Günün Tarihi / 7 Temmuz
Çikolatanın dünyayı saran hikâyesi hatırlanıyor; Dünya Çikolata Günü kutlanıyor
7 Temmuz, dünyanın birçok yerinde Dünya Çikolata Günü olarak kutlanıyor. Bu tarih, çikolatanın Avrupa’ya gelişiyle ilişkilendirilen popüler bir kabul üzerinden anlam kazanıyor. Kesin bir tarihî belge gibi değil, çikolatanın kıtalar arasında yaptığı uzun yolculuğu hatırlatan sembolik bir gün olarak görmek daha doğru olur.
Çikolatanın hikâyesi Avrupa’da başlamadı. Kakao, Orta ve Güney Amerika uygarlıkları için çok eski dönemlerden beri değerliydi. Maya ve Aztek dünyasında kakao çekirdekleri, törensel ve ekonomik anlamı olan kıymetli bir üründü. Avrupa’ya ulaştığında ise önce acı ve baharatlı bir içecek olarak tanındı.
Zamanla kakao şeker, süt ve yeni üretim teknikleriyle birleşti. Saray içeceği olmaktan çıkıp şehirli hayatın, kahvehanelerin, pastanelerin ve sonunda market raflarının vazgeçilmezlerinden birine dönüştü. 19. yüzyılda katı çikolatanın üretimiyle birlikte çikolata artık yalnız içilen bir ürün olmaktan çıkarak aynı zamanda yenilebilir bir lezzet hâline geldi.
Bugün çikolata, tatlı bir yiyecek olmanın ötesinde küresel ticaretin, sömürge geçmişinin, tarım emeğinin ve tüketim kültürünün de parçası. Dünya Çikolata Günü, bu yüzden yalnız “tatlı yeme günü” değildir; kakao çekirdeğinin Amerika’dan Avrupa’ya, oradan bütün dünyaya yayılan karmaşık ve lezzetli tarihini hatırlatır.
1456 – Yakıldıktan 25 yıl sonra adaleti iade edildi; Jeanne d’Arc aklandı
7 Temmuz 1456’da Jeanne d’Arc hakkında verilen mahkûmiyet kararı geçersiz sayıldı. 1431’de Rouen’de “sapkınlık” suçlamasıyla yakılarak öldürülen Jeanne, ölümünden 25 yıl sonra yapılan yeniden yargılama sonucunda aklandı.
Jeanne d’Arc, Yüz Yıl Savaşı sırasında Fransa’nın kaderini değiştiren sembol isimlerden biriydi. Genç yaşta ortaya çıkmış, Tanrı’dan görev aldığına inandığını söylemiş ve Fransa Kralı VII. Charles’ın taç giymesine giden süreçte önemli rol oynamıştı. Onun askerî ve manevi etkisi, İngilizlerle iş birliği yapan çevreler için büyük bir tehditti.
1431’deki yargılama siyasi bir hesaplaşmanın parçasıydı. Jeanne, kilise mahkemesi önünde sapkınlıkla suçlandı ve diri diri yakıldı. Fakat Fransa’daki siyasi dengeler değiştikçe, onun mahkûmiyetinin meşruiyeti de sorgulanmaya başladı. Ailesinin ve destekçilerinin girişimleriyle dava yeniden açıldı.
1456’daki mahkeme, önceki yargılamanın usulsüzlük, hile ve baskılarla dolu olduğuna hükmetti. Jeanne d’Arc’ın mahkûmiyeti iptal edildi; suçlamalar geçersiz sayıldı. Böylece ölüsüne de olsa itibarı geri verildi.
Jeanne d’Arc daha sonra Fransa’nın en büyük ulusal kahramanlarından birine dönüştü. 1920’de Katolik Kilisesi tarafından azize ilan edildi. 7 Temmuz 1456, politik bir davayla yok edilen genç bir kadının, tarih karşısında yeniden ayağa kalktığı gündür.
1521 – Kanuni’nin ilk seferinde Belgrad yolu açıldı; Türk ordusu Böğürdelen’e girdi
7 Temmuz 1521’de Osmanlı ordusu, Belgrad Seferi sırasında Böğürdelen Kalesi’ni ele geçirdi. Bugün Sırbistan sınırları içinde yer alan Şabac / Šabac şehriyle özdeşleşen Böğürdelen, Sava Nehri kıyısındaki konumuyla Belgrad yolunu tutan önemli kalelerden biriydi.
Bu sefer, Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıktıktan sonraki ilk büyük askerî harekâtıydı. Henüz genç bir padişahtı; ama hedefi büyüktü. Osmanlı için Belgrad, Orta Avrupa’ya açılan kapı anlamına geliyordu. Bu kapıya ulaşmak için de çevredeki kalelerin, nehir geçitlerinin ve ikmal yollarının güvence altına alınması gerekiyordu.
Böğürdelen bu nedenle sıradan bir sınır kalesi değildi. Sava Nehri üzerindeki geçişleri denetliyor, Macar savunma hattının parçalarından biri olarak Belgrad’ın önünü tutuyordu. Osmanlı kuvvetleri kaleyi kısa süren kuşatmanın ardından aldı. Bu başarı, Belgrad üzerine yürüyen ordunun önündeki önemli engellerden birini kaldırdı.
Kalenin adı bile dönemin sert sınır dünyasını hatırlatır. Osmanlı kaynaklarında “Böğürdelen” diye geçen bu yer, Balkanlar’da nehirlerin, kalelerin ve geçitlerin devletler arasındaki mücadelede ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. O dönemde bir kalenin düşmesi, yalnız surların aşılması değil; ticaret yolunun, askerî geçişin ve bölgedeki üstünlüğün el değiştirmesi demekti.
Böğürdelen’in alınmasından kısa süre sonra Osmanlı ordusu Belgrad’a yönelecek ve 1521’de şehir fethedilecekti. Bu fetih, Kanuni döneminin Avrupa siyasetindeki ağırlığını artıran ilk büyük işaret oldu. Belgrad’ın kapısını aralayan adımlardan biri de 7 Temmuz’da Böğürdelen’de atıldı.
7 Temmuz 1521, Kanuni devrinin büyük fetihler çağının başlangıcında yer alan önemli bir tarihtir. Böğürdelen’in alınması, genç padişahın ilk seferinde yalnız bir kale kazanmadığını; Osmanlı’nın Orta Avrupa’ya doğru ilerleyişinde yeni bir yol açtığını gösterdi.
1752 – Makineye komut verme fikrinin öncülerinden Joseph Marie Jacquard doğdu
7 Temmuz 1752’de Fransız mucit Joseph Marie Jacquard, Lyon’da doğdu. Adı bugün özellikle “Jacquard tezgâhı” ile anılır. Bu tezgâh, karmaşık desenli kumaşların daha hızlı ve düzenli biçimde dokunmasını sağlayarak tekstil tarihinde büyük bir dönüşüm yarattı.
Jacquard’ın yaşadığı Lyon, ipek dokumacılığıyla ünlü bir şehirdi. O dönemde karmaşık desenli kumaşlar üretmek çok zahmetliydi. Desenin her satırı için ipliklerin tek tek kaldırılması, büyük dikkat ve emek gerektiriyordu. Bu yüzden gösterişli kumaşlar hem pahalıydı hem de üretimi çok zaman alıyordu.
Jacquard’ın geliştirdiği sistem, dokuma tezgâhını delikli kartlarla yönlendiriyordu. Kartlardaki delikler, hangi ipliklerin yukarı kalkacağını belirliyor; böylece desen makine tarafından adım adım uygulanıyordu. Bir anlamda kumaşın deseni, kartların üzerine kodlanmış oluyordu.
Bu fikir, yalnız tekstil sanayisi için değil, teknoloji tarihi için de çok önemliydi. Çünkü delikli kartlarla bir makineye talimat verme düşüncesi, daha sonra hesap makineleri ve bilgisayarların gelişiminde ilham kaynaklarından biri hâline geldi. Charles Babbage’ın mekanik hesap makinesi tasarımlarında ve daha sonraki bilgisayar tarihinde Jacquard’ın açtığı yol bir referans haline dönüştü.
Jacquard tezgâhı, bazı işçilerin tepkisini de çekti. Çünkü makinenin dokumacıların emeğini değersizleştireceği ve işlerini ellerinden alacağı düşünülüyordu. Bu tepki, sanayi devrimiyle birlikte makinelerin insan emeği üzerindeki etkisine dair büyüyecek tartışmaların erken örneklerinden biriydi.
7 Temmuz 1752’de doğan Joseph Marie Jacquard, kumaşa desen dokumaktan çok daha fazlasını mümkün kıldı. Onun sistemi, makinelerin yalnız güçle değil, bilgiyle ve talimatla çalışabileceğini gösterdi; dokuma tezgâhından bilgisayar çağına uzanan uzun yolun erken taşlarından biri oldu.
1828 – Kars ilk kez Rus işgaline uğradı; Osmanlı’nın doğu savunması ağır darbe aldı
7 Temmuz 1828’de Kars, 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus birliklerinin eline geçti. Kale Komutanı Emin Paşa’nın teslim kararıyla şehir işgal edildi ve Osmanlı’nın doğu sınırındaki önemli savunma merkezlerinden biri ağır bir darbe aldı.
Kars, yalnız bir sınır şehri değildi. Kafkasya’dan Anadolu’ya inen yolların üzerinde bulunuyor, Erzurum’a giden hattı tutuyordu. Bu yüzden Kars’ın düşmesi, Osmanlı için doğu savunma hattının sarsılması anlamına geliyordu.
Rus ordusu, General İvan Paskeviç komutasında Arpaçay’ı geçerek Kars üzerine yürüdü. 5 ve 6 Temmuz’da topçu ateşiyle kale ve tabyalar yıpratıldı. 7 Temmuz sabahı saldırılar yoğunlaştı. Şehir çevresindeki tabyalar el değiştirdi; özellikle şehre hâkim tepelerdeki çarpışmalar çok kanlı geçti. Bu yüzden bazı mevziler daha sonra “Kanlı Tabya” adıyla anılacaktı.
Emin Paşa bir kısım kuvvetle iç kaleye çekildi. Ancak Erzurum’dan beklenen yardımın gelmemesi, şehirdeki ileri gelenlerin baskısı ve savunmanın çözülmesi üzerine teslim yolu seçildi. Kars böylece tarihinde ilk kez Rus işgaline uğradı.
Bu düşüş bölgede büyük bir sarsıntı yarattı. Kars’ın ardından Rus ordusu, Erzurum yönünde ilerleme imkânı buldu. Şehir, 1829 Edirne Antlaşması’ndan sonra Osmanlı’ya iade edilecek; fakat Kars adı 19. yüzyıl boyunca Osmanlı-Rus savaşlarının en kritik sembollerinden biri olarak anılmaya devam edecekti.
7 Temmuz 1828, Kars’ın uzun serhat tarihinde acı bir dönemeçtir. O gün yaşanan teslimiyet, Osmanlı’nın doğudaki askerî zafiyetini gösterdiği gibi, Kars’ın neden sonraki kuşaklar için bir savunma ve direnç sembolüne dönüştüğünü de anlatır.
1860 – Romantizmden modern çağa geçişin büyük bestecisi Gustav Mahler doğdu
7 Temmuz 1860’ta besteci ve orkestra şefi Gustav Mahler doğdu. Bugün klasik müzik tarihinde, 19. yüzyıl romantizmiyle 20. yüzyıl modernizmi arasında köprü kuran büyük isimlerden biri olarak kabul edilir.
Mahler’in dünyası, büyük senfonilerin dünyasıydı. Onun müziğinde dev orkestralar, uzun yapılar, ölüm, doğa, çocukluk, inanç, acı, alay ve insanın varoluş sıkıntısı iç içe geçer. Romantik müziğin duygusal genişliğini korudu; ama bu duyguyu daha parçalı, huzursuz ve modern bir dile taşıdı.
Yaşadığı dönemde Mahler, besteciliğinden çok orkestra şefliğiyle tanınıyordu. Viyana Saray Operası başta olmak üzere Avrupa’nın önemli müzik kurumlarında çalıştı. Disiplinli, sert, ayrıntıya önem veren ve sahnede mükemmeli arayan bir müzik adamıydı.
Besteleri ölümünden sonra giderek daha fazla değer kazandı. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında Leonard Bernstein gibi şeflerin katkısıyla Mahler senfonileri konser salonlarının vazgeçilmezleri arasına girdi. Onun müziği, iki dünya savaşı ve modern çağın kırılmalarıyla boğuşan insanın ruhuna daha çok seslenir hâle geldi.
7 Temmuz 1860’ta doğan Gustav Mahler, klasik müzikte büyük bir dönemeçtir. Onun eserleri, eski dünyanın görkemli romantizmini taşıdığı kadar, yaklaşan modern çağın huzursuzluğunu da önceden duyurur.
1898 – Pasifik’te Amerikan yayılmacılığının kapısı açıldı; ABD Hawaii’yi ilhak etti
7 Temmuz 1898’de ABD Başkanı William McKinley, Hawaii’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne ilhakını öngören Newlands Kararı’nı imzaladı. Böylece Hawaii resmen ABD egemenliğine giden yola girdi ve Pasifik’te Amerikan gücünün yeni dönemi başladı.
- yüzyılın sonunda ABD, Pasifik’te daha etkin bir güç olmak istiyordu. Çin, Japonya, Filipinler ve Pasifik ticaret yolları düşünüldüğünde Hawaii’nin konumu olağanüstü stratejikti. Pearl Harbor da bu stratejik bakışın merkezlerinden biri hâline gelecekti.
Bu sürecin arkasında sert bir siyasi hikâye vardı. Hawaii Krallığı, 1893’te Kraliçe Liliʻuokalani’nin devrilmesiyle büyük bir kırılma yaşamıştı. Adalarda ekonomik güce sahip Amerikalı şeker plantasyonu sahipleri ve ABD yanlısı çevreler ilhakı destekliyordu. Yerli Hawaii halkının önemli bir bölümü ise bu sürece karşıydı.
1898’deki karar, ABD’nin aynı yıl İspanya-Amerika Savaşı’yla birlikte denizaşırı bir güç olarak öne çıktığı döneme denk geldi. Hawaii, kısa süre sonra Amerikan toprağı hâline geldi; 1959’da ise ABD’nin 50. eyaleti oldu.
7 Temmuz 1898, Pasifik tarihinin önemli dönemeçlerinden biridir. Hawaii’nin ilhakı, ABD’nin kıta sınırlarını aşan yeni imparatorluk siyasetinin ve Pasifik’te kuracağı uzun vadeli etkinliğin açık işaretlerinden biri oldu.
1928 – Kahvaltı sofralarının alışkanlığı değişti; dilimli ekmek ilk kez satıldı
7 Temmuz 1928’de ABD’nin Missouri eyaletindeki Chillicothe kentinde, önceden dilimlenmiş ekmek ilk kez ticari olarak satışa sunuldu. Bugün çok sıradan görünen bu yenilik, gündelik hayatı değiştiren küçük ama etkili icatlardan biri oldu.
Dilimli ekmeğin arkasındaki isim Otto Frederick Rohwedder’di. Rohwedder, ekmeği eşit dilimler hâlinde kesen bir makine geliştirmişti. Başlangıçta insanlar bu fikre kuşkuyla yaklaştı. Çünkü dilimlenmiş ekmeğin daha çabuk bayatlayacağı düşünülüyordu. Ambalajlama ve dilimleri bir arada tutma yöntemleri geliştikçe bu sorun aşıldı.
İlk satış, Chillicothe Baking Company tarafından yapıldı. “Kleen Maid” markalı dilimli ekmek kısa sürede ilgi gördü. Evlerde tost, sandviç ve hızlı kahvaltı alışkanlıklarının yaygınlaşmasıyla dilimli ekmek modern mutfağın sessiz kahramanlarından birine dönüştü.
Bu buluşun etkisi o kadar büyüdü ki İngilizcede “dilimli ekmekten sonraki en iyi şey” anlamına gelen “the best thing since sliced bread” sözü doğdu. Yani bir yeniliği övmek için bile dilimli ekmek ölçü kabul edildi.
7 Temmuz 1928, büyük devletlerin, savaşların ya da kralların tarihi değildir; mutfakta ve kahvaltı masasında yaşanan küçük bir devrimin tarihidir. Bazen gündelik hayatı değiştiren şey, yalnızca ekmeğin daha kolay tüketilir hale gelmesidir.
1930 – Sherlock Holmes’un yaratıcısı Arthur Conan Doyle öldü; polisiye edebiyatın en ünlü dedektifi öksüz kaldı
7 Temmuz 1930’da İskoç yazar ve tıp doktoru Sir Arthur Conan Doyle hayatını kaybetti. Dünya onu en çok Sherlock Holmes’un yaratıcısı olarak tanıdı. Holmes, keskin zekâsı, gözlem gücü, mantık yürütme yöntemi ve Dr. Watson’la kurduğu unutulmaz ortaklıkla polisiye edebiyatın en ünlü karakterlerinden biri oldu.
Conan Doyle, 1859’da Edinburgh’da doğdu. Tıp eğitimi aldı ve bir süre doktorluk yaptı. Hekimlik yıllarında gözlem, teşhis ve ayrıntı okuma becerisi onun yazarlığını da besledi. Sherlock Holmes’un yöntemlerinde bu tıbbi bakışın izleri açıkça görülür: Küçük bir iz, bir leke, bir davranış ya da sıradan görünen bir ayrıntı, Holmes’un zihninde büyük bir gerçeğin kapısını açar.
Sherlock Holmes ilk kez 1887’de A Study in Scarlet, Türkçede Kızıl Dosya adıyla bilinen romanda okur karşısına çıktı. Ardından The Sign of Four / Dörtlerin Esrarı, The Hound of the Baskervilles / Baskerville’lerin Köpeği ve The Valley of Fear / Korku Vadisi geldi. Ancak Holmes’u asıl büyük kitlelere ulaştıran, The Strand Magazine’de yayımlanan kısa öyküler oldu.
Holmes kısa sürede yazarının önüne geçen bir karaktere dönüştü. Conan Doyle bir süre sonra bu dedektiften sıkıldı; tarihî romanlar ve daha “ciddi” gördüğü eserler yazmak istiyordu. 1893’te The Final Problem / Son Problem adlı öyküde Holmes’u, ezeli rakibi Profesör Moriarty ile birlikte Reichenbach Şelalesi’nde ölüme gönderdi. Fakat okurlar bu ölümü kabullenmedi. Tepkiler o kadar büyüdü ki Conan Doyle yıllar sonra Holmes’u geri getirmek zorunda kaldı.
Arthur Conan Doyle’un ilginç tarafı, yalnız Sherlock Holmes’tan ibaret olmamasıdır. Profesör Challenger’ın yer aldığı The Lost World / Kayıp Dünya gibi macera ve bilimkurguya yaklaşan eserler de yazdı. Gerçek hayatta bazı adli hatalarla ilgilenerek suçsuz insanların aklanmasına katkıda bulundu. Hayatının son döneminde ise spiritüalizme yöneldi; ölülerle iletişim kurulabileceğine inanması, onun en çok tartışılan yönlerinden biri oldu.
Yine de Conan Doyle’un adı dünya hafızasında en çok Baker Street 221B, Dr. Watson, Moriarty, büyüteç, pipo ve “çıkarım” denince akla gelen Sherlock Holmes evreniyle yaşadı. Holmes, kitaplardan tiyatroya, radyodan sinemaya, televizyon dizilerinden çizgi romana kadar sayısız kez yeniden yorumlandı.
7 Temmuz 1930’da ölen Arthur Conan Doyle, edebiyatın en kalıcı karakterlerinden birini yarattı. Sherlock Holmes yalnız bir roman kahramanı olarak kalmadı; akılla, gözlemle ve ayrıntıya dikkat ederek gerçeğe ulaşmanın popüler kültürdeki en güçlü simgelerinden biri hâline geldi.
1937 – Asya’da büyük savaşın fitili ateşlendi; İkinci Çin-Japon Savaşı başladı
7 Temmuz 1937’de Pekin yakınlarındaki Marco Polo Köprüsü çevresinde Çin ve Japon birlikleri arasında çatışma çıktı. Çin’de Lugou Köprüsü Olayı ya da 7 Temmuz Olayı diye anılan bu gelişme, kısa sürede büyüyerek İkinci Çin-Japon Savaşı’nın başlangıcına dönüştü.
Olay ilk bakışta yerel bir sınır çatışması gibi görünüyordu. Japon birlikleri gece tatbikatı sırasında bir askerlerinin kaybolduğunu öne sürdü ve Wanping kentinde arama yapmak istedi. Çin tarafı buna izin vermeyince gerilim arttı, ardından silahlar konuştu. Kayıp olduğu söylenen Japon askerinin daha sonra birliğine döndüğü anlaşıldı; ama artık olay kontrolden çıkmıştı.
Aslında Çin ile Japonya arasındaki gerilim yeni değildi. Japonya 1931’de Mançurya’yı işgal etmiş, Çin’in kuzeyinde nüfuzunu giderek artırmıştı. 1937 yazında Pekin çevresindeki Japon askerî varlığı da ciddi biçimde büyümüştü. Marco Polo Köprüsü’nde patlayan çatışma, yıllardır biriken bu yayılmacı politikanın açık savaşa dönüşmesine yol açtı.
Çatışmalar kısa sürede Pekin ve Tianjin’in Japonların eline geçmesine, ardından savaşın Şanghay’a ve Nankin’e kadar yayılmasına neden oldu. Aynı yıl Nankin’de yaşanan büyük katliam, savaşın en karanlık sayfalarından biri olarak tarihe geçti.
İkinci Çin-Japon Savaşı, 1945’te Japonya’nın teslim olmasına kadar sürdü. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, Çin şehirleri ve kırsalı büyük yıkıma uğradı. Japonya’nın Çin’deki savaşı bitirememesi, ilerleyen yıllarda onu Güneydoğu Asya’ya, Pasifik’e ve sonunda ABD ile doğrudan savaşa sürükleyen sürecin de parçası oldu.
7 Temmuz 1937, bu nedenle yalnız Çin ile Japonya arasında başlayan bir savaşın tarihi değildir. Marco Polo Köprüsü’nde çıkan çatışma, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa’dan önce Asya’da alevlenen büyük cephesini görünür kılan dönüm noktalarından biri oldu.
1939 – Hatay Türkiye’nin yeni vilayeti oldu; ana vatana katılış hukuken tamamlandı
7 Temmuz 1939’da TBMM’de kabul edilen 3711 sayılı kanunla Hatay Vilayeti kuruldu. Merkezi Antakya olan yeni vilayet, Hatay’ın Türkiye’ye katılma sürecinin hukukî ve idarî bakımdan tamamlanması anlamına geliyordu.
Hatay meselesi, Cumhuriyet tarihinin en önemli diplomasi başarılarından biriydi. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransız mandası altındaki Suriye’ye bırakılan İskenderun Sancağı, Türkiye için hiçbir zaman sıradan bir sınır bölgesi olmadı. Mustafa Kemal Atatürk’ün “şahsi meselem” diyerek sahiplendiği Hatay, uzun yıllar diplomasi, yerel irade ve uluslararası dengeler içinde Türkiye’nin gündeminde kaldı.
1938’de Hatay Devleti kuruldu. Bu kısa ömürlü devlet, bölgenin Türkiye’ye katılmasına giden yolda ara bir aşamaydı. 29 Haziran 1939’da Hatay Millet Meclisi, Türkiye’ye katılma kararı aldı. Ardından TBMM, 7 Temmuz 1939’da çıkardığı özel kanunla Hatay’ı Türkiye’nin yeni vilayeti olarak düzenledi.
Kanunla Antakya merkez oldu; Dörtyol ve Hassa gibi bazı yerler de Hatay’a bağlandı. Böylece Hatay yalnız sembolik olarak değil, idarî yapı içinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası hâline geldi.
Sürecin son büyük sahnesi 23 Temmuz 1939’da yaşandı. Fransız birlikleri Hatay’dan ayrıldı, Antakya’da Türk bayrağı göndere çekildi. Bu tören, yıllarca süren Hatay mücadelesinin halkın gözündeki asıl kavuşma anı olarak hafızaya yerleşti.
Aynı gün çıkarılan düzenlemelerle bölgenin stratejik altyapısı da Türkiye’nin devlet idaresine bağlandı. İskenderun Limanı Devlet Limanları İşletme Umum Müdürlüğü’ne, Payas-İskenderun Demiryolu ise Devlet Demiryolları ve Limanları İşletme Umum Müdürlüğü’ne devredildi. Böylece Hatay’ın Türkiye’ye katılışı yalnız idarî sınır değişikliği olarak kalmadı; limanı, demiryolu ve ticaret hattıyla birlikte ekonomik ve stratejik olarak da yeni devlet düzenine bağlandı.
7 Temmuz 1939, Hatay’ın Türkiye’ye katılış sürecindeki resmî eşiktir. O gün çıkarılan kanun, diplomasiyle yürütülen uzun mücadelenin devlet düzeni içindeki karşılığı oldu; Hatay, Antakya merkezli bir vilayet olarak Türkiye haritasındaki yerini aldı.
1939 – Tunceli’de özel yönetim uzatıldı; Dersim harekâtı sonrası sıkı idare dönemi sürdü
7 Temmuz 1939’da TBMM, Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkındaki 2884 sayılı kanunun süresini 31 Aralık 1942’ye kadar uzattı. Böylece Dersim harekâtı sonrasında bölgede uygulanan özel idarî ve askerî yönetim birkaç yıl daha devam etti.
Bu düzenlemenin kökenleri 1935’e uzanıyordu. 2884 sayılı kanunla Dersim adı resmî kullanımdan çıkarılmış, bölge Tunceli adıyla özel bir yönetim yapısına bağlanmıştı. Tunceli valisi aynı zamanda askerî yetkilerle donatılıyor, bölge Dördüncü Umumi Müfettişlik sistemi içinde sıkı bir devlet denetimi altında tutuluyordu.
1937-1938’de yaşanan Dersim harekâtı, Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı ve en acı sayfalarından biri oldu. Devlet, bölgede merkezî otoriteyi kurma ve aşiret yapısını çözme hedefiyle sert askerî yöntemlere başvurdu. Harekât sırasında çok sayıda insan hayatını kaybetti; sürgünler, zorunlu iskân uygulamaları ve büyük toplumsal travmalar yaşandı.
1939’daki uzatma kararı, çatışmaların sona ermesinden sonra da bölgenin normal idarî düzene hemen döndürülmediğini gösterir. Ankara, Tunceli’yi bir süre daha güvenlik, iskân, yol, okul, karakol ve nüfus denetimi politikalarının birlikte yürütüldüğü özel bir alan olarak yönetti.
Bu tarih, Cumhuriyet’in doğu politikasını anlamak açısından önemlidir. 7 Temmuz 1939’da alınan karar, yalnız bir kanun süresinin uzatılması değildi; Dersim’in hafızasında derin izler bırakan devlet müdahalesinin idarî olarak sürdürülmesi anlamına geliyordu.
1940 – Beatles’ın en sempatik yüzlerinden Ringo Starr doğdu; rock tarihinin en ünlü davulcularından biri dünyaya geldi
7 Temmuz 1940’ta Richard Starkey, dünyaca bilinen adıyla Ringo Starr, İngiltere’nin Liverpool kentinde doğdu. O, müzik tarihinin en büyük gruplarından The Beatles’ın davulcusu olarak dünya çapında tanındı; ama zamanla grubun en sıcak, en neşeli ve en sempatik yüzlerinden birine de dönüştü.
Ringo’nun çocukluğu kolay geçmedi. Küçük yaşta ciddi sağlık sorunları yaşadı, uzun süre hastanelerde kaldı. Müziğe ilgisi de bu yıllarda güçlendi. Gençliğinde Liverpool’daki skiffle ve rock gruplarında çalmaya başladı. Rory Storm and the Hurricanes grubunda dikkat çektikten sonra 1962’de The Beatles’a katıldı.
The Beatles’ta John Lennon, Paul McCartney ve George Harrison şarkı yazarlığıyla daha çok öne çıkarken, Ringo grubun ritmini ve sahnedeki dengesini taşıyan isimdi. Abartılı gösterilerden uzak, şarkının ruhunu bozmayan, sade ama çok etkili davulculuğuyla rock tarihinin en tanınan müzisyenlerinden biri oldu.
Ringo Starr’ın önemi yalnız davul çalmasında değildi. Gruba insani bir sıcaklık, mizah ve rahatlık da katıyordu. “Yellow Submarine” ve “With a Little Help from My Friends” gibi şarkılardaki vokalleri, onun halk tarafından sevilmesinde büyük rol oynadı. Beatles filmlerinde de doğal komedi duygusuyla öne çıktı.
Beatles dağıldıktan sonra solo kariyerine devam etti, Ringo Starr & His All-Starr Band ile yıllarca sahneye çıktı. “Peace and love” sözüyle özdeşleşti; 1960’ların barış ve sevgi kültürünü yaşatan isimlerden biri olarak kaldı.
7 Temmuz 1940’ta doğan Ringo Starr, rock tarihinde gösterişten çok karakteriyle iz bırakan müzisyenlerden biridir. Beatles’ın büyük efsanesinde onun davulu, yalnız ritmi değil, grubun neşesini ve insani sıcaklığını da taşıdı.
1944 – Yeşilçam’ın en trajik kadın yıldızlarından Feri Cansel doğdu
7 Temmuz 1944’te Feriha Cansel, sinemadaki adıyla Feri Cansel, Lefkoşa’da doğdu. Yeşilçam’ın özellikle 1970’lerdeki erotik film furyasının en tanınan kadın oyuncularından biri oldu; ama onun hayatı yalnız şöhretle değil, kırılganlık, sömürü ve trajediyle de anıldı.
Feri Cansel genç yaşta İngiltere’ye gitti, orada yaşadı, daha sonra Türkiye’ye geldi. Sinemaya 1960’larda adım attı. 1970’lerde Yeşilçam’ın değişen üretim koşulları içinde erotik filmlerde rol aldı. Bu dönem, Türk sinemasında televizyonun yaygınlaşması ve seyirci kaybı nedeniyle yapımcıların daha ucuz ve daha sansasyonel işlere yöneldiği yıllardı.
Feri Cansel, bu furyanın en bilinen yüzlerinden biri hâline geldi. Güzelliği, cesur rolleri ve dönemin magazin basınındaki görünürlüğüyle çok konuşuldu. “Kasımpaşalı Emmanuelle” lakabı da onun etrafında kurulan sansasyonel imajın parçasıydı.
Ancak bu şöhretin arkasında ağır bir hayat vardı. O dönemde pek çok kadın oyuncu gibi Feri Cansel de sinemanın erkek egemen, sert ve çoğu zaman acımasız dünyasında var olmaya çalıştı. Oyunculuğu çoğu zaman erotik kimliği üzerinden hatırlandı; bu da onun gerçek hikâyesinin uzun süre gölgede kalmasına yol açtı.
Feri Cansel’in hayatı 1983’te çok acı biçimde sona erdi. Henüz 39 yaşındayken öldürüldü. Bu trajik ölüm, Yeşilçam’ın parlak görünen ama arka planında büyük yalnızlıklar, ekonomik sıkıntılar ve kadın oyuncular için ağır bedeller barındıran dünyasını yeniden hatırlattı.
7 Temmuz 1944’te doğan Feri Cansel, Türkiye sinema ve magazin tarihinin en hüzünlü figürlerinden biri olarak kaldı. Onun adı, yalnız bir dönemin erotik film furyasını değil, Yeşilçam’da kadın yıldız olmanın ne kadar kırılgan ve yıpratıcı bir kader olabildiğini de anlatır.
1948 – Harika Çocuklar Yasası çıktı; İdil Biret ve Suna Kan’ın dünya yolculuğu başladı
7 Temmuz 1948’de TBMM, kamuoyunda “Harika Çocuklar Yasası” diye bilinen özel kanunu kabul etti. Resmî adıyla “İdil Biret ve Suna Kan’ın yabancı memleketlere müzik tahsiline gönderilmesine dair Kanun”, iki olağanüstü yetenekli çocuğun devlet desteğiyle yurt dışında eğitim görmesinin önünü açtı.
Bu yasa, kişiye özel çıkarılmış çok dikkat çekici bir kültür hamlesiydi. Piyanoda İdil Biret, kemanda Suna Kan daha çocuk yaşta büyük yetenekleriyle dikkat çekmişti. Devlet, onların Türkiye’yi dünya sahnesinde temsil edebilecek sanatçılar olarak yetişmesini istiyordu.
Yasanın arkasında erken Cumhuriyet’in sanat ve eğitim anlayışı vardı. Cumhuriyet, müziği çağdaşlaşmanın ve dünyayla eşit düzeyde konuşmanın alanlarından biri olarak görüyordu. Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kurulması, çok sesli müzik eğitiminin desteklenmesi ve genç yeteneklerin korunması bu anlayışın parçalarıydı.
İdil Biret ve Suna Kan bu kanun sayesinde Paris’e gönderildi. İkisi de ilerleyen yıllarda uluslararası ölçekte tanınan büyük sanatçılara dönüştü. İdil Biret dünyanın önemli piyanistlerinden biri olarak konserler verdi, kayıtlar yaptı. Suna Kan ise Türkiye’nin en büyük keman virtüözlerinden biri olarak hem sahnede hem eğitim alanında iz bıraktı.
1948’deki bu özel yasa, daha sonra 1956’da daha geniş kapsamlı bir düzenlemeye dönüştürüldü. Böylece yalnız İdil Biret ve Suna Kan değil, güzel sanatların farklı alanlarında olağanüstü yetenek gösteren çocukların da devlet eliyle yetiştirilmesi fikri benimsendi.
7 Temmuz 1948, Türkiye’nin sanat tarihinde güzel ve anlamlı bir tarihtir. O gün çıkarılan yasa, iki çocuğun yeteneğine duyulan güvenin devlet politikası hâline gelmesini sağladı; İdil Biret ve Suna Kan’ın başarıları da bu güvenin boşa çıkmadığını yıllar içinde bütün dünyaya gösterdi.
1950 – Devlet radyosunda dinî yayın dönemi açıldı; radyoda Kur’an yayını başladı
7 Temmuz 1950’de Türkiye’de devlet radyosunda Kur’an yayını yapılmaya başlandı. Demokrat Parti iktidarının ilk aylarında atılan bu adım, dinî yayınların devlet radyosuna dönüşü bakımından önemli bir eşik oldu.
Türkiye’de radyo, o yıllarda en etkili kitle iletişim araçlarından biriydi. Televizyon yoktu; gazete herkese aynı hızla ulaşmıyordu. Radyo, devletin sesini evlere taşıyan en güçlü mecraydı. Bu nedenle radyoda hangi sesin duyulacağı, yalnız yayıncılık meselesi değil, aynı zamanda siyaset ve toplum meselesiydi.
1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle din alanında bazı sembolik adımlar arka arkaya geldi. Ezanın Arapça okunmasına yeniden izin verilmesinden kısa süre sonra, radyoda Kur’an tilaveti ve dinî içerikli yayınlar da gündeme alındı. Ramazan ayında sabah ve akşam kısa süreli Kur’an yayınları yapılması, Ramazan dışında da cuma sabahları dinî yayınlara yer verilmesi kararlaştırıldı.
Bu gelişme toplumun bir bölümünde memnuniyet yarattı; bir bölümünde ise laiklik tartışmalarını büyüttü. Çünkü mesele yalnız Kur’an okunması değildi; Cumhuriyet’in devlet, din ve kamusal alan dengesinin nasıl kurulacağı yeniden tartışılıyordu.
7 Temmuz 1950, Türkiye’de radyo tarihinin ve din-siyaset ilişkisinin önemli günlerinden biridir. O gün başlayan yayınlar, devletin sesiyle dinî sesin aynı frekansta buluştuğu yeni bir dönemin işareti oldu.
1955 – Milliyet’in kurucusu Ali Naci Karacan öldü; Babıâli’nin en hareketli gazetecilerinden biri sustu
7 Temmuz 1955’te gazeteci, yazar ve gazete sahibi Ali Naci Karacan hayatını kaybetti. Türk basın tarihinin en hareketli isimlerinden biri olan Karacan, Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet’in çok partili dönemine uzanan çizgide birçok gazetenin kuruluşunda ve yönetiminde yer aldı.
1896’da İstanbul’da doğan Ali Naci Karacan, genç yaşta edebiyatla ilgilendi. Galatasaray Mekteb-i Sultanisi yıllarında şiirler yazdı, Servet-i Fünun ve Rübab gibi dergilerde göründü. Ancak adının duyulmasını sağlayan şey, edebiyattan çok gazetecilik oldu. Tasvir-i Efkâr, İkdam ve Vakit gibi dönemin önemli gazetelerinde çalıştı.
- Dünya Savaşı yıllarında yaptığı haberlerle dikkat çekti. Özellikle karaborsa, yolsuzluk ve savaş zenginleri üzerine yazdığı dosyalar, onun haberin peşine düşen bir gazeteci olduğunu gösterdi. Bu yazılar yüzünden çalıştığı gazeteler baskı gördü, kapatıldı ya da ağır siyasi gerilimlerin içine çekildi.
1918’de Necmettin Sadak, Kazım Şinasi Dersan ve daha sonra Falih Rıfkı Atay gibi isimlerle birlikte Akşam gazetesinin kurucuları arasında yer aldı. Akşam, Millî Mücadele yıllarında Anadolu’daki hareketi İstanbul kamuoyuna duyurmaya çalışan önemli gazetelerden biri oldu. Karacan, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde de basının siyasetle kurduğu yakın ve zaman zaman gerilimli ilişkinin tam ortasında yer aldı.
Ali Naci Karacan’ın en önemli tanıklıklarından biri Lozan’dı. Lozan Barış Konferansı’nı yakından izledi; bu süreçte edindiği gözlemleri daha sonra Lozan adlı kitabında topladı. Bu eser, konferansın yalnız diplomatik metinlerden değil, görüşme odalarının havasından, delegelerin tavrından ve dönemin ruhundan da okunabileceğini gösteren önemli bir gazetecilik belgesi olarak kaldı.
Karacan’ın en kalıcı hamlesi ise 3 Mayıs 1950’de Milliyet gazetesini kurması oldu. Çok partili hayata geçişin hemen ardından çıkan Milliyet, kısa sürede Türkiye basınında etkili bir yere sahip oldu. Karacan gazetenin hem sahibi hem başyazarıydı. Onun ölümünden sonra Milliyet, oğlu Ercüment Karacan ve ardından Abdi İpekçi döneminde Türkiye’nin en önemli gazetelerinden birine dönüşecekti.
7 Temmuz 1955’te ölen Ali Naci Karacan, yalnız gazete çıkaran bir patron değildi. Haber peşinde koşan muhabir, Lozan’ın tanığı, Babıâli’nin inatçı yayıncısı ve Milliyet adıyla uzun süre yaşayacak bir basın geleneğinin kurucusu olarak hafızada kaldı.
1962 – Türk müziğinin sıra dışı kadın bestecilerinden Neveser Kökdeş öldü
7 Temmuz 1962’de besteci, güfteci ve tamburi Neveser Kökdeş hayatını kaybetti. Türk müziğinde özellikle kadın besteciler denince adı anılması gereken özel isimlerden biriydi.
Neveser Kökdeş, müzikle iç içe bir aile ortamında yetişti. İlk müzik eğitimini küçük yaşlarda aldı; gitar, piyano ve tambur çaldı. Besteciliğe daha çocuk yaşlarda başladı. Klasik Türk müziği formunu biliyor ama ona tamamen teslim olmuyordu. Şarkılarında tango, vals, rumba, swing ve fantezi gibi daha modern ve şehirli tınılara da yer açtı.
Onu farklı kılan özelliklerden biri de eserlerinin sözlerini çoğu zaman kendisinin yazmasıydı. Yani yalnız beste yapan değil, duygusunu hem sözle hem müzikle kuran bir sanatçıydı. “Aşkı fısıldar sesin”, “Gülüyorsun güzelim gül” ve “Seni sevmek bir suç ise” gibi eserleriyle hafızalarda kaldı.
Neveser Kökdeş’in hayatı kolay geçmedi. Genç yaşta eşini kaybetti, ekonomik sıkıntılar yaşadı, sağlık sorunlarıyla boğuştu. Bu yalnızlık ve kırılganlık, şarkılarındaki içli havayı da besledi. Onun müziğinde aşk, özlem ve hüzün çoğu zaman gösterişli değil, içten gelen bir fısıltı gibidir.
7 Temmuz 1962’de ölen Neveser Kökdeş, Türk müziğinde gelenekle yenilik arasında kendi yolunu açan kadın bestecilerden biri olarak hatırlanır. Onun şarkıları, eski İstanbul’un salonlarından radyolara, oradan da müzik hafızamıza uzanan zarif ve melankolik bir iz bıraktı.
1964 – Susuz Yaz Altın Ayı kazandı; Türk sineması dünyaya sesini duyurdu
7 Temmuz 1964’te Metin Erksan’ın yönettiği Susuz Yaz, 14. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde büyük ödül olan Altın Ayı’yı kazandı. Bu başarı, Türk sinemasının uluslararası alanda kazandığı ilk önemli ödül olarak tarihe geçti.
Susuz Yaz, Necati Cumalı’nın aynı adlı eserinden uyarlandı. Yönetmenliğini Metin Erksan yaptı; senaryoda Erksan’la birlikte Kemal İnci ve İsmet Soydan’ın imzası vardı. Filmin başrollerinde Erol Taş, Hülya Koçyiğit ve Ulvi Doğan yer aldı. Hülya Koçyiğit filmde Bahar’ı, Erol Taş Osman’ı, Ulvi Doğan ise Hasan’ı canlandırdı.
Film, Ege’de bir köyde geçer. Osman ve Hasan adlı iki kardeşin arazisinden çıkan su, çevredeki köylülerin tarlaları için hayati önemdedir. Ağabey Osman, suyu kendi toprağında tutmak ve köylülerle paylaşmamak ister. Hasan ise daha vicdanlıdır; suyun herkesin hakkı olduğunu düşünür. Fakat ağabeyinin hırsı hem köylülerle çatışmayı hem de evin içinde giderek büyüyen karanlık bir gerilimi doğurur.
Susuz Yaz yalnız “su kavgası” anlatan bir köy filmi değildir. Su üzerinden mülkiyet, açgözlülük, erkeklik, arzu, iktidar ve adalet meselesini işler. Osman’ın kardeşinin karısı Bahar’a duyduğu saplantılı ilgi, filmi toplumsal bir hikâyeden psikolojik bir gerilime de taşır. Erol Taş’ın sert ve unutulmaz Osman yorumu, Hülya Koçyiğit’in ilk büyük çıkışı ve Metin Erksan’ın doğayı neredeyse bir karakter gibi kullanan anlatımı filmi klasikleştirdi.
Berlin’de gelen Altın Ayı, Türkiye’de sinemanın yalnız yerli seyirciye seslenen popüler bir eğlence olmadığını gösterdi. Susuz Yaz, köy, su, toprak ve insan hırsı gibi çok yerel görünen bir hikâyenin evrensel bir sinema diline dönüşebileceğini kanıtladı.
Filmin kaderi de en az hikâyesi kadar ilginçtir. Yıllar sonra Martin Scorsese’nin öncülük ettiği World Cinema Project kapsamında restore edildi ve dünya sinemasının korunması gereken önemli yapıtları arasında yeniden dolaşıma girdi. Böylece Susuz Yaz, bugün hâlâ izlenen ve tartışılan bir Türk sineması klasiği olarak yaşamayı sürdürdü.
7 Temmuz 1964, Türkiye sinema tarihinde özel bir gündür. O gün Berlin’den gelen Altın Ayı, Metin Erksan’ın adını dünya sinemasına yazdırdı; Susuz Yaz da Türk sinemasının uluslararası hafızadaki en güçlü filmlerinden biri hâline geldi.
1974 – Batı Almanya Dünya Kupası’nı kazandı; Hollanda’nın “Total Futbol”u finalde durduruldu
7 Temmuz 1974’te Batı Almanya, Münih Olimpiyat Stadı’nda oynanan FIFA Dünya Kupası finalinde Hollanda’yı 2-1 yenerek şampiyon oldu. Bu, Batı Almanya’nın 1954’ten sonra kazandığı ikinci Dünya Kupası’ydı.
Finalin hikâyesini unutulmaz yapan şey, yalnız skor değildi. Hollanda, Johan Cruyff önderliğinde “Total Futbol” adı verilen yeni ve çok etkileyici oyun anlayışıyla turnuvaya damga vurmuştu. Oyuncuların sürekli yer değiştirdiği, savunma ve hücum rollerinin iç içe geçtiği bu sistem, modern futbolun gelişiminde büyük iz bıraktı.
Maç da olağanüstü başladı. Hollanda daha Batı Almanya topa dokunmadan penaltı kazandı. Johan Neeskens’in golüyle Hollanda 1-0 öne geçti. Ancak ev sahibi Batı Almanya çabuk toparlandı. Paul Breitner penaltıdan skoru eşitledi, ardından Gerd Müller ilk yarının sonlarına doğru attığı golle Almanya’yı 2-1 öne geçirdi.
İkinci yarıda Hollanda baskı kurdu ama Franz Beckenbauer’in liderliğindeki Batı Almanya savunması direndi. Kaleci Sepp Maier, Berti Vogts, Beckenbauer, Breitner ve Müller gibi yıldızlardan oluşan takım, kendi evinde kupaya uzandı.
1974 finali, futbol tarihinin en çok tartışılan finallerinden biri olarak kaldı. Çünkü kupayı Batı Almanya kazandı; ama turnuvanın oyun hafızasında en çok Hollanda’nın Total Futbol’u yer etti. Cruyff’un takımı şampiyon olamadı, fakat futbolun nasıl oynanabileceğine dair yeni bir hayal bıraktı.
7 Temmuz 1974, dünya futbolunda iki büyük fikrin karşı karşıya geldiği gündür: Bir yanda Beckenbauer’in düzenli, soğukkanlı ve sonuç alan Batı Almanyası; diğer yanda Cruyff’un yaratıcı, akışkan ve cesur Hollanda’sı. Kupa Almanya’ya gitti, ama finalin efsanesi iki takıma birden yazıldı.
1980 – İran’da kamusal hayat değişti; devlet dairelerinde İslami örtünme zorunlu hâle geldi
7 Temmuz 1980’de İran Devrim Konseyi, İslami örtünmeye uymayan kadınların devlet dairelerine girmesini yasakladı. Bu karar, 1979 İran Devrimi’nden sonra kurulan yeni rejimin gündelik hayata müdahalesini gösteren en çarpıcı adımlardan biri oldu.
İran’da Şah rejimi 1979’da yıkılmış, ardından yapılan referandumla İslam Cumhuriyeti ilan edilmişti. Yeni anayasa, devlet düzenini İslami ilkeler üzerine kuruyordu. Ancak devrimden sonraki ilk aylarda toplumun nasıl bir yöne gideceği hâlâ sert tartışmaların konusuydu. Özellikle kadınların kamusal alandaki yeri, kıyafeti ve hakları bu tartışmaların merkezindeydi.
Başörtüsü meselesi devrimden hemen sonra gündeme geldi. İranlı kadınların bir bölümü zorunlu örtünmeye karşı sokaklara çıktı; “zorunlu başörtüsüne hayır” diyen gösteriler yapıldı. Buna rağmen yeni yönetim, adım adım kamusal alanı dinî kurallara göre düzenlemeye başladı.
7 Temmuz 1980 kararı bu sürecin önemli eşiklerinden biriydi. Artık devlet dairelerinde çalışan ya da resmî kurumlara giren kadınlar için İslami örtünme fiilen zorunlu hâle geliyordu. Bu, yalnız kıyafetle ilgili bir düzenleme değildi; devrimin kadın bedeni, kamu düzeni ve devlet otoritesi üzerindeki yeni anlayışını gösteriyordu.
Sonraki yıllarda bu zorunluluk daha da genişledi. 1983’te uygun görülmeyen şekilde örtünmeyen kadınlara ceza verilmesini öngören düzenlemeler yapıldı. Böylece başörtüsü, İran’da dinî bir tercih olmaktan çıktı; devletin denetlediği ve cezayla desteklediği bir kamusal kurala dönüştü.
7 Temmuz 1980, İran Devrimi’nin yalnız sarayları, hükümeti ve dış politikayı değil, insanların günlük hayatını da değiştirdiğini gösteren tarihlerden biridir. O gün alınan karar, İran’da kadınların kamusal alandaki varlığı üzerine sürecek uzun ve sert mücadelenin en görünür dönemeçlerinden biri oldu.
1980 – Led Zeppelin Berlin’de son konserini verdi; rock tarihinin devlerinden biri sahneden çekildi
7 Temmuz 1980’de Led Zeppelin, Batı Berlin’deki Eissporthalle’de sahneye çıktı. Bu konser, Jimmy Page, Robert Plant, John Paul Jones ve John Bonham’dan oluşan klasik Led Zeppelin kadrosunun verdiği son konser olarak tarihe geçti.
Led Zeppelin, 1970’lerin rock müziğini değiştiren gruplardan biriydi. Blues köklerinden beslenen ağır gitar riffleri, Robert Plant’in çığlık gibi yükselen vokali, Jimmy Page’in karanlık ve görkemli gitar tonu, John Paul Jones’un müzikal zekâsı ve John Bonham’ın dev davul sound’u bir araya gelince rock müzikte yeni bir ağırlık merkezi doğdu.
Berlin konseri, grubun 1980 Avrupa turnesinin son durağıydı. Turne, 1979 tarihli In Through the Out Door albümünün ardından düzenlenmişti. O gece sahnede “Black Dog”, “Kashmir”, “Stairway to Heaven”, “Rock and Roll” ve “Whole Lotta Love” gibi Led Zeppelin klasikleri çalındı.
Konser sırasında kimse bunun bir dönemin son gecesi olduğunu bilmiyordu. Grup, sonbaharda Kuzey Amerika turnesine çıkmayı planlıyordu. Ancak baterist John Bonham, 25 Eylül 1980’de henüz 32 yaşındayken hayatını kaybetti. Bonham’ın ölümü, Led Zeppelin’in kaderini değiştirdi.
Grup, Bonham’ın yerine başka bir baterist alarak devam etmek istemedi. Aralık 1980’de Led Zeppelin’in dağıldığı açıklandı. Bu karar, grubun efsanesini biraz da bu yüzden büyüttü: Led Zeppelin, eksik kadroyla yoluna devam eden bir marka olmak yerine, kendi büyük sesini oluşturan dört kişinin birlikteliği olarak hafızada kaldı.
7 Temmuz 1980, rock tarihinde sessizce kapanan büyük bir perdenin tarihidir. Berlin’deki konser, o gece sıradan bir turne finali gibi görünüyordu; ama kısa süre sonra Led Zeppelin’in klasik kadrosuyla son selamı olduğu anlaşılacaktı.
1981 – ABD yargısında cam tavan kırıldı; Sandra Day O’Connor Yüksek Mahkeme’ye aday gösterildi
7 Temmuz 1981’de ABD Başkanı Ronald Reagan, Sandra Day O’Connor’ı Yüksek Mahkeme üyeliğine aday gösterdi. O’Connor, daha sonra Senato tarafından onaylanarak ABD Yüksek Mahkemesi’nde görev yapan ilk kadın yargıç oldu.
Bu adaylık Amerikan hukuk tarihinde büyük bir dönemeçti. ABD Yüksek Mahkemesi, ülkenin en önemli anayasal kararlarının alındığı kurumdu. Yüzyıllar boyunca bu mahkemenin üyeleri erkeklerden oluşmuştu. O’Connor’ın aday gösterilmesi, hukuk dünyasındaki en yüksek cam tavanlardan birinin kırılması anlamına geliyordu.
Sandra Day O’Connor, Arizona’da yargıçlık yapmış, daha önce eyalet siyasetinde de bulunmuştu. Tutumlu, dikkatli, dosya odaklı ve merkezde duran hukuk anlayışıyla tanındı. Mahkemede görev yaptığı yıllarda birçok kritik davada belirleyici oy kullandı.
O’Connor’ın varlığı, yalnız kadınların hukuk alanındaki temsili açısından değil, mahkemenin işleyişi bakımından da önemliydi. ABD’de kürtaj, ifade özgürlüğü, seçim hukuku, eyalet yetkileri ve bireysel haklar gibi tartışmalı başlıklarda etkili bir isim oldu.
7 Temmuz 1981, Amerikan yargı tarihinde unutulmaz bir tarihtir. Sandra Day O’Connor’ın aday gösterilmesi, en yüksek mahkemenin kapısının kadınlara da açıldığını gösterdi; sonraki kuşak kadın hukukçular için güçlü bir sembole dönüştü.
1985 – 17 yaşındaki Boris Becker Wimbledon’ı kazandı; tenis dünyası yeni bir yıldızla tanıştı
7 Temmuz 1985’te Alman tenisçi Boris Becker, Wimbledon tek erkekler finalinde Kevin Curren’i yenerek şampiyon oldu. Henüz 17 yaşındaydı. Bu zaferle Wimbledon’ı kazanan ilk Alman tenisçi ve turnuva tarihinin en genç erkek şampiyonu olarak adını spor tarihine yazdırdı.
Becker’in başarısını daha çarpıcı yapan şey, turnuvaya büyük favorilerden biri olarak gelmemesiydi. Seri başı değildi; dünya sıralamasında yükselen ama hâlâ genç ve beklenmedik bir isimdi. Buna rağmen güçlü servisi, fileye cesur çıkışları ve yere uçarak yaptığı voleleriyle Wimbledon çimlerine damga vurdu.
Finaldeki rakibi Kevin Curren de çok güçlü bir turnuva geçiriyordu. Curren, önceki turlarda John McEnroe ve Jimmy Connors gibi dev isimleri elemişti. Bu yüzden final, tecrübesiyle öne çıkan Curren ile tenis dünyasının yeni çocuğu Becker arasında büyük bir sınav gibiydi.
Becker maçı 6-3, 6-7, 7-6 ve 6-4’lük setlerle kazandı. Sahadaki enerjisi, kırmızı saçları, atak oyunu ve yaşına hiç uymayan soğukkanlılığıyla seyircinin hafızasına kazındı. O gün Wimbledon’da, 1980’lerin en büyük spor yıldızlarından biri doğdu.
Bu şampiyonluk Almanya’da büyük bir tenis patlaması yarattı. Becker, bir anda ulusal kahramana dönüştü. Onun başarısı, Almanya’da tenisin geniş kitlelerce sevilmesinde büyük rol oynadı. Sonraki yıllarda Wimbledon’ı tekrar kazanacak, toplamda altı Grand Slam şampiyonluğuna ulaşacak ve dünya tenisinin en tanınan yüzlerinden biri olacaktı.
7 Temmuz 1985, spor tarihinde gençliğin cesaretle birleştiğinde neleri değiştirebileceğini gösteren unutulmaz günlerden biridir. Boris Becker, Wimbledon çimlerinde yalnız rakiplerini değil, “bu yaşta olmaz” düşüncesini de yendi.
1990 – Opera stadyum kalabalıklarına ulaştı; ilk Three Tenors konseri Roma’da yapıldı
7 Temmuz 1990’da José Carreras, Plácido Domingo ve Luciano Pavarotti, Roma’daki Caracalla Hamamları’nda aynı sahneye çıktı. Zubin Mehta yönetimindeki bu konser, “Three Tenors” yani “Üç Tenor” efsanesinin başlangıcı oldu.
Konser, 1990 FIFA Dünya Kupası finalinden bir gece önce düzenlendi. Roma’nın tarihî atmosferi, üç büyük opera yıldızı ve dünya çapında televizyon yayını bir araya gelince ortaya klasik müzik tarihinde çok özel bir an çıktı. Opera, ilk kez bu ölçekte popüler kültürün merkezine taşınıyordu.
Carreras, Domingo ve Pavarotti zaten kendi başlarına dünyanın en önemli tenorları arasındaydı. Fakat üçü birlikte sahneye çıktığında opera aryaları, Napoliten şarkılar ve popüler melodiler geniş kitlelere ulaştı. “Nessun dorma” gibi eserler, konser salonlarının dışına taşıp futbol seyircisinin, televizyon izleyicisinin ve popüler müzik dinleyicisinin hafızasına girdi.
Three Tenors konserleri daha sonra albümlerle, televizyon yayınlarıyla ve dünya turneleriyle büyük bir fenomene dönüştü. Klasik müziğin “elit” ve dar bir alan olduğu algısını kıran önemli popülerleşme hamlelerinden biri oldu.
7 Temmuz 1990, operanın kalabalıklarla buluştuğu tarihlerden biridir. Roma’daki o gece, üç büyük sesin yalnız sahneyi değil, klasik müziğin dinleyici sınırlarını da genişlettiği bir an olarak kaldı.
1991 – Yugoslavya’nın dağılma savaşlarında ilk fren denemesi yapıldı; Brioni Anlaşması imzalandı
7 Temmuz 1991’de Brioni Anlaşması imzalandı. Slovenya, Hırvatistan, Yugoslavya temsilcileri ve Avrupa Topluluğu arabulucularının katıldığı bu anlaşma, Yugoslavya’nın dağılma sürecinde ilk büyük ateşkes ve müzakere girişimlerinden biri oldu.
1991 yazında Yugoslavya artık çözülme noktasına gelmişti. Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlık ilan etmiş, özellikle Slovenya’da Yugoslav ordusuyla kısa ama sert çatışmalar yaşanmıştı. “On Gün Savaşı” diye anılan bu süreç, Avrupa’nın ortasında yeni bir savaş döneminin başlayabileceğini gösterdi.
Brioni Adaları’nda yapılan görüşmeler, bu krizi durdurmayı amaçlıyordu. Anlaşma ateşkes, Slovenya’nın bağımsızlık kararının uygulanmasını üç ay ertelemesi ve Yugoslavya’nın geleceği konusunda siyasi görüşmeler yapılması gibi hükümler içeriyordu.
Bu anlaşma Slovenya’daki çatışmaları büyük ölçüde durdurdu; ancak Yugoslavya’nın dağılmasını engelleyemedi. Kısa süre sonra savaş Hırvatistan’da, ardından Bosna-Hersek’te çok daha kanlı bir hâl aldı. Brioni, büyük felaketi durdurmaya çalışan erken ama yetersiz bir diplomasi girişimi olarak kaldı.
7 Temmuz 1991, Balkanlar’ın yakın tarihinde önemli bir tarihtir. Brioni Anlaşması, savaşın tamamen önüne geçemedi; fakat Yugoslavya’nın parçalanırken Avrupa diplomasisini de nasıl çaresiz bıraktığını gösterdi.
1993 – Hababam Sınıfı’nın yazarı Rıfat Ilgaz öldü; edebiyatımızın toplumcu sesi sustu
7 Temmuz 1993’te şair, yazar, gazeteci ve öğretmen Rıfat Ilgaz İstanbul’da hayatını kaybetti. Türk edebiyatının en sevilen ve en çok okunan yazarlarından biri olan Ilgaz, özellikle Hababam Sınıfı ile geniş kitlelerin hafızasına yerleşti; ama onun edebiyattaki yeri yalnız bu eserle sınırlı değildir.
1911’de Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğan Rıfat Ilgaz, öğretmen okulunu bitirdikten sonra uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Gerede, Akçakoca, Gümüşova ve İstanbul’daki okullarda görev aldı. Öğretmenlik deneyimi, onun yazarlığının ana damarlarından biri oldu. Sınıfı, öğrenciyi, yoksulluğu, ezberi, korkuyu ve eğitim sisteminin aksayan yanlarını içeriden bilen bir yazardı.
Edebiyata şiirle başladı. İlk kitaplarından Sınıf, 1944’te yayımlandı ve kısa sürede toplatıldı. Ilgaz bu kitap nedeniyle hapis cezası aldı. Onun şiirlerinde süslü sözlerden çok hayatın yükü, yoksul çocuklar, çalışan insanlar, öğretmenler, memurlar ve memleketin dar gelirli sınıfları vardı. Bu yüzden kendisini “sınıfın ozanı” olarak görmesi boşuna değildi.
Gazetecilik ve mizah dünyasında da çok etkili oldu. Aziz Nesin ve Sabahattin Ali çizgisindeki muhalif mizah geleneğinin içinde yer aldı; Markopaşa çevresinde çalıştı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Yazıları, kitapları ve dergiciliği nedeniyle sık sık soruşturmalara, davalara ve baskılara uğradı. Rıfat Ilgaz’ın hayatı, Türkiye’de edebiyatın ve mizahın aynı zamanda politik ve toplumsal bir mücadele alanı olduğunu gösteren örneklerle doludur.
En büyük ününü Hababam Sınıfı ile kazandı. Eser önce Dolmuş dergisinde “Stepne” takma adıyla yayımlandı, sonra kitaplaştı, tiyatroya uyarlandı ve Ertem Eğilmez’in 1975’te çektiği filmle milyonların ortak hafızasına girdi. Ancak Ilgaz’ın Hababam Sınıfı yalnız komik öğrencilerin maceraları olarak okunmamalıdır. O, kopyacılığı, ezberciliği, göstermelik saygıyı, otoriter okul düzenini ve eğitimdeki çarpıklıkları hedef alan keskin bir yergi yazmıştı.
Rıfat Ilgaz’ın sinemaya da uyarlanan önemli eserlerinden biri Karartma Geceleri’dir. Bu roman, II. Dünya Savaşı yıllarının baskı ortamını, bir öğretmen-yazarın aranma ve saklanma hikâyesi üzerinden anlatır. Sarı Yazma, Yıldız Karayel, Karadeniz’in Kıyıcığında, Bizim Koğuş ve çocuklar için yazdığı Bacaksız serisi de onun yalnız mizahçı değil, güçlü bir romancı ve çocuk edebiyatı yazarı olduğunu gösterir.
Hayatı boyunca hastalıklarla, yargılamalarla, ekonomik sıkıntılarla ve siyasi baskılarla uğraştı. 12 Eylül döneminde ileri yaşına rağmen gözaltına alındı. Buna rağmen yazmayı bırakmadı. Cide’ye, çocuklara, öğretmenliğe, yoksul insanlara ve memleketin haksızlığa uğrayan kesimlerine bağlılığını hep korudu.
7 Temmuz 1993’te Rıfat Ilgaz öldüğünde ardında yalnız Hababam Sınıfı gibi unutulmaz bir eser değil; şiirden romana, mizahtan çocuk edebiyatına uzanan büyük bir halk edebiyatı damarı bıraktı. O, güldürürken acıtan, neşenin arkasındaki toplumsal yarayı gösteren ve Türkiye’nin okulunu, sokağını, insanını içeriden anlatan büyük yazarlardan biri olarak hafızada kaldı.
2003 – Mars keşfinde 90 günlük görev efsaneye dönüştü; NASA Opportunity’yi fırlattı
7 Temmuz 2003’te NASA, Mars keşif aracı Opportunity’yi uzaya gönderdi. Mars Exploration Rover programının ikinci aracı olan Opportunity, Kızıl Gezegen’de geçmişte su bulunup bulunmadığını araştırmak üzere tasarlanmıştı.
Görev başlangıçta yalnızca 90 Mars günü sürecek şekilde planlanmıştı. Fakat Opportunity, bilim tarihinin en dayanıklı robot kâşiflerinden biri çıktı. 2004’te Mars’a indi ve çalışmaya başladı. Taşları, toprağı, kraterleri inceledi; Mars’ın geçmişte suyla temas etmiş olabileceğine dair önemli bulgular sağladı.
Opportunity’nin hikâyesi, insanlığın başka gezegenlere duyduğu merakın en güzel örneklerinden biridir. Küçük bir robot, Dünya’dan milyonlarca kilometre uzakta, yıllar boyunca bilim insanlarının gözü ve eli gibi çalıştı. Mars yüzeyinde beklenenden çok daha uzun mesafe kat etti.
Görev ancak 2018’deki büyük Mars toz fırtınasından sonra sona erdi. NASA 2019’da Opportunity ile artık iletişim kurulamadığını açıkladı. 90 günlük görev, neredeyse 15 yıllık bir keşif destanına dönüşmüştü.
7 Temmuz 2003, uzay araştırmaları tarihinde umut verici bir başlangıçtır. Opportunity, adının hakkını verdi; Mars’ta yalnız kaya ve toz değil, insan merakının ne kadar uzağa gidebileceğini de gösterdi.
2005 – Londra’da ulaşım ağı hedef alındı; 7/7 saldırılarında 52 kişi öldü
7 Temmuz 2005 sabahı Londra, yakın tarihinin en büyük terör saldırılarından biriyle sarsıldı. Sabah işe gidiş saatinde üç metro treninde ve bir çift katlı otobüste art arda patlamalar meydana geldi. Saldırılarda 52 sivil hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. Dört intihar saldırganıyla birlikte toplam ölü sayısı 56’ya ulaştı.
Patlamaların üçü Londra metrosunda yaşandı. Saldırılar Liverpool Street-Aldgate hattında, Edgware Road yakınlarında ve King’s Cross ile Russell Square arasındaki Piccadilly hattında gerçekleşti. Dördüncü patlama ise Tavistock Square’deki bir otobüste oldu. Kentin gündelik hayatını taşıyan metro ve otobüsler, bir anda savaş alanına döndü.
Saldırılar, İngiltere’de “7/7” adıyla hafızaya kazındı. 11 Eylül saldırılarından sonra Batı dünyasında büyüyen terör korkusu, bu kez Londra’nın merkezinde karşılık bulmuştu. Saldırganların İngiltere’de yetişmiş kişiler olması da ülkede radikalleşme, güvenlik, kimlik ve dış politika tartışmalarını daha da büyüttü.
O gün Londra’da yalnız ulaşım sistemi değil, büyük bir metropolün kendine güven duygusu da hedef alındı. Buna rağmen kentte acil servisler, sağlık çalışanları, polisler ve sıradan insanlar büyük bir dayanışma gösterdi. Yaralılara yardım eden yolcuların, karanlık tünellerden birbirini çıkaran insanların hikâyeleri saldırının karanlığı içinde ayrı bir hafıza oluşturdu.
7 Temmuz 2005, Londra için unutulması mümkün olmayan bir gündür. Metro tünellerinde ve bir otobüsün içinde yaşanan patlamalar, terörün gündelik hayatı nasıl hedef aldığını gösterdi; “7/7” adı da İngiltere’nin yakın tarihindeki en acı sembollerden biri olarak kaldı.
2006 – Pink Floyd’un kurucularından Syd Barrett öldü
7 Temmuz 2006’da Syd Barrett hayatını kaybetti. Pink Floyd’un kurucularından biri olan Barrett, grubun ilk dönemindeki yaratıcı ruhun en belirleyici isimlerinden biriydi.
Asıl adı Roger Keith Barrett olan Syd Barrett, 1960’ların Londra psychedelic rock sahnesinde kısa sürede dikkat çekti. Pink Floyd’un ilk yıllarında grubun şarkı yazarı, gitaristi, vokalisti ve sahnedeki tuhaf, renkli, masalsı enerjisiydi. The Piper at the Gates of Dawn albümünde onun hayal gücü açıkça hissedilir.
Barrett’ın müziğinde çocuk şarkısı gibi görünen melodiler, gerçeküstü sözler, deneysel gitar sesleri ve kırılgan bir zihin dünyası bir araya geliyordu. Fakat kısa süren şöhret, yoğun sahne hayatı, ruhsal sorunlar ve dönemin uyuşturucu kültürü onun dengesini sarstı. 1968’de Pink Floyd’dan ayrıldı; yerine David Gilmour geçti.
Pink Floyd, Barrett’tan sonra dünya çapında dev bir gruba dönüştü. Ama eski arkadaşlarının hafızasında onun yokluğu hep güçlü kaldı. Wish You Were Here albümündeki “Shine On You Crazy Diamond”, Syd Barrett’a yazılmış en hüzünlü müzikal selamlardan biri olarak kabul edilir.
Syd Barrett daha sonra iki solo albüm yaptı ve giderek kamusal hayattan çekildi. 7 Temmuz 2006’da öldüğünde geride az ama çok etkili bir müzik mirası bıraktı. Onun hikâyesi, rock tarihinde yaratıcılık, kırılganlık ve kayboluşun en dokunaklı örneklerinden biri olarak yaşamayı sürdürdü.
2007 – Live Earth konserleri düzenlendi; müzik dünyası iklim krizi için sahneye çıktı
7 Temmuz 2007’de dünyanın birçok şehrinde Live Earth konserleri düzenlendi. Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ve yapımcı Kevin Wall’un öncülüğünde hazırlanan etkinlik, iklim değişikliğine dikkat çekmek için müzik dünyasının en büyük küresel buluşmalarından biri oldu.
Live Earth, tek bir konserden ibaret değildi. Sydney’den Londra’ya, Tokyo’dan Hamburg’a, Johannesburg’dan Rio de Janeiro’ya, Şanghay’dan New York yakınlarındaki Giants Stadium’a kadar farklı kıtalarda sahneler kuruldu. Etkinlik, “7.7.07” tarihiyle de akılda kalacak şekilde tasarlandı.
Konserlerde Madonna, The Police, Bon Jovi, Genesis, Red Hot Chili Peppers, Metallica, Kanye West, Black Eyed Peas, Foo Fighters ve daha birçok ünlü isim sahne aldı. Amaç yalnız büyük bir müzik şöleni düzenlemek değil; iklim krizini popüler kültürün merkezine taşımaktı.
2000’lerin ortasında iklim değişikliği artık bilim insanlarının dar çevresinde konuşulan bir konu olmaktan çıkıyor, dünya kamuoyunun gündemine yerleşiyordu. Al Gore’un An Inconvenient Truth / Uygunsuz Gerçek belgeseli de bu farkındalığın büyümesinde önemli rol oynamıştı. Live Earth konserleri, aynı dalganın müzik dünyasındaki karşılığıydı.
Etkinlik büyük ilgi gördü; televizyon, radyo ve internet üzerinden milyonlarca kişiye ulaştı. Bununla birlikte eleştiriler de vardı. Bazı çevreler, dev konserlerin ve sanatçıların yolculuklarının çevreye zarar verdiğini, iklim krizine karşı düzenlenen bir etkinliğin kendi karbon ayak izini de tartışması gerektiğini söyledi.
Yine de 7 Temmuz 2007, popüler kültür ile çevre bilincinin kesiştiği önemli tarihlerden biri olarak kaldı. Live Earth, müziğin yalnız eğlendiren değil, küresel bir mesele için dikkat toplamaya çalışan büyük bir sahneye de dönüşebileceğini gösterdi.
2007 – Dünyanın yeni 7 harikası seçildi; tarihî yapılar küresel oylamayla yeniden gündeme geldi
7 Temmuz 2007’de, “Dünyanın Yeni 7 Harikası” açıklandı. New7Wonders adlı özel girişimin düzenlediği küresel oylama sonucunda Çin Seddi, Petra Antik Kenti, Brezilya’daki Kurtarıcı İsa Heykeli, Peru’daki Machu Picchu, Meksika’daki Chichén Itzá, Roma’daki Kolezyum ve Hindistan’daki Tac Mahal yeni 7 harika olarak ilan edildi.
Sonuçlar Lizbon’da, “07.07.07” tarihine özel düzenlenen büyük bir törenle açıklandı. Kampanya, internet ve telefon üzerinden yapılan oylamayla yürütüldü. Dünyanın farklı ülkelerinden milyonlarca insan, kendi kültür mirasını ya da en etkileyici bulduğu yapıyı desteklemek için oy verdi.
Bu liste, Antik Çağ’ın ünlü “Dünyanın 7 Harikası” fikrinin modern bir yorumuydu. Antik listeden günümüze yalnızca Mısır’daki Keops Piramidi ulaşabilmişti. New7Wonders kampanyasında Keops Piramidi yarışmaya sokulmadı; ona “onursal harika” statüsü verildi.
Seçilen yapılar, insanlık tarihinin farklı dönemlerini ve coğrafyalarını temsil ediyordu. Çin Seddi imparatorluk savunmasını, Petra çölün ortasında kayaya oyulmuş bir uygarlığı, Machu Picchu İnka dünyasının dağlardaki gizemini, Tac Mahal aşk ve mimari zarafeti, Kolezyum Roma’nın gösteri ve iktidar kültürünü, Chichén Itzá Maya uygarlığının astronomi ve mimari bilgisini, Kurtarıcı İsa Heykeli ise modern çağın simgesel anıtlarından birini temsil ediyordu.
Ancak kampanya tartışmasız değildi. UNESCO, bu seçimin kendi Dünya Mirası çalışmalarıyla resmî bir ilişkisi olmadığını açıkladı. Eleştiriler, internet erişimi olanların oy kullanabilmesi, ülkelerin tanıtım kampanyaları ve popülerliğin bilimsel miras değerlendirmesinin önüne geçmesi üzerinde yoğunlaştı.
Yine de 7 Temmuz 2007, dünya kültür mirasının geniş kitleler tarafından yeniden konuşulduğu dikkat çekici bir gün oldu. “Yeni 7 Harika” listesi resmî bir akademik sınıflandırma değildi; fakat tarihî yapıların, turizmin ve kültürel hafızanın popüler kültürde ne kadar güçlü karşılık bulduğunu gösterdi.
2009 – Dünya Michael Jackson’a ekrandan veda etti; pop tarihinin en büyük anma törenlerinden biri yapıldı
7 Temmuz 2009’da Michael Jackson için Los Angeles’taki Staples Center’da büyük bir anma töreni düzenlendi. 25 Haziran’da hayatını kaybeden “Popun Kralı”na veda, salondaki binlerce kişiyle sınırlı kalmadı; televizyon ve internet yayınlarıyla bütün dünyaya ulaştı.
Michael Jackson, ölümünden çok önce küresel pop kültürünün en büyük simgelerinden birine dönüşmüştü. Jackson 5 ile çocuk yaşta başlayan kariyeri, Thriller, Billie Jean, Beat It, Bad, Smooth Criminal ve Black or White gibi şarkılarla müzik tarihinin merkezine yerleşti. Dansı, klipleri, sahne şovları ve imajı, pop müziğin görsel dilini değiştirdi.
Staples Center’daki tören bu yüzden bir sanatçının ardından yapılan sıradan bir veda değildi. Mariah Carey, Stevie Wonder, Lionel Richie, Usher, Jennifer Hudson, Queen Latifah, Brooke Shields, Kobe Bryant ve Magic Johnson gibi isimler törende yer aldı. Jackson’ın ailesi de sahnedeydi. Kızı Paris Jackson’ın gözyaşları içinde yaptığı kısa konuşma, törenin en çok hatırlanan anlarından biri oldu.
Tören aynı zamanda internet çağının ilk büyük küresel yas anlarından biriydi. Milyonlarca insan televizyonlardan, haber sitelerinden ve canlı yayınlardan aynı anda Michael Jackson’a veda etti. Sosyal medya henüz bugünkü kadar güçlü değildi; ama Jackson’ın ölümü ve anma töreni, dijital çağda yas tutmanın nasıl küresel bir olaya dönüşeceğini gösteren erken örneklerden biri oldu.
Michael Jackson’ın hayatı başarılarla, rekorlarla, tartışmalarla ve mahkeme süreçleriyle doluydu. Fakat 7 Temmuz 2009’daki tören, o karmaşık hayatın ortasında, milyonlarca insanın hafızasında en çok müziği, dansı ve çocukluk-ergenlik hatıralarını canlandırdı.
7 Temmuz 2009, popüler kültür tarihinde büyük bir vedanın günüdür. Dünya, Michael Jackson’a yalnız bir sanatçı olarak değil, birkaç kuşağın müzik hafızasını değiştiren dev bir figür olarak ekrandan veda etti.
2011 – Magazin basınının karanlık yüzü ortaya saçıldı; News of the World telefon dinleme skandalıyla kapandı
7 Temmuz 2011’de İngiltere’nin en eski ve en çok satan pazar gazetelerinden News of the World’ün kapatılacağı açıklandı. 168 yıllık tabloid gazete, telefon dinleme skandalı nedeniyle büyük bir kamuoyu tepkisinin merkezine oturmuştu.
News of the World, yıllarca magazin haberleri, skandallar, ünlülerin özel hayatı, suç dosyaları ve sansasyonel manşetlerle okur topladı. İngiliz tabloid kültürünün en güçlü gazetelerinden biriydi. Fakat gazetenin haber toplama yöntemleri hakkındaki iddialar, zamanla basit bir magazin meselesinin çok ötesine geçti.
Skandalın merkezinde, gazetecilerin ünlülerin, siyasetçilerin, kraliyet çevresindeki kişilerin ve sıradan insanların sesli mesajlarına yasa dışı biçimde ulaştığı iddiaları vardı. En büyük kırılma ise öldürülen genç kız Milly Dowler’ın telefonunun da hedef alındığının ortaya çıkmasıyla yaşandı. Bu bilgi, kamuoyunda büyük öfke yarattı.
Reklamverenler gazeteden uzaklaşmaya başladı, siyasi baskı arttı, polis soruşturmaları genişledi. Rupert Murdoch’ın medya imparatorluğu ağır bir krizle karşı karşıya kaldı. Sonunda News International, News of the World’ün son sayısının yayımlanacağını duyurdu.
Bu kapanış, magazin basını tarihinde sembolik bir kırılma oldu. Çünkü mesele yalnız bir gazetenin kapanması değildi; ünlülerin özel hayatını haberleştirme hırsının, yas sınırlarını ve insan mahremiyetini nasıl ezebildiği bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştı.
7 Temmuz 2011, magazin gazeteciliğinin karanlık tarafını gösteren en çarpıcı tarihlerden biridir. News of the World kapandı; ama geride basın etiği, mahremiyet, güç ve medya patronluğu üzerine uzun süre kapanmayacak bir tartışma bıraktı.
2014 – Real Madrid’i dünya markasına taşıyan futbol efsanesi Alfredo Di Stéfano öldü
7 Temmuz 2014’te futbol tarihinin en büyük oyuncularından Alfredo Di Stéfano hayatını kaybetti. Real Madrid’in kulüp tarihini değiştiren isimlerin başında gelen Di Stéfano, modern futbolun ilk büyük “her şeyi yapan” yıldızlarından biriydi.
Di Stéfano Arjantin’de doğdu, River Plate’te parladı, Kolombiya’da Millonarios forması giydi ve 1953’te Real Madrid’e transfer oldu. Onun gelişiyle Real Madrid yalnız İspanya’nın değil, Avrupa’nın da en güçlü kulüplerinden birine dönüştü.
Sahada belli bir kalıba sığmayan bir oyuncuydu. Gol atar, oyun kurar, savunmaya gelir, orta sahayı yönetir, temposuyla takımı sürüklerdi. Bu yüzden yalnız santrfor olarak değil, oyunun tamamına hükmeden bir futbol aklı olarak hatırlanır. “Sarı Ok” anlamına gelen “La Saeta Rubia” lakabı da hem hızını hem etkisini anlatır.
Real Madrid, Di Stéfano’nun liderliğinde üst üste beş Avrupa Kupası kazandı. Bu başarı, kulübün dünya çapındaki efsanesinin temelini attı. Di Stéfano iki kez Ballon d’Or kazandı; ama ilginç biçimde Dünya Kupası’nda oynama fırsatı bulamadı.
7 Temmuz 2014’te öldüğünde yalnız Real Madrid taraftarları değil, bütün futbol dünyası büyük bir efsaneye veda etti. Di Stéfano, futbolun yalnız gol atan yıldızlardan ibaret olmadığını; bir oyuncunun bütün oyunun kaderini değiştirebileceğini gösteren nadir isimlerden biri olarak kaldı.
2016 – Türk futbolunun efsane kalecilerinden, “Berlin Panteri” Turgay Şeren öldü
7 Temmuz 2016’da Türk futbolunun unutulmaz kalecilerinden Turgay Şeren hayatını kaybetti. Galatasaray ve A Millî Takım kalesinde yıllarca görev yapan Şeren, özellikle “Berlin Panteri” lakabıyla futbol hafızamıza yerleşti.
1932’de Ankara’da doğan Turgay Şeren, futbola Galatasaray’da başladı ve neredeyse bütün kariyerini sarı-kırmızılı formayla geçirdi. 1940’ların sonundan 1960’ların ortalarına kadar Galatasaray kalesini korudu. Uzun boyu, cesareti, refleksleri ve liderliğiyle takımın sahadaki güven duygusuydu.
Ona “Berlin Panteri” lakabını kazandıran maç 17 Haziran 1951’de oynandı. Türkiye, Berlin’de Batı Almanya’yı 2-1 yendi. Turgay Şeren, o karşılaşmada yaptığı kurtarışlarla Almanya deplasmanındaki bu tarihi galibiyetin başrol isimlerinden biri oldu. O günden sonra “Berlin Panteri” adı, onunla birlikte anılmaya başladı.
Şeren, Türkiye’nin ilk kez katıldığı 1954 FIFA Dünya Kupası’nda da A Millî Takım’ın kalesindeydi. O yıllarda Türkiye futbolu bugünkü kadar görünür değildi; Avrupa deplasmanlarında alınan her sonuç, her büyük performans özel bir anlam taşıyordu. Turgay Şeren’in kaleciliği de bu nedenle millî futbol hafızasının parçası oldu.
Futbolculuğu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yaptı; Mersin İdmanyurdu, Vefa, Samsunspor ve Galatasaray’da görev aldı. Daha sonra spor yazarı ve televizyon yorumcusu olarak futbolun içinde kalmayı sürdürdü. Kendine özgü üslubu, açık sözlülüğü ve eski futbol kültürünü taşıyan tavrıyla yeni kuşakların da tanıdığı bir isim oldu.
7 Temmuz 2016’da 84 yaşında hayata veda eden Turgay Şeren’in adı, ölümünden sonra da yaşatıldı. Türkiye Futbol Federasyonu, 2016-2017 Süper Lig sezonuna onun adını verdi. Bu karar, Şeren’in yalnız Galatasaraylıların değil, Türk futbolunun ortak hafızasına ait bir kaleci olduğunu gösterdi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
