Günün Tarihi / 20 Nisan
1750 – Ameliyatlarda kan kaybını azaltan vidalı turnikenin mucidi Jean Louis Petit öldü.
20 Nisan 1750’de hayatını kaybeden Jean Louis Petit, modern cerrahinin erken dönemindeki en önemli hekimlerden biriydi. Onu önemli yapan şey, büyük ameliyatların en ölümcül sorunlarından biri olan kanamayı kontrol altına alma meselesine pratik bir çözüm getirmesiydi. Petit’nin geliştirdiği vidalı turnike, özellikle ampütasyon gibi ameliyatlarda kan akışını daha kontrollü biçimde durdurmayı sağladı; böylece cerrahlar, kaba bağlama yöntemlerine göre çok daha güvenli ve etkili bir araç kullanmaya başladı. Tıp tarihindeki önemi de buradan gelir: Bu alet, cerrahiyi sadece hızla uzuv kesmeye çalışan bir alan olmaktan çıkarıp, kan kaybını yönetmeye çalışan daha sistemli bir pratiğe yaklaştırdı. Petit yalnız bu buluşuyla değil, kemik hastalıkları ve cerrahî teknikler üzerine çalışmalarıyla da tanındı; Fransız Bilimler Akademisi’ne girdi, Fransız Kraliyet Cerrahi Akademisi’nin önde gelen isimlerinden biri oldu.
1769 – İngilizlere karşı büyük yerli direnişinin simge ismi Pontiac öldürüldü.
20 Nisan 1769’da, bugünkü Illinois sınırları içindeki Cahokia yakınlarında öldürülen Pontiac, 18. yüzyılda İngiliz yayılmasına karşı gelişen en büyük yerli direnişlerden birinin sembol ismiydi. 1720 dolaylarında doğan Pontiac, özellikle 1763–1764 yıllarında Büyük Göller bölgesinde İngiliz egemenliğine karşı kurulan yerli ittifakının en tanınan lideri haline geldi; bu mücadele sonradan doğrudan onun adıyla, yani “Pontiac Savaşı” diye anıldı. İngilizlerin Fransız-Kızılderili Savaşı sonrasında bölgede daha sert bir yönetim kurmaya çalışması, yerli topluluklar üzerindeki baskıyı artırmış ve Pontiac’ın çağrısı etrafında geniş bir öfke birikmişti. Çatışmalar sırasında birçok İngiliz kalesi hedef alındı; bazıları ele geçirildi, sınır yerleşimleri sarsıldı ve Londra yönetimi bölgedeki yerli gücünü yeniden ciddiye almak zorunda kaldı.
Pontiac’ın ölümünü ilginç ve tarihî açıdan önemli yapan şey de burada başlar. Çünkü savaş yıllarındaki büyük etkisine rağmen, sonrasında kurduğu ittifak zayıfladı; 1766’da İngilizlerle barış yapmak zorunda kaldı ve nüfuzu da eski düzeyinde kalmadı. Britannica ve başka biyografik kaynaklar, onun 20 Nisan 1769’da Illinois bölgesini ziyareti sırasında bir Peoria yerlisi tarafından bıçaklanarak öldürüldüğünü aktarıyor. Cinayetin tam arka planı konusunda farklı anlatılar var; bazı geç dönem anlatılarında İngiliz etkisinden ya da kışkırtmadan söz edilse de güçlü ve temkinli kaynaklar bunu kesin hüküm gibi sunmuyor. Daha sağlam olan bilgi şu: Pontiac’ın ölümünün ardından kabileler arası sert bir intikam süreci başladı ve Illinois grupları ağır darbe aldı. Yani 20 Nisan 1769, Kuzey Amerika’da İngiliz yayılmasına karşı yerli direnişin en ünlü yüzlerinden birinin suikastla ortadan kaldırıldığı ve bunun yeni kabile çatışmalarını tetiklediği tarih olarak da önem taşır.
1792 – Fransa, Avusturya’ya savaş ilan etti; Avrupa’yı yıllarca sarsacak devrim savaşları başladı.
20 Nisan 1792’de Fransız Yasama Meclisi, Avusturya Habsburg Monarşisi’ne savaş ilan ederek Fransız Devrim Savaşları’nın ilk büyük perdesini açtı. Bu kararın arka planında doğrudan devrimin kendi iç krizi vardı. Avrupa monarşileri Fransız Devrimi’ni tehdit olarak görüyor, özellikle Pillnitz Bildirisi gibi çıkışlarla devrimi baskı altına almaya çalışıyordu; Fransa içinde ise hem devrimi dışarı taşımak isteyen radikaller hem de savaşın karışıklığında kendi konumunu güçlendirmeyi uman kral çevresi savaşa farklı nedenlerle sıcak bakıyordu. 20 Nisan 1792’de Girondin ağırlıklı bakanlığın savaş önerisi Meclis tarafından kabul edildi ve böylece Avrupa’yı neredeyse bir kuşak boyunca sarsacak büyük çatışmalar dizisi başladı.
Savaş ilanı ilk anda Fransa için bir zafer getirmedi; tam tersine, ilk aylarda Fransız ordusu ciddi sıkıntılar yaşadı. Orduda eski rejimden kalma subay kadrolarının çözülmesi, disiplin sorunları ve siyasî güvensizlik yüzünden Fransa ilk safhada zorlandı; Prusya da kısa süre içinde Avusturya’nın yanında savaşa katıldı. 1792’nin ilk safhasında Fransızlar geri çekildi, dış tehdit Paris’te iç siyaseti daha da sertleştirdi ve bu baskı devrimi radikalleştirdi. Yani 20 Nisan’da atılan adım sadece dış cepheyi değil, içeride 10 Ağustos ayaklanmasına, monarşinin düşmesine ve ardından Cumhuriyet’in ilanına giden yolu da hızlandırdı.
Bu tarihin asıl büyüklüğü sonrasında ortaya çıktı. 20 Nisan 1792’de başlayan savaşlar, kısa süreli bir sınır çatışması olarak kalmadı; Fransa’yı önce devrim ordularına, ardından Napolyon dönemine taşıyan askerî ve siyasî dönüşümün başlangıcına dönüştü. Bu savaşlar yalnız 1790’ları değil, sonrasında Napolyon Savaşları’yla birlikte bütün Avrupa güç dengesini değiştirdi. Kısacası 20 Nisan 1792, devrimin kendi sınırlarını aşıp bütün Avrupa’yı içine çeken, monarşileri, cumhuriyet fikrini ve modern savaş anlayışını yeniden şekillendiren büyük tarihî kırılmalardan biri olarak önem taşır.
1841 – İlk modern polisiye kabul edilen Morg Sokağı Cinayeti yayımlandı.
20 Nisan 1841’de Edgar Allan Poe’nun Morg Sokağı Cinayeti adlı öyküsü yayımlandı ve bugün geniş kabul gören görüşe göre modern dedektif hikâyelerinin temeli atılmış oldu. Edebiyat tarihinde bu metni özel kılan şey sadece bir cinayeti anlatması değildi; cinayeti çözmek için ipuçlarını toplayan, tanıkları karşılaştıran, gazeteleri tarayan ve mantık yürütmeyle sonuca giden bir karakter kurmasıydı. Poe’nun yarattığı C. Auguste Dupin karakteri, bu yönüyle Sherlock Holmes’tan Hercule Poirot’ya kadar uzanacak bütün büyük kurmaca dedektiflerin erken atası sayılır. Bu bir roman değil, kısa öyküydü; buna rağmen etkisi romanlardan büyük oldu. Kapalı oda cinayeti, polislerin çözemediği dosyayı zeki bir sivilin çözmesi, anlatıcı-yoldaş kullanımı ve okuru sona kadar ters köşede tutan mantık oyunu gibi bugün polisiyenin temel taşları sayılan birçok unsur burada şekillendi.
1862 – Pasteur ve Claude Bernard, pastörizasyonun ilk deneylerinden birini yaptı.
20 Nisan 1862, gıdaların bozulmasını önlemek için ısının kontrollü biçimde kullanılmasının tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biridir. Pasteur ile Claude Bernard, 20 Nisan 1862’de kan ve idrar üzerinde daha sonra “pastörizasyon” diye anılacak yöntemin ilk deneylerini gerçekleştirdi. Burada asıl önemli olan şey, bozulmanın kendiliğinden değil, mikroorganizmalar yüzünden meydana geldiğini gösteren daha büyük bilimsel devrimin pratik bir sonuca dönüşmesidir. Pasteur, özellikle şarap ve bira gibi içeceklerin ekşimesinin belirli mikroplarla bağlantılı olduğunu göstermiş, ardından bunları tamamen kaynatmadan ama yeterince ısıtarak bozulmayı önlemenin yolunu açmıştı; bu yöntem daha sonra onun adıyla pastörizasyon diye anılmaya başladı. Sonraki yıllarda teknik önce şarap ve birada, ardından sütte ve başka gıdalarda yaygınlaştı; bugün dünyada günlük hayatın en sıradan güvenlik uygulamalarından biri sayılan süt pastörizasyonunun bilimsel temeli de buradan çıktı. Kısacası 20 Nisan 1862, mikrop kuramının mutfak, tarım ve halk sağlığına uzanan en etkili uygulamalarından birinin doğuşunu simgeleyen önemli günlerden biridir.
1889 – Güzel sanatlara alınmayan genç adam, 20. yüzyılın en yıkıcı diktatörüne dönüştü: Adolf Hitler doğdu.
20 Nisan 1889’da Avusturya-Macaristan sınırındaki Braunau am Inn kasabasında doğan Adolf Hitler, 1933’te Almanya’da iktidara gelip kısa sürede diktatörlüğünü kuran, ardından II. Dünya Savaşı’nı ve Holokost’u insanlık tarihinin en karanlık biçimlerinden biri haline getiren isim oldu. Hitler, Nazi Partisi’nin lideri ve 1933–1945 arasında Nazi Almanyası’nın diktatörüydü; onun yönetimi altında Avrupa Yahudileri sistematik biçimde yok edildi. Bu yüzden Hitler’in biyografisi sıradan bir siyasetçi hikâyesi değil, modern çağda ideoloji, propaganda, kitle seferberliği ve devlet şiddetinin nasıl birleşebildiğinin en ağır örneklerinden biri olarak görülmeli.
Hitler’in hayatında en sık tekrarlanan ayrıntılardan biri, gençliğinde ressam olmak istemesi ve Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmemesidir. Gerçekten de 1907’de sınava girdi, kabul edilmedi; 1908’de tekrar denedi ve yine alınmadı. Bugün sık sık “eğer okula kabul edilseydi tarih değişirdi” denir. Bu, popüler hafızada güçlü bir cümle ama meseleyi tek başına açıklamaz. Holokost Müzesi’nin erken dönem biyografisi, Hitler’in sonraki yıllarda benimsediği aşırı Alman milliyetçiliği, ırkçı antisemitizm, liberal demokrasi düşmanlığı ve antikomünizmin köklerinin gençlik yıllarında, özellikle Viyana ve sonrasındaki siyasi atmosfer içinde geliştiğini açıkça belirtir. Yani sanat okuluna alınmamak ilginç ve sembolik bir ayrıntıdır; ama tarihçilerin ağırlıklı yaklaşımı, Hitler’i sadece bir “reddedilmiş sanatçı” hikâyesiyle açıklamanın yetersiz olduğu yönündedir. Onu asıl şekillendiren şey, çok daha derin bir ideolojik radikalleşme, savaş deneyimi, yenilgi sonrası Alman öfkesi ve siyasî fırsat ortamıydı.
Sonraki aşama daha da belirleyiciydi. Hitler, I. Dünya Savaşı’nda Alman ordusunda görev yaptı; savaş sonunda Almanya’nın yenilgisi, onun dünya görüşünü sertleştirdi. Holokost Müzesi’ne göre 1919’da aşırı sağ çevrelere yaklaştı, aynı yıl Nazi Partisi’ne dönüşecek yapıya katıldı, 1921’de partinin tartışmasız lideri oldu. 1923’te başarısız bir darbeye kalkıştı, yargılandı, hapse girdi ve burada Mein Kampf’ı, yani Kavgam’ı yazdı. Ancak asıl kritik nokta, sık sanıldığı gibi seçimle doğrudan iktidara gelmemesidir. Holokost Müzesi, Hitler’in Ocak 1933’te Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından şansölye olarak atandığını, ardından sistemi hızla tek parti diktatörlüğüne dönüştürdüğünü açıkça yazar. Bu da onu “sandıkla gelmiş sıradan bir lider” gibi anlatmanın da eksik olduğunu gösterir.
Sonrası dünya tarihinin en ağır bilançosuna dönüştü. Hitler yönetimi Almanya’yı totaliter bir Nazi devletine çevirdi; saldırgan yayılmacılık politikası II. Dünya Savaşı’nı büyüttü, Holokost ise milyonlarca Yahudi’nin ve başka hedef grupların sistematik biçimde öldürülmesiyle sonuçlandı. Bu yüzden 20 Nisan 1889, yalnızca tartışmalı bir siyasetçinin doğum günü değil; “bir insan, bir ideoloji ve bir devlet aygıtı birleştiğinde tarih ne kadar karanlık bir yere sürüklenebilir?” sorusunun en sarsıcı örneklerinden birinin başlangıç tarihi olarak da anılır. Hitler’in gençliğindeki sanat okulu reddi hâlâ konuşulur; ama onun hikâyesini gerçekten anlamak için o ayrıntının ötesine geçip, nefret ideolojisinin, savaş sonrası toplumsal çöküşün ve demokratik kurumların çürümesinin nasıl felakete dönüştüğünü görmek gerekir.
1902 – Marie ve Pierre Curie, Paris’te radyum klorürü saflaştırmayı başardı.
20 Nisan 1902’de Marie Curie ile Pierre Curie, Paris’teki laboratuvarlarında yaptıkları uzun ve yorucu çalışmaların ardından radyum klorürü ayırıp saflaştırmayı başardı; bu, radyoaktivite araştırmalarında gerçek bir dönüm noktasıydı. Çünkü çift, radyumu 1898’de keşfetmişti ama onu gerçekten elde etmek bambaşka bir işti: Britannica’nın aktardığına göre 1902’ye gelindiğinde birkaç ton pitchblende artığından ancak onda bir gram kadar saf radyum klorür çıkarılabilmişti. Yani olay, yeni bir madde bulmaktan çok, neredeyse görünmeyecek kadar az miktardaki bir elementi devasa cevher yığınlarından söküp alabilmekti. Bu başarı, radyumun özelliklerinin daha doğru incelenmesini sağladı ve birkaç yıl sonra Nobel ödüllerine uzanan sürecin en somut bilimsel basamaklarından biri oldu. Aynı zamanda modern nükleer fizik, radyoaktivite araştırmaları ve ileride tıpta kullanılacak radyasyon uygulamaları için de kapı araladı. Kısacası 20 Nisan 1902, görünmeyen bir elementin gerçekten elde edilmesiyle, 20. yüzyıl biliminin en sarsıcı alanlarından birinin elle tutulur hale geldiği gün olarak da önem taşır.
1912 – Modern vampir efsanesine biçim veren Drakula’nın yazarı Bram Stoker öldü.
20 Nisan 1912’de Londra’da hayatını kaybeden Bram Stoker, modern çağın en kalıcı karanlık figürlerinden birini yaratan isimdi. 1847’de İrlanda’da doğan Stoker, bugün en çok 1897 tarihli Drakula romanının yazarı olarak tanınıyor. Onu önemli yapan şey, vampiri eski halk hikâyelerindeki dağınık korku figüründen çıkarıp, takım elbiseli, soylu, baştan çıkarıcı, zeki ve şehirli bir tehdide dönüştürmesiydi; yani bugün sinema, televizyon ve popüler kültürde bildiğimiz Drakula imgesinin ana mimarı büyük ölçüde odur. İlginç olan şu ki Stoker gençliğinde düzenli olarak yazan bir yazar değildi; önce Dublin Castle’da memurluk yaptı, ardından ünlü oyuncu Henry Irving’in menajeri olarak yıllarca tiyatro dünyasının içinde yaşadı. Yazarlığı da biraz buradan, sahnenin atmosferinden ve gotik hayal gücünden beslendi. Drakula yayımlandığında hemen bugünkü dev şöhretine ulaşmadı; ama sonraki yıllarda özellikle Nosferatu, Bela Lugosi’li Dracula ve sayısız sinema uyarlaması sayesinde romanın etkisi büyüdü ve Stoker’ın yarattığı karakter Batı popüler kültürünün en tanınan figürlerinden biri haline geldi.
1924 – Yeni Cumhuriyetin ana omurgasını kuran 1924 Anayasası yürürlüğe girdi.
20 Nisan 1924’te kabul edilen 491 sayılı Teşkilât-ı Esasiye Kanunu, yani 1924 Anayasası, Millî Mücadele döneminin kısa ve çerçeve niteliğindeki 1921 Anayasası’nın yerini alarak genç Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yapısını daha ayrıntılı biçimde tanımladı. Bu anayasa, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmünü açık biçimde koruyor; devletin merkezini Ankara, resmî dilini Türkçe olarak belirliyor ve dönemin şartlarını yansıtan bazı hükümleri daha sistemli bir yapı içinde topluyordu. TBMM’nin anayasa tarihçesi de 1921 metnindeki eksiklerin, 20 Nisan 1924’te kabul edilen bu yeni metinle giderilmeye çalışıldığını açıkça belirtiyor. Yani bu tarih, savaş koşullarında kurulmuş meclis hükümeti düzeninden, kurumları daha belirgin bir cumhuriyet devletine geçişin de işaret fişeğiydi.
Bu anayasanın asıl önemi, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki büyük dönüşümlerin ardından daha kalıcı bir devlet çerçevesi kurmasında yatıyordu. Saltanat 1922’de kaldırılmış, Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edilmiş, hilafet de 3 Mart 1924’te kaldırılmıştı; yani 20 Nisan 1924’e gelindiğinde yeni rejim artık geçici savaş düzeniyle değil, daha kapsamlı bir anayasal metinle yoluna devam etmek istiyordu. 1924 Anayasası bu ihtiyaca cevap verdi ve Türkiye’de uzun yıllar yürürlükte kalarak 1961 Anayasası’na kadar cumhuriyetin temel hukuk metni oldu. Bu yüzden 20 Nisan 1924, yeni Türkiye’nin siyasî, idarî ve hukukî çerçevesinin daha net çizildiği, Cumhuriyet rejiminin kâğıt üzerinde de kurumsallaştığı tarih olarak önem taşır.
1924 – Kocaeli il oldu, İzmit yeni ilin merkezi haline geldi.
20 Nisan 1924, bugünkü Kocaeli’nin idarî kimliğinin resmen kurulduğu tarihtir. Cumhuriyet’in ilanından yaklaşık altı ay sonra “Kocaeli” adıyla il kuruldu; İzmit de bu yeni ilin merkezi oldu. Bu ayrıntı önemlidir, çünkü bugün hâlâ birçok kişi Kocaeli ile İzmit arasındaki farkı karıştırır. Aslında Cumhuriyet döneminde kurulan idarî yapı şuydu: Kocaeli ilin adı, İzmit ise bu ilin merkez şehri oldu. Yani 20 Nisan 1924, sadece bir isim değişikliği değil; bugünkü şehir-il ilişkisinin resmen kurulduğu gündü.
Bu kararın arka planı da sıradan değildi. Osmanlı’nın son döneminde bölge İzmit Sancağı olarak anılıyordu; kent 1888’de bağımsız sancak oldu ve adı İzmit olarak geçti, daha sonra bölgenin fatihi Akçakoca’dan dolayı Kocaeli adı yerleşti. Yani Kocaeli adı, Cumhuriyet’le birlikte sıfırdan uydurulmuş bir isim değil; daha eski tarihî hafızası olan, Akçakoca Bey’le bağlantılı bir bölge adıydı. 20 Nisan 1924’te yapılan şey, bu tarihî adı Cumhuriyet’in yeni idarî haritasında resmîleştirmek oldu. Böyle bakınca, bu tarih sadece bürokratik bir düzenleme değil, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e taşınan yer adlarının yeni devlet düzenine göre yeniden sabitlendiği bir eşik sayılmalıdır.
Aynı günün neden önemli olduğunu büyüten bir başka nokta da şudur: 20 Nisan 1924’te 1924 Anayasası da kabul edildi. Yani merkezde yeni Cumhuriyet, kendi anayasal omurgasını kurarken; taşrada da vilayet sistemi yeniden düzenleniyor, Anadolu’nun idarî haritası yeni rejime göre biçimleniyordu. Kocaeli’nin il statüsü kazanması bu yüzden yalnız yerel bir karar değil, Cumhuriyet’in taşradaki kurucu hamlelerinin bir parçasıydı. Aynı tarihte Çorum ve Bilecik’in de il olması, bunun tek bir şehre özgü değil, daha geniş bir devlet yapılanması mantığıyla gerçekleştiğini gösteriyor. Kocaeli açısından fark şu: Bu kararın ileride etkisi çok büyüdü. Çünkü sonraki on yıllarda Türkiye’nin en ağır sanayi, liman, ulaşım ve ticaret merkezlerinden birine dönüşecek olan şehir, kurumsal çerçevesini bu idarî kararla netleştirmiş oldu.
1924 – Çorum ve Bilecik aynı gün il oldu.
20 Nisan 1924, Cumhuriyet’in ilk idarî teşkilatlanma hamleleri içinde hem Çorum hem de Bilecik için dönüm noktası oldu; iki şehir de bu tarihte il statüsü kazandı. Cumhuriyet, saltanat sonrası yeni devlet yapısını kurarken vilayet teşkilatını daha düzenli hale getirmek, taşrada merkezi idarenin elini güçlendirmek ve Anadolu’nun idarî haritasını yeni rejime göre yeniden şekillendirmek istiyordu; Çorum ile Bilecik’in aynı gün il yapılması da bu geniş yapılanmanın parçasıydı. Bilecik açısından bu karar ayrıca sembolikti; çünkü şehir hem Osmanlı kuruluş hafızasıyla hem de Millî Mücadele sonrası yeniden toparlanma süreciyle öne çıkan yerlerden biriydi. Çorum açısından ise il statüsü, kentin idarî ağırlığını artırarak sonraki yıllarda merkezî hizmetlerin, bürokrasinin ve bölgesel rolünün güçlenmesine zemin hazırladı. Kısacası 20 Nisan 1924, Cumhuriyet’in Anadolu’daki idarî omurgasını daha belirgin hale getirdiği ve taşrayı yeni devlet düzenine göre yeniden tanımladığı önemli tarihlerden biri olarak da anılır.
1926 – Sinemada sesli film dönemini başlatan Vitaphone tanıtıldı.
20 Nisan 1926’da Western Electric ile Warner Bros., filme senkronize ses eklemeyi mümkün kılan Vitaphone sistemini tanıttı ve sinema tarihinin yönünü değiştiren büyük dönüşümün kapısını araladı. Bu sistemde ses doğrudan film şeridinin üstüne yazılmıyor, projeksiyonla eşzamanlı dönen ayrı büyük plaklardan veriliyordu; yani teknik olarak bugünkü anlamda sesli film henüz tam kurulmuş değildi, ama seyirci ilk kez perde üzerinde gördüğü görüntüyle aynı anda kayıtlı müzik ve ses efektlerini duyabiliyordu. Özellikle Warner Bros. tarafından benimsenmesiyle ses çağı ticari olarak hızlandı, ilk büyük gösterim de birkaç ay sonra Don Juan ile yapıldı. İlginç olan şu: Sistem kusursuz değildi; film ile plağın uyumu bozulursa ses de kayıyordu. Buna rağmen etkisi çok büyük oldu, çünkü sinemayı canlı orkestra ve salon müzisyenlerine bağımlı olmaktan çıkarıp kayıtlı sesle çalışan yeni bir endüstriye dönüştürdü. Ardından The Jazz Singer ve tam anlamıyla sesli film çağının patlaması geldi; yani 20 Nisan 1926, sessiz sinemanın geri dönüşsüz biçimde sona yaklaşmaya başladığı tarih olarak da önem taşır.
1933 – Razgrad’daki Türk mezarlığının tahribi, İstanbul’da büyük protestolara yol açtı.
20 Nisan 1933’te İstanbul’da başlayan Razgrad Olayları, birkaç gün önce Bulgaristan’ın Razgrad şehrindeki Türk mezarlığının bir grup Bulgar tarafından tahrip edilmesine verilen kitlesel tepkiydi. Akademik çalışmalarda ve dönemin basın incelemelerinde, Razgrad’daki saldırının Türk ve Müslüman mezarlığının hedef alınması, mezar taşlarının kırılması ve kemiklerin çıkarılmasına kadar varan ağır bir vandalizm olarak aktarıldığı görülüyor; bu olay Türkiye’de özellikle öğrenci çevrelerinde büyük infial yarattı. 20 Nisan’da İstanbul’da başlayan protestolar kısa sürede büyüdü; Bulgar temsilciliklerine ve Bulgar mallarına yönelik sert tepkiler gündeme geldi, hükümet ise olayların kontrolden çıkmaması için müdahale etmek zorunda kaldı. İşin önemli tarafı şuydu: Bu sadece sınır ötesinde bir mezarlık saldırısına verilen duygusal tepki değil, Cumhuriyet döneminde gençliğin dış Türkler ve millî hassasiyetler etrafında ilk büyük kitlesel çıkışlarından biri olarak görüldü. Sonrasında Türkiye ile Bulgaristan arasında diplomatik gerilim yükseldi, ama Ankara yönetimi meseleyi tamamen sokak öfkesine bırakmak yerine devlet düzeyinde dengelemeye çalıştı. Bu yüzden 20 Nisan 1933, Balkanlar’daki Türk varlığına yönelik baskıların Türkiye kamuoyunda nasıl güçlü karşılık bulduğunu gösteren erken Cumhuriyet döneminin en dikkat çekici toplumsal tepkilerinden biri olarak da önem taşır.
1940 – Elektron mikroskobu ABD’de tanıtıldı, görünmeyen dünyanın kapısı daha da aralandı.
20 Nisan 1940’ta Philadelphia’da yapılan gösteride, RCA araştırma ekibinden Vladimir Zworykin ve çalışma arkadaşları elektron mikroskobunu ABD’de kamuoyuna tanıttı. Burada küçük ama önemli bir ayrım var: Bu cihazın temel mucitleri Ernst Ruska ve Max Knoll’du; yani 1940’taki olay elektron mikroskobunun dünyadaki ilk icadı değil, ABD’deki ilk büyük pratik tanıtımıydı. İlk elektron mikroskobu geliştirmesi 1931–1933 arasında Almanya’da başlamış; 1940’taki Philadelphia gösterisinde ise bu teknoloji artık laboratuvar merakından çıkıp daha geniş bilim dünyasına sunulmuştu. Dönemin anlatımlarına göre tanıtılan cihaz yaklaşık 10 feet yüksekliğindeydi, yarım ton ağırlığındaydı ve optik mikroskopların sınırını aşan, yaklaşık 100 bin kat büyütme düzeyine ulaşabiliyordu. Bu yüzden olay, hücrelerin, bakterilerin, virüs benzeri çok küçük yapıların ve maddelerin iç düzeninin ışık mikroskobunun ötesinde incelenebileceği yeni bir çağın görünür hale gelmesiydi. Sonraki yıllarda elektron mikroskobu biyolojiden metalurjiye, tıptan yarı iletken araştırmalarına kadar sayısız alanda temel araçlardan biri oldu.
1962 – Türkiye’nin en ünlü dolandırıcısı Sülün Osman, cezaevinde “Alın Teriyle Yaşamak” konferansı verdi.
20 Nisan 1962’de, Türkiye’nin en ünlü dolandırıcılarından Sülün Osman’ın cezaevinde mahkûmlara “Alın Teriyle Yaşamak” konulu konferans vermesi, suç tarihinden çok toplumsal hafızaya kazınmış büyük bir ironidir. Olayın bu kadar konuşulmasının nedeni, Galata Köprüsü’nü, meydan saatlerini, tramvayları, hatta kamusal yapıları saf alıcılara satmasıyla ünlenen bir dolandırıcının, hapiste emeğin ve dürüst çalışmanın önemini anlatmaya kalkışmasıydı. Sonraki yıllarda Sülün Osman’ın hayatı filmlere, kitaplara ve şehir efsanelerine konu oldu; ama onu efsaneleştiren ayrıntılardan biri hep bu konferans olarak kaldı. Çünkü burada sadece bir suçlunun cezaevindeki hayatı değil, Türkiye’de kurnazlık, sahtekârlık ve uyanıklık kültürünün nasıl bir halk mizahına dönüştüğü de görülüyordu. Bu yüzden 20 Nisan 1962, sadece tuhaf bir konferans günü değil; suçla mizahın, ironiyle toplumsal hafızanın birbirine karıştığı en ilginç “Günün Tarihi” maddelerinden biri olarak anılmayı hak eder.
1972 – Apollo 16, Ay’a inen beşinci insanlı görev oldu.
20 Nisan 1972’de NASA’nın Apollo 16 görevi, Ay yüzeyine inmeyi başardı ve böylece insanlık Ay’a beşinci kez ayak basmış oldu. Görevin komutanı John Young ile Ay modülü pilotu Charles Duke, Descartes Highlands denilen bölgeye indi; bu alan özellikle önemliydi, çünkü bilim insanları burada Ay’ın volkanik geçmişine dair izler bulabileceklerini düşünüyordu. Bu yüzden Apollo 16, bilimsel olarak Ay’ın dağlık yüksek bölgelerini incelemeye odaklanan özel bir görevdi.
Görevi ilginç kılan bir başka ayrıntı da inişten hemen önce yaşanan teknik krizdi. Uçuş sırasında ana motorla ilgili bir sorun ortaya çıktı ve Ay’a iniş kararı bir süre askıda kaldı; hatta görevden vazgeçilip geri dönülmesi ihtimali bile tartışıldı. Sonunda riskin yönetilebileceğine karar verildi ve iniş gerçekleşti. Young ile Duke, Ay yüzeyinde yaklaşık 71 saat kaldı; üç ayrı Ay yürüyüşü yaptı, Ay aracıyla dolaştı ve çok sayıda örnek topladı. Görev sonunda getirilen kaya örnekleri arasında, Apollo görevlerinin topladığı en büyük Ay taşlarından biri olan “Big Muley” de vardı.
1975 – ASALA, Türkiye’nin Beyrut Basın Danışmanı’nın otomobilini havaya uçurdu.
20 Nisan 1975’te Beyrut’ta Türkiye’nin Basın Danışmanı’nın otomobiline yönelik bombalı saldırı, ASALA’nın Türk hedeflerine dönük kanlı kampanyasının erken ve dikkat çekici halkalarından biri oldu. O yıllarda Lübnan, iç savaş koşullarında, silahlı örgütlerin rahat hareket edebildiği kırılgan bir zemine dönüşmüştü; Ermeni terör örgütleri de tam bu ortamdan yararlanarak Türk diplomatlarını ve resmî temsilcilikleri hedef almaya başlamıştı. Bu saldırılar, birkaç yıl içinde dünya çapında Türk diplomatlarına yönelik suikastlara, büyükelçilik baskınlarına ve daha geniş bir terör dalgasına dönüşecekti. Yani 20 Nisan 1975, sadece Beyrut’ta bir otomobilin havaya uçurulduğu gün değil; Türkiye’nin dış temsilciliklerine karşı yürütülen sistematik Ermeni terörünün sertleşmeye başladığı dönemin erken uyarı işaretlerinden biri olarak da önem taşır.
1990 – Anadolu manzarasını tuvale taşıyan ressam Şefik Bursalı öldü.
20 Nisan 1990’da hayatını kaybeden Şefik Bursalı, Cumhuriyet dönemi Türk resminde özellikle Anadolu manzaralarını, ışığı ve yerli coğrafyayı kendine özgü bir dengede işleyen önemli ressamlardan biriydi. 1903’te Bursa’da doğdu; öğrencilik yıllarından itibaren sergilere katıldı, sonra Avrupa’ya giderek birçok sanat merkezinde çalışma imkânı buldu. Ama onu asıl öne çıkaran şey, akademik eğitimle yetinmeyip Anadolu’nun farklı şehirlerini resminin merkezine taşımasıydı. Özellikle 1934-1936 yıllarında Konya’da yaptığı, bozkır karakterini, Selçuklu mirasını ve Mevlânâ çevresini yansıtan tablolarla adını daha geniş çevrelere duyurdu. Sonraki yıllarda İstanbul, Erzurum, Bursa, Kocaeli, Ankara ve Konya gibi şehirlerden yaptığı manzaralar, Türk resminde Anadolu’ya bakan görsel hafızanın önemli parçaları arasına girdi. İlginç bir ayrıntı da şu: 1937-1938 yıllarında Atatürk’ün isteğiyle eserleri Moskova, Leningrad, Kiev, Bükreş, Belgrad, Atina ve Paris’te sergilendi; yani yalnız yurt içinde değil, dışarıda da Cumhuriyet Türkiye’sinin sanat yüzünü taşıyan ressamlardan biri oldu. Şefik Bursalı’nın ölümünden sonra yaşadığı ev müzeye dönüştürüldü, adı Bursa’da bir sokağa verildi ve anısı yine adına açılan bir sanat galerisiyle yaşatılmaya devam ediyor.
1992 – Bir dönem Türkiye’de de çok izlenen Benny Hill öldü.
20 Nisan 1992’de evinde ölü bulunan Benny Hill, İngiliz televizyon komedisinin en tanınan yüzlerinden biriydi. 1924’te Southampton’da doğan Hill, özellikle The Benny Hill Show ile yalnız İngiltere’de değil, dünyanın birçok ülkesinde büyük üne kavuştu; hızlı kurgu, kovalamaca sahneleri, abartılı mimikler, çift anlamlı espriler ve neredeyse müzik klibi temposundaki skeçleri onun alametifarikası haline geldi. Türkiye’de de özellikle televizyonun az sayıda kanalın olduğu dönemlerinde çok izlenen yabancı eğlence figürlerinden biriydi; diyalog kadar beden dili ve ritimle çalışan mizahı sayesinde dili bilmeyen izleyiciye bile ulaşabiliyordu. Onu önemli yapan şey, ince bir hiciv ustası olması değil; televizyon komedisini kolay tüketilen, çok hızlı, görsel ve akılda kalıcı bir formata çevirmesiydi. Ancak aynı tarzı zamanla eleştiri de aldı; kadın temsili ve cinsiyetçi mizah anlayışı sonraki yıllarda daha sert sorgulandı.
1994 – RTÜK kuruldu, Türkiye’de radyo ve televizyon yayıncılığında yeni denetim dönemi başladı.
20 Nisan 1994’te kabul edilen 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun ile Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) kuruldu. Bu adım, Türkiye’de özel radyo ve televizyonların fiilen çoğaldığı ama hukukî çerçevenin uzun süre belirsiz kaldığı bir dönemin ardından geldi. 1990’ların başında özel yayıncılık hızla yayılmış, devlet tekelinin dışına çıkan bu yeni medya düzeni hem siyasî hem hukukî tartışma yaratmıştı; RTÜK de tam bu karmaşayı kurallı bir zemine oturtmak için oluşturuldu. Kurulun görevi, yayın ilkelerini belirlemek, yayınları izlemek, lisans ve denetim süreçlerini yürütmek ve gerektiğinde yaptırım uygulamaktı. Yani 20 Nisan 1994, Türkiye’de televizyon ve radyo dünyasının tamamen başıboş bir alandan çıkıp devlet eliyle düzenlenen ve denetlenen yeni bir medya rejimine geçtiği tarih olarak da önem taşır. Sonraki yıllarda RTÜK, ifade özgürlüğü, sansür, kamu yararı, yayın ahlakı ve siyasî baskı tartışmalarının merkezindeki kurumlardan biri haline geldi; bu da onun Türkiye’nin medya ve demokrasi tartışmalarında belirleyici bir aktör olduğunu gösterdi.
1999 – Columbine Lisesi katliamı, okul güvenliği tartışmalarını dünya çapında değiştirdi.
20 Nisan 1999’da ABD’nin Colorado eyaletindeki Columbine High School’da okuyan Eric Harris ve Dylan Klebold, düzenledikleri silahlı saldırıda 12 öğrenciyi ve 1 öğretmeni öldürdü, 21 kişiyi yaraladı; ardından da intihar etti. Olayı bu kadar önemli yapan şey, sadece ağır can kaybı değildi. Saldırganlar okula sadece silahla değil, daha büyük bir yıkım yaratmak için hazırladıkları patlayıcılarla da gelmişti; eğer bu bombalar planlandığı gibi patlasaydı bilançonun çok daha ağır olacağı kabul ediliyor. O güne kadar ABD’de okul saldırıları yaşanmıştı, ama Columbine, okul şiddetini ilk kez dünya kamuoyunun zihnine bu kadar güçlü biçimde kazıdı. Sonrasında polis müdahale taktiklerinden okul güvenliği anlayışına, gençlik şiddeti tartışmalarından medya ve internet etkisine kadar pek çok başlık yeniden ele alındı.
1999 – Gırgır kuşağının güçlü kalemlerinden Tekin Aral öldü.
1941’de İstanbul’da doğan Aral, daha okul yıllarında karikatüre yöneldi; ilk çizgileri 1950’lerin ortasında dergilerde yayımlandı. Sonraki yıllarda gazetelerde çizer olarak çalıştı, ağabeyi Oğuz Aral ile birlikte Türkiye’de mizah dergiciliğinin en etkili dönemlerinden birini kuran kuşağın parçası oldu. Özellikle Gırgır ve daha sonra Fırt çevresindeki üretimiyle, Türkiye’de geniş kitlelerin mizah algısını şekillendiren çizerlerden biri haline geldi. Onu önemli yapan şey, günlük hayatı, televizyonu, siyaseti ve şehir insanının küçük hallerini kolay okunan ama zekâsını gizlemeyen bir çizgi diliyle aktarabilmesiydi. Ayrıca yıllarca gazetelerde yazılı-çizili televizyon eleştirileri yapması da onu yalnız karikatürist değil, popüler kültürü izleyen ve yorumlayan bir kaleme dönüştürdü.
2010 – Deepwater Horizon patladı, Meksika Körfezi’ne tarihin en büyük çevre felaketlerinden biri yaşandı.
20 Nisan 2010’da Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon sondaj platformunda meydana gelen patlama, önce ağır bir iş kazasına, ardından da ABD tarihinin en büyük petrol sızıntılarından birine dönüştü. NOAA ve Britannica’ya göre patlamada 11 işçi öldü, 17 kişi yaralandı; iki gün sonra platform battı ve Macondo kuyusundan denize kontrolsüz petrol yayılmaya başladı. Sızıntı yaklaşık 87 gün sürdü ve denize yaklaşık 134 milyon galon petrol karıştı. Bu yüzden olay, kıyı ekosistemlerini, balıkçılığı, turizmi ve bölgedeki binlerce insanın geçimini etkileyen büyük bir çevre felaketi olarak tarihe geçti. Louisiana’dan Florida’ya uzanan geniş kıyı hattında kuşlar, deniz kaplumbağaları, balıklar ve sulak alanlar ağır zarar gördü; olaydan sonra enerji şirketlerinin güvenlik kültürü, açık deniz sondajı ve çevre sorumluluğu bütün dünyada daha sert tartışılmaya başladı.
2012 – “Memleketim”in unutulmaz sesi Ayten Alpman öldü.
20 Nisan 2012’de hayatını kaybeden Ayten Alpman, Türk pop ve caz müziğinde kendine has yorumuyla iz bırakan, sesiyle bir dönemin hafızasına yerleşen özel sanatçılardan biriydi. Onu sadece iyi bir yorumcu olarak anmak eksik kalır; çünkü Ayten Alpman, Türkiye’de kadın caz vokalinin erken ve güçlü örneklerinden biri olduğu gibi, geniş kitlelerin hafızasında da özellikle “Memleketim” şarkısı ile yer etti. İlk kez 1950’lerde sahneye çıktı, ilk yıllarında caz ağırlıklı repertuvarla dikkat çekti, ardından “Sensiz Olamam”, “Ben Varım”, “Yanımda Olsa” gibi şarkılarla da tanındı. Ama onu asıl ülke çapında simgeleştiren parça, “Memleketim” oldu; bu şarkı özellikle 1974 Kıbrıs Harekâtı sırasında çok güçlü bir karşılık buldu ve yıllar içinde sıradan bir pop şarkısından çıkıp ortak hafıza parçasına dönüştü.
Ayten Alpman’ın hikâyesini ilginç kılan taraflardan biri de çok üretip çabuk tüketilen bir şöhret kurmamasıdır. Sık plak yapan, her dönemde görünür olan bir yıldız çizgisinden çok; az ama kalıcı işlerle hatırlanan bir sanatçı oldu. İlk plağı 1959’da Sayonara/Passion Flower’dı. İstanbul Radyosu’nda çalıştı ve müzikte caz damarını erken dönemde taşıyan sanatçılardandı. 2007’de İstanbul Caz Festivali Yaşam Boyu Başarı Ödülü alması da bunun tesadüf olmadığını gösterir; yani o, sadece nostaljik bir pop sesi değil, Türkiye’de cazla pop arasında köprü kurmuş bir yorumcuydu.
2014 – Olimpiyatlarda iki kez altın madalya kazanan milli güreşçi Mithat Bayrak öldü.
20 Nisan 2014’te hayatını kaybeden Mithat Bayrak, Türk güreş tarihinin olimpiyatlarda en büyük iz bırakan isimlerinden biriydi. Adapazarı doğumlu Bayrak, grekoromen stilde özellikle 73 kilo civarındaki sıkletlerde öne çıktı ve 1956 Melbourne ile 1960 Roma Olimpiyatları’nda üst üste iki altın madalya kazanarak adını Türk spor tarihine yazdırdı. Onu önemli yapan şey sadece madalya sayısı değildi; bir olimpiyat zaferinin tesadüf olmadığını, yıllar sonra ikinci kez zirveye çıkarak kanıtlamış olmasıydı. Sonraki dönemde Almanya’da yaşadı, kulüp ve antrenörlük çalışmaları yaptı; 2011’de de güreşe katkıları nedeniyle FILA Uluslararası Güreş Onur Listesi’ne alındı.
2016 – Film müziklerinden Eurovision’a uzanan güçlü imzaların sahibi Atilla Özdemiroğlu öldü.
20 Nisan 2016’da Şişli Florence Nightingale Hastanesi’nde, akciğer kanserine bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle 73 yaşında hayatını kaybeden Atilla Özdemiroğlu, Türk müziğinde yalnız besteci değil, aynı zamanda bir dönem duygusunu kuran büyük isimlerden biriydi. Sanat hayatı boyunca 200’ü aşkın şarkıya, 60 film müziğine, 14 müzikale ve çok sayıda tiyatro oyunu ile reklam müziğine imza attı. Bu tek başına bile onu sıradan bir müzisyen olmaktan çıkarır; çünkü Özdemiroğlu, pop müzikten sinemaya, sahneden televizyona kadar çok farklı alanlarda aynı anda iz bırakabilen ender isimlerdendi.
Onu geniş kitleler için özel yapan şey, bir yandan çok güçlü bir aranjör ve besteci olması, öte yandan yaptığı işlerin halk hafızasına gerçekten yerleşmesiydi. Ajda Pekkan’ın Eurovision’da seslendirdiği Petrol’ün bestesi ona aitti; aynı zamanda pek çok film ve sahne müziğinde de imzası vardı. Neredeyse bir kuşak onun yaptığı müziklerle büyüdü.
2020 – Petrol fiyatları tarihte ilk kez eksiye düştü.
20 Nisan 2020’de petrol piyasasında daha önce görülmemiş bir şey yaşandı ve ABD’nin temel petrol göstergesi olan WTI ham petrolünün Mayıs vadeli kontratı ilk kez sıfırın altına indi. Burada kritik ayrıntı şudur: Eksiye düşen şey dünyadaki bütün petrolün fiyatı değildi, teslim günü yaklaşmış belirli bir vadeli işlem kontratıydı. Reuters’a göre kontrat o gün -37,63 dolardan kapandı, gün içinde ise -40,32 doları gördü; ABD Enerji Enformasyon İdaresi de bunun, WTI vadeli kontratının 1983’ten beri ilk kez sıfırın altına düştüğü gün olduğunu açıkça belirtiyor. Bu çöküşün arkasında iki büyük neden vardı: Koronavirüs salgını yüzünden talebin sert biçimde düşmesi ve aynı dönemde Rusya-Suudi Arabistan fiyat savaşıyla arzın şişmesi. Üstelik depolama alanları da hızla doluyordu; özellikle Cushing, Oklahoma’daki teslimat sistemi daralınca, vadesi yaklaşan kontratı elinde tutan ama fiziksel petrolü teslim almak istemeyen yatırımcılar, kontrattan çıkabilmek için adeta karşı tarafa para ödemek zorunda kaldı. Bu yüzden 20 Nisan 2020, finans piyasasıyla fiziksel emtia dünyasının nasıl sert biçimde çarpışabildiğini gösteren, enerji tarihine geçen sıra dışı bir kırılma olarak da önem taşır.
2023 – Süleyman Efendi rolüyle hafızalara kazınan Rana Cabbar öldü.
20 Nisan 2023’te hayatını kaybeden Rana Cabbar, Türk tiyatro, sinema ve televizyon dünyasında yıllar boyunca yüzü hemen tanınan, sesi ve oyunculuğuyla sahneyi dolduran güçlü karakter oyuncularından biriydi. Esas adı Rana Solakyan’dı; İstanbul’da doğdu, tiyatroya erken yaşta yöneldi ve özellikle Ankara Sanat Tiyatrosu’nun ilk dönemlerinde etkin rol aldı. Sonraki yıllarda sinema ve televizyona geçen Cabbar, geniş kitlelerin hafızasında en çok Aşk-ı Memnu dizisindeki Süleyman Efendi karakteriyle yer etti; ama kariyeri bununla sınırlı değildi. Kabadayı, Akrebin Yolculuğu, 72. Koğuş gibi yapımlarda da görünen Cabbar, başrol olmasa bile ekrana geldiğinde ağırlığı hissedilen, usta oyuncu denince akla ilk gelen isimlerden biriydi. Rana Cabbar, 20 Nisan 2023’te, bir süredir tedavi gördüğü hastanede 78 yaşında hayatını kaybetti.
2025 – Fenerbahçe’nin eski teknik direktörlerinden Werner Lorant öldü.
20 Nisan 2025’te hayatını kaybeden Werner Lorant, Türkiye’de en çok Fenerbahçe’nin başındaki kısa ama unutulmayan dönemiyle hatırlanan Alman teknik adamlardan biriydi. Öldüğünde 76 yaşındaydı. Sarı-lacivertli takımın başında özellikle Galatasaray’a karşı alınan 6-0’lık tarihi galibiyetle hafızada yer etti. Lorant’ın Fenerbahçe macerası uzun sürmedi; ama bazı teknik adamlar kupalarla değil, bir tek maçla da kulüp hafızasında kalır. Onun Türkiye’deki yeri de biraz böyle oldu.
Lorant’ı önemli yapan şey sadece Fenerbahçe değildi. Alman futbolunda özellikle TSV 1860 Münih’i 1990’larda alt liglerden Bundesliga’ya taşıyan teknik direktör olarak çok büyük saygı gördü; Bayern Münih de ölümünün ardından yayımladığı taziye mesajında onu Alman futbolunun önemli teknik adamlarından biri olarak andı. Oyunculuk döneminde Eintracht Frankfurt ile UEFA Kupası ve Almanya Kupası kazanmış olması da kariyerinin başka bir güçlü halkasıydı.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
