Günün Tarihi / 18 Nisan
Dünya Anıtlar ve Sitler Günü
18 Nisan, dünyada anıtların, tarihî yapıların, arkeolojik alanların ve korunması gereken kültürel çevrelerin önemine dikkat çekmek için, Dünya Anıtlar ve Sitler Günü olarak kutlanır. Bu tarihin seçilme nedeni, Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi’nin 1982’de böyle bir gün önermesi ve UNESCO’nun bunu 1983’te benimsemesidir. Yani 18 Nisan, takvimde rastgele seçilmiş bir farkındalık günü değil, doğrudan kültürel mirası koruma fikrinin uluslararası düzeyde resmiyet kazandığı tarihlerden biridir. Buradaki anıt kelimesi, yalnızca büyük ve görkemli yapıları değil; kaleleri, köprüleri, camileri, kiliseleri, hanları, çeşmeleri ve tarihî binaları da kapsar. Sit kavramı ise tek bir yapının ötesine geçer; bir antik kent, höyük, tarihî mahalle ya da insanlık geçmişine dair iz taşıyan geniş alanlar da bu kapsamda değerlendirilir. Bu günün asıl önemi de burada yatar: Çünkü bir toplumun hafızası sadece kitaplarda değil, taşta, sokakta, duvarda ve kent dokusunda da yaşar. Savaşlar, depremler, yangınlar, ihmalkârlık, kaçak kazılar, hızlı betonlaşma ve bilinçsiz restorasyonlar bu mirası bir anda geri dönülmez biçimde yok edebilir. Bu yüzden 18 Nisan, geçmişten bugüne kalan izleri akıllıca, bilimsel ölçülerle ve gelecek kuşakları düşünerek korumak gerektiğini hatırlatmak için kutlanmaktadır. Bugün dünyanın birçok yerinde yapılan sergiler, rehberli geziler, akademik toplantılar ve koruma çağrıları da bu bilinci canlı tutmayı amaçlar.
Dünya Amatör Radyo ve Amatör Telsizciler Günü
18 Nisan’nın Dünya Amatör Radyo ve Amatör Telsizciler Günü olarak kutlanmasının nedeni, 18 Nisan 1925’te Paris’te Uluslararası Amatör Radyo Birliği’nin (IARU) kurulmuş olmasıdır. Yani bu gün, amatör radyoculuğun uluslararası örgütlenmesinin başladığı gündür. Amatör radyo denince akla sadece nostaljik cihazlar ya da eski bir hobi gelmemelidir. Bu alan, haberleşme teknolojisinin gelişmesinde önemli rol oynayan, elektronik bilgisiyle pratik beceriyi birleştiren ve dünyanın farklı ülkelerindeki insanları doğrudan birbirine bağlayan özel bir kültür üretmiştir. Daha da önemlisi, deprem, savaş, sel ya da büyük altyapı arızaları gibi anlarda telefon hatları ve internet çöktüğünde amatör telsizciler bazen en temel iletişim köprüsünü kurabilen gönüllü ağlardan biri olur. IARU’nun paylaştığı bilgilere göre bugün dünyada 3 milyondan fazla lisanslı amatör radyo operatörü bulunuyor. Bu sayı, amatör telsizciliğin küçümsenecek bir alan olmadığını gösteriyor. Aksine bu alan, haberleşme teknolojilerinin tarihinden afet yönetimine, elektronik bilgisinden uluslararası dayanışmaya kadar uzanan geniş bir kültür taşıyor. Bu yüzden amatör telsizcilik yalnızca teknik merak değil, aynı zamanda kriz zamanlarında işe yarayan bir kamu hizmeti geleneğidir. Çağrı işaretleriyle yapılan bağlantılar, farklı kıtalardan kurulan temaslar, uluslararası yarışmalar ve özel yayın etkinlikleri de bu kültürün yaşayan parçalarıdır. İnternet çağında bile önemini tamamen yitirmemiş olması da ayrıca dikkat çekicidir; çünkü amatör radyo, iletişimin sadece tüketilen bir teknoloji değil, aynı zamanda öğrenilen, kurulan ve emek verilen bir alan olduğunu hatırlatır.
1871 – Ömer Lütfi Paşa öldü.
- yüzyıl Osmanlı askerî tarihinin en sıra dışı isimlerinden biri olan Ömer Lütfi Paşa, yaygın kayıtlara göre 18 Nisan 1871’de öldü. Asıl adı Michael Lattas’tı; bugünkü Hırvatistan taraflarında, Habsburg hizmetindeki Ortodoks bir subay ailesinde doğdu ve genç yaşta Avusturya’daki askerî çevreden koparak Osmanlı Devleti’ne sığındı. Müslüman olduktan sonra Ömer Lütfi adını aldı; bir ara veliaht Abdülmecid’e hocalık yapacak kadar saraya yaklaştı, ardından orduda hızla yükselerek Bosna, Arnavutluk, Karadağ, Suriye, Lübnan, Eflak-Boğdan ve imparatorluğun başka kriz bölgelerinde isyan bastıran sert bir kumandana dönüştü. Kırım Savaşı’nda yıldızı daha da parladı ve 1854’te Serdar-ı Ekrem, yani başkumandan konumuna getirilmesi, Osmanlı’nın ona duyduğu güveni açıkça gösterdi. Yabancı kökenli bir sığınmacıyken imparatorluğun en güçlü paşalarından biri haline gelmesi onu başlı başına ilginç kılar; ama aynı zamanda sertliği, acımasızlığı ve merkezî otoriteyi çoğu zaman zor yoluyla kurması nedeniyle tartışmalı bir figür olarak da hatırlanır.
1906 – San Francisco depremi, modern deprem biliminin dönüm noktalarından biri oldu.
18 Nisan 1906 sabahı San Francisco’da meydana gelen büyük deprem, yalnızca ABD tarihinin en yıkıcı felaketlerinden biri değildi, deprem biliminin gelişiminde de gerçek bir kırılma noktasıydı. USGS bu olayı açıkça tüm zamanların en önemli depremlerinden biri diye tanımlar; çünkü mesele sadece büyük bir yıkım değildi. Deprem ve ardından çıkan yangınlar yaklaşık 3 bin kişinin ölümüne, yüz binlerce insanın evsiz kalmasına ve kentin büyük bölümünün yok olmasına yol açtı; ancak asıl kalıcı etkisi, bilim insanlarının bu felaketi ilk kez bu kadar sistemli biçimde incelemesinden doğdu. Depremden hemen sonra Andrew Lawson başkanlığında kurulan inceleme komisyonu, kırık hattını, yüzey yarıklarını, zemin davranışını, yapı hasarını ve artçı etkileri ayrıntılı biçimde kayda geçirdi; bu çalışma daha sonra Lawson Raporu olarak deprem araştırmalarının klasik metinlerinden biri haline geldi. En önemli bilimsel sonuç ise, Harry Fielding Reid’in elastik geri sekme teorisini geliştirmesiydi. Bugün depremlerin, yer kabuğunda uzun süre biriken gerilimin bir anda boşalmasıyla oluştuğunu anlatan bu teori, modern sismolojinin temel taşlarından biri kabul edilir. Yine bu depremden sonra sarsıntının şiddeti ile zeminin yapısı arasındaki ilişkinin çok daha net görülmesi, aynı depremin herkesi aynı şekilde etkilemeyeceği gerçeğini bilimsel zemine taşıdı; sağlam zeminle gevşek dolgu alanları arasındaki fark açıkça ortaya çıktı. Bu yüzden 18 Nisan 1906, fay kırığı gözlemlerinden zemin etkisine, sistemli saha incelemelerinden modern deprem kuramına kadar uzanan çizgide, deprem biliminin hız kazandığı tarihî eşiklerden biri olarak da önem taşır.
1916 – I. Dünya Savaşı’nda Ruslar Trabzon’u işgal etti.
Trabzon’un 18 Nisan 1916’da Ruslar tarafından işgal edilmesi, Kafkas Cephesi’nin dengelerini değiştiren büyük bir kırılmaydı. Çünkü Trabzon, Osmanlı 3. Ordusu için doğu cephesine silah, mühimmat, erzak ve asker sevkinde kritik rol oynayan bir limandı; Rus komutanlığı da özellikle Erzurum’un Şubat 1916’da düşmesinden sonra bu hattı kesmek için Trabzon’u hedefine koymuştu. Rus ilerleyişi karadan ve denizden aynı anda başladı; kıyı boyunca ilerleyen birliklere Karadeniz Filosu destek verdi, şehir Mart sonundan itibaren daha sert bombardımanlara maruz kaldı ve işgalden üç gün önce 18 parçalık Rus donanması yeniden Trabzon önlerine gelerek topçu bataryalarını ve resmî binaları vurdu. Müslüman halkın önemli bir bölümü 15-16 Nisan’da şehri terk etmeye başladı, Osmanlı birlikleri de geri çekildi; ardından Rus kuvvetleri 18 Nisan’da kente girdi. Bazı yabancı ve Rus kaynaklarında 15 Nisan gibi farklı tarihler geçmesinin temel nedeni takvim farkları ve harekâtın askerî safhasıyla fiilî şehir işgalinin bazen ayrı tarihlendirilmesidir; ancak Türk akademik literatüründe ve yerel hafızada öne çıkan tarih 18 Nisan’dır. İşgalin ardından Rus tarafında Kafkas Ordusu’nun başındaki Nikolay Yudeniç ve sahadaki komutanlar öne çıkarken, şehir içi düzende Trabzon Metropoliti Hrisanthos’un adı da sıkça geçmektedir; bu dönem, yerel Rum unsurların beklentilerini büyüten, Müslüman muhacirliğini hızlandıran ve şehirdeki sosyal dengeyi sert biçimde sarsan bir sürece dönüştü. Rus işgali Şubat 1918’e kadar sürdü; Rusya’daki devrimle birlikte çözülme başlayınca Osmanlı kuvvetleri yeniden ilerledi ve Trabzon 24 Şubat 1918’de geri alındı. Yani 18 Nisan 1916, Doğu Karadeniz’de büyük bir göçün, ağır bir işgal döneminin ve savaşın yerel hafızada en derin iz bırakan safhalarından birinin başladığı tarih olarak önem taşır.
1920 – İstanbul Hükûmeti, Kuvâ-yi Milliye’ye karşı Kuvâ-yi İnzibâtiye’yi kurdu.
18 Nisan 1920’de İstanbul Hükûmeti’nin çıkardığı kararnameyle kurulan Kuvâ-yi İnzibâtiye, halk arasında daha çok Hilafet Ordusu diye anılan, doğrudan Millî Mücadele’yi bastırmak için oluşturulmuş bir kuvvetti. 16 Mart 1920’de İtilaf Devletleri İstanbul’u resmen işgal etmiş, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı dağıtılmış, Anadolu’da ise Mustafa Kemal Paşa çevresinde yeni bir siyasî ve askerî merkez oluşmaya başlamıştı; Damat Ferit Paşa hükûmeti de bu yükselişi durdurmak için sadece fetvalara ve propaganda diline yaslanmakla yetinmeyip silahlı bir karşı güç kurma yoluna gitti. Kaynaklar, bu kuvvetin İngilizlerin onayı ve desteğiyle teşkil edildiğini, başına da Süleyman Şefik Paşa’nın getirildiğini; üç piyade alayı ve bir topçu taburu çekirdeğinde kurulduğunu, ayrıca Anzavur Ahmed gibi Ankara karşıtı isimlerle aynı hatta buluşturulmak istendiğini belirtir.
Bu ordunun hedefi cephede Yunan’a ya da işgal kuvvetlerine karşı savaşmak değil, doğrudan Anadolu’daki millî direnişi içeriden kırmaktı; bu yüzden kuruluşu, Millî Mücadele’nin yalnız dış işgale karşı değil, aynı zamanda bir iç iktidar savaşına dönüştüğünü gösteren en çarpıcı adımlardan biri sayılır. Özellikle Düzce, Bolu, Hendek, Adapazarı ve Geyve hattında çıkan ayaklanmaların büyüdüğü bir ortamda devreye sokulan Kuvâ-yi İnzibâtiye, Adapazarı ve çevresindeki karışıklıkları Ankara aleyhine çevirmeye çalıştı. TDV’nin Adapazarı maddesi de 3 Nisan 1920’de başlayan ve yaklaşık üç ay süren isyanın memleket gündemine oturduğunu, Ali Fuat Cebesoy tarafından bastırıldığını açıkça kaydeder. Sakarya çevresindeki yerel tarih çalışmaları ve akademik makaleler de Hilafet Ordusu’nun bu bölgede etkili olmaya çalıştığını, fakat beklenen sonucu alamadığını gösterir.
İşin ilginç ve öğretici tarafı şudur: Adında “inzibat” yani düzen ve disiplin olan bu kuvvet, sahada beklenen caydırıcılığı kuramadı; tersine, askerlerin bir kısmının dağılması, bazılarının Kuvâ-yi Milliye tarafına geçmesi ve komuta yapısındaki zaaflar yüzünden kısa sürede etkisini yitirdi. Britannica’nın genel çerçevesi de yerel ayaklanmaların ve Osmanlı yanlısı kuvvetlerin sonunda milliyetçi güçlerce yenildiğini vurgular. Sonuçta Ankara Hükûmeti’ne bağlı düzenli ve yarı düzenli birlikler, özellikle Ali Fuat Paşa’nın sevk ve idaresindeki kuvvetler karşısında bu girişim çöktü; Kuvâ-yi İnzibâtiye de yalnızca iki ay kadar yaşayabildi ve 25 Haziran 1920’de kaldırıldı. Bu yüzden 18 Nisan 1920, saltanat merkezinin Ankara’daki millî iradeye karşı son ciddi iç savaş hamlelerinden birinin başladığı ve başarısızlığa uğrayarak Millî Mücadele’nin meşruiyetini daha da güçlendirdiği tarih olarak önem taşır.
1936 – İzmit Kâğıt Fabrikası’nda ilk kâğıt üretildi.
18 Nisan 1936’da İzmit Kâğıt Fabrikası’nda ilk yerli kâğıdın üretilmesi, Cumhuriyet’in “ithal eden değil, üreten ülke olma” iddiasının somutlaştığı dönüm noktalarından biriydi. Türkiye uzun yıllar kâğıtta dışa bağımlıydı; bu tabloyu değiştiren isim ise, yurt dışında kâğıtçılık eğitimi aldıktan sonra ülkede modern bir kâğıt sanayisi kurulması için ısrarla çalışan Mehmed Ali Kâğıtçı oldu. Sümerbank bünyesinde İzmit’te kurulan fabrikanın temeli 1934’te atıldı; inşaat ve montaj sürecinin ardından 18 Nisan 1936’da ilk kâğıt makineden çıktı, resmî açılış ise 6 Kasım 1936’da dönemin İktisat Vekili Celal Bayar tarafından yapıldı. Kaynaklarda fabrikanın ilk aşamada yaklaşık 10 bin tonluk kapasiteyle üretime başladığı, zamanla bir üretim tesisi olmanın ötesinde teknik, idarî ve sosyal bir yerleşkeye dönüştüğü belirtiliyor. Bu yüzden 18 Nisan 1936, sadece sanayi tarihi için değil, İzmit ve Kocaeli için de özel bir tarihtir; çünkü SEKA, kenti yalnızca bir üretim merkezine değil, işçi kültürü, mühendislik birikimi, sosyal tesisleri ve endüstri hafızasıyla Türkiye’nin en sembolik sanayi mekânlarından birine dönüştürdü. Fabrika ilerleyen yıllarda büyüyerek Türkiye kâğıt sanayisinin omurgalarından biri haline geldi; üretimin sona ermesinden sonra ise yerleşkenin bir bölümü SEKA Kâğıt Müzesi ve kamusal alanlara dönüştürülerek bu hafıza başka bir biçimde yaşatıldı. Bu nedenle 18 Nisan 1936, Kocaeli açısından kentin sanayi kimliğini, emek tarihini ve Cumhuriyet’le kurduğu üretim bağını simgeleyen en önemli tarihlerden biri olarak da anılmayı hak eder.
1939 – Franz von Papen Almanya’nın Ankara Büyükelçiliği’ne atandı.
1939 Nisan’ında, II. Dünya Savaşı’nın hemen arifesinde, Hitler’in iktidara gelişinde rol oynamış, 1932’de kısa süre Almanya başbakanlığı yapmış ve ardından Avusturya büyükelçiliğinde Anschluss sürecinde etkili olmuş Franz von Papen, Berlin tarafından Ankara’ya gönderildi. Bu atama sıradan bir diplomatik görev değişimi değildi; Almanya, Türkiye’yi İngiltere-Fransa hattına yaklaşmaktan alıkoymak, mümkünse tarafsız tutmak ve Balkanlar ile Boğazlar denkleminde kendi nüfuzunu korumak istiyordu. İşin ilginç yanı, Papen’in adı daha önce de Ankara için düşünülmüş, fakat hem Atatürk hem de sonrasında İnönü tarafından bir süre istenmemişti; yani Türkiye, onu hemen kabul etmedi. Papen ancak Nisan 1939’da kabul gördü, birkaç gün sonra Türkiye’ye geldi ve 29 Nisan’da güven mektubunu sundu. Sonraki yıllarda Ankara’daki en önemli Nazi diplomatlarından biri haline geldi; Türkiye’yi Müttefik bloktan uzak tutmaya çalıştı, savaş boyunca yoğun diplomasi yürüttü ve 1942’de Ankara’da Sovyet bağlantılı olduğu düşünülen bir suikast girişiminden de sağ kurtuldu. Bu yüzden von Papen’in Ankara’ya atanması, savaş öncesinde Türkiye’nin jeopolitik ağırlığının ne kadar arttığını ve Ankara’nın Berlin, Londra ve Paris arasında nasıl kritik bir diplomasi alanına dönüştüğünü gösteren önemli bir gelişme olarak okunmalıdır.
1942 – ABD, Doolittle Baskını ile Japonya’yı bombaladı.
18 Nisan 1942’de ABD, II. Dünya Savaşı’nın en sembolik hava harekâtlarından biri olan Doolittle Baskınını başlattı. Pearl Harbor saldırısının üzerinden yalnızca dört ay geçmişti ve Amerikan kamuoyunda Japonya anakarasının vurulması tartışması büyük bir baskı yaratmaya başlamıştı; bu baskın tam da bu psikolojik ihtiyaçtan doğdu. Plan, Yarbay James H. Doolittle tarafından hazırlandı ve daha önce neredeyse imkânsız sayılan bir yöntem denendi: 16 adet B-25 Mitchell bombardıman uçağı, ABD donanmasına ait USS Hornet uçak gemisinin güvertesinden havalandırıldı. Bu, orta sınıf bombardıman uçaklarının bir uçak gemisinden kaldırıldığı ilk büyük operasyonlardan biriydi ve başlı başına sıra dışıydı. Baskında Tokyo’nun yanı sıra Yokohama, Yokosuka, Nagoya, Osaka ve Kobe gibi hedefler vuruldu; fiziksel hasar sınırlı kaldı ama baskının asıl etkisi maddi değil psikolojikti. ABD’de moral yükseldi, Japon halkı ise ilk kez kendi ana adalarının güvenli olmadığını gördü. Operasyonun ilginç yanı şuydu: Uçakların çoğu Çin’e ulaşmaya çalışırken yakıt sıkıntısı yüzünden mecburi iniş yaptı ya da düştü; buna rağmen baskın, savaşın seyrinde beklenenden daha büyük sonuçlar doğurdu. Japonya, savunma çevresini genişletme ihtiyacını daha sert biçimde hissetti; bu baskının, Japon stratejisinin Midway yönünde genişlemesini hızlandıran etkenlerden biri olduğu kabul edilir. Ayrıca Japon ordusu, Amerikalı pilotlara yardım edildiği gerekçesiyle Çin’de çok sert misillemelere girişti ve bu da baskının en karanlık sonuçlarından biri oldu.
1943 – Zeki Alasya doğdu.
18 Nisan 1943’te İstanbul Şehzadebaşı’nda doğan Zeki Alasya, Türk tiyatro ve sinemasında sahne ile perde arasında kalıcı bir köprü kurmuş önemli bir sanatçıydı. Aslen Kıbrıslı bir aileden gelen Alasya, Beyazıt İlkokulu’nun ardından Robert Koleji’nde okudu; genç yaşta babasını kaybetmesinin ardından çeşitli işlerde çalışırken tiyatroya yöneldi ve 1959’da amatör olarak sahneye çıktı. Asıl kırılma ise Haldun Taner, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan’la birlikte önce Gen-Ar çevresinde, ardından 1967’de Türkiye’nin ilk kabare tiyatrosu kabul edilen Devekuşu Kabare’nin kurucuları arasında yer almasıyla geldi; bu çizgi, onu yalnız güldüren bir oyuncu değil, dönemin toplumsal ve siyasal meselelerini taşlama yoluyla sahneye taşıyan bir kabare sanatçısı haline getirdi. Metin Akpınar’la kurduğu ortaklık da Türk popüler kültüründe başlı başına bir yere oturdu; “Zeki-Metin” ikilisi, özellikle Salak Milyoner, Köyden İndim Şehire, Mavi Boncuk, Nereden Çıktı Bu Velet, Petrol Kralları, Hasip ile Nasip ve Güler Misin Ağlar Mısın gibi filmlerle yalnızca gişe yapan işler üretmedi, aynı zamanda şehirli komedi, sınıf farkı, bürokrasi, geçim sıkıntısı ve gündelik hayat absürtlüğü üzerinden Türkiye’nin ruh halini yansıtan unutulmaz bir damar açtı. Oyunculuğunun önemli taraflarından biri de buydu: Fazla gösterişli görünmeden ritim, beden dili ve sahne uyumuyla komediyi taşıyabiliyor, abartının içinde bile sıcak ve insani bir ton kurabiliyordu. Sonraki yıllarda yönetmenlik de yaptı; Aslan Bacanak, Sivri Akıllılar, Doktor Civanım gibi yapımlarda kamera arkasına geçti, televizyon döneminde de görünürlüğünü korudu.
1943 – Hafız Burhan öldü.
18 Nisan 1943’te Ankara’da Hacı Bayram Camii’ndeki bir mevlid sırasında hayatını kaybeden Hafız Burhan, Türk musikisinin hem dinî hem de din dışı alanında iz bırakmış en güçlü seslerinden biriydi. 23 Mayıs 1897’de İstanbul Aksaray’da doğan sanatçının asıl adı Burhaneddin’di; küçük yaşta sesiyle dikkat çekmiş, daha hafızlığını tamamlamadan mukabele, mevlid ve mersiye okumaya başlamıştı. 1918’de Muzıka-yı Hümâyun’a alındı, ardından sesiyle geçinen profesyonel bir hanende olarak dönemin en aranan isimlerinden biri haline geldi. Onu gerçekten ayrıksı kılan şey ise yalnız güzel sesi değil, gazel okuyuşundaki ustalığıydı; TDV İslâm Ansiklopedisi onu açıkça “gazel formunun son ustalarından biri” olarak niteler. Bunun yanında türkü, şarkı, ninni, kanto, tango, operet ve marş da okudu; doldurduğu plaklar büyük ilgi gördü, İstanbul Radyosu’nun ilk yıllarında görev yaptı ve öyle gür bir sese sahipti ki, ilk radyo yayınlarında mikrofona arkasını dönerek okuduğu bile anlatılır. Halk arasında “Makber” diye bilinen, Abdülhak Hâmid’in “Her yer karanlık pür nûr o mevki” mısraıyla başlayan mersiyesini okuyuşu ise neredeyse efsaneleşti. 1930’lu yıllarda fasıllarda 50 lira yevmiye alması da döneminin en gözde sanatçılarından biri sayıldığını gösterir. “Beşiktaşlı Burhan” ve “Muzıkalı Burhan” diye de anılan Hafız Burhan’ın ölümü, yalnız güçlü bir sesin susması değil; plak, radyo, mevlid ve gazel arasında köprü kuran erken dönem şehir musikisinin en parlak icracılarından birinin kaybı olarak da önem taşır.
1946 – Milletler Cemiyeti dağıldı.
- Dünya Savaşı’nın ardından yeni bir dünya savaşı çıkmasını önlemek amacıyla kurulan Milletler Cemiyeti, 18 Nisan 1946’da Cenevre’de yaptığı son genel kurul oturumunda kendi tasfiyesini karara bağladı; hukuken varlığının sona ermesi ise alınan karar uyarınca 19 Nisan 1946 itibarıyla gerçekleşti. Bu yüzden bazı kaynaklarda 18 Nisan, bazılarında 19 Nisan tarihi görülür; 18 Nisan, son oturum ve tasfiye kararının alındığı gündür. Cemiyet 1920’de büyük umutlarla kurulmuştu; amaç, devletler arasında anlaşmazlıkları savaş çıkmadan çözmek, ortak güvenlik sistemi kurmak ve yeni bir uluslararası düzen yaratmaktı. Ancak daha baştan ciddi zaaflarla doğdu: ABD, fikrin mimarlarından biri olmasına rağmen örgüte hiç katılmadı; büyük güçler kendi çıkarları söz konusu olduğunda sistemi işletmedi; Japonya’nın Mançurya’ya girişi, İtalya’nın Habeşistan’ı işgali ve Nazi Almanyası’nın saldırgan genişlemesi karşısında Cemiyet etkili bir direnç gösteremedi. II. Dünya Savaşı patlayınca da artık fiilen işlevini yitirmiş bir yapıya dönüştü. Son oturumda elde kalan görevler, arşivler, bazı hukukî yükümlülükler ve Cenevre’deki varlıklar yeni kurulan Birleşmiş Milletler sistemine devredildi; yani örgüt tamamen yok olurken bile ardında kurumsal bir miras bıraktı. Bu bakımdan 18 Nisan 1946, dünya siyasetinin savaşlar arası dönemin kırılgan idealizminden çıkıp, II. Dünya Savaşı sonrasında daha güçlü mekanizmalar kurma iddiasındaki Birleşmiş Milletler düzenine geçtiği tarihî eşiklerden biri olarak önem taşır.
1951 – Paris Antlaşması imzalandı, Avrupa bütünleşmesinin ilk çekirdeği kuruldu.
18 Nisan 1951’de Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg tarafından imzalanan Paris Antlaşması, savaş yorgunu Avrupa’da yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasî bir barış projesinin başlangıcı oldu. Bu antlaşmayla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, bugünkü Avrupa Birliği’ne giden yolun ilk somut kurumsal adımı sayılır. Meselenin özü şuydu: II. Dünya Savaşı’nın ardından özellikle Fransa ile Almanya arasında yeni bir savaş ihtimalini azaltmak için, savaş sanayisinin temelini oluşturan kömür ve çelik üretimi tek tek devletlerin dar millî kontrolünden çıkarılıp ortak bir üst otoritenin denetimine bırakıldı. Yani amaç, savaşın hammaddelerini ortaklaştırarak yeni bir Avrupa iç savaşını maddi bakımdan daha zor hale getirmekti. Bu fikir, 1950’de açıklanan Schuman Bildirisi ile ortaya atılmış, ertesi yıl Paris Antlaşması’yla hukukî çerçeveye kavuşmuştu. Topluluk 1952’de yürürlüğe girdi; ardından bu işbirliği çizgisi 1957 Roma Antlaşmaları’yla Avrupa Ekonomik Topluluğu’na, daha sonra da bugünkü Avrupa Birliği yapısına doğru genişledi. Bu yüzden 18 Nisan 1951, Avrupa’nın yıkım ve rekabet kıtasından, aşamalı da olsa ortak kurumlar ve karşılıklı bağımlılık üzerinden barış arayan yeni bir siyasî düzene yöneldiği tarihî dönüm noktalarından biri olarak önem taşır.
1955 – Albert Einstein öldü.
18 Nisan 1955’te Princeton’da hayatını kaybeden Albert Einstein, yalnız modern fiziğin değil, modern dünyanın düşünme biçimini değiştiren en büyük bilim insanlarından biriydi. 1879’da Almanya’nın Ulm kentinde doğan Einstein, 20. yüzyılın başında peş peşe ortaya koyduğu çalışmalarla fizik tarihini kökten sarstı; özellikle özel görelilik kuramı, kütle ile enerjinin eşdeğer olduğunu anlatan E=mc² formülü ve daha sonra geliştirdiği genel görelilik kuramı, evrenin, zamanın, uzayın ve yerçekiminin nasıl anlaşılacağını baştan sona değiştirdi. İlginç olan şudur: Halk arasında en çok görelilikle tanınsa da 1921’de Nobel Fizik Ödülü’nü görelilik için değil, fotoelektrik etkiyi açıklaması sayesinde aldı; bu çalışma, kuantum fiziğinin gelişiminde de temel taşlardan biri sayıldı. Nazi iktidarının yükselişi üzerine Almanya’dan ayrılıp ABD’ye yerleşmesi, onun çağının siyasal kırılmalarını da yaşamış bir entelektüel olduğunu gösterir. Hayatının son döneminde atom bombasının doğurduğu tehlikeler, savaş karşıtlığı, dünya barışı ve insanlığın ortak sorumluluğu üzerine de sık sık söz aldı. Ölümü de kendi hayatı kadar dikkat çekiciydi: Einstein, ağırlaşan sağlık sorunlarına rağmen ameliyatla ömrünü yapay biçimde uzatmak istemedi ve “İstediğim zaman gitmek isterim” diyerek müdahaleyi reddetti. Bu yüzden 18 Nisan 1955, bilimi laboratuvardan çıkarıp insanlığın evreni kavrayışını değiştiren, aynı zamanda vicdanı ve kamusal ağırlığıyla da çağının simgesine dönüşen bir dehanın tarih sahnesinden çekilişi olarak önem taşır.
1974 – Kızıl Tugaylar, Savcı Mario Sossi’yi kaçırdı.
18 Nisan 1974’te İtalya’da aşırı sol terör örgütü Kızıl Tugayların Genova Başsavcı Yardımcısı Mario Sossi’yi kaçırması, ülkenin zaten giderek sertleşen siyasal şiddet ortamında yeni bir dönüm noktası oldu. O dönem İtalya, sonradan “Kurşun Yılları” diye anılacak döneme giriyordu; bir yanda aşırı sağ saldırılar, öte yanda aşırı sol silahlı örgütler devlet otoritesini ve kamusal hayatı hedef almaya başlamıştı. Sossi de rastgele seçilmiş bir isim değildi; kamuoyunda, sol militan XXII Ottobre grubuna karşı yürüttüğü dava nedeniyle tanınan bir savcıydı. Kızıl Tugaylar onu kaçırarak, ilk kez devleti açıkça pazarlığa zorlayacak büyük bir siyasi hamle yapıyordu; Treccani de bu olayı örgütün ilk büyük kaçırma eylemi ve İtalya’daki terör dalgasında bir sıçrama anı olarak değerlendirir. Rehinelerin serbest bırakılması karşılığında XXII Ottobre hükümlülerinin bırakılmasını istediler; bu da devlet içinde teröristle pazarlık edilip edilemeyeceği tartışmasını büyüttü. Olay sürerken güvenlik krizleri daha da derinleşti; 9-10 Mayıs’ta Alessandria Cezaevi’nde ayrı bir rehin alma krizi patladı ve müdahale kanlı bitti. Sonunda Sossi 23 Mayıs 1974’te serbest bırakıldı, ancak bu dosyanın asıl kalıcı etkisi sonrasında görüldü: İtalya, Kızıl Tugaylar’ın devlet görevlilerini hedef alıp ülkeyi siyasî rehine krizleriyle sarsabilecek bir örgüte dönüştüğünü açık biçimde gördü. Bu nedenle Sossi olayı, birkaç yıl sonra Aldo Moro kaçırmasına kadar uzanacak terör tırmanışının erken ve çok önemli habercilerinden biri sayılır; yani 18 Nisan 1974, İtalya’da silahlı siyasetin çok daha karanlık bir evreye geçtiğinin anlaşıldığı tarihlerden biridir.
1977 – Veli Ballı, Boston Maratonu’nda ikinci oldu.
18 Nisan 1977’de milli atlet Veli Ballı, dünyanın en prestijli yarışlarından biri sayılan Boston Maratonu’nu ikinci sırada tamamlayarak Türk atletizm tarihinin en dikkat çekici uluslararası derecelerinden birine imza attı. Muş Varto doğumlu Ballı’nın hikâyesi de bir o kadar çarpıcıydı; 1966 Varto Depremi’nden sonra öğrenimi için Batı’ya gönderilmiş, ardından atletizme yönelmiş ve 1970’lerde maratonda Türkiye’nin en güçlü isimlerinden biri haline gelmişti. Boston’daki bu dereceyi önemli yapan şey, sıradan bir uluslararası yarışta değil, maraton tarihinin en köklü parkurlarından birinde gelmesiydi; bu yüzden Ballı’nın ikinciliği yalnız kişisel bir başarı değil, Türk uzun mesafe koşusunun dünyaya görünür olduğu anlardan biri sayıldı. Nitekim sonraki yıllarda Balkan Maraton Şampiyonluğu ve Atina Maratonu birinciliği gibi önemli sonuçlar da aldı; bu da Boston’daki çıkışın tesadüf olmadığını gösterdi.
1979 – Esengül öldü.
18 Nisan 1979’da, henüz 24 yaşındayken hayatını kaybeden Esengül, 1970’lerin arabesk dünyasında kısa sürede çok büyük bir iz bırakmış bir sesti. Asıl adı Esen Ağan’dı; İstanbul’da doğdu, müziğe daha çocuk yaşta annesinden aldığı derslerle başladı, ardından sahneye çıktı ve çok genç yaşta adını duyurdu. İlk çıkışını “Aşkımı Süpürmüşler” ile yaptı; sonra “Zalim”, “Taht Kurmuşsun Kalbime”, “Bir Yoksula Rastladım”, “Seninle Öleceğim”ve “Oldu mu Bu” gibi plaklarla dönemin en çok konuşulan kadın yorumcularından birine dönüştü. Plakları ciddi satış rakamlarına ulaştı; 1970’lerde gazino sahnelerinde assolist olarak öne çıktı ve çok kısa süren kariyerine rağmen geniş bir dinleyici kitlesi edindi.
Esengül, arabeskin erkek seslerle anıldığı bir dönemde, kadın tarafında daha kırılgan ama aynı zamanda daha sert bir duyguyu taşıyabiliyordu. Şarkılarında acı, sitem, terk edilme ve kader duygusu vardı ama bunu yapay bir hüzünle değil, doğrudan ve sahici bir yorumla veriyordu. O yüzden sesi, sadece plaklarda kalan bir ses olmadı; meyhanelerde, gazinolarda, evlerde, kısacası dönemin şehirli melankolisinde kendine yer açtı. Kısa kariyeri boyunca çok sayıda 45’lik çıkardı; ayrıca sinemada da göründü ve “Yansın Bu Dünya” filminde rol aldı.
Ölümü de en az hayatı kadar konuşuldu. Esengül, Ataköy-Bakırköy hattında yaşanan trafik kazasında yaşamını yitirdi; olayın ardından basında farklı iddialar dolaşsa da resmî kayıtlarda kazanın aşırı hız ve alkol etkisiyle bağlantılı olduğu yönünde değerlendirmeler öne çıktı. Ölümünden sonra şarkıları yaşamaya devam etti; plakları yeniden basıldı, sesi sonraki kuşaklara da geçti ve adı 1970’ler arabeskinin unutulmayan kadın figürleri arasında kaldı.
1980 – Suut Kemal Yetkin öldü.
18 Nisan 1980’de Ankara’da hayatını kaybeden Suut Kemal Yetkin, Türkiye’de estetik, sanat tarihi ve deneme dilini kuran en önemli aydınlardan biriydi. 1903’te Urfa’da doğdu; genç yaşta edebiyata ilgi duydu, hatta daha yirmili yaşlarının başında şiir kitabı yayımladı. Ama onu asıl önemli yapan şey, Türkiye’de güzel sanatlar üzerine düşünmeyi ciddi, sistemli ve Türkçe bir zemine oturtan isimlerden biri olmasıydı. Estetik, Sanat Felsefesi, Sanat Meseleleri, İslâm Sanatı Tarihi, Türk Mimarisi gibi eserleriyle yalnız üniversite çevresine değil, genel okura da sanat üzerine düşünme yolu açtı. Akademide de sıradan bir hoca olmadı; Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde dekanlık yaptı, 1959-1963 arasında Ankara Üniversitesi rektörü oldu, üniversite basımevinin kurulmasına öncülük etti, daha sonra Eğitim Fakültesi’nde Güzel Sanatlar Eğitimi Kürsüsü’nü oluşturdu ve Hacettepe Üniversitesi’nde Sanat Tarihi Bölümü’nün kurulmasında rol aldı. Üstelik yalnız Türkiye içinde değil, yurt dışında da Türk sanatını anlatan öncü isimlerden biriydi; yabancı bilimsel dergilerde yazıları yayımlanan ilk Türk sanat tarihçisi olarak anılması da bundan. Cumhuriyet döneminde güzel sanatlar üzerine yayımlanan ilk dergi kabul edilen Ar’ın yönetmenliğini yapması, Türk Dil Kurumu üyeliği ve Sanat Eleştirmenleri Derneği’nin kuruluşundaki rolü de eklendiğinde, Suut Kemal Yetkin’in Türkiye’de sanat düşüncesinin kurumlaşmasına katkı veren kurucu bir isim olduğu daha net görülür.
1983 – Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği bombalandı.
18 Nisan 1983’te Lübnan iç savaşının ortasında, Beyrut’taki ABD Büyükelçiliği’ne düzenlenen intihar saldırısında bombacıyla birlikte 63 kişi öldü; ölenler arasında Amerikalılar kadar Lübnanlı çalışanlar ve siviller de vardı. Olayın arka planı, Lübnan’ın zaten yıllardır parçalanmış bir savaş alanına dönmüş olmasıydı. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesi, FKÖ’nün Beyrut’tan çıkarılması ve ardından ABD öncülüğündeki çok uluslu gücün ülkede daha görünür hale gelmesi, Amerikan varlığını militan grupların gözünde doğrudan hedef haline getirmişti. 18 Nisan günü patlayıcı yüklü bir araç büyükelçilik binasına girdi ve patlama, yapının ön cephesini çökerten çok büyük bir yıkıma yol açtı; saldırı, o tarihe kadar bir ABD diplomatik misyonuna düzenlenmiş en ölümcül saldırılardan biri sayıldı. Britannica, saldırının 63 can aldığını ve bunun aynı yılın ekim ayında gerçekleşecek Beyrut kışla saldırılarının da habercisi olduğunu vurgular; ABD resmî kaynakları ise kurbanlar arasında diplomatların, yerel çalışanların ve istihbarat personelinin de bulunduğunu belirtir. Olayın hemen ardından saldırıyı İslami Cihad üstlendi; daha sonraki yıllarda Amerikan ve çeşitli Batılı değerlendirmelerde saldırı Hizbullah hattıyla ilişkilendirildi.
1986 – Yahşihan’daki askerî mühimmat depolarında yangın çıktı, kasaba boşaltıldı.
18 Nisan 1986’da Kırıkkale’nin Yahşihan beldesindeki askerî mühimmat depolarında çıkan yangın ve patlamalar, Türkiye’de cephanelik güvenliği denince hatırlanan en çarpıcı olaylardan biri oldu. Olayın önemini yaratan şey yalnız depoda yangın çıkması değildi; mühimmatın bulunduğu bir alanda alevlerin kontrolden çıkma ihtimali, bütün yerleşim için zincirleme patlama korkusu doğurdu. Bu yüzden kasaba tahliye edildi; dönemin gazete arşivlerinde yaklaşık 8 bin kişinin kısa sürede Kırıkkale’ye nakledildiği, çok sayıda kişinin korku ve panik nedeniyle tedavi altına alındığı, Ankara-Samsun karayolunun da saatlerce trafiğe kapandığı aktarılır. Aynı arşiv kayıtları, patlamaların ana mühimmat deposuna ulaşmadan durdurulmasının daha büyük bir felaketi önlediğini gösterir.
1988 – Oktay Rifat Horozcu öldü.
18 Nisan 1988’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Oktay Rifat, modern Türk şiirinin yönünü değiştiren başlıca isimlerden biriydi. 1914’te Trabzon’da doğan şair, Orhan Veli ve Melih Cevdet’le birlikte Garip hareketinin kurucu üç isminden biri oldu; 1941’de yayımlanan Garip kitabıyla şiiri gündelik konuşma diline, sıradan insana ve gösterişsiz bir anlatıma yaklaştıran büyük kırılmanın içinde yer aldı. Ancak onu sadece Garip’le anmak eksik kalır; çünkü Oktay Rifat, şiir serüvenini tek çizgide sürdürmeyen, her dönemde yön değiştirebilen bir şairdi. Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik Üstüne ile Garip çizgisini sürdürdü, Aşağı Yukarı ve Karga ile Tilki ile toplumcu damara yaklaştı, Perçemli Sokak ile İkinci Yeni’ye açılan daha yoğun ve kapalı bir şiire yöneldi, ardından Elleri Var Özgürlüğün gibi kitaplarla yeniden başka bir tona geçti. Yani onun şiiri, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin neredeyse bütün büyük dönüşümlerine bir şekilde temas etti. Sadece şair değildi; oyun, roman, deneme ve çeviri alanlarında da ürün verdi. Babasının Samih Rifat olması, aile çevresinin de güçlü kültürel bağlar taşıması, onun erken yaşta edebiyatla iç içe büyüdüğünü gösterir.
1989 – Olimpiyatlarda madalya kazanan milli güreşçi Adil Atan öldü.
18 Nisan 1989’da hayatını kaybeden Adil Atan, Türk güreşinin 1950’lerde dünya çapında ses getiren güçlü kuşağının önemli isimlerinden biriydi. 1929’da Adapazarı’nda doğan Atan, serbest stilde özellikle yarı ağır sıklette öne çıktı ve Türk güreşinin uluslararası alandaki yükseliş döneminde adını duyurdu. Onu önemli yapan en büyük başarı, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda kazandığı bronz madalyaydı. Sadece olimpiyatla da sınırlı kalmadı; 1954 Dünya Güreş Şampiyonası’nda gümüş madalya aldı, 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda da mücadele etti. Bugün adı çok sık anılmasa da onun kariyeri, Türk güreşinin olimpiyat ve dünya şampiyonaları üzerinden kurduğu uluslararası saygınlığın parçalarından biridir. Bu yüzden 18 Nisan 1989, Türk güreşinin madalya geleneğini taşıyan önemli isimlerden birinin hayatını kaybettiği tarih olarak da anılmayı hak eder.
1989 – Türkiye’de ilk tüp bebek dünyaya geldi.
18 Nisan 1989’da İzmir’de, Ege Üniversitesi Tüp Bebek Merkezi’nde Türkiye’nin ilk tüp bebeğinin doğması, Türk tıp tarihinin önemli dönüm noktalarından biriydi. Dünyada ilk tüp bebek Louise Brown 1978’de İngiltere’de doğmuştu; Türkiye ise bu alana yaklaşık on yıl sonra, Ege Üniversitesi bünyesinde kurulan merkezle girdi. Ege Üniversitesi’nin kendi tarihçesine göre merkez 1988’de oluşturuldu ve 18 Nisan 1989’da ilk tüp bebek Ece dünyaya geldi; kısa süre sonra 2 Mayıs 1989’da merkezin ilk ikiz doğumu da gerçekleşti. Bu başarıda özellikle Prof. Dr. Refik Çapanoğlu ile Prof. Dr. Erol Tavmergen öne çıkan isimlerdi. O günün önemini büyüten şey şuydu: Uzun yıllar çocuk sahibi olamayan çiftler için o zamana kadar daha çok yurt dışıyla anılan bir tedavi yöntemi, ilk kez Türkiye’de somut bir sonuca ulaşmış oldu. Sonrasında tüp bebek uygulamaları sadece İzmir’le sınırlı kalmadı; başka üniversite ve hastanelerde de merkezler açıldı, yöntem yaygınlaştı ve bugün binlerce ailenin hayatına giren yardımcı üreme tekniklerinin Türkiye’deki başlangıç noktası olarak 18 Nisan 1989 hafızada yer etti.
1989 – Çin’de demokrasi talebiyle öğrenci gösterileri büyüdü.
18 Nisan 1989’da Pekin’de binlerce öğrenci, daha geniş demokrasi, ifade özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele talepleriyle Tiananmen Meydanı çevresinde toplanarak Çin’de haftalarca sürecek büyük protesto dalgasını başlattı. Gösterilerin fitilini, reformcu çizgisiyle tanınan eski Komünist Parti lideri Hu Yaobang’ın 15 Nisan’daki ölümü ateşlemişti; onu anmak için başlayan buluşmalar çok kısa sürede rejime yönelen açık siyasî taleplere dönüştü. 18 Nisan’ı önemli yapan şey tam da buydu: Yas havası, kitlesel demokrasi talebine evrildi ve meydan artık sadece öğrencilerin değil, Çin’in geleceği üzerine söz söylemek isteyen geniş bir toplumsal öfkenin sembolüne dönüştü. Sonraki haftalarda kalabalık büyüdü, açlık grevleri başladı, dünya medyasının gözü Pekin’e çevrildi; ardından Çin yönetimi 3–4 Haziran 1989 gecesi orduyu devreye sokarak gösterileri kanlı biçimde bastırdı. Bu sürecin hafızaya kazınan en çarpıcı simgesi ise 5 Haziran’da çekilen ve bugün “Tank Man” diye bilinen görüntü oldu: Elinde poşetleriyle tek başına tankların önünde duran kimliği belirsiz bir adam, birkaç saniyelik o görüntüyle 20. yüzyılın en güçlü direniş sembollerinden birine dönüştü. İnternet çağından önce çekilmiş olmasına rağmen bu kare gazeteler, televizyonlar ve ajanslar aracılığıyla bütün dünyaya yayıldı; Çin’de ise olayların kendisi gibi bu görüntü de yıllarca ağır sansür altında tutuldu.
1993 – Pakistan’da Cumhurbaşkanı meclisi dağıttı, büyük bir anayasa krizi patladı.
18 Nisan 1993’te Pakistan Cumhurbaşkanı Ghulam Ishaq Khan, Başbakan Navaz Şerif hükümetini görevden alıp Meclis’i lağvetti; yerine de Balakh Sher Mazari’yi geçici başbakan olarak atadı. Bu adım, sıradan bir hükûmet değişikliği değildi. Pakistan’da 1985’te anayasaya eklenen 58(2)(b) maddesi, cumhurbaşkanına devlet düzeninin bozulması gerekçesiyle Meclis’i feshetme yetkisi veriyordu ve Ishaq Khan bu maddeyi kullanarak seçilmiş iktidarı devre dışı bıraktı. O gün olan biten, Pakistan siyasetinin temel sorununu çıplak biçimde gösterdi: Sandıkla gelen hükûmet, cumhurbaşkanlığı, yargı ve askerî-bürokratik güç dengeleri karşısında her an kırılabiliyordu. Olay burada da bitmedi. Pakistan Yüksek Mahkemesi 26 Mayıs 1993’tebu fesih kararını anayasaya aykırı buldu ve Navaz Şerif hükümetini yeniden göreve döndürdü; ancak kriz dinmedi, iki taraf arasındaki iktidar kavgası sürdü ve sonunda Temmuz 1993’te hem Cumhurbaşkanı Ishaq Khan hem de Başbakan Navaz Şerif görevlerinden ayrıldı.
1996 – İsrail’in Lübnan’daki BM mevzisine saldırısında 106 sivil öldü.
18 Nisan 1996’da İsrail topçusunun Güney Lübnan’daki Kana (Qana) kasabasında bulunan bir UNIFIL üssünü vurması, Lübnan savaşlarının en çok hatırlanan sivil katliamlarından birine dönüştü. O sırada İsrail, Hizbullah roket saldırılarını durdurmak için “Operation Grapes of Wrath” adı verilen geniş çaplı askerî harekâtı yürütüyordu; bölgedeki yüzlerce sivil de çatışmadan kaçıp BM üssüne sığınmıştı. İsrail ateşi sonucunda, büyük bölümü bu üste barınan siviller olmak üzere 106 kişi öldü, çok sayıda kişi de yaralandı. İnsan Hakları İzleme Örgütü, saldırının BM üslerine yakın ya da doğrudan BM mevzilerine yönelik ateşin daha geniş bir örüntüsünün parçası olduğunu ve Kana’daki ölümlerin bu harekâtın en ağır sivil bilançosunu oluşturduğunu vurgular.
Olayı bu kadar önemli yapan şey sadece can kaybının büyüklüğü değildi. BM Genel Sekreteri’nin askerî danışmanı Tümgeneral Frank van Kappen tarafından hazırlanan rapor, İsrail’in bu ateşi kazara yaptığı yönündeki açıklamasını ciddi biçimde tartışmalı hale getirdi; raporda, saldırının teknik ve operasyonel veriler ışığında basit bir hata gibi görünmediği belirtildi. İsrail ise o dönemde topçu ateşinin, üssün yakınındaki Hizbullah unsurlarına karşı yürütülen karşılık sırasında istenmeden BM alanına düştüğünü savundu.
Saldırının ardından dünya çapında büyük bir tepki doğdu; birkaç gün sonra ABD arabuluculuğunda ateşkes düzenine geçildi. Ancak Kana unutulmadı. 1996’daki bu saldırı, Lübnan’da hem İsrail’e yönelik öfkeyi derinleştirdi hem de Hizbullah’ın söyleminde güçlü bir propaganda ve hafıza unsuruna dönüştü.
1999 – Türkiye erken genel seçime gitti, DSP sandıktan birinci çıktı.
18 Nisan 1999’daki erken genel seçim, 1990’ların sonundaki Türkiye ruh hâlinin sandığa yansıdığı kırılma anlarından biriydi. Seçim, 28 Şubat sürecinin ardından siyasetin yeniden şekillendiği, koalisyonların yıprandığı, ekonomide güvensizliğin büyüdüğü ve güvenlik meselesinin toplumda çok daha sert hissedildiği bir dönemde yapıldı. Bu atmosferde Bülent Ecevit liderliğindeki DSP, 6 milyon 919 bin 670 oy ve yüzde 22,19’la birinci parti oldu; MHP yüzde 17,98’le ikinci, FP yüzde 15,41’le üçüncü sırada yer aldı. Seçime katılımın yüzde 87,09 gibi çok yüksek bir düzeye çıkması da toplumun o dönemde siyasete ne kadar güçlü biçimde tepki verdiğini gösteriyordu. DSP’nin yükselişinde, Şubat 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasının ardından Bülent Ecevit’in kamuoyundaki ağırlığının belirgin biçimde artması önemli rol oynadı; bu yüzden 18 Nisan 1999 seçimi, bir yönüyle milliyetçi duyarlığın ve devlet otoritesi beklentisinin yükseldiği bir seçim olarak da görüldü. Ancak sandıktan tek başına bir iktidar çıkmadı; sonrasında DSP, MHP ve ANAP arasında kurulan üçlü koalisyon, 2002’ye kadar sürecek dönemin hükümetini oluşturdu. Bu yüzden 18 Nisan 1999, merkez sağın parçalandığı, milliyetçi oyların yükseldiği, CHP’nin baraj altında kaldığı ve Türkiye siyasetinin birkaç yıl sonra yaşanacak büyük 2002 kırılmasına doğru yeniden dizildiği tarih olarak da önem taşır.
2007 – Malatya Zirve Yayınevi katliamı yaşandı.
18 Nisan 2007’de Malatya’daki Zirve Yayınevi’ne yapılan saldırıda üç Hristiyan; Alman vatandaşı Tilmann Geske, Necati Aydın ve Uğur Yüksel öldürüldü; olay Türkiye’de hem din özgürlüğü hem de nefret iklimi tartışmalarında derin iz bırakan en sarsıcı cinayetlerden biri oldu. Zirve Yayınevi, Hristiyanlıkla ilgili yayınların bulunduğu bir yerdi ve saldırı bu yönüyle rastgele bir şiddet olayı değil, doğrudan kimlik ve inanç eksenli bir hedef seçimi olarak görüldü. O gün yaşanan vahşet, ülkede zaten Hrant Dink cinayetinin yarattığı ağır atmosferin çok taze olduğu bir dönemde geldiği için daha da büyük yankı uyandırdı; TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu da olayı özel olarak gündemine aldı. Sonraki yıllarda dava uzun süre Türkiye’nin en tartışmalı dosyalarından biri olarak sürdü; ek iddianameler hazırlandı, daha geniş bağlantılar ve olası örgütsel ilişkiler tartışıldı, nihayet 2016’da bazı sanıklara üçer kez ağırlaştırılmış müebbet verildi ve bu karar 2019’da Yargıtay tarafından onandı. Bu yüzden 18 Nisan 2007, yalnız korkunç bir cinayet günü değil; Türkiye’de azınlıklar, misyonerlik tartışmaları, nefret dili ve adalet sisteminin etrafında hâlâ hatırlanan karanlık eşiklerden biri olarak da önem taşır.
2009 – Kuşadası’ndaki festivalde, 1028 çeşit yemekle Guinness rekoru kırıldı.
18 Nisan 2009’da Kuşadası’nda, Turizm Haftası etkinlikleri kapsamında düzenlenen 5. Açık Büfe Yemek Festivali, yalnız renkli bir gastronomi gösterisi olmakla kalmadı, Guinness’e giren bir rekora dönüştü. Kuşadası Profesyonel Aşçılar Derneği’nin öncülüğünde, belediye desteğiyle hazırlanan açık büfede 1028 çeşit yemek sergilendi ve bu sayı, o güne kadarki rakamı geride bırakarak Guinness Dünya Rekorlar Kitabı’na girdi. Dönemin haberlerine göre organizasyon için 28 otel, 15 restoran ve yaklaşık 1200 aşçı birlikte çalıştı; etkinlik 7 bin metrekarelik alanda kuruldu, bunun büyük bölümü açık büfe düzenine ayrıldı. İlginç olan şu: Başlangıçta hedef 1001 çeşit yemek hazırlamaktı, ama ortaya çıkan sayı 1028’e ulaştı. Rekor, İngiltere’den gelen Guinness temsilcisi Kelly Garret başkanlığındaki heyetin incelemesi sonrası tescillendi. Etkinliğin bir başka dikkat çekici yanı da sadece şov için yapılmış bir mutfak gösterisi olmamasıydı; Turizm Haftası içinde Kuşadası’nı gastronomi üzerinden öne çıkarma, kente dikkat çekme ve yerel turizm iddiasını büyütme amacı da taşıyordu. Bu yüzden 18 Nisan 2009, Türkiye’de gastronominin tanıtım aracı olarak ne kadar güçlü kullanılabileceğini gösteren ve Kuşadası’nın adını Guinness’e yazdıran dikkat çekici bir tarih olarak anılmayı hak eder.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
