Mustafa Kemal’e ulaşmak için günlerce peşinden dolaştı, kılık değiştirdi, sonunda kara çarşafı ve peçesiyle yolunu kesti. Sonra köylü kıyafetleriyle İzmit’e geldi; çoban oldu, ormanlarda adam topladı, işgal altındaki şehirden cephane çıkardı. Kocaeli’nin köylerinde savaştı, Büyük Taarruz’da esir düştü, Trikopis’in karşısına çıkarıldı ve yine kaçtı. Kara Fatma’nın hikâyesinde gerçekle efsane yüz yıldır birbirine karışıyor. Belki de bazı hayatlar ancak böyle hatırlanabiliyor.
Bir kadının 1919 yılında İstanbul’dan kalkıp Mustafa Kemal’i bulmak için Sivas’a gitmesini bugünün dünyasından bakarak anlamak kolay değil. Hele Fatma Seher gibi otuzlu yaşlarının başındaki bir kadın için… İnsan ister istemez soruyor: Ne görmüş ne yaşamış olmalı ki evinde oturmak, başını eğip felaketin geçmesini beklemek yerine yüzlerce kilometre yol gidip hiç tanımadığı bir adama kendisini savaşa göndermesini söylesin?
Fatma Seher’in gençliğinin bütün ayrıntılarını bilmiyoruz. Daha doğumundan itibaren hayatının üzerinde ince bir sis var. 1888’de Erzurum’da doğduğu genel kabul görüyor ama babasının adı bile kaynaklarda değişiyor. Yıllarca Binbaşı Derviş Bey’le evlendiği, onunla Balkan Savaşı’na katıldığı, çocuk sahibi olduğu anlatıldı; aileden derlenen daha yeni bilgiler ise hiç evlenmemiş olabileceğini, yanında kızı diye anılan küçük Fatma’nın aslında yeğeni olduğunu söylüyor. Kara Fatma daha yaşarken hayatının bazı parçaları birbirine karışmaya başlamış gibidir.
Fakat hangi ayrıntının doğru olduğundan bağımsız bir gerçek var: Fatma Seher’in gençliği korkunç yıllara rastladı. Balkan Savaşı’nın yarası kapanmadan Birinci Dünya Savaşı başladı. Kafkas Cephesi, Rus işgali, göçler, açlık, salgınlar, kaybolan insanlar, geri dönmeyen erkekler… Erzurum bu felaketlerin tam ortasındaydı. Fatma Seher’in hangi ölümlere ağladığını, hangi evlerin yandığını gözleriyle gördüğünü, kimleri kaybettiğini tek tek bilmiyoruz. Fakat onun kuşağı için “vatan” haritada çizilmiş bir sınır değildi. Evdi, ocaktı, mezardı; bir sabah uyandığında elinden alınan kasabaydı, yollara düşen komşu demekti.
1919’a gelindiğinde savaş bitmiş gibi görünüyordu ama felaket bitmemişti. Mondros imzalanmış, ordular dağıtılmış, İstanbul işgal altına girmiş, İzmir’e Yunan askeri çıkmıştı. Bir imparatorluğun son parçaları da elden kayıyordu. Fatma Seher o günlerde Anadolu’nun bir yerinde, bu gidişe razı olmayan bir adamın örgütlenmeye başladığını duydu.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’taydı.
Ve Fatma Seher onu bulmaya karar verdi.

Üç gün Mustafa Kemal’in peşinde
Kendi hatıratına göre İstanbul’dan Gülcemal vapuruna bindi, Samsun’a geçti ve oradan yaylı arabayla Sivas’a ulaştı. Bugün birkaç kelimeyle anlattığımız bu yolculuk 1919 şartlarında günler süren, güvenliği belirsiz bir serüvendi. Sivas’a varmak da yetmedi; Mustafa Kemal’in karşısına çıkmak çok daha zordu. Suikast ihtimali nedeniyle çevresinde sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı ve İstanbul’dan çıkıp gelmiş, kimsenin tanımadığı bir kadının yanına yaklaşmasına izin verilmiyordu.
Fatma Seher vazgeçmedi. Yıllar sonra anlattığına göre üç gün boyunca Mustafa Kemal’in peşinden dolaştı, kendisini fark ettirmeden yaklaşabilmek için farklı kıyafetlere girdi. Bir insanı görmek için üç gün boyunca Sivas sokaklarında iz sürmek… Bazen uzaktan görmüş, bazen gireceği kapının önünde beklemiş, belki birileri tarafından geri çevrilmiş olmalı. Sonunda Mustafa Kemal’in öğle yemeğine davetli olduğu bir yere giderken fırsatı yakaladı. O gün üzerinde çarşaf, yüzünde peçe vardı. Önüne çıktı ve kendisiyle görüşmek istediğini söyledi.
Mustafa Kemal’in ilk cevabı sertti. Kara Fatma’nın kendi hatıratında anlattığına göre “Ne görüşeceksin?” diye sordu. Fatma Seher geri çekilmedi; peçesini kaldırdı ve İstanbul’dan kendisiyle konuşmak için geldiğini, bir dakika olsun onu dinlemesini istedi. Bunun üzerine yakındaki küçük bir lokantaya geçtiler. Mustafa Kemal karşısındaki kadının ne istediğini anlamaya çalıştı. Ata binebilir miydi, silah kullanabilir miydi, top ve tüfek sesinden korkar mıydı? Fatma Seher’in verdiği cevap, onun hayatına yakışacak kadar iddialıydı: “Muharebe benim için düğündür Paşam.”
Bu konuşmayı yazan bir stenograf yoktu. Mustafa Kemal’in ona tam olarak hangi kelimelerle “Kara Fatma” dediğini de onun hatıralarından biliyoruz. Belki yıllar geçerken bazı kelimeler güzelleşti, bazı cümleler daha parlak hale geldi. Ama görüşmenin özü son derece makul; çünkü Fatma Seher kısa süre sonra gerçekten Millî Mücadele içinde faaliyete geçiyor. Kendi anlatısına göre Mustafa Kemal ona gerektiğinde gösterebileceği bir kâğıt verip İstanbul’a dönmesini ve işe başlamasını söyledi.
Fatma Seher Sivas’a giderken savaşmak isteyen bir kadındı. İstanbul’a dönerken artık bir görevi ve hayatının sonuna kadar taşıyacağı bir adı vardı.
Kara Fatma.

Yolu İzmit’e düştü
İstanbul’a döndüğünde Topkapılı Pire Mehmet, Laz Tahsin gibi Millî Mücadele çevresinden insanlarla bağlantı kurduğu ve yaklaşık 15 kişilik küçük bir grup oluşturduğu anlatılıyor. Sonra hepsi köylü kıyafetlerine girdiler. Haydarpaşa’dan trene binip İzmit’e doğru yola çıktılar. Kendilerini iş arayan muhacirler olarak tanıtıyorlardı.
İzmit o günlerde sıradan bir Anadolu şehri değildi. İstanbul’dan Anadolu’ya açılan önemli kapılardan biriydi. İnsan, silah, cephane ve haber akışının yolları bu coğrafyadan geçiyordu. Önce İngilizlerin, ardından Yunan kuvvetlerinin hâkim olduğu bölgede Kuvâ-yi Milliye birlikleri, yerel çeteler, Rum ve Ermeni silahlı grupları aynı dağların, ormanların ve köy yollarının üzerinde hareket ediyordu. Bir köyün birkaç kilometre ötesinde kimin hâkim olduğunu kestirmek bile her zaman kolay değildi.
Böyle bir yerde Kara Fatma’nın en önemli silahı tabancası değildi. Sıradan görünebilmesiydi. Başına örtüsünü bağlıyor, muhacir oluyordu; gerekirse iş arayan bir köylüye, gerekirse hayvan otlatan bir çobana dönüşüyordu. İnsanların bakıp da görmedikleri biri olmayı öğrenmişti.
İzmit çevresindeki ilk önemli bağlantılarından biri Gülbahçe eşrafından Murat Ağa oldu. Küçük grubun burada yeni katılımlarla 96 kişiye kadar çıktığı, ardından Bahçecik ve Servetiye üzerinden kırsala geçtiği anlatılıyor. Karargâhın adı kimi aktarımlarda Paşaköy, kimilerinde Oğulpaşa olarak geçer; ayrıntılar değişse de Kara Fatma’nın faaliyet alanı oldukça nettir: Bahçecik, Yeniköy, Değirmendere, Servetiye, Kaynarca ve Fındıktepe hattı.
Bugün bu isimleri tabelalarda görüp geçiyoruz. Oysa 1921 baharında aynı coğrafya gerçek bir cepheydi. Bahçecik çevresinde Yunan karargâhları vardı; Servetiye ve Değirmendere müfrezeleri karşı tepelerde mevzilenmişti. 8 Haziran’da Seymen İskelesi’ne baskın düzenlenmiş, Yunan birlikleri karadan ve denizden top ateşiyle cevap vermişti. 10 Haziran’da ise Servetiye-Armutboğazı mevzileri denizden yoğun ateş altına alınmıştı. Kara Fatma’nın o dakikalarda tam olarak hangi tepede olduğunu söyleyemiyoruz; ama savaştığı dünyanın nasıl bir yer olduğunu anlamak için bu bile yeter. Bugün orman sessizliğinin hâkim olduğu tepelerde bir zamanlar Körfez’den atılan topların sesi yankılanıyordu.

Birkaç günlüğüne çoban oldu
Kara Fatma’nın Kocaeli günlerine ilişkin en güzel anlatılardan biri 1922’de yayımlanan hikâyede karşımıza çıkar. Bir gün Davulcular Ormanı’ndan Arpalık köyüne birkaç yabancı iner. Üstleri başları perişandır. Karamürsel muhaciri olduklarını ve iş aradıklarını söylerler. Uzun bir pazarlıktan sonra dördü çoban olarak tutulur.
Böylece Kara Fatma yeniden görünmez olur.
Sabah hayvanları önüne katıp yamaçlara çıkan kadın artık bir müfreze reisi değildir. Birkaç gün boyunca Gülbahçe Deresi çevresinde sığır otlatırlar. Elbette yalnızca sığırlara baktıklarını düşünmek zor. Aynı zamanda yolları, geçitleri, köylerdeki dengeleri, kimin nereden gelip geçtiğini öğreniyor olmalıydılar.
Üç-dört gün sonra karşılarına iki silahlı jandarma çıkar. Dönemin anlatısında bunların çevredeki köylerden haraç toplayan Ermeni jandarmaları olduğu söylenir. Yeni çobanlardan şüphelenir, kim olduklarını sorarlar. Hikâyenin bu kısmı hızla geçilir. Ne konuşulduğunu, ilk silaha kimin davrandığını bilmiyoruz. Fakat o akşam Arpalık’tan Davulcular Ormanı’na dönen çobanların ellerinde artık iki tüfek vardır.
Ertesi gün oyun biter. Kara Fatma, Gülbahçe, Mecidiye, Orhaniye ve Arpalık’ın imamlarını, muhtarlarını ve ileri gelenlerini Davulcular Ormanı’na çağırır. Birkaç gün önce hayvanlarını otlatan muhacir kadın şimdi karşılarına silahlı bir grubun başında çıkar. Anlatıya göre onlara kendisini şu sözlerle tanıtır: “Ben Kara Fatma’yım.” Köylülere bundan böyle kendilerinden zorla alınan paraları vermemelerini, can ve mallarını koruyacağını söyler. Bundan sonra çevreden yeni gençler katılmaya başlar. Aynı anlatı birliğin mevcudunun 480 kişiye kadar çıktığını söyler.
Gerçekten aynı anda 480 kişi onun emrinde miydi? Büyük ihtimalle mesele bu kadar basit değildi. Farklı kaynaklarda 150’den 700’e kadar değişen rakamlar çıkıyor. Kuvâ-yi Milliye birlikleri bugünün sabit kadrolu taburları değildi; köylerden ihtiyaca göre insanlar katılıyor, sonra bazıları evine dönüyor, yeni insanlar geliyordu. Muhtemelen Kara Fatma’nın sürekli yanında bulunan daha küçük bir çekirdek kuvvet vardı; fakat gerektiğinde bölgeden yüzlerce gönüllüyü harekete geçirebilecek bir ağ kurmuştu. Nitekim daha sonra resmî belgelerde de onun gönüllü toplamakla görevlendirildiğini görüyoruz. Müfrezedeki gençlerin ona “komutanım”dan başka bir isimle de seslendiği anlatılır: Anne.
İşte belki o noktada Kara Fatma bir insandan biraz daha fazlasına dönüşmeye başladı.

İzmit’e eli boş giriyor, cephane yüklü çıkıyordu
Dağlardaki hikâye yeterince ilginçtir ama Kara Fatma’nın İzmit’in içinde yaptıkları daha da şaşırtıcıdır. 1922’de aktarılan anlatıya göre Yunan işgali altındaki şehirde üstü başı dökülen bir köylü kadın pazara gelip gitmeye başlar. Birkaç parça öteberi getirip satar, sonra akşam olduğunda İzmit’ten çıkar.
İlk gelişinde kimse üzerinde durmaz. İkincisinde de…
Fakat kadın İzmit’e geldiğinden daha ağır bir yükle dönmektedir.
Kara Fatma’nın anlatısına göre şehirden her çıkışında yanında altışar sandık vardır. Üçüncü seferde şüphelenirler ve kadını durdururlar. Sandıklar açılır. İçlerinden kumaş, yiyecek ya da pazardan alınmış başka bir mal yerine cephane çıkar. Cephaneyi İzmit Sultani Mektebi’ndeki Ali Efendi adlı birinden aldığı söylenir. O okul gerçekten vardı; Ali Efendi’nin kim olduğunu ise bugün hâlâ kesin olarak bilmiyoruz.
Sandıkların gerçekten altı tane olup olmadığını, tam üçüncü seferinde yakalanıp yakalanmadığını doğrulayacak ikinci bir tutanak elimizde yok. Fakat hikâye savaş bittikten onlarca yıl sonra icat edilmedi; daha 1922’de anlatılıyordu. Bu yüzden olayın çekirdeğinin gerçek olması kuvvetle muhtemel görünüyor: Kara Fatma işgal altındaki İzmit’e kılık değiştirerek giriyor, şehir içindeki gizli bağlantılardan aldığı cephaneyi dışarı çıkarıyor ve bu seferlerinden birisinde yakalanıyordu.
Esaretinin ayrıntıları zaman içinde büyümüş olabilir. İzmit’te 19 gün tutulduğu, ağır biçimde dövüldüğü anlatılır. Başka anlatılarda dişlerinin kırıldığı, boynuna ip geçirildiği gibi çok daha sert ayrıntılar yer alır. Üstelik Büyük Taarruz sırasında yaşayacağı ikinci esaretin de 19 gün sürdüğünü kendisi anlatır; iki hikâyenin zaman içinde birbirine karışmış olması mümkün. Fakat Kara Fatma’nın yakalanıp yeniden müfrezesinin başına dönmesi dönemin anlatılarında güçlü biçimde yer alır.
Bazen bir insanın başına gelenler, onu tanıyanların gözünde gerçek hayatın sınırlarını aşmaya başlar. Öldüğünü sanırsınız, geri gelir. Yakalandığını duyarsınız, birkaç gün sonra yeniden atının üzerinde görürsünüz. Böyle insanların çevresinde efsane oluşması için birilerinin oturup efsane uydurmasına gerek kalmaz.

Kabakçı gecesi
Kara Fatma’nın Kocaeli hikâyesinde bugün neredeyse hiç hatırlanmayan başka bir olay daha var: Kabakçı baskını. Kaynakların ortaklaştığı çekirdek anlatıya göre bölgede faaliyet gösteren Rum ve Ermeni silahlı grubuna karşı Kara Fatma’nın müfrezesi Kabakçı köyüne baskın düzenledi; 25 kişilik gruptan 21 kişinin öldürüldüğü kaydediliyor. Bu olayın İzmit’in kurtuluş harekâtından üç-dört gün önce yaşandığı aktarılıyor.
Fakat Kabakçı’nın etrafında da zamanla çok daha dramatik bir hikâye büyümüş. Sonraki anlatılarda bir düğün gecesi köyün basıldığı, yeni evlenen bir çiftin evine girildiği, genç kadınlara saldırıldığı ve köyden kaçmayı başaran bir adamın gece Kara Fatma’ya ulaşıp yardım istediği anlatılır. Kara Fatma’nın 17 adamıyla köyü sardığı ve çatışmanın bu şekilde başladığı söylenir. Bu ayrıntıların tamamını tarihî belge gibi kullanmak mümkün değil; anlatı yıllar içinde belirgin biçimde destanlaşmış görünüyor. Ama arkasındaki gerçek olay, yani Kara Fatma’nın İzmit yöresindeki silahlı çetelerle çatışması ve Kabakçı baskını, yerel tarih kaynaklarında açık biçimde yer alıyor.
Bu ayrımı yapmak önemli. Çünkü efsaneyi çöpe atmamız gerekmiyor; yalnızca onu doğru yere koymamız gerekiyor. Belki köyden gelen adam gerçekten ağlıyordu, belki düğün gecesi ayrıntısı sonradan eklendi. Bugün bilemeyiz. Fakat o gecenin ardından bölgedeki insanların Kara Fatma’yı neden yalnızca bir müfreze reisi değil de kendilerini koruyan biri olarak hatırladığını anlamak zor değil.
İzmit kurtulurken
Kabakçı baskınından birkaç gün sonra, 1921 Haziranının son haftasında İzmit’i kurtarmaya yönelik harekât başladı. Dört gün süren çatışmaların ardından Türk kuvvetleri 28 Haziran’da İzmit’e girdi. Ertesi gün Bahçecik ve Başiskele hattındaki mücadele devam etti; Servetiye, Değirmendere ve diğer yerel müfrezeler Yunan kuvvetlerini bölgeden çıkardı. Kara Fatma’nın müfrezesi de bu geniş mücadelenin içindeydi.
Onu 28 Haziran sabahı ordunun önünde, at üstünde İzmit’e ilk giren kişi olarak göstermek kolay ve güzel olurdu. Ama buna ihtiyacımız yok. Çünkü aylar boyunca bu şehrin çevresindeki köylerde dolaştığını, gönüllü topladığını, çetelerle ve işgal güçleriyle savaştığını, İzmit’in kurtuluşuna kadar bölgede kaldığını biliyoruz. Belki o gün şehre girdiğinde, bir zamanlar köylü kıyafetleri içinde gizlice geçtiği sokaklara ilk kez saklanmadan bakabildi. Bir zamanlar sandıklarla çıkmaya çalışırken yakalandığı İzmit artık kurtulmuştu.
Fakat Fatma Seher için savaş henüz bitmemişti.
İznik tarafına gönderildi. Sakarya Savaşı sırasında Bereket, Karaderin ve Kaynarca çevresinde savaştı; yaralandı, iyileşti ve yeniden birliğinin başına geçti. Müfrezesinin “İntikam Taburu” adıyla düzenli yapıya alındığı anlatılır. Hisarcık’taki çatışmalardan sonra askerî makamların onun cepheden gelen askerler üzerindeki etkisini özellikle övdüğü ve 26-27 Ağustos 1921 tarihli bir tamimde diğer birliklere örnek gösterildiği biliniyor.
İzmit kurtulmuştu ama Kara Fatma Kocaeli’den kopmamıştı. Daha sonra İzmit, Kandıra ve Adapazarı çevresinden 380 kişi topladığı, bu gönüllülerle Gemlik ve Kumla cephesine gönderildiği aktarılıyor. Kocaeli artık sadece savaştığı bir yer değildi, başka cephelere insan götürdüğü bir merkez haline gelmişti.

“İki seneden beri çok yorgunum”
24 Ekim 1921’de Fatma Seher yeniden İzmit’tedir. O gün Kocaeli Grup Komutanlığına yazdığı birkaç satır, hakkında anlatılan yüzlerce kahramanlık hikâyesinden daha dokunaklıdır. Çünkü bu kez anlatıcı yoktur; gazete muhabiri, destan, rivayet yoktur. Askerî arşive girmiş bir dilekçe vardır.
Fatma Seher, 12 Ekim’de Müfrezeler Komutanı Reşat Bey’den emir aldığını, dokuz kişilik maiyetiyle askerlik çağının dışında kalanlardan gönüllü toplamaya çıktığını, teşkilatı büyüterek 25 kişiye ulaştığını bildirir. Çavuşluk rütbesi için teşekkür eder ve ardından komutanından küçük bir ricada bulunur: “İki seneden beri çok yorgun” olduğunu söyler; İzmit civarında ya da cephe gerisinde az bir müddet dinlenmek ister.
Aynı gün Geyve’den cevap gelir. Kocaeli Grup Komutanı Halid Bey, yeni bir emir gelene kadar maiyetiyle birlikte İzmit’te dinlenmesini uygun bulmuştur.
Kara Fatma’nın hikâyesinde en çok bu cümlede durmak gerekiyor. Çünkü Davulcular Ormanı’nda yüzlerce insanın karşısına çıktığı söylenen kadın, işgal altındaki İzmit’e cephane taşıyan milis, yaralandıktan sonra tekrar cepheye koşan kahraman bir anlığına kaybolur. Yerine yalnızca çok yorulmuş bir kadın gelir.
İki yıldır savaşmaktadır.
Sadece biraz dinlenmek ister.
İnsan kahramanların yorulmadığını düşünmeye meyillidir. Oysa onlar da korkar, acı çeker, tükenir. Belki kahramanlığı daha insanî ve daha büyük yapan da budur. Fatma Seher yorulmuştu; bunu söyleyecek kadar da yorulmuştu. Fakat dinlendikten sonra yine cepheye döndü.
Ceylan, kement ve Trikopis
1922 yazında savaş son büyük hesaplaşmaya giderken Kara Fatma yine cephedeydi. Büyük Taarruz sırasında Afyon civarındaki Sürmeli köyünde yaşadığını anlattığı olay, onun neden daha hayattayken efsaneye dönüştüğünü tek başına açıklamaya yeter.
Atının adı Ceylan’dı. Kara Fatma, Ceylan’ı çok iyi eğitilmiş, düşman mevzilerine adeta bir piyade eri gibi sokulabilen akıllı bir hayvan olarak anlatır. Sürmeli civarında Yunan mevzilerine saldırdıkları sırada atıyla fazla ileri gitmişti. Kendi hatıratına göre karşı taraftan atılan bir kement onu yakaladı. Ceylan şahlanıp Türk hatlarına doğru kaçmayı başardı; Kara Fatma ise yerde kaldı ve esir düştü.
Gözlerini bağlayıp Yunan mevzilerinin yaklaşık iki saat gerisine götürdüler. Sürmeli’deki karargâhta yarım saat kadar sorgulandığını, Türk kuvvetleri hakkında bilgi almak için sıkıştırıldığını, kendisinin ise kaçamak cevaplarla onları oyaladığını anlatır. Sonunda karşısına Yunan komutanı Nikolaos Trikopis çıktı.
Trikopis karşısındaki kadına bakıp şaşırdı. Kara Fatma’nın anlatımına göre adını üç kez hayretle tekrarladı: “Sen Kara Fatma!” Meğer Yunan tarafında da adı duyulmuş, fakat onu iri yarı, dev gibi bir savaşçı olarak hayal etmişlerdi. Karşılarında ufak tefek bir kadın görünce inanmakta zorlandılar.
Fatma Seher’in verdiğini söylediği cevap ise artık efsanenin bir parçasıdır:
“Anadolu’daki Kara Fatmaların en kuvvetlisi benim.”
Konuşmanın tam olarak böyle geçtiğini Trikopis’in kayıtlarından doğrulayamıyoruz. Bu sahneyi Kara Fatma’nın kendi anlatısından biliyoruz. Fakat hikâyenin devamı da en az karşılaşma kadar ilginçtir. Başına önce dört süngülü nöbetçi dikildiğini, günler geçtikçe nöbetçinin bire indirildiğini ve sürekli dövüldüğünü söyler. Bir gece nöbetçinin yanına bir arkadaşı gelir; birlikte şarap içerler. Misafir gider, nöbetçi içmeye devam eder ve sonunda sızar. Fatma Seher önce bunun bir tuzak olup olmadığını anlamak için bekler. Adamın gerçekten kendinden geçtiğine emin olunca silahını alır ve kaçar. Esaretinin 19 gün sürdüğünü, sonunda Sürmeli’deki birliğine yeniden ulaştığını anlatır.
On dokuz gün rakamının Büyük Taarruz’un kronolojisiyle tam olarak nasıl uyuştuğu tartışılabilir; Kara Fatma’nın hayatındaki iki ayrı esaret hikâyesinin ayrıntıları birbirine de karışmış olabilir. Ama burada önemli olan başka bir şeydir. Esaretten kaçmayı başaran bir insanın yapacağı en akla yakın şey cepheden mümkün olduğunca uzaklaşmaktır.
Fatma Seher yeniden müfrezesinin başına geçti.
Savaş bitene kadar da durmadı.

Savaş bitti, efsane kaldı
Zaferden sonra Fatma Seher’in hayatı savaş günlerinin görkemini taşımadı. 1944’te küçük bir kitap halinde hatıralarını yayımladı. Yıllar geçtikçe Kara Fatma adı büyürken o yaşlandı ve maddi sıkıntılar çekti. 1954’te kendisine vatanî hizmet tertibinden aylık bağlandı; bu maaşı da uzun süre alamadan 2 Temmuz 1955’te hayatını kaybetti.
Geride birkaç fotoğraf, askerî belgeler, eski gazete sayfaları, kendi hatıraları ve birbirini her zaman tutmayan pek çok hikâye kaldı. Mustafa Kemal’le konuşulan her cümle gerçekten böyle miydi? Davulcular Ormanı’nda 150 kişi mi, 480 kişi mi vardı? İzmit’ten çıkarılan sandıkların sayısı gerçekten altı mıydı? Kabakçı’daki o düğün gecesi anlatıldığı gibi mi yaşandı? Trikopis onun adını gerçekten üç kez mi tekrarladı?
Bazılarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.
Ama belki bu kadar rahatsız olmamamız gerekir. Geçmişin büyük insanlarını zaten sadece belgelerden tanımıyoruz. Gerçek olayların üzerine tanıklıklar, hatıralar, söylentiler ve kuşaktan kuşağa aktarılan hikâyeler ekleniyor. Sonunda insan ile efsane birbirine karışıyor. Bunun tarih açısından tehlikeli olduğu yer, efsaneyi belge diye sunmaya başladığımız andır. Yoksa bir halkın olağanüstü bulduğu insanları biraz büyüterek anlatması yeni bir şey değildir.
Kara Fatma’da daha da ilginci şu: Efsaneyi tamamen çıkardığımızda geride sıradan biri kalmıyor. İzmit’e gelen, Kocaeli köylerinde örgütlenen, gönüllü toplayan, savaşan, askerî makamlar tarafından takdir edilen ve 24 Ekim 1921’de İzmit’ten komutanına “iki seneden beri çok yorgunum” diye yazan gerçek Fatma Seher zaten yeterince olağanüstü.

Kocaeli adını unutmadı; peki hikâyesini hatırlıyor mu?
Kara Fatma bugün Kocaeli’den tamamen silinmiş değil. Alikahya’da Fatma Seher Hanım Caddesi var; belediyenin güncel ulaşım çizelgelerinde otobüs durakları hâlâ onun adıyla anılıyor. 42 Evler’de D-100 üzerindeki üst geçide 2019’da resmen Fatma Seher Hanım (Kara Fatma) Üst Geçidi adı verildi. Akpınar’da Fatma Seher İlkokulu ve Ortaokulu’nda her sabah yüzlerce çocuk onun adını taşıyan bir kapıdan içeri giriyor. Atatürk ve Redif Müzesi’nin Millî Mücadele bölümünde de Kara Fatma, Yahya Kaptan ve İpsiz Recep’le birlikte anlatılıyor.
Yani Kocaeli Kara Fatma’nın adını unutmadı.
Fakat bazen bir ismi hatırlamakla bir hikâyeyi hatırlamak aynı şey değildir. Her gün Fatma Seher Hanım Caddesi’nden geçenlerden kaçı, bu kadının yüz yıl önce aynı coğrafyada köylü kıyafetlerine girip dolaştığını biliyor? Kara Fatma Üst Geçidi’nin altından otomobille geçenlerden kaçı, onun İzmit’e gizlice cephane sokup çıkardığı anlatısını duymuştur? Bahçecik’e, Servetiye’ye hafta sonu gezmeye çıkanlardan kaçı, bu tepelerde bir zamanlar top sesleri duyulduğunu, o mücadele içinde Kara Fatma’nın da bulunduğunu düşünüyor?
Belki Kent Hafızası dediğimiz şey tam da burada başlıyor. Bir şehrin sokaklarına isim vermek yetmiyor; o isimlerin neden orada olduğunu da anlatmak gerekiyor.
Çünkü bir asır önce bu şehirde, bugün bizim otomobille birkaç dakikada geçtiğimiz yolları geceleri yalınayak yürüyen insanlar vardı. Kimliklerini saklıyor, muhacir oluyor, çoban oluyor, ormanlarda buluşuyor, cepheye insan ve cephane taşıyorlardı. İçlerinden biri ufak tefek, esmer, inatçı bir kadındı. Mustafa Kemal’in karşısına çıkabilmek için üç gün uğraşmış, sonra yolu İzmit’e düşmüş, burada savaşmış, yorulmuş ama yine devam etmişti.
Adı Fatma Seher’di.
Biz onu Kara Fatma diye hatırladık.
Hakkında anlatılanların bir kısmı tarih, bir kısmı hatıra, bir kısmı da efsane olabilir. Ama hepsinin altında değiştiremeyeceğimiz bir gerçek yatıyor:
Kocaeli dağlarından bir zamanlar Kara Fatma geçti; üzerinden bir asır geçti, izleri hâlâ silinmedi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.


