8 Temmuz Tarihte Bugün

55 Dakika Okuma
8 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 8 Temmuz

1497 – Baharat yolunun denizdeki kapısı açıldı; Vasco da Gama Hindistan’a doğru yola çıktı

8 Temmuz 1497’de Portekizli denizci Vasco da Gama, Hindistan’a deniz yoluyla ulaşmak için Lizbon’dan yola çıktı. Bu yolculuk, dünya ticaretinin yönünü değiştirecek büyük keşiflerden birinin başlangıcıydı.

O dönemde Avrupa için Hindistan ve Uzak Doğu, baharat, ipek, değerli taşlar ve lüks mallar anlamına geliyordu. Ancak bu mallara ulaşan kara yolları hem uzun hem pahalı hem de Osmanlı ve diğer Müslüman güçlerin denetimindeki ticaret ağlarına bağlıydı. Portekiz, Afrika’nın çevresinden dolaşarak Hindistan’a ulaşacak bir deniz yolu bulmak istiyordu.

Vasco da Gama’nın filosu dört gemiden oluşuyordu. Denizciler Atlantik’e açıldı, Afrika’nın batı kıyılarını izledi, Ümit Burnu’nu dolaştı ve sonunda Hint Okyanusu’na ulaştı. Sefer çok zorlu geçti; hastalık, açlık, fırtına ve bilinmeyen denizler mürettebatı yıprattı.

Da Gama 1498’de Hindistan’ın Kalikut kıyılarına vardığında, Avrupa ile Hindistan arasında doğrudan deniz ticaretinin kapısı açıldı. Bu gelişme, baharat ticaretinin ağırlığını Akdeniz’den Atlantik’e doğru kaydırdı.

Ancak bu yolculuğun sonucu ticaretle sınırlı kalmadı. Portekiz’in Hint Okyanusu’nda kuracağı üsler, Avrupa sömürgeciliğinin Asya’daki ilk büyük adımlarından biri oldu. Deniz yolları, limanlar ve ticaret merkezleri artık mal alışverişinin ötesinde, askerî ve siyasî hâkimiyetin de konusu hâline geldi.

8 Temmuz 1497, dünya tarihinin büyük dönemeçlerinden biridir. Vasco da Gama’nın Hindistan yolculuğu, Avrupa’nın okyanuslar üzerinden Asya’ya açıldığı, dünya ticaretinin yeniden kurulduğu ve sömürgecilik çağının hızlandığı sürecin başlangıç işaretlerinden biri oldu.

1621 – Hayvan hikâyeleriyle insanı anlatan La Fontaine doğdu

8 Temmuz 1621’de Fransız yazar ve şair Jean de La Fontaine doğdu. Dünya edebiyatı onu en çok fabllarıyla tanıdı. Hayvanları konuşturan, ama aslında insanın zaaflarını, hırslarını, kurnazlığını ve ahlâkını anlatan bu kısa hikâyeler, yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarıldı.

La Fontaine’in fablları yalnız çocuklara öğüt veren sevimli masallar değildir. “Ağustos Böceği ile Karınca”, “Karga ile Tilki”, “Kurt ile Kuzu”, “Aslan ile Fare” gibi hikâyeler, basit görünen olayların içinde insan toplumuna dair keskin gözlemler taşır. Güçlüyle zayıfın ilişkisi, çalışkanlık, dalkavukluk, kibir, korku ve adalet duygusu bu küçük anlatıların temel meseleleridir.

La Fontaine, eski kaynaklardan gelen fabl geleneğini Fransız edebiyatının zarif diliyle yeniden kurdu. Ezop’tan, Antik Çağ anlatılarından ve Doğu hikâye geleneğinden beslenen metinleri kendi çağının toplumuna uyarladı. Saray çevresini, iktidar ilişkilerini ve insan davranışlarını doğrudan söylemeden, hayvan karakterlerin arkasına saklanarak anlattı.

Bu yüzden La Fontaine’in fablları hem eğlenceli hem de düşündürücüdür. Tilki yalnız tilki değildir; kurnazlığı temsil eder. Karga yalnız karga değildir; övgüye kanmanın bedelini gösterir. Kurt ile kuzu arasındaki ilişki, gücün haklılık yerine geçtiği dünyayı anlatır.

La Fontaine’in hikâyeleri zamanla dünyanın birçok diline çevrildi. Türkiye’de de “La Fontaine Masalları” adıyla çocukların ilk okuduğu klasikler arasına girdi. Ancak bu metinlerin asıl gücü, çocuklara öğüt vermelerinden çok, yetişkinlerin dünyasını yalın ve unutulmaz imgelerle anlatmalarındadır.

8 Temmuz 1621’de doğan La Fontaine, küçük hikâyelerle büyük insanlık hâllerini anlatan yazarlardan biri olarak edebiyat tarihinde kalıcı bir yer edindi. Onun fablları, hayvanların konuştuğu ama insanın bütün çıplaklığıyla göründüğü aynalar gibidir.

1695 – Zamanı daha doğru ölçen, Satürn’ün sırrını çözen Christiaan Huygens öldü

8 Temmuz 1695’te Hollandalı bilim insanı Christiaan Huygens hayatını kaybetti. Matematik, fizik, astronomi ve saat teknolojisi alanlarında yaptığı çalışmalarla 17. yüzyıl bilim devriminin en önemli isimlerinden biri oldu.

Huygens’in en büyük katkılarından biri zamanın ölçülmesi üzerineydi. Sarkaçlı saati geliştirerek saatlerin çok daha doğru çalışmasını sağladı. Bu yalnız günlük hayat için değil, astronomi ve denizcilik için de önemliydi. Çünkü gökyüzünü ölçmek, yıldızların hareketini izlemek ve denizde konum belirlemek için zamanı doğru bilmek gerekiyordu.

Astronomide de büyük iz bıraktı. Kendi geliştirdiği teleskoplarla Satürn’ü inceledi. 1655’te Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ı keşfetti. Daha sonra Satürn’ün etrafındaki tuhaf görüntünün, gezegeni çevreleyen bir halka sistemi olduğunu açıkladı. Böylece gökyüzünün en merak uyandıran sırlarından biri çözüldü.

Huygens sadece gökyüzüne bakan bir gözlemci değildi; ışığın doğasını anlamaya çalışan bir düşünürdü. Işığın dalgalar hâlinde yayıldığını savunan kuramı, kendi döneminde hemen kabul görmedi. Newton’un parçacık kuramı uzun süre daha etkili oldu. Fakat ilerleyen yüzyıllarda Huygens’in dalga yaklaşımı, optik biliminin gelişiminde temel taşlardan biri hâline geldi.

Matematik ve mekanik alanında da önemli çalışmalar yaptı. Çarpışma, merkezkaç kuvveti ve olasılık hesapları üzerine düşündü. Onun bilimi, deney ve gözlemle beraber doğayı matematikle açıklama çabasına dayanıyordu. Bu yönüyle modern fiziğin kurucu kuşağında yer aldı.

Yüzyıllar sonra Avrupa Uzay Ajansı’nın Titan’a gönderilen iniş aracına “Huygens” adı verildi. Bu araç, 2005’te Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ın yüzeyine inerek onun keşfettiği dünyaya insanlığın ilk yakın gözlemi anlamına geliyordu.

8 Temmuz 1695’te ölen Christiaan Huygens, zamanı ölçen saatlerden Satürn’ün halkalarına, ışığın dalga yapısından uzay araştırmalarına uzanan geniş bir miras bıraktı. O, bilimin hem göğe bakan merakını hem de zamanı ve doğayı ölçme tutkusunu temsil eden büyük isimlerden biri olarak hatırlanmaya devam ediyor.

1829 – Erzurum ilk kez Rus işgaline uğradı

8 Temmuz 1829’da Erzurum, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus işgaline uğradı. Şark Seraskeri Salih Paşa’nın Rus ordusunun teslim koşullarını kabul etmesiyle şehir, tarihinde ilk kez Rusların eline geçti.

Erzurum, Osmanlı’nın doğu sınırındaki önemli merkezlerinden biriydi. Kafkasya’dan Anadolu içlerine inen yolları tutuyor, İran ve Kafkasya cepheleri için askerî, idarî ve ticari bir üs görevi görüyordu. Bu yüzden Erzurum’un düşmesi, Doğu Anadolu savunmasının çözülmesi anlamına geliyordu.

Rus ordusunun başında General İvan Paskeviç vardı. Bir yıl önce Kars’ın düşmesiyle Osmanlı’nın doğu savunması zaten ağır darbe almıştı. 1829 yazında Ruslar Kars’tan Erzurum yönüne ilerledi. Zivin ve Hasankale çevresindeki Osmanlı savunması kırılınca Erzurum’un önü açıldı.

Şehirde direnme isteği ile çaresizlik iç içeydi. Osmanlı ordusu dağılmış, askerî düzen bozulmuş, halk arasında korku ve göç başlamıştı. Salih Paşa, şehrin daha büyük bir yıkıma uğramaması için Ruslarla teslim görüşmelerini kabul etti. Böylece Erzurum savaşla tamamen harap edilmeden işgal edildi; fakat bu durum şehir hafızasında derin bir yenilgi duygusu bıraktı.

Rus işgali birkaç ay sürdü. 14 Eylül 1829’da imzalanan Edirne Antlaşması’ndan sonra Ruslar Erzurum’u boşalttı. Ancak işgalin etkileri hemen silinmedi. Şehir ekonomik ve sosyal bakımdan sarsıldı; Müslüman halkın bir bölümü göç etti, Ruslar çekilirken çok sayıda Ermeni zanaatkâr ve sanat erbabını da beraberinde götürdü.

8 Temmuz 1829, Erzurum tarihinde acı bir dönemeçtir. O gün şehir yalnız askerî bakımdan değil, psikolojik ve toplumsal olarak da büyük bir kırılma yaşadı. Erzurum’un sonraki kuşaklarda “serhat şehri” ve direnç sembolü olarak anılmasında, bu ilk Rus işgalinin bıraktığı derin izler de vardır.

1833 – Boğazlar Meselesi Avrupa’nın gündemine oturdu; Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı

8 Temmuz 1833’te Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya İmparatorluğu arasında Hünkâr İskelesi Antlaşması imzalandı. İstanbul Boğazı kıyısındaki Hünkâr İskelesi’nde yapılan bu antlaşma, Osmanlı dış politikasında büyük bir kırılma anlamına geliyordu.

Antlaşmanın arkasında Kavalalı Mehmed Ali Paşa isyanı vardı. Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, Osmanlı ordusunu yenerek Anadolu içlerine kadar ilerlemiş, Kütahya’ya ulaşmıştı. İstanbul bile tehdit altına girmiş görünüyordu. Sultan II. Mahmud, eski düşmanı Rusya’dan yardım istemek zorunda kaldı.

Rus donanması ve askerleri İstanbul çevresine geldi. Bu yardım, Osmanlı başkentini Mısır kuvvetleri karşısında koruyan bir güvence gibi göründü; fakat bedeli ağır oldu. Rusya, Osmanlı üzerindeki nüfuzunu artırma fırsatı yakalamıştı. Hünkâr İskelesi Antlaşması da bu ortamda imzalandı.

Antlaşma görünüşte bir savunma ittifakıydı. Taraflardan biri saldırıya uğrarsa diğeri yardım edecekti. Ancak asıl tartışma yaratan bölüm, gizli maddeydi. Bu maddeye göre Osmanlı Devleti, Rusya bir Avrupa devletiyle savaşa girerse Çanakkale Boğazı’nı Rusya’nın düşmanlarına kapatacaktı. Bu durum, Rusya’ya Boğazlar üzerinde dolaylı ama çok önemli bir avantaj sağlıyordu.

İngiltere ve Fransa bu gelişmeden büyük rahatsızlık duydu. Çünkü Boğazlar, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki kilit geçitti. Rusya’nın Osmanlı üzerindeki etkisinin artması, Akdeniz dengelerini ve Avrupa güç siyasetini doğrudan ilgilendiriyordu. Hünkâr İskelesi Antlaşması bu nedenle “Boğazlar Meselesi”ni uluslararası diplomasinin en hassas başlıklarından biri hâline getirdi.

Antlaşma sekiz yıl için yapılmıştı; ancak yarattığı etki çok daha uzun sürdü. 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi’yle Boğazlar rejimi yeniden düzenlenecek, büyük devletler Osmanlı üzerindeki bu Rus nüfuzunu sınırlamaya çalışacaktı.

8 Temmuz 1833, Osmanlı’nın 19. yüzyılda içine düştüğü denge siyasetini bütün açıklığıyla gösteren tarihlerden biridir. Hünkâr İskelesi Antlaşması, imparatorluğun kendi iç krizini çözmek için Rusya’ya yaslandığı; fakat bu yardımın Boğazlar üzerinden Avrupa siyasetini sarsan büyük bir diplomatik soruna dönüştüğü gündür.

1839 – Modern kapitalizmin en tartışmalı isimlerinden John D. Rockefeller doğdu

8 Temmuz 1839’da Amerikalı sanayici John Davison Rockefeller doğdu. Dünya onu Standard Oil’in kurucusu olarak tanıdı. Rockefeller, petrol çağının yükselişiyle birlikte tarihin en büyük servetlerinden birini oluşturdu; aynı zamanda modern tekelcilik, büyük şirket düzeni ve hayırseverlik anlayışı üzerinde kalıcı iz bıraktı.

Rockefeller’ın yükselişi, 19. yüzyılın ikinci yarısında petrolün giderek daha önemli bir enerji ve sanayi ürünü hâline gelmesiyle başladı. O dönemde petrol özellikle gaz lambalarında kullanılan kerosen üretimi için büyük değer taşıyordu. Rockefeller, rafineri işinde maliyetleri düşürmeye, nakliye anlaşmaları yapmaya ve rakiplerini sistemli biçimde kontrol altına almaya yöneldi.

1870’te kurulan Standard Oil, kısa sürede Amerikan petrol endüstrisinin en güçlü şirketi oldu. Şirket, üretimden rafineriye, taşımadan dağıtıma kadar petrol işinin hemen her aşamasında büyük bir hâkimiyet kurdu. Bu büyüme verimlilik, fiyat düşüşü ve örgütlenme başarısı olarak savunuluyordu; fakat rakipler, gazeteciler ve kamuoyu tarafından acımasız tekelcilik olarak da eleştirildi.

Rockefeller’ın adı bu yüzden yalnız zenginlikle değil, “trust” sistemiyle de birlikte anılır. Standard Oil, Amerikan tarihinde büyük şirketlerin nasıl denetlenmesi gerektiği tartışmasının merkezine yerleşti. 1911’de ABD Yüksek Mahkemesi, Standard Oil’in parçalanmasına karar verdi. Bu karar, antitröst hukukunun ve modern rekabet düzenlemelerinin en önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Rockefeller’ın hayatının ikinci büyük yönü hayırseverlikti. Servetinin büyük bölümünü eğitim, sağlık ve bilim alanlarına aktardı. Chicago Üniversitesi, Rockefeller Üniversitesi, Rockefeller Foundation ve çeşitli sağlık-eğitim kurumları onun desteklediği büyük yapılar arasında yer aldı. Bu yönüyle Rockefeller, modern vakıfçılığın ve büyük ölçekli kurumsal hayırseverliğin de öncülerinden biri sayıldı.

8 Temmuz 1839’da doğan John D. Rockefeller, modern dünyanın çelişkili figürlerinden biridir. Bir yanda petrol çağının en güçlü iş insanı, diğer yanda tekelcilik tartışmalarının baş aktörü; bir yanda acımasız rekabetin simgesi, diğer yanda dev hayır kurumlarının kurucusu olarak tarihte yerini aldı.

1889 – Finans dünyasının sesi doğdu; Wall Street Journal yayımlanmaya başladı

8 Temmuz 1889’da The Wall Street Journal’ın ilk sayısı yayımlandı. New York’un finans merkezi Wall Street’ten doğan bu gazete, zamanla dünyanın en etkili ekonomi yayınlarından birine dönüştü.

Gazetenin arkasında Charles Dow, Edward Jones ve Charles Bergstresser vardı. Başlangıçta amaç, iş dünyasına, yatırımcılara ve finans çevrelerine güvenilir, düzenli ve anlaşılır bilgi sunmaktı. O dönemde piyasalar büyüyor, şirketler karmaşıklaşıyor, demiryolları, sanayi kuruluşları ve bankalar Amerikan ekonomisinin merkezine yerleşiyordu.

The Wall Street Journal ilk yıllarında bugünkü küresel medya devinden çok daha küçük bir yayındı. Ancak iş dünyasının nabzını tutma iddiası güçlüydü. Fiyatlar, şirket haberleri, piyasa gelişmeleri ve ekonomik yorumlar gazetenin ana omurgasını oluşturdu.

Charles Dow’un geliştirdiği piyasa izleme anlayışı, daha sonra Dow Jones endeksleriyle birlikte modern finans gazeteciliğinin temel taşlarından biri hâline geldi. Böylece gazete, piyasanın nasıl okunacağına dair bir ölçü sistemi kuran yapının da parçası oldu.

Zaman içinde The Wall Street Journal, Amerikan ekonomisinin, şirket dünyasının, borsanın, küresel ticaretin ve finans kapitalizminin en önemli tanıklarından biri oldu. 1929 Buhranı’ndan teknoloji devlerine, savaş ekonomilerinden küresel krizlere kadar pek çok dönemi sayfalarına taşıdı.

8 Temmuz 1889, modern ekonomi gazeteciliği açısından önemli bir gündür. Wall Street Journal’ın yayımlanmaya başlaması, paranın, şirketlerin ve piyasaların haber dünyasında ne kadar merkezi bir yer kazanacağının erken işaretlerinden biri oldu.

1919 – Mustafa Kemal askerlikten ayrıldı; Millî Mücadele resmî görevden sivil önderliğe geçti

8/9 Temmuz 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, resmî göreviyle birlikte askerlik mesleğinden de ayrıldığını bildirdi. Bu karar, Millî Mücadele tarihinde büyük bir dönemeçti. O artık Osmanlı Devleti’nin görevlendirdiği bir ordu müfettişi değil, millet adına hareket eden sivil bir mücadele önderiydi.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a 9. Ordu Müfettişi olarak çıkmıştı. Resmî görevi, bölgede asayişi sağlamak ve ordunun terhis sürecini denetlemekti. Fakat o, Anadolu’daki işgalleri ve İstanbul Hükümeti’nin çaresizliğini görerek daha geniş bir millî direniş fikrini örgütlemeye yöneldi.

Amasya Genelgesi’nde “milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” denilmişti. Bu söz, Millî Mücadele’nin temel düşüncesini ortaya koyuyordu. Ancak İstanbul Hükûmeti, Mustafa Kemal’in Anadolu’daki faaliyetlerinden rahatsız oldu. İngiliz baskısı da artınca onun İstanbul’a dönmesi istendi.

Mustafa Kemal bu çağrıya uymadı. Erzurum’da bulunduğu sırada resmî görevinden alındığı bildirildi. Bunun üzerine o da aynı gece Harbiye Nezareti’ne ve Padişah’a gönderdiği telgraflarla yalnız müfettişlik görevinden değil, çok sevdiği askerlik mesleğinden de ayrıldığını açıkladı.

Bu istifa, dışarıdan bakıldığında büyük bir kayıp gibi görünebilirdi. Çünkü Mustafa Kemal artık resmî yetkilerini, rütbesini ve devlet hiyerarşisi içindeki konumunu bırakmıştı. Fakat kararın asıl anlamı başkaydı: Millî Mücadele artık İstanbul’dan verilmiş bir memuriyetin değil, doğrudan millet iradesine dayanan bir hareketin yolu olacaktı.

Bu süreçte Kazım Karabekir Paşa’nın desteği hayati önem taşıdı. Erzurum’daki 15. Kolordu Komutanı olan Karabekir, Mustafa Kemal’i tutuklamak yerine onun yanında yer aldı. Bu destek, Mustafa Kemal’in sivil konuma geçtikten sonra da Anadolu’daki askerî ve siyasî hareketin merkezinde kalmasını sağladı.

8/9 Temmuz 1919, Mustafa Kemal’in hayatında olduğu kadar Türkiye tarihinde de büyük bir eşiği gösterir. O gece bir Osmanlı paşası üniformasını bıraktı; fakat bu, Millî Mücadele’nin liderliğini zayıflatmadı. Tam tersine, “sîne-i millete” dönerek yürütülen bağımsızlık mücadelesinin önünü açtı.

1920 – Bursa işgal edildi; Meclis kürsüsüne siyah örtü serildi

8 Temmuz 1920’de Bursa, Yunan ordusu tarafından işgal edildi. Osmanlı’nın ilk başkentlerinden biri olan Bursa’nın düşmesi, Ankara’da ve bütün Millî Mücadele çevrelerinde büyük bir acı ve öfke yarattı.

Bursa, tarihî ve sembolik ağırlığı çok yüksek bir şehirdi. Osmanlı Devleti’nin kuruluş hafızasını taşıyor, Osman Gazi ve Orhan Gazi türbeleriyle imparatorluğun başlangıcını temsil ediyordu. Bu nedenle şehrin işgali, millî hafızaya vurulmuş ağır bir darbe olarak görüldü.

Yunan ordusu, Batı Anadolu’daki ilerleyişi sırasında Bursa’ya yöneldi. Şehir yeterli askerî güçle savunulamadı ve işgal edildi. Bursa’nın düşmesi Ankara’da büyük yankı uyandırdı. TBMM’de derin bir yas havası oluştu.

Bu olayın en güçlü sembolü Meclis kürsüsüne serilen siyah örtü oldu. Bursa işgalden kurtarılıncaya kadar bu örtünün kaldırılmadığı anlatısı, Millî Mücadele hafızasında özel bir yer edindi. Siyah örtü, yalnız bir şehrin kaybına duyulan üzüntüyü değil, işgal altındaki vatanın yasını da temsil ediyordu.

Bursa’nın işgali iki yıldan fazla sürdü. Şehir, 11 Eylül 1922’de Türk ordusunun Büyük Taarruz sonrasında ilerlemesiyle kurtarıldı. O gün, Meclis kürsüsündeki siyah örtünün kaldırılması da işgal acısının sona erdiğini simgeleyen güçlü bir sahneye dönüştü.

1921 – Yunan ordusu saldırıya geçti; Kütahya-Eskişehir Muharebeleri başladı

8 Temmuz 1921’de Yunan ordusunun Batı Anadolu’daki büyük ileri harekâtı başladı. Bu hareket, kısa süre sonra Kütahya-Eskişehir Muharebeleri adıyla anılacak ağır savaşlar dizisine dönüştü ve Türk ordusunu Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmeye zorlayan sürecin kapısını açtı.

İnönü Muharebelerinden sonra Yunan ordusu, Ankara Hükümeti’nin düzenli ordusunu tamamen dağıtmak ve Millî Mücadele’yi sona erdirmek istiyordu. Hedef, Afyon, Kütahya ve Eskişehir hattını ele geçirerek Türk ordusunu kesin yenilgiye uğratmaktı.

Yunan kuvvetleri geniş bir cephede saldırıya geçti. Türk ordusu henüz kuruluş sürecini tamamlamış, yorgun ve eksikleri olan bir orduydu. İsmet Paşa komutasındaki kuvvetler direnmeye çalıştı; ancak Yunan ordusunun sayı, silah ve hazırlık üstünlüğü karşısında cephe hattı zorlandı.

Kütahya-Eskişehir Muharebeleri, Türk ordusu için askerî bakımdan başarısızlıkla sonuçlandı. Kütahya ve Eskişehir boşaltıldı. Mustafa Kemal Paşa, ordunun daha büyük bir yıkıma uğramaması için Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmesini uygun gördü. Bu karar, o an için geri çekilme gibi görünse de ordunun korunmasını sağlayan stratejik bir hamleydi.

Bu ağır dönem, Sakarya Meydan Muharebesi’nin hazırlığını da doğurdu. Türk ordusu geri çekildi ama dağılmadı. Sakarya hattında toparlandı, savunma düzeni kurdu ve birkaç hafta sonra Millî Mücadele’nin kaderini değiştirecek büyük direnişe başladı.

8 Temmuz 1921, Sakarya’ya giden yolun zorlu başlangıçlarından biridir. Kütahya-Eskişehir hattında başlayan Yunan ileri harekâtı, Türk ordusunu en ağır sınavlarından biriyle karşı karşıya bıraktı; fakat bu geri çekiliş, Sakarya’da gelecek büyük direnişin de önünü açtı.

1937 – Türkiye doğu sınırında güvenlik kuşağı kurdu; Sadabat Paktı imzalandı

8 Temmuz 1937’de Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında Sadabat Paktı imzalandı. Tahran’daki Sadabat Sarayı’nda yapılan bu anlaşma, dört ülke arasında saldırmazlık, dostluk ve bölgesel iş birliği esasına dayanıyordu.

1930’lu yıllar dünya için giderek daha tehlikeli bir dönemdi. Avrupa’da Almanya ve İtalya’nın saldırgan politikaları yükseliyor, Akdeniz ve Ortadoğu’daki dengeler değişiyordu. Türkiye, bir yandan batıda Balkan Antantı ile güvenliğini sağlamaya çalışıyor, diğer yandan doğu sınırlarında istikrarlı bir komşuluk düzeni kurmak istiyordu.

Sadabat Paktı’nın amacı yalnız savaş çıkmasını önlemek değildi. Taraflar birbirlerinin sınırlarına saygı göstermeyi, içişlerine karışmamayı ve birbirlerine karşı saldırgan tutum almamayı kabul ediyordu. Böylece Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında ortak bir güvenlik anlayışı oluşturulmaya çalışıldı.

Paktın arkasında bölgenin kendi sorunları da vardı. Türkiye ile İran arasında sınır güvenliği ve aşiret hareketleri zaman zaman gerilim yaratmıştı. Irak yeni kurulmuş bir devlet olarak hem İngiltere etkisi hem de bölgesel güvenlik sorunlarıyla uğraşıyordu. Afganistan ise modernleşme süreci içinde dış ilişkilerini güçlendirmek istiyordu. Sadabat Paktı, bu farklı kaygıları ortak bir masa etrafında buluşturdu.

Türkiye açısından bu anlaşma, Atatürk döneminin “yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışının dış politikadaki önemli örneklerinden biriydi. Türkiye, yayılmacı bir politika izlemek yerine komşularıyla sınırlarını güvenceye almak ve büyük savaş yaklaşırken bölgesel barış alanı yaratmak istiyordu.

Sadabat Paktı, II. Dünya Savaşı’nın sarsıntıları içinde uzun ömürlü ve çok etkili bir askerî ittifaka dönüşemedi. Ancak imzalandığı dönemde Türkiye’nin yalnız Batı’ya değil, doğu komşularına da dayanan dengeli bir güvenlik siyaseti kurmak istediğini gösterdi.

8 Temmuz 1937, Cumhuriyet diplomasisinin önemli günlerinden biridir. Sadabat Paktı, Türkiye’nin doğu sınırında dostluk ve saldırmazlık temelli bir güvenlik hattı kurma çabasını simgeledi; savaş öncesi dünyanın kararan havasında bölgesel barış arayışının dikkat çekici örneklerinden biri oldu.

1942 – Cumhuriyet’in sağlık mimarlarından Refik Saydam görev başında öldü

8 Temmuz 1942’de Türkiye’nin 4. Başbakanı Dr. Refik Saydam hayatını kaybetti. Görev başında ölen Saydam, Cumhuriyet’in ilk yıllarında modern sağlık teşkilatını kuran önemli devlet adamlarından biriydi.

Refik Saydam 1881’de İstanbul’da doğdu. Askerî Tıbbiye’den hekim olarak mezun oldu. Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarında askerî hekimlik yaptı. Kurtuluş Savaşı döneminde Anadolu’ya geçti ve Millî Mücadele’nin sağlık örgütlenmesinde görev aldı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra uzun yıllar sağlık alanının başındaki isim oldu. Sıtma, verem, trahom, frengi ve salgın hastalıklarla mücadele onun döneminde devlet politikası hâline geldi. O yıllarda Türkiye yoksul, savaşlardan yorgun ve sağlık altyapısı zayıf bir ülkeydi. Doktor sayısı azdı, hastaneler yetersizdi, bulaşıcı hastalıklar Anadolu’nun birçok yerinde hayatı tehdit ediyordu.

Refik Saydam’ın önemi burada ortaya çıktı. Sağlık hizmetlerini toplumun tamamını korumaya yönelik bir kamu görevi olarak gördü. Koruyucu hekimlik, aşı, laboratuvar, sağlık memurları, dispanserler ve salgınla mücadele ekipleri Cumhuriyet’in sağlık politikasının temel parçaları hâline geldi.

1928’de Ankara’da kurulan Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi, bu anlayışın en önemli kurumlarından biriydi. Daha sonra Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü adını alacak bu kurum, aşı ve serum üretimi, laboratuvar çalışmaları ve halk sağlığı araştırmalarıyla Türkiye’nin sağlık tarihinde merkezi bir yer edindi.

Saydam, 1939’da başbakan oldu. Başbakanlığı, II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçti. Türkiye savaşa girmemeye çalışırken içeride ekonomik sıkıntılar, iaşe sorunları ve savaş şartlarının yarattığı ağır baskılarla uğraşıyordu. Refik Saydam Hükümeti, bu zor dönemde ülkeyi savaş dışında tutma ve temel ihtiyaçları denetim altında yönetme çabasıyla öne çıktı.

8 Temmuz 1942’de hayatını kaybeden Refik Saydam, Cumhuriyet’in kuruluş kuşağının çalışkan ve sessiz devlet adamlarından biriydi. Onun adı, yalnız başbakanlık makamıyla değil, Türkiye’de halk sağlığı fikrinin, koruyucu hekimliğin ve modern sağlık kurumlarının kuruluşuyla birlikte yaşamaya devam ediyor.

1947 – Modern UFO efsanesi dünyaya yayıldı; Roswell’de “uçan disk” bulunduğu açıklandı

8 Temmuz 1947’de ABD’nin New Mexico eyaletindeki Roswell Ordu Hava Üssü, yakınlardaki bir çiftlikte “uçan disk” enkazı bulunduğunu duyurdu. Bu açıklama kısa süre içinde geri çekilecek, enkazın bir hava balonuna ait olduğu söylenecekti. Ancak artık çok geçti: Roswell, modern UFO tarihinin en büyük efsanesine dönüşmüştü.

Olay birkaç gün önce başladı. Roswell yakınlarında yaşayan çiftçi W. W. Brazel, arazisinde tuhaf metal parçaları, folyo benzeri kalıntılar, çıtalar ve lastik parçaları buldu. Bu enkazı yetkililere bildirdi. 7 Temmuz’da askeri istihbarat görevlileri bölgeye giderek kalıntıları inceledi ve bazı parçaları Roswell Üssü’ne götürdü.

Ertesi gün üssün yaptığı “uçan disk ele geçirildi” açıklaması gazetelere bomba gibi düştü. 1947 yazı zaten Amerika’da “uçan daire” haberlerinin arttığı bir dönemdi. Bu yüzden Roswell açıklaması, halkın hayal gücünü hemen ateşledi. Fakat aynı gün içinde ordu yeni bir açıklama yaparak enkazın aslında meteoroloji balonuna ait olduğunu söyledi.

Yıllar geçtikçe Roswell unutulmak yerine daha da büyüdü. 1970’lerden sonra eski askerlerin anlatımları, kitaplar, belgeseller ve televizyon programlarıyla olay yeniden gündeme geldi. Bu kez iddialar daha da ileri gitti: UFO enkazı, uzaylı cesetleri ve devletin büyük bir örtbas operasyonu yaptığı söylentileri popüler kültürün parçası hâline geldi.

ABD Hava Kuvvetleri 1990’larda konuyla ilgili raporlar yayımladı. Resmî açıklamaya göre Roswell’de bulunan parçalar, Sovyet nükleer denemelerini tespit etmek için yürütülen gizli Project Mogul programına ait yüksek irtifa balonlarının kalıntılarıydı. Ancak bu açıklama da tartışmaları tamamen bitirmedi.

Roswell, hükümet sırları, Soğuk Savaş korkuları, uzay merakı ve medyanın sansasyon gücü birleştiğinde bir olayın nasıl dünya çapında efsaneye dönüşebileceğinin en ünlü örneklerinden biri oldu.

1954 – Elvis’in sesi radyoda ilk kez duyuldu; rock’n roll çağının kapısı aralandı

8 Temmuz 1954’te Memphis’te radyo dinleyenler, daha önce hiç duymadıkları genç bir sesle karşılaştı. DJ Dewey Phillips, WHBQ radyosundaki programında Elvis Presley’in “That’s All Right” adlı kaydını çaldı. Elvis’in sesi ilk kez radyodan duyuluyordu.

Şarkı birkaç gün önce Sun Records stüdyosunda kaydedilmişti. Elvis Presley o sırada henüz 19 yaşında, büyük ölçüde bilinmeyen bir gençti. Sam Phillips’in stüdyosunda gitarist Scotty Moore ve basçı Bill Black ile birlikte çalışırken, Arthur “Big Boy” Crudup’ın blues parçası “That’s All Right”ı çok daha hareketli, enerjik ve farklı bir yorumla söyledi.

Dewey Phillips bu kaydı radyoda çaldığında telefonlar susmadı. Dinleyiciler şarkıyı tekrar tekrar duymak istedi. Elvis, aynı gece radyoya çağrıldı ve kısa bir söyleşi yaptı. Böylece Memphis’te yerel bir kayıt gibi başlayan şey, kısa sürede Amerikan müzik tarihinin en büyük patlamalarından birinin işaretine dönüştü.

Elvis’in sesi, blues, country, gospel ve ritim duygusunu yeni bir karışımda buluşturuyordu. Siyah müzik geleneğinden beslenen bu ses, beyaz gençlik kültürüyle birleşince rock’n roll’un büyük kitlesel yükselişinin önünü açtı. Bu süreç aynı zamanda Amerika’daki ırk, gençlik, beden, dans ve popüler kültür tartışmalarını da değiştirdi.

“That’s All Right” birkaç hafta sonra plak olarak yayımlandı. Elvis kısa sürede bölgesel bir isim olmaktan çıktı, ulusal bir fenomene dönüştü. Televizyon, sahne performansları, filmler ve plaklar onu 20. yüzyılın en büyük popüler kültür figürlerinden biri yaptı.

8 Temmuz 1954, rock’n roll tarihinin büyülü gecelerinden biridir. O gece radyoda çalınan bir şarkı, yalnız Elvis Presley’in kariyerini başlatmadı; gençlik kültürünün, pop müziğin ve sahne yıldızlığının yeni çağını da haber verdi.

1967 – Rüzgâr Gibi Geçti’nin Scarlett’i Vivien Leigh öldü

8 Temmuz 1967’de İngiliz oyuncu Vivien Leigh hayatını kaybetti. Sinema tarihine en çok Gone with the Wind, Türkçedeki adıyla Rüzgâr Gibi Geçti filmindeki Scarlett O’Hara rolüyle geçti.

Vivien Leigh, güzelliği, zarafeti ve kırılganlığıyla klasik Hollywood’un en unutulmaz yıldızlarından biriydi. 1939 yapımı Rüzgâr Gibi Geçti’de canlandırdığı Scarlett O’Hara, onu dünya çapında üne kavuşturdu. Amerikan İç Savaşı’nın yıkımı içinde hayatta kalmaya çalışan inatçı, hırslı ve tutkulu Scarlett, sinema tarihinin en bilinen kadın karakterlerinden biri oldu.

Leigh bu rolle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı. Yıllar sonra A Streetcar Named Desire, Türkçedeki adıyla İhtiras Tramvayı filminde Blanche DuBois karakterini canlandırdı ve ikinci Oscar’ını aldı. Böylece hem gösterişli Hollywood melodramının hem de psikolojik dramın unutulmaz oyuncuları arasına girdi.

Sahne hayatı da en az sinema kariyeri kadar önemliydi. Laurence Olivier ile evliliği, tiyatro çalışmaları ve İngiliz sahnesindeki varlığı onu ciddi bir tiyatro oyuncusu olarak da öne çıkardı. Ancak özel hayatı, sağlık sorunları ve ruhsal dalgalanmaları nedeniyle sık sık magazin dünyasının da gündeminde kaldı.

Vivien Leigh’in hayatı, klasik Hollywood yıldızlığının parlak ve karanlık taraflarını birlikte taşıdı. Perdede güçlü, çekici ve unutulmaz kadınları canlandırırken, perde arkasında hastalıklarla, kırılganlıklarla ve yoğun bir şöhret baskısıyla mücadele etti.

8 Temmuz 1967’de ölen Vivien Leigh, Scarlett O’Hara ve Blanche DuBois gibi sinema tarihine kazınmış karakterlerle, yıldızlığın güzellik kadar acı, ihtişam kadar kırılganlık da taşıdığını gösteren bir hayat hikâyesi bıraktı.

1994 – Kuzey Kore’nin kurucu lideri öldü; Kim hanedanında yeni dönem başladı

8 Temmuz 1994’te Kuzey Kore’nin kurucu lideri Kim İl-sung hayatını kaybetti. 1948’de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren ülkenin merkezindeki isim olan Kim, ölümüne kadar Kuzey Kore siyasetinin tek belirleyici lideri olarak kaldı.

Kim İl-sung, II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyet desteğiyle Kuzey Kore’de iktidarın başına geçti. Kore Savaşı, ülkenin askerîleşmesi, kapalı yönetim yapısı ve Juche ideolojisi onun döneminde şekillendi. Devlet, lider kültü etrafında örgütlendi; Kim İl-sung yalnız siyasi lider değil, neredeyse kutsal bir kurucu figür olarak sunuldu.

Onun ölümü, kapalı ve sert bir rejim için büyük bir belirsizlik yaratabilirdi. Ancak Kuzey Kore’de iktidar, oğlu Kim Jong-il’e devredildi. Böylece sosyalist bir devlet içinde hanedanı andıran liderlik aktarımı gerçekleşti.

Bu geçiş, Kuzey Kore sisteminin en ayırt edici özelliklerinden birini görünür kıldı. Resmî ideoloji komünizmdi; fakat liderlik baba-oğul çizgisinde kalıtsal bir yapıya dönüşmüştü. Kim İl-sung’un ölümünden sonra da ülkedeki lider kültü sona ermedi; tersine daha da kurumsallaştı.

Kim İl-sung ölümünden sonra “ebedî başkan” olarak anılmaya devam etti. Bedeni Kumsusan Güneş Sarayı’nda korundu. Kuzey Kore’de siyasi meşruiyet, sonraki kuşaklarda da onun adı, mirası ve etrafında kurulan kutsal anlatı üzerinden sürdürüldü.

8 Temmuz 1994, Kuzey Kore tarihinde büyük bir dönemeçtir. Kim İl-sung’un ölümü bir dönemin sonu gibi görünse de aslında Kim ailesinin iktidarını devam ettiren yeni bir kapalı rejim evresinin başlangıcı oldu.

1996 – Refahyol Hükümeti güvenoyu aldı; Türkiye 28 Şubat’a giden döneme girdi

8 Temmuz 1996’da Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu koalisyon hükümeti TBMM’den güvenoyu aldı. Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu 54. Hükümet, kamuoyunda “Refahyol Hükümeti” adıyla bilinir.

1995 genel seçimlerinden sonra Türkiye’de uzun ve sancılı bir hükümet arayışı yaşanmıştı. Refah Partisi seçimlerden birinci parti olarak çıkmış, fakat tek başına iktidar olacak çoğunluğu elde edememişti. Önce ANAP ile DYP arasında Anayol Hükümeti kuruldu; ancak bu hükümet kısa ömürlü oldu. Ardından Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi arasında yeni bir koalisyon pazarlığı başladı.

Refahyol’un kurulması, Türkiye siyasetinde büyük bir kırılma oldu. Çünkü Cumhuriyet tarihinde ilk kez Millî Görüş çizgisinden gelen bir lider başbakanlık koltuğuna oturuyordu. Necmettin Erbakan’ın başbakanlığı hem destekçileri hem de karşıtları için sembolik anlamı çok yüksek bir gelişmeydi.

Koalisyonun diğer kanadında Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi vardı. Bu birliktelik, ideolojik bakımdan kolay açıklanabilecek bir ortaklık değildi. Bir yanda İslamcı-muhafazakâr Refah Partisi, diğer yanda merkez sağın önemli partilerinden DYP bulunuyordu. Hükümet protokolünde başbakanlığın dönüşümlü yapılması, yani bir süre sonra görevin Tansu Çiller’e devredilmesi öngörülüyordu.

Refahyol dönemi kısa sürdü; ama Türkiye’nin siyasi hafızasında çok derin izler bıraktı. Hükümet bir yandan ekonomik kaynak paketleri, memur maaş zamları, havuz sistemi ve D-8 girişimi gibi adımlarla gündeme geldi. Diğer yandan laiklik tartışmaları, tarikat-cemaat ilişkileri, medya kampanyaları, askerî bürokrasiyle gerilim ve devlet içindeki güç mücadelesi giderek sertleşti.

Bu gerilim 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu toplantısıyla zirveye çıktı. Refahyol Hükümeti üzerinde yoğun baskı oluştu. Süreç, daha sonra “postmodern darbe” olarak anılacak ve Türkiye’de siyaset, ordu, medya, yargı ve sivil toplum ilişkileri bakımından uzun yıllar tartışılacaktı.

8 Temmuz 1996, Türkiye yakın siyasi tarihinde büyük bir dönemeçtir. Refahyol Hükümeti’nin güvenoyu alması, 1990’ların en sert iktidar krizlerinden birinin, 28 Şubat’a uzanacak siyasi hattın ve Türkiye’de laiklik-demokrasi tartışmalarının en yoğun dönemlerinden birinin başlangıcıydı.

1996 – Girl Power dünyaya yayıldı; Spice Girls “Wannabe” ile pop tarihine girdi

8 Temmuz 1996’da Spice Girls’ün çıkış şarkısı “Wannabe” İngiltere’de yayınlandı. Kısa süre içinde bir pop şarkısı olmaktan çıktı; 1990’ların gençlik kültürünü ve “Girl Power” sloganını dünyaya taşıyan büyük bir fenomene dönüştü.

Spice Girls beş kişilik bir kız grubuydu: Victoria Beckham, Melanie Brown, Emma Bunton, Melanie Chisholm ve Geri Halliwell. Her biri farklı bir imajla öne çıktı. Posh, Scary, Baby, Sporty ve Ginger lakapları, grubun pazarlama dilinin ve popüler kültürdeki akılda kalıcılığının parçası oldu.

“Wannabe” enerjik, dağınık, oyunbaz ve çok kolay akılda kalan bir şarkıydı. Şarkının mesajı da dönemin pop şarkılarından ayrılıyordu: Romantik ilişki yerine kız arkadaşlığını, dayanışmayı ve özgüveni öne çıkarıyordu. “Girl Power” sloganı bu şarkıyla küresel pop diline yerleşti.

Şarkının klibi de en az şarkı kadar etkili oldu. Lüks bir otelde koşturan, bağıran, dans eden ve kuralları umursamayan beş genç kadın görüntüsü, 90’ların pop kültüründe güçlü bir imge yarattı. Spice Girls, kusursuz ve mesafeli yıldızlar gibi değil, gürültülü, eğlenceli ve ulaşılabilir bir arkadaş grubu gibi sunuldu.

Elbette “Girl Power”ın ne kadar gerçek bir özgürleşme söylemi, ne kadar başarılı bir pazarlama fikri olduğu çokça tartışıldı. Ama tartışmasız olan şey, Spice Girls’ün 1990’larda milyonlarca genç kız için özgüven, arkadaşlık ve sahneye çıkma cesaretiyle özdeşleşmesiydi.

8 Temmuz 1996, pop müzikte 90’ların en renkli sayfalarından birinin açıldığı gündür. “Wannabe”, Spice Girls’ü dünya çapında yıldız yaptı; “Girl Power”ı da bir kuşağın hafızasına kazıdı.

1997 – Metris Cezaevi’nde kanlı isyan çıktı; 5 tutuklu öldürüldü

8 Temmuz 1997’de İstanbul Metris Cezaevi’nde çıkan isyanda 5 tutuklu hayatını kaybetti. Olay, Türkiye’de 1990’ların cezaevi düzeni, organize suç yapıları ve devletin hapishaneler üzerindeki denetim sorunları açısından hafızalara kazındı.

İsyanın arka planında, cezaevinde bir tutuklunun öldürülmesi üzerine başlatılan soruşturma ve bazı hükümlü-tutukluların başka cezaevlerine sevk edilmesi kararı vardı. Bu sevkleri engellemek isteyen bir grup mahkûm, cezaevinde ayaklanma çıkarmayı planladı.

Olay günü isyan, bir infaz koruma memurunun rehin alınmasıyla başladı. İsyancılar ele geçirdikleri anahtarlarla koğuş kapılarını açtı ve cezaevi içindeki düzen kısa sürede çöktü. Metris, o gece devlet otoritesinin, mahkûm gruplarının ve suç örgütü ilişkilerinin iç içe geçtiği karanlık bir çatışma alanına dönüştü.

İsyanda 5 tutuklu öldürüldü. Daha sonra açılan davada çok sayıda sanık yargılandı. Dosya yıllarca sürdü; karar ancak 2017’de, olaydan yaklaşık 20 yıl sonra çıktı. Vedat Ergin ve çok sayıda sanık çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı; bazı sanıklar hakkındaki davalar ise ölüm ya da zaman aşımı nedeniyle düştü.

Metris isyanı, yalnız bir cezaevi ayaklanması olarak görülmemelidir. 1990’ların Türkiye’sinde hapishanelerin nasıl suç gruplarının güç gösterisi alanına dönüşebildiğini, devletin cezaevlerindeki kontrol sorununu ve yargı süreçlerinin ne kadar uzun yıllara yayılabildiğini gösteren çarpıcı olaylardan biridir.

2000 – Harry Potter çılgınlığı büyüdü; Ateş Kadehi yayımlandı

8 Temmuz 2000’de J. K. Rowling’in Harry Potter serisinin dördüncü kitabı Harry Potter and the Goblet of Fire, Türkçedeki adıyla Harry Potter ve Ateş Kadehi yayımlandı. Kitap, yayımlandığı anda küresel çapta popüler bir kültür olayı hâline geldi.

Harry Potter serisi ilk üç kitapla zaten büyük bir okur kitlesine ulaşmıştı. Ancak Ateş Kadehi ile seri yeni bir eşiğe geçti. Kitap daha kalındı, daha karanlıktı ve çocuk okurdan genç okura doğru büyüyen bir hikâye dünyası kuruyordu.

Yayımlanma süreci de başlı başına bir olaydı. Kitapçılar gece yarısı açıldı, çocuklar ve aileleri uzun kuyruklar oluşturdu, gazeteler ve televizyonlar yeni Harry Potter kitabını büyük haber olarak duyurdu. Bir çocuk kitabı, neredeyse büyük bir film galası ya da pop yıldızı konseri gibi bekleniyordu.

Ateş Kadehi, Harry’nin Hogwarts dışındaki büyücülük dünyasını daha geniş tanıdığı, Üçbüyücü Turnuvası’na katıldığı ve Voldemort’un dönüşüyle serinin tonunun değiştiği kitaptı. Bu kitapla birlikte Harry Potter evreni masalsı okul macerasından daha büyük, daha karanlık ve daha politik bir anlatıya doğru ilerledi.

Kitabın başarısı, yayıncılık dünyasında da önemli bir dönemeçti. Çocuk ve gençlik edebiyatının küresel ölçekte dev satış rakamlarına ulaşabileceğini, kitapların da sinema ve müzik gibi büyük bir popüler kültür etkinliğine dönüşebileceğini gösterdi.

2003 – Sudan’da yolcu uçağı düştü; 117 kişiden yalnızca 2 yaşındaki bir çocuk kurtuldu

8 Temmuz 2003’te Sudan Havayolları’na ait Boeing 737 tipi yolcu uçağı, Port Sudan’dan başkent Hartum’a gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra düştü. Sudan Airways 139 sefer sayılı uçakta bulunan 117 kişiden 116’sı hayatını kaybetti.

Uçak sabaha karşı Port Sudan’dan kalkmıştı. Kısa süre sonra pilot teknik sorun bildirdi ve havalimanına geri dönmek istedi. Ancak uçak acil iniş için dönerken havaalanına ulaşamadı; Port Sudan yakınlarında yere çakıldı ve parçalandı.

Kazanın tek kurtulanı, kaynaklarda Mohammed el-Fateh Osman adıyla geçen küçük bir çocuktu. Annesiyle birlikte uçakta bulunan Osman, enkazdan ağır yaralı çıkarıldı; sağ bacağını kaybetti ve yanık tedavisi gördü. Önce Port Sudan’da hastaneye kaldırıldı, ardından özel tedavi için Londra’ya götürüldü. Yıllar sonra Hac için Suudi Arabistan’a davet edildi ve eğitim hayatına devam etti. Böylece Sudan Airways 139 faciası, annesini kaybeden ve enkazdan sağ çıkan küçük bir çocuğun hayatta kalma hikâyesiyle de hatırlandı.

Kaza, Sudan havacılık tarihinin en büyük facialarından biri olarak kayıtlara geçti. Olaydan sonra teknik bakım, hava güvenliği ve Sudan’a uygulanan yaptırımların ülkenin havacılık altyapısı üzerindeki etkileri tartışıldı.

8 Temmuz 2003, dünya havacılık tarihinin en acı günlerinden biridir. Sudan Airways 139 seferi, bir teknik arızanın, yetersiz güvenlik koşullarının ve talihsiz bir dönüş denemesinin nasıl büyük bir felakete dönüşebileceğini gösterdi; geriye ise 116 ölüm ve hayatta kalan tek bir çocuğun unutulmaz hikâyesi kaldı.

2011 – Uzay mekiği çağı son kez havalandı; Atlantis final görevine çıktı

8 Temmuz 2011’de NASA’nın uzay mekiği Atlantis, STS-135 görevi için Kennedy Uzay Merkezi’nden fırlatıldı. Bu uçuş, Amerikan Uzay Mekiği Programı’nın son görevi olarak tarihe geçti.

Uzay mekikleri, 1981’den itibaren insanlığın uzaya bakışında özel bir yer edinmişti. Columbia, Challenger, Discovery, Atlantis ve Endeavour; tekrar kullanılabilir uzay araçları fikrinin simgeleri oldu. Uydular taşıdılar, bilim deneyleri yaptılar, Hubble Uzay Teleskobu’nun bakımını üstlendiler ve Uluslararası Uzay İstasyonu’nun kurulmasında büyük rol oynadılar.

Atlantis’in son görevi, Uluslararası Uzay İstasyonu’na malzeme taşımak için düzenlendi. Mürettebat dört kişiden oluşuyordu. Görev teknik bakımdan bir ikmal uçuşuydu; fakat sembolik anlamı çok daha büyüktü. Çünkü bu fırlatma, otuz yıllık bir uzay çağının son göreviydi.

Uzay mekiği programı büyük başarılarla olduğu kadar iki büyük felaketle de hatırlanır. 1986’da Challenger, 2003’te Columbia kazaları yaşandı. Bu kayıplar, uzay yolculuğunun ne kadar pahalı, karmaşık ve riskli olduğunu dünyaya acı biçimde gösterdi.

Atlantis 21 Temmuz 2011’de Dünya’ya döndüğünde, NASA’nın uzay mekiği dönemi resmen kapandı. Bundan sonra ABD, insanlı uzay uçuşlarında yeni sistemlere ve özel şirketlerle ortaklığa yöneldi. SpaceX ve benzeri şirketlerin yükselişi de bu boşluğun ardından hız kazandı.

8 Temmuz 2011, uzay araştırmaları tarihinde hüzünlü ama önemli bir tarihtir. Atlantis’in son kez havalanması, insanlığın uzaya tekrar kullanılabilir kanatlı araçlarla gitme hayalinin bir dönemini kapattı; yeni uzay çağının kapısını ise başka araçlara bıraktı.

2012 – Midas’ın Kulakları’nın yazarı Güngör Dilmen öldü

8 Temmuz 2012’de oyun yazarı, dramaturg ve eğitmen Güngör Dilmen hayatını kaybetti. Türk tiyatrosunda özellikle tarih, mitoloji ve masal kaynaklarını çağdaş bir sahne diliyle buluşturan önemli yazarlardan biriydi.

1930’da Tekirdağ’da doğan Güngör Dilmen, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nü bitirdi. Antik kültür, mitoloji ve dil bilgisi onun tiyatro anlayışını derinden etkiledi. Oyunlarında eski söylenceleri, tarihsel olayları ve destansı anlatıları bugünün insanına seslenen sahne metinlerine dönüştürdü.

Dilmen’in adını geniş çevrelere duyuran eserlerinden biri Midas’ın Kulakları oldu. Kral Midas efsanesinden yola çıkan bu oyun; iktidar, sır, korku, dalkavukluk ve toplumun gerçeği duyma isteği üzerine keskin bir sahne metniydi.

Yazarın Canlı Maymun LokantasıKurbanAkad’ın YayıDeli DumrulBağdat Hatun ve Hasan Sabbah gibi oyunları da Türk tiyatrosunda önemli yer tuttu. Dilmen, geçmişe bakarken nostaljiye sığınmadı; eski hikâyelerin içinden bugünün iktidar ilişkilerini, insan zaaflarını ve ahlaki çatışmalarını çıkardı.

Güngör Dilmen aynı zamanda dramaturg ve eğitmen olarak da tiyatro dünyasına katkı verdi. İstanbul Şehir Tiyatroları’nda, radyoda ve çeşitli üniversitelerde çalıştı; tiyatro bilgisini yalnız yazdığı oyunlarla değil, yetiştirdiği öğrenciler ve sahne kurumlarındaki emeğiyle de aktardı.

2014 – Dünya Kupası tarihinin en büyük şoklarından biri yaşandı; Almanya Brezilya’yı 7-1 yendi

8 Temmuz 2014’te Brezilya’da düzenlenen FIFA Dünya Kupası’nın yarı finalinde futbol tarihinin en şaşırtıcı sonuçlarından biri yaşandı. Almanya, ev sahibi Brezilya’yı Belo Horizonte’deki Mineirão Stadı’nda 7-1 yendi.

Brezilya için Dünya Kupası yalnız bir turnuva değildi. Futbol, ülkenin ulusal kimliğinin en güçlü parçalarından biriydi. Ev sahibi olarak kupayı kazanma beklentisi çok yüksekti. Ancak yarı final öncesinde Neymar sakatlık nedeniyle yoktu, Thiago Silva da cezalıydı. Yine de kimse böyle bir çöküş beklemiyordu.

Maçın ilk yarısı futbol dünyasını şaşkına çevirdi. Almanya peş peşe goller buldu; skor kısa sürede 5-0’a geldi. Brezilyalı futbolcular sahada dağıldı, tribünlerdeki taraftarlar gözyaşlarına boğuldu. Dünya ekran başında olan bitene inanmakta zorlandı.

Almanya, disiplinli oyunu, hızlı pasları ve soğukkanlı bitiriciliğiyle Brezilya savunmasını paramparça etti. Miroslav Klose, bu maçta attığı golle Dünya Kupası tarihinin en golcü futbolcusu unvanını da tek başına aldı. Toni Kroos’un kısa sürede attığı iki gol ise maçın simge anlarından biri oldu.

Brezilya’da bu yenilgi “Mineiraço” adıyla anılmaya başladı. 1950’deki Maracanazo nasıl Brezilya futbol hafızasında derin bir yara olarak kalmışsa, 7-1’lik Almanya yenilgisi de yeni kuşağın büyük travması oldu.

8 Temmuz 2014, futbol tarihinin en unutulmaz günlerinden biridir. Almanya finale yürüdü ve birkaç gün sonra dünya şampiyonu oldu; Brezilya ise kendi evinde yaşadığı 7-1’lik yenilgiyi ulusal futbol hafızasının en ağır gecelerinden biri olarak taşımaya başladı.

2018 – Çorlu tren faciası yaşandı; 25 kişi hayatını kaybetti

8 Temmuz 2018’de Edirne’nin Uzunköprü ilçesinden İstanbul Halkalı’ya giden yolcu treni, Tekirdağ’ın Çorlu ilçesi yakınlarında raydan çıkarak devrildi. Kazada 7’si çocuk 25 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı.

Tren, Kapıkule-Halkalı hattında ilerliyordu. Çorlu’nun Sarılar Mahallesi yakınlarına geldiğinde, yoğun yağışın ardından rayların altındaki menfez çevresinde toprak kayması meydana geldi. Rayların altı boşaldı; tren geçerken vagonlar raydan çıktı ve 5 vagon devrildi.

Kaza, ilk anda “aşırı yağış” nedeniyle yaşanmış gibi anlatıldı. Ancak daha sonra hazırlanan bilirkişi raporları ve yargılama süreci, meselenin yalnız doğa olayı olmadığını gösterdi. Hat bakımının, menfezlerin denetiminin, altyapı kontrollerinin ve kurumsal sorumluluğun yeterince yerine getirilip getirilmediği uzun süre tartışıldı.

Çorlu faciası, ölenlerin ailelerinin yıllarca süren adalet mücadelesiyle Türkiye’nin gündeminde kaldı. Aileler her duruşmada yalnız yakınlarını değil, benzer kazaların bir daha yaşanmaması için kamu sorumluluğunun ortaya çıkarılmasını da savundu. Özellikle Oğuz Arda Sel’in annesi Mısra Öz Sel’in mücadelesi, facianın toplumsal hafızadaki en görünür simgelerinden biri oldu.

Dava süreci yıllarca sürdü. 2024’te açıklanan kararda bazı sanıklara hapis cezası verildi, bazı sanıklar beraat etti. Ancak ailelerin ve kamuoyunun önemli bir bölümü, kazadaki kurumsal sorumluluğun tam olarak ortaya çıkarılmadığı görüşünü korudu.

8 Temmuz 2018, Türkiye demiryolu tarihinin en acı günlerinden biridir. Çorlu tren faciası, bir ulaşım kazasından çok daha fazlası olarak hatırlandı: İhmal, denetimsizlik, altyapı güvenliği ve adalet arayışı üzerine kapanmayan bir yara bıraktı.

2018 – Dünya nefesini tuttu; Tayland’daki mağara kurtarma operasyonu başladı

8 Temmuz 2018’de Tayland’ın kuzeyindeki Tham Luang mağarasında mahsur kalan çocuk futbol takımı için kurtarma operasyonu başladı. 12 çocuk ve antrenörleri, 23 Haziran’da mağaraya girmiş; bastıran yağmur ve yükselen sular nedeniyle içeride mahsur kalmıştı.

Takımın adı Wild Boars, yani Yaban Domuzları’ydı. Çocukların yaşları 11 ile 16 arasında değişiyordu. Günlerce kendilerinden haber alınamadı. Aileler mağara girişinde bekledi, Tayland ve dünya medyası gelişmeleri anbean izledi.

2 Temmuz’da İngiliz dalgıçlar çocukları ve antrenörlerini mağaranın derinliklerinde sağ buldu. Ancak onları bulmak, kurtarmak anlamına gelmiyordu. Mağaranın büyük bölümü sular altındaydı. Çocukların dışarı çıkarılması için dar, karanlık, çamurlu ve su dolu geçitlerden geçirilmesi gerekiyordu.

8 Temmuz’da ilk kurtarma operasyonu başladı. Her çocuk, deneyimli dalgıçların yardımıyla saatler süren zorlu bir yolculukla dışarı çıkarıldı. O gün ilk dört çocuk mağaradan sağ çıkarıldı. Dünya, operasyonun her aşamasını nefesini tutarak izledi.

Kurtarma üç gün sürdü. 10 Temmuz’da 12 çocuk ve antrenörlerinin tamamı kurtarıldı. Operasyon başarıyla sonuçlandı; ancak görev sırasında hayatını kaybeden eski Tayland Deniz Kuvvetleri dalgıcı Saman Gunan, bu hikâyenin en acı kahramanlarından biri oldu.

8 Temmuz 2018, insan dayanışmasının ve kurtarma ekiplerinin cesaretinin dünya çapında izlendiği günlerden biridir. Tayland mağara operasyonu, bilim, cesaret, sabır ve uluslararası iş birliğinin bir grup çocuğu karanlıktan çıkarma hikâyesi olarak hafızalara kazındı.

2020 – Glee yıldızı Naya Rivera gölde kayboldu; Hollywood günlerce onu aradı

8 Temmuz 2020’de Glee dizisinin yıldızlarından Naya Rivera, California’daki Lake Piru’da çıktığı tekne gezisi sırasında kayboldu. Yanındaki dört yaşındaki oğlu, kiraladıkları teknede sağ bulundu; ancak Rivera’dan haber alınamadı. Olay kısa sürede bütün Hollywood’un ve dünya magazin basınının takip ettiği büyük bir arama haberine dönüştü.

Naya Rivera, Glee dizisinde canlandırdığı Santana Lopez karakteriyle geniş bir hayran kitlesine ulaşmıştı. Güçlü sesi, sivri dilli karakteri ve önemli görülen hikâyesiyle özellikle genç izleyicilerin hafızasında yer etmişti.

Kaybolduğu gün Rivera, oğlu Josey ile birlikte gölde tekne kiraladı. Bir süre sonra tekne başka kişiler tarafından sürüklenirken bulundu. Küçük çocuk teknedeydi; Rivera ise ortada yoktu. Yetkililer kısa süre içinde arama-kurtarma çalışması başlattı.

İlk saatlerde umut vardı; ancak gölün derinliği, bulanık suyu ve görüş mesafesinin düşük olması aramaları zorlaştırdı. Ertesi gün yetkililer, arama çalışmalarının kurtarmadan çok cansız bedeni bulma ihtimaline göre sürdürüldüğünü açıkladı. Hayranları, oyuncu arkadaşları ve magazin basını günlerce Lake Piru’dan gelecek haberi bekledi.

Rivera’nın cansız bedeni 13 Temmuz’da bulundu. Daha sonra yapılan açıklamalarda, oğlunu tekneye çıkarmayı başardığı ancak kendisinin tekrar tekneye dönemediği belirtildi. Bu ayrıntı, olayın trajik etkisini daha da artırdı.

8 Temmuz 2020, modern televizyon tarihinin en hüzünlü magazin olaylarından birinin başladığı gündür. Naya Rivera’nın kayboluşu ve günler süren arama süreci, Glee hayranları için yalnız bir yıldızın ölümü değil, genç yaşta yarım kalan bir hayatın acı hikâyesi olarak hafızalara kazındı.

2020 – Koronavirüs salgınında dünya 12 milyon vaka eşiğini geçti

8 Temmuz 2020’de dünya genelinde doğrulanmış COVID-19 vakalarının sayısı 12 milyonu aştı. Çin’in Wuhan kentinde başlayan salgın, birkaç ay içinde bütün kıtalara yayılmış; sağlık sistemlerini, ekonomileri, gündelik hayatı ve ülkeler arası ilişkileri sarsan küresel bir krize dönüşmüştü.

2020 yazına gelindiğinde dünya artık ilk şok dönemini geride bırakmış görünüyordu; ancak salgın bitmemişti. Avrupa’da bazı ülkeler kısıtlamaları gevşetmeye çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri, Brezilya, Hindistan ve Latin Amerika’nın birçok bölgesinde vaka sayıları hızla artıyordu. Salgın, farklı ülkelerde farklı zamanlarda yeni dalgalar hâlinde ilerliyordu.

12 milyon vaka eşiği, yalnız bir sayı değildi. Test kapasitesi, sağlık altyapısı ve bildirim sistemleri ülkeden ülkeye değiştiği için gerçek enfeksiyon sayısının çok daha yüksek olduğu düşünülüyordu. Buna rağmen doğrulanmış vaka sayısının bu seviyeye ulaşması, pandeminin dünya çapında ne kadar hızlı yayıldığını gösteriyordu.

O günlerde maske, mesafe, karantina, temaslı takibi, uzaktan çalışma ve çevrim içi eğitim artık gündelik hayatın parçası hâline gelmişti. Havaalanları boşalmış, şehirlerin ritmi değişmiş, insanlar sevdiklerini korumak için birbirlerinden uzak durmak zorunda kalmıştı.

8 Temmuz 2020, COVID-19 salgınının küresel ölçekte ne kadar büyük bir krize dönüştüğünü gösteren eşiklerden biridir. 12 milyon vaka sınırının aşılması, dünyanın artık uzun sürecek bir pandemi gerçeğiyle karşı karşıya olduğunu açıkça gösterdi.

2022 – Japonya’nın en etkili liderlerinden Şinzo Abe suikast sonucu öldürüldü

8 Temmuz 2022’de Japonya’nın eski başbakanı Şinzo Abe, Nara kentinde yaptığı seçim konuşması sırasında uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Abe’nin öldürülmesi, silahlı saldırıların son derece nadir görüldüğü Japonya’da büyük bir şok yarattı.

Şinzo Abe, Japonya’nın yakın dönem siyasetindeki en güçlü figürlerden biriydi. 2006-2007 yıllarında kısa bir başbakanlık dönemi yaşamış, ardından 2012’de yeniden iktidara gelerek 2020’ye kadar görev yapmıştı. Böylece Japonya tarihinin en uzun süre görev yapan başbakanı oldu.

Abe’nin adı özellikle “Abenomics” diye anılan ekonomi politikalarıyla, Japonya’nın güvenlik politikasını değiştirme arayışıyla ve ülkenin uluslararası alanda daha aktif bir rol üstlenmesi fikriyle özdeşleşti. Japonya’nın II. Dünya Savaşı sonrası pasifist güvenlik çizgisini esnetmek isteyen muhafazakâr bir lider olarak hem destek gördü hem de yoğun eleştiriler aldı.

Suikast günü Abe, parlamentonun üst kanadı için yapılacak seçimler öncesinde Liberal Demokrat Parti adayına destek vermek üzere Nara’daydı. Kalabalığa konuştuğu sırada arkasından ateş açıldı. Saldırgan olay yerinde yakalandı. Japonya gibi silah yasalarının çok sıkı olduğu bir ülkede saldırının el yapımı bir silahla gerçekleştirilmesi, olayı daha da sarsıcı hâle getirdi.

Abe’nin ölümü yalnız Japonya’da değil, bütün dünyada yankı uyandırdı. ABD’den Avrupa’ya, Asya’dan Avustralya’ya kadar birçok lider taziye mesajı yayımladı. Japonya’da ise hem seçim güvenliği hem de siyasi liderlerin korunması yeniden tartışmaya açıldı.

Suikastın ardından saldırganın motivasyonu üzerine yapılan soruşturmalar, Japon siyasetindeki bazı dinî örgüt bağlantılarını da gündeme taşıdı. Özellikle Birleşme Kilisesi ile siyasetçiler arasındaki ilişkiler tartışıldı. Abe’nin ölümü, bu yönüyle Japonya’nın siyaset-toplum ilişkileri açısından da uzun sürecek bir hesaplaşmanın kapısını açtı.

8 Temmuz 2022, Japonya yakın tarihinin en sarsıcı günlerinden biridir. Şinzo Abe suikastı, hem Japon demokrasisinin güvenlik algısını değiştirdi hem de ülkenin en güçlü siyasetçilerinden birinin ölümünden sonra bile Japon politikasını etkilemeye devam ettiğini gösterdi.

2023 – MFÖ’nün gülen yüzü sustu; Özkan Uğur hayatını kaybetti

8 Temmuz 2023’te müzisyen, oyuncu ve MFÖ grubunun üyesi Özkan Uğur hayatını kaybetti. Türkiye, o gün yalnız sevilen bir sanatçıyı değil, müziğiyle, sesiyle, oyunculuğuyla ve sahnedeki neşesiyle birkaç kuşağın hayatına dokunan özel bir karakteri uğurladı.

1953’te İstanbul’da doğan Özkan Uğur, genç yaşta müziğe başladı. Türk rock ve pop müziğinin önemli isimleriyle aynı sahnelerden geçti; Kaygısızlar, Kurtalan Ekspres, Erkin Koray ve farklı müzik çevreleriyle çalıştı. Onun müzik yolculuğu, Türkiye’de rock’tan popa, Anadolu tınılarından kentli mizaha uzanan geniş bir sahnenin içinden geçti.

Özkan Uğur’un adı en çok Mazhar Alanson ve Fuat Güner’le birlikte kurduğu MFÖ ile hafızalara kazındı. MFÖ, “Ele Güne Karşı”, “Sarı Laleler”, “Güllerin İçinden”, “Ali Desidero”, “Piskopatım”, “Bodrum Bodrum” ve daha birçok şarkıyla Türk pop müziğinin en özgün gruplarından biri oldu. Grubun hem eğlenceli hem ince alaycı hem de duygulu dilinde Özkan Uğur’un neşeli enerjisinin büyük payı vardı.

O, bas gitarıyla şarkıların ritmini kurar, kendine özgü vokaliyle MFÖ’nün ses rengini tamamlar, sahnede çoğu zaman grubun en oyuncu ve en hareketli yüzü olurdu. Özkan Uğur’un varlığı, MFÖ’ye yalnız müzikal değil, insani bir sıcaklık da katıyordu.

Sinema ve televizyon da onu çok sevdi. Ferhan Şensoy’la tiyatro çalışmalarından Cem Yılmaz filmlerine, Cennet Mahallesi’ndeki Beter Ali’den Poyraz Karayel’deki İsmail Karayel’e kadar pek çok rolde seyircinin karşısına çıktı. Komedi duygusu doğaldı; abartmadan, zorlamadan, sahici bir sıcaklıkla oynardı.

Uzun yıllar kanser tedavisi gören Özkan Uğur’un ölümü, Türkiye’de büyük üzüntü yarattı. Çünkü o, yalnız şarkılarıyla değil, yüzündeki gülümsemeyle, sahnedeki oyunbazlığıyla ve her yaptığı işe kattığı iyi kalpli enerjiyle hatırlanıyordu.

8 Temmuz 2023, Türkiye’nin kültür sanat hafızasında hüzünlü bir gündür. Özkan Uğur’un ardından MFÖ’nün üç harfinden biri eksildi; ama onun sesi, bas gitarı, gülüşü ve oynadığı karakterler, Türkiye’nin ortak hafızasında yaşamayı sürdürdü.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.