16 Mart Tarihte Bugün

20 Dakika Okuma
16 Mart Tarihte Bugün

1185 | Kudüs – IV. Baudouin öldü.

Tarihin en dramatik hükümdar figürlerinden biri olan IV. Baudouin, daha çocuk yaşta Kudüs tahtına çıkan, üstelik cüzzam hastalığıyla yaşarken krallığını ayakta tutmaya çalışan bir hükümdardı. Onu bugün ilginç kılan şey yalnız Orta Çağ’da yaşamış olması değil; “Cüzzamlı Kral” olarak anılması, Selahaddin Eyyubi’yle aynı dönemin en dikkat çekici figürlerinden biri olması ve özellikle filmlerle, belgesellerle ve popüler tarih yayınlarıyla yeniden görünür hale gelmesidir. Ridley Scott’ın Kingdom of Heaven filmi de bu ilgiyi büyüten yapımlardan biri oldu. Baudouin’in ölümünden sonra Kudüs Krallığı hızla zayıfladı; 1187’de Hıttin’de gelen büyük yenilginin ardından Kudüs de aynı yıl Selahaddin Eyyubi’nin eline geçti.

1750 | Hannover – Caroline Herschel doğdu.

16 Mart 1750’de doğan Caroline Herschel, bilim tarihinin uzun süre arka planda bırakılmış kadınlarından biriydi. Uzun yıllar boyunca adı, çoğu kez kendi başına bir astronom olarak değil, ağabeyi William Herschel’in yanında çalışan yardımcı figür gibi anıldı. Oysa gerçek tablo bundan çok daha büyüktü. Caroline Herschel sekiz kuyrukluyıldız keşfetti, yıldız katalogları üzerinde çalıştı ve Britanya’da astronomi alanında maaş alan ilk kadınlardan biri oldu. 18. yüzyılda bilimin neredeyse bütünüyle erkeklerin dünyası sayıldığı düşünülürse, bu başlı başına sıra dışı bir başarıydı. Onun hikâyesini ilginç kılan şey sadece gökyüzüne katkısı değil; kadınların bilimde çoğu zaman ya bir erkeğin gölgesinde anılması ya da emeklerinin ikinci plana itilmesi gerçeğini de görünür kılmasıdır. Caroline Herschel bugün bu yüzden yalnızca önemli bir astronom olarak değil, erkeklerin adıyla yazılmış bir bilim tarihine kendi adını kalıcı biçimde yerleştirmiş olmasında yatıyor.

1909 | İstanbul – Nubar Terziyan doğdu.

16 Mart 1909’da doğan Nubar Terziyan, Yeşilçam’ın beyaz perdede en sık görünen ama bir o kadar da arka planda kalan yıldızlarından biriydi. Onu özel yapan şey, başrol oyuncusu olmadan da kuşaklar boyunca tanınan bir yüz haline gelmesiydi. “Tonton baba”, “iyi kalpli doktor”, “sütçü dede”, “mahallenin vicdanı” gibi karakterlerle hafızaya yerleşti. Ermeni asıllı bir sanatçı olarak Türk sinemasında bu kadar yaygın ve sevilen bir yer edinmesi de ayrıca dikkat çekicidir. Nubar Terziyan’ın önemi, yıldız sisteminin kıyısında durup kolektif hafızanın merkezine yerleşebilmesinde yatıyor.

1911 | Almanya – Josef Mengele doğdu.

16 Mart 1911’de doğan Josef Mengele, modern tarihin en karanlık ve en ürkütücü figürlerinden biridir. Auschwitz’de kimi mahkûmların doğrudan ölüme, kimilerinin ise zorla çalıştırılmaya gönderilmesinde rol aldığı için kurbanların hafızasında neredeyse ölümün yüzüne dönüştü ve bu yüzden “Ölüm Meleği” diye anıldı. Onu yalnız bir Nazi doktoru olmaktan çıkaran şey, doktor kimliğini sözde bilimin arkasına saklanmış bir işkence aracına çevirmesiydi. Özellikle ikiz çocuklar üzerinde kalıtım deneyleri yaptı, çocukların gözlerine kimyasal maddeler enjekte ederek göz rengini değiştirmeye çalıştı, enfeksiyon bulaştırdı, kan aldı, bedenleri üzerinde son derece acı verici ve çoğu zaman hiçbir bilimsel değeri olmayan müdahaleler uyguladı. Bugün hâlâ bir korku filmi karakteri gibi hatırlanmasının sebebi de bu; çünkü burada kurgu değil, gerçek hayatta yaşanmış, sistemli ve soğukkanlı bir vahşet var. Üstelik savaş bittikten sonra Latin Amerika’ya kaçtı, yıllarca sahte kimliklerle yaşadı ve 1979’da Brezilya’da öldü; yani insanlık tarihinin en ağır suçlarından bazılarının faili olarak gerçek anlamda hesap vermeden hayatını tamamladı.

1915 | İstanbul – Haldun Taner doğdu.

16 Mart 1915’te doğan Haldun Taner, Türk edebiyatı ve tiyatrosunda yalnızca güçlü eserler vermiş bir yazar değil, sahne dilini değiştirmiş bir isimdir. Öyküdeki keskin gözlem gücünü, şehir hayatına bakışını, mizahı ve toplumsal eleştiriyi tiyatroya taşıdı; bunu yaparken de hem geleneksel halk anlatısının damarından beslendi hem de modern sahne tekniklerini ustalıkla kullandı. Özellikle “Keşanlı Ali Destanı”, bu yüzden Türk tiyatrosunda ayrı bir yerde durur. Bir yandan türküler, mahalle, efsane ve halk hikâyesi duygusu taşır; öte yandan epik tiyatronun mesafeli, düşündüren ve seyirciyi sadece duygulandırmakla yetinmeyen yapısını içinde barındırır. Haldun Taner’i özel kılan bir başka taraf da kabare tiyatrosunu Türkiye’de ciddiye alınan bir alan haline getirmesi ve gündelik hayatın içindeki ikiyüzlülüğü, küçük hesapları, sınıf farklarını, kent insanının zaaflarını son derece canlı bir dille sahneye taşımasıdır. Bu yüzden onun adı bugün sadece iyi yazılmış oyunlarla değil, Türk tiyatrosunu daha zeki, daha eleştirel ve daha canlı bir yere taşıyan yazarlarla birlikte anılır.

1920 | İstanbul – İtilaf Devletleri şehri resmen işgal etti.

16 Mart 1920, İstanbul’un zaten süren fiilî denetiminin açık ve sert bir resmî işgale dönüştüğü gündü. İtilaf kuvvetleri sabah saatlerinde stratejik noktaları, haberleşme merkezlerini ve resmî binaları kontrol altına aldı; Meclis-i Mebusan’a baskı yapıldı, bazı milletvekilleri ile milliyetçi hareketle bağlantılı görülen isimler tutuklanıp Malta’ya sürgün edildi. Bu yüzden 16 Mart yalnızca askerî bir gösteri değil, Osmanlı başkentinin siyasî iradesine indirilen ağır bir darbeydi. İşgalin asıl tarihî önemi de burada yatar. İstanbul’da meşru siyaset alanı daha da daralırken, Ankara’daki Millî Mücadele merkezi alternatif bir direniş odağı olmaktan çıkıp gerçek bir karar merkezi haline gelmeye başladı. Nitekim bu işgal, kısa süre sonra Meclis-i Mebusan’ın fiilen devre dışı kalmasına ve Ankara’da yeni bir meclisin açılması yönündeki adımların hızlanmasına yol açtı. Kısacası 16 Mart 1920, yalnız İstanbul’un resmen işgal edildiği gün değil; Osmanlı’nın siyasî çözülüşünün görünür halde geldiği ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne giden yolun sert biçimde hızlandığı tarihlerden biridir.

1921 | Moskova – SSCB, Ankara Hükûmeti’ni tanıdı; Moskova Antlaşması imzalandı.

16 Mart 1921’de imzalanan Moskova Antlaşması, TBMM Hükûmeti açısından dev bir diplomatik kazanımdı. Antlaşma, Türkiye’nin kuzeydoğu sınırına bir çerçeve çizdi, dostane ilişkilerin temelini attı ve Ankara’yı dışarıda muhatap alınan gerçek bir siyasi güç haline getirdi. Burada dikkat çekici tarihsel simetri şudur: İstanbul’un resmen işgalinden tam bir yıl sonra, yine 16 Mart’ta Ankara Hükûmeti uluslararası meşruiyetini büyüten bir adım atmış oldu. Aynı takvim gününde hem bir çöküş hem de bir diriliş gerçekleşiyordu.

1924 | Türkiye – Tevhid-i Tedrisat’ın ardından medreseler kapatılmaya başlandı.

3 Mart 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla eğitim alanındaki çok başlı yapı kaldırıldı ve ülkedeki bütün öğretim kurumları Maarif Vekâleti’ne bağlandı. Bu düzenlemenin en önemli sonuçlarından biri, medreselerin eski statüleriyle eğitim vermesinin sona ermesi oldu. Osmanlı döneminde dinî eğitim veren ve ayrı bir çizgide ilerleyen medrese sistemi, yeni yasayla birlikte eğitim düzeninin dışında bırakıldı; bazı kurumlar kapatıldı, bazıları ise farklı yapılara dönüştürüldü. Böylece sıbyan mektebi, medrese, askerî okul, yabancı okul ve modern mektep gibi birbirinden kopuk ilerleyen yapının yerine, merkezî denetime dayalı tek bir eğitim sistemi kurulmaya çalışıldı. Bu adım, Cumhuriyet’in ilk aylarında yapılan en köklü kurumsal değişikliklerden biridir; sonraki yıllarda öğretim programlarının, okul yapısının ve din eğitiminin devlet kontrolünde yeniden düzenlenmesinin de zeminini oluşturdu.

1926 | ABD – Jerry Lewis doğdu.

16 Mart 1926’da doğan Jerry Lewis, yalnızca komik filmler oynayan bir oyuncu değildi; fiziksel komediyi neredeyse başlı başına bir gösteri sanatına çevirdi. Dean Martin’le kurduğu ikili, 1950’ler Amerikan popüler kültürünün en görünür ortaklıklarından biri oldu; daha sonra oyunculuğun yanında yönetmenlik ve yapımcılıkta da öne çıktı. Özellikle abartılı mimikleri, sakarlığı sanata çeviren beden dili ve neredeyse çizgi film karakterini andıran temposu, onu kendi döneminin en ayırt edici komedyenlerinden birine dönüştürdü. Jerry Lewis’in Türkiye açısından da ayrı bir karşılığı vardı. Televizyonun yaygınlaştığı yıllarda filmleri sık sık gösterilen, adı ve yüzü geniş kitlelerce tanınan yabancı komedyenlerden biriydi.

1926 | Massachusetts – Robert H. Goddard ilk sıvı yakıtlı roketi fırlattı.

16 Mart 1926’da Robert H. Goddard, benzin ve sıvı oksijenle çalışan roketini Massachusetts’te bir çiftlikte havalandırdı. Roket yalnızca birkaç saniye uçtu; ne bugünün ölçüsüne göre büyük bir mesafe kat etti ne de o an bakanlara insanlık bir gün uzaya çıkacak hissi verecek kadar görkemliydi. Ama tarih bazen tam da böyle çalışır. İlk bakışta küçük görünen bir deneme, sonradan bütün bir çağın başlangıcı sayılır. Wright kardeşlerin kısa ve sarsak ilk uçuşu havacılık tarihi için ne ifade ediyorsa, Goddard’ın bu roketi de uzay yolculuğu için aşağı yukarı aynı anlama geliyordu. Çünkü burada asıl önemli olan roketin ne kadar yükseldiği değil, sıvı yakıtla kontrollü biçimde çalışabilmiş olmasıydı. Daha sonra füze teknolojisini, uydu çağını, uzay yarışını ve sonunda Ay’a giden yolu mümkün kılan temel mantık bu çizgiden büyüdü. Kısacası 16 Mart 1926’da göğe çıkan şey yalnız küçük bir roket değil, insanlığın atmosferin ötesine uzanacak hayalinin ilk gerçek omurgasıydı.

1935 | Berlin – Hitler, Almanya’da zorunlu askerliği yeniden başlattı.

16 Mart 1935’te Hitler, Almanya’da zorunlu askerliği yeniden ilan ederek Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan Versay Antlaşması’nın en önemli askerî sınırlamalarından birini açıkça çiğnedi. Çünkü bu antlaşma, Almanya’nın yeniden büyük bir ordu kurmasını önlemek için asker sayısını ciddi biçimde sınırlandırmıştı; Hitler ise bu kararla, bir süredir gizlice yürüttüğü silahlanmayı artık açıkça ilan etmiş oldu. İçeride bunu millî gururu ayağa kaldıran bir hamle gibi sundu, dışarıda ise Avrupa’daki gerilimleri ve Fransa’yı gerekçe gösterdi. Asıl önemli sonuç ise şuydu: Almanya, savaş sonrası dizginlenmiş ülke konumundan çıkıp yeniden saldırgan bir askerî güç olma yoluna girdi. Avrupa devletleri bu adıma tepki gösterse de güçlü ve ortak bir karşılık veremedi; bu da Hitler’i daha da cesaretlendirdi ve sonraki yıllarda gelen yeni askerî hamlelerin önünü açtı. Bu yüzden 16 Mart 1935, İkinci Dünya Savaşı’na giden yolun açık biçimde hızlandığı tarihlerden biridir.

1940 | İsveç – Selma Lagerlöf öldü.

16 Mart 1940’ta hayatını kaybeden Selma Lagerlöf, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk kadın yazar olarak dünya edebiyatında tarihî bir yere sahipti; ama onu Türkiye’de de kuşaklara tanıtan şeylerden biri, Nils Holgersson eserinden uyarlanan ve bizde Nils ve Uçan Kaz adıyla bilinen çizgi filmdi. Lagerlöf’ün 1906-1907’de çocuklar için yazdığı bu eser, yaramaz bir çocuğun bir kaz sürüsüyle İsveç’i dolaştığı masalsı hikâyesiyle yalnız edebiyata değil, çocukluk hafızasına da yerleşti. Eserin çizgi film uyarlaması Türkiye’de yıllarca sevgiyle izlendiği için, Selma Lagerlöf birçok kişi için yalnız Nobel kazanan büyük bir yazar değil, çocukluğunun en unutulmaz kahramanlarından birinin arkasındaki isim olarak da hatırlanıyor.

1964 | Ankara – TBMM, Hükûmete gerektiğinde Kıbrıs’a müdahale yetkisi verdi.

16 Mart 1964’te TBMM’de yapılan gizli olağanüstü toplantıda hükümete gerektiğinde Kıbrıs’a askerî müdahalede bulunma yetkisi verilmesi, Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde diplomasinin yanına açık biçimde askeri güç kullanma seçeneğini de koyduğunu gösteren kritik bir adımdı. Bu kararın arka planında, 1963 sonundan itibaren adada Türklerle Rumlar arasında tırmanan çatışmalar, Kıbrıslı Türklerin ağır baskı altında kaldığı haberleri ve Türkiye’nin garantör devlet olarak devreye girme baskısının artması vardı; Dışişleri Bakanlığı’nın tarihçesinde de 4 Mart 1964’te BM Güvenlik Konseyi’nin 186 sayılı kararıyla adaya barış gücü gönderildiği, buna rağmen gerilimin sürdüğü ve fiilen Rum-Yunan kontrolünün güçlendiği anlatılıyor. Sonrasında kriz bitmedi; tam tersine birkaç ay sonra ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın İsmet İnönü’ye gönderdiği ve Türkiye’yi müdahaleden vazgeçirmeye çalışan ünlü Johnson Mektubu geldi. Bu yüzden 16 Mart 1964, yalnız bir Meclis kararı değil; Türkiye’nin Kıbrıs politikasında askerî seçeneğin açık biçimde masaya yatırıldığı, ardından da Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük kırılmalara uzanacak sürecin hızlandığı tarihlerden biri olarak görülür.

1968 | Vietnam – My Lai katliamı yaşandı.

16 Mart 1968’de ABD askerleri, Vietnam’daki My Lai köyünde çoğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan yüzlerce silahsız sivili öldürdü. 500 kadar sivilin öldürüldüğü bu saldırı daha o günlerde örtbas edilmeye çalışılmıştı. Bu olayı Vietnam Savaşı’nın en karanlık sayfalarından biri yapan şey, savaşın cephedeki askerî hedeflerle sınırlı kalmadığını, sivillerin de doğrudan hedef haline gelebildiğini bütün çıplaklığıyla göstermesiydi. My Lai’nin dehşeti doğrudan toplu sivil infazından kaynaklanıyordu; Vietnam Savaşı’ndaki kimyasal ve yakıcı savaş tartışmaları ise daha çok Agent Orange adlı bitki öldürücü karışım ve napalm üzerinden hatırlanmaktadır. My Lai sonradan ortaya çıktığında yalnız ABD ordusunu değil, savaşın ahlaki meşruiyetini de sarstı; çünkü özgürlük ve medeniyet söylemleri eşliğinde yürütülen bir savaşta, savunmasız köylülerin topluca öldürüldüğü ve bunun saklanmaya çalışıldığı görülmüştü. Bu yüzden My Lai, Vietnam Savaşı’nın sadece askerî bir çatışma değil, aynı zamanda büyük bir vicdan çöküşü olduğunu simgeleyen olaylardan biri olarak hafızaya kazındı.

1972 | Ankara – Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkındaki idam kararı Senato’dan geçti.

16 Mart 1972’de Cumhuriyet Senatosu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan hakkında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen idam kararını onayladı. Bu karar, 12 Mart 1971 muhtırasının ardından sertleşen siyasal ve yargısal atmosfer içinde alındı. Üç isim, Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu davası kapsamında yargılanmış, Ankara 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından verilen idam cezaları Meclis sürecine taşınmıştı. Senato onayı, infaz sürecinin önündeki en kritik aşamalardan biriydi; sonraki süreçte karar Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın onayına sunuldu ve cezalar 6 Mayıs 1972’de infaz edildi.

1978 | İstanbul – 16 Mart Katliamı yaşandı.

16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde öğrencilere yönelik bombalı ve silahlı saldırıda 7 öğrenci öldü, çok sayıda kişi yaralandı. Bu olay, 1970’lerin sonundaki siyasal şiddetin en kanlı simgelerinden biri olarak hafızaya kazındı. Katliamın ağırlığı yalnız can kaybında değil; üniversite gibi düşüncenin ve gençliğin mekânı sayılan bir alanın açık bir saldırı sahasına dönüşmesindeydi. Olay sonrası yargı süreçlerinin yıllarca tartışmalı kalması da bu günü sadece tarihsel olarak değil, aynı zamanda vicdani bir başlık haline getirdi.

1980 | Van Cezaevi’nden 33 mahkûm tünel kazarak kaçtı.

16 Mart 1980’de Van Cezaevi’nde tutuklu bulunan 33 mahkûm, aylar süren gizli bir hazırlıkla, ciddi bir örgütlenme ve sabırla tünel kazıp kaçmayı başardı. Olaydan sonra güvenlik güçleri geniş çaplı operasyon başlattı ve kaçanlardan 16’sı kısa sürede yakalandı.

1988 | Halepçe – Saddam Hüseyin rejimi kimyasal saldırı düzenledi.

16 Mart 1988’de Irak’ın Halepçe kentine düzenlenen kimyasal saldırı, modern tarihin sivillere karşı gerçekleştirilmiş en ağır toplu kıyımlarından biridir. Saldırı, İran-Irak Savaşı’nın son döneminde ve Saddam Hüseyin rejiminin Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal sürecinin içinde gerçekleşti; Irak uçakları kente kimyasal bombalar bıraktı, hardal gazı ile sarin, tabun ve VX gibi sinir gazları kullanıldı. Binlerce kişi saatler içinde öldü, on binlerce kişi ise yaralandı ya da kalıcı sağlık sorunlarıyla baş başa kaldı; uluslararası kaynaklarda ölü sayısı çoğunlukla 3.200 ila 5.000, yaralı sayısı ise 7.000 ila 10.000 aralığında veriliyor. Saldırının ardından dünyaya yayılan görüntüler, özellikle sokakta kucağında bebeğiyle ölü bulunan babanın fotoğrafı, Halepçe’yi yalnız Irak Kürtlerinin değil, bütün insanlığın hafızasına kazıdı. Olayın hemen ardından uluslararası tepki güçlü ve net olmadı; hatta ilk dönemde sorumluluğu tartışmalı göstermeye çalışan yaklaşımlar da çıktı. Ancak sonraki yıllarda Halepçe, Saddam rejiminin Kürtlere yönelik suçlarının en güçlü sembollerinden biri haline geldi; Irak Yüksek Ceza Mahkemesi saldırıyı soykırım olarak tanımladı, emri veren isimlerden Ali Hasan el-Mecid yargılandı ve mahkûm edildi.

1993 | Avrupa – Efes Pilsen, Avrupa’da finale çıkan ilk Türk basketbol takımı oldu.

16 Mart 1993’te İtalya’nın Torino kentinde oynanan Avrupa Kulüpler Kupası finalinde Efes Pilsen, Yunanistan temsilcisi Aris’e 50-48 yenildi. Bu sonuç kupayı getirmedi ama Türk basketbolu için yine de tarihî bir eşik oldu. Çünkü Efes Pilsen, Avrupa’da kulüpler düzeyinde finale çıkan ilk Türk basketbol takımıydı. Maçın skorunun bu kadar düşük kalması da dönemin Avrupa basketbolunun sert savunma anlayışını yansıtıyordu; final adeta tek topa, tek hücuma sıkışan bir mücadeleye dönüşmüştü.

1998 | Ankara – Pertev Naili Boratav öldü.

16 Mart 1998’de hayatını kaybeden Pertev Naili Boratav, Türkiye’de halkbilimini gerçekten kuran ve ciddiye alınmasını sağlayan birkaç isimden biriydi; masal, destan, halk hikâyesi, Nasreddin Hoca fıkraları, âşık edebiyatı ve sözlü kültür ürünlerini yalnızca derlenip saklanacak malzeme gibi görmedi, onları toplumun hafızasını, korkularını, mizahını, inançlarını ve dünyayı anlama biçimini açığa çıkaran metinler olarak okudu. Akademik alanda da belirleyici bir rol oynadı; 1940’larda Türkiye’de halk edebiyatı ve folklor çalışmalarının profesyonelleşmesinde öncü oldu, hatta 1946’da Türkiye’deki ilk Halk Edebiyatı kürsüsünün kuruluşunda yer aldı. Bu yönüyle Boratav, folkloru kenarda duran renkli bir merak alanı olmaktan çıkarıp ciddi bir araştırma disiplinine dönüştüren isimlerden biri haline geldi. Üstelik bunu yalnızca yaptığı derlemelerle değil, bir yöntem kurarak yaptı; Anadolu’nun sözlü mirasını sistemli biçimde sınıflandırdı, yorumladı ve uluslararası folklor araştırmalarınınbir parçası haline getirdi. Bu yüzden Pertev Naili Boratav’ın ölümü, yalnız önemli bir akademisyenin kaybı değil, Türkiye’nin sözlü kültür hafızasını bilimsel ciddiyetle okumayı öğreten en büyük kurucu akıllardan birinin vedasıdır.

2003 | Gazze – Rachel Corrie öldürüldü.

16 Mart 2003’te Amerikalı aktivist Rachel Corrie, Gazze’nin Refah bölgesinde bir ev yıkımını engellemeye çalışırken İsrail ordusuna ait zırhlı buldozerin altında kalarak hayatını kaybetti. Corrie’nin ölümü, İsrail-Filistin çatışmasının dünya kamuoyunda en çok yankı bulan simgesel olaylarından biri oldu. Çünkü burada ölen kişi silahlı biri değil, bedenini siper etmiş bir aktivistti. Bu yüzden Rachel Corrie adı yıllar sonra bile savaş hukuku, aktivizm ve uluslararası vicdan tartışmalarında yaşamayı sürdürdü.

2014 | Kırım – Tartışmalı referandum yapıldı.

16 Mart 2014’te Kırım’da yapılan referandum, Rusya’nın yarımadayı ilhak sürecinin en kritik dönemeçlerinden biri oldu. Moskova bunu halk iradesi diye sundu; Ukrayna ve Batı ise Rus askerî baskısı altında, meşruiyeti tartışmalı bir oylama olarak gördü. Referandum sonucu büyük çoğunlukla Rusya’ya katılım yönünde çıktı, ancak oylamanın serbestliği ve yasallığı dünya çapında yoğun biçimde tartışıldı. Bugünden bakınca bu referandumun önemi daha da net görülmektedir; 2022’deki büyük savaşın köklerinden biri tam burada yatıyordu.