide çalgılar yüzyıllık üslup taşıyıcılarıdır. Orhon’un dört telli kemençe ısrarı, geleneği yıkmak yerine, onu yeni imkânlarla yaşatmak arayışı olarak görülebilir.
Cüneyd Orhon’un icrası için sık kullanılan kelime “beyefendi”dir. Gösterişten uzak, ölçülü, zarif ve makamın iç sesini öne çıkaran bir tavrı vardı. Kemençeyi ağlatan ama abartmayan; hüzün üretirken melodiyi dağıtmayan bir üslup. Bu yüzden Murat Bardakçı’nın ona yakıştırdığı “kemençenin senyörü” ifadesi, müzik çevrelerinde güçlü bir karşılık buldu.
Onun kayıtları bugün hâlâ meraklıları için özel bir yerde durur. Cüneyd Orhon Arşiv Serisi adıyla yayımlanan kayıtlarda Rast, Irak, Segâh, Hüzzam, Saba, Nihavend ve Hüseynî gibi makamlar üzerinden onun taksim ve saz eseri icrasını dinlemek mümkündür. Bu kayıtlar, yalnız nostaljik belgeler değil; klasik kemençe tavrının nasıl kurulacağını gösteren ders niteliğinde örneklerdir.
16 Haziran’da Cüneyd Orhon’u hatırlamak, popüler hafızanın dışında kalmış ama bir sazın kaderini etkilemiş bir ustayı hatırlamaktır. O, geniş kitlelerin bildiği bir yıldız değildi; fakat Türk musikisinin iç dünyasında klasik kemençenin sesini taşıyan, öğreten ve geliştiren isimlerden biriydi. Bazı sanatçılar sahnede alkışla büyür; bazıları ise öğrencilerinin elinde, sazın tekniğinde ve makamın inceliğinde yaşamaya devam eder.
2007 – Sunita Williams uzayda kalma rekoru kırdı, kadın astronotlar için yeni bir eşik açıldı
16 Haziran 2007’de, Hint asıllı Amerikalı astronot Sunita Williams, uzayda tek seferde en uzun süre kalan kadın astronot unvanını elde etti. Williams, o gün NASA astronotu Shannon Lucid’in 1996’da Rus Mir Uzay İstasyonu’nda kırdığı 188 gün 4 saatlik kadın astronot rekorunu geride bıraktı. NASA Johnson Space Center kaynaklı açıklamaya göre Williams, rekoru 16 Haziran sabahı saat 12.47’de kırdı.
Sunita Williams, 9 Aralık 2006’da STS-116 göreviyle uzaya fırlatılmış ve 11 Aralık’ta Uluslararası Uzay İstasyonu’na kenetlenmişti. ISS’te önce Expedition 14, ardından Expedition 15 ekibinde uçuş mühendisi olarak görev yaptı. NASA’nın biyografisinde bu ilk uzun görevini 9 Aralık 2006 – 22 Haziran 2007 tarihleri arasında yaptığı, Dünya’ya STS-117 ekibiyle döndüğü belirtilir.
Uzayda uzun süre kalmak, insan bedeninin yerçekimsiz ortama verdiği tepkilerle baş etmek demektir. Kas ve kemik kaybı, uyku düzeni, kapalı ortam psikolojisi, radyasyon, egzersiz zorunluluğu ve bilimsel deneylerin sürekliliği, uzun görevleri sıradan bir yolculuk olmaktan çıkarır. Williams’ın görevi, kadın astronotların uzun süreli uzay istasyonu görevlerinde de en zorlu sorumlulukları üstlenebileceğini gösterdi.
Williams bu görev sırasında yalnız “uzayda en uzun kalan kadın” rekoruyla değil, uzay yürüyüşleriyle de öne çıktı. İlk görevi sırasında dört uzay yürüyüşü yaptı ve toplam 29 saat 17 dakika uzay aracı dışında çalışarak o dönem kadın astronotlar arasında uzay yürüyüşü süresi rekoru da kırdı.
Sunita Williams’ın hikâyesi, Amerikan uzay programının çok kültürlü yüzünü de temsil eder. Ohio’da doğan, Hint ve Sloven kökenli bir ailenin çocuğu olan Williams, ABD Deniz Kuvvetleri’nde pilotluk ve test pilotluğu yaptıktan sonra 1998’de NASA astronotu seçildi. Bu arka plan, uzay programının yalnız bilim insanlarından değil, askerî havacılık, mühendislik ve zorlu saha deneyiminden gelen isimlerle de yürüdüğünü gösterir.
2007’de kırdığı rekor daha sonra başka kadın astronotlar tarafından geçildi; fakat bu, Williams’ın başarısının değerini azaltmaz. Tam tersine, uzay tarihindeki her rekor bir sonraki kuşağın basamağıdır. Shannon Lucid’in açtığı yolu Sunita Williams ilerletti; daha sonra Peggy Whitson ve Christina Koch gibi isimler kadınların uzun süreli uzay görevlerindeki yerini daha da güçlendirdi.
Bugün Sunita Williams, NASA’nın en deneyimli astronotlarından biri olarak anılıyor. NASA’nın 2026 tarihli açıklamasına göre kariyeri boyunca üç uzay görevi yaptı, toplam 608 gününü uzayda geçirdi ve 62 saat 6 dakikalık uzay yürüyüşü süresiyle kadın astronotlar arasında en yüksek toplam uzay yürüyüşü süresine ulaştı.
16 Haziran 2007’de kırılan rekor, bu uzun kariyerin ilk büyük sembollerinden biriydi. Williams, uzay istasyonunda geçirdiği aylarla yalnız kişisel bir başarıya imza atmadı; kadın astronotların uzun görevlerde, teknik operasyonlarda ve uzay yürüyüşlerinde merkezî roller üstlenebileceğini de dünyaya gösterdi.
2014 – Ayşe Şasa öldü, Yeşilçam’ın senaristinden “rüya sineması”nın düşünürüne uzanan sıra dışı bir hayat kapandı
16 Haziran 2014’te, senarist ve yazar Ayşe Şasa İstanbul’da hayatını kaybetti. Tam adı Ayşe Mihriban Şasa olan yazar, 1941’de İstanbul’da dünyaya geldi; Arnavutköy Amerikan Kız Koleji, bugünkü adıyla Robert Kolej’den mezun oldu. Sinemaya 1960’ların başında Atıf Yılmaz’ın yanında adım attı ve kısa sürede Yeşilçam’ın dikkat çeken kadın senaristlerinden biri haline geldi.
Ayşe Şasa’nın sinema yolculuğu, dönemin büyük yönetmenleri ve yazar çevreleriyle iç içe gelişti. Atıf Yılmaz’ın asistanlığını yaptığı sırada senaryo çalışmalarına başladı; daha sonra Türk sinemasında iz bırakan birçok filme katkı verdi. Muradın Türküsü, Ah Güzel İstanbul, Balatlı Arif, Köroğlu, Yedi Kocalı Hürmüz, Cemo, Gramofon Avrat gibi filmlerin senaryolarında imzası vardı.
Onu sıradan bir Yeşilçam emekçisinden ayıran taraf, sinemayı yalnız hikâye kurma işi olarak görmemesiydi. Ayşe Şasa, Türk sinemasının Batı taklidiyle yerli damar arasında sıkıştığını düşünen, Kemal Tahir çevresinden etkilenen, toplumun hafızasını ve gelenekle ilişkisini önemseyen bir isimdi. Bu yüzden onun senaristliği, melodram kalıplarının ötesinde, Türk sinemasının neye dayanacağı sorusuyla da bağlantılıydı.
Fakat Şasa’nın hayatı büyük bir kırılma yaşadı. 1970’lerde ağır bir ruhsal rahatsızlık geçirdi; uzun süre münzevi bir hayat sürdü. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, 1973’te tedavi gördüğünü, şizofreni teşhisi konduğunu ve yıllarca içine kapalı yaşadığını aktarır. Daha sonra İbnü’l Arabî’nin Fusûsü’l-Hikem adlı eseriyle karşılaşması, onun düşünce dünyasında büyük bir dönüşüm başlattı.
Bu dönüşüm, Ayşe Şasa’yı yalnız kişisel bir “iyileşme” hikâyesinin konusu yapmadı; aynı zamanda onu Türk sineması üzerine farklı bir düşünce hattına taşıdı. 1990’lardan itibaren Yeşilçam Günlüğü, Delilik Ülkesinden Notlar, Bir Ruh Macerası gibi kitaplarında hem kendi iç dünyasını hem de sinema, modernlik, gelenek, tasavvuf ve anlam arayışı üzerine düşüncelerini yazdı.
Ayşe Şasa’nın asıl ilginçliği, hayatındaki kopuşları açıkça yazabilmesinde, hastalık deneyimini entelektüel bir arayışa dönüştürmesinde ve sinema üzerine kendi medeniyet perspektifinden düşünmeye çalışmasındadır.
Akademik değerlendirmelerde Şasa’nın yalnız senaryo yazmadığı, Türk sinemasının toplumla kurduğu organik bağ üzerine düşündüğü ve 1990’larda gündeme gelen Rüya Sineması fikrinin düşünürleri arasında yer aldığı vurgulanır. Bu yaklaşım, sinemayı yalnız gerçekliğin kopyası olarak değil, insanın iç dünyasını, rüyasını, sezgisini ve metafizik arayışını da taşıyan bir sanat olarak ele alır.
Ayşe Şasa’nın hayatı iki ayrı perde gibidir. İlk perdede Robert Kolejli, modern, Yeşilçam’ın merkezinde çalışan, Atıf Yılmaz ve Kemal Tahir çevresinde dolaşan genç bir senarist vardır. İkinci perdede ise ağır bir ruhsal çöküşten geçmiş, içe kapanmış, sonra tasavvufi düşünceyle yeni bir anlam dünyası kurmuş bir yazar bulunur. Anadolu Ajansı’nın anma yazısında da onun hayatı, “anlam arayışı” ve “hakikati bulma çabası” etrafında anlatılır.
16 Haziran’da Ayşe Şasa’yı hatırlamak, yalnız bir senaristin ölüm yıl dönümünü anmak değildir. Türk sinemasında kadın senaristlerin emeğini, Yeşilçam’ın düşünsel damarını, modernlik bunalımını, ruhsal kırılmaları ve sanatla hakikat arayışı arasındaki gerilimi birlikte düşünmektir. Şasa’nın hayatı, kolay sınıflandırılamayan hayatların daha ilginç olduğunu gösterir: Ne tam Yeşilçam figürüdür ne yalnız tasavvuf yazarı; ikisinin arasındaki sancılı geçitte duran özgün bir zihin olarak kalmıştır.
2015 – Donald Trump adaylığını açıkladı, Amerikan siyaseti bambaşka bir döneme girdi
16 Haziran 2015’te, iş insanı ve televizyon yıldızı Donald Trump, New York’taki Trump Tower’da Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı için adaylığını açıkladı. O gün birçok kişi bu açıklamayı ciddi bir siyasi dönüm noktası olmaktan ziyade, renkli ve gürültülü bir kampanya başlangıcı olarak gördü. Fakat Trump’ın adaylığı, kısa sürede Amerikan siyasetinin merkezine yerleşti.
Trump o güne kadar daha çok emlak zenginliği, televizyon programları, sert üslubu ve magazinel görünürlüğüyle tanınıyordu. Siyasete de aynı doğrudan, kavgacı ve gösterişli dille girdi. Kendisini klasik siyasetçilerin dışında, “sistemi bilen ama sistemin adamı olmayan” biri gibi sundu.
Adaylık açıklamasında göç, işsizlik, dış ticaret, sınır güvenliği, Çin, Meksika ve Washington’daki siyasi elitler gibi konuları öne çıkardı. “Make America Great Again” sloganı, kısa sürede Trump hareketinin kimliği haline geldi.
Bu açıklamanın asıl önemi, siyasetin medya çağındaki dönüşümünü göstermesidir. Trump, televizyonu, sosyal medyayı, tartışmayı ve provokasyonu çok etkili kullandı. Rakiplerinin çoğu onu geçici bir sansasyon gibi görürken, o seçmenin öfkesini, ekonomik kaygılarını ve kültürel huzursuzluğunu güçlü bir siyasi enerjiye dönüştürdü.
2016’da başkan seçilmesiyle birlikte Amerikan siyaseti sadece parti değişimi yaşamadı; dil, üslup, kurumlara bakış, medya ilişkisi ve dış politika tartışmaları da değişti. Trump’ın yükselişi, dünya genelinde popülizm, milliyetçilik, kültür savaşları ve lider merkezli siyaset tartışmalarını daha da büyüttü.
Bu yüzden 16 Haziran 2015, yalnız bir adaylık açıklaması değildir. O gün Trump Tower’da başlayan kampanya, Amerikan siyasetinin son yıllarını belirleyen büyük kırılmanın başlangıç sahnelerinden biri oldu. Kimileri için halkın sisteme başkaldırısı, kimileri için demokrasinin kurumlarını zorlayan tehlikeli bir dönemdi. Ama etkisi tartışmasızdı.
2017 – Avrupa’da ilk kalp naklini yaparak tarihe geçen cerrah Christian Cabrol öldü
16 Haziran 2017’de, Fransız kalp cerrahı Christian Cabrol, Paris’teki Pitié-Salpêtrière Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Cabrol, Avrupa’da kalp nakli denince akla gelen öncü isimlerden biriydi. 1968’de aynı hastanede Avrupa’nın ilk kalp naklini gerçekleştirmiş; daha sonra kalp-akciğer nakli ve yapay kalp uygulamalarıyla modern kalp cerrahisinin gelişiminde önemli rol oynamıştı.
Christian Cabrol’un asıl tarihî anı, 27 Nisan 1968 gecesi geldi. Güney Afrikalı cerrah Christiaan Barnard’ın dünyadaki ilk başarılı insan kalp naklini yapmasından yalnız birkaç ay sonra, Cabrol Paris’te Avrupa’nın ilk kalp naklini gerçekleştirdi.
O ameliyatın hastası Clovis Roblain adlı 66 yaşında bir erkekti. Ameliyat teknik olarak büyük bir başarıydı; ancak hasta yalnız 53 saat yaşayabildi. Bugünden bakınca bu süre kısa görünebilir, fakat o dönem kalp nakli hâlâ deneysel, riskli ve tıp dünyasının bile kuşkuyla baktığı bir alandı. Le Monde’un ölüm haberinde de Cabrol’un ilk nakil girişiminde tıp çevrelerindeki çekincelerle karşılaştığı, uzun süreli başarıların ise daha sonra bağışıklık baskılayıcı ilaçların gelişmesiyle mümkün hale geldiği aktarılır.
Cabrol burada durmadı. 1982’de Avrupa’da ilk kalp-akciğer naklini, 1986’da ise Avrupa’da ilk Jarvik 7 yapay kalp uygulamalarından birini gerçekleştirdi.
Bu başarılar, yalnız bir cerrahın el becerisiyle açıklanamaz. Kalp nakli; cerrahi teknik, yoğun bakım, anestezi, bağışıklık sistemi, organ bağışı, etik kararlar ve hastane organizasyonunun birlikte işlemesini gerektiren çok karmaşık bir alandır. Cabrol’un önemi, bu alanın Avrupa’da yerleşmesine katkı vermesinde yatar.
Christian Cabrol aynı zamanda organ bağışı konusunda da kamuoyunu bilinçlendirmeye çalışan bir isimdi. Kalp naklinin başarısı, toplumun organ bağışına bakışına da bağlıydı. Bu nedenle Cabrol’un hayatı, tıbbın yalnız teknik değil, toplumsal bir mesele olduğunu da gösterir.
16 Haziran’da Christian Cabrol’u hatırlamak, modern tıbbın en cesur sınırlarından birine bakmaktır. Kalbi duran bir insanın yerine başka bir kalbin takılması, bugün hâlâ sarsıcı bir fikir. Cabrol, bu fikrin Avrupa’daki öncülerinden biri oldu. Onun mirası, ameliyathane ışıkları altında verilen o zor kararda saklıdır: Ölümün eşiğindeki bir bedene yeni bir kalp şansı vermek.
2019 – Hong Kong’da milyonlar yürüdü, iade yasası protestoları küresel krize dönüştü
16 Haziran 2019’da, Hong Kong’da iade yasası tasarısına karşı dev bir protesto düzenlendi. Organizatörler yürüyüşe yaklaşık 2 milyon kişinin katıldığını açıkladı; bu sayı resmî makamlarca daha düşük verilse de protestonun Hong Kong tarihinin en büyük gösterilerinden biri olduğu açıktı.
Tartışmanın merkezinde, Hong Kong’da bulunan kişilerin bazı durumlarda Çin ana karasına iade edilebilmesinin önünü açacak yasa tasarısı vardı. Pek çok Hong Konglu için bu, sadece teknik bir hukuk düzenlemesi değildi. Tasarı, Hong Kong’un ayrı hukuk sistemi, ifade özgürlüğü ve siyasal özerkliği açısından büyük bir tehdit olarak görülüyordu.
Hong Kong’un özel durumu, İngiltere’den Çin’e devredildiği 1997’den beri “bir ülke, iki sistem” ilkesiyle açıklanıyordu. Yani Hong Kong Çin’in parçasıydı ama kendi hukuk düzeni, basın özgürlüğü ve bazı siyasal hakları korunacaktı. İade yasası protestoları, işte bu güvencelerin aşınmakta olduğu korkusundan doğdu.
16 Haziran’daki yürüyüş, yalnız genç aktivistlerin değil, ailelerin, yaşlıların, öğrencilerin, çalışanların ve farklı toplumsal kesimlerin katıldığı büyük bir kitle hareketiydi. Protestocular beyaz giysiler ve çiçeklerle yürüdü; bu hem barışçıl bir görüntü vermek hem de önceki günlerde hayatını kaybeden bir protestocuyu anmak için tercih edilmişti.
Hareket zamanla iade yasasına karşı çıkmanın ötesine geçti. Polis şiddetinin soruşturulması, tutuklananların serbest bırakılması, protestoların “isyan” olarak nitelenmemesi ve daha demokratik temsil talepleri öne çıktı. Amnesty International da protestoların “beş talep” etrafında genişlediğini aktarır.
16 Haziran 2019, Hong Kong için bir şehir protestosundan daha fazlasıdır. Bu tarih, hukuk güvenliği, özgürlük, Çin’in artan etkisi ve küresel demokrasi tartışmalarının kesiştiği bir ana dönüştü. Hong Kong sokaklarında yürüyen kalabalıklar, dünyaya şunu gösterdi: Bazen bir yasa tasarısı, milyonlarca insan için gelecek korkusunun adı haline gelebilir.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
