17 Nisan Tarihte Bugün

31 Dakika Okuma
17 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 17 Nisan

1453 – Fatih’in donanması İstanbul Adaları’nı ele geçirdi.

17 Nisan 1453, İstanbul kuşatmasının gölgesinde çoğu zaman geri planda kalan ama stratejik bakımdan önemli bir adıma işaret eder. Kuşatma sürerken Kaptan-ı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki Osmanlı donanması, Marmara’daki Prens Adaları’nı kontrol altına aldı. Adalar tarihi üzerine akademik çalışmalarda, Baltaoğlu’nun yaklaşık otuz kadırga ve küçük gemilerden oluşan bir kuvvetle geldiği; Kınalıada, Burgazada ve Heybeliada’nın direnmeden teslim olduğu, asıl direnişin ise Büyükada’daki kalede yaşandığı belirtilir. Aynı literatürde, Büyükada’daki savunmanın kale çevresine yığılan odunların ateşe verilmesi ve baskının artırılmasıyla kırıldığı anlatılır.

Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u yalnız karadan değil, denizden gelebilecek yardımları keserek de düşürmek istiyordu. Osmanlı stratejisi, şehri karadan ve denizden çember içine almak, dış destek ihtimalini olabildiğince boğmaktı; Prens Adaları’nın ele geçirilmesi bu deniz ablukasının tamamlayıcı halkalarından biri oldu. Bizans açısından Adalar hem gözetleme ve sığınma noktaları hem de Marmara’daki deniz trafiği bakımından hassas alanlardı; Osmanlı açısından ise bunların alınması, İstanbul’un Marmara yönünden daha yalnız bırakılması anlamına geliyordu.

O gün olanlar kuşatmanın psikolojik boyutunu da etkiledi. Şehir henüz düşmemişti; surlar direniyor, Bizans hâlâ dış yardıma umut bağlıyordu. Ancak adaların kaybı, kuşatmanın daraldığını ve Osmanlıların çevredeki dayanak noktalarını tek tek temizlediğini gösterdi. Bazı yerel anlatılar, Büyükada’daki küçük Bizans garnizonunun direnmeye çalıştığını, fakat Osmanlı baskısı karşısında daha fazla dayanamadığını aktarır. Böylece 17 Nisan, 29 Mayıs’taki büyük fetihten yaklaşık altı hafta önce, İstanbul’un deniz çevresindeki bir başka savunma halkasının koptuğu gün oldu.

Adaların alınması tek başına fethi getirmedi, ama kuşatma planının işlediğini gösterdi. Hemen birkaç gün sonra, 20 Nisan’da Bizans’a yardım getiren gemilerin Osmanlı donanmasını yararak Haliç’e girmesi Fatih’i öfkelendirecek ve kuşatmanın seyrini değiştiren başka sert kararları hızlandıracaktı; daha sonra gemilerin karadan yürütülmesi gibi hamleler de bu baskı ortamında öne çıkacaktı. Yani 17 Nisan 1453, Fatih’in kuşatmayı çok katmanlı ve sistemli biçimde yürüttüğünü gösteren önemli bir dönüm noktasıdır.

1790 – Benjamin Franklin öldü.

17 Nisan 1790’da Philadelphia’da hayatını kaybeden Benjamin Franklin, yalnızca Amerikan tarihinin değil, modern dünyanın da en ilginç kurucu figürlerinden biriydi. 1706’da Boston’da doğdu; matbaacı olarak başladığı hayatını gazetecilikten yayıncılığa, bilimden diplomasiye, siyasetten düşünce tarihine kadar olağanüstü geniş bir alana yaydı. Franklin, aynı anda hem halk adamı hem bilim insanı hem de devlet yönetiminde kurucu olabilmiş ender isimlerdendi. Elektrik üzerine yaptığı deneylerle, özellikle paratonerin geliştirilmesiyle, doğa olaylarını insan hayatını koruyacak bilgiye dönüştürdü; bifokal gözlük, Franklin sobası gibi pratik buluşlarla da gündelik yaşamı etkiledi. Ama tarihî ağırlığı asıl siyasette büyüdü: Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin hazırlanmasında yer aldı, Fransa’da yürüttüğü diplomasiyle bağımsızlık savaşında kolonilere hayati destek sağladı ve sonrasında ABD Anayasası’nın oluşum sürecinde de kurucu isimlerden biri oldu. Üstelik bunu aristokrat bir devlet adamı gibi değil, alaycı zekâsı, sade dili ve çalışkanlığıyla yaptı. Ölümünden sonra Philadelphia’daki cenazesine on binlerce insanın katılması da boşuna değildi; Franklin, yeni doğan Amerika’nın akıl, pratiklik, özgürlük ve yükselme ideallerini kendi kişiliğinde toplayan büyük bir semboldü.

1890 – Bodrum’u edebiyata dönüştüren adam doğdu: Cevat Şakir Kabaağaçlı.

17 Nisan 1890’da Girit’te doğan Cevat Şakir Kabaağaçlı, Türk edebiyatında daha çok Halikarnas Balıkçısı adıyla tanınan, denizi, Ege’yi, insanı ve uygarlık katmanlarını aynı anlatıda buluşturabilen en özgün yazarlardan biriydi. Hayatının kendisi de başlı başına roman gibiydi. Babası Mehmed Şâkir Paşa, annesi Sâre İsmet Hanım’dı; aile çevresi son derece dikkat çekiciydi: II. Abdülhamid dönemi sadrazamlarından Cevad Paşa amcasıydı; ressam Fahrünnisâ Zeyd ile gravür sanatçısı Aliye Berger de kardeşleriydi. Yani Cevat Şakir, sıradan bir aileden değil, Osmanlı’nın son döneminin kültür ve devlet çevreleriyle iç içe geçmiş bir haneden geliyordu. Çocukluğu Atina’da ve Büyükada’da geçti, Robert Kolej’de okudu, sonra Oxford’da Yakınçağ tarihi öğrenimi gördü; bir süre İtalya’da da yaşadı.

Hayatının en çarpıcı ve karanlık kırılması ise aile hikâyesinin içindeydi. Babasıyla yaşadığı sert bir tartışma sırasında silahın ateş alması sonucu babasının ölümüne neden oldu; yargılandı ve hapse girdi. Bu olay, onun hayatında yalnız kişisel bir trajedi değil, sonraki yalnızlık, uzaklaşma ve kaçış duygusunun da kırılma noktalarından biri oldu. Ancak onu asıl Halikarnas Balıkçısı yapan başka bir dönüm noktası geldi: Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir yazısı nedeniyle Bodrum’a kalebentlikle sürgün edildi. İlk bakışta ceza gibi görünen bu sürgün, onun hayatını ve Türk edebiyatını değiştirdi. Bodrum’un eski adı Halikarnassos’tan yola çıkarak Halikarnas Balıkçısı adını benimsedi; denizi, süngercileri, balıkçıları, Akdeniz mitolojisini, Ege uygarlıklarını ve kıyı insanının hayatını yazıya taşıdı. Böylece Bodrum, başlı başına bir kültür coğrafyasına dönüştü.

Cevat Şakir, Türk edebiyatında denizi merkezine alan güçlü anlatılardan birini kurdu; Aganta Burina Burinata, Ötelerin Çocuğu, Deniz Gurbetçileri, Uluç Reis, Mavi Sürgün gibi eserlerle, Anadolu’ya karadan değil denizden bakmayı öğreten bir yazar oldu. Özellikle Anadolu’nun batı kıyılarını, eski uygarlıkları ve Akdeniz havzasını bir bütün olarak kavrayan bir dünya görüşü geliştirdi. 1973’te öldüğünde arkasında sadece romanlar bırakmadı; Bodrum’un kaderini, kıyı kültürünün algısını ve mavi yolculuk fikrini de kalıcı biçimde değiştiren bir hafıza bıraktı.

1897 – Osmanlı ile Yunanistan arasında “Otuz Gün Savaşı” başladı.

17 Nisan 1897’de Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan Krallığı arasında başlayan savaş, görünüşte sınır çatışması gibi dursa da aslında 19. yüzyıl sonu Doğu Akdeniz dengesini sarsan daha büyük bir meselenin parçasıydı. Krizin merkezinde Girit meselesi vardı. Adada yaşayan Rum nüfusun Yunanistan’la birleşme talebi giderek güçlenmiş, isyanlar büyümüş, Atina yönetimi de kamuoyu baskısıyla daha saldırgan bir çizgiye kaymıştı. Yunanistan’ın Girit’e asker çıkarması ve Teselya sınırında gerilimi tırmandırması, savaşı fiilen kaçınılmaz hale getirdi. Osmanlı tarafında ise bu çatışma yalnız bir ada sorunu değildi; imparatorluk, Balkanlar’da otoritesinin daha da aşınmasını engellemek ve Yunan ilerleyişini durdurmak istiyordu. Böylece 17 Nisan’da savaş başladı ve kısa sürede Teselya cephesinde büyük harekât halini aldı.

Savaşın en dikkat çekici tarafı, süresinin kısa ama etkisinin büyük olmasıydı. Osmanlı ordusu, özellikle Edhem Paşa komutasında Teselya hattında hızla ilerledi; Larisa, Tırnova ve Dömeke gibi kritik noktalarda Yunan kuvvetlerini geriletti. Yunan ordusu, milliyetçi heyecanla girdiği savaşta sahada beklediği direnci gösteremedi ve kısa sürede ağır baskı altına girdi. Bu yüzden çatışma, sonradan halk arasında ve tarih yazımında sık sık “Otuz Gün Savaşı” diye anıldı. Ama işin ilginç yanı şudur: Osmanlı ordusu askerî bakımdan açık üstünlük kurmasına rağmen, bu başarı masada aynı ölçüde genişleyemedi. Büyük devletler devreye girdi, savaş büyümeden durduruldu ve Osmanlı’nın kazandığı zafer, diplomatik sınırlamalar yüzünden tam bir stratejik dönüşüme çevrilemedi.

Osmanlı sahada kazandı, Yunanistan ise yenildi; fakat Girit meselesi çözülmedi. Tam tersine, birkaç yıl içinde ada Osmanlı’dan fiilen koptu ve Yunanistan’la birleşme süreci güç kazandı. Yani 1897 savaşı, Osmanlı’nın hâlâ askerî refleks gösterebildiğini kanıtlasa da imparatorluğun uluslararası sistem karşısında artık eski serbestliğe sahip olmadığını da gösterdi.

1903 – Türkiye’nin ilk kadın rektörü olacak Ayşe Saffet Alpar doğdu.

17 Nisan 1903’te doğan Ayşe Saffet Alpar, Türkiye’de bilim ve üniversite tarihi açısından gerçek bir dönüm noktasıdır. Çünkü o, yalnız ilk kadın kimyacılarımızdan biri değil, aynı zamanda Türkiye’nin ilk kadın rektörü olarak yükseköğretim tarihinde ayrı bir yere sahiptir. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Enstitüsü’nden mezun oldu; 1933 Üniversite Reformu sonrasında akademide yükseldi, doçentlik ve profesörlük yaptı, kimya alanında çalıştı ve sonunda Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde 1972–1974 yılları arasında rektörlük görevini üstlenerek bu alanda bir ilke imza attı. Onu önemli yapan şey yalnızca bir unvanın sahibi olması değildi; erkek egemen akademi dünyasında, Cumhuriyet’in bilim ve eğitim iddiasını kadınlar adına da görünür kılan öncü bir figür olmasıydı. Üstelik aile hikâyesi de dikkat çekicidir: Bazı biyografik kaynaklar onun, Balkan Savaşı’nda İşkodra savunmasıyla anılan Hasan Rıza Paşa’nın kızı olduğunu da belirtir. Bu yüzden Ayşe Saffet Alpar’ın doğumu, sadece bir bilim insanının dünyaya gelişi değil; Türkiye’de kadınların üniversite, laboratuvar ve yönetim alanında görünür hale gelmesinin güçlü sembollerinden birinin başlangıcı olarak da önem taşır.

1922 – Berlin’de iki eski İttihatçı isim öldürüldü.

17 Nisan 1922’de Osmanlı’nın son döneminde İttihat ve Terakki içinde etkili olmuş iki isim, Bahaeddin Şakir ile eski Trabzon Valisi Cemal Azmi, Berlin’de uğradıkları suikast sonucu öldürüldü. Her iki isim de I. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya gitmişti. Saldırı, savaş yıllarındaki Osmanlı yöneticilerine yönelik düzenlenen ve daha sonra Nemesis Operasyonu adıyla anılan suikast zincirinin parçalarından biri olarak görüldü. Bu olayın önemi, yalnız iki eski siyasetçinin öldürülmesinde değil; Osmanlı’nın son dönemindeki sert siyasî hesaplaşmaların, savaş sonrası sürgün hayatının ve intikam suikastlarının Avrupa’nın ortasına kadar taşındığını göstermesinde yatar.

1924 – Mussolini’nin partisi seçimi kazandı, İtalya diktatörlüğe bir adım daha yaklaştı.

17 Nisan 1924’te yapılan İtalya genel seçimleri, faşizmin sandık yoluyla devletin omurgasına yerleşmesinin en kritik eşiklerinden biri oldu. Benito Mussolini zaten 1922’den beri iktidardaydı; ancak hâlâ parlamentoda kırılgan bir zemine dayanıyordu. Bunu aşmak için 1923’te çıkarılan Acerbo Yasası, yüzde 25’i geçmesi şartıyla oyların yalnızca en büyük payını alan bloğa Meclis sandalyelerinin çok büyük bölümünü veriyordu. Yani seçim daha baştan adil bir yarış değildi; yasa doğrudan Mussolini’nin önünü açmak için tasarlanmıştı. Seçim kampanyası boyunca tehdit, şiddet ve baskı yoğun biçimde kullanıldı; bu ortamda faşistlerin başını çektiği blok oyların yaklaşık yüzde 64’ünü alarak 374 sandalye kazandı. Böylece Mussolini, sandıktan yalnız bir zafer değil, neredeyse mutlak parlamenter üstünlük çıkardı.

Ama asıl kırılma seçim gecesi değil, hemen sonrasında yaşandı. Sosyalist muhalefetin önde gelen isimlerinden Giacomo Matteotti, yeni parlamentonun üçüncü gününde kürsüye çıkıp seçimi açıkça hileli ve şiddetle kazanılmış bir oylama diye suçladı. Kısa süre sonra, 10 Haziran 1924’te kaçırıldı; cesedi daha sonra bulundu ve faşist militanlar tarafından öldürüldüğü anlaşıldı. Bu olay, tarihe Matteotti Krizi olarak geçti. Kriz ilk anda Mussolini’yi sarsmış gibi görünse de sonuç tam tersi oldu: muhalefet dağınık kaldı, kral sert bir müdahaleye yanaşmadı ve Mussolini bu krizi atlatarak 1925’ten itibaren açık diktatörlüğe yöneldi.

1925 – Ankara–Yahşihan demiryolu hattı işletmeye açıldı.

17 Nisan 1925’te işletmeye açılan 86 kilometrelik Ankara–Yahşihan hattı, Cumhuriyet’in demiryolunu sadece ulaşım değil, devlet kurma ve ülkeyi bütünleştirme aracı olarak gördüğü dönemin erken ve önemli adımlarından biriydi. Hat aslında yeni bir fikir değildi; ilk inşasına 1914’te Harbiye Nezareti döneminde başlanmıştı, ancak savaş ve çöküş yılları yüzünden yarım kalmıştı. Cumhuriyet yönetimi bu hattı yeniden ele aldı; kaynaklara göre yapım, 10 Aralık 1923’te Mustafa Kemal Paşa’nın temel atmasıyla tekrar hız kazandı ve çalışmayı müteahhit Şevki Niyazi Dağdelen tamamladı. Bu ayrıntı da önemlidir; çünkü Ankara–Yahşihan hattı, Cumhuriyet döneminde Türk müteahhitler eliyle tamamlanan ilk demiryolu işlerinden biri sayılır.

Açılışın sembolik değeri en az teknik tarafı kadar büyüktü. Açılış töreninde konuşan Başbakan İsmet Paşa, “Memleketi demir ağlarla örmek en büyük azmimizdir” diyerek yeni rejimin ulaştırma politikasını çok açık biçimde ortaya koydu. Bu hat, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum’a uzanacak büyük doğu demiryolu hamlesinin ilk ciddi adımlarından biri olarak görülüyordu. Yani 17 Nisan 1925’te açılan kısım, tek başına bir son durak değil, doğuya doğru uzanacak Cumhuriyet demiryolu politikasının başlangıç halkalarından biriydi. Nitekim aynı yılın 20 Kasım’ında Yahşihan–Yerköy hattı da açılarak bu çizgi daha da ileri taşındı.

Bu yüzden 17 Nisan 1925, yalnız bir demiryolu hattının açıldığı gün değil; savaşlarla parçalanmış bir coğrafyada devletin merkezden taşraya uzanma, ekonomiyi canlandırma ve ülkeyi fizikî olarak birbirine bağlama iradesinin somutlaştığı tarihlerden biri olarak önem taşır. Demiryolu, o günkü Cumhuriyet için güvenlik, kalkınma, pazar bütünlüğü ve psikolojik birlik anlamına geliyordu. Ankara–Yahşihan hattı da bu büyük “demir ağ” idealinin ilk görünür kilometre taşlarından biri oldu.

1928 – Cumhuriyet’in vitrin binası Ankara Palas açıldı.

17 Nisan 1928’de hizmete giren Ankara Palas, genç Cumhuriyet’in kendini diplomatik ve toplumsal olarak nasıl göstermek istediğinin de simgesiydi. TBMM binasının tam karşısına yapılan bu yapı, yeni Ankara’da yabancı heyetleri, devlet konuklarını, milletvekillerini ve seçkin davetleri ağırlayacak modern bir merkez olarak tasarlandı. Millî Saraylar’ın tarihçesine göre binanın ilk projesi Vedat Tek tarafından hazırlandı; ancak inşaat sürecinde çıkan anlaşmazlıklar ve ücret meselesi yüzünden Vedat Tek projeden çekildi. Bunun üzerine yapı Mimar Kemalettin Bey’in plan değişiklikleriyle devam etti; yani Ankara Palas, Birinci Ulusal Mimarlık Akımı’nın iki büyük isminin izini aynı binada taşıyan ender örneklerden biri haline geldi.

Bu yapının önemi, yalnız mimarlarında değil, aynı zamanda temsil ettiği dünyadaydı. Ankara henüz genç bir başkentti; savaş yorgunu, altyapısı sınırlı ve diplomatik ağırlığı yeni kurulmakta olan bir şehirde devlet, başkent görünüşünü somut mekânlarla kurmak istiyordu. Ankara Palas da tam bu ihtiyaca cevap verdi. Yapı Osmanlı ve Selçuklu mimarisini çağrıştıran süslemeleri, taç kapı biçimindeki girişi, Kütahya çinileri ve simetrik düzeniyle hem millî mimari arayışını hem de modern temsil iddiasını bir araya getirdi. Açılıştan sonra Ankara Palas, uzun yıllar siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların ve yabancı konukların buluşma noktası oldu; balolar, resmî kabuller ve devlet hayatının seçkin törenleri burada yapıldı. Kısacası bina sadece konaklama yeri değil, Cumhuriyet elitinin sahneye çıktığı bir vitrin işlevi gördü. Sonraki yıllarda yapı farklı işlevler üstlendi, restorasyonlar geçirdi ve sonunda müze kimliğiyle yeniden kamusal hafızaya döndü.

1939 – Hatay’ın iki lideri, TBMM’de milletvekili sıfatıyla yemin etti.

17 Nisan 1939’da Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen ile Başbakan Abdurrahman Melek, Türk milletvekili sıfatıyla TBMM’de yemin ederek Hatay’ın Türkiye’ye katılış sürecinde çok sembolik bir eşiği geçmiş oldu. Bu olayın önemi, yalnız iki ismin Meclis’e girmesinde değildi; çünkü Hatay meselesi o tarihte sıradan bir sınır sorunu değil, Atatürk’ün dış politikada özel önem verdiği en hassas başlıklardan biriydi. 1938’de kurulan Hatay Devleti, görünüşte bağımsızdı ama siyasi ve hukuki düzeni giderek Türkiye’ye yaklaşıyordu; Meclis açılmış, Tayfur Sökmen devlet başkanı, Abdurrahman Melek başbakan olmuş ve Türkçe siyasal hayatın ana dili haline gelmişti.

1939 seçimlerinde Hatay adına Tayfur Sökmen ve Abdürrahman Melek’in de milletvekili listesine girdiği meclis kayıtlarında yer alır; bu, hukuken ve siyaseten Hatay’ın yöneticilerinin artık Ankara’daki millî temsil düzenine geçmesi anlamına geliyordu. Yani 17 Nisan’daki yemin, tek başına bir protokol sahnesi değil; Hatay’ın bağımsız bir geçiş formülünden çıkıp Türkiye’ye katılacak siyasal kadroyla birleşmesinin açık işaretiydi. Nitekim bundan yalnız iki buçuk ay sonra, 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi oy birliğiyle Türkiye’ye katılma kararı aldı. Bu yüzden 17 Nisan 1939, yalnız iki siyasetçinin yemin ettiği gün değil; Hatay’ın anavatana katılma sürecinde geri dönüşü olmayan siyasal eşiklerden biri olarak da önem taşır.

1940 – Köy Enstitüleri Kanunu kabul edildi.

17 Nisan 1940’ta kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu, erken Cumhuriyet döneminin toplum mühendisliği ve kırsal dönüşüm bakımından da en büyük hamlelerinden biriydi. Nüfusun büyük bölümü köylerde yaşıyor, ama köylerde öğretmen yok denecek kadar az bulunuyordu; devlet, şehir merkezlerinde yetişen öğretmenlerin köylere uyum sağlayamadığını ya da uzun süre kalmadığını görmüştü. Bu yüzden 1930’ların sonunda önce köy eğitmeni deneyimi başladı; ardından bu tecrübeyi büyütecek daha sistemli bir model kuruldu. 17 Nisan 1940 tarihli bu kanunla köy öğretmen okulları Köy Enstitülerine dönüştürüldü ve kısa sürede ülkenin farklı bölgelerinde çok sayıda enstitü faaliyete geçti. Bu kurumlar yalnızca sınıfta ders anlatan öğretmen yetiştirmeyi hedeflemiyordu; tarım bilen, yapı işinden anlayan, sağlık, üretim, el emeği ve örgütlenme konusunda köye öncülük edecek çok yönlü kadrolar yetiştirmek istiyordu. Yani amaç sadece okuma yazma öğretmek değil, köyü baştan aşağı dönüştürecek bir insan tipi oluşturmaktı.

Köy Enstitülerini tarihsel olarak bu kadar önemli yapan şey de buydu. Bu okullarda öğrenciler yalnız akademik ders almadı; tarım yaptı, bina inşa etti, marangozluk öğrendi, müzikle, edebiyatla ve üretimle iç içe bir eğitim gördü. Böylece Cumhuriyet, köye dışarıdan sadece memur göndermek yerine, köyden insan seçip yine köy için eğitmeye çalıştı. Bu model kısa sürede hem büyük övgü topladı hem de sert tartışmalara yol açtı. Destekleyenler, bunun Anadolu’yu aydınlatacak en radikal eğitim hamlesi olduğunu savundu; karşı çıkanlar ise sistemi ideolojik, fazla özgürlükçü ya da geleneksel düzen için tehdit saydı. Sonraki yıllarda enstitülerin programları değiştirildi, etkileri törpülendi ve 1954’te klasik öğretmen okullarıyla birleştirilerek özgün yapıları sona erdirildi. Ama buna rağmen Köy Enstitüleri, Türkiye’de eğitimin toplumsal dönüşüm yaratabileceğine dair en güçlü deneyimlerden biri olarak kaldı.

1946 – Son Fransız birlikleri Suriye’den çekildi.

17 Nisan 1946, Suriye tarihinde, Fransız manda döneminin fiilen sona erdiği gerçek bağımsızlık eşiğidir. Öncesinde Suriye, I. Dünya Savaşı sonrası kurulan Fransız manda düzeni altında yaşamış, 1941’de bağımsızlık sözü verilmiş, 1944’te uluslararası tanınma yönünde adımlar atılmıştı; ama Fransız askerî varlığı sürdüğü için egemenlik hâlâ tam değildi. Britannica’nın Suriye tarihçesi ve ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri, savaş sonrasında Suriyeli milliyetçilerin baskısı, Britanya’nın müdahalesi ve uluslararası diplomatik baskı sonucunda Fransa’nın geri adım atmak zorunda kaldığını gösteriyor. Özellikle 1945’te yaşanan Levant Krizi, yani Fransız birliklerinin Şam’da milliyetçi güçlere sert müdahalesi, süreci geri döndürülemez biçimde değiştirdi; konu Birleşmiş Milletler’e taşındı ve yabancı askerlerin çekilmesi artık ertelenemez hale geldi. 17 Nisan 1946’da son Fransız birliklerinin ayrılmasıyla Suriye’de manda rejimi fiilen kapandı ve bu tarih daha sonra ülkenin Bağımsızlık Günü / Tahliye Günü olarak anılmaya başladı. Sonrasında Suriye, bağımsız bir cumhuriyet olarak siyasal hayatını kurmaya çalıştı; fakat askerî darbeler, Arap milliyetçiliği, bölgesel savaşlar ve iç gerilimlerle dolu çalkantılı bir döneme girdi.

1954 – Çanakkale Şehitler Abidesi’nin temeli atıldı.

17 Nisan 1954’te Hisarlık Burnu’nda temeli atılan Çanakkale Şehitler Abidesi, Türkiye’nin Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden on binlerce askeri için geç ama çok güçlü bir hafıza mekânı kurma iradesinin somutlaşmasıydı. Bu ihtiyaç yeni değildi; Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren böyle bir abide fikri vardı, proje için yarışmalar düzenlenmişti ve sonunda Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Feridun Kip imzalı tasarım seçilmişti. Temel atma töreni büyük bir katılımla yapıldı; askerî bando eşliğinde İstiklâl Marşı söylendi, bayrak göndere çekildi ve ilk harç resmî törenle temele kondu. Hatta Kore’de şehit düşen Türk askerlerinden getirilen toprağın da temele yerleştirilmesi, bu anıtın yalnız 1915’e değil, Türk askerî hafızasının daha geniş bir duygusal hattına bağlandığını gösteriyordu. Ancak iş burada bitmedi. İnşaat ilerleyen yıllarda malzeme sorunları, müteahhit değişiklikleri ve para sıkıntısı yüzünden aksadı; bir dönem neredeyse yarım kalmış bir iskelet olarak durdu. Sonrasında Milliyet gazetesinin yürüttüğü bağış kampanyası ve halk desteğiyle yeniden hız kazandı, gövde inşaatı 1959’da tamamlandı ve anıt 21 Ağustos 1960’ta ziyarete açıldı.

1961 – Domuzlar Körfezi Çıkarması başladı.

17 Nisan 1961’de, CIA tarafından eğitilip desteklenen sürgündeki Kübalı bir güç, Fidel Castro yönetimini devirmek amacıyla Küba’nın güney kıyısındaki Domuzlar Körfezi’ne çıkarma yaptı. Öncesinde ABD yönetimi, 1959 Devrimi’nden sonra Sovyetler Birliği’ne yaklaşan Castro’yu iktidardan düşürmek için gizli bir operasyon planlamış, Guatemala’da eğitilen sürgün kuvvetleriyle adada bir isyan tetiklemeyi ummuştu. Ancak hesap tutmadı. Çıkarma daha ilk andan itibaren hava desteği, istihbarat ve yerel ayaklanma beklentilerinin çökmesi yüzünden sıkıştı; Castro güçleri çok hızlı karşılık verdi ve saldırgan birlikleri kuşattı. Üç gün içinde operasyon çöktü, çok sayıda kişi öldü ya da esir düştü ve Castro bunu büyük bir siyasî zafere çevirdi. Sonrasında ABD uluslararası alanda küçük düşürüldü, Kennedy yönetimi ağır eleştiri aldı, Küba ise Sovyetler Birliği’ne daha da yaklaştı; bu süreç bir yıl sonra Küba Füze Krizine giden hattı da güçlendirdi.

1969 – Prag Baharı’nın mimarı Dubček tasfiye edildi, Çekoslovakya yeniden Sovyet çizgisine döndü.

17 Nisan 1969’da, 1968’de “insan yüzlü sosyalizm” sloganıyla başlattığı reformlarla bütün dünyada ses getiren Alexander Dubček, Komünist Parti liderliğinden uzaklaştırıldı ve yerine Gustáv Husák getirildi. Dubček’in basın özgürlüğünü genişleten, sansürü gevşeten ve siyaseti kısmen yumuşatan reformları, Sovyetler Birliği’ni öfkelendirmiş; bunun sonucunda Ağustos 1968’de Varşova Paktı orduları Çekoslovakya’yı işgal etmişti. Ama işgal bile reform umudunu hemen bitirmemişti; Dubček bir süre daha görevde kaldı. 17 Nisan 1969’da onun yerini Husák’ın alması ise, işte o reform döneminin gerçekten kapandığı an oldu. Sonrasında Husák yönetimi “normalizasyon” adı altında Sovyet çizgisine tam dönüş sürecini başlattı; reformcular tasfiye edildi, muhalif sesler susturuldu ve Çekoslovakya yeniden sıkı denetimli bir rejime döndü. Bu yüzden 17 Nisan 1969, Doğu Bloku içinde özgürleşme umudunun tanklarla bastırılmasının ardından, siyasî olarak da resmen mühürlendiği tarih olarak önem taşır.

1981 – Türk sanat müziğinin güçlü bestecilerinden Şekip Ayhan Özışık öldü.

17 Nisan 1981’de İstanbul’da hayatını kaybeden Şekip Ayhan Özışık, Türk sanat müziğinde hem besteci hem sazende kimliğiyle iz bırakan önemli isimlerden biriydi. Ankara’da doğdu; küçük yaşta müziğe yöneldi, ilk eğitimini kemanla aldı ama zamanla asıl enstrümanı olan ud ile öne çıktı. Üsküdar Musiki Cemiyeti çevresinde yetişti; Emin Ongan gibi isimlerden beslendi. Onu özel kılan şey, klasik Türk musikisi çizgisini bozmadan ama güçlü melodik damar kurabilen, duyguyu hızla dinleyiciye geçiren bir besteci olmasıydı. “Belki Bir Sabah Geleceksin”, “Gönlümde Açmadan Solan Bir Gülsün”, “Kalbimin Sahibi Sensin”, “İçin İçin Yanıyor” ve “Saçların Tarumar” gibi eserleri, onu geniş kitlelerin hafızasına yerleştirdi. Hayatının son yıllarında gırtlak kanseriyle mücadele etti; Londra’da ameliyat geçirdi, bir süre konuşma yetisini de kaybetti ve sonunda 17 Nisan 1981’de Cerrahpaşa’da öldü.

1993 – 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal öldü.

17 Nisan 1993’te 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Cumhurbaşkanlığı görevi sürerken Ankara’da geçirdiği ani rahatsızlık sonucu hayatını kaybetti. Ölüm haberi yalnız devlet zirvesinde değil, bütün ülkede sarsıcı etki yarattı; çünkü Özal sıradan bir cumhurbaşkanı değildi. 1980’lerin başından itibaren Türkiye ekonomisinin dışa açılması, ithalat rejiminin değişmesi, özel sektörün güçlenmesi, yeni orta sınıfların ortaya çıkması ve Türkiye’nin dünyaya daha iddialı bakması onun adıyla birlikte anılıyordu. Cumhurbaşkanlığı döneminde ise yalnızca temsil makamında kalmak istememiş, Kürt meselesi, Orta Asya, Balkanlar ve yeni anayasa gibi başlıklarda daha aktif ve risk alan bir çizgi izlemeye başlamıştı.

Ölümünden önceki süreç de bu yüzden önemlidir. Özal, vefatından kısa süre önce Türkistan/Orta Asya hattını kapsayan yoğun bir gezi yapmış, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetleriyle daha güçlü bağ kurmaya çalışmıştı. Aynı dönemde içeride de özellikle Kürt meselesinde askerî çizginin dışına çıkan daha esnek ve siyasi çözüm arayışlarına açık bir tavır gösterdiği sık sık vurgulanıyordu. Tam da böyle bir eşikte, görevi başındayken ani biçimde ölmesi, olayın etrafında yıllarca sürecek kuşkuların ve tartışmaların doğmasına yol açtı. Eşi Semra Özal başta olmak üzere birçok çevre, ölümün doğal olup olmadığını sorguladı; 2012’de mezarı açıldı, inceleme yapıldı, ancak Adli Tıp süreci sonunda, zehirlenerek öldürüldüğünü kanıtlayan kesin bir tıbbî sonuca ulaşılamadı.

O gün ve hemen sonrasında devlet hayatı tamamen değişti. 3 günlük millî yas ilan edildi, bayraklar yarıya indirildi, radyo ve televizyon yayın akışları değişti, spor karşılaşmaları ve birçok kamusal etkinlik ertelendi. Meclis ve devlet kurumları yas havasına girdi. Özal’ın cenazesi İstanbul’da çok büyük kalabalıklarla uğurlandı; Türkiye’nin dört bir yanından insanlar törene katıldı, ayrıca çok sayıda yabancı devlet adamı da cenazede yer aldı. Bu yoğun katılım, Özal’ın sadece bir devlet yöneticisi değil, toplumun farklı kesimlerinde güçlü iz bırakmış bir siyasetçi olduğunu da gösterdi.

Özal’ın ölümünün ardından, Türkiye’de ekonomik dönüşümün, merkez sağ siyasetin, dış politikada yeni eksen arayışlarının ve özellikle 90’ların başındaki çözüm ihtimallerinin yönü değişti. Hâlâ birçok kişi onun ölümünü, Türkiye’nin başka bir yola sapabileceği bir dönemde yaşanmış ani kırılmalardan biri olarak görür. Bu yüzden 17 Nisan 1993, Türkiye’nin 1990’lar boyunca taşıyacağı siyasal, ekonomik ve toplumsal tartışmaların seyrini etkileyen büyük dönüm noktalarından biri olarak da önem taşır.

1999 – Bakü–Supsa Boru Hattı resmen açıldı.

17 Nisan 1999’da resmî açılışı yapılan Bakü–Supsa Petrol Boru Hattı, sadece Azerbaycan petrolünü Karadeniz’e ulaştıran yeni bir enerji hattı değil, Sovyetler sonrası Kafkasya’nın jeopolitik yönünü değiştiren önemli bir dönüm noktasıydı. Hat, Azeri petrolünü Bakü’den Gürcistan’ın Karadeniz kıyısındaki Supsa terminaline taşıyor, böylece Rusya dışındaki bir güzergâh üzerinden dünya pazarlarına çıkış sağlıyordu. BP’nin tarihçesine göre bu, erken petrol projelerinin en kritik ayağıydı ve Azerbaycan’ın bağımsız enerji ihracat kapasitesini güçlendirdi. Öncesinde Hazar enerji kaynaklarının hangi güzergâhlarla taşınacağı büyük bir uluslararası rekabet konusuydu; bu yüzden Bakü–Supsa hattı, daha sonra Bakü–Tiflis–Ceyhan gibi çok daha büyük projelere gidecek stratejik yolun ilk güçlü işaretlerinden biriydi. Sonrasında da etkisi bununla sınırlı kalmadı: Güney Kafkasya’nın enerji koridoru olarak önemini artırdı, Azerbaycan-Gürcistan işbirliğini derinleştirdi ve Türkiye’nin de içinde olacağı daha büyük bölgesel enerji denklemine zemin hazırladı.

2005 – KKTC’de seçimi Mehmet Ali Talat kazandı.

17 Nisan 2005’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Cumhuriyetçi Türk Partisi lideri ve dönemin başbakanı Mehmet Ali Talat ilk turda kazandı. Seçim sonuçlarına göre Talat oyların yaklaşık yüzde 55,6’sını aldı; en yakın rakibi Derviş Eroğlu ise yaklaşık yüzde 22,7’de kaldı. Bu sonuç, Kıbrıs Türk siyasetinde uzun yıllar etkili olan Rauf Denktaş döneminin kapanışı anlamına geliyordu.

Bu seçimi önemli yapan şey, arka planındaki siyasal iklimdi. Seçim, 2004’teki Annan Planı referandumunun hemen sonrasına denk geldi. Talat, Kıbrıs’ta çözüm ve yeniden birleşme fikrine daha açık bir çizgiyi temsil ediyordu; partisinin 20 Şubat 2005 genel seçimlerini kazanmasının ardından cumhurbaşkanlığını da alması, Kuzey Kıbrıs’ta müzakere yanlısı damarın güçlendiği şeklinde yorumlandı. Dönemin analizleri, bu sonucu Kıbrıs sorununun yeniden canlanması ve Türkiye’nin AB süreci bakımından da dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendirdi.

Sonrasında da bunun etkisi sürdü. Talat 2005’te göreve başladı ve 2010’a kadar KKTC Cumhurbaşkanı olarak görev yaptı. Görev dönemi, Kıbrıs’ta çözüm müzakerelerinin yeniden canlandırılması çabalarıyla anıldı; özellikle ilerleyen yıllarda Rum lider Dimitris Christofias ile temasları, adadaki çözüm arayışının yeni bir evresine dönüştü.

2014 – Büyülü gerçekçiliğin en büyük ustalarından Gabriel García Márquez öldü.

17 Nisan 2014’te Meksiko’da hayatını kaybeden Gabriel García Márquez, 20. yüzyıl dünya edebiyatının yönünü değiştiren en büyük yazarlardan biriydi. 1927’de Aracataca’da doğdu; gazetecilikten geldi, yani hikâye anlatma gücünü yalnız romandan değil, haber dilinden, gözlemden ve siyasî gerçeklikten de besledi. Onu ölümsüzleştiren şey, Latin Amerika’nın tarihini, yoksulluğunu, şiddetini, aile yapısını, iktidar ilişkilerini ve hafızasını masalla gerçeği iç içe geçiren benzersiz bir dille anlatmasıydı. Yüzyıllık Yalnızlık, Kırmızı Pazartesi, Kolera Günlerinde Aşk, Başkan Babamızın Sonbaharı gibi eserleriyle sadece büyük okur kitlelerine ulaşmadı; edebiyatta “büyülü gerçekçilik” denince akla gelen en güçlü isim haline geldi. 1982’de Nobel Edebiyat Ödülünü aldı. Ama Márquez’i önemli yapan şey sadece edebî ustalığı değildi; gazeteciliği, siyasete yakın ilgisi, Latin Amerika diktatörlükleri ve toplumsal hafıza üzerine duyarlılığı da onu çağının büyük kamusal yazarlarından biri yaptı.

2020 – Basın tarihinin en üretken araştırmacılarından Orhan Koloğlu öldü.

17 Nisan 2020’de İstanbul’da hayatını kaybeden Orhan Koloğlu, Türkiye’de özellikle Osmanlı’dan Cumhuriyet’e basın tarihi alanını en sistemli biçimde çalışan en üretken isimlerden biriydi. 91 yaşında ölen Koloğlu, gazetecilik, akademisyenlik, bürokrasi ve yazarlığı aynı hayat içinde birleştirdi. Basın tarihi, Osmanlı son dönemi, II. Abdülhamid devri, Kuzey Afrika, Libya ve modern Türkiye’nin fikir hayatı üzerine çok sayıda eser verdi; açık kaynak biyografilerde 50’yi aşan, bazı akademik değerlendirmelerde ise 70’e yaklaşan sayıda büyük bir külliyattan söz ediliyor. Onu önemli yapan şey, gazete koleksiyonlarını, arşiv belgelerini, eski dergileri, reklam tarihini ve unutulmuş yayın dünyasını araştırmacılar için görünür hale getirmesiydi. Babası Sadullah Koloğlu, Libya’da başbakanlık yapmış bir devlet adamıydı; bu Kuzey Afrika hattı, Orhan Koloğlu’nun ilgi alanlarında da iz bıraktı. Ölümünden sonra en çok vurgulanan tarafı da buydu: Türkiye’de basın tarihini sadece anılarla değil, belge ve arşiv emeğiyle kuran kuşağın en çalışkan temsilcilerinden biriydi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.