30 Haziran Tarihte Bugün

78 Dakika Okuma
30 Temmuz Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 30 Haziran

1520 – Aztek hükümdarı II. Montezuma öldü; Aztek İmparatorluğu’nun çöküşü hızlandı

30 Haziran 1520’de Aztek hükümdarı II. Montezuma, Tenochtitlan’da öldü. Bu ölüm, Amerika kıtasında İspanyol istilasının ve yerli imparatorlukların çöküşünün en sembolik anlarından biriydi. Montezuma, Hernán Cortés komutasındaki İspanyolların Meksika’ya gelişinden sonra, kendi başkentinde giderek daha çaresiz bir konuma sıkışmıştı.

Aztek İmparatorluğu o sırada Amerika kıtasının en büyük ve en güçlü siyasal yapılarından biriydi. Başkent Tenochtitlan, göl üzerine kurulmuş yolları, tapınakları, pazarları ve tören alanlarıyla Avrupa’dan gelenleri hayrete düşürecek ölçüde büyük bir şehirdi. Fakat İspanyolların gelişi, askerî bir karşılaşmadan da öte, iki dünya görüşünün, iki teknoloji düzeyinin ve iki siyasi evrenin çarpışmasıydı.

Montezuma’nın ölümüyle ilgili anlatılar kesin değildir. Bazı İspanyol kaynaklarına göre kendi halkının attığı taşlarla yaralanmış, bazı yerli anlatılara göre ise İspanyollar tarafından öldürülmüştür. 2015’te yayımlanan tıp tarihi çalışması, Montezuma’nın 30 Haziran 1520 akşamı, Tenochtitlan’daki sarayında ve İspanyolların tutsağıyken öldüğünü hem İspanyol hem yerli kaynakların ölüm biçimi konusunda farklı anlatılar sunduğunu belirtir.

Bu belirsizlik aslında olayın tarihî ağırlığını azaltmaz; tam tersine artırır. Çünkü Montezuma’nın ölümü, işgal edilen toplumlarda tarih anlatısının nasıl parçalandığını da gösterir. Bir taraf için o, kendi halkını yatıştırmaya çalışan ama taşlanan bir hükümdardır. Diğer taraf için İspanyolların elinde aşağılanan ve öldürülen bir tutsaktır. Her iki durumda da artık eski düzen çökmeye başlamıştır.

Montezuma’nın ölümünden sonra İspanyollar için de işler kolaylaşmadı. 30 Haziran gecesi Cortés ve adamları Tenochtitlan’dan kaçmaya çalıştı; “La Noche Triste”, yani “Hüzünlü Gece” diye anılan bu kaçışta büyük kayıplar verdiler. Fakat bu geçici geri çekilme, Aztek dünyasını kurtarmaya yetmedi. İspanyollar kısa süre sonra yerli müttefikleriyle birlikte geri döndü ve Tenochtitlan 1521’de düştü.

Montezuma’nın ölümü bu nedenle bir imparatorluğun çözülüşünü, yerli uygarlıkların sömürgecilikle karşılaşmasını ve dünya tarihinin yönünü değiştiren büyük fetih sürecini anlatır. Aztekler için bu, kendi kozmolojilerinin ve şehir düzenlerinin parçalanmasıydı. Avrupa içinse yeni bir kıtanın zenginliklerine açılan acımasız bir kapıydı.

1859 – Charles Blondin Niagara’yı ip üstünde geçti; modern gösteri tarihinin ilk büyük küresel sansasyonlarından birini yarattı

30 Haziran 1859’da Fransız akrobat ve ip cambazı Charles Blondin, Niagara Şelalesi yakınlarında gerilen ip üzerinde yürüyerek Niagara Boğazı’nı geçti. Asıl adı Jean-François Gravelet olan Blondin, bu gösteriyle hem tehlikeli bir akrobasi başarısına imza attı hem de 19. yüzyılın en büyük seyirlik olaylarından birini yarattı.

Bu geçiş, şelalenin doğrudan üzerinden değil, Niagara Şelalesi’nin hemen aşağısındaki boğaz üzerinde yapıldı. İp, suyun yaklaşık 160 feet, yani 49 metre kadar üzerine gerilmişti. O gün binlerce kişi bu inanılmaz gösteriyi izlemek için bölgeye geldi. Smithsonian Magazine, 30 Haziran sabahı yaklaşık 25 bin meraklının tren ve vapurlarla Niagara’ya ulaştığını aktarır.

Blondin’in yaptığı şey, bugünün bakış açısıyla bile akıl almaz görünür. Ne güvenlik ağı vardı ne modern gösteri teknolojisi. Seyirciler yalnız bir sanatçının maharetini değil, ölümle arasındaki ince çizgiyi izliyordu. Bu yüzden gösterinin çekiciliği biraz da korkudan geliyordu. İnsanlar Blondin’in karşıya geçmesini mi, yoksa düşmesini mi izleyeceklerini bilmiyordu. 19. yüzyıl basını ve halkı için bu, spor, sirk, tehlike ve magazinin birleştiği büyük bir olaydı.

Blondin bu ilk geçişten sonra Niagara’da defalarca yeni gösteriler yaptı. Aynı ip üzerinde bazen gözleri bağlı yürüdü, bazen el arabası sürdü, bazen ortada durup yemek pişirdi, hatta bir gösterisinde menajeri Harry Colcord’u sırtında taşıyarak karşıya geçti. Niagara Falls tarih sayfası, Blondin’in 1859 yazında ilk geçişten sonra sekiz kez daha geçiş yaptığını ve en zor gösterilerinden birinde menajerini sırtında taşıdığını aktarır.

Bu yüzden Charles Blondin’i yalnız “cesur bir akrobat” diye anmak eksik olur. O, modern gösteri kültürünün erken yıldızlarından biriydi. Kendi bedenini, tehlikeyi ve seyircinin merakını bir araya getirerek büyük bir kamu olayı yaratmayı başardı. Bugünün canlı yayınlanan ekstrem spor gösterilerinin, tehlike gösterilerinin ve büyük medya atraksiyonlarının uzak atalarından biri sayılabilir.

1894 – Londra’nın simgelerinden Tower Bridge açıldı

30 Haziran 1894’te Londra’nın en tanınan yapılarından biri olan Tower Bridge resmen açıldı. Köprünün açılışını dönemin Galler Prensi, daha sonra Kral VII. Edward olacak Albert Edward yaptı. Yanında eşi Prenses Alexandra ve geleceğin Kral V. George’u olan York Dükü de vardı. Böylece Thames Nehri üzerindeki bu büyük mühendislik ve mimarlık projesi, Londra’nın modernleşen yüzünün en güçlü sembollerinden biri haline geldi.

Tower Bridge’in yapılma sebebi, Londra’nın doğuya doğru büyümesiydi. 19. yüzyılın sonlarında East End kalabalıklaşıyor, nehrin iki yakası arasındaki ulaşım ihtiyacı artıyordu. Ama burada büyük bir sorun vardı: Thames hâlâ yoğun biçimde kullanılan bir ticaret yoluydu. Nehrin üzerine sıradan, alçak bir köprü yapılırsa büyük gemiler geçemeyecekti.

Çözüm, açılıp kapanabilen bir köprü yapmaktı. Tower Bridge’in ortasındaki iki büyük kanat, gerektiğinde yukarı kalkıyor ve nehir trafiğine yol veriyordu. Bu yönüyle köprü aynı zamanda dönemin ileri mühendislik başarısıydı. Dış görünüşünde Orta Çağ kalesini andıran kuleler vardı; içindeki mekanizma ise sanayi çağının teknik gücünü temsil ediyordu.

Bu mimari tercih de tesadüf değildi. Köprü, hemen yanındaki Tower of London ile uyumlu görünsün diye Gotik etki taşıyan bir dış kabukla tasarlandı. Yani yapı hem geçmişe selam veriyor hem de modern Londra’nın ulaşım sorununu çözüyordu. Bu yüzden Tower Bridge, eski imparatorluk başkentinin tarihî görüntüsüyle sanayi çağının mühendisliğini aynı gövdede birleştiren özel bir yapıdır.

Zamanla Tower Bridge, kartpostallarda, filmlerde, haber görüntülerinde ve turistik afişlerde Londra’nın simgelerinden biri haline geldi. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar Big Ben, kırmızı otobüsler ve Tower Bridge görüntüsüyle Londra’yı hatırlar.

30 Haziran 1894 bu yüzden şehir tarihi açısından önemli bir gündür. Tower Bridge’in açılması, Londra’nın büyüyen ulaşım ihtiyacına verilen teknik bir cevap olduğu kadar, modern şehirlerin kendilerini simgeler üzerinden nasıl anlattığını da gösterir. Köprü, bir yakadan ötekine geçmenin ötesinde, Londra’nın dünyaya gösterdiği yüzlerden biri oldu.

1906 – ABD’de gıda ve ilaç güvenliği yasaları imzalandı; modern tüketici korumasının temellerinden biri atıldı

30 Haziran 1906’da ABD Başkanı Theodore Roosevelt, modern tüketici korumasının temel taşlarından sayılan iki önemli düzenlemeyi imzaladı: Pure Food and Drugs Act ve Meat Inspection Act. Türkçeye sade biçimde çevirecek olursak, bunlar gıda ve ilaçların doğru etiketlenmesini, bozuk ya da hileli ürünlerin engellenmesini ve et üretiminin devlet denetimine alınmasını amaçlayan yasalardı.

Bu yasalar çıkmadan önce Amerika’da gıda ve ilaç piyasası bugünkü anlamda sıkı bir denetime sahip değildi. Şişelerin üzerinde ne yazıyorsa tüketici çoğu zaman ona inanmak zorundaydı. İçinde ne olduğu belirsiz “mucize ilaçlar”, boyayla ya da katkıyla düzeltilmiş gıdalar, hijyen koşulları kötü et üretim tesisleri ve yanlış etiketlenmiş ürünler yaygındı. Sanayi büyümüş, şehirler kalabalıklaşmış, ama tüketiciyi koruyacak düzenlemeler aynı hızla gelişmemişti.

Bu sürecin kamuoyunda patlamasına yol açan eserlerden biri Upton Sinclair’in 1906’da yayımlanan The Jungle adlı romanı oldu. Sinclair aslında işçilerin sömürülmesini anlatmak istiyordu; fakat okurların en çok sarsıldığı şey, Chicago et endüstrisindeki pislik, sağlıksız üretim ve denetimsizlik sahneleri oldu. Halkın tepkisi büyüdü, Roosevelt yönetimi de bu tepkiyi yasaya dönüştürdü.

Pure Food and Drugs Act, gıda ve ilaçların yanlış etiketlenmesini ve hileli biçimde satılmasını engellemeyi amaçlıyordu. Meat Inspection Act ise et üretim tesislerinde federal denetim getirdi. Bu adımlar, bugünkü anlamda güçlü bir Gıda ve İlaç Dairesi’nin ilk biçimini hemen yaratmadı; ama devletin “piyasa kendi kendini düzeltir” demekle yetinmeyeceğini gösterdi.

Bu yasaların önemi, yalnız Amerika ile sınırlı değildir. Modern toplumda tüketici, aldığı ürünün içinde ne olduğunu kendi başına bilemez. Bir ilacın gerçekten güvenli olup olmadığını, bir etin sağlıklı koşullarda üretilip üretilmediğini, bir etiketin doğruyu söyleyip söylemediğini denetleyecek kamusal yapılara ihtiyaç vardır. 1906 yasaları bu fikrin en önemli erken örneklerinden biridir.

Elbette bu düzenlemeler bir anda bütün sorunları çözmedi. Gıda, ilaç, kozmetik ve kimya endüstrileri büyüdükçe yeni skandallar, yeni riskler ve yeni yasalar ortaya çıktı. Fakat 30 Haziran 1906’da atılan imzalar, devletin halk sağlığı ve tüketici hakkı konusunda sorumluluk üstlenmesi açısından büyük bir eşikti.

30 Haziran 1906’da modern tüketici korumasının, gıda güvenliğinin ve ilaç denetiminin bugüne uzanan yolu açıldı. Soframıza gelen yiyeceğin, eczaneden aldığımız ilacın ve market rafındaki etiketin arkasında, biraz da bu tarihin bıraktığı ders vardır.

1908 – Tunguska olayı yaşandı; Sibirya’da gökyüzünde patlayan göktaşı milyonlarca ağacı devirdi

30 Haziran 1908’de Sibirya’nın uzak bir bölgesinde, Tunguska olayı diye bilinen büyük patlama yaşandı. Sabah saatlerinde gökyüzünde parlak bir ateş topu görüldü, ardından çok güçlü bir patlama duyuldu. Patlama, bugünkü Rusya sınırları içindeki Podkamennaya Tunguska Nehri yakınlarında meydana geldi. NASA, olayın 30 Haziran 1908’de bir asteroidin Dünya atmosferine girip Sibirya üzerinde patlamasıyla gerçekleştiğini aktarır.

Burada “asteroit” ya da “göktaşı” derken şunu anlamak gerekir: Uzayda dolaşan kaya ya da metal parçaları, Dünya’nın atmosferine çok yüksek hızla girdiğinde sürtünmeyle ısınır, parçalanır ve bazen yere ulaşmadan havada patlar. Tunguska’da da büyük ihtimalle böyle oldu. Cisim yere çarpıp krater açmadı; atmosferde, yani havada patladı. Bu tür patlamalara hava patlaması denir.

Patlamanın etkisi korkunçtu. Yaklaşık 2 bin kilometrekarelik ormanlık alan dümdüz oldu; milyonlarca ağaç aynı yöne doğru yıkıldı. Bölge çok ıssız olduğu için büyük bir şehir felaketi yaşanmadı; ama tanıklar gökyüzünde alevli bir cismin ilerlediğini, ardından sarsıntı ve sıcak rüzgâr hissettiklerini anlattı.

Olayın gizemli görünmesinin en önemli sebebi, ortada büyük bir krater bulunmamasıydı. İnsanlar uzun süre “Eğer bu kadar büyük patlama olduysa, çarpma izi nerede?” diye sordu. Bilim insanlarının bugün daha güçlü gördüğü açıklama, cismin yere ulaşmadan atmosferde parçalanıp patladığıdır. Bu yüzden Tunguska hem gerçek bir doğa olayı hem de uzun süre komplo teorilerinin, bilimkurgu hikâyelerinin ve popüler merakın konusu oldu.

İlk ciddi bilimsel araştırmalar da hemen yapılamadı. Bölgenin çok uzak olması, Çarlık Rusyası’nın son yıllarındaki karışıklıklar, ardından Birinci Dünya Savaşı ve devrim süreci nedeniyle araştırmalar gecikti. Sovyet bilim insanı Leonid Kulik’in bölgeye giderek sistemli inceleme yapması 1920’leri buldu. Ağaçların yıkılış biçimi, patlamanın merkezini ve gökyüzünde gerçekleşmiş olabileceğini anlamak açısından önemli ipuçları verdi.

Tunguska olayı bugün yalnız geçmişte kalmış tuhaf bir felaket olarak görülmüyor. Bilim insanları bu olayı, Dünya’ya yaklaşan asteroidlerin yaratabileceği tehlikeyi anlamak için de inceliyor. Çünkü benzer büyüklükte bir cisim ıssız Sibirya yerine büyük bir şehrin üzerinde patlasaydı, sonuç çok daha ağır olabilirdi. Bu nedenle Tunguska, gezegen savunması denilen alanın, yani Dünya’yı tehlikeli gök cisimlerine karşı izleme ve koruma çalışmalarının erken uyarı sembollerinden biri sayılır.

30 Haziran 1908 bu yüzden bilim ve popüler tarih açısından çok önemli bir gündür. Tunguska’da gökyüzünde patlayan bir uzay cismi, insanlığa Dünya’nın uzaydan gelebilecek tehlikelere açık olduğunu gösterdi. O gün Sibirya’da devrilen ağaçlar, insanlığın evrene karşı ne kadar kırılgan olduğunun da işaretiydi.

1919 – Gökyüzünün neden mavi olduğunu açıklayan fizikçi Lord Rayleigh öldü

30 Haziran 1919’da İngiliz fizikçi Lord Rayleigh, asıl adıyla John William Strutt, hayatını kaybetti. 1904 Nobel Fizik Ödülü’nü, argon gazının keşfine katkısı nedeniyle aldı.

Rayleigh, yalnız tek bir keşifle anılacak bir bilim insanı değildi. Ses, ışık, gazlar, akışkanlar, titreşimler ve optik üzerine çalıştı. 19. yüzyıl fiziğinin klasik ama çok güçlü damarlarından birini temsil ediyordu: Doğadaki gündelik görünen olayların arkasındaki matematiksel düzeni anlamaya çalışmak.

Onun adını sıradan okura yaklaştıran en güzel konu, gökyüzünün neden mavi göründüğüdür. “Rayleigh saçılması” denen olay, güneş ışığının atmosferdeki küçük moleküller tarafından saçılmasıyla ilgilidir. NASA, mavi ışığın daha kısa dalga boyuna sahip olduğu için atmosferde diğer renklere göre daha fazla saçıldığını ve gökyüzünü bu yüzden çoğu zaman mavi gördüğümüzü açıklar.

Bu açıklama, bilimin gündelik hayata dokunan tarafını çok iyi gösterir. İnsan binlerce yıldır gökyüzüne bakmış, onun maviliğini şiire, dine, resme, mitolojiye ve hayale dönüştürmüştür. Rayleigh’in yaptığı şey, bu maviliğin arkasındaki fiziksel düzeni görünür kılmaktır. Bir anlamda gökyüzünün şiirine matematiğin sessiz açıklamasını eklemiştir.

Rayleigh’in çalışmaları yalnız gökyüzüyle sınırlı kalmadı. Işığın saçılması, akustik ve gazların üzerine çalışmaları, modern fiziğin birçok alanına temel oluşturdu. Bilim tarihindeki yeri, büyük ve gürültülü devrimlerden çok, doğanın küçük görünen sırlarını dikkatle çözmesinden gelir. Her gün gördüğümüz mavi gökyüzünün arkasında, onun adıyla anılan bir fizik ilkesi vardır. Bu, bir bilim insanı için az şey değildir.

30 Haziran 1919 bu yüzden bilim tarihi açısından anlamlı bir gündür. Lord Rayleigh öldü; fakat adı, güneş ışığının atmosferde dağıldığı her açık günde, başımızı kaldırıp baktığımız mavilikte yaşamaya devam etti.

1921 – İzmit Katliamı resmî kayıtlara geçti; Yunan çekilişi Kocaeli’de büyük yıkım bıraktı

30 Haziran 1921’e gelindiğinde İzmit ve çevresi, Millî Mücadele’nin en acı yerel hafızalarından birini yaşamıştı. Yunan kuvvetleri İzmit’ten çekilirken şehirde yangın, yağma ve sivil halka yönelik büyük bir şiddet dalgası yaşandı. Olayların tamamı tek bir günde gerçekleşmedi; asıl yıkım 27-29 Haziran hattında yaşandı. Fakat 30 Haziran, bu olayların resmî yazışmalara ve kayıtlara girdiği tarih olarak Kocaeli hafızasında ayrıca önem taşır.

İzmit, Millî Mücadele yıllarında sıradan bir işgal bölgesi değildi. İstanbul’a yakınlığı, İzmit Körfezi’ne hâkim konumu, demiryolu ve karayolu bağlantıları nedeniyle hem İtilaf Devletleri hem Yunan kuvvetleri hem de Ankara’daki Millî Mücadele hareketi için stratejik öneme sahipti. İstanbul’dan Anadolu’ya geçişte İzmit-Adapazarı hattı kritik bir yoldu. Bu yüzden İzmit’i kontrol etmek, Marmara’dan Anadolu’ya açılan kapıyı tutmak anlamına geliyordu.

Bölge önce İngiliz işgali altında kaldı; ardından İngilizlerin de desteğiyle Yunan kuvvetleri İzmit’te fiilî hâkimiyet kurdu. XI. Yunan Tümeni, 1920 sonbaharında İzmit’te varlık göstermeye başladı. Bu işgal, şehirde demografik baskı, yağma, çete faaliyetleri, köylerde korku ve sivil halka yönelik şiddetle birlikte ilerledi.

1921 yılına gelindiğinde, İzmit ve çevresinde sivil halka yönelik baskı daha da arttı. Yalova, Gemlik ve İzmit çevresindeki Müslüman köylerinin yakılması ve boşaltılması üzerine İtilaf Devletleri bir soruşturma komisyonu kurmak zorunda kaldı. Bu da olayların yerel söylentilerden ibaret olmadığını; dönemin yabancı gözlemcileri ve diplomatik çevreleri tarafından da ciddiye alındığını gösterir.

Haziran 1921’de Yunan kuvvetlerinin İzmit’ten çekilme süreci başladı. XI. Yunan Tümeni 24 Haziran’da bölgeden ayrıldı; 27 Haziran’da Mürettep Kolordu Komutanlığı, Seymen İskelesi ve İzmit’in alınması yönünde birliklerine emir verdi; 28 Haziran sabahı Türk süvari birlikleri İzmit’e girdi. Şehir büyük bir çatışmayla değil, Yunan kuvvetlerinin çekilmesinin ardından kurtarıldı. Fakat bu çekiliş, geride ağır bir yıkım bıraktı.

İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, o günlerde bölgede bulunan en önemli tanıklardan biridir. Toynbee, 29 Haziran 1921’de eşiyle birlikte İzmit Körfezi’nin güney sahili boyunca üniformalı Yunan askerlerinin kundaklama eylemlerine bizzat tanık olduğunu yazar. Sahilden dumanların yükseldiğini, Yunan askerlerinin evleri ateşe verdiğini kendi gözleriyle gördüğünü aktarır. Bu tanıklık, İzmit’teki yangın ve tahribatın yabancı bir gözlemcinin de kayda geçirdiği bir olay olduğunu gösterir.

Toynbee’nin anlatımına göre yangın evlerle sınırlı kalmadı. Ahşap iskelelere bağlı tekneler bile alev aldı; sahil boyunca yangın yayıldı. Yunan askerleriyle birlikte hareket eden çetelerin de köylere girdikleri, bazı yerleri alevler içinde bıraktıkları aktarılır. Bu yönüyle İzmit’te yaşananlar, düzenli ordunun çekilişiyle çete faaliyetlerinin iç içe geçtiği karanlık bir tablo oluşturdu.

Olay sırasında Fransızların bazı müdahaleleri de dikkat çekicidir. Yunanların çekilmeden önce şehri yakacaklarını söyledikleri, Fransız Yüzbaşı Delor’un halkı korumak için yaklaşık dört bin kişiyi Fransız mektebine ve rahiplerin evlerine topladığı aktarılır. Yangından yalnız Müslümanlar değil, Museviler de etkilendi; Musevi evleri de ateşe verildi. Fransız askerleri yangını söndürmeye çalışırken Yunanların silahlı engeliyle karşılaştı.

İzmit’teki yıkımın boyutu dönemin haberlerine ve tarih çalışmalarına da yansıdı. Anadolu Ajansı’nın resmî tebliğinde, Yunan kuvvetleri şehri terk etmeden önce “üç yüz” Müslümanın öldürüldüğü ve Müslüman dükkânlarının yakıldığı bilgisi yer aldı. Bu sayı, dönemin kaynakları üzerinden aktarılan bir bilgidir; bu yüzden kesin ve tartışmasız bir istatistik gibi değil, o günün resmî tebliği ve tarih çalışmalarında geçen bir kayıttır. Yine de sayı ne olursa olsun, İzmit’te yaşananların ağır bir sivil felaket olduğu açıktır.

Yunan kuvvetlerinin çekilirken yalnız şehir merkezinde değil, sahil hattında da büyük tahribat bıraktığı aktarılır. Geçtikleri yerlere zarar verdikleri, sahil boyunca gaz tüpleri ve patlayıcılar bıraktıkları, sonra donanma ateşiyle bunları patlattıkları belirtilir. Yangın sonrasında kıyının, götürülmek istenen büyükbaş hayvanların derileri ve kanlarıyla kaplandığı; camilerin yağmalandığı, yeni kapatılmış mezarlardan kurşuna dizilmiş Müslümanların naaşlarının çıkarıldığı da dönemin anlatıları arasında yer alır.

Bu manzara, Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasında derin bir iz bıraktı. İzmit’in kurtuluşu elbette büyük bir sevinçti; fakat şehir özgürlüğüne kavuşurken yanmış evler, yağmalanmış dükkânlar, korkuya sürüklenmiş halk ve öldürülmüş sivillerle karşı karşıya kaldı. Bu yüzden İzmit’in kurtuluş günleri yalnız zafer duygusuyla değil, işgalin bıraktığı acının hatırlanmasıyla da anlam kazanır.

30 Haziran 1921 bu nedenle Kocaeli yerel tarihi açısından önemli bir tarihtir. O gün, İzmit ve çevresinde yaşanan katliam, yangın ve tahribat resmî yazışmalara ve kayıtlara girdi. Bu kayıtlar, Kocaeli’nin işgal yıllarında ödediği bedeli yalnız halk hafızasında değil, tarih belgelerinde de görünür kıldı. Bugün İzmit’in kurtuluşunu anarken, şehrin yeniden Türk idaresine geçmesinin yanında, o kurtuluşun hemen öncesinde ve sırasında yaşanan sivil acıları da unutmamak gerekir.

1921 – Himaye-i Etfal Cemiyeti Ankara’da kuruldu; savaş yetimlerini koruyacak Çocuk Esirgeme Kurumu’nun temeli atıldı

30 Haziran 1921’de Ankara’da Himaye-i Etfal Cemiyeti kuruldu. “Himaye-i Etfal” bugünün Türkçesiyle “çocukların korunması” anlamına gelir. Cemiyetin asıl amacı, savaşların ortasında kimsesiz kalan, babasını cephede kaybeden, yoksulluk ve bakımsızlık içinde yaşayan çocukları korumaktı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın tarihçesi, 30 Haziran 1921’de Ankara’da Hâkimiyet-i Milliye Matbaası’ndaki küçük bir odada Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kuruluşunun gerçekleştirildiğini aktarır.

Burada tarihî bir ayrımı doğru yapmak gerekir. Himaye-i Etfal adıyla ilk cemiyet 1917’de İstanbul’da kurulmuştu; fakat 30 Haziran 1921’de Ankara’da kurulan Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti, Millî Mücadele’nin ve ardından Cumhuriyet’in çocuk koruma anlayışının temel kurumuna dönüştü.

Cemiyetin kuruluş amacı dönemin şartları düşünülünce daha iyi anlaşılır. Osmanlı’nın son yılları, Balkan Savaşları, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele, geride çok sayıda yetim, öksüz, yoksul ve bakıma muhtaç çocuk bırakmıştı. Türkiye Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin 30 Haziran 1921 tarihli ilk karar defterinde amaç, şehit çocuklarının ve korunması millete kalan felakete uğramış çocukların “milletçe korunması”, beslenmesi, eğitilmesi ve hayata hazırlanması olarak tanımlanıyordu.

Bu nedenle Himaye-i Etfal Cemiyeti, yeni devletin sosyal sorumluluk fikrinin erken örneklerinden biriydi. Çocukların korunması, beslenmesi, tedavi edilmesi, okutulması ve topluma kazandırılması artık ailelerin ya da mahallenin merhametine bırakılmamalıydı. Devlet, toplum ve gönüllü yardım ağı birlikte hareket etmeliydi.

Cemiyetin kurucuları arasında dönemin önemli siyaset ve kamu hayatı isimleri yer aldı. Kuruluşta İstanbul Mebusu Muhtar Bey, Büyük Millet Meclisi ikinci başkanı Rauf Bey, Kozan Mebusu Fevzi Paşa ve Bolu Mebusu Dr. Fuat Bey gibi isimler bulunuyordu. Cemiyetin kâtip-i umumiliğine Dr. Fuat Bey seçildi; Fuat Umay daha sonra uzun yıllar Himaye-i Etfal/Çocuk Esirgeme çizgisinin en önemli isimlerinden biri olacaktı.

Kurum zamanla büyüdü; çocuk yuvaları, süt dağıtımı, sağlık hizmetleri, yardım kampanyaları, yayınlar ve Çocuk Haftası gibi etkinliklerle toplumda çocuk meselesini görünür hale getirdi. 1934’te Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin adı Çocuk Esirgeme Kurumu olarak değiştirildi. Bugün “çocuk esirgeme” dendiğinde akla gelen kurumsal hafızanın arkasında, 30 Haziran 1921’de Ankara’da atılan bu adım vardır.

30 Haziran 1921 bu yüzden Türkiye sosyal tarihinin önemli günlerinden biridir. Himaye-i Etfal Cemiyeti, savaşın yetim bıraktığı çocukları korumak için kuruldu; ama zamanla Türkiye’de çocuk refahı, sosyal hizmet ve devlet-toplum dayanışması fikrinin en önemli kurumlarından biri haline geldi.

1924 – İstanbul posta dağıtıcıları düşük ücretleri protesto için topluca istifa etti

30 Haziran 1924’te İstanbul’da posta dağıtıcıları, ücretlerini yetersiz bularak topluca istifa etti. Bu madde ilk bakışta küçük bir iş bırakma ya da memur şikâyeti gibi görünebilir; ama Cumhuriyet’in ilk yılında emek, geçim sıkıntısı ve kamu hizmeti koşullarını göstermesi bakımından önemlidir.

1924 İstanbul’unda posta, yalnızca kişisel bir haberleşme aracı değildi; devlet yazışmaları, ticaret evrakı, para havalesi, gazeteler, resmi bildirimler ve aile haberleri büyük ölçüde bu ağ üzerinden dolaşıyordu. Bu yüzden dağıtıcıların topluca istifası, şehir hayatının haberleşme damarlarından birinde ciddi bir aksama anlamına geliyordu.

Bu olay, Cumhuriyet’in ilk yılında kamu çalışanlarının geçim sıkıntısını göstermesi bakımından da dikkat çekicidir. Yeni devlet kurulmuş, İstanbul işgalden yeni çıkmış, ekonomi savaş yıllarının yorgunluğunu taşıyordu. Fiyatlar, maaşlar, kadrolar ve kamu hizmetlerinin yeniden düzenlenmesi büyük bir sorun halindeydi. Posta ve telgraf teşkilatı da bu yeniden yapılanmanın merkezindeydi.

Toplu istifa, klasik anlamda örgütlü bir grev olmayabilir; fakat fiilen bir emek protestosudur. Çalışanlar “bu ücretle bu işi sürdüremiyoruz” diyerek hizmetten çekilmiştir. Erken Cumhuriyet işçi hareketleri üzerine yapılan bazı değerlendirmelerde de 30 Haziran 1924’te İstanbul posta dağıtıcılarının düşük ücret nedeniyle topluca istifa ettikleri, aynı dönemde demiryolu ve fabrika işçilerinin de çeşitli eylemler yaptığı hatırlatılır.

Bu maddeyi önemli kılan taraf, büyük siyasi kararların yanında gündelik hayatın gerilimini göstermesidir. Cumhuriyet’in ilk yılı yalnız Lozan sonrası düzenlemeler, başkent Ankara, hilafetin kaldırılması ve yeni kurumlarla anlatılamaz. Aynı yılın içinde düşük maaşla geçinemeyen postacılar, iş yükü ağır kamu çalışanları, pahalılaşan şehir hayatı ve hakkını aramanın yolunu topluca istifada bulan emekçiler de vardır.

30 Haziran 1924 bu yüzden sosyal tarih açısından anlamlı bir gündür. İstanbul posta dağıtıcılarının topluca istifası, yeni Cumhuriyet’in yalnız yukarıdan kurulan bir devlet hikâyesi olmadığını; aşağıda, sokakta, işyerinde, maaş bordrosunda ve geçim derdinde de yaşandığını gösterir.

1928 – Orhan Boran doğdu; Türkiye’de radyo ve sahne sunuculuğunun unutulmaz seslerinden biri oldu

30 Haziran 1928’de Orhan Boran, İstanbul’da doğdu. Türkiye’de radyo, sahne, televizyon ve gazetecilik arasında kurduğu uzun kariyerle aynı zamanda bir konuşma üslubu temsilcisi haline geldi. Anadolu Ajansı, Boran’ı “güzel Türkçesi, nezaketli esprileri ve pürüzsüz sesiyle” hatırlatır.

Orhan Boran’ın yetiştiği dönem, Türkiye’de radyonun evlerin başköşesine yerleştiği, sesin yüz kadar güçlü olduğu yıllardı. Bir sunucunun yalnız ne söylediği değil, nasıl söylediği de önemliydi. Diksiyon, ölçü, zarafet, kelime seçimi ve dinleyiciye mesafe duygusu, dönemin radyo kültürünün temel parçalarıydı. Boran bu dünyanın en sevilen seslerinden biri oldu.

Onun özel tarafı, mizahı hoyratlaştırmadan sahneye taşımasıydı. “Ayaküstü Gırgır” adıyla yaptığı gösteriler, Türkiye’de stand-up geleneğinin erken örneklerinden biri sayılır. AA’nın başka bir biyografik dosyası da Boran’ın bir mendil, bir gözlük ve ayaklı mikrofonla yaptığı gösterilerle 1960’larda radyonun, 1970’lerde televizyonun yıldızlarından biri olduğunu aktarır.

Bugün stand-up denince daha sert, daha hızlı, daha gündelik ve zaman zaman kırıcı bir mizah akla gelebiliyor. Orhan Boran’ın çizgisi ise başka bir yerde duruyordu: Gözleme dayanan, incitmeyen, Türkçenin sesini bozmayan, seyirciyle kavga etmeyen bir mizah. Bu yüzden onun sahne dili, eski İstanbul terbiyesiyle modern gösteri kültürünün birleştiği bir yerden konuşuyordu.

Boran aynı zamanda televizyonun ilk dönemlerinde de tanıdık bir yüz ve ses oldu. Türkiye’de televizyon henüz bugünkü gibi hayatın merkezinde değildi; ekrana çıkan her isim, seyirci için özel bir ağırlık taşıyordu. Boran’ın sakinliği, ölçülü esprileri ve kendine özgü takdim dili, onu kuşaklar boyunca hatırlanan bir medya figürüne dönüştürdü.

Orhan Boran’ın önemini sadece “sunucu” kelimesiyle sınırlamak haksızlık olur. O, Türkiye’de sesli kültürden görsel kültüre geçişteki önemli isimlerinden biridir. Radyo mikrofonunun terbiyesini sahneye ve televizyona taşıdı. Konuşmanın da bir sanat, takdimin de bir üslup, mizahın da bir nezaket meselesi olabileceğini gösterdi.

1934 – Uzun Bıçaklar Gecesi başladı; Hitler rakiplerini öldürterek Nazi iktidarını tek elde topladı

30 Haziran 1934’te Nazi Almanyası’nda Uzun Bıçaklar Gecesi olarak bilinen tasfiye harekâtı başladı. Adolf Hitler, başta SA lideri Ernst Röhm olmak üzere, kendi iktidarı için tehdit olarak gördüğü çok sayıda kişiyi öldürttü. Bu olay yalnız Nazi Partisi içindeki bir hesaplaşma değildi; Hitler’in Almanya’da hukuk dışı şiddeti devlet yönetiminin açık aracı haline getirdiği kritik dönemeçlerden biriydi.

Burada iki kavramı açıklamak gerekir. SA, Almanca Sturmabteilung adının kısaltmasıdır; Türkçeye “Fırtına Birliği” ya da “Taarruz Birliği” diye çevrilebilir. Bunlar Nazi Partisi’nin kahverengi gömlekleriyle bilinen sokak gücüydü. Nazi mitinglerini koruyor, muhaliflere saldırıyor, sokakta korku yaratıyor ve Hitler’in iktidara yürüyüşünde büyük rol oynuyordu. SS ise Schutzstaffel adının kısaltmasıdır; başlangıçta Hitler’i korumak için kurulan bu yapı, zamanla Nazi rejiminin en acımasız güvenlik ve terör aygıtlarından birine dönüştü.

Hitler’in SA’dan korkmasının nedeni, bu örgütün çok büyümesiydi. SA lideri Ernst Röhm, Nazi devrimini daha ileri taşımak, eski Alman ordusunun yerine SA merkezli yeni bir askerî yapı kurmak istiyordu. Bu durum hem orduyu hem muhafazakâr elitleri hem de Hitler’in çevresindeki SS liderlerini rahatsız etti. Hitler ise iktidarını sağlamlaştırmak için orduyla uzlaşmayı, SA’yı tasfiye etmeye tercih etti.

30 Haziran sabahı Hitler bizzat Münih yakınlarındaki Bad Wiessee’ye gitti ve Röhm ile SA yöneticilerini yakalattı. Ardından Almanya’nın farklı yerlerinde infazlar başladı. Hedef yalnız SA kadroları değildi. Eski Başbakan Kurt von Schleicher, Nazi Partisi içindeki eski rakiplerden Gregor Strasser ve rejim için tehlikeli görülen başka isimler de öldürüldü. Yani bu harekât, parti içi disiplin operasyonundan daha fazlası, geniş bir siyasi cinayet dalgasıydı.

Ölü sayısı konusunda farklı rakamlar verilir. Nazi yönetimi resmî olarak 85 kişinin öldürüldüğünü açıkladı; ancak tarihçiler gerçek sayının daha yüksek olabileceğini belirtir. Çünkü öldürülenlerin hepsi SA mensubu değildi; ayrıca sayı da kesin değildir.

Uzun Bıçaklar Gecesi’nden sonra Hitler, cinayetleri açıkça savundu. Rejim, olayı “devlete karşı darbe girişimini önleme” diye sundu. Oysa gerçekte yapılan, mahkemesiz, savunmasız, hukuk dışı infazlarla siyasi rakiplerin ortadan kaldırılmasıydı.

Bu olayın sonucu çok ağır oldu. SA’nın gücü kırıldı, SS yükseldi, ordu Hitler’e daha fazla yaklaştı ve Nazi rejimi içindeki son denge ihtimalleri ortadan kalktı. Birkaç hafta sonra Cumhurbaşkanı Hindenburg öldüğünde Hitler, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık yetkilerini birleştirerek kendisini “Führer” ilan edecekti. Uzun Bıçaklar Gecesi, bu mutlak iktidarın önünü açan kanlı eşiklerden biriydi.

1934 – Demiryolu Elazığ’a ulaştı; şehir Cumhuriyet’in ana ulaşım ağına bağlandı

30 Haziran 1934’te ilk tren Elazığ’a ulaştı. Bu olay, Elazığ için yalnız yeni bir ulaşım imkânı değildi; şehrin Cumhuriyet döneminde ülkenin ana ekonomik ve idari ağına bağlanması anlamına geliyordu.

Elazığ, ana demiryolu güzergâhına doğrudan değil, Yolçatı-Elazığ şube hattı ile bağlandı. “Şube hattı” demek, ana demiryolu hattından ayrılıp bir şehri ya da bölgeyi ağa bağlayan yan hat demektir. Cumhuriyet döneminde açılan hatlar listesinde Fırat-Yolçatı hattı ve Yolçatı-Elazığ hattı 1934 yılı içinde gösterilir; Yolçatı-Elazığ hattının uzunluğu 23,926 kilometre olarak verilir.

Elazığ halkı bu hattı uzun süre beklemişti. Çünkü demiryolu, 1930’ların Türkiye’sinde yalnız yolcu taşımak demek değildi. Bir şehre demiryolunun gelmesi; ürünlerin pazara daha kolay ulaşması, memurların ve öğrencilerin yolculuk yapabilmesi, askerî sevkiyatın hızlanması, ticaretin canlanması ve merkeze bağlanmanın güçlenmesi anlamına geliyordu. Dönemin yerel anlatılarında Elazığ’da “Uzun seneler seni bekledik” yazılarıyla tören yapıldığı, trenin davullarla ve büyük sevinçle karşılandığı aktarılır.

Bu gelişme, Cumhuriyet’in “anayurdu demir ağlarla örme” politikasının Doğu Anadolu’daki önemli adımlarından biriydi. Genç Cumhuriyet, demiryolunu kalkınmanın, güvenliğin ve ülkeyi birbirine bağlamanın temel aracı olarak görüyordu. Elazığ’ın demiryoluna kavuşması da bu büyük politikanın parçasıydı. Anadolu Ajansı’nın Cumhuriyet’in ilk yıllarından kalan garlar üzerine haberinde, Yolçatı-Elazığ hattının Elazığ’ı demiryolları ağına bağlamak amacıyla yapıldığı ve 1934’te işletmeye alındığı belirtilir. Aynı haberde Elazığ Gar binasının 10 Ağustos 1934’te hizmet vermeye başladığı da aktarılır.

30 Haziran 1934 bu yüzden Elazığ tarihi açısından önemli bir gündür. Tren, Elazığ’ı Cumhuriyet’in ulaşım, ticaret ve kalkınma haritasına daha güçlü biçimde bağladı. Bir kentin demiryoluna kavuşması, o yıllarda merkeze yaklaşmak, pazara açılmak ve geleceğe bağlanmak demekti.

1936 – Rüzgâr Gibi Geçti yayımlandı; tüm zamanların en çok satan romanlarından biri oldu

30 Haziran 1936’da Amerikalı yazar Margaret Mitchell’ın romanı Rüzgâr Gibi Geçti (Gone with the Wind) yayımlandı. Amerikan İç Savaşı ve sonrasındaki Yeniden Yapılanma döneminde geçen roman, Scarlett O’Hara’nın hayatta kalma, güç kazanma ve kaybettiklerine tutunma mücadelesini anlatıyordu. İlk bakışta büyük bir aşk ve aile hikâyesi gibi görünse de kitap, kısa sürede Amerikan popüler kültürünün en büyük edebiyat olaylarından birine dönüştü.

Romanın başarısı olağanüstüydü. Rüzgâr Gibi Geçti, yayımlandıktan sonraki ilk altı ay içinde bir milyon kopya sattı; 1937’de Pulitzer Ödülü’nü kazandı ve daha sonra kırktan fazla dile çevrildi.

Kitabın yazarı Margaret Mitchell, bu roman yayımlandığında profesyonel edebiyat dünyasının merkezindeki bir isim değildi. Atlanta’da gazetecilik yapmış, sonra sakatlığı nedeniyle evine çekilmişti. Rüzgâr Gibi Geçti, onun hayatı boyunca yayımlanan tek romanı oldu. Buna rağmen kitap, yalnız Mitchell’ın adını değil, Scarlett O’Hara ve Rhett Butler gibi karakterleri de dünya çapında tanınır hale getirdi.

Romanın popülerliğini büyüten önemli adımlardan biri, 1939’da çekilen aynı adlı film oldu. Türkçede de Rüzgâr Gibi Geçti adıyla bilinen filmde Vivien Leigh, Scarlett O’Hara’yı; Clark Gable ise Rhett Butler’ı canlandırdı. Film, romanın ününü daha da büyüttü ve hikâyeyi sinema tarihinin en bilinen anlatılarından birine çevirdi.

Fakat bu maddeyi yalnız başarı hikâyesi gibi yazmak eksik olur. Rüzgâr Gibi Geçti, bugün aynı zamanda tartışmalı bir eserdir. Çünkü Amerikan Güneyi’ni, kölelik düzenini ve İç Savaş sonrasını nostaljik ve romantize eden bir bakışla anlatır. Köleliğin şiddetini ve siyahların yaşadığı gerçek acıları geri planda bırakması, romanın en çok eleştirilen yönlerinden biridir.

1936 – Haile Selassie Milletler Cemiyeti’nde konuştu; faşist saldırganlığa karşı dünyanın sessizliğini yüzüne vurdu

30 Haziran 1936’da Etiyopya İmparatoru Haile Selassie, Cenevre’de Milletler Cemiyeti Genel Kurulu’na seslendi. Bu konuşma, İtalya’nın Etiyopya’yı işgalinden sonra yapılmıştı ve 20. yüzyılın en önemli diplomatik uyarılarından biri olarak tarihe geçti. Selassie, yalnız kendi ülkesinin uğradığı saldırıyı değil, dünyanın yaklaşan büyük felaket karşısındaki sessizliğini de anlatıyordu.

1935’te Mussolini’nin faşist İtalya’sı Etiyopya’ya saldırmıştı. Etiyopya, Milletler Cemiyeti üyesi bağımsız bir devletti. Teorik olarak bu örgüt, üye devletleri saldırganlığa karşı korumalıydı. Fakat İtalya’nın saldırısı karşısında Milletler Cemiyeti etkili ve caydırıcı bir tavır koyamadı. Kınamalar, yaptırımlar ve diplomatik sözler, işgali durdurmaya yetmedi.

Haile Selassie’nin konuşması bu yüzden dramatik bir ağırlık taşıyordu. İşgale uğramış bir ülkenin lideri, dünyanın büyük devletlerinin önünde adalet istiyordu. Üstelik İtalyan kuvvetlerinin kimyasal silah kullandığı, sivilleri hedef aldığı ve uluslararası hukuku çiğnediği bir savaşın ardından konuşuyordu. Selassie’nin sesi, saldırıya uğrayan küçük ya da zayıf devletlerin ortak sorusu gibiydi: Eğer antlaşmalar bizi korumayacaksa, dünya düzeni ne işe yarar?

Konuşma sırasında İtalyan gazetecilerin ve faşist sempatizanların protestoları da yaşandı. Bu sahne bile dönemin ruhunu göstermeye yeter. Faşizm yalnız cephede değil, diplomasi salonlarında da küstah ve saldırgan bir dille varlığını hissettiriyordu. Milletler Cemiyeti ise bu saldırganlığı durduracak iradeyi gösteremiyordu.

Haile Selassie’nin konuşması, birkaç yıl sonra patlayacak İkinci Dünya Savaşı’nın erken uyarılarından biri gibi okunabilir. Çünkü Etiyopya meselesi sadece Afrika’daki bir işgal değildi. İtalya’nın cezasız kalması, Nazi Almanyası ve diğer saldırgan rejimler için de güçlü bir mesaj verdi: Uluslararası düzen zayıftı, büyük devletler kararlı değildi, hukuk kâğıt üzerinde kalabilirdi.

Bu yüzden 30 Haziran 1936, dünya diplomasi tarihi açısından çok önemli bir gündür. Selassie o gün yalnız Etiyopya adına konuşmadı; saldırganlık karşısında susan dünyanın ahlaki çöküşünü de yüzüne vurdu. Milletler Cemiyeti salonunda duyulan o uyarı, kısa süre sonra bütün dünyanın yaşayacağı daha büyük bir felaketin habercisi gibiydi.

1948 – Prens Sabahattin öldü; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan liberal düşüncenin tartışmalı isimlerinden biriydi

30 Haziran 1948’de Prens Sabahattin, İsviçre’de hayatını kaybetti. Osmanlı hanedanıyla akrabalığı, II. Abdülhamid dönemindeki muhalif konumu ve Jön Türk hareketi içindeki farklı çizgisiyle yakın tarihimizin en tartışmalı düşünce insanlarından biridir.

Prens Sabahattin’in hayatı, sarayın içinden çıkıp saraya muhalefet eden bir çizgiyle şekillendi. Sultan Abdülmecid’in torunu, II. Abdülhamid’in yeğeniydi. Yani doğrudan Osmanlı hanedan çevresine bağlıydı. Fakat bu yakınlık onu mevcut düzene bağlamak yerine, Abdülhamid yönetimine karşı fikir üreten muhalif çevrelere yaklaştırdı.

Onu Jön Türkler içinde ayrı kılan şey, merkeziyetçi devlet anlayışına karşı çıkmasıydı. Prens Sabahattin, Osmanlı toplumunun kurtuluşunu anayasa ilanında ya da yönetici kadroların değişmesinde görmüyordu. Ona göre asıl mesele, toplumun yapısının değişmesiydi. Bireyin güçlenmesi, özel girişimin gelişmesi, yerel yönetimlerin daha etkili olması ve devletin her şeyi merkezden belirleyen yapısının gevşemesi gerektiğini savunuyordu.

Bu fikirler, onun adıyla birlikte anılan iki kavramda toplanır: Teşebbüs-i şahsi ve adem-i merkeziyet. Teşebbüs-i şahsi, bireyin ve özel girişimin güçlenmesini; adem-i merkeziyet ise yönetimin her şeyi İstanbul’dan belirleyen merkezi yapısının zayıflatılıp yerel idarelere daha fazla alan açılmasını ifade eder.

Prens Sabahattin’in düşünceleri Osmanlı’nın son döneminde kolayca kabul görmedi. İttihat ve Terakki çizgisi, özellikle imparatorluğun dağılma korkusu içinde merkeziyetçiliği daha güvenli görüyordu. Devleti ayakta tutmanın yolu, merkezî otoriteyi güçlendirmekti. Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyet fikri ise bazı çevrelerce imparatorluğu daha da dağıtabilecek tehlikeli bir öneri gibi algılandı.

Bu yüzden Prens Sabahattin, hiçbir zaman tartışmasız bir “ilerici kahraman” ya da yalnızca “yanılmış bir prens” olarak okunamaz. Onun fikirleri, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçen Türkiye’nin en temel gerilimlerinden birine dokunur: Devlet mi toplumu şekillendirmeli, toplum mu devleti sınırlamalı? Merkezî otorite mi güven verir, yerel ve bireysel özgürlük mü gelişme sağlar?

Cumhuriyet döneminde de Prens Sabahattin’in adı bu tartışmalarla birlikte anılmaya devam etti. Türkiye’de liberal düşünce, yerinden yönetim, özel girişim ve güçlü sivil toplum tartışmaları ne zaman açılsa, onun fikirleri bir biçimde yeniden hatırlanır. Ancak aynı zamanda, hanedan kökeni, sürgün hayatı, siyasal pratikte sınırlı etkisi ve fikirlerinin dönemin koşullarında karşılık bulamaması da onu tartışmalı kılar.

1956 – Grand Canyon üzerinde iki yolcu uçağı çarpıştı; 128 kişinin ölümü hava trafik güvenliğini değiştirdi

30 Haziran 1956’da Amerika Birleşik Devletleri’nde iki yolcu uçağı, Arizona’daki Grand Canyon üzerinde havada çarpıştı. Uçaklardan biri TWA Flight 2 seferini yapan Lockheed Super Constellation, diğeri ise United Air Lines Flight 718 seferini yapan Douglas DC-7 idi. İki uçak da Los Angeles’tan kalkmıştı; TWA uçağı Kansas City’ye, United uçağı ise Chicago’ya gidiyordu.

Bu kaza, o tarihe kadar yaşanmış en büyük havacılık felaketlerinden biriydi. Üstelik olay, gökyüzünün artık eskisi kadar boş olmadığını acı biçimde gösterdi. 1950’lerde yolcu uçakları hızlanmış, hava trafiği artmış, ama hava trafik kontrol sistemi bu büyümeye aynı hızla uyum sağlayamamıştı.

Burada hava trafik kontrolü dediğimiz şeyi basitçe açıklayalım: Uçakların hangi yükseklikte, hangi rota üzerinde ve birbirlerinden ne kadar uzakta uçacağını düzenleyen sistemdir. Bugün radarlar, bilgisayarlar ve merkezî denetimle yürütülen bu sistem, 1950’lerde çok daha sınırlıydı. Pilotlar bazı bölgelerde birbirlerini görerek kaçınmak zorundaydı. Grand Canyon kazasında da iki uçak aynı yükseklikte, yaklaşık 21 bin feet’te karşılaştı ve birbirini zamanında fark edemedi.

Kazanın enkazı Grand Canyon’un çok zor ulaşılan bölgelerine düştü. TWA uçağı Temple Butte çevresine, United uçağı ise Chuar Butte yakınlarına çakıldı. Arazinin sarp yapısı nedeniyle arama-kurtarma ve cenazelerin çıkarılması günler sürdü.

Bu facia, yalnız 128 kişinin ölümüyle değil, sonrasında yarattığı değişimle de tarihe geçti. Kaza, Amerikan kamuoyunda “uçaklar gökyüzünde nasıl bu kadar kontrolsüz karşılaşabilir?” sorusunu büyüttü. Kongre soruşturmaları başladı, hava trafik güvenliği yeniden ele alındı. FAA’nın kendi değerlendirmesine göre Grand Canyon kazası, hava trafik kontrol sisteminin değiştirilmesinde ve 1958’de Federal Aviation Agency’nin kurulmasında başlıca etkenlerden biri oldu.

Bu yüzden 30 Haziran 1956, havacılık tarihi açısından çok önemli bir gündür. Grand Canyon üzerinde yaşanan çarpışma, modern hava ulaşımının yalnız daha hızlı uçaklarla değil, daha sıkı denetim, daha iyi radar sistemi ve daha güçlü hava trafik kontrolüyle güvenli hale gelebileceğini gösterdi. O gün yaşanan felaket, gökyüzünde düzen kurmanın artık ertelenemez bir zorunluluk olduğunu bütün dünyaya hatırlattı.

1960 – Kongo bağımsızlığını ilan etti; Lumumba’nın konuşması sömürgecilik tarihine meydan okudu

30 Haziran 1960’ta Belçika Kongosu bağımsızlığını kazandı ve bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin temelleri atıldı. Tören, başkent Léopoldville’de, bugünkü Kinşasa’da yapıldı. Kâğıt üzerinde bu, bir sömürge yönetiminin sona ermesi ve yeni bir devletin doğuşuydu. Fakat o gün yaşananlar, yalnız diplomatik bir bağımsızlık töreni olarak kalmadı; sömürgecilikle hesaplaşmanın en sert sahnelerinden birine dönüştü.

Kongo, Belçika sömürgeciliğinin en ağır izlerini taşıyan ülkelerden biriydi. 19. yüzyılın sonlarından itibaren Kongo halkı kauçuk, maden, zorla çalıştırma, şiddet ve yağma düzeninin içinde büyük acılar yaşamıştı. Belçika yönetimi uzun süre Kongo’yu bir hammadde deposu ve ucuz emek alanı olarak gördü. Bu yüzden 1960’taki bağımsızlık, çok büyük bir tarihsel yükün ardından gelen kırılmaydı.

Törende Belçika Kralı Baudouin, sömürge dönemini daha çok “uygarlık götürme” diliyle anlatan bir konuşma yaptı. Bu bakış, Kongo halkının yaşadığı sömürü ve aşağılanmayı neredeyse yok sayıyordu. Ardından söz alan Başbakan Patrice Lumumba ise bambaşka bir konuşma yaptı. Lumumba, bağımsızlığın Belçika tarafından verilmiş bir lütuf değil, Kongoluların mücadelesiyle kazanılmış bir hak olduğunu vurguladı.

Lumumba’nın konuşması bu yüzden törenin akışını değiştirdi. O, diplomatik nezaketin sınırlarını aşarak sömürgeciliğin gerçek yüzünü anlattı: Aşağılama, dayak, zorla çalıştırma, ayrımcılık, toprakların ve emeğin yağmalanması. Bu sözler Belçika heyeti için sarsıcıydı; ama Kongo halkı ve sömürgecilikten yeni çıkan birçok ülke için derin bir özgüven anıydı.

Fakat bağımsızlık sevinci çok kısa sürdü. Kongo, kısa süre içinde ordu isyanı, Katanga ayrılıkçılığı, Belçika müdahalesi, Birleşmiş Milletler krizi ve Soğuk Savaş rekabetinin içine sürüklendi. Lumumba, bağımsızlığın ardından ülkenin ilk başbakanı olarak çok kısa süre görev yapabildi. 1961’de öldürüldü ve ölümü, Afrika sömürgecilik sonrası tarihinin en karanlık dosyalarından biri haline geldi.

30 Haziran 1960 bu yüzden Afrika ve dünya tarihi açısından büyük bir gündür. Kongo bağımsız oldu; ama aynı gün Lumumba’nın konuşması, sömürgeciliğin üzerini örten bütün nazik cümleleri yırttı. O kürsüde yalnız yeni bir devletin doğuşu değil, sömürge düzenine karşı hafızanın ve öfkenin de sesi vardı.

1965 – Samsunspor kuruldu; Karadeniz futbolunun en güçlü temsilcilerinden biri doğdu

30 Haziran 1965’te Samsunspor, profesyonel futbol için resmî başvurusunu yaparak bugünkü kimliğine giden en önemli adımı attı. Kulübün kökenleri daha eskiye, 1927’deki yerel spor kulüplerinin birleşmesine kadar uzansa da Samsunspor’un resmî kuruluş tarihi olarak 30 Haziran 1965 kabul edilir.

Samsunspor’u önemli kılan şey, yalnız bir şehir kulübü olması değildir. Kulüp, uzun yıllar boyunca Karadeniz futbolunun en güçlü temsilcilerinden biri oldu. Trabzonspor’un büyük çıkışının yanında, Samsunspor da Karadeniz’in Süper Lig’deki en görünür ve köklü takımlarından biri olarak öne çıktı. Kırmızı-beyaz renkleri, “Kırmızı Şimşekler” lakabı ve güçlü taraftar kimliğiyle Samsun’un şehir hafızasının ayrılmaz parçasına dönüştü.

Kulüp ilk profesyonel lig maçını 5 Eylül 1965’te Yeşildirek’e karşı oynadı ve Nihat Serçeme’nin golüyle 1-0 kazandı. Bu başlangıç, Samsun’un yalnız yerel ölçekte değil, Türkiye futbol haritasında da kendine kalıcı bir yer açmasının başlangıcıydı.

Samsunspor’un tarihinde başarı kadar acı da vardır. 20 Ocak 1989’da Malatyaspor deplasmanına giderken kulüp kafilesi trafik kazası geçirdi; teknik direktör Nuri Asan, futbolcular Mete Adanır, Muzaffer Badalıoğlu ve Zoran Tomic ile otobüs şoförü Asım Özkan hayatını kaybetti. Bu facia, Samsunspor’un tarihinde kulübün kimliğini şekillendiren büyük bir kırılma oldu.

Bu nedenle Samsunspor maddesi, sıradan bir “kulüp kuruldu” notu olarak geçilmemeli. 30 Haziran 1965, Karadeniz’de güçlü bir şehir kulübünün profesyonel futbola adım attığı gündür. Samsunspor, yıllar içinde yalnız maç kazanan ya da kaybeden bir takım değil; Samsun’un gururunu, acısını, direncini ve futbola bağlılığını taşıyan bir şehir simgesi haline geldi.

1966 – Formula 1’in ilk dünya şampiyonu Giuseppe Farina öldü

30 Haziran 1966’da İtalyan yarış pilotu Giuseppe “Nino” Farina hayatını kaybetti. Formula 1 tarihindeki özel yeri tartışmasızdır: 1950’de düzenlenen ilk Formula 1 Dünya Şampiyonası’nı kazanan pilot oldu. Formula 1’in resmî sitesindeki biyografik yazı, Farina’nın ilk Formula 1 Dünya Şampiyonası yarışını Alfa Romeo ile Silverstone’da kazandığını ve aynı sezonun ilk dünya şampiyonu olduğunu aktarır.

Farina’nın yarıştığı dönem, bugünkü Formula 1’den çok farklıydı. Araçlar hızlıydı ama güvenlik neredeyse ilkel düzeydeydi. Pilotlar incecik kokpitlerde, sınırlı korumayla, bariyerlerin ve modern güvenlik sistemlerinin olmadığı pistlerde yarışıyordu. O yıllarda otomobil yarışçılığı, teknik beceri kadar ölümle yan yana yaşama cesareti de gerektiriyordu.

Farina, Torino doğumluydu ve yarış kariyerine savaş öncesi yıllarda başladı. 1950’de Formula 1 Dünya Şampiyonası resmen başladığında Alfa Romeo’nun güçlü takımında yer aldı. O sezon Juan Manuel Fangio ve Luigi Fagioli gibi önemli rakiplerle mücadele etti. Şampiyonluk, bugünkü kadar uzun ve küresel bir takvimle değil, daha kısa ama son derece prestijli yarışlarla belirlendi.

Onu yalnız “ilk şampiyon” diye hatırlamak yeterli değildir. Farina sert, soğukkanlı ve zaman zaman acımasız bulunan bir pilottu. Yarış çizgisinden kolay vazgeçmeyen, risk almaktan çekinmeyen, rakipleriyle temas etmekten kaçınmayan bir karakter olarak anlatılır. Bu özellikleri onu güçlü kıldığı kadar tartışmalı da yaptı.

Farina’nın ölümü de yarış pistinde değil, yolda geldi. 30 Haziran 1966’da Fransa Grand Prix’sine giderken Savoy Alpleri’nde geçirdiği trafik kazasında öldü.

Bugün Formula 1 tarihi anlatılırken çoğu zaman Fangio, Clark, Lauda, Senna, Schumacher, Hamilton ve Verstappen gibi isimler öne çıkar. Ama resmi dünya şampiyonluğu defterinin ilk satırında Farina vardır. O, Formula 1’in bugünkü dev spor endüstrisine dönüşmeden önceki tehlikeli, romantik ve ölümcül çağının ilk şampiyonudur.

1966 – Mike Tyson doğdu; ringlerin en korkulan şampiyonu popüler kültür ikonuna dönüştü

30 Haziran 1966’da Mike Tyson, New York’un Brooklyn semtinde doğdu. Yoksulluk, sokak şiddeti ve suça açık bir çevrede büyüyen Tyson’ın hayatı, çocuk yaşta boksla tanışmasıyla değişti. Onu keşfeden ve yetiştiren Cus D’Amato, Tyson’ın yalnız yumruk gücünü değil, ringdeki korkutucu karakterini de şekillendiren isimlerden biri oldu.

Tyson daha ilk gençliğinde alışılmış bir boksör gibi görünmüyordu. Kısa boylu sayılabilecek ağır sıklet yapısına rağmen olağanüstü patlayıcıydı; rakibin içine giren, kafasını sürekli hareket ettiren, bir anda bütün ağırlığıyla saldıran bir stile sahipti. Bu stil, D’Amato’nun öğrettiği “peek-a-boo” savunma anlayışıyla birleşince Tyson, 1980’lerin en yıkıcı boks figürlerinden birine dönüştü.

22 Kasım 1986’da Trevor Berbick’i yenerek WBC ağır sıklet dünya şampiyonu olduğunda yalnızca 20 yaşındaydı. Böylece boks tarihinin en genç ağır sıklet dünya şampiyonu oldu.

Tyson’ın yükselişi yalnız sportif bir başarı değildi; neredeyse korku filmi estetiği taşıyan bir şöhretti. Maçları çoğu zaman başlamadan bitmiş gibi izlenirdi. Rakipler daha ringe çıkmadan yenilmiş görünür, seyirci Tyson’ın kaçıncı rauntta nakavt edeceğini beklerdi. “Iron Mike”, “Kid Dynamite” ve “The Baddest Man on the Planet” gibi lakaplar, onun ringde yarattığı psikolojik etkiyi anlatmak için kullanıldı.

Fakat Tyson’ın hikâyesi yalnız zaferlerden oluşmadı. Şöhret, para, çevresindeki çıkar ilişkileri, özel hayatındaki kırılmalar, mahkûmiyet süreci ve ring içindeki skandallar, onu modern spor tarihinin en tartışmalı yıldızlarından biri yaptı. Özellikle Evander Holyfield maçında rakibinin kulağını ısırması, spor tarihinin en çok konuşulan skandallarından biri olarak hafızaya kazındı.

Zamanla Tyson, yalnız boks tarihinin değil, popüler kültürün de figürü haline geldi. Filmlerde, belgesellerde, talk show’larda, animasyonlarda, reklamlarda ve sosyal medyada yeniden yeniden dolaşıma girdi. Gençliğinde korkulan bir şampiyondu; yaşlandıkça kendi geçmişiyle yüzleşen, bazen trajik, bazen komik, bazen de şaşırtıcı biçimde kırılgan bir popüler kültür karakterine dönüştü.

Mike Tyson, sporun insanı nasıl zirveye çıkarıp nasıl paramparça edebileceğini; sonra da aynı insanı bambaşka bir biçimde yeniden sahneye çağırabileceğini gösteren modern çağ figürlerinden biridir.

1971 – Soyuz 11 faciası yaşandı; uzayda hayatını kaybeden ilk ve tek insanlı mürettebat tarihe geçti

30 Haziran 1971’de Sovyet uzay aracı Soyuz 11, uzay tarihinin en trajik kazalarından biriyle Dünya’ya döndü. Araç parçalanmadı, infilak etmedi; hatta iniş kapsülü otomatik sistemle planlandığı gibi yere indi. Fakat kurtarma ekipleri kapağı açtığında içerideki üç kozmonotun, Georgi DobrovolskiVladislav Volkov ve Viktor Patsayev’in hayatını kaybetmiş olduğunu gördü. NASA, Soyuz 11 mürettebatının Salyut 1’de üç haftadan fazla görev yaptıktan sonra, Dünya atmosferine dönüşten kısa süre önce aracın ani basınç kaybı nedeniyle öldüğünü aktarır.

Soyuz 11’in görevi aslında büyük bir başarıyla başlamıştı. Sovyetler Birliği, 19 Nisan 1971’de dünyanın ilk uzay istasyonu Salyut 1’i yörüngeye yerleştirmişti. Soyuz 11 mürettebatı 6 Haziran’da fırlatıldı, ertesi gün Salyut 1’e kenetlendi ve istasyona giren ilk insanlar oldu. NASA’nın anlatımına göre kozmonotlar burada bilimsel deneyler yaptı, sağlık ölçümleri gerçekleştirdi, uzayda uzun süreli yaşam konusunda önemli bilgiler topladı.

Facia dönüş sırasında yaşandı. Mürettebat 29 Haziran gecesi Salyut 1’den ayrıldı. Dünya’ya dönüş için Soyuz’un bölümleri ayrılırken kullanılan patlayıcı bağlantı mekanizmasının yarattığı sarsıntı, normalde ancak atmosfer içinde açılması gereken bir basınç dengeleme valfini uzay boşluğunda açtı. Bu valf açılınca kapsülün havası bir dakikadan kısa sürede dışarı boşaldı. NASA, kozmonotların valfi elle kapatmaya çalışmış olabileceğini, ancak basıncın hızla düşmesi nedeniyle kısa sürede bilinçlerini kaybettiklerini ve basınç giysileri olmadığı için hayatta kalma şanslarının kalmadığını belirtir.

İnsan vücudu, Dünya’daki hava basıncına göre yaşar. Uzay boşluğunda ise soluyacak hava ve vücudu dengede tutacak basınç yoktur. Bir uzay aracının içindeki hava aniden boşalırsa, içerideki insanlar birkaç saniye içinde bilinçlerini kaybeder. Kozmonotlar basınç giysisi giymiş olsaydı, bu kayıp belki önlenebilirdi. Ancak Soyuz 11’de üç kişiye yer açmak için mürettebat basınç giysisi olmadan uçuyordu.

Kazadan sonra Sovyetler Birliği insanlı uzay uçuşlarına ara verdi ve Soyuz kapsülü yeniden tasarlandı. En önemli değişikliklerden biri, kalkış ve iniş sırasında kozmonotların basınç giysisi giymesinin zorunlu hale getirilmesiydi.

Bu nedenle 30 Haziran 1971, uzay tarihi açısından acı ama çok önemli bir tarihtir. Soyuz 11 faciası, uzay yarışının yalnız kahramanlık ve teknolojik zaferlerden ibaret olmadığını; küçük bir valf, yanlış zamanda açılan bir kapak ya da ihmal edilen bir güvenlik önleminin insan hayatına mal olabileceğini gösterdi. Bugün insanlı uzay uçuşlarında basınç giysisi ve acil durum güvenliği denince Soyuz 11’in gölgesi hâlâ hatırlanır.

1972 – Tarihe ilk artık saniye eklendi; dünya saatleri Dünya’nın dönüşüne uyduruldu

30 Haziran 1972’de dünya zaman sistemine ilk kez bir “artık saniye” eklendi. Bu, ilk bakışta küçük ve teknik bir ayrıntı gibi görünebilir; fakat modern dünyanın zamanı nasıl ölçtüğünü anlamak açısından çok ilginç bir olaydır. O gün saatler, 23.59.59’dan sonra doğrudan 00.00.00’a geçmedi; araya 23.59.60 diye fazladan bir saniye eklendi.

Artık saniye uygulamasını anlamak için iki farklı zaman ölçümünü ayırmak gerekir. Birincisi, Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşüne dayanan astronomik zamandır. Güneşin gökyüzündeki hareketine bakarak kurduğumuz geleneksel zaman anlayışı buna dayanır. İkincisi ise atom saatlerinin ölçtüğü çok hassas zamandır. Atom saatleri inanılmaz düzenlidir; fakat Dünya’nın dönüşü bu kadar kusursuz değildir.

Dünya’nın dönüş hızı küçük değişiklikler gösterir. Ay’ın çekimi, gelgit etkileri, atmosfer, okyanuslar ve gezegenin iç yapısıyla ilgili süreçler, Dünya’nın dönüşünde çok küçük sapmalara yol açar. Bu farklar günlük hayatta hissedilmez; ama uydu sistemleri, haberleşme ağları, bilimsel ölçümler ve uluslararası zaman standardı için önemlidir.

İşte artık saniye, atom saatleriyle Dünya’nın gerçek dönüşü arasındaki fark büyümesin diye kullanılan bir düzeltmedir. İnsanlığın zamanı artık yalnız gökyüzüne bakarak değil, atomların titreşimlerini ölçerek hesapladığı bir çağda yaşıyoruz. Ama gökyüzüyle bağın tamamen kopmaması için zaman zaman saate bir saniye eklemek gerekti.

30 Haziran 1972 bu yüzden hem teknik hem de felsefi açıdan ilginç bir tarihtir. İnsanlık ilk kez resmî olarak zamanı bir saniye durdurmuş gibi yaptı. Aslında duran zaman değildi; saatlerimizi, Dünya’nın kusurlu ama gerçek dönüşüne yeniden yaklaştırıyorduk.

Zaman sandığımız kadar basit değildir. Saatimizde gördüğümüz rakamlar, gökyüzü, atom fiziği, uluslararası anlaşmalar ve Dünya’nın kendi ritmi arasında kurulmuş hassas bir uzlaşmadır. 30 Haziran 1972’de eklenen o tek saniye, modern dünyanın zamanı bile ne kadar titizlikle düzenlediğini gösteren küçük ama anlamlı bir işarettir.

1973 – Modern çağın en uzun tam güneş tutulmalarından biri yaşandı

30 Haziran 1973’te gökyüzü, modern çağın en uzun tam güneş tutulmalarından birine sahne oldu. Tutulmanın tam kararma hattı Güney Amerika’nın kuzeyinden başladı, Atlas Okyanusu’nu geçti, Batı ve Orta Afrika boyunca ilerledi ve Hint Okyanusu’na doğru uzandı. Timeanddate verilerine göre tutulma; Guyana, Surinam, Moritanya, Mali, Nijer, Çad, Sudan, Uganda, Kenya ve Somali gibi ülkelerde tam tutulma olarak izlenebildi; Güney Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’nun bazı bölgelerinde ise parçalı tutulma görüldü.

Tam güneş tutulması, Ay’ın Dünya ile Güneş arasına girerek Güneş’i bütünüyle örtmesiyle oluşur. Ancak bu tam kararma Dünya’nın her yerinden görülmez; Ay’ın gölgesi yeryüzünde dar bir şerit halinde ilerler. 30 Haziran 1973 tutulmasını olağanüstü kılan da bu şerit üzerindeki bazı noktalarda kararmanın çok uzun sürmesiydi. EclipseWise verilerine göre tutulmanın en uzun anında tam kararma 7 dakika 04 saniye sürdü.

Bu kadar uzun sürmesinin gök mekaniğiyle ilgili açık bir nedeni vardı. O günlerde Ay, Dünya’ya görece yakın; Dünya ise Güneş’e görece uzak konumdaydı. Böylece Ay, gökyüzünde Güneş’ten daha büyük görünerek onu daha uzun süre örtebildi. Space.com, 30 Haziran 1973’te Ay’ın perigee noktasından, yani Dünya’ya en yakın konumlarından birinden kısa süre sonra geçtiğini; Dünya’nın da birkaç gün sonra Güneş’e en uzak noktası olan aphelion’a ulaşacağını belirtir. Bu birleşim, tutulmanın süresini olağanüstü uzattı.

1973 tutulmasını ayrıca unutulmaz kılan olaylardan biri de Concorde 001 uçuşuydu. Bilim insanları, Ay’ın gölgesini süpersonik Concorde uçağıyla takip ederek normalde yerde en fazla yaklaşık 7 dakika sürebilecek tam tutulma gözlemini havada uzattı. Space.com, Concorde 001’in Moritanya üzerinde Ay’ın gölgesine girdiğini, Çad civarında gölgeden çıktığını ve bilim insanlarına 74 dakikalık kesintisiz tam tutulma gözlemi sağladığını aktarır.

Türkiye açısından bu olay, parçalı güneş tutulması olarak görülebildi. TheSkyLive’ın Konya için verdiği hesaplamada, 30 Haziran 1973’te parçalı tutulmanın en yüksek anı yerel saatle 15.09 civarında görünür.

1985 – TWA uçağındaki 39 Amerikalı rehine serbest bırakıldı; 17 günlük uçak kaçırma krizi sona erdi

30 Haziran 1985’te, kaçırılan TWA Flight 847 uçağındaki son 39 Amerikalı rehine serbest bırakıldı. Olay, yalnız bir uçak kaçırma vakası değildi; 1980’lerin Ortadoğu krizi, Lübnan iç savaşı, Amerikan dış politikası ve uluslararası hava güvenliği açısından uzun süre unutulmayacak bir kırılmaydı.

TWA 847, 14 Haziran 1985’te Atina’dan Roma’ya gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra silahlı kişiler tarafından kaçırıldı. FBI, uçağın Mohammed Ali Hamadei ve bir başka saldırgan tarafından, tabanca ve el bombalarıyla ele geçirildiğini belirtir. Uçakta 139 yolcu ve 8 mürettebat vardı. Kaçıranlar uçağı önce Beyrut’a, ardından Cezayir’e, sonra yeniden Beyrut’a yönlendirdi.

Krizin en acı olayı, Amerikalı donanma dalgıcı Robert Stethem’in öldürülmesiydi. Stethem, yolcular arasından asker olduğu anlaşıldıktan sonra ağır biçimde dövüldü ve öldürüldü; cesedi Beyrut Havalimanı pistine bırakıldı.

İlk günlerde bazı yolcular serbest bırakıldı; ancak Amerikalı rehinelerden bir grup Beyrut’ta farklı yerlere götürüldü ve günlerce tutuldu. AFP’nin olayın 30. yılı için yayımladığı dosyada, son 39 rehinenin 17 gün sonra, 30 Haziran Pazar günü serbest bırakıldığı ve otobüsle Şam’a götürüldüğü aktarılır.

Bu krizin arkasında, İsrail’in elinde bulunan Lübnanlı Şii mahkûmların serbest bırakılması talebi vardı. Rehinelerin bırakılmasından sonraki haftalarda İsrail yüzlerce Lübnanlı tutukluyu serbest bıraktı; ancak bunun doğrudan pazarlık sonucu olduğu resmen kabul edilmedi. Olay bu yönüyle, 1980’lerde rehine diplomasisinin, terör eylemlerinin ve Ortadoğu’daki milis yapıların uluslararası siyaseti nasıl sıkıştırdığını gösterdi.

TWA 847 krizi, hava güvenliği açısından da hafızalara kazındı. Atina Havalimanı’ndaki güvenlik açıkları, yolcu ve bagaj kontrolleri, uçak kaçırma durumlarında devletlerin nasıl davranacağı gibi konular daha sert biçimde tartışılmaya başlandı. 1970’ler ve 1980’ler boyunca uçak kaçırma olayları zaten dünya gündemindeydi; TWA 847 ise bu dönemin en görünür ve en travmatik vakalarından biri oldu.

30 Haziran 1985 bu yüzden yalnız 39 rehinenin özgürlüğüne kavuştuğu gün değildir. Aynı zamanda 17 gün boyunca televizyonlardan izlenen bir uluslararası krizin kapandığı, fakat hava güvenliği ve rehine diplomasisi tartışmalarını daha da büyüttüğü gündür.

1985 – Olimpiyat tarihinin en çok madalya kazanan sporcusu Michael Phelps doğdu

30 Haziran 1985’te Michael Phelps, Amerika Birleşik Devletleri’nin Baltimore kentinde doğdu. Çocuk yaşta yüzmeye başladı ve kısa sürede sıradan bir yetenek olmadığı anlaşıldı. Onu diğer sporculardan ayıran şey yalnız güçlü fiziği değildi; su içindeki ritmi, uzun kol açıklığı, dayanıklılığı ve yarışın son metrelerinde kopmayan konsantrasyonuydu.

Phelps henüz 15 yaşındayken 2000 Sydney Olimpiyatları’na katıldı. Oyunlardan madalyayla dönmedi; fakat dünya, çok genç bir yüzücünün yakında havuzları domine edeceğini görmüş oldu. Asıl büyük çıkışını 2004 Atina Olimpiyatları’nda yaptı. Ardından 2008 Pekin, 2012 Londra ve 2016 Rio’da Olimpiyat tarihinin en büyük bireysel kariyerlerinden birini kurdu. Phelps kariyerini toplam 28 Olimpiyat madalyası ile tamamladı. Bunların 23’ü altındı.

Onun kariyerindeki unutulmaz eşik, 2008 Pekin Olimpiyatları’ydı. Phelps, tek bir olimpiyatta 8 altın madalya kazanarak Mark Spitz’in 1972’den beri duran rekorunu geçti. Bu yalnız yüzme tarihinin değil, modern Olimpiyat tarihinin de en büyük bireysel performanslarından biriydi.

Phelps’in başarısı, yüzmeyi yalnız olimpiyat dönemlerinde hatırlanan bir spor olmaktan çıkarıp geniş kitlelerin takip ettiği büyük bir gösteriye dönüştürdü. Yarışları saniyelerin, hatta saliselerin belirlediği bir gerilim taşıyordu. Seyirci yalnız kimin kazanacağını değil, Phelps’in kendi sınırını bir kez daha aşıp aşamayacağını izliyordu.

Ama Phelps’in hikâyesi yalnız madalyalardan oluşmadı. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde depresyon, baskı, yalnızlık ve sporcu psikolojisi üzerine açıkça konuştu. Bu yönüyle de modern spor dünyasında “kazanan insanın da kırılabileceğini” gösteren isimlerden biri oldu.

30 Haziran 1985 bu yüzden spor tarihi açısından özel bir gündür. O gün doğan Michael Phelps, yıllar sonra Olimpiyatların en büyük madalya koleksiyonuna sahip sporcu olacak; yüzme havuzunu dünya sporunun en büyüleyici sahnelerinden birine çevirecekti.

1997 – ANASOL-D Hükümeti kuruldu; 28 Şubat sürecinde Refahyol dönemi resmen kapandı

30 Haziran 1997’de Mesut Yılmaz başkanlığındaki 55. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti kuruldu. Kamuoyunda ANASOL-D adıyla bilinen bu hükümet, ANAP, DSP ve Demokrat Türkiye Partisi’nin koalisyonuyla oluştu; CHP de hükümete dışarıdan destek verdi. Bu, 28 Şubat sürecinin en önemli siyasi sonuçlarından biri olarak, Refahyol döneminin kapanışını temsil ediyordu.

1995 seçimlerinden sonra kurulan Refah Partisi-DYP koalisyonu, Necmettin Erbakan’ın başbakanlığında Türkiye siyasetinin merkezine yerleşmişti. Ancak 28 Şubat 1997’deki Millî Güvenlik Kurulu kararları, laiklik, irtica, asker-siyaset ilişkileri ve hükümetin geleceği etrafında büyük bir krizi başlattı. Refahyol Hükümeti üzerindeki baskı giderek arttı.

Necmettin Erbakan 18 Haziran 1997’de istifa etti. Normal siyasi beklenti, koalisyon ortağı Tansu Çiller’in hükümeti kurma görevini alması yönündeydi. Fakat Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel görevi Mesut Yılmaz’a verdi. Bu karar, 28 Şubat sürecinin en çok tartışılan adımlarından biri oldu. Çünkü mesele yalnız yeni bir kabine kurmak değil, siyasetin ağırlık merkezini değiştirmekti.

ANASOL-D Hükümeti bu ortamda kuruldu. ANAP lideri Mesut Yılmaz başbakan oldu; DSP lideri Bülent Ecevit hükümetin en güçlü ortaklarından biri olarak öne çıktı. DYP’den kopan isimlerin kurduğu Demokrat Türkiye Partisi de koalisyonun üçüncü ayağıydı. CHP ise hükümete girmedi ama dışarıdan destek vererek Meclis aritmetiğinde kritik rol oynadı.

Bu hükümet, 28 Şubat sürecinin sivil siyaset üzerindeki baskısını ve dönemin karmaşık koalisyon denklemlerini gösterir. Bir yanda Refahyol’un temsil ettiği muhafazakâr-siyasal İslam çizgisine karşı devletin laiklik refleksi vardı. Diğer yanda sandık iradesi, askerî vesayet tartışmaları, parti transferleri ve Meclis çoğunluğunun nasıl kurulduğu gibi demokrasi açısından ağır sorular bulunuyordu.

ANASOL-D dönemi aynı zamanda 1990’lar Türkiye’sinin bütün krizlerini de taşıdı: Ekonomik kırılganlık, yolsuzluk iddiaları, Susurluk sonrası devlet-mafya-siyaset tartışmaları, medya baskısı, Kürt meselesi, Avrupa Birliği yönelimi ve asker-siyaset dengesi. Hükümet 1999’a kadar sürdü; ancak Türkbank ihalesi çevresinde büyüyen yolsuzluk iddiaları sonunda düşüşünü hızlandırdı.

30 Haziran 1997 bu yüzden Türkiye yakın siyasi tarihi açısından önemli bir gündür. ANASOL-D Hükümeti’nin kurulması, Refahyol döneminin resmen kapandığını ve 28 Şubat sürecinin yeni bir siyasi evreye geçtiğini gösterdi. Bu tarih, Türkiye’de hükümetlerin yalnız seçim sonuçlarıyla değil, askerî, bürokratik, medya ve Meclis dengeleriyle nasıl biçimlendiğini hatırlatan kritik bir dönemeçtir.

1997 – Hong Kong’da İngiliz yönetiminin son gecesi yaşandı; şehir Çin’e devredildi

30 Haziran 1997 gecesi Hong Kong’da 156 yıllık İngiliz yönetimi sona erdi. Dünyanın gözü, Hong Kong Kongre ve Sergi Merkezi’ndeki devir törenindeydi. Gece yarısına doğru İngiliz bayrağı indirildi; ardından Çin bayrağı ve Hong Kong Özel İdari Bölgesi bayrağı göndere çekildi. Resmî egemenlik devri ise Hong Kong saatiyle 1 Temmuz 1997 saat 00.00’da gerçekleşti.

Hong Kong’un İngiliz yönetimine girişi 19. yüzyıla uzanıyordu. Ada, Afyon Savaşları sonrasında İngiltere’nin kontrolüne geçmiş; daha sonra Kowloon ve “New Territories” denen Yeni Bölgeler de bu yapıya eklenmişti. Özellikle Yeni Bölgeler için 1898’de yapılan 99 yıllık kira anlaşması, 1997 devrinin hukuki temelini oluşturdu. Süre dolunca İngiltere, Hong Kong’un tamamını Çin’e devretmeyi kabul etmişti.

Bu devir daha önce, 1984 tarihli Çin-İngiliz Ortak Bildirisi ile karara bağlanmıştı. Bildiri, Hong Kong’un Çin’e döneceğini; ancak “bir ülke, iki sistem” ilkesiyle uzun süre kendi ekonomik ve hukuki yapısını koruyacağını vaat ediyordu.

“Bir ülke, iki sistem” ifadesi, Çin’in sosyalist siyasal yapısı içinde Hong Kong’un kapitalist ekonomisini, ayrı hukuk düzenini ve belirli özgürlüklerini koruması anlamına geliyordu. Bu formül hem Hong Kong halkına hem de dünyaya bir güvence olarak sunuldu. Fakat ilerleyen yıllarda Hong Kong’daki demokrasi talepleri, Pekin’in artan müdahaleleri, protestolar ve güvenlik yasaları bu vaadin ne kadar korunduğu konusunda büyük tartışmalar doğurdu.

30 Haziran 1997 bu yüzden yalnız bir koloni devrinin son gecesi değildir. Aynı zamanda Britanya İmparatorluğu’nun Uzak Doğu’daki en önemli sembollerinden birinin kapanması, Çin’in küresel sahneye daha güçlü dönüşü ve Hong Kong’un belirsiz bir geleceğe adım atması anlamına geliyordu.

2002 – Brezilya Dünya Kupası’nı kazandı; Ronaldo’nun dönüşü futbol tarihine geçti

30 Haziran 2002’de Brezilya, Japonya’nın Yokohama kentinde oynanan finalde Almanya’yı 2-0 yenerek FIFA Dünya Kupası’nı kazandı. Finalin iki golünü de Ronaldo attı.

Bu şampiyonluk Brezilya için ayrı bir anlam taşıyordu. Brezilya, Dünya Kupası’nı beşinci kez kazanarak turnuva tarihindeki en başarılı ülke konumunu daha da güçlendirdi.

2002 finalinin hikâyesi biraz da Ronaldo’nun kişisel geri dönüş hikâyesiydi. 1998 Dünya Kupası finalinde yaşadığı sağlık krizi ve Brezilya’nın Fransa’ya kaybetmesi, uzun süre futbol tarihinin en çok konuşulan olaylarından biri olmuştu. Ardından ağır sakatlıklar geçirdi, kariyerinin biteceği düşünüldü. Ama 2002’de sahaya döndü; turnuva boyunca 8 gol attı ve gol kralı oldu.

Brezilya’nın o kadrosu da futbol hafızasında özel bir yere sahiptir. Ronaldo, Rivaldo ve Ronaldinho’dan oluşan hücum hattı; Roberto Carlos, Cafu, Lucio ve Dida gibi isimlerle birleşince hem yıldız gücü hem de turnuva disiplini yüksek bir takım ortaya çıktı. Takımın kaptanı Cafu, üçüncü kez üst üste Dünya Kupası finaline çıkan çok az sayıdaki futbolcudan biri olarak kupayı havaya kaldırdı.

2002 Dünya Kupası’nın bir başka özelliği de turnuvanın ilk kez Asya’da düzenlenmesiydi. Japonya ve Güney Kore’nin ortak ev sahipliğindeki organizasyon, Dünya Kupası’nın Avrupa ve Amerika kıtaları dışına açılmasında önemli bir dönemeçti.

30 Haziran 2002 bu yüzden yalnız Brezilya’nın bir kupa daha kazandığı gün değildir. O gün, futbol tarihinin en büyük millî takımlarından biri beşinci yıldızını aldı; Ronaldo da sakatlıklar ve 1998’in gölgesinden çıkıp Dünya Kupası finalini belirleyen adama dönüştü.

2009 – Yemenia 626 sefer sayılı uçak Komorlar açıklarında düştü; 153 kişiden yalnız bir çocuk kurtuldu

30 Haziran 2009’da Yemenia Havayolları’na ait 626 sefer sayılı Airbus A310 uçağı, Komorlar açıklarında Hint Okyanusu’na düştü. Uçak, Yemen’in başkenti Sana’dan Komorlar’ın başkenti Moroni’ye gidiyordu. Yerel saatle sabaha karşı inişe yaklaştığı sırada denize çakıldı. Uçakta yolcu ve mürettebatla birlikte 153 kişi vardı.

Felaketin ardından dünyaya yayılan en çarpıcı bilgi, kazadan yalnız bir kişinin sağ kurtulmasıydı. 12 yaşındaki Bahia Bakari, annesiyle birlikte uçaktaydı. Kaza sonrası karanlık denizde bir enkaz parçasına tutunarak saatlerce hayatta kaldı. Kurtarıldığında hipotermi ve yorgunluk içindeydi; ama yaşıyordu. Annesi ise hayatını kaybetmişti.

Bu olay, havacılık tarihinin en sarsıcı “tek kurtulan” hikâyelerinden biri olarak hafızaya geçti. Büyük uçak kazalarında bazen teknik nedenler, pilotaj hataları ve hava koşulları konuşulur; fakat Yemenia 626 faciasında bütün bu başlıkların yanında bir çocuğun karanlık okyanusta hayatta kalma mücadelesi öne çıktı. Bahia Bakari’nin hikâyesi, acının ortasında insan dayanıklılığının neredeyse inanılmaz bir örneğine dönüştü.

Kazanın meydana geldiği bölge zorlu hava koşullarıyla biliniyordu. Uçak Moroni’ye yaklaşırken rüzgâr, gece şartları ve yaklaşma manevrası kazanın araştırılan başlıkları arasında yer aldı. Daha sonra yapılan incelemelerde, uçağın kontrolünü kaybettiği ve denize düştüğü değerlendirildi. Yani facia yalnız bir teknik arıza hikâyesi değil, uçuş güvenliği, eğitim, yaklaşma prosedürü ve hava koşullarının birleştiği karmaşık bir kaza olarak ele alındı.

Yemenia 626 faciası, özellikle Fransa’da büyük yankı uyandırdı. Çünkü yolcuların önemli bir bölümü Fransa’daki Komor diasporasıyla bağlantılıydı. Birçok kişi Avrupa’dan memleketine, ailesine ya da tatile gidiyordu. Bu nedenle kaza, yalnız Yemen ve Komorlar için değil, Fransa’daki göçmen topluluklar için de büyük bir yas oldu.

Bahia Bakari daha sonra yaşadıklarını anlattı; onun hikâyesi kitaplara, haber dosyalarına ve belgesel anlatılarına konu oldu. Fakat bu hikâyeyi yalnız “mucize kurtuluş” diye romantikleştirmemek gerekir. Çünkü aynı kazada 152 insan hayatını kaybetti. Bir çocuğun kurtuluşu, büyük kaybın ağırlığını ortadan kaldırmaz; sadece o karanlık geceden geriye kalan tek canlı tanıklığı temsil eder.

2013 – Yarnell Hill yangınında 19 itfaiyeci öldü; ABD’nin en ağır itfaiyeci kayıplarından biri yaşandı

30 Haziran 2013’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Arizona eyaletinde çıkan Yarnell Hill yangını, modern ABD tarihinin en ağır itfaiyeci kayıplarından birine dönüştü. Granite Mountain Hotshots adıyla bilinen özel orman yangını ekibinden 19 itfaiyeci, alevlerin hızla yön değiştirmesi sonucu hayatını kaybetti.

Yarnell Hill yangını 28 Haziran’da yıldırım düşmesiyle başlamıştı. Bölge kurak, bitki örtüsü kuru ve yangına çok elverişliydi. İlk başta sınırlı görünen yangın, 30 Haziran’da hava koşullarının değişmesiyle birden çok daha tehlikeli hale geldi. Rüzgâr yön değiştirdi, alevler hızlandı ve yangın davranışı tahmin edilenden çok daha sert bir biçim aldı.

Granite Mountain Hotshots, bu tür yangınlarda en zor koşullarda çalışan seçkin ekiplerden biriydi. “Hotshot” ekipleri, orman yangınlarında alev hattına yakın çalışan, yangının ilerleyişini kesmek için hat açan, araziyi temizleyen ve çoğu zaman en riskli bölgelerde görev yapan uzman itfaiyecilerden oluşur. Bu insanlar yangınla yalnız su sıkarak değil, doğrudan arazinin içinde, kürekle, testereyle, beden gücüyle mücadele eder.

30 Haziran öğleden sonra ekip, güvenli olduğu düşünülen bir alandan başka bir güvenli bölgeye doğru hareket etti. Ancak alevler çok hızlı ilerledi. İtfaiyeciler bir kanyon içinde sıkıştı ve kaçış yolu kapandı. Yanlarında taşıdıkları acil yangın sığınaklarını açtılar; fakat alevlerin şiddeti bu sığınakların koruma kapasitesini aştı. 19 kişi orada hayatını kaybetti.

Bu facia, ABD’de 11 Eylül saldırılarından sonra tek bir olayda yaşanan en büyük itfaiyeci kayıplarından biriydi. Orman yangınlarıyla mücadelede hava koşullarının, iletişimin, arazi bilgisinin ve ekip hareketlerinin ne kadar kritik olduğu yeniden tartışıldı. Aynı zamanda iklim değişikliği, kuraklık ve büyüyen orman yangınları riskinin itfaiyeciler için ne anlama geldiği de daha görünür hale geldi.

Yarnell Hill yangını daha sonra popüler kültüre de yansıdı. Granite Mountain Hotshots ekibinin hikâyesi, Only the Brave adlı filme konu oldu. Bu tür anlatılar, itfaiyecileri kahramanlaştırırken bazen olayın karmaşık güvenlik tartışmalarını geri plana itebilir. Yine de Yarnell Hill, insanların başkalarını korumak için nasıl büyük riskler aldığını gösteren sarsıcı bir gerçek hikâye olarak hafızada kaldı.

2017 – Holokost’tan sağ çıkıp Avrupa’nın vicdan isimlerinden biri olan Simone Veil öldü

30 Haziran 2017’de Fransız siyasetçi Simone Veil hayatını kaybetti. Onun hayatı, 20. yüzyıl Avrupa tarihinin en karanlık yerinden başlayıp insan hakları, kadın hakları ve Avrupa barışı mücadelesine uzanan güçlü bir hikâyedir. Avrupa Parlamentosu, Veil’in 30 Haziran 2017’de 89 yaşında öldüğünü; 1979’da doğrudan seçilmiş Avrupa Parlamentosu’nun ilk başkanı ve bu görevi üstlenen ilk kadın olduğunu belirtir.

Simone Veil, Yahudi bir ailenin çocuğu olarak Fransa’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Fransa’da ailesiyle birlikte tutuklandı ve toplama kamplarına gönderildi. Auschwitz-Birkenau ve Bergen-Belsen’den sağ çıktı; fakat ailesinin büyük bölümünü Holokost’ta kaybetti.

Savaş sonrası Fransa’da hukuk eğitimi aldı ve kamu hizmetine girdi. Onu Fransız siyasetinin simge isimlerinden biri yapan en büyük mücadele ise 1970’lerde geldi. Sağlık Bakanı olarak, Fransa’da kürtajın yasallaşmasını sağlayan yasayı savundu. Bu yasa, daha sonra onun adıyla Veil Yasası olarak anıldı.

Bu mücadele kolay olmadı. Simone Veil, kürtaj hakkını savunurken parlamentoda ağır saldırılara uğradı. Bir Holokost tanığına karşı Nazi benzetmeleri yapılacak kadar sert ve çirkin bir atmosfer oluştu. Veil buna rağmen geri çekilmedi. Kadınların kendi bedenleri ve hayatları üzerinde karar verebilmesi için modern Fransa’nın en önemli yasal değişikliklerinden birinin öncüsü oldu.

Simone Veil’in ikinci büyük sembolik yeri Avrupa fikridir. 1979’da doğrudan seçimle oluşan ilk Avrupa Parlamentosu’nun başkanı seçildi. Bu seçim, yalnız kişisel bir başarı değildi; Holokost’tan sağ çıkan bir kadının, savaş sonrası Avrupa’nın barış ve ortak gelecek fikrinin en görünür temsilcilerinden biri haline gelmesiydi.

Veil’in hayatını güçlü kılan şey, acıyı yalnız hatırlamakla kalmamasıydı. O acıdan bir siyaset ahlakı çıkardı. Antisemitizme karşı durdu, kadın haklarını savundu, Avrupa’nın tekrar savaş ve nefret düzenine dönmemesi gerektiğini anlattı. Bu yüzden Fransa’da vicdan sahibi bir kamu figürü olarak hatırlandı.

Simone Veil’in ölümü, Holokost hafızası, kadın hakları ve Avrupa birliği fikrinin aynı hayatta birleştiği büyük bir hikâyenin kapanışıydı. O, Avrupa’nın yıkımdan sonra kendisine sorduğu “Bir daha nasıl birlikte yaşayacağız?” sorusuna verilmiş en güçlü insan cevaplarından biriydi.

2018 – Fuat Sezgin öldü; İslam bilim tarihini dünyaya anlatan büyük araştırmacıydı

30 Haziran 2018’de Türk bilim tarihçisi Fuat Sezgin, İstanbul’da hayatını kaybetti. Ömrünü İslam dünyasının bilim tarihindeki katkılarını araştırmaya, belgelemeye ve dünyaya anlatmaya adadı.

Fuat Sezgin 1924’te Bitlis’te doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Arap dili ve edebiyatı ile İslam bilimleri üzerine çalıştı. Akademik hayatı Türkiye’de başladı; fakat 1960 darbesinden sonra üniversiteden uzaklaştırılan 147 akademisyenden biri oldu. Bu kırılma, onu Almanya’ya götürdü. Kişisel bir haksızlık gibi görünen bu olay, onun hayatında yeni ve büyük bir akademik dönemin kapısını açtı.

Almanya’da Frankfurt Üniversitesi çevresinde çalışmalarını sürdürdü. İslam bilim tarihi üzerine yaptığı araştırmalar, yalnız Türkiye’de değil dünyada da karşılık buldu. En önemli eseri, Almanca adıyla Geschichte des arabischen Schrifttums, Türkçeye çevrilen adıyla Arap-İslâm Bilimleri Tarihi adlı çok ciltli çalışmasıdır. Bu eser, Arap-İslam dünyasında üretilmiş bilimsel ve entelektüel mirası kaynaklara, el yazmalarına ve metinlere dayanarak tasnif eden dev bir başvuru çalışmasıdır.

Sezgin’in temel itirazı şunaydı: Dünya bilim tarihi çoğu zaman Antik Yunan’dan doğrudan Avrupa Rönesansı’na atlar; aradaki yüzyıllarda İslam dünyasında yapılan matematik, astronomi, tıp, coğrafya, optik, kimya ve teknoloji çalışmalarını yeterince görmez. Fuat Sezgin, bu boşluğu romantik bir övünç diliyle değil, belgeyle, katalogla, metinle ve bilimsel titizlikle doldurmaya çalıştı.

Onun çalışmaları kitap raflarında kalmadı. Frankfurt’ta Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nün kurulmasına öncülük etti. Türk Maarif Ansiklopedisi, Sezgin’in Almanya’ya gittikten sonra İslam bilim tarihi alanındaki çalışmalarını derinleştirdiğini, Arap-İslâm Bilimleri Tarihi çalışmasıyla Kral Faysal Ödülü’nü aldığını ve bu birikimin kurumsallaşmasına katkı sağladığını aktarır.

Fuat Sezgin’in Türkiye’deki en görünür miraslarından biri de İstanbul Gülhane Parkı’ndaki İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi Müzesi’dir. TÜBA’nın yayımladığı çalışmada, Sezgin’in araştırmalarının yalnız kütüphane raflarında kalmaması gerektiğine inandığı; bu vizyonla İstanbul’da yaklaşık 600 alet ve cihazdan oluşan müze çalışmasının ortaya çıktığı belirtilir.

Bu müze fikri önemlidir. Çünkü Sezgin, bilimsel birikimin somut aletlerini, haritalarını, usturlaplarını, saatlerini, gözlem araçlarını, mekanik düzeneklerini görünür kılmak istiyordu. Bilim tarihinin yalnız metinlerden değil, nesnelerden de okunabileceğini düşünüyordu.

30 Haziran 2018 bu yüzden Türkiye ve bilim tarihi açısından önemli bir gündür. Fuat Sezgin öldü; fakat geride İslam bilim tarihinin dünya tarihi içindeki yerini daha görünür kılan büyük bir araştırma mirası bıraktı. Onun adı, geçmişi övünmek için değil, anlamak ve doğru yere yerleştirmek için çalışan bir bilim insanının adı olarak yaşamaya devam ediyor.

2019 – Donald Trump Kuzey Kore’yi ziyaret eden görevdeki ilk ABD Başkanı oldu

30 Haziran 2019’da ABD Başkanı Donald Trump, Kore Yarımadası’nı bölen Askersizleştirilmiş Bölge’de Kuzey Kore lideri Kim Jong-un ile buluştu. Panmunjom’daki görüşmede Trump, iki Kore arasındaki askerî sınır çizgisini kısa süreliğine geçerek Kuzey Kore tarafına adım attı.

Trump Pyongyang’a gitmedi, Kuzey Kore’de resmî bir devlet ziyareti yapmadı; sınırdaki sembolik buluşmada birkaç adım Kuzey Kore toprağına geçti. Ama bu kısa geçiş, diplomatik sembol değeri açısından çok büyüktü. ABD ile Kuzey Kore, Kore Savaşı’ndan beri teknik olarak barış antlaşması imzalamamış, onlarca yıl boyunca birbirini düşman olarak görmüştü.

Görüşme, Trump’ın Japonya’daki G20 Zirvesi sonrasında attığı ani bir sosyal medya davetinin ardından gerçekleşti. Trump, Kim Jong-un’a DMZ’de kısa bir selamlaşma teklif etmişti; bu teklif birkaç saat içinde iki liderin kameralar önünde buluştuğu tarihî bir sahneye dönüştü.

O gün Güney Kore Devlet Başkanı Moon Jae-in de sürecin parçasıydı. Trump ve Kim kısa süre Kuzey Kore tarafında göründükten sonra birlikte Güney Kore tarafına geçti; ardından Moon da görüşmeye katıldı. Böylece ABD, Kuzey Kore ve Güney Kore liderleri ilk kez aynı anda Panmunjom’da bir araya gelmiş oldu.

Bu olayın arka planında, Trump ile Kim arasında 2018’de Singapur’da başlayan, 2019’da Hanoi’de sonuçsuz kalan nükleer müzakere süreci vardı. Ama DMZ buluşması büyük görüntüler üretse de kalıcı bir anlaşma getirmedi. Görüşme sonrasında taraflar çalışma düzeyindeki nükleer görüşmeleri yeniden başlatma niyetinden söz etti; fakat Kuzey Kore’nin nükleer programı, yaptırımlar ve güvenlik garantileri konusunda esas sorunlar çözülmedi.

30 Haziran 2019 bu yüzden hem önemli hem de ölçülü anlatılması gereken bir tarihtir. Bir yandan, görevdeki bir ABD Başkanı’nın ilk kez Kuzey Kore toprağına ayak basması tarihî bir semboldü. Öte yandan, bu sembol büyük bir diplomatik başarıya dönüşmedi; daha çok iki liderin kameralar önündeki güçlü görüntüsü olarak hafızaya kazındı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.