11 Haziran Tarihte Bugün

80 Dakika Okuma
11 Haziran Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 11 Haziran

MÖ 1184 – Truva’nın düşüşü efsane ile tarihin birbirine karıştığı gün oldu

Antik dünyanın en ünlü savaşlarından biri kabul edilen Truva Savaşı’nın, geleneksel kronolojiye göre 11 Haziran MÖ 1184’te Truva’nın yağmalanıp yakılmasıyla sona erdiği kabul edilir. Bu tarih, Antik Yunan bilginlerinden Eratosthenes’in hesaplamalarına dayanır. Ancak burada dikkatli olmak gerekir: Bu, modern anlamda kesinleşmiş bir tarih değil; mitoloji, antik kronoloji ve arkeolojik bulguların kesiştiği geleneksel bir kabuldür.

Efsaneye göre savaş, Truvalı Paris’in Sparta Kralı Menelaos’un eşi Helen’i kaçırmasıyla başladı. Yunan şehirlerinden oluşan Akha ordusu, Agamemnon’un önderliğinde Truva’ya yürüdü. Homeros’un İlyada destanı, bu savaşın tamamını değil, özellikle son dönemindeki öfke, kahramanlık ve yıkım sahnelerini anlatır. Aşil, Hektor, Priamos, Odysseus ve Helen gibi isimler bu anlatılar sayesinde binlerce yıl boyunca insanlığın ortak hafızasına yerleşti.

Truva’nın düşüşünü asıl unutulmaz kılan olay ise Truva Atı hikâyesidir. Anlatıya göre Yunanlar geri çekilmiş gibi yaparak şehrin önüne dev bir tahta at bıraktı. Truvalılar bunu zafer armağanı sanıp surların içine aldı. Gece olduğunda atın içine gizlenen Yunan savaşçıları dışarı çıktı, kapıları açtı ve şehir yağmalandı. Bu yüzden “Truva Atı” sözü bugün bile, dışarıdan masum görünen ama içeriden yıkım getiren tuzaklar için kullanılır.

Arkeoloji, Homeros’un anlattığı her ayrıntıyı doğrulamaz; zaten doğrulaması da beklenmemelidir. Fakat bugünkü Çanakkale sınırları içinde yer alan Hisarlık’ta yapılan kazılar, Geç Tunç Çağı’nda burada büyük ve önemli bir yerleşim olduğunu gösterdi. British Museum’un değerlendirmesine göre Truva, Tunç Çağı’nın sonunda, yaklaşık MÖ 1180 dolaylarında çöküşe uğradı; bu dönem aynı zamanda Doğu Akdeniz’de birçok büyük merkezin sarsıldığı büyük kırılma çağıydı.

Truva, tarih boyunca gerçek bir savaştan çok daha fazlasına dönüştü: Doğu ile Batı’nın karşılaşması, aşk yüzünden çıkan savaş, kahramanlığın bedeli, zaferin ahlaki çöküşü ve yıkımdan doğan efsane… Bugün Truva’yı hâlâ konuşuyorsak, bunun nedeni insanlığın savaş, gurur, ihanet ve kader üzerine anlattığı en güçlü hikâyelerden birine dönüşmüş olmasıdır.

1842 – Modern soğutma teknolojisinin öncülerinden Karl von Linde doğdu

Modern soğutma teknolojisinin kurucularından sayılan Alman mühendis ve mucit Karl von Linde11 Haziran 1842’de Bavyera’da doğdu. Linde’nin geliştirdiği sistemler, yalnız buz üretimini ya da yiyecek saklamayı kolaylaştırmadı; modern gıda sanayisinden kimyaya, tıptan ağır sanayiye kadar birçok alanın altyapısını değiştirdi. Britannica, Linde’nin gazları büyük miktarlarda sıvılaştırmaya yönelik sürekli işlem geliştirmesini modern soğutma teknolojisinin temellerinden biri olarak değerlendirir.

Linde’den önce soğutma, büyük ölçüde doğal buza ve mevsim şartlarına bağlıydı. Kışın göllerden kesilen buzlar depolanır, yazın gıda ve içecekleri soğutmak için kullanılırdı. Bu yöntem pahalı, zahmetli ve güvenilmezdi. Sanayileşen dünyada etin, sütün, biranın ve diğer gıdaların uzun süre bozulmadan saklanması gerekiyordu. Linde’nin geliştirdiği mekanik soğutma sistemleri, bu ihtiyaca kalıcı bir çözüm sundu.

Linde, 1870’lerde buhar sıkıştırmalı soğutma makineleri üzerine çalıştı ve amonyakla çalışan verimli soğutma sistemleri geliştirdi. Bu makineler özellikle bira fabrikalarında büyük ilgi gördü; çünkü bira üretiminde düşük ve sabit sıcaklık çok önemliydi. Soğutmanın makineyle kontrol edilebilir hale gelmesi, yalnız içecek üretimini değil, gıdanın taşınması ve depolanması biçimini de değiştirdi.

Onun asıl büyük katkılarından biri de havayı sıvılaştırma ve ayrıştırma teknolojisiydi. Linde, havadaki gazları sanayi ölçeğinde ayırmanın yolunu açtı. Science History Institute, Linde’nin havadan oksijen gazını ticari olarak üretilebilir hale getiren ilk kişi olduğunu ve bunun endüstriyel gaz sektörünü başlattığını belirtir.

Bu buluşların etkisi çok genişti. Sıvı oksijen ve azot üretimi; çelik sanayiinde, kaynak teknolojisinde, tıpta, kimya endüstrisinde ve düşük sıcaklık araştırmalarında yeni imkânlar yarattı. Yani Linde’nin çalışmaları, gündelik hayattaki buzdolabından çok daha büyük bir dönüşümün parçasıydı. Bugün hastanelerde kullanılan oksijen, sanayide kullanılan gazlar ve soğuk zincir taşımacılığı gibi alanların arkasında, onun açtığı teknolojik yol vardır.

Karl von Linde, soğuğu mühendisliğin yönetebildiği bir güce dönüştüren isimlerden biridir. Modern buzdolabının, soğuk hava depolarının, dondurulmuş gıdanın ve endüstriyel gaz üretiminin tarihinde Linde’nin adı temel taşlardan biri olarak durur.

1864 – Modern orkestranın büyük bestecilerinden Richard Strauss doğdu

Alman besteci ve orkestra şefi Richard Strauss11 Haziran 1864’te Münih’te doğdu. Strauss, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında Avrupa müziğinin en etkili isimlerinden biri oldu. Özellikle senfonik şiirleri ve operalarıyla, orkestranın anlatı gücünü büyüten besteciler arasında yer aldı.

Strauss müzikle çok erken yaşta tanıştı. Babası Franz Strauss, dönemin önemli korno sanatçılarından biriydi. Richard Strauss henüz çocukken piyano çalmaya ve beste yapmaya başladı. Genç yaşta müzik çevrelerinde dikkat çekti; fakat asıl büyük çıkışını, orkestrayı dramatik bir hikâye anlatıcısı gibi kullanmaya başladığında yaptı.

Onun adını kalıcı hale getiren eserlerin başında Don JuanAlso sprach ZarathustraTill Eulenspiegels lustige StreicheDon Quixote ve Ein Heldenleben gelir. Özellikle Also sprach Zarathustra’nın açılış bölümü, yıllar sonra Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminde kullanılmasıyla klasik müzik tarihinin en tanınan melodilerinden birine dönüştü. Böylece Strauss, yalnız konser salonlarında değil, sinema ve popüler kültür hafızasında da yer edindi.

Strauss’un operaları da en az senfonik eserleri kadar önemlidir. SalomeElektra ve Der Rosenkavalier, 20. yüzyıl opera repertuvarının temel taşları arasında sayılır. Salome ve Elektra’da gerilimli, sert ve modern bir müzik dili kurarken; Der Rosenkavalier’de daha zarif, nostaljik ve melodik bir dünya yarattı. Bu çeşitlilik, onun dramatik sezgi bakımından da büyük bir besteci olduğunu gösterir.

Strauss’un hayatı, özellikle Nazi Almanyası dönemindeki konumu nedeniyle tartışmalardan tamamen uzak değildir. Sanatçının dönemin kurumlarıyla ilişkisi, sonraki yıllarda eleştirildi ve tartışıldı. Ancak müzik tarihindeki yeri tartışmasızdır: Richard Strauss, romantik orkestranın sınırlarını sonuna kadar genişleten, müzikle karakter, gerilim, ironi ve görkem yaratmanın yollarını büyüten bestecilerden biridir.

1868 – Kızılay, savaşta yaralanan askerlere yardım etmek için kuruldu

Bugünkü Türk Kızılay’ın temeli, 11 Haziran 1868’de İstanbul’da Mecrûhîn ve Mardâ-yı Askeriyeye İmdâd ve Muâvenet Cemiyeti adıyla atıldı. Adı bugünün Türkçesiyle yaklaşık olarak Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti anlamına geliyordu. Kuruluş amacı çok açıktı: Savaş meydanlarında yaralanan ya da hastalanan askerlere, din ve milliyet ayrımı gözetmeden yardım edecek düzenli bir teşkilat kurmak.

Cemiyetin kuruluşunda birkaç isim öne çıktı. Dr. Abdullah Bey, bu fikrin en ısrarlı savunucularından biriydi. Avrupa’da Kızılhaç hareketinin gelişimini yakından takip etmiş, Osmanlı Devleti’nde de benzer bir yardım teşkilatı kurulması için uğraşmıştı. Onun çabalarına Serdar-ı Ekrem Ömer PaşaMekteb-i Tıbbiye Nazırı Dr. Marko Paşa ve Kırımlı Aziz Bey destek verdi. Kızılay arşivindeki anlatıma göre cemiyet, Ömer Paşa’nın himayesi, Marko Paşa’nın fahrî başkanlığı ve Dr. Abdullah Bey’in geçici genel sekreterliğiyle şekillendi.

Bu kuruluşun arkasında yalnızca merhamet duygusu yoktu; çok somut bir ihtiyaç vardı. 19. yüzyılda savaşlar büyümüş, ordular kalabalıklaşmış, cephelerde yaralanan askerlerin sayısı artmıştı. Kırım Savaşı ve Avrupa’daki çatışmalar, modern savaşın sadece askerî başarıdan ibaret olmadığını göstermişti. Yaralıların taşınması, tedavisi, cephe gerisinde bakımı ve bu iş için gönüllü, örgütlü bir yardım ağı kurulması artık devletler için zorunlu hale geliyordu.

Osmanlı’da bu kurum kurulmadan önce yardım daha çok devletin askerî sağlık teşkilatı, yerel imkânlar, hayır sahipleri ve geçici yardımlarla yürüyordu. Yani cephede yaralanan askerin arkasında bugünkü anlamda bağımsız, sürekli ve kurumsal bir insani yardım yapısı yoktu. Dr. Abdullah Bey ve arkadaşlarının yapmak istediği şey tam da buydu: Yardımı kişisel iyi niyetten çıkarıp kuralları, bağlantıları ve sürekliliği olan bir cemiyet haline getirmek.

Fakat iş kolay başlamadı. Avrupa’daki benzer teşkilatlar Kızılhaç adıyla kurulmuştu ve sembolleri haçtı. Osmanlı kamuoyunda ve askerî çevrelerde bu sembole karşı doğal bir mesafe vardı. Ayrıca bazı yöneticiler, böyle bir cemiyetin gerçekten işe yarayıp yaramayacağı konusunda kuşkuluydu. Buna rağmen Abdullah Bey’in girişimleri sonuç verdi ve Osmanlı Devleti, kendi şartlarına uygun bir yardım cemiyeti kurma yoluna girdi.

Cemiyetin ilk yılları güçlü bir kurumsal atılımdan çok, bir temel atma dönemi oldu. Nitekim 1868’de kurulan yapı, 1877’ye gelindiğinde Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti adını aldı. Hilâl-i Ahmer, yani Kızıl Hilal, Osmanlı’nın Kızılhaç’a karşılık geliştirdiği sembolik ve kültürel cevaptı. Daha sonra kurumun adı 1923’te Türkiye Hilâliahmer Cemiyeti, 1935’te Türkiye Kızılay Cemiyeti, 1947’de ise Türkiye Kızılay Derneği oldu. Kızılay adını kuruma Atatürk verdi.

Kızılay’ın asıl sahaya çıkışı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında oldu. Bu savaş, cemiyetin sadece kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini gösterdi. Yaralı askerler, göç eden siviller, salgın hastalıklar ve cephe gerisindeki büyük yoksulluk, böyle bir kurumun neden gerekli olduğunu acı biçimde ortaya koydu. Başlangıçta yalnızca savaşta yaralanan ve hastalanan askerlere yardım etmek için kurulan yapı, zamanla afetlerde, göçlerde, salgınlarda ve toplumsal krizlerde görev alan geniş bir insani yardım kurumuna dönüştü.

1910 – Denizleri dünyaya tanıtan Jacques-Yves Cousteau doğdu

Deniz araştırmacısı, kâşif, film yapımcısı ve eski deniz subayı Jacques-Yves Cousteau11 Haziran 1910’da Fransa’nın Saint-André-de-Cubzac kentinde doğdu. Cousteau, sualtı dünyasını milyonlarca insanın gözünün önüne getiren, denizleri bilimsel araştırmanın ve popüler belgeselciliğin merkezine taşıyan isimlerden biriydi.

Cousteau’nun hayatındaki büyük kırılmalardan biri, gençliğinde geçirdiği trafik kazası oldu. Deniz havacısı olma planı bu kazadan sonra sona erdi; fakat bu zorunlu yön değişikliği onu denize daha da yaklaştırdı. Fransız Donanması’nda görev yaparken sualtı dalışına ilgi duydu ve mühendis Émile Gagnan ile birlikte modern tüplü dalışın önünü açan Aqua-Lung sistemini geliştirdi. Bu buluş, dalgıçların suyun altında daha uzun süre ve daha özgür hareket etmesini sağladı.

Cousteau’nun asıl etkisi, bilimle görüntüyü birleştirmesiydi. 1950’de eski bir mayın tarama gemisini alıp Calypso adını verdiği araştırma gemisine dönüştürdü. Calypso, sonraki yıllarda onun keşiflerinin, belgesellerinin ve deniz araştırmalarının simgesi haline geldi. Cousteau, sualtı kameraları, belgeseller ve televizyon programları sayesinde daha önce yalnız bilim insanlarının ya da dalgıçların görebildiği dünyayı milyonlarca eve taşıdı.

1956 yapımı Sessiz Dünya adlı belgeseli, denizlerin büyüsünü geniş kitlelere ulaştıran en önemli işlerinden biri oldu ve Cannes Film Festivali’nde büyük ödül kazandı. Daha sonra Jacques Cousteau’nun Denizaltı Dünyası gibi televizyon yapımlarıyla deniz yaşamını, mercanları, köpekbalıklarını, batıkları ve okyanus ekosistemlerini sıradan izleyici için anlaşılır ve etkileyici hale getirdi.

Zamanla Cousteau’nun dili de değişti. İlk dönemlerinde denizleri daha çok keşfedilecek bir macera alanı gibi anlatırken, sonraki yıllarda okyanusların kirlenmesi, aşırı avlanma ve deniz canlılarının yok oluşu üzerine daha güçlü uyarılar yapmaya başladı. 1973’te kurulan Cousteau Society, onun mirasını denizleri koruma, eğitim ve çevre bilinci alanında sürdürmeyi amaçladı.

Jacques-Yves Cousteau, modern dalış tekniklerini geliştiren, sualtı belgeselciliğini kitlelere sevdiren ve okyanusların korunması gerektiğini geniş kamuoyuna anlatan öncü isimlerden biridir. Cousteau sayesinde deniz, insanlık için yalnız bilinmeyen bir derinlik değil; korunması gereken canlı bir dünya olarak görünür hale geldi.

1913 – 31 Mart isyanını bastıran Mahmut Şevket Paşa suikastla öldürüldü

Osmanlı Devleti’nin en çalkantılı yıllarında sadrazamlık ve Harbiye Nazırlığı yapan Mahmut Şevket Paşa11 Haziran 1913’te İstanbul’da düzenlenen bir suikast sonucu öldürüldü. Paşa, Harbiye Nezareti’ndeki çalışmalarını bitirdikten sonra Babıali’ye gitmek üzere yola çıkmıştı. Otomobili Çarşıkapı-Beyazıt civarında silahlı saldırıya uğradı. Saldırıda ağır yaralanan Mahmut Şevket Paşa hayatını kaybetti; ertesi gün Hürriyet-i Ebediyye Tepesi’ne defnedildi.

Mahmut Şevket Paşa’yı Osmanlı siyasetinin merkezine taşıyan asıl olay, 1909’daki 31 Mart Vakası oldu. II. Meşrutiyet’e karşı İstanbul’da başlayan ayaklanma üzerine Selanik’ten yola çıkan Hareket Ordusu, başkente girerek isyanı bastırdı. Mahmut Şevket Paşa, bu süreçte ordunun en güçlü ismi haline geldi. Hareket Ordusu’nun İstanbul’a hâkim olması, aynı zamanda II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesine giden yolu da açtı.

Paşa, asker kökenli bir devlet adamıydı. Bağdat doğumluydu; askerî okullarda yetişmiş, modern ordu düzeni ve askerî teknolojiye ilgisiyle tanınmıştı. 31 Mart’tan sonra itibarı daha da arttı. Fakat Osmanlı siyasetinde güç kazanmak, aynı zamanda çok sayıda düşman edinmek demekti. Mahmut Şevket Paşa, hem İttihat ve Terakki çevreleriyle ilişkiliydi hem de zaman zaman bu çevrelerin tamamen kontrol edemediği sert ve bağımsız bir otorite figürü gibi görülüyordu.

1913’e gelindiğinde devlet zaten büyük bir sarsıntı içindeydi. Balkan Savaşları Osmanlı’yı ağır biçimde yıpratmış, Edirne kaybedilmiş, hükümetler peş peşe değişmişti. 23 Ocak 1913 Babıali Baskını ile Kâmil Paşa hükümeti devrilmiş, Mahmut Şevket Paşa sadrazam olmuştu. Yani onun sadrazamlığı, normal bir hükümet değişiminin değil, silahlı bir siyasi müdahalenin ardından başlamıştı. Bu yüzden suikast, dönemin iktidar kavgasının kanlı bir sonucu olarak görüldü.

Suikasttan sonra Topal Tevfik ve bazı iş birlikçileri yakalanarak idam edildi. Fakat olayın arkasındaki siyasi bağlantılar tartışmalı kaldı. Muhalif çevrelerin, özellikle de Babıali Baskını’yla iktidardan düşen kesimlerin intikam almak istediği ileri sürüldü. Bununla birlikte Mahmut Şevket Paşa’nın ölümü, İttihat ve Terakki’nin iktidar üzerindeki hâkimiyetini zayıflatmadı; tersine, muhalefeti ezmek için güçlü bir gerekçeye dönüştü.

Paşa’nın ölümünden sonra Said Halim Paşa sadrazam oldu. İttihat ve Terakki yönetimi daha sert, daha merkezî ve daha tartışmasız bir iktidar kurmaya yöneldi. Bu süreç, Osmanlı Devleti’ni kısa süre sonra I. Dünya Savaşı’na götürecek siyasi çizginin de önünü açtı. Bu nedenle 11 Haziran 1913 suikastı, Osmanlı’nın son yıllarında askerî güç, darbe siyaseti, parti hâkimiyeti ve devletin çözülüşü arasındaki tehlikeli bağın en açık örneklerinden biri oldu.

1919 – Mustafa Kemal İstanbul’a dönmeyi reddetti, Damat Ferid Paris’te Osmanlı’yı savunmaya gitti

11 Haziran 1919, Millî Mücadele’nin yönünü anlamak için önemli bir eşik olarak görülebilir. Çünkü aynı günlerde İstanbul Hükümeti ile Anadolu’daki direniş iradesi arasındaki fark iyice belirginleşmeye başladı. Bir tarafta Mustafa Kemal Paşa, kendisini İstanbul’a geri çağıran merkeze boyun eğmemeye hazırlanıyordu; diğer tarafta Sadrazam Damat Ferid Paşa, Osmanlı Devleti’nin geleceğini Paris Barış Konferansı’nda galip devletlerin insafına anlatmaya çalışıyordu.

Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktıktan kısa süre sonra Havza’ya geçmiş, burada işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmesini istemiş ve Anadolu’daki askerî-sivil yöneticilerle yoğun bir telgraf trafiği kurmuştu. Bu hareketlilik İstanbul’u ve özellikle İngilizleri rahatsız etti. Bunun üzerine Harbiye Nezareti, 8 Haziran 1919’da Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a geri çağırdı.

Bu geri çağırma emri, Mustafa Kemal için sıradan bir tayin meselesi değildi. İstanbul’a dönmek, Anadolu’da yeni yeni örgütlenmeye başlayan direniş fikrinin daha doğmadan boğulması anlamına gelebilirdi. Dönmemek ise artık yalnızca askerî bir karar değil, siyasi bir kopuştu. Mustafa Kemal Paşa henüz padişaha açıkça başkaldırmış değildi; ama merkezin emrini geciktirerek, yorumlayarak ve sonunda fiilen reddederek kendi yolunu açıyordu. Millî Mücadele’nin devlet içinden çıkıp devlete rağmen yürümeye başlamasının ilk işaretlerinden biri budur.

Aynı dönemde İstanbul’un çözüm arayışı tamamen farklıydı. Sadrazam Damat Ferid Paşa, Paris Barış Konferansı’nda Osmanlı Devleti’nin taleplerini anlatmak üzere yola çıktı. Damat Ferid Paşa’nın Paris’e gidiş nedeni, Osmanlı Devleti’nin savaş sonrası ağır şartlarını hafifletme umuduydu. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlar tarafından işgali büyük tepki yaratmış, İstanbul Hükümeti galip devletlere Osmanlı tezlerini anlatmak için konferansta dinlenmeyi istemişti. İtilaf Devletleri, İzmir’in işgali sonrasında oluşan tepki üzerine Haziran başında Osmanlı Devleti’ni konferansta dinlemeyi kabul etti; Mustafa Kemal Paşa da 5 Haziran’da Havza’dan Damat Ferid’e bir telgraf göndererek konferansta milletin haklarının savunulması gerektiğini bildirdi.

Fakat Paris’te beklenen sonuç alınamadı. Damat Ferid Paşa, konferansta ilk konuşmasını 17 Haziran 1919’da yaptı. Konuşmasında Osmanlı Devleti’nin savaşa İttihatçı yöneticiler tarafından sürüklendiğini savundu ve savaş yıllarındaki suçlamalara karşı Osmanlı tezlerini anlatmaya çalıştı. Ancak bu diplomatik çizgi, galip devletlerin Osmanlı’ya bakışını değiştirmeye yetmedi.

Bu yüzden 11 Haziran 1919’u önemli kılan şey, tek bir telgraf ya da tek bir yolculuk değildir. O günlerde iki ayrı siyaset yan yana yürüyordu: İstanbul, imparatorluğu galiplerin merhametine ve diplomasi masasına emanet etmeye çalışıyordu; Mustafa Kemal ise çözümün artık Anadolu’da, milletin örgütlü direnişinde aranması gerektiğini görüyordu. Birkaç hafta sonra Amasya Genelgesi yayımlanacak, ardından Erzurum ve Sivas kongreleriyle bu fikir kurumsal bir harekete dönüşecekti.

Bu tarih, Osmanlı’nın son dönemindeki büyük yol ayrımını gösterir: Bir tarafta Paris’te adalet arayan İstanbul Hükümeti, diğer tarafta Anadolu’da bağımsızlık iradesini örgütlemeye başlayan Mustafa Kemal Paşa.

1923 – Kısa dizelerle büyük duygular anlatan Özdemir Asaf doğdu

Türk şiirinin en özgün seslerinden Özdemir Asaf11 Haziran 1923’te Ankara’da doğdu. Asıl adı Halit Özdemir Arun olan şair, özellikle kısa, yoğun ve çarpıcı dizeleriyle geniş bir okur kitlesine ulaştı. Onu farklı kılan şey, büyük duyguları uzun uzun anlatmak yerine birkaç kelimeyle okurun zihnine bırakabilmesiydi.

Özdemir Asaf’ın şiiri ilk bakışta sade görünür; fakat bu sadelik çoğu zaman aldatıcıdır. Aşk, yalnızlık, insan ilişkileri, ayrılık, zaman, ölüm ve varoluş üzerine yazarken fazla süse başvurmaz. Cümleleri kısadır, ama arkasında beklenmedik bir kırılma taşır. Bu yüzden şiirleri kolay okunur, fakat hemen tüketilmez. Okur, dizenin bittiği yerde düşünmeye devam eder.

Galatasaray Lisesi’nde okudu, ardından Kabataş Erkek Lisesi’nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi’nde hukuk, iktisat ve gazetecilik gibi farklı alanlarda öğrenim gördü; fakat asıl yönünü edebiyatta buldu. Çeviriler yaptı, dergilerde yazdı, yayınevi kurdu. Sanat Basımevi ve daha sonra Yuvarlak Masa Yayınları, onun edebiyatla yalnız yazar olarak değil, yayıncı olarak da ilişki kurduğunu gösterir.

İlk şiir kitabı Dünya Kaçtı Gözüme 1955’te yayımlandı. Ardından Sen Sen SenBir Kapı ÖnündeYumuşaklıklar DeğilNasılsınÇiçekleri Yemeyin gibi kitapları geldi. Şiirlerinde kelime oyunları, karşıtlıklar, ani anlam değişimleri ve neredeyse aforizmaya yaklaşan dizeler sık görülür. Fakat onu yalnız “özlü söz şairi” gibi görmek büyük haksızlık olur. Asaf’ın kısa şiirlerinin arkasında güçlü bir biçim arayışı ve ince bir ironi vardır.

Özdemir Asaf, özellikle aşk şiirleriyle geniş kitlelerce sevildi. Ancak onun aşk şiirleri romantik süsten çok, insanın kendisiyle ve karşısındakiyle kurduğu çelişkili ilişkiyi anlatır. Sevgi onda çoğu zaman huzurlu bir kavuşma değil; eksiklik, mesafe, yanlış anlama ve iç sıkışmasıyla birlikte gelir. Bu yüzden dizeleri yıllar geçse de eskimez; çünkü basit duyguları değil, insanın karmaşık hâllerini yakalar.

Şair, 28 Ocak 1981’de İstanbul’da öldü. Ardında hem edebiyat çevrelerinin ciddiye aldığı hem de geniş okur kitlesinin sahiplendiği güçlü bir şiir mirası bıraktı. Özdemir Asaf’ı kalıcı yapan şey, şiiri ağırlaştırmadan derinleştirebilmesiydi. Az kelimeyle çok şey söyleyen, suskunluğu da şiirin parçası haline getiren şairlerden biri olarak Türk edebiyatındaki yerini aldı.

1929 – Türkiye ile Romanya arasında ticaret ve deniz ulaşımı anlaşması imzalandı

Türkiye ile Romanya arasında 11 Haziran 1929’da Ticaret ve Seyrüsefer Antlaşması imzalandı. Seyrüsefer kelimesi bugünkü dille ulaşım, gidiş geliş ve özellikle deniz taşımacılığı anlamına gelir. Yani bu anlaşma yalnızca iki ülke arasında mal alım satımını değil; gemilerin limanlara girişi, ticari ulaşım, yerleşme ve ekonomik ilişkilerin düzenlenmesi gibi başlıkları da kapsıyordu.

Bu anlaşmanın önemi, Cumhuriyet’in Balkan ülkeleriyle kurduğu yeni dış politika çizgisinde aranmalıdır. Osmanlı döneminden çıkan Türkiye, 1920’lerde komşularıyla sorunlarını azaltmaya, sınırlarını güvenceye almaya ve ekonomik ilişkilerini normalleştirmeye çalışıyordu. Romanya da Karadeniz’e kıyısı olan, Balkan dengelerinde önemli bir ülkeydi. Bu nedenle Ankara ile Bükreş arasındaki ilişki sadece ticari değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik açısından da değer taşıyordu.

İki ülke arasında 1920’lerin başında diplomatik ilişkiler kurulmuş, 6 Haziran 1924’te Ankara ve Bükreş’te karşılıklı elçilikler açılmıştı. 11 Haziran 1929’daki anlaşma, bu diplomatik yakınlaşmanın ekonomik zemine taşınması anlamına geldi.

Anlaşmadan önce iki ülke arasında ticaret vardı; fakat ilişkiler daha çok doğal ihtiyaçlar üzerinden yürüyordu. Türkiye, Romanya’dan özellikle petrol ve petrol ürünleri ithal ediyordu. Romanya, o dönemde bölgenin önemli petrol üreticilerinden biriydi. Türkiye’nin Romanya’ya sattığı ürünlerin temelinde ise daha çok tarımsal ürünler bulunuyordu. Atatürk dönemi Türk dış ticareti üzerine yapılan çalışmalarda, 1923-1929 arasında ticaret dengesinin Romanya lehine olduğu; 1930’ların başından itibaren ise Türkiye’nin ithalatı azaltıcı tedbirlerle bu dengeyi değiştirmeye çalıştığı belirtilir.

Bu yönüyle 1929 anlaşması, Türkiye’nin yalnızca dışarıdan mal alan bir ülke olarak kalmak istemediğini de gösterir. Cumhuriyet yönetimi, bir yandan sanayileşme ve yerli üretim hedefini büyütürken, diğer yandan dış ticaretini hukuki kurallara bağlamaya çalışıyordu. Romanya ile yapılan bu anlaşma, Karadeniz ve Balkan hattında ticaretin daha düzenli, güvenli ve öngörülebilir hale gelmesini amaçlıyordu.

Anlaşmanın bir başka sonucu da iki ülke arasındaki siyasi yakınlaşmanın önünü açmasıydı. Türkiye ile Romanya arasındaki iş birliği 1930’larda daha da gelişti; iki ülke, Balkanlar’da statükonun korunması ve sınırların güvence altına alınması fikrinde birbirine yaklaştı. Bu yakınlaşma, 1934’te Balkan Paktı’na giden sürecin parçalarından biri oldu.

1930 – Türkiye kendi parasını yönetecek Merkez Bankası’nı kurma kararını aldı

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kurulmasına ilişkin kanun, 11 Haziran 1930’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Kanun, 1715 sayılı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Kanunu adıyla 30 Haziran 1930’da Resmî Gazete’de yayımlandı. Banka ise hazırlıkların tamamlanmasının ardından 3 Ekim 1931’de fiilen çalışmaya başladı.

Bu karar, genç Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık yolundaki en önemli adımlarından biriydi. Çünkü Osmanlı’dan devralınan yapıda para basma, kredi düzeni ve mali denetim alanları dağınık ve dış etkilere açıktı. Osmanlı döneminde bankacılık sistemi uzun süre yabancı sermayeli kurumların ve özellikle Osmanlı Bankası’nın etkisi altında gelişmişti. Cumhuriyet yönetimi için asıl mesele şuydu: Siyasi bağımsızlık kazanılmıştı, ama paranın değeri ve para politikası da millî bir kurum tarafından yönetilmeliydi.

Merkez Bankası kurulmadan önce banknot çıkarma ve para düzeni bugünkü anlamda bağımsız bir merkez bankasının elinde değildi. Devletin mali ihtiyaçları, farklı kurumların görevleri ve piyasadaki para hareketleri arasında bütünlüklü bir yönetim yoktu. Bu durum özellikle savaşlardan yeni çıkmış, sanayileşmeye çalışan ve dış ticaret dengesini kurmaya uğraşan Türkiye için ciddi bir zayıflıktı.

Kanunun en önemli sonucu, banknot basma imtiyazının Merkez Bankası’na verilmesiydi. TCMB’nin kendi açıklamasına göre 1715 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle banknot çıkarma yetkisi 30 yıl süreyle yalnızca Merkez Bankası’na tanındı. Bu, devletin para düzenini tek elde toplaması ve para politikasını kurumsal bir yapıya bağlaması anlamına geliyordu.

Banka, “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası” unvanıyla ve özel hukuk tüzel kişiliğine sahip bir anonim ortaklık olarak kuruldu. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü düzenlemede bankanın devletten ayrı ve belli ölçüde bağımsız bir yapı olarak çalışmasına özel önem verildi. Amaç, Merkez Bankası’nı günlük siyasi ihtiyaçların doğrudan kasası haline getirmemek, para politikasına daha güvenilir ve kurumsal bir zemin kazandırmaktı.

Kuruluş sürecinde yabancı uzmanlardan da yararlanıldı. Özellikle Leon Morf’un katkılarıyla Merkez Bankası yasa tasarısı hazırlandı. Bu da dönemin Cumhuriyet kadrolarının sadece millî bir kurum kurmakla yetinmediğini; Avrupa’daki merkez bankacılığı tecrübelerini inceleyerek yeni yapıyı teknik bir temele oturtmaya çalıştığını gösterir.

Merkez Bankası’nın kurulmasından sonra para basma, para piyasasını düzenleme, kredi işleyişini izleme ve Türk parasının değerini koruma gibi görevler daha kurumsal bir yapıya kavuştu. Bu, Türkiye’nin 1930’larda izleyeceği devletçilik, sanayileşme ve planlı kalkınma politikalarının da altyapısını güçlendirdi. Çünkü güçlü bir ekonomi kurmak için yalnız fabrika açmak yetmez; paranın değerini, kredi akışını ve mali güveni de yönetmek gerekir.

1933 – Cumhuriyet’in 10. yılının üç gün sürecek büyük törenlerle kutlanması için özel kanun çıkarıldı

11 Haziran 1933’te, Cumhuriyet’in ilanının 10. yıl dönümü için özel bir kutlama kanunu çıkarıldı. 2305 sayılı “Cumhuriyet İlanının Onuncu Yıl Dönümü Kutlama Kanunu”, Cumhuriyet’in ilk on yılda ne yaptığını halka ve dünyaya gösterme iradesiydi. Kanun 12 maddeden oluşuyordu ve kutlamaların devlet eliyle, ülke çapında, düzenli ve görkemli biçimde yapılmasını amaçlıyordu.

Bu kanuna göre Cumhuriyet’in 10. yılı 28, 29 ve 30 Ekim 1933’te üç gün boyunca kutlanacaktı. Bu günler resmî tatil sayılacak, yalnızca Ankara ve İstanbul’da değil, ülkenin bütün şehirlerinde törenler, geçitler, konuşmalar, sergiler ve halk eğlenceleri düzenlenecekti. Amaç, Cumhuriyet Bayramı’nı sadece devlet erkânının katıldığı bir tören olmaktan çıkarıp bütün ülkenin ortak kutlamasına dönüştürmekti.

Bu kararın arkasındaki temel düşünce şuydu: Türkiye Cumhuriyeti, on yıl gibi kısa bir sürede saltanatın kaldırılması, hilafetin sona erdirilmesi, hukuk, eğitim, kıyafet, harf ve kadın hakları alanındaki büyük dönüşümleri gerçekleştirmişti. Devlet, 10. yılı bir “hesap verme ve kendini anlatma” fırsatı olarak gördü. Yeni rejim, halka “Bakın, on yılda buraya geldik” demek istiyordu.

Kutlamalar için merkezde komisyonlar kuruldu, illere programlar gönderildi, okullar, Halkevleri, belediyeler, parti teşkilatları, sanatçılar ve yazarlar sürece dâhil edildi. Törenlerde yalnızca resmî konuşmalar yapılmadı; şiirler, marşlar, piyesler, sergiler, spor gösterileri, fener alayları ve halk toplantıları da düzenlendi. Bu yönüyle 10. yıl kutlamaları, Cumhuriyet’in kendisini halka anlatmak için kullandığı en büyük kültürel seferberliklerden biri oldu.

Bu sürecin en kalıcı miraslarından biri de 10. Yıl Marşı ve Atatürk’ün 10. Yıl Nutku oldu. Atatürk, 29 Ekim 1933’te Ankara Hipodromu’nda yaptığı konuşmada Cumhuriyet’in ilk on yılını değerlendirdi ve yeni hedefi “muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” olarak ortaya koydu. 10. Yıl Nutku ve 10. Yıl Marşı, sonraki kuşaklar için Cumhuriyet’in kuruluş heyecanını temsil eden en güçlü metin ve semboller arasında yer aldı.

Kanun, kutlamaların tören meydanlarıyla sınırlı kalmaması için ulaşımda kolaylıklar ve geniş katılımı teşvik eden düzenlemeler de içeriyordu. Araştırmalara göre bayramdan önceki ve sonraki günleri de kapsayan süreçte ulaşım ücretlerinde indirimler yapılması kararlaştırıldı. Böylece halkın kutlamalara katılması, şehirler arasında hareket etmesi ve 10. yıl atmosferinin ülke çapında yayılması hedeflendi.

1933 – Belediyelerin yol, su ve imar işleri için İller Bankası’nın temeli atıldı

Bugünkü İller Bankası’nın temeli, 11 Haziran 1933’te kabul edilen 2301 sayılı kanunla atıldı. Kurum o gün İller Bankası adıyla değil, Belediyeler Bankası adıyla kuruldu. Kuruluş sermayesi 15 milyon lira olarak belirlendi. Amaç, belediyelerin imar faaliyetlerini finanse etmekti. Yani mesele, genç Cumhuriyet’in şehirleri ayağa kaldıracak bir finans ve teknik destek mekanizması oluşturmasıydı.

Bu ihtiyacın arkasında çok somut bir gerçek vardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında belediyelerin büyük kısmı yoksuldu; gelirleri sınırlı, teknik kadroları zayıf, altyapı imkânları yetersizdi. Birçok şehirde içme suyu, kanalizasyon, yol, meydan, mezbaha, pazar yeri, elektrik ve imar planı gibi en temel hizmetler bile düzenli biçimde yürütülemiyordu. Belediyeler tek başlarına büyük yatırımlar yapacak mali güce sahip değildi.

Belediyeler Bankası işte bu boşluğu doldurmak için kuruldu. Banka, belediyelere kredi sağlayacak, yerel altyapı yatırımlarını destekleyecek ve şehirleşmenin finansman ayağını üstlenecekti.

Burada önemli bir ayrım var: Bu kurum klasik anlamda yalnızca para alıp veren bir banka gibi düşünülmemelidir. Cumhuriyet yönetimi, şehirlerin gelişmesini belediye başkanlarının veya yerel bütçelerin imkânına bırakmak istemiyordu. Ankara’dan bakıldığında mesele, ülke çapında daha düzenli, daha sağlıklı ve daha modern şehirler kurmaktı. Belediyeler Bankası bu yüzden devletçilik döneminin şehircilik araçlarından biri haline geldi.

Kurumun adı ve kapsamı daha sonra değişti. 13 Haziran 1945’te kabul edilen 4759 sayılı kanunla Belediyeler Bankası’nın yerine İller Bankası kuruldu. Böylece görev alanı belediyelerle sınırlı kalmadı; il özel idareleri ve köyleri de kapsayan daha geniş bir yerel yönetim finansmanı yapısına dönüştü.

Bu dönüşüm önemlidir. Çünkü Türkiye’de şehirleşme 1930’lardan itibaren yavaş yavaş büyürken, II. Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1950’lerden itibaren çok daha hızlı bir göç ve kentleşme süreci başladı. İçme suyu, kanalizasyon, yol, arıtma ve imar planı gibi ihtiyaçlar artık tek tek belediyelerin altından kalkabileceği işler olmaktan çıkıyordu. İller Bankası, bu büyüyen şehirleşme baskısına karşı merkezi bir destek kurumu olarak öne çıktı.

1937 – Atatürk çiftliklerini Hazine’ye bağışlayarak millete bıraktı

Atatürk, 11 Haziran 1937’de Trabzon’da bulunduğu sırada, sahip olduğu çiftlikleri Hazine’ye bağışlama kararını bildirdi. Bu karar, Cumhuriyet’in tarım, üretim ve kalkınma anlayışını gösteren sembolik bir adımdı. Atatürk, çiftliklerin devrini Başvekâlete gönderdiği yazıyla duyurdu ve bu bağışın gerekçesini de açıkça anlattı.

Atatürk’ün bağışladığı yerler arasında Ankara’daki Atatürk Orman ÇiftliğiYalova’daki Millet ve Baltacı çiftlikleriSilifke’deki Tekir ve Şövalye çiftlikleriTarsus’taki Piloğlu Çiftliği, Dörtyol’daki Karabasamak Çiftliği ve portakal bahçesi gibi mülkler bulunuyordu. Bunlar sıradan arazi parçaları değildi; tarımda modern yöntemlerin denenmesi, üretimin artırılması, köylüye örnek olunması ve ülkenin kendi kendine yeten bir yapıya kavuşması için kurulmuş örnek işletmelerdi.

Bu çiftliklerin en bilineni olan Atatürk Orman Çiftliği, bozkırın ortasında modern tarım, hayvancılık, gıda üretimi ve yeşil alan fikrinin birlikte denendiği büyük bir projeydi. Atatürk burayı Cumhuriyet’in “çorak toprağı işleyerek kalkınma” iddiasının canlı bir örneği olarak tasarladı. Çiftliklerde modern tarım araçları kullanılıyor, hayvancılık geliştiriliyor, üretim teknikleri deneniyor ve halka örnek olacak uygulamalar yapılıyordu.

Kararın arkasındaki temel düşünce şuydu: Bu çiftlikler kişisel zenginlik için değil, ülkenin tarımsal gelişmesine katkı sağlamak için kurulmuştu. Atatürk, Başvekâlete gönderdiği yazıda bağışın amacını; ziraat yöntemlerini geliştirme, üretimi artırma ve köylünün kalkınmasına yönelik devlet tedbirlerine yardımcı olma şeklinde açıkladı. Bu ayrıntı önemli; çünkü bağış, duygusal bir jest değil, ekonomik ve toplumsal bir programın devamıydı.

Burada sık yapılan bir karışıklığı da düzeltmek gerekir. 11 Haziran 1937’de açıklanan ve Başvekâlete bildirilen karar, özellikle çiftliklerin Hazine’ye devri ile ilgilidir. Atatürk’ün diğer menkul ve gayrimenkul varlıklarıyla ilgili düzenlemeler ise daha sonra vasiyet ve hukuki işlemler yoluyla ayrıca şekillenmiştir. Yani “bütün mallarını o gün bağışladı” ifadesi halk arasında yaygın olsa da teknik olarak daha doğru ifade: Atatürk, çiftliklerini bütün tesisleri, hayvanları ve demirbaşlarıyla birlikte Hazine’ye bağışlama kararını bildirdi demektir.

Bağışın resmî işlemleri sonraki aylarda tamamlandı. Çiftliklerin Hazine’ye devriyle ilgili kanuni süreçler yürütüldü ve 1938’de işlemler sonuçlandırıldı. Böylece Atatürk’ün kişisel mülkü olarak görünen bu büyük tarım işletmeleri, millet adına devletin kullanımına geçti.

1937 – Ülsere bakterinin yol açabildiğini gösteren Robin Warren doğdu

Avustralyalı patolog Robin Warren11 Haziran 1937’de Adelaide’de doğdu. Warren’ı tıp tarihinde önemli kılan şey, mide ülseriyle ilgili yerleşik kabulü değiştirmesiydi. Uzun yıllar ülserin esas nedeni stres, aşırı mide asidi ve yaşam tarzı sanılıyordu. Warren ve Barry Marshall’ın çalışmaları ise birçok mide ülserinin arkasında Helicobacter pylori adlı bir bakterinin bulunduğunu gösterdi. Nobel Komitesi, 2005 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Warren ve Marshall’a bu keşif nedeniyle verdi.

Warren, Royal Perth Hospital’da patolog olarak çalışırken mide biyopsilerini inceliyordu. 1979’da, mide dokusu örneklerinde spiral biçimli bakteriler fark etti. O dönemde mide gibi asitli bir ortamda bakterilerin yaşayabileceği fikri tıp dünyasında pek kabul görmüyordu. Bu yüzden Warren’ın gözlemi başta kuşkuyla karşılandı. Fakat o, bu bakterilerin kronik gastrit ve ülserle ilişkili olabileceğini düşünerek çalışmalarını sürdürdü.

Daha sonra genç hekim Barry Marshall ile birlikte çalışmaya başladı. Marshall bakteriyi kültürde üretmeyi başardı; ikili, bakterinin gastrit ve peptik ülser hastalığındaki rolünü ortaya koydu. Nobel’in resmî açıklamasına göre Warren ve Marshall, 1982’de bu bakterinin ortadan kaldırılmasıyla hastaların kalıcı biçimde tedavi edilebildiğini gösterdi. Bu buluş, ülser tedavisini kökten değiştirdi: Uzun süreli asit baskılayıcı ilaçlar ve ameliyatlar yerine, bakteriyi hedef alan antibiyotik tedavileri öne çıktı.

Bu keşif, tıpta güçlü kabullerin, dikkatli bir gözlemle nasıl yıkılabileceğini gösterdi. Warren’ın yaptığı şey, mikroskopta “olmaması gereken” bir şeyi görüp onu görmezden gelmemekti. Bilim tarihinde ilerleme çoğu zaman böyle olur: Herkesin normal saydığı açıklama bir kenarda dururken, biri küçük ama ısrarcı bir ayrıntıya takılır.

Robin Warren, 23 Temmuz 2024’te hayatını kaybetti. Ardında modern gastroenterolojiyi değiştiren bir miras bıraktı. Onun çalışmaları sayesinde mide ülseri, kader gibi çekilen kronik bir hastalık olmaktan çıkıp nedeni anlaşılabilen ve çoğu vakada tedavi edilebilen bir hastalık haline geldi.

1940 – İtalya savaşa girince Akdeniz cephesi açıldı, Malta ilk kez bombalandı

  1. Dünya Savaşı’nda savaşın ağırlığı Avrupa’nın kuzeyinden Akdeniz’e doğru yayılırken, 11 Haziran 1940’tayeni ve çok sert bir cephe açıldı. Bir gün önce Britanya ve Fransa’ya savaş ilan eden İtalya, hemen ardından Akdeniz’deki en stratejik noktalardan biri olan Malta’ya ilk hava saldırılarınıdüzenledi. Aynı günlerde Britanya kuvvetleri de İtalya’nın önemli sanayi ve liman şehirleri Cenova ile Torino’yu hedef aldı.

Malta küçük bir adaydı ama konumu çok önemliydi. Sicilya ile Kuzey Afrika arasında yer alıyor, Akdeniz’deki deniz ve hava yollarını kontrol etmek isteyen her güç için büyük önem taşıyordu. İngiltere için Malta, İtalya’nın Kuzey Afrika’daki birliklerine giden ikmal hatlarını vurabilecek ileri bir üs demekti. İtalya içinse bu ada, Akdeniz’de rahat hareket etmenin önündeki engeldi.

İtalyan Hava Kuvvetleri’nin Malta’ya ilk saldırılarında adanın savunması oldukça zayıftı. Malta’nın hava savunması, sonradan efsaneleşecek “Faith, Hope and Charity” adlarıyla anılan yaşlı Gloster Gladiator uçaklarıyla sembolleşti. Bu anlatı zaman içinde biraz efsaneleşmiş olsa da gerçek şuydu: Malta, savaşın başında çok sınırlı imkânlarla büyük bir hava saldırısı dalgasının karşısında kaldı.

Bu saldırılar, daha sonra Malta Kuşatması diye anılacak uzun ve yıpratıcı dönemin başlangıcıydı. Ada, 1940’tan 1942’ye kadar İtalyan ve Alman hava saldırılarıyla ağır biçimde bombalandı. Halk açlık, yıkım ve sürekli hava saldırısı tehdidi altında yaşadı. Buna rağmen Malta teslim olmadı ve Akdeniz’de Müttefikler için hayati bir üs olarak kaldı.

Aynı günlerde Norveç’te ise başka bir cephe kapanıyordu. Almanya, 9 Nisan 1940’ta Danimarka ve Norveç’e saldırmış; Danimarka aynı gün teslim olurken Norveç, İngiliz ve Fransız desteğiyle yaklaşık iki ay direnmişti. Ancak Almanya’nın Batı Avrupa’daki ilerleyişi üzerine Müttefikler Norveç’ten çekildi ve Norveç’in düzenli askerî direnişi 10 Haziran 1940’ta sona erdi.

1945 – Topraksız köylüye arazi vermek isteyen kanun Meclis’te büyük kavga çıkardı

Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu11 Haziran 1945’te TBMM’de kabul edildi. Kanunun temel amacı, toprağı olmayan ya da geçimini sağlayacak kadar toprağı bulunmayan çiftçilere arazi vermekti. Resmî adıyla 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, özellikle devlet arazilerinin, sahipsiz toprakların ve gerektiğinde büyük özel arazilerin bir bölümünün dağıtılmasını öngörüyordu.

Bu kanunu anlamak için önce dönemin köy yapısına bakmak gerekir. Türkiye nüfusunun büyük bölümü hâlâ köylerde yaşıyordu. Fakat her köylünün toprağı yoktu; olanların da çoğunun toprağı geçimini sağlamaya yetmiyordu. Bazı bölgelerde geniş araziler büyük toprak sahiplerinin elindeydi. Köylünün bir kısmı başkasının toprağında çalışan ortakçı, yarıcı ya da tarım işçisi durumundaydı. Cumhuriyet yönetimi uzun süredir “topraksız köylüyü topraklandırma” fikrini konuşuyordu; fakat bu mesele, büyük mülkiyet düzenine dokunduğu için hep zor bir başlık olarak kalmıştı.

Kanun bu açıdan kâğıt üzerinde güçlü bir sosyal adalet hamlesiydi. Ama Meclis’teki tartışmanın sebebi de tam olarak buydu. Çünkü düzenleme yalnızca devlet arazilerinin dağıtılmasıyla sınırlı değildi; gerekli görülen yerlerde büyük toprak sahiplerinin arazilerinin kamulaştırılıp köylüye verilmesi de gündeme geliyordu. Bu, özellikle toprak sahibi milletvekillerinin sert tepkisini çekti.

Tartışmaların merkezinde meşhur 17. madde vardı. Bu madde, bazı bölgelerde büyük toprakların daha geniş biçimde kamulaştırılmasının önünü açabilecek bir düzenleme olarak görülüyordu. Muhalifler bunun mülkiyet hakkını zedeleyeceğini savundu. Hükümet kanadı ise toprağı işleyen köylünün üretici hale getirilmesi gerektiğini düşünüyordu. Yani mesele yalnızca tarım politikası değildi; devletin özel mülkiyete ne kadar müdahale edebileceği, köy düzeninin nasıl değişeceği ve Cumhuriyet’in sosyal adalet iddiasının nereye kadar gideceği tartışılıyordu.

Bu kanunun siyasi sonucu, tarımsal sonucundan daha büyük oldu. CHP içindeki muhalefet, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu görüşmeleri sırasında açık biçimde görünür hale geldi. Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün verdiği Dörtlü Takrir de bu atmosferin içinden çıktı.

Kanun kabul edildi; fakat beklenen ölçüde uygulanamadı. Toprak dağıtımı sınırlı kaldı, büyük toprak düzeni köklü biçimde değişmedi. Buna karşılık kanun, Türkiye siyasetinde çok daha büyük bir kapıyı araladı: Tek parti döneminin sonuna yaklaşılırken CHP içindeki muhalefet görünür hale geldi ve bu süreç kısa süre sonra Demokrat Parti’nin kuruluşuna giden yolu açtı.

1954 – Zonguldak’ta grizu patlaması 6 madencinin ölümüne yol açtı

11 Haziran 1954’te Zonguldak’ta meydana gelen grizu patlamasında 6 işçi öldü, 16 işçi yaralandı. Olay, Türkiye’nin kömür madenciliği tarihinde sık sık karşımıza çıkan acı başlıklardan biriydi. Zonguldak, Osmanlı’nın son döneminden itibaren taşkömürüyle büyümüş; Cumhuriyet döneminde de sanayinin enerji ihtiyacını karşılayan en önemli havzalardan biri olmuştu. Ama bu üretimin arkasında, yerin altında çalışan madencilerin ağır ve tehlikeli emeği vardı.

Grizu, kömür ocaklarında biriken metan gazının hava ile karışarak patlayıcı hale gelmesi demektir. Bu gaz uygun havalandırma sağlanmadığında, ocak içinde sessizce birikir. En küçük kıvılcım, lamba, elektrik arızası ya da patlatma işlemi büyük bir faciaya dönüşebilir. Bu yüzden grizu patlamaları, madencilikte “kaza” kelimesiyle geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir güvenlik meselesidir.

1954’teki patlama, tek başına büyük bir ulusal kırılma gibi hatırlanmasa da Zonguldak maden tarihindeki tehlikeli sürekliliği göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü bir yıl sonra, 1955’te Zonguldak tarihinin en büyük maden facialarından biri yaşanacak; grizu patlamaları, havalandırma, denetim ve iş güvenliği konularının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterecekti. 1954 faciası üzerine yapılan bir çalışmada da bu patlamanın ardından gerekli derslerin alınmadığı, 1955’teki daha büyük felaketin bu ihmaller zinciri içinde değerlendirilmesi gerektiği vurgulanır.

Bu olay bize şunu hatırlatır: Zonguldak’ın kömürü yalnızca fabrikaları, trenleri ve sanayiyi beslemedi; aynı zamanda binlerce madencinin hayatını, sağlığını ve emeğini de içine alan ağır bir bedelle çıkarıldı.

1955 – Le Mans faciası motor sporları tarihinin en ölümcül kazası oldu

11 Haziran 1955’te, Fransa’da düzenlenen 24 Saat Le Mans yarışında motor sporları tarihinin en büyük faciası yaşandı. Mercedes pilotu Pierre Levegh’in aracı, yarış sırasında kontrolden çıkarak tribünlerin bulunduğu bölgeye doğru parçalandı. Levegh hayatını kaybetti; araçtan kopan parçalar ve yangın nedeniyle 80’den fazla seyirci öldü, 100’den fazla kişi yaralandı. Olay, hâlâ motor sporları tarihinin en ölümcül kazası olarak kabul edilir.

Facianın yaşandığı an, yarışın en hızlı bölümlerinden birinde geldi. Mike Hawthorn’un pite yönelmesi, Lance Macklin’in ani manevrası ve arkadan gelen Levegh’in Mercedes’iyle çarpışması, birkaç saniye içinde felakete dönüştü. Levegh’in aracı havalandı, tribünlere doğru savruldu ve parçaları seyircilerin üzerine yağdı. O dönemin pist güvenliği, bugünün standartlarıyla kıyaslanamayacak kadar zayıftı; seyirciler yüksek hızla geçen araçlara çok yakındı.

Kaza yalnız Le Mans’ı değil, bütün motor sporları dünyasını sarstı. Fransa, İsviçre, Almanya, İspanya ve başka ülkelerde yarışlara geçici yasaklar getirildi. Pist güvenliği, seyirci bariyerleri, pit alanları ve araç tasarımları ciddi biçimde yeniden tartışılmaya başlandı. İsviçre’de motor sporlarına getirilen pist yarışı yasağı, onlarca yıl boyunca sürdü.

Facianın en tartışmalı yanlarından biri, yarışın durdurulmamasıydı. Organizasyon yetkilileri, binlerce seyircinin aynı anda yolları kapatması halinde ambulansların ve yardım ekiplerinin hareket edemeyeceğini savundu. Bu gerekçe teknik olarak anlaşılabilir olsa da pistte onlarca insan ölmüşken yarışın devam etmesi uzun yıllar boyunca ahlaki bir tartışma konusu oldu.

Mercedes, 1955 sezonunun ardından motor sporlarından çekildi. Şirketin resmî gerekçesi yalnız Le Mans faciası değildi; fakat kamuoyunda bu karar, büyük ölçüde kazanın yarattığı travmayla birlikte hatırlandı. Mercedes’in üst düzey motor sporlarına dönüşü uzun yıllar sonra gerçekleşti.

Le Mans faciası, hız tutkusunun güvenlik ihmaliyle birleştiğinde nasıl kitlesel bir felakete dönüşebileceğini gösterdi. O günden sonra otomobil yarışları aynı kalmadı; pistler, bariyerler, araçlar ve organizasyon anlayışı daha güvenli hale gelmek zorunda kaldı.

1960 – Darbe sonrası Hazine için “alyans kampanyası” başlatıldı

27 Mayıs 1960 askerî müdahalesinden kısa süre sonra, ülkenin bozulan mali durumunu düzeltmek ve Hazine’ye destek sağlamak amacıyla bir yardım kampanyası düzenlendi. Halk arasında bu kampanya daha çok “alyans kampanyası” adıyla hatırlandı. Çünkü kampanyaya katılan birçok kişi, para yerine evlilik yüzüğünü, altınını, bileziğini ya da ziynet eşyasını bağışladı.

Kampanyanın çıkış noktası, Millî Birlik Komitesi yönetiminin Hazine’nin kötü durumda olduğu yönündeki açıklamalarıydı. Darbe yönetimi, Demokrat Parti döneminden ağır bir ekonomik miras devralındığını savunuyor; bütçe açıklarını ve döviz sıkıntısını kamuoyuna anlatıyordu. Bu atmosferde Hazine’ye destek olmak hem ekonomik bir yardım hem de yeni yönetime bağlılık göstergesi gibi sunuldu. 27 Mayıs sonrası Hazine’ye gelir sağlamak için bağış kampanyası ve daha sonra “Hürriyet İstikrazı” gibi farklı yöntemler gündeme geldi.

Kampanyanın ilk adımı, kaynaklarda 1. Zırhlı Tugay mensupları ve eşlerinin alyanslarını ve ziynet eşyalarını bağışlaması olarak anlatılır. Ardından çağrı halka yayıldı. Gazeteler, kampanyayı büyük bir fedakârlık hareketi gibi işledi; vatandaşların altın, para, alyans, kolye, bilezik ve çeşitli değerli eşyalarını Hazine’ye bağışladığını yazdı. Bazı haberlerde bağışların “çığ gibi büyüdüğü” vurgulanıyordu.

Bu kampanya 27 Mayıs’ın topluma nasıl anlatıldığını da gösteriyordu. Darbe yönetimi kendisini “ülkeyi kurtaran” güç olarak sunarken, Hazine’ye yardım çağrısı da bu anlatının parçası haline geldi. İnsanlardan yalnızca para vermeleri değil, yeni döneme moral ve sembolik destek göstermeleri bekleniyordu. Alyans gibi kişisel ve duygusal değeri yüksek bir eşyanın bağışlanması, kampanyayı sıradan bir yardım toplamadan çıkarıp güçlü bir propaganda görüntüsüne dönüştürdü.

Başlarda bağışlar düzensiz biçimde toplandı. Daha sonra karışıklığı önlemek için bağışların Millî Emlak Müdürlükleri, kaymakamlıklar ve mal müdürlükleri aracılığıyla, makbuz karşılığında kabul edilmesi kararlaştırıldı. Yani kampanya kısa sürede spontane bir destek hareketinden, devlet eliyle kayıt altına alınan geniş bir bağış organizasyonuna dönüştü.

Kampanyaya katılanlara daha sonra üzerinde 27.5.1960 tarihinin bulunduğu, maddi değeri düşük hatıra yüzükleri verildi. Bu yüzükler de “ihtilal alyansı” ya da “27 Mayıs yüzüğü” diye anıldı. Böylece kampanya, 27 Mayıs’ın sembollerinden biri haline getirildi.

Fakat bu olayı bugünden okurken dikkatli olmak gerekir. Dönemin gazeteleri kampanyayı neredeyse bütünüyle coşkulu bir halk desteği olarak yansıttı. Ancak bu, herkesin aynı heyecanla katıldığı anlamına gelmez. Sonraki araştırmalar, kampanyanın bir kesim tarafından eleştirildiğini ve dönemin siyasal atmosferinde bu tür eleştirilerin basında fazla görünmediğini gösteriyor.

Bu olay, 27 Mayıs sonrasında yeni yönetimin meşruiyet arayışını, basının bu sürece verdiği desteği ve vatandaşın en kişisel eşyasına kadar uzanan sembolik bir fedakârlık iklimini gösterir. Alyans kampanyası, Türkiye’de darbe sonrası dönemin hem ekonomik çaresizliğini hem de siyasi propaganda dilini anlatan çarpıcı örneklerden biri olarak kaldı.

1963 – Alabama Üniversitesi’nde siyah öğrencilerin önü açıldı, ırk ayrımcılığına büyük darbe vuruldu

11 Haziran 1963’te, ABD’nin Alabama eyaletinde ırk ayrımcılığına karşı tarihi bir eşik aşıldı. Siyah öğrenciler Vivian Malone ve James Hood, Alabama Üniversitesi’ne kayıt yaptırmak istedi. Ancak Alabama Valisi George Wallace, Foster Auditorium’un kapısında durarak öğrencilerin içeri girmesini engellemeye çalıştı. Bu olay, tarihe “Stand in the Schoolhouse Door”, yani “Okul Kapısında Direniş” olarak geçti.

O dönemde ABD’nin güney eyaletlerinde siyahlarla beyazların ayrı okullarda okumasını savunan ırkçı düzen hâlâ güçlüydü. Amerikan Yüksek Mahkemesi, 1954’te Brown v. Board of Education kararıyla okullarda ırk ayrımcılığının anayasaya aykırı olduğuna hükmetmişti. Fakat özellikle güney eyaletlerinde bu karar yıllarca dirençle karşılandı. Alabama Valisi Wallace da siyasi kariyerini büyük ölçüde bu direniş üzerine kurmuştu.

Wallace, üniversite kapısında durarak federal mahkeme kararına meydan okudu. Bunun üzerine Başkan John F. Kennedy yönetimi devreye girdi. Ulusal Muhafızlar federal yetki altına alındı ve Wallace geri adım atmak zorunda kaldı. Vivian Malone ve James Hood, Alabama Üniversitesi’ne kayıt yaptırdı. Alabama Üniversitesi’nin resmî anlatımına göre bu olay, eyalette okul entegrasyonunun başlangıcı oldu ve kapsamlı federal sivil haklar yasasına giden yolu güçlendirdi.

Aynı gün Başkan Kennedy, televizyondan yaptığı konuşmada sivil hakları yalnız hukuki değil, ahlaki bir mesele olarak tanımladı. Bu konuşma, daha sonra 1964 Sivil Haklar Yasası’na giden sürecin önemli dönemeçlerinden biri oldu. Yani Alabama Üniversitesi kapısında yaşanan kriz, yalnız iki öğrencinin kayıt mücadelesi değildi; ABD’nin ırk ayrımcılığıyla yüzleşmesinde sembolik bir kırılmaydı.

Vivian Malone daha sonra Alabama Üniversitesi’nden mezun olan ilk siyah öğrencilerden biri oldu. James Hood ise üzerindeki baskılar nedeniyle bir süre sonra okuldan ayrıldı, ancak yıllar sonra geri dönerek eğitimini tamamladı. İkisinin yürüdüğü kapı, Amerikan sivil haklar hareketinin en güçlü görüntülerinden biri olarak hafızaya kazındı.

O gün Alabama’da bir kapı yalnız iki öğrenciye değil, eşit yurttaşlık fikrine açıldı. Irk ayrımcılığını savunan bir vali geri çekildi; federal devlet, siyah öğrencilerin eğitim hakkını korumak zorunda kaldı. Bu, Amerika’da sivil haklar mücadelesinin en görünür zaferlerinden biri oldu.

1963 – Vietnamlı keşişin kendini yakması dünyada büyük yankı uyandırdı

11 Haziran 1963’te, Vietnamlı Budist keşiş Thích Quảng Đức, Güney Vietnam’ın başkenti Saigon’da kendini yakarak öldü. Bu eylem, dönemin Devlet Başkanı Ngô Đình Diệm yönetiminin Budistlere yönelik ayrımcı ve baskıcı politikalarını protesto etmek için yapıldı. Olayın fotoğrafları dünya basınına yayıldı ve Vietnam Savaşı döneminin en sarsıcı görüntülerinden biri haline geldi.

Güney Vietnam’da Diệm yönetimi Katolik azınlığa yakın duruyor, Budist çoğunluk ise baskı gördüğünü savunuyordu. Budist bayraklarının yasaklanması, gösterilerin bastırılması ve dinî özgürlük taleplerine karşı sert müdahaleler, ülkede büyük bir kriz yaratmıştı. Thích Quảng Đức’ün eylemi, bu krizi dünyanın gözleri önüne taşıdı.

Olayı unutulmaz kılan şey yalnız eylemin kendisi değil, Associated Press fotoğrafçısı Malcolm Browne’un çektiği kare oldu. Fotoğrafta keşiş, alevler içinde bağdaş kurmuş halde görülüyordu. Görüntü, dünya kamuoyunda şok etkisi yarattı. Vietnam’daki Budist krizi artık yerel bir iç mesele değil, uluslararası bir ahlak ve insan hakları meselesi olarak görülmeye başladı.

Bu eylemin siyasi sonucu da büyük oldu. Diệm yönetimi üzerindeki uluslararası baskı arttı. ABD yönetimi, Güney Vietnam’daki müttefikinin meşruiyetini daha fazla sorgulamaya başladı. Birkaç ay sonra Diệm yönetimi askerî darbeyle devrildi. Thích Quảng Đức’ün ölümü tek başına bu sonucu doğurmadı; fakat rejimin dünyadaki algısını geri dönülmez biçimde sarstı.

Bu olay bir intihar sansasyonu gibi değil, aşırı ve trajik bir politik protesto olarak anlatılmalıdır. Thích Quảng Đức’ün eylemi, kişinin kendi bedenini son bir mesaj aracına dönüştürdüğü, dünya kamuoyunu sarsan en çarpıcı protesto örneklerinden biridir.

Bu nedenle 11 Haziran 1963, yalnız Vietnam tarihinin değil, görüntünün siyaseti değiştirme gücünün de önemli günlerinden biridir. Bir fotoğraf, bir ülkenin içindeki baskıyı dünyaya gösterdi; bir keşişin ölümü, savaşın ve iktidarın ahlaki meşruiyetini sorgulatan küresel bir sembole dönüştü.

1970 – Ahmet Ayık, Doğu Berlin’de Avrupa Güreş Şampiyonu oldu

Türk güreşinin efsane isimlerinden Ahmet Ayık11 Haziran 1970’te Doğu Berlin’de düzenlenen Avrupa Serbest Güreş Şampiyonası’nda 100 kiloda altın madalya kazandı. Böylece daha önce dünya ve olimpiyat şampiyonlukları yaşayan Ayık, kariyerine bir Avrupa şampiyonluğu daha ekledi.

Sivas’ın Doğanşar ilçesinde doğan Ahmet Ayık, geleneksel karakucak güreşinden minder güreşine uzanan kuşağın en güçlü temsilcilerinden biriydi. Küçük yaşlarda güreşe başladı; İstanbul’da Beşiktaş formasıyla yetişti ve Yaşar Doğu, Celal Atik, Nasuh Akar gibi Türk güreşinin büyük isimlerinin çizgisinden geldi. 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda gümüş madalya aldıktan sonra, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda serbest stil 97 kiloda altın madalyaya ulaştı.

1970 Avrupa Şampiyonası’ndaki başarının özel tarafı şuydu: Ahmet Ayık artık yalnızca yükselen bir sporcu değil, Türk güreşinin yaşayan simgelerinden biriydi. 1965 ve 1967’de dünya şampiyonu olmuş, 1968’de olimpiyat altını kazanmıştı. Buna rağmen mindere çıkmaya devam etti ve 1970’te Avrupa’nın zirvesine bir kez daha çıktı.

Bu başarı aynı zamanda Türk güreşinin klasik döneminin son parlak örneklerinden biriydi. Türkiye, 1950’ler ve 1960’larda güreşte dünyanın en güçlü ülkeleri arasında yer almıştı. 1970’lerden sonra ise uluslararası alanda belirgin bir duraklama başladı. Arşivlerde de 1970’lerin başından 1983’e kadar Türk güreşinin daha verimsiz bir döneme girdiği, Ahmet Ayık’ın 1970 Avrupa şampiyonluğunun bu dönemdeki az sayıdaki büyük altın madalyadan biri olduğu belirtilir.

1970 – DİSK’i sınırlayan sendika değişikliği Meclis’ten geçti, 15-16 Haziran direnişinin yolu açıldı

11 Haziran 1970’te, TBMM’de Sendikalar Kanunu’nda değişiklik yapılmasına ilişkin düzenleme kabul edildi. Değişiklik, görünüşte sendikal düzeni toparlama iddiası taşıyordu; fakat asıl etkisi, kısa adı DİSK olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun büyümesini ve faaliyet alanını daraltmak olacaktı. Bu yüzden düzenleme, Türkiye işçi hareketinin en büyük kırılmalarından biri olan 15-16 Haziran 1970 işçi direnişinin doğrudan nedeni haline geldi.

Meseleyi anlamak için 1960’ların sonuna bakmak gerekir. Türkiye’de sanayileşme hızlanmış, fabrikalarda çalışan işçi sayısı artmış, sendikal mücadele güçlenmişti. DİSK, 1967’de Türk-İş’ten kopan sendikalar tarafından kurulmuştu ve daha mücadeleci bir sendikal çizgiyi temsil ediyordu. Bu durum hem hükümeti hem işverenleri hem de Türk-İş yönetimini rahatsız ediyordu. Çünkü işçiler, daha pasif buldukları sendikalardan ayrılıp DİSK’e yönelmeye başlamıştı.

Yasa değişikliği işte bu akışı kesmeyi hedefliyordu. Düzenlemeye göre bir sendikanın ülke çapında faaliyet gösterebilmesi ve yetki kazanabilmesi için bulunduğu işkolundaki işçilerin belirli bir oranını temsil etmesi gerekecekti. Bu oran, pratikte yeni ve büyüyen sendikaların önüne büyük bir duvar örüyordu. DİSK’e göre bu, işçinin sendika seçme özgürlüğünü kısıtlayan ve konfederasyonu fiilen etkisizleştirmeye dönük bir hamleydi. DİSK tarihçesinde de değişikliklerin 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’nda yapılmak istendiği, asıl hedefin DİSK’i tasfiye etmek olduğu vurgulanır.

Meclis’te düzenlemeye ciddi itirazlar yükseldi. Türkiye İşçi Partisi’nin milletvekilleri değişikliğe karşı çıktı. Fakat yasa, TİP’in birkaç milletvekilinin muhalefetine rağmen kabul edildi. Dönemin işçi hareketi açısından kritik olan nokta şuydu: Bu karar yalnızca sendika yöneticilerini ilgilendiren teknik bir düzenleme değildi. Fabrikadaki işçi açısından, hangi sendikaya üye olabileceği, hangi örgütle pazarlık yapabileceği ve haklarını kimin savunacağı meselesiydi.

DİSK bu gelişme üzerine geri çekilmedi. Konfederasyon ve bağlı sendikalar, değişikliğin işçilerin sendika seçme hakkını ortadan kaldıracağını savunarak eylem kararı aldı. 15 ve 16 Haziran’da İstanbul, Kocaeli ve Gebze başta olmak üzere sanayi bölgelerinde on binlerce işçi fabrikalardan çıkarak yürüyüşlere katıldı. Eylemler kısa sürede Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel çıkışlarından birine dönüştü. Hükümet, olayların büyümesi üzerine İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetim ilan etti. Daha sonra yasa Anayasa Mahkemesi’ne taşındı; Mahkeme, düzenlemenin sendika kurma ve seçme hakkını sınırlayan bazı hükümlerini 1972’de iptal etti.

1979 – Western filmlerinin simge oyuncusu John Wayne öldü

Amerikan sinemasının en tanınmış yüzlerinden John Wayne11 Haziran 1979’da Los Angeles’ta mide kanseri nedeniyle öldü. Asıl adı Marion Morrison olan Wayne, özellikle western ve savaş filmlerinde canlandırdığı sert, suskun, dayanıklı erkek karakterlerle Hollywood’un en güçlü ikonlarından birine dönüştü. Britannica, Wayne’in kendi döneminin idealize edilmiş Amerikan değerlerini temsil eden oyunculardan biri haline geldiğini belirtir.

John Wayne’in yükselişi bir anda olmadı. 1920’lerin sonunda sinemaya küçük rollerle girdi; büyük çıkışını ise John Ford’un 1939 yapımı Stagecoach filmiyle yaptı. Bu filmden sonra Wayne, western türünün neredeyse değişmez yüzlerinden biri haline geldi. Red RiverThe SearchersRio BravoThe Man Who Shot Liberty Valance gibi filmler, onun yalnız gişe yıldızı değil, Amerikan sinema mitolojisinin merkezindeki figürlerden biri olduğunu gösterdi.

Wayne’in kariyerindeki en önemli ödül, 1969 yapımı True Grit filmiyle geldi. Tek gözlü, huysuz ve sert Mareşal Rooster Cogburn rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı.

Onu bu kadar kalıcı yapan şey yalnız oyunculuğu değildi. John Wayne, perdede Amerikan sınır ruhunu, bireysel cesareti, silahlı adaleti ve muhafazakâr erkeklik imgesini temsil etti. Bu yüzden hayranları için Amerikan kahramanıydı; eleştirenler içinse fazla milliyetçi, fazla sert ve fazla ideolojik bir figürdü. Özellikle Vietnam Savaşı döneminde politik duruşu ve The Green Berets gibi filmleri nedeniyle sert tartışmaların merkezinde yer aldı.

Son filmi The Shootist’te, kanserle mücadele eden yaşlı bir silahşoru canlandırdı. Bu rol, kendi hayatının son dönemindeki hastalıkla da örtüştüğü için daha sonra ayrı bir anlam kazandı. Wayne, ölümünden kısa süre önce kamuoyu önüne son kez Oscar töreninde çıktı; birkaç ay sonra, 72 yaşında hayatını kaybetti.

John Wayne’in ölümüyle birlikte, klasik westernin ve eski Hollywood’un en büyük sembollerinden biri sahneden çekildi. O, Amerikan sinemasında kahramanlık fikrini hem büyüten hem de tartışmalı hale getiren isimlerden biri olarak kaldı.

1979 – Türkiye yeni bir devalüasyon yaptı, dolar bazı işlemlerde 47 lira 10 kuruşa çıktı

11 Haziran 1979’da Türkiye Cumhuriyet tarihinin önemli devalüasyonlarından biri yapıldı. Türk lirasının değeri düşürüldü; doların temel kuru 25 liradan 35 liraya çıkarıldı. Ancak her işlem için aynı kur uygulanmadı. Tarım ürünleri ihracatı ile petrol ve gübre gibi zorunlu ithalat kalemlerinde daha düşük kur kullanılırken, turizm ve bazı diğer işlemlerde dolar 47 lira 10 kuruş olarak belirlendi. Bu yüzden kaynaklarda bazen “dolar 35 liraya çıktı”, bazen de “47 lira 10 kuruş oldu” bilgisi görülür. Asıl mesele, dönemin çoklu kur sistemi nedeniyle iki bilginin de farklı alanlar için geçerli olmasıdır.

Bu kararın arkasında 1970’lerin sonunda derinleşen ekonomik kriz vardı. Türkiye ciddi bir döviz darboğazı yaşıyordu. Petrol fiyatlarındaki artış, dış ticaret açığı, ithalat için gerekli dövizin bulunamaması, sanayide hammadde sıkıntısı, kuyruklar, yüksek enflasyon ve karaborsa günlük hayatın parçası haline gelmişti. Devalüasyon, hükümetin Türk lirasını resmî olarak daha düşük değere çekerek ihracatı artırma, ithalatı kısmaya çalışma ve döviz girişini teşvik etme çabasıydı.

Ama bu tür kararların halka dönük bedeli ağırdı. Lira değer kaybedince ithal malların, petrolün, ilacın, sanayi girdilerinin ve birçok tüketim malının maliyeti arttı. Bu da zaten yüksek olan enflasyonu daha da besledi. Yani devalüasyon, kâğıt üzerinde dış dengeyi düzeltme aracıydı; fakat vatandaş açısından hayat pahalılığı, zamlar ve alım gücünün düşmesi demekti.

1979 kararı, aynı zamanda Türkiye’nin 24 Ocak 1980 kararlarına giden yolda artık eski ekonomi modeliyle devam edemediğini gösteren işaretlerden biriydi. Nitekim birkaç ay sonra Süleyman Demirel hükümeti döneminde, Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak Kararları ile çok daha kapsamlı bir ekonomik dönüşüm programı yürürlüğe girecek; Türk lirası yeniden büyük ölçüde değer kaybedecek, ekonomi dışa açılma ve serbestleşme çizgisine sokulacaktı. 1979’daki devalüasyon, bu büyük kırılmanın ön habercilerinden biri sayılabilir.

1981 – Bülent Ersoy’a sahne yasağı getirildi

11 Haziran 1981’de, Bülent Ersoy’un sahneye çıkması yasaklandı. Bu yasak, 12 Eylül darbesi sonrasında devletin sahneye, bedene, kıyafete ve kimliğe müdahalesinin en görünür örneklerinden biriydi.

Bülent Ersoy, 1970’lerin sonunda Türkiye’nin en güçlü seslerinden biri haline gelmişti. Klasik Türk müziği repertuvarı, sahne hâkimiyeti ve sesiyle büyük bir hayran kitlesi edinmişti. Ancak cinsiyet kimliği ve sahnedeki görünümü, özellikle 12 Eylül sonrasında yoğun baskının hedefi oldu. 1981’de yalnız Bülent Ersoy değil, aynı dönem başka sanatçılar da benzer yasaklarla karşılaştı.

Yasağın arkasında doğrudan “şu kanuna göre sahneye çıkamaz” diye net bir düzenleme yoktu. Daha çok emniyet ve valilik kararlarıyla yürütülen fiilî bir yasaktı. Gerekçe, Bülent Ersoy’un kadın kıyafetleriyle sahneye çıkması ve bunun “genel ahlak” açısından sakıncalı görülmesiydi. Bu nedenle mesele yalnızca sanat özgürlüğü değil, aynı zamanda devletin kimin nasıl görüneceğine ve kamusal alanda nasıl var olacağına karar vermeye çalışmasıydı.

Bülent Ersoy yasağı kabul edip kenara çekilmedi. Hukuki mücadele başlattı, Türkiye’de cinsiyet kimliği ve resmî tanınma meselesinin en çok konuşulan isimlerinden biri oldu. 1983’te Danıştay’ın Ersoy’un sahneye ancak erkek kıyafetiyle çıkabileceği yönünde değerlendirme yaptığı da kaynaklarda yer alır. Bu, dönemin bakışını açıkça gösteriyordu: Sorun sanatçının sesi, repertuvarı ya da mesleği değil; devletin onun kimliğini tanımayı reddetmesiydi.

Yasak yaklaşık sekiz yıl sürdü. Bülent Ersoy’un sahne yasağı, 8 Ocak 1988’de kaldırıldı. Bu süreçte Turgut Özal döneminde yapılan düzenlemelerle cinsiyet değişikliğinin hukuken tanınmasının önü açıldı ve Ersoy yeniden sahnelere dönebildi.

1982 – E.T. vizyona girdi, dünya sinemasının en sevilen uzaylısı doğdu

Steven Spielberg’in yönettiği E.T. the Extra-Terrestrial11 Haziran 1982’de ABD’de vizyona girdi. Film, dünyada mahsur kalan sevimli bir uzaylı ile yalnız bir çocuk olan Elliott’ın dostluğunu anlatıyordu. İlk bakışta basit bir bilim kurgu masalı gibi görünen E.T., kısa sürede dünya sinemasının en sevilen filmlerinden biri haline geldi. Britannica, filmin tüm zamanların gişe rekorlarını kırdığını ve büyük bütçeli blockbuster döneminin yükselişinde önemli rol oynadığını belirtir.

E.T.’nin gücü, uzaylı fikrini korku ve istila hikâyesinden çıkarıp çocukluk, yalnızlık ve dostluk duygusuyla birleştirmesiydi. 1950’lerin bilim kurgu filmlerinde uzaylılar çoğu zaman tehdit olarak anlatılırdı. Spielberg ise bu kez uzaydan gelen varlığı bir tehlike değil, korunması gereken kırılgan bir canlı olarak gösterdi. Bu yaklaşım, filmi yalnız çocuklara değil, yetişkinlere de dokunan bir hikâyeye dönüştürdü.

Filmin merkezinde Elliott’ın aile içindeki yalnızlığı vardı. Anne-babası ayrılmış, evde eksiklik ve kırılganlık hissi oluşmuştu. E.T. bu eve yalnız bir yabancı gibi girdi, fakat zamanla Elliott’ın duygusal boşluğunu dolduran bir dosta dönüştü. Bu yüzden film, aslında uzaylıdan çok çocukluğun kaybolma korkusu, arkadaşlık ihtiyacı ve ayrılıkla baş etme hâli üzerine kuruldu.

E.T. aynı zamanda sinema tarihinde görsel hafızaya kazınan çok sayıda sahne bıraktı. Bisikletlerin ayın önünden geçtiği an, parlayan parmak, “E.T. phone home” cümlesi ve John Williams’ın müziği, popüler kültürün kalıcı imgeleri arasına girdi. Film, yalnız gişede büyük başarı kazanmadı; oyuncaklardan reklamlara, televizyon göndermelerinden tema parklarına kadar geniş bir kültürel etki yarattı.

O gün sinema, uzaylı hikâyesi üzerinden çocukluk duygusunu anlatan en güçlü masallarından birine kavuştu. E.T., bilim kurgunun soğuk teknolojisini sıcak bir dostluk hikâyesine çevirdi ve dünya sinemasının en sevilen karakterlerinden biri doğdu.

1982 – Nazlı Deniz Kuruoğlu, İstanbul’da Avrupa Güzeli seçildi

Nazlı Deniz Kuruoğlu11 Haziran 1982’de İstanbul’da düzenlenen Miss Europe 1982 yarışmasında Avrupa Güzeli seçildi. Bu başarıyla Kuruoğlu, Günseli Başar ve Filiz Vural’dan sonra Türkiye’ye Avrupa güzelliği unvanını getiren üçüncü isim oldu.

Nazlı Deniz Kuruoğlu, dönemin klasik magazin figürlerinden farklı bir profildi. Asıl mesleği baleydi. Mimar Sinan Üniversitesi Konservatuvarı’nda bale eğitimi aldı, Devlet Opera ve Balesi’nde dans etti. Daha sonra geçirdiği menisküs ameliyatı nedeniyle aktif dans kariyerini bırakmak zorunda kaldı; ancak sanat ve hareket alanından kopmadı, akademik çalışmalarına devam etti.

1982’deki yarışmanın İstanbul’da yapılması da önemlidir. Türkiye, 1980 darbesinin ardından dünyaya yeniden “normalleşen, temsil edilebilir, vitrine çıkabilir” bir ülke görüntüsü vermeye çalışıyordu. Böyle bir dönemde Avrupa Güzeli unvanının İstanbul’da bir Türk yarışmacıya verilmesi, aynı zamanda dönemin gazeteleri için güçlü bir prestij haberi oldu.

Kuruoğlu’nun sonraki tercihi de dikkat çekicidir. Yarışmadan sonra reklam, sinema ve magazin dünyasında daha görünür bir kariyer seçebilirdi; fakat o bu çizgiye fazla yaslanmadı. Sanat, akademi, doğa sporları ve daha sakin bir yaşam hattında ilerledi.

1987 – ILO, Türkiye’yi işçi hakları ihlalleri nedeniyle yeniden gündemine aldı

11 Haziran 1987’de, Uluslararası Çalışma Örgütü ILO, Türkiye’yi yeniden işçi haklarını ihlal eden ülkeler arasında değerlendirdi. Gerekçe, Türkiye’deki iş yasaları ve anayasal düzenlemelerin, Türkiye’nin imzaladığı uluslararası çalışma sözleşmeleriyle uyumlu olmamasıydı. Bu karar, 12 Eylül darbesinden sonra kurulan çalışma düzeninin uluslararası alanda da ciddi biçimde sorgulandığını gösteriyordu.

ILO, sıradan kurum değildir. Hükümetleri, işçi temsilcilerini ve işverenleri aynı yapı içinde buluşturan özel bir Birleşmiş Milletler kuruluşudur. Amacı, çalışma yaşamında asgari uluslararası standartları belirlemek ve ülkelerin bu standartlara uyup uymadığını denetlemektir. Türkiye de 1932’den beri ILO üyesidir.

1987’deki meselenin arkasında özellikle 12 Eylül sonrası çalışma mevzuatı vardı. 1982 Anayasası ve ardından çıkarılan sendika, toplu sözleşme, grev ve lokavt düzenlemeleri işçi örgütlenmesini ciddi biçimde sınırlamıştı. Sendika kurma, sendikaya üye olma, toplu pazarlık yapma ve grev hakkı kâğıt üzerinde tanınıyor gibi görünse de uygulamada ağır barajlar, yasaklar ve idari engellerle daraltılmıştı. DİSK’in faaliyetleri kapatılmış, sendikal hareket uzun süre baskı altında tutulmuştu. ILO’nun 12 Eylül sonrasında Türkiye’de sendikal hak ve özgürlüklere indirilen darbeyi sürekli eleştirdiği, Türkiye’ye gelen heyetlerin raporlarının kamuoyuna da yansıdığı belirtilir.

Buradaki temel sorun şuydu: Türkiye uluslararası alanda bazı çalışma sözleşmelerini kabul etmişti; fakat iç hukuk bu sözleşmelerin gerektirdiği özgürlük alanını sağlamıyordu. Özellikle sendikal örgütlenme, toplu pazarlık ve grev hakkı konusunda Türkiye’nin uygulamaları, ILO standartlarıyla çelişiyordu. ILO’nun daha sonraki değerlendirmelerinde de Türkiye’nin sendikal haklar alanında sık sık denetim organlarının gündemine alındığı ve yoğun eleştirilere konu olduğu görülür.

Bu karar, dönemin hükümeti için Türkiye’nin demokrasiye dönüş iddiasını da zora sokuyordu. 1983 seçimlerinden sonra sivil yönetime geçilmişti ama çalışma hayatındaki 12 Eylül mirası büyük ölçüde sürüyordu. Siyasi partiler açılmış, Meclis çalışmaya başlamıştı; fakat sendikalar ve işçiler için aynı ölçüde özgür bir alan oluşmamıştı. ILO’nun çıkışı, “Türkiye gerçekten sivilleşti mi?” sorusunu çalışma hayatı üzerinden gündeme getiriyordu.

Bu olayın önemi şurada: İşçi hakları yalnız ücret pazarlığı meselesi değildir. Bir ülkede işçinin sendika kurma, toplu sözleşme yapma ve grev hakkı ne kadar serbestse, o ülkenin demokrasi düzeyi de o kadar görünür hale gelir. 1987’de Türkiye’nin ILO tarafından yeniden eleştirilmesi, 12 Eylül’ün yalnız siyaset kurumunda değil, fabrikada, işyerinde ve sendika binasında da devam ettiğini gösteriyordu.

1997 – 28 Şubat sürecinin takip mekanizması olarak Batı Çalışma Grubu gündeme geldi

11 Haziran 1997’de, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde “irticaya karşı” Batı Çalışma Grubu oluşturulduğu bildirildi. Kısa adıyla BÇG, 28 Şubat sürecinin en tartışmalı yapılarından biri oldu. Resmî gerekçe, 28 Şubat 1997 Millî Güvenlik Kurulu kararlarının uygulanıp uygulanmadığını izlemek ve “irticai faaliyetleri” takip etmekti. Ancak yapı, sonraki yıllarda yalnızca bir izleme birimi değil, sivil siyaset üzerinde baskı kuran askerî vesayet mekanizmasının parçası olarak tartışıldı.

O dönemde Türkiye, Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi’nin kurduğu Refahyol hükümeti tarafından yönetiliyordu. Başbakan Necmettin Erbakan’dı. 28 Şubat MGK toplantısında hükümete laiklik vurgulu bir dizi karar dayatılmış, bu kararların uygulanması istenmişti. Başörtüsü, imam hatip okulları, tarikatlar, Kur’an kursları, kamu kurumlarındaki kadrolaşma iddiaları ve “irtica” tartışmaları dönemin ana gündemiydi. BÇG, işte bu atmosferde, askerin hükümet üzerindeki baskısını kurumsallaştıran araçlardan biri haline geldi.

BÇG’nin arka planında, dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir imzalı belgeler ve “Batı Harekât Konsepti” bulunuyordu. Anayasa Mahkemesi’nin Çevik Bir başvurusuna ilişkin kararında da 10 Nisan 1997 tarihli Batı Çalışma Grubu kurulması konulu belgeye ve BÇG şemasına atıf yapılır. Bu ayrıntı önemli; çünkü 11 Haziran’da kamuoyuna yansıyan yapı, aslında birkaç ay öncesinden hazırlanan daha geniş bir askerî takip ve yönlendirme planının parçasıydı.

BÇG’nin en tartışmalı yönü, toplumun farklı kesimlerine ilişkin bilgi toplama ve fişleme iddialarıydı. Okullar, kamu kurumları, belediyeler, şirketler, medya organları, vakıflar ve kişiler hakkında “irticai faaliyet” başlığı altında raporlar hazırlandığı ileri sürüldü. Daha sonraki 28 Şubat yargılamalarında da BÇG’nin hükümetin bilgisi dışında kurulduğu, anayasal ve yasal bir teşkilatlanmaya dayanmadığı iddiaları gündeme geldi. Anadolu Ajansı’nın aktardığı gerekçeli kararda, BÇG’nin kanuni bir yapısının bulunmadığı ve hükümetten bağımsız hareket ettiği değerlendirmesi yer aldı.

Bu gelişmenin siyasi sonucu çok hızlı oldu. BÇG’nin kamuoyuna yansımasından kısa süre sonra, 18 Haziran 1997’de Necmettin Erbakan istifasını Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e sundu. Bu nedenle Batı Çalışma Grubu, 28 Şubat’ın yalnız bildirilerle, brifinglerle ve manşetlerle değil; devlet içindeki organize takip ve baskı mekanizmalarıyla yürütüldüğünü gösteren en kritik başlıklardan biri sayılır.

Batı Çalışma Grubu, 28 Şubat sürecinde seçilmiş hükümetin alanını daraltan, toplumu ‘irtica’ başlığı altında izleyen ve Türkiye’de asker-siyaset ilişkisinin en sert vesayet örneklerinden biri olarak hafızaya kazınan yapıdır.

1999 – Merve Kavakçı vatandaşlıktan çıkarıldı, başörtülü vekil krizi büyüdü

1999 seçimlerinde Fazilet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilen Merve Kavakçı, Meclis’e başörtüsüyle girmesi nedeniyle 28 Şubat sonrası Türkiye’nin en büyük siyasi krizlerinden birinin merkezine oturdu. 2 Mayıs 1999’da TBMM’deki yemin törenine başörtüsüyle katıldı; fakat yoğun protestolar nedeniyle yemin edemedi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in Genel Kurul’daki sert çıkışı, krizin yalnız Meclis içi bir tartışma olmadığını, 28 Şubat ikliminin hâlâ bütün gücüyle sürdüğünü gösterdi. TBMM kayıtlarında da Kavakçı’nın 2 Mayıs 1999’da başörtüsüyle yemin törenine geldiği ve Ecevit’in “Burası devlete meydan okunacak yer değildir” sözleri hatırlatılır.

Kriz kısa sürede başörtüsü tartışmasının dışına taşındı. Merve Kavakçı’nın ABD vatandaşlığına geçtiği, ancak bunu Türk makamlarından gerekli izinle yapmadığı ileri sürüldü. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, 13 Mayıs 1999 tarihli kararla Kavakçı’nın Türk vatandaşlığını kaybettirdi. Bu karar daha sonra Resmî Gazete’de yayımlandı; 2017’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararı da 1999’daki vatandaşlıktan çıkarma kararının tarihini ve numarasını açık biçimde “13/5/1999 tarihli ve 99/12827 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı” olarak kaydeder.

Kavakçı’nın milletvekilliği de bu kararın ardından tartışmalı hale geldi. Çünkü milletvekili seçilmişti; fakat yemin edememiş, ardından vatandaşlıktan çıkarılmıştı. TBMM’de daha sonra yapılan değerlendirmelerde, Türk vatandaşlığının kaybı nedeniyle milletvekilliği sıfatının düşmesi gündeme geldi.

Bu olayın önemi yalnız Merve Kavakçı’nın kişisel siyasi kariyeriyle sınırlı değildir. 1999 krizi, Türkiye’de başörtüsünün kamusal alan, Meclis ve temsil hakkı etrafında nasıl büyük bir rejim tartışmasına dönüştüğünü gösterdi. Seçilmiş bir milletvekili, sandıktan çıkmasına rağmen Genel Kurul’da yemin edemedi; ardından vatandaşlık ve milletvekilliği tartışmalarıyla siyaset dışına itildi. Bu, 28 Şubat sürecinin yalnız hükümetler üzerinde değil, seçilmiş temsilciler üzerinde de nasıl belirleyici olduğunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri oldu.

2004 – Elvan Abeylegesse, 5000 metrede dünya rekoru kıran ilk Türk atlet oldu

Elvan Abeylegesse11 Haziran 2004’te Norveç’in Bergen kentinde düzenlenen Golden League yarışında, kadınlar 5000 metre dünya rekorunu 14:24.68’lik dereceyle kırdı. Böylece Türkiye atletizm tarihinde dünya rekoru kıran ilk sporcu oldu.

Bu başarı sıradan bir rekor değildi. Kadınlar 5000 metre dünya rekoru yaklaşık yedi yıldır kırılamıyordu. Eski rekor, Çinli Jiang Bo’nun 1997’de koştuğu 14:28.09 derecesiydi. Abeylegesse, Bergen’de bu rekoru neredeyse dört saniye geliştirdi. Uzun mesafe yarışlarında birkaç saniyelik fark bile büyük kabul edilir; 5000 metrede dünya rekorunu bu kadar net aşağı çekmek, onun o dönem nasıl olağanüstü bir form yakaladığını gösteriyordu.

Elvan Abeylegesse’nin hikâyesi Türkiye atletizmi açısından ayrıca dikkat çekiciydi. Etiyopya doğumlu olan sporcu, 1999’da Türk vatandaşlığına geçti ve Türkiye adına yarışmaya başladı. O dönemde Türkiye atletizmde, özellikle uzun mesafelerde dünya çapında rekor kıran bir ülke değildi. Bu yüzden Bergen’deki yarış, Türkiye’nin pist atletizminde uluslararası vitrine çıkması anlamına geldi.

Rekorun kırıldığı yarışın atmosferi de önemlidir. Abeylegesse son tura dünya rekoru ihtimaliyle girdi; tribünlerin desteğiyle temposunu korudu ve finiş çizgisini geçtiğinde Türkiye adına tarihi bir sonuç aldı.

Fakat bu maddeyi bugünden yazarken bir notu da dürüstçe eklemek gerekir. Abeylegesse’nin 2004’teki 5000 metre dünya rekoru, onun kariyerinin parlak sayfası olarak duruyor; ancak sonraki yıllarda kariyeri doping süreciyle gölgelendi. 2007 Dünya Şampiyonası’ndan alınan numunesinin yeniden incelenmesi sonrası ceza aldı; 2007-2009 arasındaki bazı sonuçları ve madalyaları iptal edildi. Bu durum, 2004 rekorunun tarihsel önemini ortadan kaldırmaz ama Abeylegesse’nin kariyerini anlatırken yalnız parlak başarı kısmını seçip gerisini yok saymak da doğru olmaz.

Bu nedenle 11 Haziran 2004, Türk atletizmi için hem büyük bir gurur hem de yıllar sonra daha karmaşık okunacak bir kariyerin zirve anıdır. Elvan Abeylegesse, Bergen’de Türkiye’ye atletizmde ilk dünya rekorunu getirdi; bu başarı pistte tarihi bir eşikti, fakat sporcunun sonraki doping dosyası nedeniyle bugün daha dikkatli ve eksiksiz anlatılması gereken bir başarı olarak duruyor.

2009 – Dünya Sağlık Örgütü H1N1 salgınını pandemi ilan etti

11 Haziran 2009’da, Dünya Sağlık Örgütü yeni influenza A H1N1 salgını için pandemi alarmını en yüksek seviye olan Faz 6’ya çıkardı. Böylece 21. yüzyılın ilk grip pandemisi resmen ilan edildi. DSÖ, aynı gün yaptığı açıklamada farklı bölgelerdeki ülkelerde insandan insana bulaşmanın sürdüğünü ve pandemi kriterlerinin karşılandığını bildirdi.

H1N1 salgını kamuoyunda uzun süre “domuz gribi” adıyla anıldı. Virüs ilk olarak 2009 baharında Meksika ve ABD’de dikkat çekti, ardından kısa sürede dünyanın farklı bölgelerine yayıldı. DSÖ’nün pandemi ilanı, hastalığın mutlaka çok ölümcül olduğu anlamına gelmiyordu; asıl gösterge, yeni virüsün kıtalar arasında yayılması ve toplum içinde sürdürülebilir bulaşma göstermesiydi. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi de Faz 6 kararının hastalığın şiddetinden çok yayılımını gösterdiğini vurgular.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü “pandemi” kelimesi çoğu zaman doğrudan büyük ölümcüllükle karıştırılır. Oysa pandemi, bir hastalığın dünya çapında yayılmasıyla ilgilidir. H1N1, birçok kişide hafif seyretti; ancak özellikle çocuklar, genç yetişkinler, hamileler ve kronik hastalığı olanlar için risk oluşturdu. Sağlık sistemleri aşı, takip, karantina önerileri ve bilgilendirme çalışmalarıyla yeni bir küresel salgın sınavı verdi.

2009 H1N1 salgını, Covid-19’dan önce dünyanın modern pandemi yönetimiyle karşılaştığı en önemli örneklerden biriydi. Ülkeler aşı geliştirme, risk iletişimi, okul kapanmaları, seyahat uyarıları ve hastane kapasitesi gibi konularda farklı kararlar aldı. Bazı ülkelerde panik, bazı ülkelerde ise gevşeklik eleştirildi. Bu süreç, sağlık otoritelerinin yalnız virüsle değil, toplumdaki korku, güvensizlik ve yanlış bilgiyle de mücadele etmek zorunda olduğunu gösterdi.

Pandemi daha sonra kontrol altına alındı; H1N1 virüsü ise tamamen yok olmadı, mevsimsel grip virüsleri arasında dolaşmayı sürdürdü. Fakat 11 Haziran 2009’un önemi burada durur: Dünya, küresel ulaşım çağında yeni bir solunum yolu virüsünün ne kadar hızlı yayılabileceğini bir kez daha gördü.

Bu nedenle 11 Haziran 2009, Covid-19’dan yıllar önce yaşanmış kritik bir uyarı tarihi olarak okunmalıdır. H1N1 pandemisi, dünyaya salgınların yalnız tıbbi değil; iletişim, güven, hazırlık ve uluslararası iş birliği meselesi olduğunu hatırlattı.

2010 – İlk kez Afrika’da düzenlenen Dünya Kupası başladı

2010 FIFA Dünya Kupası11 Haziran 2010’da Güney Afrika ile Meksika arasında oynanan açılış maçıyla başladı. Johannesburg’daki Soccer City Stadyumu’nda oynanan karşılaşma 1-1 sona erdi. Ev sahibi Güney Afrika’nın golünü Siphiwe Tshabalala, Meksika’nın golünü ise Rafael Márquez attı.

Bu turnuvayı özel kılan asıl nokta, Dünya Kupası’nın ilk kez Afrika kıtasında düzenlenmesiydi. Güney Afrika, uzun yıllar apartheid rejimiyle dünyadan dışlanmış bir ülkeydi. 1994’te Nelson Mandela’nın devlet başkanı seçilmesiyle başlayan yeni dönemin ardından, 2010 Dünya Kupası ülke için dünyaya “yeni Güney Afrika”yı gösterme fırsatıydı.

Açılış maçının sembolik ağırlığı da buradan geliyordu. Güney Afrika, turnuvaya favori olarak başlamamıştı; hatta Dünya Kupası tarihinde gruptan çıkamayan ilk ev sahibi ülke olacaktı. Ama Tshabalala’nın Meksika’ya attığı gol, turnuvanın en unutulmaz anlarından biri haline geldi. Sol çaprazdan vurduğu sert şut, sadece bir gol değil, Afrika’da düzenlenen ilk Dünya Kupası’nın görsel hafızası oldu.

2010 Dünya Kupası’nın bir başka unutulmaz simgesi de vuvuzela sesiydi. Tribünlerde neredeyse aralıksız çalınan bu plastik borazanlar, turnuvanın atmosferini belirledi. Kimileri için coşkunun sesi, kimileri için dayanılması güç bir gürültüydü; ama 2010 denince akla hâlâ o uğultu gelir.

Turnuvanın sonunda kupaya İspanya ulaştı. Finalde Hollanda’yı uzatmalarda 1-0 yenen İspanya, tarihindeki ilk Dünya Kupası şampiyonluğunu kazandı. Ancak 11 Haziran 2010’un anlamı bambaşkaydı. O gün, futbolun en büyük organizasyonu ilk kez Afrika toprağında sahne aldı; Güney Afrika ise spor aracılığıyla siyasi geçmişinin gölgesinden çıkıp küresel bir vitrine dönüştü.

2023 – Dünya çapında tanınan büyük keman virtüözü Suna Kan hayatını kaybetti

Türk klasik müziği yorumculuğunun en büyük isimlerinden Suna Kan11 Haziran 2023’te hayatını kaybetti. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Kan’ın vefatını duyururken onun orkestrada 44 yıl boyunca solist sanatçı olarak görev yaptığını ve Türkiye’yi dünyanın pek çok yerinde temsil ettiğini açıkladı.

Suna Kan, 1936’da Adana’da doğdu. Babası, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyola sanatçısı Nuri Kan’dı. Kemanla çok küçük yaşta tanıştı; yeteneği erken fark edildi ve henüz çocuk yaşta “Harika Çocuk” olarak anılmaya başladı. Bu ifade yalnız bir övgü değildi; Cumhuriyet’in sanat alanında dünyaya açılma idealinin de parçasıydı.

Onun hayatındaki en önemli dönemeçlerden biri, İdil Biret ile birlikte yurt dışında müzik eğitimi almasını sağlayan özel kanun oldu. Bu kanun sayesinde Paris’e gönderildi, Paris Konservatuarı’nda eğitim gördü ve 1952’de konservatuvarı birincilikle bitirdi. Daha sonra uluslararası yarışmalarda ödüller kazandı; Viotti, Münih ve Long-Thibaud gibi önemli yarışmalarda dereceler elde etti.

Türkiye’ye döndükten sonra Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda solist ve başkemancı olarak görev yaptı. Aynı zamanda Ankara Oda Orkestrası’nın kurucuları arasında yer aldı. Uzun yıllar boyunca hem Batı klasik müziği repertuvarını hem de Türk bestecilerinin eserlerini seslendirdi.

Suna Kan, Cumhuriyet’in evrensel sanat alanında da var olma iddiasının canlı örneklerinden biriydi. Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses gibi Türk bestecilerinin eserlerini yorumlayarak yerli klasik müzik repertuvarının tanınmasına da katkı verdi. 1971’de Devlet Sanatçısı unvanı aldı.

Suna Kan’ın kaybıyla, Cumhuriyet’in erken dönem sanat politikalarının yetiştirdiği en parlak kuşaklardan birinin güçlü temsilcilerinden biri daha sahneden çekildi. O, kemanı Türkiye’nin kültürel dünyaya açılan sesi olarak taşıyan sanatçılardan biriydi.

2024 – Yeşilçam’ın unutulmaz oyuncularından Murat Soydan hayatını kaybetti

Türk sinemasının tanınmış oyuncularından Murat Soydan11 Haziran 2024’te hayatını kaybetti. Vefat haberini kızı Mehveş Soydan, “Canım babamı kaybettik. Başımız sağ olsun” sözleriyle duyurdu. Anadolu Ajansı, Soydan’ın 83 yaşında vefat ettiğini aktardı.

Asıl adı Rüçhan Tercan olan Murat Soydan, 2 Ekim 1940’ta İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaokulu Lüleburgaz’da, liseyi Edirne’de okudu. İstanbul’a döndükten sonra İktisadi İlimler Akademisi’nde eğitim aldı; aynı zamanda İstanbul Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi bölümünü bitirdi. Bu ayrıntı önemli: Soydan yalnız kamera karşısına yakışan bir “jön” değildi; müzik ve sahne terbiyesi de almış bir oyuncuydu.

Sinemaya 1966’da Perde mecmuasının açtığı yarışmayı Tanju Korel ile birlikte kazanarak girdi. Aynı yıl Kolsuz Kahraman filmiyle oyunculuk kariyerine başladı. Sonrasında Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik gibi Yeşilçam’ın büyük yıldızlarıyla başrolü paylaştı; 200’e yakın filmde rol aldı.

Soydan’ın kariyerindeki en önemli ödüllerden biri, 1972 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Zulüm filmiyle kazandığı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü oldu. Bu ödül, onun dramatik rollerde de karşılık bulan bir oyuncu olduğunu gösterdi.

Murat Soydan, Kahveci Güzeli, Ah Bir Zengin Olsam, Devlerin Öcü, Son Söz Benim, Altın Tabancalı Ajan, Kurt Dölü ve Kırmızı Gece gibi filmlerin yanı sıra televizyon döneminde Acı Hayat, Sinekli Bakkal ve O Hayat Benim gibi dizilerde de izleyici karşısına çıktı.

Murat Soydan’ın kaybıyla, Yeşilçam’ın 1960’lar ve 1970’lerde kurduğu romantik, melodramatik ve yıldız merkezli sinema dünyasının önemli yüzlerinden biri daha aramızdan ayrıldı. O, Türk sinemasının “jön” kuşağını temsil eden hem beyazperdede hem televizyonda iz bırakmış isimlerinden biri olarak hatırlanacak.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.