Günün Tarihi / 10 Haziran
Ülker Doğumu Fırtınası başlar
Halk takvimine göre 10 Haziran, Ülker Doğumu Fırtınası’nın başladığı gün kabul edilir. Geleneksel fırtına takvimlerinde bu dönem genellikle 10-12 Haziran ya da 10-13 Haziran aralığında gösterilir. Adını, halk arasında Ülker, eski adıyla Süreyya, Batı astronomisinde ise Pleiades / Yedi Kız Kardeşler olarak bilinen yıldız kümesinden alır.
Bu tür fırtına adları, modern meteoroloji tahmini gibi kesin bir hava raporu değildir. Daha çok yüzyıllar boyunca çiftçilerin, çobanların, denizcilerin ve doğayla iç içe yaşayan insanların gözlemlerinden oluşan halk takviminin parçalarıdır. Halk takvimleri, yılı ay ve günlere göre değil; cemreler, Hıdırellez, kocakarı soğukları, leyleklerin gelişi, bağ bozumu, bıldırcın geçimi, kestane karası, gün dönümü ve fırtına adlarıyla da okur.
Ülker yıldızı aslında tek bir yıldız değil, Boğa Takımyıldızı içinde yer alan parlak bir açık yıldız kümesidir. NASA, Messier 45 olarak da bilinen Pleiades’in binden fazla yıldız içerdiğini, fakat bunlardan yalnızca birkaç parlak üyenin çıplak gözle belirgin biçimde görüldüğünü belirtir. Britannica da Pleiades’in yaklaşık 440 ışık yılı uzaklıkta yer aldığını ve altı ya da yedi yıldızının çıplak gözle seçilebildiğini aktarır.
Ülker’in halk takvimindeki önemi, gökyüzündeki görünme ve kaybolma dönemleriyle ilgilidir. Eski toplumlar için yıldızların doğuşu ve batışı; ekim, biçim, hayvanların ağıla alınması, yaylaya çıkış, denize açılma ve kış hazırlığı gibi gündelik hayat kararlarıyla doğrudan ilişkiliydi. Bu yüzden Ülker’in görünmesi, kaybolması ya da yeniden belirmesi birçok kültürde mevsimsel işaret olarak yorumlandı.
Anadolu halk takviminde de Ülker’le ilişkilendirilen birden fazla dönem vardır. Mayıs sonunda Ülker Fırtınası, 10 Haziran civarında Ülker Doğumu Fırtınası, sonbahar-kış döneminde ise Ülker Dönümü Fırtınası gibi adlar geçer. Farklı fırtına takvimlerinde tarihler bir-iki gün oynayabilir; bazı cetveller 10-12 Haziran, bazıları 10-13 Haziran aralığını verir. Bu farklılık, halk takvimlerinin bölgeden bölgeye değişen gözlem geleneğinden kaynaklanır.
Ülker Doğumu Fırtınası’nın çiftçiler için anlamı, yaz başındaki ani hava değişimlerine karşı bir uyarıdır. Haziran artık yazın başlangıcıdır ama Anadolu’da bu dönem hâlâ kısa süreli serinlemeler, sert rüzgârlar, sağanaklar ve ürünlere zarar verebilecek hava dalgalanmaları görülebilir. Filizkıran, Kızıl Erik, Yaprak, Kestane Karası gibi fırtına adları da benzer biçimde doğadaki bir eşikle, tarımsal bir dönemle ya da ürünlerin hassas zamanıyla ilişkilendirilir.
Bu takvim denizciler için de önem taşırdı. Eski denizciler bugünkü gibi uydu görüntülerine, radar sistemlerine ya da anlık meteoroloji raporlarına sahip değildi. Rüzgârın yönünü, bulutun biçimini, ayın halini, yıldızların görünüşünü ve mevsimsel tekrarları dikkate alırlardı. Bu nedenle fırtına takvimleri, özellikle Marmara, Karadeniz ve Ege kıyılarında denize açılma kararlarında halk bilgisi olarak kullanıldı.
Ülker Doğumu Fırtınası’yla ilgili halk inanışlarında hayvanların korunmasına dair uyarılar da görülür. Bazı doğa takvimi aktarımlarında, Ülker yıldızının doğacağı gün hayvanların dışarı çıkarılmaması, ahır ve ağılların kapalı tutulması gerektiği söylenir. Bu tür inanışları bugünün bilimiyle bire bir hava tahmini gibi okumamak gerekir; ama bunlar geçmişte insanların hayvanlarını, ürünlerini ve geçim kaynaklarını ani hava değişimlerine karşı korumak için geliştirdiği pratik hafıza notlarıdır.
Benzer fırtına adları yılın başka günlerinde de karşımıza çıkar. Kocakarı Soğukları martta kışın son sert çıkışını, Sitte-i Sevir nisan ortasında beklenen soğukları, Filizkıran Fırtınası mayısta taze filizlere zarar verebilecek rüzgârları, Gündönümü Fırtınası haziran sonundaki mevsim eşiğini, Bıldırcın Geçimi Fırtınası sonbahar göçlerini, Kestane Karası ise sonbaharın kararan havasını hatırlatır. Bu adlar, doğaya bakarak zaman tutan eski hayat bilgisinin dilimize bıraktığı izlerdir.
Ülker Doğumu Fırtınası, gökyüzüyle yeryüzünün, yıldızlarla tarımın, denizle rüzgârın ve halk gözlemiyle mevsim bilgisinin nasıl iç içe geçtiğini gösteren eski bir doğa takvimi işaretidir. Bugün meteoroloji bambaşka araçlarla çalışıyor olabilir; ama bu adlar, insanın yüzyıllar boyunca havayı, toprağı, suyu ve gökyüzünü dikkatle okuyarak yaşadığını hatırlatır.
MÖ 323 – Büyük İskender öldü; kurduğu dev imparatorluk parçalanma sürecine girdi
MÖ 323’te, Makedonya Kralı Büyük İskender, Babil’de hayatını kaybetti. Geleneksel tarih listelerinde bu olay çoğu zaman 10 Haziran MÖ 323 olarak verilir; ancak antik takvimlerin modern takvime çevrilmesi nedeniyle bazı kaynaklarda 10 Haziran, 11 Haziran ya da 13 Haziran tarihleri de geçer. Babil astronomi günlüğüne dayanan yorumlarda ölüm zamanının 10 Haziran akşamı ile 11 Haziran akşamı arasına denk geldiği belirtilir.
Büyük İskender, MÖ 356’da Makedonya’nın Pella kentinde doğdu. Babası Kral II. Philip, Makedonya’yı Yunan dünyasının en güçlü devleti haline getirmişti. Annesi Olympias, İskender’in kişiliği ve kendisini olağanüstü bir kaderin taşıyıcısı olarak görmesinde etkili oldu. Genç İskender’in eğitiminde ise Aristoteles’in özel bir yeri vardı; bu eğitim, onun Yunan kültürünü doğuya taşıyan bir hükümdar olarak yetişmesinde önemli rol oynadı.
MÖ 336’da babası II. Philip’in öldürülmesinden sonra tahta çıkan İskender, kısa sürede Yunan şehir devletleri üzerindeki Makedon egemenliğini pekiştirdi. Ardından Pers İmparatorluğu’na karşı büyük seferine başladı. Granikos, İssos ve Gaugamela zaferleriyle Pers ordularını yendi; Anadolu, Suriye, Mısır, Mezopotamya ve İran’ı hâkimiyeti altına aldı. Mısır’da kendi adını taşıyan İskenderiye kentini kurdu; bu şehir daha sonra antik dünyanın en önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri haline geldi.
İskender’in ordusu, birkaç yıl içinde o güne kadar görülmemiş büyüklükte bir coğrafyaya yayıldı. Seferleri bugünkü Yunanistan’dan Mısır’a, Anadolu’dan İran’a, Orta Asya’dan Hindistan’ın kuzeybatısına kadar uzandı. Daha otuz yaşına gelmeden, antik dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuştu.
Ancak bu büyük fetih hareketi, İskender’in ölümünden sonra sürdürülebilir bir siyasi yapıya dönüşemedi. Babil’de hastalandığında henüz 32 yaşındaydı; 33. doğum gününe ulaşamamıştı. Ölüm nedeni konusunda antik çağdan bugüne birçok iddia ortaya atıldı: Sıtma, tifo, zehirlenme, ağır içki sonrası gelişen hastalıklar ya da başka enfeksiyonlar bunlar arasında sayılır.
İskender’in en büyük siyasi hatası, belki de ardında açık ve güçlü bir halef bırakmamasıydı. Ölüm döşeğinde imparatorluğu kime bıraktığı sorusuna “en güçlüye” dediği anlatılır; bu sözün tarihsel doğruluğu tartışmalı olsa da ardından yaşananları çok iyi özetler. Çünkü İskender’in ölümünden sonra generalleri, yani Diadokhoi adı verilen ardılları arasında uzun ve kanlı iktidar savaşları başladı.
Bu savaşların sonunda İskender’in imparatorluğu parçalandı. Mısır’da Ptolemaioslar, Asya’nın geniş bölümünde Seleukoslar, Makedonya’da Antigonidler gibi Helenistik krallıklar ortaya çıktı. Yani İskender’in siyasi imparatorluğu kısa sürede dağıldı; ama kültürel etkisi yüzyıllarca sürdü. Yunan dili, sanatı, şehircilik anlayışı, bilim ve felsefe doğuya yayıldı; doğu kültürleriyle karışarak Helenistik dönem denen büyük tarihsel evreyi başlattı.
Büyük İskender’in mirası bu yüzden iki yönlüdür. Bir yanda büyük bir askerî deha, sıra dışı bir stratejist ve fetihlerin hükümdarı olarak görülür. Diğer yanda ise ordularının geçtiği yerlerde yıkım, zorla itaat, şehirlerin kuşatılması ve imparatorluk hırsı vardır. Onu kahraman ya da istilacı diye anlatmak da eksik kalır; İskender, antik dünyanın güç, kültür, savaş ve iktidar anlayışını değiştiren çok katmanlı bir figürdür.
754 – İlk Abbâsî halifesi Seffah öldü; Emevîlerin yerini Abbâsîler aldı
10 Haziran 754’te, ilk Abbâsî halifesi Ebu’l-Abbas Abdullah es-Seffah öldü. Bazı kaynaklarda ölüm tarihi 8 Haziran olarak da geçer; ancak geleneksel tarih listelerinde 10 Haziran maddesi olarak yer alır. Seffah, 750-754 yılları arasında hüküm sürdü ve Emevîler dönemini kapatıp Abbâsîler dönemini başlatan ilk halife oldu.
Seffah’ın asıl adı Abdullah bin Muhammed idi. Abbâsîler, Hz. Muhammed’in amcası Abbas’ın soyundan geldiklerini vurgulayarak meşruiyet iddia ediyordu. Emevî yönetimine karşı özellikle Horasan’da büyüyen muhalefet, Arap olmayan Müslümanların hoşnutsuzluğu, Şiî eğilimli grupların beklentileri ve Emevî hanedanına duyulan tepki, Abbâsî ihtilalinin toplumsal zeminini oluşturdu.
Abbâsî hareketinin askeri gücünde Ebu Müslim Horasânî çok önemli bir rol oynadı. Horasan’dan yükselen isyan, kısa sürede Emevî iktidarını sarstı. 750’deki Zab Savaşı’nda son Emevî halifesi II. Mervan yenildi; böylece Şam merkezli Emevî hilafeti çöktü. Abbâsîler iktidara gelirken İslam dünyasının siyasi merkezi de yavaş yavaş Suriye’den Irak’a kaydı.
Seffah’ın lakabı, Arapçada “kan dökücü” anlamına gelen sert bir unvandı. Bu lakap, Abbâsî iktidarının ilk yıllarındaki şiddetli tasfiye sürecini de yansıtır. Emevî ailesinin birçok mensubu öldürüldü; eski hanedanın siyasi varlığı büyük ölçüde ortadan kaldırıldı.
Fakat Seffah’ın kısa hükümdarlığı yalnız kanlı bir geçiş dönemi olarak görülmemelidir. Onun devrinde Abbâsî iktidarı kendi kurumlarını kurmaya, yeni destek ağları oluşturmaya ve Emevîlerden farklı bir yönetim merkezi inşa etmeye başladı. Bu süreçte Irak’ın ve özellikle Kûfe ile daha sonra Bağdat çevresinin önemi arttı. Abbâsî iktidarı, Arap aristokrasisinin yanında İranlı unsurların, Horasanlı askerî kadroların ve bürokratik geleneklerin daha etkili olduğu yeni bir imparatorluk düzenine yöneldi.
Seffah döneminin bir başka önemli olayı da 751’deki Talas Savaşı’dır. Abbâsî güçleri ile Çin’deki Tang Hanedanı kuvvetleri arasında Orta Asya hâkimiyeti için yapılan bu savaş, bölgedeki güç dengelerini etkiledi. Talas, özellikle Orta Asya’da İslam etkisinin güçlenmesi ve Çin’in batıya doğru ilerleyişinin sınırlanması bakımından tarihsel önem taşır.
Seffah öldüğünde henüz gençti ve iktidarı yalnız birkaç yıl sürmüştü. Yerine kardeşi Ebu Cafer el-Mansur geçti. Asıl kurumsallaşma, Bağdat’ın kuruluşu ve Abbâsî devlet düzeninin sağlamlaşması daha çok Mansur döneminde gerçekleşecekti. Ancak bu sürecin kapısını açan kişi Seffah oldu.
940 – Trigonometriye yön veren astronom Ebu’l-Vefâ el-Bûzcânî doğdu
10 Haziran 940’ta, İslam dünyasının büyük matematikçi ve astronomlarından Ebu’l-Vefâ el-Bûzcânî doğdu. Tam adıyla Ebu’l-Vefâ Muhammed bin Muhammed bin Yahya el-Bûzcânî, bugünkü İran sınırları içinde yer alan Horasan bölgesindeki Bûzcân’da dünyaya geldi. Daha sonra dönemin en önemli bilim merkezlerinden biri olan Bağdat’a giderek çalışmalarını burada sürdürdü.
Ebu’l-Vefâ, özellikle trigonometri alanındaki katkılarıyla tanınır. Bugün okul matematiğinde sıradan görünen sinüs, tanjant, sekant gibi kavramların astronomi hesaplarında daha düzenli ve kullanışlı hale gelmesinde onun çalışmaları önemli rol oynadı. MacTutor matematik tarihi arşivi, Ebu’l-Vefâ’nın hassas trigonometrik tablolar hazırladığını ve astronomik gözlemler yaptığını aktarır.
Onun yaşadığı dönem, Bağdat’ın bilimsel açıdan hâlâ güçlü olduğu bir çağdı. Abbasi dünyasında Yunanca, Hintçe ve Farsça bilim metinleri Arapçaya çevrilmiş; matematik, astronomi, tıp ve felsefe alanlarında büyük bir birikim oluşmuştu. Ebu’l-Vefâ da bu birikimin üzerine çalışan isimlerden biriydi. Eski Yunan matematiğini astronomi ve pratik hesap ihtiyaçlarına göre geliştirdi.
Ebu’l-Vefâ’nın önemi, soyut matematik ile gökyüzü gözlemlerini bir araya getirmesinden gelir. Güneş’in, Ay’ın ve gezegenlerin konumlarını hesaplamak, takvim düzenlemek, kıble yönü belirlemek ve namaz vakitlerini saptamak için hassas matematiksel yöntemlere ihtiyaç vardı. Bu nedenle trigonometri, o dönemde günlük hayatla da ilişkili bir bilimdi.
Bûzcânî’nin çalışmalarında küresel trigonometri özel bir yer tutar. Düz bir kâğıt üzerindeki üçgenlerden farklı olarak, gökyüzü ve yeryüzü hesaplarında küre üzerindeki üçgenlerle uğraşmak gerekir. Astronomların yıldızların yerini, şehirler arasındaki yön farkını ya da gök cisimlerinin yüksekliğini hesaplaması için bu yöntemler hayatiydi.
Ebu’l-Vefâ yalnız astronomlara değil, zanaatkârlara ve hesapla uğraşanlara da hitap eden eserler yazdı. Geometriyi pratik işlerde kullanma yollarını anlatan çalışmaları, onun bilimi saray ya da rasathane çevresiyle sınırlı görmediğini gösterir. Bu yönüyle matematiği gündelik üretim, ölçüm ve inşa faaliyetleriyle buluşturan isimlerden biri oldu.
Onun adı bugün gökyüzünde de yaşamaya devam ediyor. Astronomiye yaptığı katkılar nedeniyle Ay’daki kraterlerden birine Abul Wáfa adı verildi. Bu, Bağdat’ta bin yıl önce yapılan hesapların modern astronomi hafızasında da yer tuttuğunu gösteren güzel bir ayrıntıdır.
1190 – Friedrich Barbarossa Göksu Nehri’nde boğuldu; Üçüncü Haçlı Seferi’nin Alman ordusu dağıldı
10 Haziran 1190’da Kutsal Roma-Germen İmparatoru I. Friedrich, daha çok bilinen adıyla Friedrich Barbarossa, Üçüncü Haçlı Seferi sırasında Anadolu’da hayatını kaybetti. Alman ordusunun başında Kudüs’e doğru ilerlerken, bugün Türkiye sınırları içindeki Göksu Nehri olarak bilinen Saleph / Salef Nehri’nde boğuldu.
Barbarossa, Orta Çağ Avrupa’sının en güçlü hükümdarlarından biriydi. 1152’de Alman kralı, 1155’te Kutsal Roma-Germen İmparatoru oldu. “Barbarossa” lakabı İtalyanca “kızıl sakal” anlamına gelir. İtalya’daki şehir devletleriyle, papalıkla ve Alman prensleriyle giriştiği mücadeleler, onu bütün Orta Çağ Avrupa siyasetinin önemli figürlerinden biri haline getirdi.
Üçüncü Haçlı Seferi, 1187’de Selahaddin Eyyubi’nin Hıttin Savaşı’nda Haçlıları yenip Kudüs’ü almasının ardından başladı. Avrupa’da bu haber büyük sarsıntı yarattı. İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard, Fransa Kralı II. Philippe Auguste ve Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa sefere katıldı. Barbarossa, yaşına rağmen ordusunun başına geçti ve kara yolunu seçerek Balkanlar ve Anadolu üzerinden ilerledi.
Alman ordusu Anadolu’dan geçerken hem coğrafyanın zorluğu hem de ikmal sorunlarıyla mücadele etti. Selçuklu topraklarından geçen Haçlı ordusu zaman zaman çatışmalar yaşadı; fakat Barbarossa’nın ordusu yine de Toroslar üzerinden güneye inmeyi başardı. Hedef, önce Antakya’ya ve oradan kutsal topraklara ulaşmaktı.
Ancak 10 Haziran 1190’da beklenmedik bir felaket yaşandı. Barbarossa, Silifke yakınlarında Göksu Nehri’ni geçerken boğuldu. Olayın ayrıntıları kaynaklarda farklı anlatılır. Bazı anlatılara göre imparator nehri atıyla geçerken düştü ve zırhının ağırlığıyla boğuldu. Bazılarına göre sıcak ve yorucu yürüyüşten sonra serinlemek için nehre girdi, akıntıya kapıldı ya da kalp krizi geçirip boğuldu. Kesin olan şu: Üçüncü Haçlı Seferi’nin en büyük hükümdarlarından biri, savaş meydanında değil, Anadolu’da bir nehri geçerken öldü.
Barbarossa’nın ölümü Haçlı ordusu üzerinde yıkıcı bir etki yarattı. Alman ordusu, imparatorun karizması ve otoritesiyle ayakta duruyordu. Liderini kaybeden ordunun büyük bölümü dağıldı; bazı askerler geri döndü, bazıları hastalık ve yorgunluk nedeniyle yolda öldü. Kaynaklar, ordunun yalnızca küçük bir bölümünün Akka’ya ulaşabildiğini aktarır.
İmparatorun cesedinin akıbeti de Orta Çağ’a özgü dramatik bir hikâyeye dönüştü. Naaşın Kudüs’e götürülmesi amaçlandı; ancak sıcak hava ve yol koşulları nedeniyle bu mümkün olmadı. Bazı kaynaklarda bedeninin parçalarının farklı yerlere defnedildiği; etinin Antakya’da, kemiklerinin Sur’da, iç organlarının ise Tarsus’ta gömüldüğü aktarılır. Bu ayrıntılar hem dönemin defin geleneklerini hem de Barbarossa’nın kutsal topraklara ulaşma arzusunun ölümünden sonra bile sürdürüldüğünü gösterir.
Barbarossa’nın ölümü, Üçüncü Haçlı Seferi’nin seyrini değiştirdi. Eğer Alman ordusu tam gücüyle Filistin’e ulaşabilseydi, Haçlıların Selahaddin karşısındaki askerî gücü çok daha büyük olabilirdi. Ancak imparatorun Göksu’da boğulması, bu ihtimali ortadan kaldırdı. Seferin ağırlığı daha sonra İngiltere Kralı Richard ile Fransa Kralı Philippe’in üzerine kaldı.
1692 – Salem Cadı Mahkemeleri’nin ilk idamı yapıldı; Bridget Bishop asıldı
10 Haziran 1692’de, İngiltere’nin Kuzey Amerika’daki Massachusetts kolonilerinde kurulan Salem Cadı Mahkemeleri’nin ilk idamı gerçekleştirildi. Bridget Bishop, büyücülük suçlamasıyla mahkûm edildi ve Salem yakınlarındaki infaz alanında asıldı.
Salem olayları, 1692 yılının başında Massachusetts’in Salem Village bölgesinde birkaç genç kızın tuhaf nöbetler geçirmesiyle başladı. Kızlar çığlık atıyor, kasılıyor, görünmeyen güçler tarafından rahatsız edildiklerini söylüyordu. Dönemin katı Püriten toplumunda bu davranışlar hızla “şeytanın işi” ve “cadılık” şüphesiyle yorumlandı. Korku büyüdükçe suçlamalar da yayıldı.
Bridget Bishop, Salem’de toplumun göze batan kadınlarından biriydi. Daha önce de dedikodulara, aile içi sorunlara ve ahlaki yargılara konu olmuştu. Meyhane işletmesi, renkli kıyafetleri, sert mizacı ve çevresiyle yaşadığı anlaşmazlıklar, onu Püriten toplumun kolay hedeflerinden biri haline getirdi. Yani Bishop, yalnız “cadı olduğu kanıtlandığı” için değil, toplumun zaten kuşkuyla baktığı bir kadın olduğu için suçlamaların merkezine sürüklendi.
Yargılama süreci bugünün hukuk anlayışıyla bakıldığında son derece sorunluydu. Mahkemelerde “spectral evidence” denilen, yani sanığın ruhunun ya da hayaletinin mağdurlara görünüp zarar verdiği iddiasına dayanan kanıtlar kabul ediliyordu. Bir kişinin gerçekten orada bulunup bulunmadığından çok, suçlayanın “onu gördüm, bana zarar verdi” demesi yeterli hale gelebiliyordu. Bu durum, korkunun hukuk yerine geçtiği bir toplumsal paniğe yol açtı.
Bridget Bishop suçlamaları reddetti. Mahkeme kayıtlarında, kendisine yöneltilen iddialara karşı “Ben cadı değilim” anlamına gelen savunmalar yaptığı görülür. Ancak dönemin havası, sanık lehine işleyen bir hukuk düzeninden çok, suçlama üretmeye hazır bir korku düzeniydi. Bishop 2 Haziran 1692’de suçlu bulundu; sekiz gün sonra, 10 Haziran’da idam edildi.
Bridget Bishop’ın idamı, Salem’deki paniği durdurmadı; tersine daha da büyüttü. 1692 yılı boyunca yüzlerce kişi suçlandı, çok sayıda insan hapse atıldı. Sonunda 19 kişi asıldı, bir kişi ağır taşlarla ezilerek öldürüldü, bazıları da hapishanede hayatını kaybetti.
Salem Cadı Mahkemeleri, Amerikan tarihinin en karanlık toplumsal panik örneklerinden biri olarak anılır. Olay, dinî korkunun, dedikodunun, kadın düşmanlığının, yerel husumetlerin ve zayıf hukuk mekanizmalarının birleştiğinde nasıl ölümcül bir adaletsizliğe dönüşebileceğini gösterir. Daha sonraki yüzyıllarda “cadı avı” ifadesi, delilsiz suçlama ve toplu linç psikolojisinin sembolü haline geldi.
Salem’deki bu ilk idam, korku ve söylentinin hukukun önüne geçtiği, toplumun kendi içindeki farklı ve zayıf gördüğü insanları hedefe koyduğu büyük bir adalet felaketinin başlangıç noktalarından biridir.
1786 – Çin’de Dadu Nehri taşkını 100 binden fazla insanı öldürdü
10 Haziran 1786’da Çin’in Sichuan bölgesinde, Dadu Nehri üzerinde oluşan doğal setin yıkılmasıyla büyük bir taşkın meydana geldi. Bu felaket, tarihin en ölümcül nehir taşkınlarından biri olarak kabul edilir. Akademik çalışmalara göre olaydan önce bir deprem büyük bir heyelana yol açmış, bu heyelan nehri tıkayarak doğal bir baraj oluşturmuş, barajın 10 Haziran’da yıkılmasıyla aşağı havzada 100 binden fazla insan ölmüştür.
Felaketin başlangıcı birkaç gün öncesine dayanıyordu. Bölgede meydana gelen büyük deprem, dağlık alanda dev kütlelerin kopmasına neden oldu. Bu kütleler Dadu Nehri’nin akışını kapattı. Nehir akmaya devam ettiği için arkada büyük miktarda su birikti. İnsanlar belki ilk anda asıl tehlikeyi göremedi; çünkü felaket, deprem anında değil, suyun birikmesinden sonra geldi.
Doğal set daha fazla dayanamayınca 10 Haziran’da aniden çöktü. Biriken su, önüne çıkan her şeyi sürükleyen dev bir sel dalgasına dönüştü. Nehir boyunca yerleşimler, tarım alanları, köprüler ve insanlar bu dalganın altında kaldı.
Bu tür felaketler, doğada bir olayın başka bir olayı nasıl tetiklediğini gösterir. Önce deprem olur, sonra heyelan nehri kapatır, ardından su birikir ve en sonunda taşkın gelir. Yani tek bir afet değil, birbirini takip eden bir felaket zinciri yaşanır.
1786 Dadu Nehri taşkını bugün çok fazla bilinmez. Ancak can kaybının büyüklüğü düşünüldüğünde dünya afet tarihinin en ağır olaylarından biridir. Özellikle dağlık bölgelerde nehirlerin heyelanla kapanması, bugün bile ciddi bir risk olarak görülür.
10 Haziran 1786 bu yüzden uzak bir Çin felaketinin tarihi değildir. Dadu Nehri taşkını, doğanın kurduğu geçici bir setin bir anda yıkılmasıyla binlerce hayatın yok olabileceğini gösteren, afet tarihinin en sarsıcı örneklerinden biridir.
1832 – Otomobil motorlarının yolunu açan Nikolaus Otto doğdu
10 Haziran 1832’de, Alman makine mühendisi ve mucit Nikolaus August Otto doğdu. Otto, modern otomobil motorlarının temelini oluşturan dört zamanlı içten yanmalı motorun geliştirilmesindeki rolüyle tanındı.
Otto’nun önemi, motoru tamamen yoktan icat etmesinden çok, içten yanmalı motoru verimli, kullanılabilir ve sanayiye uygulanabilir hale getirmesinden gelir. 19. yüzyılda sanayinin ana gücü hâlâ büyük ölçüde buhar makineleriydi. Buhar makineleri güçlüydü ama ağır, hantal ve her kullanım alanı için pratik değildi. Daha küçük, daha hızlı devreye giren ve doğrudan yakıt-hava karışımıyla çalışan motor fikri, sanayi ve ulaşım için büyük bir devrim vaat ediyordu.
Otto, bu alandaki ilk denemelerinde Fransız mühendis Étienne Lenoir’ın gaz motorundan etkilendi. Ancak Lenoir tipi motorların verimi düşüktü. Otto, iş ortağı Eugen Langen ile birlikte 1860’larda gaz motorları üzerinde çalıştı. Otto ve Langen’in atmosferik motoru 1867 Paris Dünya Sergisi’nde ödül kazandı; fakat asıl büyük sıçrama 1876’da geliştirilen dört zamanlı sıkıştırmalı motorla geldi.
Bu motorun çalışma düzeni daha sonra Otto çevrimi olarak anıldı. Temel mantık dört aşamaya dayanıyordu: yakıt-hava karışımının silindire alınması, karışımın sıkıştırılması, ateşlemeyle güç elde edilmesi ve egzoz gazının dışarı atılması.
Burada küçük bir tarih notu düşmek gerekir: Dört zamanlı çevrimin teorik patenti daha önce Fransız mühendis Alphonse Beau de Rochas tarafından alınmıştı. Ancak Otto’nun başarısı, bu prensibi çalışan, üretilebilir ve ticari değeri olan bir motora dönüştürmesiydi. Bu yüzden motor tarihinde “Otto motoru” ve “Otto çevrimi” kavramları kalıcı hale geldi.
Otto’nun geliştirdiği motorlar başlangıçta otomobiller için değil, sabit güç makineleri olarak kullanılıyordu. Fabrikalarda, atölyelerde ve çeşitli sanayi uygulamalarında buhar makinesine alternatif oluşturdular. Ancak daha sonra aynı ilke, otomobil motorlarının gelişmesinin yolunu açtı. İçten yanmalı motorun hafiflemesi, küçülmesi ve güvenilir hale gelmesi, otomobil çağının başlamasında belirleyici oldu.
Otto’nun kurduğu şirket de sanayi tarihi açısından önemlidir. Otto ve Langen’in 1864’te Köln’de kurduğu şirket, daha sonra Deutz AG çizgisine uzanan motor üretim geleneğinin başlangıçlarından biri kabul edilir. Böylece Otto’nun adı, Almanya’nın motor ve makine sanayisinin gelişimiyle de birlikte anılır.
Nikolaus Otto 1891’de Köln’de hayatını kaybetti. Ancak geliştirdiği dört zamanlı motor ilkesi, otomobillerden motosikletlere, jeneratörlerden küçük sanayi makinelerine kadar sayısız alanda kullanılmaya devam etti. Bugün elektrikli araçların yükselişiyle içten yanmalı motorlar tartışılır hale gelmiş olsa da Otto’nun geliştirdiği sistem yaklaşık bir buçuk yüzyıl boyunca modern ulaşımın ana teknolojilerinden biri oldu.
1836 – Elektrik akımının birimine adını veren André-Marie Ampère öldü
10 Haziran 1836’da, Fransız fizikçi ve matematikçi André-Marie Ampère, Marsilya’da hayatını kaybetti. Ampère, elektrik ile manyetizma arasındaki ilişkiyi açıklayan öncü çalışmalarıyla modern elektromanyetizmanın kurucu isimlerinden biri kabul edilir.
Ampère’in bilim tarihindeki yerini anlamak için 1820 yılına bakmak gerekir. Danimarkalı fizikçi Hans Christian Ørsted, elektrik akımının pusula iğnesini saptırdığını göstererek elektrik ile manyetizma arasında doğrudan bir bağ olduğunu ortaya koymuştu. Ampère bu keşiften çok etkilendi ve kısa sürede elektrik akımlarının birbirleri üzerinde kuvvet oluşturduğunu açıklayan deneyler ve matematiksel formüller geliştirdi. NIST’in ampere biriminin tarihçesinde de Ampère’in, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi açıklamak için iki paralel telden geçen akımların birbirini çekip itmesini incelediği aktarılır.
Bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan Ampère yasası, elektrik akımı ile manyetik alan arasındaki ilişkinin temel taşlarından biri oldu. Basitçe söylemek gerekirse Ampère, elektrik akımının çevresinde manyetik etki oluşturduğunu ve akımların yönüne göre tellerin birbirini çekip itebileceğini gösterdi. Bu fikir, elektrik motorlarından jeneratörlere, elektromıknatıslardan haberleşme teknolojilerine kadar modern dünyanın pek çok buluşunun teorik zeminini hazırladı.
Ampère aynı zamanda güçlü bir matematikçiydi. Elektrik ve manyetizma olaylarını sezgisel açıklamalarla bırakmayıp matematiksel bir düzene oturtmaya çalıştı. MacTutor matematik tarihi arşivi, Ampère’in elektrik ve manyetizma teorisine yaptığı katkıların 19. yüzyıl gelişmeleri için temel oluşturduğunu vurgular.
Onun adı bugün her gün kullanılan bir ölçü biriminde yaşamaya devam eder: Amper. Elektrik akımının SI birimi olan amper, André-Marie Ampère’in adına verilmiştir. Günlük hayatta prizlerden şarj cihazlarına, sigortalardan elektrikli araçlara kadar birçok yerde gördüğümüz “A” sembolü, aslında Ampère’in bilimsel mirasının kısa işaretidir.
Ampère’in hayatı yalnız başarılarla değil, kişisel zorluklarla da doluydu. Fransız Devrimi sırasında babası idam edildi; genç yaşta büyük bir sarsıntı yaşadı. Buna rağmen matematik, fizik, kimya ve felsefe alanlarında çalışmayı sürdürdü. École Polytechnique ve Collège de France gibi önemli kurumlarda görev aldı; bilimsel merakı dar bir alanla sınırlı kalmadı.
1893 – Oscar kazanan ilk siyahi oyuncu Hattie McDaniel doğdu
10 Haziran 1893’te, Amerikan sinema tarihinin öncü isimlerinden Hattie McDaniel doğdu. Oyuncu, şarkıcı, söz yazarı ve radyo sanatçısı olarak çalışan McDaniel, 1940’ta Rüzgâr Gibi Geçti (Gone with the Wind) filmindeki “Mammy” rolüyle En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını kazanarak Akademi Ödülü alan ilk siyahi sanatçı oldu.
McDaniel, Kansas’ın Wichita kentinde doğdu; eskiden köle olan ailesi daha sonra Colorado’ya taşındı. Sahneye ve müziğe genç yaşta ilgi duydu; vodvil topluluklarında, müzik gruplarında ve radyoda çalıştı. Hollywood’a gelmeden önce uzun yıllar boyunca eğlence dünyasının daha görünmez, daha zorlu ve daha az kazançlı alanlarında var olmaya çalıştı.
Onun kariyeri, Amerikan sinemasındaki ırkçılığın gölgesinde gelişti. McDaniel birçok filmde hizmetçi, dadı, aşçı ya da ev içi emekçi rollerinde oynadı. Bu roller bugün haklı olarak tartışmalı görülür; çünkü Hollywood’un siyahi kadınlara biçtiği dar ve klişe alanı temsil eder. Ama McDaniel, bu sınırlı alanın içinde bile güçlü bir sahne varlığı kurdu; oynadığı karakterlere mizah, zekâ ve duygusal derinlik kattı.
McDaniel’in dünya çapında tanınmasını sağlayan rol, 1939 yapımı Rüzgâr Gibi Geçti filmindeki Mammy karakteriydi. Film, Amerikan İç Savaşı ve kölelik geçmişini romantize eden yönleri nedeniyle bugün daha çok eleştirel bir gözle izlenir. Ancak McDaniel’in performansı, dönemin sinema çevrelerinde büyük etki yarattı ve ona Oscar getirdi.
Oscar gecesi ise başarının içindeki acı gerçeği gösteriyordu. McDaniel, ödül aldığı törende salonda beyaz oyuncularla birlikte oturamadı; Los Angeles’taki Ambassador Hotel’de ırk ayrımcılığı nedeniyle ayrı bir masaya yerleştirildi. Yani sinema tarihine geçen bu büyük başarı bile dönemin ayrımcı düzeninden bağımsız değildi.
McDaniel’in Oscar heykelciğinin hikâyesi de ayrıca dramatiktir. Sanatçı, ödülünü ölümünden sonra Howard Üniversitesi’ne bırakmak istemişti. Ödül uzun yıllar üniversitede sergilendi, ancak daha sonra kayboldu. Academy ve Academy Museum, 2023’te Howard Üniversitesi’ne McDaniel’in kayıp Oscar’ının yerine geçecek yeni bir ödül sundu. Bu olay, McDaniel’in mirasının Amerikan sinema tarihinde hâlâ ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.
Hattie McDaniel 26 Ekim 1952’de hayatını kaybetti. Yaşadığı dönemde hem büyük bir başarıya ulaştı hem de ırkçılığın sınırlarıyla sürekli mücadele etmek zorunda kaldı. Bugün onun adı, Hollywood’un dışlayıcı yapısı içinde kendine yer açan, sonraki kuşak siyahi sanatçılar için sembolik bir kapı aralayan isimlerden biri olduğu için hatırlanır.
1895 – 27 Mayıs sonrası Türkiye’nin 4. Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel doğdu
10 Haziran 1895’te, Türk asker ve devlet adamı Cemal Gürsel Erzurum’da doğdu. Asker kökenli bir aileden gelen Gürsel, ilk öğrenimini Ordu’da yaptı; ardından Erzincan’da ve İstanbul’daki Kuleli Askerî Lisesi’nde eğitim gördü.
Gürsel’in askerlik hayatı Osmanlı’nın son döneminde başladı. Kuleli Askerî Lisesi’nde son sınıf öğrencisiyken Birinci Dünya Savaşı çıkınca eğitimine ara verdi ve cepheye gönderildi. Çanakkale, Filistin ve Kurtuluş Savaşı cephelerinde görev yaptı. Cumhuriyet döneminde de orduda yükseldi; çeşitli birliklerde komutanlık yaptı ve 1958’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi.
Cemal Gürsel’i Türkiye siyasi tarihinde asıl belirleyici kılan dönem ise 27 Mayıs 1960 Darbesi sonrasıdır. Demokrat Parti iktidarının askerî müdahaleyle devrilmesinin ardından Gürsel, Millî Birlik Komitesi’nin başına getirildi. Başlangıçta darbenin planlayıcı kadrosunda yer almayan Gürsel, ordudaki itibarı nedeniyle müdahale sonrasında öne çıkarılan isim oldu.
27 Mayıs’tan sonra Gürsel hem devlet başkanı hem başbakan hem de Millî Savunma Bakanı yetkilerini üzerinde topladı. Bu dönem, Türkiye’de bir yandan yeni anayasa hazırlıklarının yapıldığı, diğer yandan Demokrat Parti yöneticilerinin Yassıada’da yargılandığı çok sert ve tartışmalı bir geçiş dönemiydi.
1961 Anayasası’nın kabul edilmesinden sonra Türkiye yeniden parlamenter düzene geçti. Cemal Gürsel, 26 Ekim 1961’de Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin 4. Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhurbaşkanlığı kayıtlarında görev süresi 27 Mayıs 1960-28 Mart 1966 olarak verilir; bu dönem, 27 Mayıs sonrası fiilî devlet başkanlığını ve cumhurbaşkanlığını kapsar.
Gürsel’in cumhurbaşkanlığı, Türkiye’nin hem yeni anayasal düzeni kurmaya çalıştığı hem de 27 Mayıs’ın ağır mirasıyla yaşadığı bir dönemdi. Yassıada yargılamaları ve Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan’ın idamları, bu dönemin en derin siyasi yarası olarak kaldı. Gürsel, bir yandan “geçiş dönemi”nin başındaki isim olarak anıldı; diğer yandan darbe sonrası hukuk ve demokrasi tartışmalarının merkezinde yer aldı.
Sağlık sorunları nedeniyle 1966’da görevini sürdüremez hale geldi. TBMM, 28 Mart 1966’da cumhurbaşkanlığı görevinin sona erdiğine karar verdi; yerine Cevdet Sunay seçildi. Cemal Gürsel, 14 Eylül 1966’da Ankara’da hayatını kaybetti.
1907 – Otomobillerin dünyayı aşabileceğini gösteren Pekin-Paris yarışı başladı
10 Haziran 1907’de, otomobil tarihinin en çılgın yarışlarından biri başladı: Pekin-Paris otomobil yarışı. O dönemde otomobil hâlâ yeni, güvenilmez ve birçok insana göre yalnız zenginlerin oyuncağı olan bir araçtı. Paris gazetesi Le Matin’in ortaya attığı meydan okuma, “Otomobille Pekin’den Paris’e gidilebilir mi?” sorusunu dünyaya duyurdu. Yarış sonunda beş otomobil Pekin’den yola çıktı.
Bugünden bakınca bile bu rota çok zordur. 1907’de ise neredeyse imkânsız görünüyordu. Yol yok denecek kadar azdı; benzin istasyonları yoktu, servis araçları yoktu; güvenilir haritalar sınırlıydı. Arabalar çamurdan, çölden, dağ yollarından, nehir geçişlerinden ve bozkırlardan geçmek zorundaydı.
Şkoda Motorsport’un tarih yazısında da 10 Haziran 1907’de 11 kişinin 5 otomobille Pekin’den yola çıktığı; önlerinde yaklaşık 15 bin kilometrelik çöl, dağ ve kötü yol bulunduğu; destek aracı ve benzin istasyonu olmadığı anlatılır. Yakıtın bazı noktalara deve kervanlarıyla ulaştırılması bile bu yarışın ne kadar sıra dışı olduğunu gösterir.
Yarışın en ünlü ismi, İtalyan Prens Scipione Borghese oldu. Borghese, Itala marka otomobiliyle rakiplerinin önüne geçti ve 10 Ağustos 1907’de Paris’e ulaştı. Bu başarı, otomobilin yalnız şehir içinde gezinti aracı olmadığını; kıtalar aşabilecek bir ulaşım aracı haline gelebileceğini gösterdi.
Pekin-Paris yarışı aynı zamanda büyük bir medya olayıydı. Araçlardaki gazeteciler telgraf hatlarını kullanarak yolculuğu dünyaya aktardı. Böylece yarış, gazete okurlarının da takip ettiği büyük bir maceraya dönüştü.
Pekin-Paris yarışı, otomobilin geleceğin ulaşım aracı olabileceğini bütün dünyaya gösteren, cesaret, teknoloji ve maceranın birleştiği unutulmaz bir yolculuğun ilk günüdür.
1909 – Telsizle ilk SOS sinyali Slavonia gemisinden gönderildi
10 Haziran 1909’da İngiliz yolcu gemisi RMS Slavonia, Atlas Okyanusu’nda Azor Adaları yakınlarında karaya oturduktan sonra telsizle SOS imdat sinyali gönderen ilk gemi olarak tarihe geçti. Geminin gönderdiği çağrı, yeni kabul edilen uluslararası yardım sinyalinin denizcilikte gerçekten kullanılmaya başladığını gösteren erken ve önemli örneklerden biriydi.
Slavonia, Cunard Line’a ait bir yolcu gemisiydi. New York’tan Avrupa’ya giderken yoğun sis altında Azorlar’daki Flores Adası yakınlarında kayalıklara oturdu. Geminin telsiz operatörleri yardım çağrısı gönderdi; bu çağrılar sayesinde yakınlardaki gemiler yardıma yönlendirildi.
Burada önemli bir ayrıntı var: SOS, halk arasında sanıldığı gibi “Save Our Souls” ya da “Save Our Ship” sözlerinin kısaltması olarak doğmadı. Asıl nedeni, Mors alfabesinde çok kolay tanınan bir dizilim olmasıydı: üç kısa, üç uzun, üç kısa. Yani “… — …” biçimindeki işaret, gürültülü ve zor koşullarda bile diğer sinyallerden ayırt edilebiliyordu.
SOS’un uluslararası yardım sinyali olarak benimsenmesi, denizcilikte telsizin öneminin hızla arttığı bir döneme rastlar. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında gemiler artık yalnız fenerler, bayraklar, sis düdükleri ya da yakın mesafeli görsel işaretlerle haberleşmiyordu. Telsiz, açık denizdeki bir geminin görünmeyen başka gemilerden ya da kıyı istasyonlarından yardım istemesini mümkün kılıyordu.
Slavonia olayında da bu yeni teknolojinin hayat kurtarıcı tarafı görüldü. Gemideki yolcular ve mürettebatın büyük bölümü kurtarıldı. Gemi ise kayalıklardan kurtarılamadı ve kullanılamaz hale geldi. Ama olayın denizcilik tarihindeki asıl yeri, geminin batışından çok gönderdiği imdat çağrısıyla ilgilidir.
O dönemde eski yardım çağrısı CQD de hâlâ kullanılıyordu. Hatta bazı gemiler ve operatörler bir süre iki sinyali birlikte kullandı. 1912’de Titanic battığında da hem CQD hem SOS sinyalleri gönderildi. Ancak Titanic faciasından sonra telsizle yardım çağrısı, 24 saat telsiz nöbeti ve uluslararası deniz güvenliği kuralları çok daha ciddiye alınmaya başladı.
Slavonia’nın 1909’daki çağrısı, bu büyük dönüşümün erken işaretlerinden biriydi. Denizlerde felaket haberinin saatlerce ya da günlerce ulaştırılamadığı eski çağdan, birkaç Mors işaretiyle dünyanın dikkatinin çekilebildiği yeni bir döneme geçiliyordu.
1914 – Şiiri sokağın diliyle buluşturan Oktay Rifat doğdu
10 Haziran 1914’te, Türk şiirinin önemli isimlerinden Oktay Rifat Trabzon’da doğdu. Tam adı Ali Oktay Rifat olan şair, Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday’la birlikte Garip akımının kurucularından biri oldu.
Garip akımı, Türk şiirinde büyük bir kırılmaydı. O döneme kadar şiirde süslü söyleyiş, ağır imgeler, kalıplaşmış vezin ve seçkin bir dil öne çıkıyordu. Garipçiler ise şiiri gündelik hayata, sokağın diline, sıradan insanların konuşmasına yaklaştırdı. Onlara göre şiir yalnız büyük duyguların, kahramanlıkların ya da ağır sanatlı sözlerin alanı değildi; vapur bekleyen, simit alan, âşık olan, sıkılan, yürüyen insanın hayatı da şiirin konusu olabilirdi.
Oktay Rifat bu hareketin içinde hem neşeli hem zeki hem de arayışçı bir şair olarak öne çıktı. İlk dönem şiirlerinde gündelik dil, mizah ve beklenmedik sadelik dikkat çeker. Ama onu yalnız Garip akımıyla sınırlamak eksik olur. Çünkü Oktay Rifat daha sonra şiirini değiştirdi, derinleştirdi, başka biçimler denedi.
1950’lerden sonra şiirinde daha kapalı, daha imgesel ve daha yoğun bir dil görülmeye başladı. Bu yönüyle Garip’ten çıkıp İkinci Yeni’ye yaklaşan, ama hiçbir akıma bütünüyle teslim olmayan bir şair oldu.
Oktay Rifat yalnız şiir yazmadı; roman ve oyun türlerinde de eserler verdi. Bir Kadının Penceresinden, Danaburnu, Yağmur Sıkıntısı ve Atlarla Filler gibi eserleri, onun edebiyatı tek bir türle sınırlamadığını gösterir. Ama asıl izi, Türk şiirinde bıraktığı yenilikçi damardır.
1916 – Mekke’de Arap İsyanı başladı; Osmanlı’nın Hicaz hâkimiyeti sarsıldı
10 Haziran 1916’da, Osmanlı Devleti’nin Hicaz’daki hâkimiyetini sarsacak büyük bir kırılma başladı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin bin Ali, Osmanlı yönetimine karşı ayaklandı ve Arap İsyanı’nın Mekke safhası bu tarihte fiilen başladı. Ancak burada tarihsel olarak küçük ama önemli bir düzeltme yapmak gerekir: Mekke 10 Haziran’da hemen Arapların eline geçmedi; 10 Haziran’da isyan başladı, şehir yaklaşık bir aylık direnişten sonra Temmuz 1916’da isyancıların kontrolüne girdi.
Bu olay, Birinci Dünya Savaşı’nın Ortadoğu cephesindeki en önemli dönemeçlerinden biriydi. Osmanlı Devleti, savaşta Almanya’nın yanında yer almıştı. İngiltere ise Osmanlı’yı özellikle Arap vilayetlerinde zayıflatmak istiyordu. Bu amaçla Mekke Emiri Şerif Hüseyin’le temas kuruldu. McMahon-Hüseyin yazışmaları olarak bilinen süreçte İngiltere, Osmanlı’ya karşı ayaklanması halinde Araplara bağımsızlık vaat eden muğlak ama etkili mesajlar verdi.
Şerif Hüseyin, Haşimi ailesine mensuptu ve Mekke Emiri olarak kutsal şehirlerde büyük itibara sahipti. Osmanlı yönetimiyle ilişkileri uzun süre dengeli ilerlemişti; ancak savaş şartları, merkezî yönetimin sertleşmesi, Arap milliyetçiliğinin yükselmesi ve İngiliz desteği, onu isyan kararına yaklaştırdı.
10 Haziran’da isyancılar Mekke’deki Osmanlı noktalarını hedef aldı. Osmanlı birlikleri sayıca azdı ama bazı mevkilerde direniş gösterdi. Mekke’deki kışlalar, hükümet konağı ve askerî noktalar etrafında çatışmalar yaşandı. İsyanın ilk günleri, kutsal şehir içinde yürüyen kanlı bir sokak mücadelesi anlamına geliyordu.
Arap İsyanı’nın sembolik gücü çok büyüktü. Çünkü isyan herhangi bir Osmanlı vilayetinde değil, Mekke’de, yani İslam dünyasının en kutsal şehirlerinden birinde başlamıştı. Osmanlı padişahı aynı zamanda halife sıfatını taşıyordu; Hicaz’daki bu kopuş, yalnız askerî değil, dinî ve meşruiyet açısından da ağır bir darbeydi.
İsyanın arkasında İngiliz desteği belirleyici oldu. İngilizler Kızıldeniz’de Osmanlı hatlarını baskı altında tutuyor, isyancılara silah, para, istihbarat ve deniz desteği sağlıyordu. Cidde gibi kıyı şehirleri de aynı süreçte hedef alındı. İngiliz subayı T. E. Lawrence, daha sonra “Arabistanlı Lawrence” adıyla bu isyanın en popüler ve tartışmalı figürlerinden biri haline gelecekti; ancak isyanın asıl siyasî lideri Şerif Hüseyin, askerî sahadaki önemli isimleri ise oğulları Faysal, Abdullah ve Ali idi.
Mekke’nin düşmesi, Osmanlı’nın Hicaz’daki varlığının hızla çözülmesine yol açtı; fakat Medine hemen teslim olmadı. Fahreddin Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Medine’de uzun süre direndi. Bu nedenle Hicaz’daki Osmanlı hikâyesi, Mekke’nin kaybıyla bitmedi; Medine müdafaası, Birinci Dünya Savaşı’nın sonrasına kadar uzanan ayrı bir direniş destanına dönüştü.
Arap İsyanı’nın sonuçları savaş sonrasındaki Ortadoğu haritasını da etkiledi. Şerif Hüseyin’in hayal ettiği büyük ve birleşik Arap krallığı gerçekleşmedi. İngiltere ve Fransa, savaş sırasında yaptıkları gizli anlaşmalarla bölgeyi kendi nüfuz alanlarına ayırdı. Bu yüzden Arap İsyanı, bir yandan Osmanlı sonrası Arap devletlerinin doğuşuna giden yolu açtı; diğer yandan Ortadoğu’da manda yönetimleri, sınır tartışmaları ve hayal kırıklıklarıyla dolu yeni bir dönemin de başlangıcı oldu.
1916 – Popüler romandan edebî romana uzanan yazar Peride Celal doğdu
10 Haziran 1916’da, Türk edebiyatının uzun soluklu yazarlarından Peride Celal İstanbul’da doğdu. Tam adı Emine Peride Yonsel olan yazarın doğum yılı bazı kaynaklarda 1915, bazılarında 1916 olarak geçer ancak yaygın kabul gören tarih 10 Haziran 1916’dır.
Peride Celal’in çocukluğu, ailesinin görevi nedeniyle İstanbul dışında, özellikle Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde geçti. Düzenli bir okul eğitimi alamasa da küçük yaşlardan itibaren okuma ve yazmaya yöneldi. Yazı hayatına çok genç yaşta başladı; ilk öyküleri 1930’larda dergilerde yayımlandı. Daha sonra gazetelerde tefrika edilen romanlarıyla geniş okur kitlesine ulaştı.
Onun edebiyattaki yeri biraz ilginçtir. Peride Celal, ilk döneminde daha çok aşk romanları, duygusal serüvenler ve kolay okunan tefrikalarla tanındı. Bu yüzden uzun süre “pembe roman yazarı” etiketiyle anıldı. Ancak bu etiket, onun sonraki edebî dönüşümünü gölgeleyen haksız bir yargıya da dönüştü.
1950’lerden sonra Peride Celal’in yazarlığında belirgin bir değişim yaşandı. Daha gerçekçi, daha psikolojik, bireyin iç dünyasına ve kadın kimliğine daha yakından bakan romanlar yazmaya başladı. Üç Kadının Romanı, bu dönüşümün önemli duraklarından biri sayılır.
Peride Celal’in romanlarında kadınların toplum içindeki konumu, evlilik, aşk, yalnızlık, arzu, yaşlanma ve yazarlık meselesi sık sık öne çıkar. Kadın karakterleri yalnız seven ya da acı çeken kişiler değildir; kendi hayatlarını, seçimlerini ve çıkışsızlıklarını sorgulayan karmaşık karakterlerdir. Bilkent Üniversitesi’nde yapılan akademik çalışmada da Dar Yol, Üç Kadının Romanı ve Kurtlar romanları üzerinden Peride Celal’in kadın kimliği, narsisizm, anne-çocuk ilişkisi ve aşk ilişkileri gibi izlekleri ele aldığı belirtilir.
Yazarın geç döneminde öne çıkan en önemli eserlerinden biri Kurtlar’dır. Bu roman, kimi eleştirmenler tarafından Peride Celal’in başyapıtı olarak değerlendirilir. Otobiyografik izler taşıyan romanda, yazar kendi yazarlık serüveniyle, geçmişte üzerine yapışan “pembe roman” algısıyla ve edebiyat dünyasındaki konumuyla hesaplaşır. Bu yönüyle Kurtlar, yalnız bir roman değil, bir yazarın kendi edebî geçmişine dönüp bakmasıdır.
Peride Celal, eserleriyle önemli ödüller de kazandı. Üç Yirmi Dört Saat romanıyla 1977 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nü, Kurtlar romanıyla 1991 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı aldı.
15 Haziran 2013’te hayatını kaybeden Peride Celal, Türk edebiyatında uzun süre yanlış ve eksik okunmuş yazarlardan biridir. Onu yalnız popüler aşk romanlarının yazarı olarak görmek, edebiyatının ikinci dönemindeki psikolojik derinliği, kadın karakter kurma becerisini ve yazarlık üzerine düşünme cesaretini gözden kaçırmak olur.
1922 – “Oz Büyücüsü”nün unutulmaz Dorothy’si Judy Garland doğdu
10 Haziran 1922’de, Amerikan sinemasının unutulmaz yıldızlarından Judy Garland doğdu. Asıl adı Frances Ethel Gumm olan Garland, özellikle Oz Büyücüsü (The Wizard of Oz) filminde canlandırdığı Dorothy karakteriyle dünya çapında tanındı.
Garland sahneye çok küçük yaşta çıktı. Ailesi de sahne dünyasının içindeydi; çocuk yaşta kardeşleriyle birlikte şarkı söyledi, dans etti ve vodvil gösterilerinde yer aldı. Henüz genç yaşta MGM stüdyolarıyla çalışmaya başladı. Hollywood onu bir çocuk yıldız olarak büyüttü; ama bu büyüme çoğu zaman ağır bir baskıyla birlikte geldi.
1939 yapımı Oz Büyücüsü, Judy Garland’ın hayatını değiştiren film oldu. Dorothy’nin “Over the Rainbow” şarkısıyla söylediği umut, ev özlemi ve başka bir dünyaya kaçma arzusu, yalnız çocukların değil büyüklerin de hafızasına yerleşti. Film, sinema tarihinin en bilinen müzikallerinden biri haline geldi.
Garland daha sonra Meet Me in St. Louis, A Star Is Born ve birçok müzikal filmle kariyerini sürdürdü. Güçlü sesi, kırılgan görünüşü ve sahnede kurduğu duygusal bağ onu benzersiz yaptı.
Ama Judy Garland’ın hayatı, Hollywood’un parlak yüzünün arkasındaki karanlığı da gösterir. Çocuk yaşta stüdyo baskısı, ağır çalışma temposu, bedenine ve kilosuna sürekli müdahale edilmesi, ilaçlar ve kişisel kırılmalar hayatı boyunca onu zorladı. Bu nedenle Garland, hem büyük bir yıldız hem de Hollywood sisteminin yıprattığı en dokunaklı figürlerden biri olarak anılır.
1923 – İstanbul hayranı Fransız yazar Pierre Loti öldü
10 Haziran 1923’te, asıl adı Louis Marie-Julien Viaud olan Fransız romancı, deniz subayı ve gezgin Pierre Loti, Fransa’nın Hendaye kentinde hayatını kaybetti. Loti, yaşadığı dönemde egzotik ülkeleri, uzak coğrafyaları ve Doğu dünyasını anlatan romanlarıyla ün kazandı; ancak Türkiye açısından özel yeri, İstanbul’a ve Osmanlı dünyasına duyduğu ilgiyle şekillendi.
Loti, Fransız donanmasında subay olarak dünyanın birçok yerine gitti. Tahiti’den Japonya’ya, Senegal’den İran’a kadar farklı coğrafyaları gördü. Osmanlı topraklarıyla ilk teması 1870’te İzmir’e gelişiyle başladı; 1876’da İstanbul’a gelmesi ise hayatında ve yazarlığında belirleyici bir dönemeç oldu.
İstanbul’da geçirdiği dönem, onun en bilinen eserlerinden Aziyadé romanına kaynaklık etti. Bu roman, bir Fransız deniz subayı ile Osmanlı dünyasından bir kadın arasında geçen hüzünlü ve romantik bir ilişkiyi anlatır. Eserin ne kadarının gerçek ne kadarının kurgu olduğu tartışılsa da Loti’nin İstanbul’a ve Osmanlı atmosferine duyduğu hayranlığı Avrupa okuruna taşıdığı açıktır. Onun metinlerinde İstanbul, çoğu zaman sisli, hüzünlü, eski zamanların gölgesini taşıyan büyülü bir şehir olarak görünür.
Bugün İstanbul’da Eyüp sırtlarındaki Pierre Loti Tepesi ve oradaki kahve, onun Türkiye’deki en görünür izlerinden biridir. Loti’nin İstanbul’da bulunduğu dönemlerde Haliç’e bakan bu bölgeye sık sık geldiği, burada oturup yazdığı ve manzarayı seyrettiği anlatılır. İstanbul tarihine ilişkin kaynaklarda, Eyüp’teki kahvenin zamanla onun adıyla anılmaya başladığı belirtilir.
Pierre Loti’nin Türkiye açısından önemi yalnız romantik İstanbul yazılarıyla sınırlı değildir. O, Avrupa’da Osmanlı ve Türkler aleyhine sert bir kamuoyu oluştuğu dönemlerde, Türkleri savunan yazılar kaleme alan Batılı aydınlardan biri oldu. Özellikle Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı sonu ve Millî Mücadele dönemlerinde Batı basınındaki Türkiye karşıtı söyleme karşı çıkması, Türkiye’de ona duyulan sempatiyi artırdı.
Bu nedenle Loti, Türkiye’de zor zamanlarda Türkler lehine söz almış bir Fransız yazar olarak da anılır. Elbette onun Doğu’ya bakışı bugünden bakıldığında bütünüyle sorunsuz değildir; eserlerinde romantik, egzotik ve zaman zaman oryantalist bir Osmanlı imgesi vardır. Ama buna rağmen Loti, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Batı’daki tek taraflı Türkiye algısına itiraz eden önemli isimlerden biri olmuştur.
Pierre Loti 1923’te öldüğünde, Türkiye de Lozan Antlaşması’na ve Cumhuriyet’in ilanına giden tarihî eşiğin üzerindeydi. Osmanlı İstanbul’una hayranlık duyan bu Fransız yazar, yeni Türkiye’nin doğuşunu göremeden hayatını kaybetti. Ama adı İstanbul’da bir tepeye, bir kahveye ve Türkiye hafızasında özel bir yere yerleşti.
1926 – Barselona’nın ünlü Sagrada Família kilisesini tasarlayan Antoni Gaudí öldü
10 Haziran 1926’da, İspanyol mimar Antoni Gaudí Barselona’da hayatını kaybetti. Gaudí, bugün Barselona denince akla gelen en ünlü yapılardan biri olan Sagrada Família kilisesinin mimarıydı. Bu büyük yapı, onun ölümünden sonra da tamamlanamadı ve hâlâ dünyanın en çok merak edilen mimari eserlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Gaudí 1852’de İspanya’nın Katalonya bölgesinde doğdu. Mimarlık eğitimi aldıktan sonra Barselona’da çalışmaya başladı. Onu diğer mimarlardan ayıran şey, binaları düz çizgiler ve klasik kalıplarla değil; doğadan, ağaçlardan, kemiklerden, dalgalardan ve renklerden ilham alarak tasarlamasıydı. Bu yüzden Gaudí’nin yapıları masal dünyasından çıkmış canlı varlıklar gibi görünür.
En büyük eseri Sagrada Família oldu. Yapımına 1882’de başlanan bu kilise, kısa süre sonra Gaudí’nin hayatının merkezine yerleşti. Gaudí, ömrünün son yıllarını neredeyse tamamen bu yapıya adadı. Kuleleri, heykelleri, içindeki ağaç gövdesini andıran sütunları ve ışık oyunlarıyla Sagrada Família, Barselona’nın simgesi haline geldi.
Gaudí’nin başka ünlü eserleri de vardır. Park Güell, renkli mozaikleri ve kıvrımlı formlarıyla bir masal parkını andırır. Casa Batlló ve Casa Milà gibi apartmanları ise sanki taş değil de hareket eden, nefes alan yapılarmış gibi görünür. Bugün bu eserlerin bir kısmı UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alıyor.
Gaudí’nin ölümü de çok acı oldu. 7 Haziran 1926’da Barselona’da bir tramvay ona çarptı. Üzerindeki sade ve yıpranmış kıyafetler yüzünden ilk anda ünlü mimar olduğu anlaşılmadı. Yoksul biri sanıldı ve zamanında yeterince ilgi görmediği anlatılır. Ağır yaralanan Gaudí, üç gün sonra, 10 Haziran’da hayatını kaybetti.
Öldüğünde Sagrada Família hâlâ bitmemişti. Bugün bile bu yapı, “bitmeyen başyapıt” olarak anılıyor. Gaudí’nin çizimleri, modelleri ve fikirleri üzerinden inşaatı uzun yıllar boyunca sürdürüldü. Böylece mimar, ölümünden sonra bile Barselona’nın siluetini şekillendirmeye devam etti.
1927 – İlk Gazi Koşusu yapıldı; Atatürk’ün adına düzenlenen büyük yarış geleneği başladı
10 Haziran 1927’de, Türkiye atçılık tarihinin en prestijli yarışı olan Gazi Koşusu ilk kez Ankara’da düzenlendi. Yarış, Mustafa Kemal Paşa’nın himayesinde ve onun “Gazi” unvanını taşıyacak şekilde organize edildi.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında spor, modernleşmenin, şehir hayatının, toplumsal buluşmanın ve çağdaş kurumlar kurma iradesinin parçasıydı. Atatürk’ün atlara, biniciliğe ve yarışçılığa ilgisi biliniyordu. Ancak Gazi Koşusu’nun anlamı kişisel bir ilginin ötesindeydi; Türkiye’de safkan at yetiştiriciliğini geliştirmek, yarışçılığı kurumsallaştırmak ve bu alanda uluslararası ölçekte bir gelenek oluşturmak hedefleniyordu.
İlk Gazi Koşusu, o dönem Ankara’daki hipodromda 2 bin metre mesafede koşuldu. Anadolu Ajansı’nın derlediği bilgilere göre birincilik ikramiyesi 2 bin lira olarak belirlendi. Yarışı, Ali Muhiddin Hacıbekir’in sahibi olduğu Neriman adlı safkan, jokeyi İhsan Atçı ile kazandı.
Yarışı Mustafa Kemal Paşa da izledi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü genç Cumhuriyet’in başkentinde yapılan bu yarış, Ankara’nın aynı zamanda yeni sosyal hayatın, sporun ve modern kent kültürünün de merkezi haline getirilmeye çalışıldığını gösterir.
Gazi Koşusu zamanla Türkiye yarışçılığının en büyük klasiğine dönüştü. Yarış, yalnız hız ve dayanıklılık testi değildir; aynı zamanda bir safkanın soy değeri, yetiştiricilik başarısı, jokey ustalığı ve ekibin hazırlık gücü açısından da en büyük sınavlardan biridir. Türkiye’de yarışçılığın “derbisi” denebilecek bu koşu, yıllar içinde at sahipleri, yetiştiriciler, jokeyler ve yarışseverler için en büyük hedef haline geldi.
Gazi Koşusu’nun kazananları arasında Türk yarışçılık tarihinin unutulmaz safkanları yer aldı. Bazı yıllar bir atın zaferi yarış pistinde kalmadı; gazetelere, aile anılarına, yarış kültürüne ve popüler hafızaya geçti. Bu yönüyle Gazi Koşusu, Türkiye’de spor tarihinin süreklilik taşıyan en eski ve en itibarlı geleneklerinden biridir.
Yarışın Atatürk’ün adıyla anılması, ona ayrı bir sembolik ağırlık verir. Gazi Koşusu, Cumhuriyet’in kurucu liderinin modernleşme, üretim, disiplin, yarışma ve kalite fikriyle ilişkilendirilen yaşayan bir gelenektir. Neredeyse bir asra yaklaşan geçmişiyle her yıl yeniden koşulması, bu geleneği canlı bir spor mirası haline getirir.
1929 – Doğadaki canlı çeşitliliğini dünyaya anlatan E.O. Wilson doğdu
10 Haziran 1929’da, Amerikalı biyolog Edward O. Wilson doğdu. Kısaca E.O. Wilson olarak tanınan bilim insanı, özellikle karıncalar üzerine çalışmaları ve doğadaki canlı çeşitliliğini anlatan eserleriyle tanındı.
Wilson’ın çocukluk merakı doğaydı. Kuşları, böcekleri, ormanları, kıyıları ve canlıların davranışlarını gözlemlemeyi sevdi. Bir gözünü çocuklukta geçirdiği kaza nedeniyle iyi kullanamaması, onu büyük hayvanlardan çok küçük canlılara yöneltti. Böylece karıncalar onun hayatının merkezine yerleşti.
Karıncalar, çoğu insan için küçük ve sıradan böceklerdir. Wilson ise onların dünyasında büyük bir düzen, iletişim ve toplum yapısı gördü. Karınca kolonilerini inceleyerek iş bölümü, iletişim, savunma, beslenme ve sosyal davranış üzerine önemli çalışmalar yaptı. Bu araştırmalar onu yalnız entomoloji, yani böcek bilimi alanında değil, canlı davranışlarını anlama konusunda da çok etkili bir isim haline getirdi.
Wilson’ın geniş kitlelerce tanınmasını sağlayan kavramlardan biri biyoçeşitlilik oldu. Biyoçeşitlilik, dünyadaki canlı türlerinin, ekosistemlerin ve genetik çeşitliliğin toplamını anlatır. Wilson, insanların doğayı sadece kullanacak bir kaynak olarak değil, korunması gereken büyük bir yaşam ağı olarak görmesi gerektiğini savundu. Britannica, onun The Diversity of Life adlı eserinde canlı çeşitliliğini ve insan kaynaklı tür kayıplarını ele aldığını aktarır.
Wilson zaman zaman tartışmalı fikirleriyle de gündeme geldi. Özellikle “sosyobiyoloji” alanındaki çalışmaları, insan davranışlarının biyolojik temelleri üzerine büyük tartışmalar başlattı. Ama bu tartışmaların ötesinde, doğanın korunması ve türlerin yok oluşu konusundaki uyarıları bugün çok daha güçlü biçimde anlaşılıyor.
1930 – Türkiye ve Yunanistan mübadele krizini çözmek için Ankara Antlaşması’nı imzaladı
10 Haziran 1930’da Türkiye ile Yunanistan arasında, Lozan’dan sonra iki ülkenin başını en çok ağrıtan konulardan biri olan mübadele meselesini çözmek için Ankara’da önemli bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma, 1923’te başlayan Türk-Yunan nüfus mübadelesinden sonra çözülemeyen mal, mülk, yerleşik sayılma ve tazminat sorunlarını ele alıyordu.
Mübadele, kâğıt üzerinde iki ülke arasında yapılmış bir nüfus değişimiydi; ama gerçekte yüz binlerce insan için evinden, toprağından, mezarından, komşusundan ve geçmişinden kopmak anlamına geliyordu. Türkiye’deki Rum Ortodoksların büyük bölümü Yunanistan’a, Yunanistan’daki Müslümanların büyük bölümü Türkiye’ye gönderildi. Ancak İstanbul Rumları ile Batı Trakya Türkleri bu değişimin dışında bırakılmıştı. İşte “kim yerleşik sayılacak, kim mübadil kabul edilecek?” tartışması yıllarca iki ülke arasında kriz yarattı.
Sorun yalnız insanların nereye gideceği meselesi değildi. Geride bırakılan evler, tarlalar, dükkânlar, alacaklar, tapular ve vakıf malları da büyük bir anlaşmazlık konusuydu. Birçok mübadil, yeni geldiği ülkede hayata sıfırdan başlamak zorunda kaldı; fakat geride bıraktığı mülkün karşılığını almak ya da yeni yerde yerleşmek kolay olmadı. Bu nedenle mübadele, iki ülke arasında insani bir mesele olarak da yıllarca açık kaldı.
1930 Ankara Antlaşması bu düğümü büyük ölçüde çözmeye çalıştı. Akademik çalışmalarda, 10 Haziran 1930 tarihli Ankara Sözleşmesi’nin Lozan’dan beri devam eden mübadillerin mal ve mülk sorunlarını çözerek aynı yıl imzalanacak Türk-Yunan Dostluk Antlaşması’na zemin hazırladığı belirtilir.
Bu antlaşma, Türkiye ile Yunanistan arasında birkaç yıl öncesine kadar savaşmış iki ülkenin barışa yönelmesi açısından da önemliydi. 1930’da Yunanistan Başbakanı Eleftherios Venizelos’un Türkiye’ye gelmesi ve Atatürk’le kurduğu yakın ilişki, iki ülke arasında kısa süreli ama dikkat çekici bir dostluk dönemi başlattı.
Ankara Antlaşması, mübadelenin yarattığı ağır sorunları hafifletmeye çalışan, Türkiye ile Yunanistan’ın savaş sonrası düşmanlıktan çıkıp diplomatik normalleşmeye yöneldiği önemli bir dönemeçtir.
1931 – Faşist marşı çalmayı reddeden Arturo Toscanini İtalya’dan ayrıldı
10 Haziran 1931’de, dünyaca ünlü İtalyan orkestra şefi Arturo Toscanini, faşist yönetimle yaşadığı ağır gerilimin ardından eşi Carla De Martini ile birlikte İtalya’dan ayrıldı. Olayın arkasında, birkaç hafta önce Bologna’da yaşanan saldırı vardı. Toscanini, 14 Mayıs 1931’de Teatro Comunale’de besteci Giuseppe Martucci anısına düzenlenen konseri yönetmeden önce kendisinden istenen faşist marş Giovinezza’yı çalmayı reddetmişti.
Toscanini sıradan bir müzisyen değildi. 1867’de Parma’da doğmuş, genç yaşta çellist olarak başladığı müzik hayatında kısa sürede dünyanın en büyük orkestra şeflerinden biri haline gelmişti. Verdi operalarının yorumcusu olarak ün kazanmış, La Scala’da ve dünyanın büyük sahnelerinde çalışmıştı. Titizliği, ezbere yönetmesi, bestecinin notaya yazdığına sadık kalma konusundaki katılığı ve orkestradan istediği olağanüstü disiplin, onu 20. yüzyıl klasik müziğinin en güçlü figürlerinden biri yaptı.
Mussolini’nin faşist rejimi ise Toscanini gibi büyük sanatçıları kendi propaganda düzeninin parçası haline getirmek istiyordu. Rejim, konser salonlarında ve operalarda bile sadakat gösterileri bekliyor; faşist marşların çalınmasını, Mussolini portrelerinin asılmasını ve sanatçıların iktidarla uyum içinde görünmesini istiyordu. Toscanini ise giderek sertleşen bu baskıya boyun eğmedi. La Scala’da Mussolini’nin fotoğrafının sergilenmesine ve faşist marşların zorla programa sokulmasına karşı çıktı.
Bologna’daki konser öncesinde ondan Giovinezza’yı çalması istendiğinde de aynı tavrı sürdürdü. Toscanini, konserin bir anma konseri olduğunu, faşist marş çalmayacağını söyledi. Bu ret, rejim yanlıları tarafından doğrudan meydan okuma olarak görüldü. Konserden sonra faşist Kara Gömlekliler tarafından saldırıya uğradı; yüzüne ve boynuna darbeler aldı. Wisconsin Public Radio’nun aktardığına göre Toscanini’nin eşi, şoförü ve bir dostu onu saldırganların arasından çıkarıp arabaya bindirdi; polis ise saldırı karşısında pasif kaldı.
Olaydan sonra Mussolini yönetimi Toscanini üzerindeki baskıyı artırdı. Telefonlarının dinlendiği, gözetim altında tutulduğu ve pasaportuna el konulduğu aktarılır. Ancak dünyanın dört bir yanından gelen tepkiler üzerine pasaportu geri verildi. Toscanini, 10 Haziran 1931’de eşiyle birlikte İtalya’dan ayrıldı. Bu ayrılış, yalnız kişisel güvenlik kaygısıyla yapılmış bir seyahat değildi; büyük bir sanatçının faşist rejime açık biçimde “hayır” demesinin sonucuydu.
Toscanini daha sonra uzun süre İtalya’da konser yönetmedi. Faşizme ve Nazizme karşı tavrını yalnız İtalya’da değil, Avrupa’nın başka sahnelerinde de sürdürdü. 1933’te Nazi Almanyası’nın yükselişi karşısında Bayreuth Festivali’ne katılmadı; 1936’da ise Avrupa’dan kaçan Yahudi müzisyenlerden oluşan Filistin Orkestrası’nı yönetmek üzere Filistin’e gitti.
Toscanini’nin hikâyesi, sanatın siyaset karşısındaki konumuna dair güçlü bir örnektir. Faşist rejim, müziği kendi ihtişamını göstermek için kullanmak istiyordu; Toscanini ise bir konser salonunun bile zorbalığın dekoru haline getirilmesine razı olmadı. Onun itirazı bir konuşma ya da manifesto değil, bir marşı çalmamaktı. Ama bazen tarihte en güçlü direniş, sahneye çıkıp istenen şeyi yapmamaktır.
Arturo Toscanini’nin İtalya’yı terk etmesi, faşizmin kültür ve sanat üzerindeki baskısına karşı verilmiş en sembolik cevaplardan biri; müziğin, iktidarın emrine girmeyi reddettiğinde nasıl ahlaki bir duruşa dönüşebileceğinin unutulmaz örneklerinden biridir.
1934 – İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye’ye geldi; Atatürk döneminin en önemli devlet ziyaretlerinden biri başladı
10 Haziran 1934’te İran Şahı Rıza Şah Pehlevi, Türkiye’yi ziyaret etmek üzere Gürbulak’ta Türk sınırına geldi ve törenle karşılandı. O dönemki adıyla Gürcübulak sınır kapısından başlayan bu ziyaret, yaklaşık bir ay sürdü ve Atatürk dönemi Türkiye-İran ilişkilerinin en önemli diplomatik olaylarından biri haline geldi.
Türkiye Cumhuriyeti henüz genç bir devletti; İran’da ise Rıza Şah, Kaçar Hanedanı’nı sona erdirip Pehlevi yönetimini kurmuş, ülkesini merkezîleştirmeye ve modernleştirmeye çalışıyordu. İki lider de kendi ülkelerinde eski imparatorluk mirasının ardından yeni bir devlet düzeni kurma iddiasındaydı. Bu nedenle Rıza Şah’ın Türkiye ziyareti, iki komşu ülkenin birbirini yakından yokladığı, modernleşme ve devlet inşası deneyimlerini karşılaştırdığı sembolik bir buluşmaydı.
Türkiye ile İran arasında Cumhuriyet’in ilk yıllarında bazı sınır ve güvenlik sorunları yaşanmıştı. Özellikle Ağrı çevresindeki hareketlilik, aşiret geçişleri ve sınır hattı meseleleri iki ülke ilişkilerini zorlamıştı. Ancak 1932’den itibaren yapılan anlaşmalarla bu sorunların önemli bölümü aşıldı ve ilişkiler yumuşamaya başladı.
Rıza Şah’ın Türkiye’ye gelişi baştan sona dikkatle planlanmıştı. Sınırda yapılan karşılama, genç Cumhuriyet’in kendini gösterme biçimiydi. Şah’a yol boyunca askerî törenler, halk karşılamaları ve devletin yeni yüzünü gösterecek programlar hazırlandı. Doğubayazıt, Iğdır, Kars, Erzurum, Trabzon ve Samsun güzergâhı üzerinden ilerleyen ziyaret, adeta Türkiye’nin doğusundan batısına uzanan bir tanıtım gezisine dönüştü.
Ziyaretin en önemli durağı Ankara oldu. Rıza Şah, 16 Haziran’da Ankara’ya geldi ve burada Mustafa Kemal Atatürk tarafından ağırlandı. İki liderin buluşması, devlet törenleri, resmî görüşmeler, askeri birlik ziyaretleri, kültürel etkinlikler ve modern Cumhuriyet kurumlarının tanıtımıyla sürdü. Rıza Şah, Türkiye’de eğitimden orduya, şehircilikten kadınların kamusal hayattaki görünürlüğüne kadar birçok dönüşümü yakından gözlemledi.
Bu ziyaretin kültürel hafızadaki en ilginç yansımalarından biri Özsoy Operası’dır. Atatürk’ün isteğiyle Ahmet Adnan Saygun tarafından kısa sürede bestelenen opera, Türk ve İran halklarının tarihsel yakınlığını sahne diliyle anlatmak amacıyla hazırlandı. 19 Haziran 1934’te Ankara Halkevi’nde sahnelenen eser, Rıza Şah’ın ziyareti sırasında iki ülke dostluğunu sanat üzerinden göstermek için tasarlanmıştı. Bu yönüyle ziyaret, erken Cumhuriyet’in kültür politikası açısından da önemli bir olaydır.
Rıza Şah’ın Türkiye gezisi yaklaşık 27 gün sürdü ve 6-7 Temmuz 1934’te sona erdi. Akademik çalışmalarda bu ziyaretin, 1932’de çözülen sınır sorunlarından sonra Türk-İran ilişkilerinde yeni bir dönemin işareti olduğu belirtilir. Hatta bazı araştırmacılar bu dönemi iki ülke ilişkilerinin “altın çağı” olarak değerlendirir.
1935 – Adsız Alkolikler kuruldu; bağımlılıkla mücadelede yeni bir dönem başladı
10 Haziran 1935, dünyada milyonlarca insanın hayatına dokunan Adsız Alkolikler / Alcoholics Anonymous hareketinin kuruluş tarihi kabul edilir. Bu tarih, kuruculardan Dr. Bob Smith’in son içkisini içtiği gün olarak anılır.
Adsız Alkolikler’in doğuşunda iki kişi öne çıkar: New Yorklu borsa çalışanı Bill Wilson ve Ohio’da yaşayan Doktor Bob Smith. İkisi de alkol bağımlılığıyla mücadele ediyordu. Bill Wilson, kendi ayık kalma deneyimini başka alkol bağımlılarıyla paylaşmanın ona da güç verdiğini fark etmişti. Dr. Bob’la buluşmaları, bu kişisel deneyimi kısa süre içinde bir dayanışma yöntemine dönüştürdü.
AA’nın temel fikri çok sadeydi: Alkol bağımlısı bir insanı en iyi, aynı yoldan geçmiş başka biri anlayabilir. Bu yüzden toplantılarda insanlar isimlerini, hikâyelerini, düşüşlerini, pişmanlıklarını ve yeniden ayağa kalkma çabalarını paylaşır. Kurumun “adsız” olması da buradan gelir; amaç şöhret, statü ya da kimlik göstermek değil, aynı sorunla mücadele eden insanların birbirine destek olmasıdır.
Zamanla bu hareketin en bilinen yöntemi 12 adım programı oldu. Bu program, kişinin bağımlılığını kabul etmesi, yardım istemesi, geçmişiyle yüzleşmesi, zarar verdiği insanlarla hesaplaşması ve her günü ayrı bir mücadele olarak görmesi üzerine kuruldu. “Bugün içmeyeceğim” düşüncesi, birçok kişi için hayatı yeniden kurmanın ilk cümlesi haline geldi.
Adsız Alkolikler tıbbi bir tedavinin yerini tutmaz; bağımlılık ciddi bir sağlık meselesidir ve profesyonel destek gerekebilir. Ama AA, bağımlılıkla mücadelede topluluk, paylaşım ve süreklilik gerektiğini dünyaya gösterdi. Bu yönüyle modern bağımlılık tedavisinde çok etkili bir destek modeli haline geldi.
Adsız Alkolikler’in doğuşu, alkol bağımlılığının utanılacak bir sır olmaktan çıkıp konuşulabilir, paylaşılabilir ve birlikte mücadele edilebilir bir sorun olarak görülmesinde önemli bir dönüm noktasıdır.
1935 – Mülkiye Mektebi’nin adı Siyasal Bilgiler Okulu oldu
10 Haziran 1935’te kabul edilen 2777 sayılı kanunla, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan en köklü eğitim kurumlarından Mülkiye Mektebi’nin adı Siyasal Bilgiler Okulu olarak değiştirildi. Kanunun ilk maddesi çok açıktı: “Mülkiye Mektebinin adı Siyasal Bilgiler Okuluna çevrilmiştir.” Kanun, 15 Haziran 1935 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı.
Mülkiye’nin kökleri Osmanlı dönemine gider. 1859’da kurulan Mekteb-i Mülkiye, devletin sivil idareci ihtiyacını karşılamak için açılmıştı. Osmanlı bürokrasisine kaymakam, mutasarrıf, vali, maliyeci ve merkez memuru yetiştiren bu okul, zamanla devlet aklının üretildiği ana ocaklardan biri haline geldi.
Cumhuriyet, Osmanlı’dan devraldığı kurumları hem içerik hem de dil bakımından yeniden kuruyordu. “Mülkiye” adı imparatorluk bürokrasisinin dilini taşıyordu; Siyasal Bilgiler Okulu adı ise Cumhuriyet’in sade Türkçe arayışına, modern devlet bilimi anlayışına ve yeni yönetici kuşağı yetiştirme hedeflerine daha uygun görülüyordu.
Aynı kanun okulun yapısını da düzenledi. Siyasal Bilgiler Okulu’nun yatılı öğrenci kadrosu, öğrenci kabul şartları, mezunların devlet hizmetinde çalışma yükümlülükleri ve eğitim süresi gibi konular kanunla belirlendi. Kanunda okula girmek için lise mezunu olmak ve yarışma sınavını kazanmak şartı getiriliyor; öğrencilerin büyük bölümünün devlet hizmeti için yetiştirileceği açık biçimde görülüyordu.
Bu kararın bir başka önemli sonucu da okulun Ankara’ya taşınma sürecini hızlandırmasıydı. Genç Cumhuriyet’in başkenti Ankara, yeni devlet kadrolarının yetiştirileceği eğitim kurumlarının da merkezi haline getiriliyordu. Siyasal Bilgiler Okulu, kısa süre sonra İstanbul’dan Ankara’ya taşındı ve Cebeci’deki binasında eğitim vermeye başladı.
Mülkiye’nin tarihindeki bu dönüşüm, Cumhuriyet’in kadro meselesiyle doğrudan ilgilidir. Yeni devletin yalnız askerî ve siyasi önderlere değil; hukuk bilen, maliye bilen, uluslararası ilişkileri anlayan, taşrayı tanıyan, idare geleneğine sahip sivil yöneticilere de ihtiyacı vardı. Siyasal Bilgiler Okulu, bu ihtiyaca cevap veren önemli kurumlardan biri oldu.
Daha sonraki yıllarda okul, Ankara Üniversitesi’ne bağlanarak Siyasal Bilgiler Fakültesi adını aldı. Ancak halk arasındaki ve mezunlar arasındaki adı hep yaşamaya devam etti: Mülkiye. Bugün “Mülkiyeli” denildiğinde, Türkiye’nin idare, siyaset, diplomasi, maliye, akademi ve kamu yönetimi tarihinde etkili olmuş geniş bir gelenek akla gelir.
1940 – İtalya savaşa girdi; Avrupa’daki savaş Akdeniz’e yayıldı
10 Haziran 1940’ta Faşist İtalya lideri Benito Mussolini, Fransa ve Birleşik Krallık’a savaş ilan ederek ülkesini resmen II. Dünya Savaşı’na soktu. İtalya, savaşın ilk aylarında doğrudan cepheye girmemiş, Almanya’nın başarılarını beklemişti. Ancak 1940 baharında Hitler’in orduları Hollanda, Belçika ve Fransa üzerinden hızla ilerleyip Paris’i tehdit eder hale gelince Mussolini, savaş ganimetlerinden pay almak için geç kalmak istemedi.
Bu karar, çoğu tarihçinin gözünde fırsatçı bir hamleydi. Fransa zaten Alman saldırısı altında çöküşe sürükleniyordu. Mussolini, savaşa güçlü bir anda değil, rakibinin dizlerinin üzerine çöktüğü bir anda girdi. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt’in bu hamle için kullandığı ünlü benzetme, “hançeri tutan el, komşusunun sırtına sapladı” anlamına gelen sözleriyle hafızaya kazındı. İtalya’nın savaşa girmesiyle çatışma Akdeniz, Kuzey Afrika ve Balkanlar ekseninde de büyüyecek yeni bir aşamaya geçti.
Mussolini o gün Roma’daki Palazzo Venezia balkonundan kalabalıklara seslendi. Konuşmasında İtalya’nın savaş kararının İngiltere ve Fransa büyükelçilerine bildirildiğini ilan etti. Faşist propaganda meydanı coşturdu; fakat ülkenin askeri ve ekonomik hazırlıkları bu büyük iddiayı taşıyacak güçte değildi. İtalya’nın donanması, ordusu ve sanayisi kâğıt üzerinde etkileyici görünse de uzun ve çok cepheli bir savaşı sürdürecek kapasitesi sınırlıydı.
İtalya’nın savaşa girmesiyle birlikte Fransa’nın güneydoğusunda Alpler Cephesi açıldı. Ancak bu cephe, Mussolini’nin umduğu gibi hızlı ve parlak bir zafer üretmedi. İtalyan birlikleri, Almanya’nın Fransa’yı neredeyse çökertmiş olmasına rağmen Fransız savunması karşısında sınırlı ilerleyebildi. İtalya’nın Fransa’ya karşı 10-25 Haziran 1940 arasında yürüttüğü harekât, II. Dünya Savaşı’ndaki ilk büyük İtalyan askerî angajmanı olarak kabul edilir.
Aynı gün savaşın diplomatik halkası da genişledi. Kanada, İtalya’nın Fransa ve Birleşik Krallık’a savaş ilan etmesine karşılık İtalya’ya savaş ilan etti. Bu karar, Britanya İmparatorluğu içindeki ülkelerin savaşa kendi siyasi iradeleriyle katıldığı dönemin örneklerinden biriydi. Kanada’da bu kararın hemen ardından İtalyan kökenli topluluklar üzerinde ağır baskılar başladı; bazı İtalyan Kanadalılar “düşman yabancı” muamelesi gördü ve gözaltına alındı. Kanada hükümeti, yıllar sonra II. Dünya Savaşı sırasında İtalyan Kanadalıların haksız biçimde izlenmesi ve enterne edilmesi nedeniyle resmî özür dileyecekti.
10 Haziran 1940’ın Avrupa cephesindeki ağırlığı bununla da sınırlı değildi. Aynı gün kuzeyde Norveç’in Almanya’ya teslimi resmîleşti; Almanya Batı Avrupa’da Fransa’yı çöküşe sürüklerken, İtalya da savaşa girerek Akdeniz cephesini açtı. Bu nedenle 10 Haziran, II. Dünya Savaşı’nın coğrafi olarak da büyüdüğü günlerden biri oldu.
İtalya’nın savaşa girişi, sonraki yıllarda Mussolini rejimi için büyük bir felakete dönüştü. Akdeniz’de İngiliz donanmasıyla mücadele, Kuzey Afrika çöllerindeki yenilgiler, Yunanistan’a saldırının başarısızlığı ve Almanya’ya giderek daha fazla bağımlı hale gelmek, Faşist İtalya’nın savaş serüvenini çöküşe taşıdı. Mussolini’nin 10 Haziran’da zafer beklentisiyle attığı adım, ülkesini uzun ve yıkıcı bir savaşın içine sürükledi.
1942 – Naziler Lidice kasabasını yok etti; Heydrich suikastının intikamı sivillerden alındı
10 Haziran 1942’de Naziler, bugün Çekya sınırları içinde bulunan Lidice kasabasını yerle bir etti. Katliam, Nazi yönetiminin Prag’daki en güçlü isimlerinden Reinhard Heydrich’e düzenlenen suikastın ardından misilleme olarak yapıldı. Heydrich, 27 Mayıs 1942’de Çek direnişçileri Jozef Gabčík ve Jan Kubiš tarafından hedef alınmış, 4 Haziran’da yaraları nedeniyle ölmüştü. Birkaç gün sonra Nazi rejimi, bu suikastın intikamını Lidice halkından aldı.
Lidice katliamı için yaygın kabul gören ölüm sayısı 340’tır. Bu sayı içinde köyün erkekleri, daha sonra öldürülen kadınlar ve özellikle imha kamplarında gazla öldürülen çocuklar vardır.
Lidice’nin seçilmesi, kesin kanıtlara dayanan bir bağlantıdan çok Nazi rejiminin korku yaratma siyasetiyle ilgiliydi. Alman makamları, kasaba halkının Heydrich suikastçılarına yardım ettiğini ileri sürdü. Bu iddia üzerinden köy kuşatıldı. 9 Haziran’ı 10 Haziran’a bağlayan gece Alman polis ve SS birlikleri Lidice’ye girdi; köy dış dünyadan koparıldı. Sabah olduğunda erkekler ayrı, kadınlar ve çocuklar ayrı toplandı.
15 yaşın üzerindeki erkekler, Horák ailesine ait çiftliğin duvarı önünde gruplar halinde kurşuna dizildi. İlk etapta 173 erkek öldürüldü. O sırada köyde olmayan erkeklerden yakalananlar da daha sonra Prag’da infaz edildi. Katliam baştan sona planlanmış, kayıt altına alınmış ve örnek olsun diye dünyaya duyurulmuş bir terör eylemiydi.
Kadınlar Ravensbrück Toplama Kampı’na gönderildi. Çocuklar ise en acımasız seçime tabi tutuldu. Bazıları “Almanlaştırılmaya uygun” görülerek Alman ailelere verildi; büyük çoğunluğu ise daha sonra Chełmno imha kampında gaz kamyonlarında öldürüldü. Lidice anıt hafızasında özellikle 82 çocuğun öldürülmesi, katliamın en sarsıcı simgelerinden biri olarak yer aldı.
Naziler bununla da yetinmedi. Lidice’nin evleri yakıldı, kalıntılar dinamitlendi, mezarlıklar bile tahrip edildi. Amaç, kasabanın adını ve varlığını haritadan silmekti.
Fakat Lidice’nin adı silinmedi. Tam tersine, savaş sırasında ve sonrasında dünyanın birçok yerinde Lidice için anma kampanyaları düzenlendi; bazı mahallelere, parklara ve yerleşimlere Lidice adı verildi. Köy savaştan sonra eski yerinin yakınında yeniden kuruldu. Bugün Lidice, Nazi işgalinin sivillere yönelmiş intikam şiddetinin en bilinen sembollerinden biri olarak anılıyor.
1946 – İtalya’da krallık dönemi bitti; cumhuriyetin zaferi açıklandı
10 Haziran 1946’da İtalya’da monarşiden cumhuriyete geçişin en kritik adımlarından biri atıldı. II. Dünya Savaşı’nın yıkımından çıkan ülkede, halk 2 Haziran’da sandığa gitmiş ve “krallık mı, cumhuriyet mi?” sorusuna cevap vermişti. 10 Haziran’da Yüksek Temyiz Mahkemesi, referandumun geçici sonuçlarını Roma’daki Montecitorio Sarayı’nda açıkladı; sonuçlar cumhuriyetin kazandığını gösteriyordu.
Bu sonuç, 1861’de İtalya’nın birleşmesiyle kurulan İtalya Krallığı için sonun başlangıcıydı. Krallık, Savoy Hanedanı tarafından yönetilmiş; I. Dünya Savaşı, faşizmin yükselişi, Mussolini dönemi, II. Dünya Savaşı yenilgisi ve ülkenin işgali gibi büyük sarsıntılardan geçmişti. Özellikle Kral III. Vittorio Emanuele’nin Mussolini’yi iktidara taşıyan süreçteki rolü ve faşist rejimle uzun süre yan yana durması, savaş sonrasında monarşinin meşruiyetini ağır biçimde zedeledi.
Referandumdan kısa süre önce Kral III. Vittorio Emanuele, tahtı oğlu II. Umberto’ya bıraktı. Ama bu hamle monarşiyi kurtarmaya yetmedi. Umberto, tarihe “Mayıs Kralı” olarak geçecek kadar kısa süre tahtta kaldı. 2 Haziran referandumunda cumhuriyet yanlıları 12 milyondan fazla oy alırken, monarşi yanlıları 10 milyonun üzerinde oyda kaldı. Sonuç, kuzey ve güney arasında belirgin bir ayrım da gösterdi: sanayileşmiş kuzeyde cumhuriyet güçlüydü; güneyde ise monarşi desteği daha yüksekti.
10 Haziran’daki açıklama, ülkede büyük sevinç ve gerilim yarattı. Cumhuriyetçiler sokaklara çıkarken, monarşi yanlıları sonucu tartışmalı buldu. Bazı bölgelerde protestolar ve çatışmalar yaşandı. Napoli’de çıkan olaylar, geçiş sürecinin ne kadar sancılı olduğunu gösterdi. Yani İtalya Cumhuriyeti, sakin bir protokol töreniyle değil; savaşın, faşizmin ve iç bölünmelerin gölgesinde doğdu.
13 Haziran’da II. Umberto ülkeyi terk ederek Portekiz’e gitti. Başbakan Alcide De Gasperi, geçici devlet başkanı yetkilerini üstlendi. 18 Haziran’da yüksek mahkemenin kesin süreci tamamlamasıyla cumhuriyetin hukuki zemini daha da netleşti. İtalya Krallığı böylece tarih sahnesinden çekildi; ülke yeni anayasa hazırlığına ve demokratik cumhuriyet düzenine yöneldi.
İtalya, faşizmle hesaplaşmak, savaşın yıkımından çıkmak, yeni bir anayasa yapmak, siyasi partiler düzenini kurmak ve Batı Avrupa demokrasileri arasında yeniden yer almak zorundaydı. 1948’de yürürlüğe giren yeni anayasa, bu cumhuriyetçi yeniden kuruluşun temel metni oldu.
1946 – Irkçılığa meydan okuyan boks şampiyonu Jack Johnson öldü
10 Haziran 1946’da, Amerikan boks tarihinin en önemli isimlerinden Jack Johnson hayatını kaybetti. Johnson, dünya ağır sıklet boks şampiyonu olan ilk siyahi sporcuydu.
Johnson, ABD’de siyahilerin ağır ayrımcılığa uğradığı Jim Crow döneminde ringe çıktı. Siyah sporcuların beyazlarla eşit görülmediği, siyahi bir erkeğin başarı göstermesinin bile birçok beyaz Amerikalı için tehdit sayıldığı bir dönemde ağır sıkletin zirvesine ulaştı.
1908’de Tommy Burns’ü yenerek dünya ağır sıklet şampiyonu oldu. Bu zafer, Amerika’da büyük tepki yarattı. Birçok kişi Johnson’ı yenebilecek “beyaz umut” aramaya başladı. 1910’da eski şampiyon James J. Jeffries onun karşısına çıkarıldı. Johnson bu maçı da kazandı.
Johnson ring dışında da dönemin ırkçı kalıplarına uymayan bir hayat sürdü. Lüks arabalar kullandı, beyaz kadınlarla ilişki yaşadı, servetini ve özgüvenini saklamadı. Bu tavırları, onu daha da tartışmalı hale getirdi. 1913’te Mann Yasası kapsamında mahkûm edildi; bu davanın ırkçı saiklerle yürütüldüğü uzun yıllar boyunca savunuldu. Nitekim Johnson’a 2018’de ölümünden sonra başkanlık affı verildi.
Jack Johnson 1946’da geçirdiği trafik kazası sonucu öldü. Ama bıraktığı iz ringin çok ötesine geçti. O, ırkçı bir toplumda siyahi bir erkeğin gücünü, yeteneğini ve özgüvenini saklamayı reddeden bir figürdü.
Jack Johnson’ın ölümü, boksta dünya şampiyonluğuna ulaşan ilk siyahi ağır sıkletin; ırkçılığa, aşağılanmaya ve dönemin kalıplarına karşı ringde ve hayatta meydan okuyan bir sporcunun ardından kapanan hayatın tarihidir.
1946 – Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kuruldu
10 Haziran 1946’da, Türkiye basın tarihinin en önemli meslek örgütlerinden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin kurucuları Sedat Simavi, Sadun Galip Savcı, Cihat Baban, Hayri Alpar ve Sait Kesler idi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin kendi tarihçesinde de kuruluş günü 10 Haziran 1946 olarak verilir ve Sedat Simavi’nin ilk genel kurulda başkan seçildiği belirtilir.
Bu kuruluşu anlamak için dönemin Türkiye’sine bakmak gerekir. 1946, Türkiye’de çok partili siyasal hayata geçişin hızlandığı, Demokrat Parti’nin kurulduğu, seçimlerin yapıldığı ve basının da yeni bir döneme hazırlandığı yıldı. Tek parti döneminin sıkı denetiminden çıkan gazetecilik hem mesleki haklar hem de basın özgürlüğü açısından yeni bir örgütlenmeye ihtiyaç duyuyordu.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bu ihtiyacın sonucu olarak ortaya çıktı. Kurucuların içinde özellikle Sedat Simavi adı öne çıkar. Simavi, daha sonra Hürriyet gazetesini kuracak; gazetecilik, karikatür, yayıncılık ve dergicilik alanlarında Türk basınının en etkili isimlerinden biri olacaktı.
Cemiyetin kuruluş amacı, gazetecileri bir araya getirmek, meslek ilkelerini savunmak, basın özgürlüğünü korumak ve gazetecilerin sosyal hakları için mücadele etmekti. Bu bakımdan TGC, Türkiye’de gazeteciliğin meslek olarak kurumsallaşmasında önemli rol üstlenen yapılardan biri oldu.
Kuruluşun bir başka anlamı da Babıâli geleneğiyle ilgilidir. Gazeteler, matbaalar, yazarlar, muhabirler ve yayıncılar İstanbul’da aynı kültürel çevrenin parçasıydı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, bu dağınık meslek dünyasına ortak bir çatı sunmaya çalıştı. Gazetecinin hakları ve sorumlulukları olan bir meslek mensubu olduğu fikrini güçlendirdi.
Zaman içinde TGC, basın özgürlüğü açıklamaları, meslek ilkeleri, ödüller, eğitim çalışmaları ve dayanışma faaliyetleriyle Türkiye medya tarihinde önemli bir yer edindi. Sedat Simavi’nin ölümünden sonra onun adını yaşatan Sedat Simavi Ödülleri de cemiyetin en bilinen geleneklerinden biri haline geldi.
1949 – Devlet Tiyatro ve Operası kuruldu; ilk genel müdür Muhsin Ertuğrul oldu
10 Haziran 1949’da kabul edilen kuruluş yasasıyla Devlet Tiyatro ve Operası kuruldu. Kurum, Türkiye Cumhuriyeti Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak oluşturuldu ve başına Türk tiyatrosunun kurucu isimlerinden Muhsin Ertuğrul getirildi.
Bu karar, Cumhuriyet’in kültür politikası açısından çok önemliydi. Çünkü tiyatro ve opera, artık yalnız özel toplulukların, şehir tiyatrolarının ya da konservatuvar sahnelerinin çabasıyla değil, doğrudan devletin kurduğu ve desteklediği bir sanat kurumu eliyle yürütülecekti. Genç Cumhuriyet, sanatı eğitim, modernleşme, estetik zevk ve toplumla buluşma alanı olarak görüyordu.
Devlet Tiyatro ve Operası’nın kökleri, Ankara Devlet Konservatuvarı ve onun Tatbikat Sahnesi çalışmalarına dayanır. 1930’lardan itibaren Carl Ebert gibi yabancı uzmanların katkısıyla tiyatro ve opera eğitimi kurumsallaştırılmaya çalışılmıştı. 1947’de Carl Ebert’in Türkiye’den ayrılmasının ardından Tatbikat Sahnesi’nin başına Muhsin Ertuğrul getirildi. Bu geçiş, birkaç yıl sonra kurulacak Devlet Tiyatrosu’nun hazırlık dönemi oldu. Devlet Tiyatroları tarihçesi de 1947’de Muhsin Ertuğrul’un göreve gelişini, ardından Küçük Tiyatro ve Büyük Tiyatro’nun açılışını kuruluş sürecinin aşamaları arasında gösterir.
Muhsin Ertuğrul’un seçilmesi tesadüf değildi. O, Darülbedayi’den başlayarak Türk tiyatrosunun sahne düzeni, oyunculuk disiplini, repertuvar anlayışı ve kurumsal yapısı için yıllarca mücadele etmişti. Sinemada da öncü işler yapmış, tiyatroda Batılı anlamda sahneleme anlayışının yerleşmesinde belirleyici rol oynamıştı. Bu yüzden Devlet Tiyatro ve Operası’nın başına geçmesi, Cumhuriyet tiyatrosunun birikiminin devlet kurumuna taşınması anlamına geliyordu.
Kuruluş yasası 10 Haziran’da kabul edildi; yürürlüğe giriş ve fiilî yapılanma birkaç gün içinde tamamlandı. Devlet Tiyatroları’nın kendi kronolojisinde “Devlet Tiyatro ve Opera’sının Kuruluş Yasası”nın 5441 sayılı yasa gereğince 16 Haziran 1949’da yürürlüğe girdiği, kurumun Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak kurulduğu aktarılır.
Kurum, kısa süre sonra sahnelerini açtı. 1 Ekim 1949’da Küçük Tiyatro’da Cevat Fehmi Başkut’un “Küçük Şehir” adlı oyunu, Büyük Tiyatro’da ise Goethe’nin “Faust” adlı eseriyle temsiller başladı. Bu tercih de anlamlıydı: Bir yanda yerli bir yazarın oyunu, diğer yanda dünya edebiyatının büyük klasiklerinden biri sahneleniyordu. Böylece Devlet Tiyatrosu, daha başlangıçta hem yerli repertuvarı hem de evrensel klasikleri sahneleme iddiasını ortaya koydu.
Devlet Tiyatro ve Operası’nın kuruluşu, Ankara’yı da kültür başkenti olarak güçlendirdi. Cumhuriyet’in başkenti tiyatro, opera, konser ve sanat kurumlarıyla da yeni bir merkez haline getiriliyordu. Büyük Tiyatro ve Küçük Tiyatro, bu yeni başkent kültürünün önemli mekânları oldu.
Daha sonraki yıllarda tiyatro, opera ve bale kurumsal olarak ayrıştı. Opera ve bale ayrı genel müdürlük yapısına kavuşurken, Devlet Tiyatroları Türkiye’nin birçok iline yayılan büyük bir kamu tiyatrosu ağına dönüştü. Ancak bu genişlemenin başlangıç noktası, 1949’daki kuruluş yasası ve Muhsin Ertuğrul’un öncülüğünde atılan ilk adımlardı.
1955 – İstanbul Hilton Oteli açıldı; Türkiye’nin ilk beş yıldızlı oteli hizmete girdi
10 Haziran 1955’te, yapımı yaklaşık 2,5 yılda tamamlanan İstanbul Hilton Oteli açıldı. Harbiye’de, bugünkü adıyla Hilton Istanbul Bosphorus olarak hizmet veren otel, açıldığı dönemde 300 odalı ve 500 yataklı büyük bir modern konaklama merkeziydi. Türkiye’de beş yıldızlı otelciliğin başlangıç noktalarından biri kabul edilen yapı, yalnız turizm açısından değil, mimarlık ve Cumhuriyet dönemi şehir kültürü açısından da önemli bir dönüm noktası oldu.
Hilton’un İstanbul’da açılması, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrası Batı dünyasıyla kurduğu yeni ilişkilerin de sembollerinden biriydi. 1950’ler Türkiye’si, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte Amerikan yardımları, NATO üyeliği, karayolu yatırımları, yabancı sermaye ve turizm beklentileriyle yeni bir döneme girmişti. İstanbul Hilton, bu atmosfer içinde “modern Türkiye”nin dünyaya dönük vitrini olarak tasarlandı.
Otelin mimari tasarımı da dönemi için çok dikkat çekiciydi. Proje, Amerikan mimarlık firması Skidmore, Owings & Merrill / SOM tarafından hazırlandı; Türkiye’nin önemli mimarlarından Sedad Hakkı Eldem de yerel danışman olarak projede yer aldı. Bu iş birliği, İstanbul’un geleneksel kent dokusunun içine savaş sonrası Amerikan modernizmini taşıyan simgesel bir yapı ortaya çıkardı.
Açılış da dönemin ruhuna uygun biçimde gösterişliydi. Hilton’un kendi tarihçesine göre otel, 10 Haziran 1955’te kapılarını açtı; Conrad Hilton, aralarında Hollywood yıldızları Olivia de Havilland ve Terry Moore’un da bulunduğu uluslararası davetlileri ağırladı. “Flying Carpet / Uçan Halı” ve “Magic Carpet / Sihirli Halı” adlı özel uçaklarla gelen gazeteciler, iş insanları ve davetliler, İstanbul Hilton’un açılışını uluslararası bir olay haline getirdi.
İstanbul Hilton’un getirdiği yenilikler, bugünden bakınca sıradan görünebilir ama 1950’ler İstanbul’u için çok çarpıcıydı. Odalarda özel banyo, modern servis anlayışı, uluslararası mutfak, büyük balo salonları, toplantı düzeni, havuz, klima ve Batı tarzı otel hizmetleri, Türkiye’de lüks konaklama anlayışının ölçüsünü değiştirdi. Financial Times’ın 2026 tarihli değerlendirmesi de otelin, odalarda klima, banyolar ve hatta buzlu içme suyu gibi ayrıntılarla dönemin Amerikan yaşam tarzını İstanbul’a taşıyan bir modernist yapı olduğunu vurgular.
Otel kısa sürede İstanbul’un sosyal hayatında da özel bir yere yerleşti. Yabancı devlet adamları, sanatçılar, iş insanları, gazeteciler, film yıldızları ve Türkiye’nin seçkin davetlileri burada ağırlandı. Hilton’un baloları, toplantıları, resepsiyonları ve teras manzarası, İstanbul’un 1950’lerden itibaren uluslararası bir buluşma şehri olarak yeniden konumlanmasında etkili oldu.
İstanbul Hilton, aynı zamanda “Amerikan yumuşak gücü”nün erken örneklerinden biri olarak da okunabilir. Soğuk Savaş yıllarında oteller, Batılı yaşam tarzının, kapitalist refah fikrinin ve uluslararası iş dünyasının sahneleriydi. İstanbul gibi tarihî ve stratejik bir şehirde açılan Hilton, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki yerini mimari ve gündelik hayat üzerinden de görünür kıldı.
1960 – Celâl Bayar ve Adnan Menderes yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldü
10 Haziran 1960’ta, 27 Mayıs Darbesi’nin ardından görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Celâl Bayar ve Başbakan Adnan Menderes, yargılanmak üzere Yassıada’ya götürüldü. Böylece Türkiye siyasi tarihinin en tartışmalı yargılama süreçlerinden biri fiilen başlamış oldu. Yassıada, kısa süre içinde 27 Mayıs sonrasındaki hesaplaşmanın ve ağır siyasal kırılmanın simgesi haline geldi.
27 Mayıs 1960 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grup subay yönetime el koymuş, Demokrat Parti iktidarı devrilmişti. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, Başbakan Adnan Menderes, bakanlar, milletvekilleri ve Demokrat Parti’nin önde gelen isimleri tutuklandı. Başlangıçta farklı yerlerde tutulan DP’liler, daha sonra Marmara Denizi’ndeki Yassıada’da toplandı. Ada, mahkeme salonları, koğuşlar ve güvenlik düzeniyle özel bir yargılama merkezine dönüştürüldü.
Yassıada yargılamaları, Yüksek Adalet Divanı adı verilen özel mahkeme tarafından yürütüldü. Demokrat Parti yöneticileri çok sayıda davada yargılandı. Anayasa’yı ihlal, devlet yönetimini kötüye kullanma, muhalefete baskı, basın ve üniversite üzerindeki uygulamalar, 6-7 Eylül olayları, Vatan Cephesi, örtülü ödenek ve başka birçok başlık mahkeme dosyalarına girdi. Ancak bu mahkemelerin bağımsızlığı ve adil yargılama niteliği, o günden bugüne Türkiye’de en çok tartışılan konulardan biri oldu.
Celâl Bayar, Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanıydı. Kurtuluş Savaşı yıllarından itibaren siyasetin içinde yer almış, Cumhuriyet’in kuruluş kadrolarında bulunmuş, 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra cumhurbaşkanlığına seçilmişti. Adnan Menderes ise 1950-1960 arasında Türkiye’nin başbakanı olarak görev yaptı; çok partili hayatın ilk büyük iktidar değişiminin en önemli siyasi figürüydü.
Yassıada’ya götürülmeleri, 1950’de sandıkla iktidara gelen Demokrat Parti döneminin askerî müdahaleyle sona erdiğini ve yeni dönemin hesaplaşmasının mahkeme eliyle yürütüleceğini gösteriyordu. Türkiye’de demokrasi, seçimle gelen iktidar, askerî müdahale, hukuk ve siyasal intikam tartışmaları bu süreçle derinleşti.
Yargılamalar 14 Ekim 1960’ta başladı ve 15 Eylül 1961’de kararlar açıklandı. Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idama mahkûm edildi ve cezaları infaz edildi. Celâl Bayar da idama mahkûm edildi; ancak yaşı nedeniyle cezası müebbet hapse çevrildi. Bu infazlar, Türkiye siyasetinde kapanmayan büyük bir yara olarak kaldı.
Yıllar sonra Yassıada’nın adı Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak değiştirildi. Bu isim değişikliği bile, adanın Türkiye hafızasındaki yerinin ne kadar ağır olduğunu gösterir. Yassıada, bir kesim için Demokrat Parti döneminin hatalarının yargılandığı yer; çok daha geniş bir hafıza için ise darbe hukukunun, aşağılayıcı muamelenin ve siyasal hesaplaşmanın sembolü olarak anılmaktadır.
1963 – ABD’de kadınlara aynı işe aynı ücret hakkı için tarihi yasa imzalandı
10 Haziran 1963’te ABD Başkanı John F. Kennedy, Eşit Ücret Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, aynı işte çalışan kadın ve erkekler arasında cinsiyet nedeniyle ücret farkı yapılmasını yasaklamayı amaçlıyordu. Kennedy, imza konuşmasında yasanın kadınlara aynı iş için daha düşük ücret ödenmesi gibi “vicdansız” bir uygulamaya karşı hazırlandığını söyledi.
Bu yasa çıkmadan önce ABD’de birçok kadın, erkeklerle aynı işi yaptığı halde daha düşük ücret alıyordu. Üstelik bu durum çoğu zaman normal kabul ediliyordu. Kadınların çalışma hayatında aile bütçesine yardımcı kişiler olduğu düşünülüyor; bu anlayış da düşük ücretleri meşrulaştırmak için kullanılıyordu.
Eşit Ücret Yasası bu bakışa açık bir itirazdı. Yasanın özü şuydu: Aynı işyerinde, aynı beceri, çaba ve sorumluluk gerektiren işi yapan kişiler arasında cinsiyete dayalı ücret farkı olamaz. ABD Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu’nun yayımladığı yasa metninde de amaç, ticaretle bağlantılı işlerde cinsiyet nedeniyle ücret ayrımcılığını yasaklamak olarak belirtilir.
Elbette yasa imzalanınca ücret eşitsizliği bir anda bitmedi. Kadınların iş hayatındaki konumu, terfi olanakları, bakım yükü, meslek seçimleri ve ayrımcılık gibi sorunlar devam etti. Ama 1963 yasası, “eşit işe eşit ücret” ilkesini açık biçimde hukuki zemine taşıdığı için çok önemliydi.
Bu yasa, daha sonra kadın hakları ve çalışma hayatı alanındaki birçok mücadelenin de dayanaklarından biri oldu. İşverenler artık kadınlara düşük ücret vermeyi “alışkanlık” ya da “piyasa gerçeği” diye savunamaz hale geldi; en azından bu konuda çalışanların başvurabileceği bir yasal hak doğdu.
1965 – Avrupa’ya transfer olan ilk Türk futbolcularından Vahap Özaltay öldü
10 Haziran 1965’te, Türk futbolunun öncü isimlerinden Vahap Özaltay İzmir’de hayatını kaybetti. Altay Spor Kulübü’nün sembol futbolcularından biri olan Özaltay, yalnız sahadaki başarısıyla değil, Avrupa’ya profesyonel sözleşmeyle transfer olan ilk Türk futbolculardan biri olmasıyla da Türk spor tarihinde özel bir yere sahiptir.
Vahap Özaltay 1907’de Beyrut’ta doğdu. Futbola genç yaşta başladı ve kısa sürede Altay formasıyla İzmir futbolunun en dikkat çeken isimlerinden biri haline geldi. Hızlı, güçlü ve mücadeleci bir oyuncuydu. Atletizmle de ilgilendiği için sahada çabukluğu ve fizik gücüyle öne çıkıyordu.
Onu unutulmaz yapan ayrıntılardan biri de soyadıdır. 1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, çok sevdiği kulübü Altay’ın adını soyadı olarak almak istedi. Ancak “Altay” soyadı, İzmir’e ilk giren süvari birliğinin komutanı Fahrettin Paşa’ya verilmişti. Bunun üzerine Vahap, kulübüne bağlılığını göstermek için Özaltay soyadını aldı. Bu hikâye, bir futbolcunun kulübüyle kurduğu bağın ne kadar güçlü olabileceğini gösteren güzel örneklerden biridir.
Vahap Özaltay’ın kariyerindeki en dikkat çekici adım, Fransa’ya gitmesi oldu. 1930’larda Racing Club de France forması giydi. Bu, o dönem için çok büyük bir olaydı. Çünkü Türkiye’de futbol henüz bugünkü gibi profesyonel bir sektör değildi; bir Türk futbolcunun Avrupa’da profesyonel sözleşme imzalaması, Türk futbolu açısından öncü bir adımdı.
Altay formasıyla da önemli başarılar yaşadı. 1922-1931 yılları arasında siyah-beyazlı formayı giydi; İzmir Ligi’nde birçok kez şampiyonluk sevinci yaşadı. Daha sonra yine Altay’a döndü ve kulübün efsane isimlerinden biri olarak anılmaya devam etti.
Özaltay, Türkiye Millî Takımı formasını da giydi. Futbolculuğunun ardından teknik direktörlük yaptı; 1954’te Türk Ordu Millî Takımı’nın başında dünya şampiyonluğu sevinci yaşadı. Bu yönüyle teknik adam olarak da Türk sporuna katkı verdi.
Bugün İzmir’de adı hâlâ yaşamaktadır. Alsancak’ta adına bir meydan ve heykel bulunması, onun yalnız Altay taraftarının değil, İzmir spor hafızasının da önemli isimlerinden biri olduğunu gösterir.
1966 – İstiklal Marşı’nı Meclis’te ilk okuyan kişi olan Hamdullah Suphi Tanrıöver öldü
10 Haziran 1966’da, Türk edebiyatçı, öğretmen, siyasetçi ve hatip Hamdullah Suphi Tanrıöver hayatını kaybetti. Onu sıradan bir milletvekili ya da yazar olmaktan çıkaran önemli olaylardan biri, İstiklal Marşı’nı Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden ilk kez okuyan kişi olmasıdır.
Hamdullah Suphi 1885’te İstanbul’da doğdu. Köklü bir aileden geliyordu; babası Abdüllatif Suphi Paşa, Osmanlı döneminin önemli devlet ve eğitim adamlarındandı. Galatasaray Lisesi’nde okudu, genç yaşta edebiyat ve öğretmenlikle ilgilendi. Daha sonra hem yazılarıyla hem de etkili konuşmalarıyla tanındı.
Hamdullah Suphi’nin adı en çok İstiklal Marşı’nın kabul süreciyle birlikte anılır. O dönemde millî marş için yarışma açılmıştı; ancak Mehmet Âkif Ersoy, para ödülü olduğu için yarışmaya katılmak istemiyordu. Hamdullah Suphi, Âkif’i ikna eden isimlerden biri oldu. Ardından Mehmet Âkif’in yazdığı şiiri Meclis kürsüsünden büyük bir heyecanla, üst üste dört defa okudu.
Bu sahne, Millî Mücadele’nin en güçlü anlarından biri olarak hafızaya geçti. Çünkü Meclis’te okunan metin yalnız bir şiir değildi; cephede savaşan askerlerin, işgal altındaki şehirlerin ve yeni bir ülke kurmaya çalışan milletin ortak duygusunu anlatıyordu. Hamdullah Suphi’nin güçlü sesi ve hitabeti, İstiklal Marşı’nın Meclis’te yarattığı etkiyi daha da büyüttü.
Hamdullah Suphi, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da siyaset ve eğitim hayatının içinde kaldı. Millî Eğitim Bakanlığı yaptı, milletvekili olarak görev aldı, Türk Ocakları’nın önemli isimlerinden biri oldu. “Millî hatip” diye anılması da boşuna değildi; döneminin en etkili konuşmacılarından biriydi.
Yazı hayatında da iz bıraktı. Dağ Yolu ve Günebakan gibi eserlerinde konuşmalarını, yazılarını ve düşüncelerini topladı. Onun dili bugünün okuruna yer yer ağır gelebilir; ama yaşadığı dönemde kalabalıkları etkileyen, millî duyguyu diri tutan güçlü bir hitabet dili vardı.
Hamdullah Suphi Tanrıöver, 10 Haziran 1966’da kalp krizi sonucu vefat etti ve İstanbul’da Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.
1967 – Altı Gün Savaşı sona erdi; Ortadoğu’nun haritası değişti
10 Haziran 1967’de, İsrail ile Suriye arasında ateşkesin kabul edilmesiyle Altı Gün Savaşı sona erdi. 5 Haziran’da başlayan savaş, sadece altı gün sürdü ama Ortadoğu’nun siyasi haritasını ve sonraki on yılların çatışma düzenini kökten değiştirdi. İsrail savaş sonunda Gazze Şeridi, Sina Yarımadası, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri’ni ele geçirdi.
Savaşın arka planında Arap-İsrail gerilimi, sınır çatışmaları, Filistinli silahlı grupların eylemleri, Suriye-İsrail hattındaki gerginlik, Mısır lideri Cemal Abdülnasır’ın Sina’ya asker yığması ve Tiran Boğazı’nı İsrail gemilerine kapatması vardı. Mısır ayrıca Birleşmiş Milletler Acil Durum Gücü’nün Sina’dan çekilmesini istedi. İsrail bu gelişmeleri varoluşsal tehdit olarak gördü.
5 Haziran sabahı İsrail, Mısır hava üslerine büyük bir önleyici saldırı düzenledi. Mısır Hava Kuvvetleri’nin büyük bölümü daha yerdeyken etkisiz hale getirildi. Bu hamle savaşın sonucunu büyük ölçüde belirledi; hava üstünlüğünü ele geçiren İsrail ordusu, kara cephelerinde çok hızlı ilerledi.
İlk büyük çöküş Mısır cephesinde yaşandı. İsrail birlikleri Sina Yarımadası’na girdi ve birkaç gün içinde Mısır ordusunu geri çekilmeye zorladı. Gazze Şeridi de İsrail’in kontrolüne geçti. Bu gelişme, hem Mısır için ağır bir askeri yenilgi hem de Filistin meselesi açısından yeni bir dönemin başlangıcıydı.
Ürdün cephesinde savaşın en kritik sonucu Doğu Kudüs ve Batı Şeria’nın İsrail tarafından ele geçirilmesi oldu. 1948’den beri Ürdün kontrolünde bulunan Doğu Kudüs’teki Eski Şehir, Ağlama Duvarı, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra gibi kutsal mekânlar savaşın ardından İsrail’in denetimine geçti. Bu, savaşın askeri sonucunu aşan, dinî ve sembolik etkisi çok büyük bir kırılmaydı.
Suriye cephesinde ise son aşama Golan Tepeleri oldu. İsrail, savaşın son günlerinde stratejik önemi çok yüksek olan Golan’a saldırdı. Golan Tepeleri, İsrail’in kuzeyine hâkim yüksek bir bölge olduğu için uzun süredir askeri gerilim alanıydı. 10 Haziran’da ateşkesin kabul edilmesiyle savaş sona erdi; İsrail Golan Tepeleri’nin büyük bölümünü kontrolüne almıştı.
Altı Gün Savaşı’nın en kalıcı sonucu, işgal edilen topraklar meselesi oldu. İsrail’in savaşta ele geçirdiği bölgeler, sonraki bütün barış görüşmelerinin, Filistin sorununda iki devletli çözüm tartışmalarının, yerleşim politikalarının ve Arap-İsrail savaşlarının merkezine yerleşti. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kasım 1967’de kabul ettiği 242 sayılı kararla savaşta işgal edilen topraklardan çekilme ve bölgedeki tüm devletlerin güvenli sınırlar içinde yaşama hakkı ilkelerini gündeme getirdi.
Savaş, Arap dünyasında büyük bir travma yarattı. Mısır, Suriye ve Ürdün kısa sürede ağır yenilgiye uğramış; Nasır’ın Arap milliyetçiliği etrafında kurduğu prestij sarsılmıştı. İsrail açısından ise savaş, askeri üstünlük ve güvenlik derinliği sağladı; ancak aynı zamanda milyonlarca Filistinlinin yaşadığı toprakların askeri kontrolü gibi çözülemeyen büyük bir siyasi sorunu da beraberinde getirdi.
1987 – Eskişehir F-16 uçak motor fabrikası açıldı; Türkiye jet motoru üretiminde yeni bir eşiğe geçti
10 Haziran 1987’de, Eskişehir’de kurulan F-16 uçak motor fabrikası, dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından açıldı. Bugünkü TEI – TUSAŞ Motor Sanayii A.Ş.’nin temelini oluşturan bu tesis, Türkiye’nin F-16 savaş uçakları programı kapsamında jet motoru montajı, motor parçası üretimi ve havacılık sanayisinde teknoloji transferi açısından önemli bir adım oldu.
TEI, 1985’te Türk Hava Kuvvetleri envanterine girecek F-16 uçaklarına güç veren General Electric F110 motorlarının üretim ve montaj süreci için kuruldu. Eskişehir’deki tesis, Türkiye’nin havacılık motorları alanında sanayi kabiliyeti kazanması için tasarlanmış stratejik bir merkezdi.
Bu açılışın arkasında, 1980’lerde başlatılan F-16 ortak üretim programı vardı. Türkiye, yalnız uçak satın alan bir ülke olmak yerine, savaş uçağının gövde montajı, bazı sistemleri ve motor üretim süreçlerinde pay sahibi olmayı hedefliyordu. Ankara/Mürted’de uçak gövdesi ve montaj ayağı gelişirken, Eskişehir’de de motor ayağı kuruldu. Böylece savunma sanayisinde hazır alımdan üretime katılıma doğru önemli bir geçiş yapıldı.
F-16 motor fabrikasının önemi, motor teknolojisinin havacılığın en zor alanlarından biri olmasından gelir. Bir savaş uçağının motoru; çok yüksek sıcaklıklara, basınca, titreşime, ani hız değişimlerine ve ağır uçuş koşullarına dayanmalıdır. Bu nedenle jet motoru parçası üretmek, metalurji, hassas işleme, kalite kontrol, test teknolojisi ve mühendislik disiplini gerektirir.
Eskişehir’deki tesisin açılmasıyla Türkiye, bu alanda doğrudan deneyim kazanmaya başladı. İlk yıllarda ana hedef F-16 motorlarının montajı ve belirli parçaların üretimiydi; ancak zamanla TEI, yalnızca F-16 programına hizmet veren bir yapı olmaktan çıktı. Uçak motoru parça ve modül üretimi, bakım, onarım, test ve yerli motor geliştirme çalışmalarıyla Türkiye savunma ve havacılık sanayisinin ana kurumlarından birine dönüştü.
Bu tesis, Eskişehir’in havacılık kimliğini de güçlendirdi. Eskişehir zaten Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren hava ikmal, bakım ve askeri havacılık açısından önemli bir merkezdi. F-16 motor fabrikasıyla birlikte kent, yüksek teknoloji üretimi ve motor mühendisliği alanında da öne çıktı.
1990 – PKK Çevrimli köyüne saldırdı; 27 sivil hayatını kaybetti
10 Haziran 1990’da Şırnak’ın Güçlükonak ilçesine bağlı Çevrimli köyü, PKK’lı teröristlerin saldırısına uğradı. Saldırıda köy halkından 12’si çocuk, 7’si kadın olmak üzere 27 kişi hayatını kaybetti; çok sayıda kişi de yaralandı. Şırnak Valiliği, saldırıda 12 çocuk, 7 kadın, 4 yetişkin erkek ve 4 geçici köy korucusu olmak üzere toplam 27 vatandaşın şehit edildiğini belirtir.
Çevrimli katliamı, Türkiye’nin 1990’lı yıllarda yaşadığı terör şiddetinin en acı olaylarından biridir. Saldırı yalnız güvenlik güçlerini ya da bir karakolu değil, doğrudan köy halkını hedef aldı. Çocukların, kadınların ve sivillerin öldürülmesi, olayın hafızalarda katliam olarak yer etmesine yol açtı.
Saldırının yaşandığı dönem, Güneydoğu Anadolu’da PKK’nın köylere, koruculara, güvenlik güçlerine ve sivillere yönelik eylemlerinin yoğunlaştığı yıllardı. Çevrimli köyü de bu şiddet dalgasının hedeflerinden biri oldu. Terör örgütü, bölgede devletle iş birliği yaptığını düşündüğü köyleri baskı altına almak, korku yaratmak ve halkı sindirmek için sivilleri hedef alan saldırılar düzenliyordu.
Çevrimli’de öldürülenler için daha sonra şehitlik ve anıt düzenlemeleri yapıldı. Şırnak Valiliği’nin 2018 tarihli duyurusuna göre, saldırıda hayatını kaybedenlerin hatırasını yaşatmak amacıyla Çevrimli Şehitler Anıtı açıldı. Bu anıt, yalnız bir köyde yaşanan acıyı değil, 1990’lı yıllarda sivillerin terör karşısında ödediği ağır bedeli de hatırlatıyor.
2000 – Hafız Esad öldü; Suriye’de iktidar babadan oğula geçti
10 Haziran 2000’de Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad, Şam’da hayatını kaybetti. 1930’da Lazkiye yakınlarındaki Kardaha’da doğan Esad, 1970’te Baas Partisi içindeki iktidar mücadelesini kazanmış, 1971’de Suriye devlet başkanı olmuş ve ülkeyi yaklaşık 30 yıl boyunca sert, merkeziyetçi ve güvenlik aygıtına dayalı bir yönetimle idare etmişti.
Hafız Esad, Suriye siyasetinde bütün rejimin kurucu figürüydü. Hava kuvvetlerinden gelen bir subay olarak Baas Partisi içinde yükseldi; 1970’teki Düzeltme Hareketi’yle iktidarı ele geçirdi. Ardından ordu, istihbarat, parti, bürokrasi ve mezhepsel-siyasi denge ağlarını kendi çevresinde örgütledi. Bu yapı, Suriye’de devlet ile rejimin neredeyse iç içe geçtiği uzun bir dönemi başlattı.
Esad yönetimi, Arap-İsrail çatışmasında sert çizgisi, Lübnan üzerindeki etkisi, Sovyetler Birliği’yle kurduğu yakın ilişki ve içeride muhalefete karşı acımasız güvenlik politikalarıyla anıldı. 1982’de Hama’da Müslüman Kardeşler’e karşı yürütülen operasyon, rejimin en kanlı ve en tartışmalı sayfalarından biri oldu. Suriye, Hafız Esad döneminde istikrarlı görünen ama korku, istihbarat denetimi ve siyasal kapalılık üzerine kurulu bir ülkeye dönüştü.
10 Haziran 2000’de Esad’ın ölümü üzerine Suriye’de iktidarın nasıl devredileceği sorusu hızla çözüldü. Normal şartlarda devlet başkanı olabilmek için gerekli yaş sınırı Beşar Esad’ın yaşından yüksekti. Ancak Hafız Esad’ın ölümünden saatler sonra parlamento anayasa değişikliği yaparak cumhurbaşkanı adaylığı için gereken asgari yaşı 40’tan 34’e indirdi. Bu değişiklik doğrudan Hafız Esad’ın oğlu Beşar Esad’ın önünü açtı.
Beşar Esad aslında ilk varis değildi. Hafız Esad’ın büyük oğlu Basil Esad, rejimin gelecekteki lideri olarak hazırlanıyordu; ancak Basil 1994’te trafik kazasında ölünce gözler Londra’da göz hekimliği eğitimi alan Beşar’a çevrildi. Beşar Esad Suriye’ye döndü, hızla ordu ve parti içinde yükseltildi ve babasının ölümünden sonra yönetimi devralacak isim haline getirildi.
17 Temmuz 2000’de Beşar Esad resmen Suriye Devlet Başkanı oldu. Başlangıçta genç, Batı’da eğitim görmüş ve reform yapabilecek bir lider beklentisi yarattı. “Şam Baharı” diye anılan kısa dönemde bazı entelektüel tartışmalar, forumlar ve reform umutları doğdu. Ancak bu süreç kısa sürede bastırıldı; Beşar Esad yönetimi de babasının güvenlik devletini büyük ölçüde sürdürdü.
Bu iktidar devri, cumhuriyet adı taşıyan bir devlette hanedanlaşmanın çarpıcı örneklerinden biridir. Suriye’de seçim, parti ve parlamento kurumları vardı; fakat gerçek iktidar, Esad ailesi etrafında kurulan askerî-istihbarî yapıdaydı. 2000’de yaşanan geçiş, bu yapının kişilere değil, aile ve rejim sürekliliğine göre tasarlandığını gösterdi.
Beşar Esad’ın iktidarı, 2011’de başlayan Suriye iç savaşıyla ülkeyi büyük bir yıkıma sürükledi. Milyonlarca insan yerinden edildi, yüz binlerce kişi öldü, şehirler harabeye döndü. Daha da önemlisi, Hafız Esad’ın 1970’te kurduğu ve 2000’de oğluna devredilen rejim, 8 Aralık 2024’te muhalif güçlerin Şam’a girmesiyle çöktü.
2001 – Ramazan Paliani dünya şampiyonu oldu; Türk boksu Belfast’ta altın madalya kazandı
10 Haziran 2001’de Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ta düzenlenen 11. Dünya Büyükler Boks Şampiyonası’nda, Türkiye adına ringe çıkan Ramazan Paliani, 57 kiloda dünya şampiyonu oldu. Finalde Kazak boksör Galib Jafarov’u yenerek altın madalyaya uzanan Paliani, Türk boks tarihinin en önemli başarılarından birine imza attı.
Paliani’nin hikâyesi yalnız bir madalya hikâyesi değildir. Gürcistan doğumlu olan sporcu, kariyerinin farklı dönemlerinde farklı ülkeler adına ringe çıktı. 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda Birleşik Takım adına bronz madalya kazandı; daha sonra Türkiye’ye geldi, Türk vatandaşlığına geçti ve Türkiye adına Avrupa ve dünya şampiyonalarında mücadele etti. Olympedia biyografisi, Paliani’nin 1996 Olimpiyatları’ndan sonra Türkiye’ye geçtiğini, 1999 ve 2001 Dünya Şampiyonaları ile Avrupa şampiyonalarında Türkiye’yi temsil ettiğini aktarır.
2001 Belfast Şampiyonası, Paliani için kariyerinin zirve anlarından biriydi. 57 kilo, yani tüy sıklet kategorisi, hızın, refleksin ve ring zekâsının çok belirleyici olduğu zorlu bir sıklettir. Paliani bu kategoride tecrübeli ve teknik bir boksör olarak öne çıktı. Finalde Galib Jafarov karşısında aldığı galibiyet, Türkiye’ye büyükler düzeyinde dünya şampiyonluğu getirdi.
Bu başarı, Türk boksu açısından özel bir anlam taşıyordu. Türkiye’de boks, zaman zaman olimpiyat ve Avrupa şampiyonası başarılarıyla gündeme gelse de dünya şampiyonluğu her zaman çok daha sınırlı sayıda sporcunun ulaşabildiği bir seviyeydi. Paliani’nin altın madalyası, Türk boksunun uluslararası alanda zirveye çıkan bir ülke olduğunu gösterdi.
Paliani aynı yıl Akdeniz Oyunları’nda da başarı kazandı. Olympedia, 2001’in Paliani’nin en başarılı sezonlarından biri olduğunu; Belfast’taki Dünya Şampiyonası’nın yanı sıra Tunus’taki Akdeniz Oyunları’nda da altın madalya aldığını belirtir. Bu da 2001’i onun kariyerinde özel bir yıl haline getirdi.
Ramazan Paliani daha sonra profesyonel boksa geçti ve kariyerine Amerika Birleşik Devletleri’nde devam etti. Ancak Türkiye spor hafızasındaki en güçlü yeri, Belfast’ta aldığı bu altın madalya oldu. Çünkü o madalya, Türk boksunun dünya ringlerinde ulaştığı en parlak anlardan biriydi.
2004 – “Soul müziğin dahisi” Ray Charles öldü
10 Haziran 2004’te, Amerikan müziğinin efsane isimlerinden Ray Charles, Beverly Hills’te hayatını kaybetti. Gerçek adı Ray Charles Robinson olan sanatçı, gospel, blues, caz ve rhythm and blues’u bir araya getirerek soul müziğin en büyük kurucularından biri haline geldi.
Ray Charles küçük yaşta görme yetisini kaybetti. Ama bu engel, onun müziğini durdurmadı. Piyano çalmayı, şarkı söylemeyi ve farklı müzik türlerini kendi içinde birleştirmeyi öğrendi. Onun sesi hem kilise müziğinin coşkusunu hem blues’un acısını hem de cazın özgürlüğünü taşıyordu.
What’d I Say, Georgia on My Mind, Hit the Road Jack ve I Can’t Stop Loving You gibi şarkılar, Ray Charles’ı yalnız Amerika’da değil, bütün dünyada tanınan bir isim yaptı.
Ray Charles, siyah müziğin ana damarlarını ana akım popüler kültürle buluşturdu. Country müzik söylediğinde de caz yaptığında da blues söylediğinde de kendi sesini korudu. Böylece müziğin tür sınırlarını zorlayan sanatçılardan biri oldu.
Hayatı boyunca birçok Grammy kazandı, Rock and Roll Hall of Fame’e girdi ve “The Genius” lakabıyla anıldı. Country Music Hall of Fame de onu “Genius of Soul” olarak anar ve country müzik tarihinde de güçlü bir yeri olduğunu belirtir.
2006 – Hatay’da yabancılara gayrimenkul satışı durduruldu
10 Haziran 2006’da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Hatay’da yabancılara gayrimenkul satışını ikinci bir emre kadar durdurdu. Gerekçe, o dönemde yürürlükte olan düzenlemeye göre bir ilde yabancıların edinebileceği taşınmaz miktarının, ilin yüzölçümünün binde 5’ini aşamamasıydı. Hatay’da bu sınırın aşıldığı tespit edilince yeni satış işlemleri askıya alındı.
Bu madde ilk bakışta “Hatay’da çok büyük miktarda yeni arazi yabancılara satıldı” gibi anlaşılabilir; ama konu biraz daha karmaşıktır. Hatay’ın özel tarihî durumu burada belirleyicidir. Hatay, 1939’da Türkiye’ye katıldığında bölgede Suriye uyruklu ya da Türkiye dışında kalan kişiler adına kayıtlı taşınmazlar bulunuyordu. Yıllar sonra “yabancı mülkiyeti” hesabı yapılırken bu eski kayıtlar da toplam içinde değerlendirildiği için, Hatay kısa sürede sınırı aşmış görüldü.
2000’li yılların ortasında yabancılara taşınmaz satışı Türkiye’de çok tartışılan bir başlıktı. Özellikle kıyı illeri, turizm bölgeleri ve stratejik öneme sahip yerlerde yabancıların mülk edinmesi; egemenlik, güvenlik, imar, tarım arazileri ve demografik yapı gibi konularla birlikte tartışılıyordu. Hatay ise Suriye sınırında yer alması ve tarihsel hassasiyetleri nedeniyle bu tartışmanın en dikkat çeken illerinden biri oldu.
O dönemde yürürlükteki düzenleme, yabancı gerçek kişilerin Türkiye’de taşınmaz edinmesine bazı koşullar getiriyordu. Kişi başına edinilebilecek alan sınırlıydı; ayrıca il bazında toplam yabancı mülkiyeti için de yüzölçümüne bağlı bir üst sınır vardı. Anayasa Mahkemesi’nin 2007 tarihli kararında da Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde yabancıların taşınmaz edinimi için karşılıklılık, kanuni sınırlara uyma ve yüzölçümü sınırlamaları gibi koşullar bulunduğu görülür.
Türkiye’de toprak satışı, yabancı mülkiyeti ve sınır illerinin güvenliği üzerine yürüyen tartışmaların somut bir örneğiydi. Karar, “gayrimenkul satışı” gibi ekonomik görünen bir konunun, bazı bölgelerde doğrudan tarih, nüfus, sınır güvenliği ve kamu hassasiyetiyle iç içe geçtiğini gösterdi.
Sonraki yıllarda Hatay’daki yabancı mülkiyeti konusu zaman zaman yeniden gündeme geldi. Özellikle sosyal medyada “Hatay yabancılara satılıyor” gibi iddialar dolaşıma girdi. Bu iddialara karşı yapılan bazı değerlendirmelerde, Hatay’daki yabancı kayıtlarının önemli bölümünün yeni satışlardan değil, ilin Türkiye’ye katıldığı dönemden kalan özel mülkiyet yapısından kaynaklandığı vurgulandı.
2008 – Selvi Boylum Al Yazmalım’ın yazarı Cengiz Aytmatov öldü
10 Haziran 2008’de, Kırgız edebiyatının dünyaca tanınan yazarı Cengiz Aytmatov, Almanya’nın Nürnberg kentinde hayatını kaybetti. Aytmatov, yalnız Kırgızistan’ın değil, bütün Türk dünyasının en çok okunan yazarlarından biriydi.
Türkiye’de Aytmatov denince birçok kişinin aklına önce Selvi Boylum Al Yazmalım gelir. Atıf Yılmaz’ın yönettiği, Türkan Şoray, Kadir İnanır ve Ahmet Mekin’in oynadığı bu unutulmaz film, Aytmatov’un Kırmızı Eşarp adlı eserinden uyarlandı. Bu yüzden Aytmatov, Türkiye’de yalnız kitap okurlarının değil, sinema izleyicilerinin de tanıdığı bir yazardır.
Aytmatov’un eserlerinde bozkır, köy hayatı, aşk, emek, aile, sadakat, vicdan ve insanın kökleriyle kurduğu bağ sık sık öne çıkar. Onun kahramanları çoğu zaman büyük şehirlerin güçlü insanları değil; çobanlar, işçiler, öğretmenler, anneler, çocuklar ve kendi kaderiyle mücadele eden sıradan insanlardır. Bu yüzden metinleri sade görünür ama okurun içinde derin bir iz bırakır.
En bilinen eserleri arasında Cemile, Beyaz Gemi, Toprak Ana, Elveda Gülsarı, Gün Olur Asra Bedel ve Dişi Kurdun Rüyaları yer alır. Aytmatov, Kırgız halk kültürünü, efsaneleri ve sözlü anlatı geleneğini modern romanın içine taşıdı. The Guardian’ın ölüm yazısında, Aytmatov’un hem Kırgızca hem Rusça yazan, eserleri 150’den fazla dile çevrilen çift dilli ve çift kültürlü bir yazar olduğu vurgulanır.
Aytmatov’un Türkçede çok bilinen kavramlarından biri de “mankurt”tur. Gün Olur Asra Bedel romanında geçen bu kavram, geçmişini, ailesini ve kimliğini unutturulmuş insanı anlatır. Zamanla edebiyatın dışına taşarak, kendi tarihine ve toplumuna yabancılaşan insanları anlatmak için kullanılan güçlü bir simgeye dönüştü.
Cengiz Aytmatov yalnız yazar değildi; gazetecilik yaptı, Sovyetler Birliği döneminde kültür ve siyaset çevrelerinde yer aldı, daha sonra diplomat olarak da görev üstlendi. Sovyetler Birliği’nin son döneminde ve bağımsız Kırgızistan’ın ilk yıllarında ülkesini uluslararası alanda temsil etti.
Aytmatov’un büyüklüğü, yerel olanı evrensel hale getirmesindedir. Kırgız bozkırında geçen bir hikâye, onun kaleminde yalnız Kırgızların değil, bütün insanların anlayabileceği bir vicdan, sevgi ve hafıza meselesine dönüşür. Bu yüzden eserleri Türkiye’de de çok sevildi; okur onun anlattığı insanlarda kendi köyünü, kendi annesini, kendi aşkını, kendi yarasını buldu.
10 Haziran 2008 bu yüzden Türk dünyası edebiyatı için acı bir gündür. Cengiz Aytmatov’un ölümü, Selvi Boylum Al Yazmalım’dan Gün Olur Asra Bedel’e uzanan eserleriyle milyonlarca okura ve izleyiciye dokunan büyük bir anlatıcının ardından kapanan hayatın tarihidir.
2009 – Bakırköy’de psikiyatri anlayışını değiştiren hekim Faruk Bayülkem öldü
10 Haziran 2009’da, Türk psikiyatri ve nöroloji tarihinin önemli isimlerinden Dr. Faruk Bayülkem İstanbul’da hayatını kaybetti. Bayülkem, özellikle Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ndeki uzun göreviyle tanındı.
Faruk Bayülkem 7 Eylül 1912’de İstanbul’da doğdu. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girdi. 1938-1939 öğretim yılında okulunu çok başarılı bir dereceyle tamamladı. Bu başarısı sayesinde mecburi hizmete gönderilmek yerine doğrudan dönemin ünlü psikiyatri hocası Mazhar Osman’ın yanında, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde asistan olarak görevlendirildi.
Onun adını önemli kılan şey, ruh hastalıklarına bakışın değişmesi için uğraşmasıydı. O dönemde toplumda ağır ve dışlayıcı ifadeler çok yaygındı. Bayülkem, “deli” yerine “ruh hastası”, “tımarhane” yerine “akıl hastanesi” gibi daha insani ifadelerin yerleşmesi için çaba gösterdi.
Bayülkem’in Bakırköy’deki en dikkat çekici uygulamalarından biri, hastaları kapalı koğuşlarda tutmak yerine daha açık, daha hareketli ve daha üretken bir tedavi ortamı oluşturma çabasıydı. “Açık kapı” anlayışı, uğraşı ve meşguliyetle tedavi gibi uygulamalarla hastaların sadece ilaçla değil, günlük hayatın içinde tutulmaya çalışılması gerektiğini savundu. Bu, bugünden bakınca sıradan görünebilir; ama o yıllar için daha insani bir ruh sağlığı yaklaşımına doğru önemli bir adımdı.
1960’ta Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne başhekim oldu. Uzun yıllar hastanenin yönetiminde bulundu ve 1977’de emekli oldu.
Faruk Bayülkem aynı zamanda psikiyatri tarihine dair çalışmalar da yaptı. “Türkiye’de Nöroloji, Nöroşirurji ve Psikiyatri’nin Tarihi Gelişimi” adlı kitabı, bu alanların Türkiye’deki gelişimini anlatan önemli kaynaklardan biridir. Ayrıca uyuşturucu ve bağımlılık konularında da yazılar ve kitaplar yayımladı.
Faruk Bayülkem’in ölümü, ruh hastalıklarına daha insanca bakılması, Bakırköy’ün modernleşmesi ve Türkiye’de psikiyatri tarihinin yazılması için çalışmış uzun ömürlü bir hekimin ardından kapanan hayatın tarihidir.
2018 – Mars gezgini Opportunity son mesajını gönderdi
10 Haziran 2018’de NASA’nın Mars gezgini Opportunity, Kızıl Gezegen’den son verisini gönderdi. Güneş enerjisiyle çalışan araç, Mars’ta çıkan büyük toz fırtınası nedeniyle ışık alamaz hale geldi ve bir daha Dünya’yla bağlantı kuramadı.
Opportunity aslında yalnızca 90 gün çalışması planlanan bir araçtı. Ancak bu küçük gezgin, beklentileri inanılmaz biçimde aştı ve Mars’ta 14 yıldan fazla görev yaptı. Kızıl Gezegen’in yüzeyinde kilometrelerce ilerledi, kaya ve toprak örneklerini inceledi, Mars’ın geçmişte suyla ilişkili koşullara sahip olduğuna dair güçlü kanıtlar topladı.
Onun hikâyesi bilimsel olduğu kadar duygusaldır. Çünkü Opportunity, yıllar içinde uzak bir gezegende çalışan yalnız bir kâşif gibi görülmeye başlandı. NASA ekibi onunla her gün iletişim kurdu, sorunlarını çözmeye çalıştı, yeni rotalar belirledi ve Mars’taki her küçük ilerleyişi büyük bir başarı gibi takip etti.
2018’deki dev toz fırtınası, Mars yüzeyini karanlığa gömdü. Opportunity’nin güneş panelleri yeterli enerji üretemedi. Son gönderdiği görüntü eksik, karanlık ve gürültülüydü. Kamuoyunda yaygınlaşan “bataryam zayıf, hava kararıyor” sözü teknik olarak bire bir son mesaj olmasa da Opportunity’nin son durumunu anlatan çok etkileyici bir özet haline geldi.
NASA, aylarca yeniden bağlantı kurmaya çalıştı. Ancak hiçbir çağrıya cevap gelmedi. 2019’da görev resmen sona erdirildi. 90 gün için gönderilen bir aracın 14 yıldan fazla çalışması, uzay araştırmaları tarihinin en büyük başarı hikâyelerinden biri olarak kayda geçti.
Opportunity’nin son mesajı, insanlığın başka gezegenlere uzanan merakının, mühendislik sabrının ve küçük bir robotun bile milyonlarca insanda nasıl duygu uyandırabileceğinin unutulmaz bir örneğidir.
2021 – Yeni Atlantik Bildirisi imzalandı; ABD ve İngiltere ittifaklarını güncelledi
10 Haziran 2021’de ABD Başkanı Joe Biden ile İngiltere Başbakanı Boris Johnson, İngiltere’nin Cornwall bölgesinde düzenlenen G7 Zirvesi öncesinde Yeni Atlantik Bildirisi’ni imzaladı. Metin, II. Dünya Savaşı sırasında 1941’de Franklin D. Roosevelt ile Winston Churchill’in yayımladığı tarihi Atlantik Bildirisi’ne açık bir gönderme taşıyordu.
1941’deki ilk Atlantik Bildirisi, savaş sonrası dünyanın hangi ilkeler üzerine kurulacağına dair bir niyet beyanıydı. Serbest ticaret, halkların kendi kaderini tayin hakkı, denizlerde serbestlik, saldırganlığa karşı ortak tutum ve daha güvenli bir dünya düzeni gibi başlıklar içeriyordu. 2021’de imzalanan yeni metin ise aynı sembolik dili kullanarak, bu kez 21. yüzyılın sorunlarına cevap vermeye çalıştı.
Yeni Atlantik Bildirisi’nde demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, çok taraflı uluslararası iş birliği, kolektif güvenlik, bilim ve teknoloji, siber tehditler, iklim krizi, sürdürülebilir ekonomi ve sağlık güvenliği gibi başlıklar öne çıktı. Metinde iki ülke, açık toplumların ve demokratik kurumların savunulması, kurallara dayalı uluslararası düzenin korunması ve yeni tehditlere karşı ortak hareket edilmesi taahhüdünde bulundu.
Bu bildirinin imzalandığı tarih de anlamlıydı. Joe Biden, başkan olduktan sonraki ilk yurt dışı gezisinde Avrupa’ya gitmişti. Donald Trump döneminde gerilen transatlantik ilişkilerden sonra Biden yönetimi, ABD’nin Avrupa’yla ve özellikle İngiltere’yle ilişkilerini yeniden güçlendirmek istediğini göstermek istiyordu. Boris Johnson açısından ise Brexit sonrasında “Küresel Britanya” iddiasını ABD ile özel ilişki üzerinden pekiştirmek önemliydi.
Metin aynı zamanda açıkça adı geçmese de Çin ve Rusya gibi otoriter güçlerin yükselişine, siber saldırılara, dezenformasyona ve teknolojik rekabete karşı Batı ittifakının ortak dil arayışı olarak da okundu. İngiltere merkezli Institute for Government değerlendirmesi, bildirinin Çin’i doğrudan adlandırmadan ele aldığını ve savunma, teknoloji, ticaret ve demokrasi başlıklarında Batı pozisyonunu güncellediğini vurgular.
Yeni Atlantik Bildirisi’nin bir diğer farkı, klasik güvenlik meselelerinin yanına iklim değişikliği ve küresel sağlık krizlerini de koymasıydı. COVID-19 salgınının etkileri hâlâ sürerken imzalanan metin, sağlık sistemlerinin güçlendirilmesi ve gelecekteki salgınlara karşı ortak hazırlık yapılması gerektiğini de belirtiyordu. Bu yönüyle bildiri, savaş sonrası güvenlik fikrini yalnız askerî tehditlerle sınırlamayıp salgın, iklim ve teknoloji gibi alanlara genişletti.
Ancak Yeni Atlantik Bildirisi, 1941’deki metin kadar tarih değiştirici bir belge olarak görülmedi. Daha çok ABD ile İngiltere’nin özel ilişkisini tazeleme, G7 öncesi ortak duruş sergileme ve Batı ittifakının yeni gündemini sembolik bir metinle duyurma hamlesiydi.
2023 – “Unabomber” olarak bilinen Theodore Kaczynski cezaevinde öldü
10 Haziran 2023’te, ABD’de “Unabomber” adıyla bilinen Theodore Kaczynski, Kuzey Carolina’daki federal cezaevi hastanesinde öldü. Kaczynski, genç yaşta parlamış bir matematikçiydi; Harvard’da okumuş, Michigan Üniversitesi’nde doktorasını yapmış, California Berkeley Üniversitesi’nde matematik dersleri vermişti. Ancak daha sonra akademik hayatı bırakıp Montana’da küçük bir kulübeye çekildi ve Amerikan tarihinin en uzun süren bombalı saldırı dosyalarından birinin faili oldu.
Kaczynski’nin hikâyesi, “çok zeki bir insan nasıl bu kadar karanlık bir yola sapar?” sorusunu sorduran ürkütücü bir örnektir. 1978 ile 1995 arasında üniversiteleri, havayolu şirketlerini, bilim insanlarını ve teknolojiyle bağlantılı kişileri hedef alan bombalar gönderdi. FBI’a göre bu saldırılarda 3 kişi öldü, 23 kişi yaralandı. “Unabomber” adı da FBI’ın dosya adından çıktı: “University and Airline Bomber”, yani üniversite ve havayolu hedeflerine saldıran bombacı.
Kaczynski, modern teknolojiye ve sanayi toplumuna karşı radikal bir nefret geliştiriyordu. Ona göre teknoloji insanı özgürleştirmiyor, tam tersine daha bağımlı, daha denetlenen ve doğadan kopmuş bir varlığa dönüştürüyordu. Bu düşüncelerini “Industrial Society and Its Future” adlı uzun metinde anlattı. Ancak onu tarihsel olarak önemli yapan şey fikirleri değil, bu fikirleri savunmak için sivilleri hedef alan bombalı saldırılar düzenlemesiydi.
1995’te Amerikan basını, yetkililerin yönlendirmesiyle Kaczynski’nin manifestosunu yayımladı. Bu karar tartışmalıydı; ama soruşturmanın çözülmesinde etkili oldu. Kardeşi David Kaczynski, metindeki dil ve düşünce tarzını tanıdı, şüphelerini FBI’a bildirdi. Bu ihbar, 1996’da Theodore Kaczynski’nin Montana’daki kulübesinde yakalanmasına giden yolu açtı.
Yakalandığında kulübesinde patlayıcı malzemeler, saldırı notları ve soruşturmayla bağlantılı çok sayıda kanıt bulundu. 1998’de suçunu kabul etti ve idamdan kurtularak şartlı tahliye hakkı olmadan ömür boyu hapse mahkûm edildi.
Kaczynski’nin adı zaman zaman teknoloji eleştirisiyle birlikte anılsa da bu onu masumlaştırmamalıdır. Evet, modern teknolojinin insan hayatı üzerindeki etkilerine dair bazı tartışmalar bugün de sürüyor. Ama Kaczynski bu tartışmayı düşünce alanında bırakmadı; insanları öldüren, sakat bırakan ve yıllarca korku yaratan bir terör kampanyasına dönüştürdü.
2023 – Elmadağ’daki MKE Roket ve Patlayıcı Fabrikası’nda patlama oldu; 5 işçi hayatını kaybetti
10 Haziran 2023’te Ankara’nın Elmadağ ilçesindeki Makine ve Kimya Endüstrisi A.Ş. Roket ve Patlayıcı Fabrikası’nda meydana gelen patlamada 5 işçi hayatını kaybetti. Patlama sabah saatlerinde fabrikanın patlayıcı madde üretimiyle ilgili bölümünde yaşandı. Olayın ardından bölgeye itfaiye, sağlık, polis ve arama-kurtarma ekipleri sevk edildi.
İlk açıklamalarda patlamanın nedeni kesin olarak belirtilmedi. Ankara Valisi Vasip Şahin, daha sonra yaptığı değerlendirmede patlamanın fabrikanın dinamit lokumu hazırlama bölümünde meydana geldiğini, ilk incelemelere göre olayın kimyasal tepkimeden kaynaklandığının değerlendirildiğini söyledi. Aynı açıklamada, olay sırasında bölümde çalışan 5 kişinin tamamına ulaşıldığı, göçük altında başka kimsenin kalmadığı ve yaralı olmadığı bilgisi de paylaşıldı.
Makine ve Kimya Endüstrisi, Türkiye savunma sanayisinin en eski ve en stratejik kurumlarından biri olarak mühimmat, silah, roket ve patlayıcı madde üretiminde kritik bir yere sahip. Bu nedenle Elmadağ’daki patlama, yüksek riskli savunma sanayisi üretiminde iş güvenliği, denetim, üretim süreçleri ve patlayıcı madde tesislerinde alınması gereken önlemler açısından da tartışıldı.
Olayın ardından sendikalar ve meslek örgütleri, patlayıcı madde ve mühimmat üretimi yapılan tesislerde iş güvenliği standartlarının önemine dikkat çekti. Tez-Koop-İş, patlamada yaşamını yitiren işçiler için başsağlığı mesajı yayımlarken, önlenebilir iş kazalarının son bulması gerektiğini vurguladı.
2023 – İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi finalini Manchester City kazandı
10 Haziran 2023’te UEFA Şampiyonlar Ligi finali, İstanbul’daki Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynandı. İngiltere temsilcisi Manchester City, İtalya temsilcisi Inter’i 1-0 mağlup ederek tarihindeki ilk Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kazandı.
Maçın tek golü ikinci yarıda geldi. Dakikalar 68’i gösterirken İspanyol orta saha oyuncusu Rodri, ceza sahası çevresinde önünde kalan topa düzgün vurdu ve Manchester City’yi öne geçirdi. Bu gol, yalnız finalin skorunu değil, Manchester City tarihinin en büyük gecelerinden birini de belirledi.
Manchester City için bu zaferin anlamı büyüktü. Kulüp, uzun yıllar İngiltere futbolunda önemli bir güç haline gelmiş; Pep Guardiola yönetiminde Premier League’de büyük başarılar kazanmıştı. Ancak Şampiyonlar Ligi kupası, City’nin ulaşamadığı en büyük hedef olarak görülüyordu. İstanbul finaliyle bu eksik parça da tamamlandı.
Bu galibiyet, Manchester City’ye aynı zamanda tarihi bir üçleme kazandırdı. City, 2022-2023 sezonunda Premier League, FA Cup ve UEFA Şampiyonlar Ligi’ni aynı sezonda kazanarak İngiliz futbolunda çok az takımın ulaşabildiği bir başarıya imza attı.
Inter açısından ise final, kaybedilmiş ama dirençli bir maç olarak hatırlandı. Simone Inzaghi’nin takımı favori gösterilmiyordu; buna rağmen Manchester City’ye karşı uzun süre oyunun içinde kaldı. Özellikle son bölümde Romelu Lukaku’nun pozisyonu ve Inter’in baskısı, finalin uzatmaya gitme ihtimalini canlı tuttu. Ancak City savunması ve kaleci Ederson son dakikalarda skoru korumayı başardı.
İstanbul için finalin özel bir anlamı daha vardı. Atatürk Olimpiyat Stadyumu, 2005’te Liverpool ile Milan arasında oynanan ve “İstanbul mucizesi” diye anılan unutulmaz finale de ev sahipliği yapmıştı.
Final, Türkiye açısından da büyük bir spor organizasyonu sınavıydı. Binlerce İngiliz ve İtalyan taraftar İstanbul’a geldi; şehir günlerce futbol turizminin merkezine dönüştü. Atatürk Olimpiyat Stadyumu, ulaşım tartışmalarına rağmen bir kez daha Avrupa futbolunun en büyük gecelerinden birine sahne oldu.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
