Günün Tarihi / 6 Haziran
1519 – Bitkileri sınıflandırmaya çalışan öncü bilim insanı Andrea Cesalpino doğdu
6 Haziran 1519’da İtalyan hekim, filozof ve bitki bilimci Andrea Cesalpino, Toskana bölgesindeki Arezzo’da doğdu. Latince kaynaklarda adı çoğu zaman Andreas Caesalpinus olarak geçer. Cesalpino, özellikle bitkileri yalnız görünüşlerine, alfabetik sıralarına ya da tıpta kullanılıp kullanılmadıklarına göre değil; yapısal özelliklerine göre sınıflandırmaya çalışmasıyla bilim tarihinde önemli bir yere sahip oldu.
Cesalpino’nun yaşadığı 16. yüzyılda botanik bugünkü anlamıyla bağımsız bir bilim değildi. Bitkiler daha çok eczacılık, tıp ve şifalı ot bilgisi içinde ele alınıyordu. Birçok bitki kitabı, hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geldiğini anlatan pratik rehberler gibiydi. Cesalpino ise bitkilere, kendi iç yapıları ve doğadaki düzenleri üzerinden bakmaya çalıştı.
Pisa Üniversitesi’nde eğitim gören Cesalpino, dönemin önemli hekim ve doğa bilimcileriyle çalıştı. Öğretmenlerinden biri, Avrupa’daki ilk botanik bahçelerinden birinin kurulmasında etkili olan Luca Ghini idi. Cesalpino daha sonra Pisa’da felsefe, tıp ve botanik dersleri verdi; 1555’te Ghini’nin ardından Pisa Botanik Bahçesi’nin yöneticiliğini üstlendi. Bu görev, onun bitkileri doğrudan gözlem ve karşılaştırma yoluyla incelemesine imkân sağladı.
Cesalpino’nun en önemli eseri, 1583’te yayımlanan De plantis libri XVI adlı çalışmasıdır. Bu eser, “Bitkiler Üzerine On Altı Kitap” anlamına gelir. Bu kitap, botaniğin ilk ders kitaplarından biri kabul edilir ve eserde 1500’den fazla bitki tanımlanıp sınıflandırılır.
Onun en dikkat çekici yeniliği, bitkileri sınıflandırırken meyve, tohum ve üreme organlarına özel önem vermesiydi. Bu yaklaşım, daha sonra modern sınıflandırma biliminin gelişmesinde önemli rol oynayacak düşüncelerin erken bir örneğiydi. Cesalpino, Carl Linnaeus’tan yaklaşık iki yüzyıl önce, bitkiler arasında düzenli ve karşılaştırmalı bir sistem kurulabileceğini göstermeye çalıştı.
Cesalpino aynı zamanda Aristotelesçi bir filozoftu. Doğayı anlamaya çalışırken gözlemle felsefi düzen fikrini birleştiriyordu. Bu yönüyle Rönesans döneminin tipik çok yönlü bilginlerinden biriydi: Hekimdi, felsefeciydi, botanikçiydi; ayrıca mineraller ve canlıların işleyişi üzerine de çalışmalar yaptı.
İleri yaşlarında Roma’ya çağrıldı ve Papa VIII. Clemens’in hekimi oldu. Aynı dönemde Roma La Sapienza Üniversitesi’nde tıp profesörü olarak görev yaptı. 23 Şubat 1603’te Roma’da öldü. Ölümünden sonra adı, özellikle bitki sınıflandırması tarihinin öncüleri arasında anılmaya devam etti.
1799 – Modern Rus edebiyatının kurucusu sayılan Aleksandr Puşkin doğdu
6 Haziran 1799’da Rus yazar, şair ve oyun yazarı Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Moskova’da doğdu. Puşkin, modern Rus edebiyat dilinin kurucu isimlerinden biri kabul edilir.
Puşkin, soylu ama çok zengin olmayan bir aileden geliyordu. Babası eski bir Rus soylu ailesine mensuptu; annesi ise Büyük Petro’nun sarayında yetişmiş, Afrika kökenli asker ve devlet adamı Abram Petroviç Gannibal’ın torunuydu. Bu köken, Puşkin’in hayatı boyunca hem ailesel bir gurur hem de kimliğine dair dikkat çekici bir ayrıntı olarak anıldı.
Çocukluğunda Fransızca konuşulan aristokrat bir çevrede büyüdü. O dönemde Rus soyluları arasında Fransızca bilmek ve Fransız kültürüne yakın olmak yaygındı. Fakat Puşkin’in asıl büyük etkisi, Rusçayı edebiyatın yüksek dili haline getirmesinde ortaya çıktı. Onun şiirleri ve düzyazısı, konuşma dilinin canlılığını klasik edebiyatın inceliğiyle birleştirdi.
Puşkin, genç yaşta Çarskoye Selo Lisesi’nde eğitim gördü. Bu okul, Rus aristokrasisinin yetenekli çocukları için açılmış seçkin bir eğitim kurumuydu. Puşkin burada henüz öğrenciyken şiirleriyle dikkat çekmeye başladı.
İlk büyük eseri Ruslan ve Ludmila, 1820’de yayımlandı ve Puşkin’i genç yaşta edebiyat çevrelerinin merkezine taşıdı. Bu uzun şiir, Rus masal geleneğini, mizahı, romantizmi ve fantastik öğeleri bir araya getiriyordu. Puşkin, bu eserle Rus edebiyatına yeni bir ses getiren yazar olarak görülmeye başladı.
Ancak Puşkin’in hayatı edebî başarılarının yanında siyasi baskılarla da şekillendi. Özgürlükçü şiirleri, hicivleri ve iktidarı rahatsız eden çevrelerle ilişkisi nedeniyle Çarlık yönetiminin dikkatini çekti. Petersburg’dan uzaklaştırıldı; Kafkasya, Kırım, Odessa ve Mihaylovskoye gibi yerlerde bir tür sürgün hayatı yaşadı. Bu sürgün yılları, onun şiirini ve dünya görüşünü derinleştirdi.
Puşkin’in en önemli eserlerinden biri Yevgeni Onegin’dir. Manzum roman biçimindeki bu eser, Rus edebiyatının başyapıtlarından kabul edilir. Şehirli aristokrasi, taşra hayatı, aşk, bıkkınlık, gurur, kaçırılmış fırsatlar ve Rus toplumunun dönüşümü bu eserde güçlü biçimde işlenir. Boris Godunov, Maça Kızı, Yüzbaşının Kızı, Dubrovski ve Belkin Hikâyeleri de Puşkin’in farklı türlerdeki ustalığını gösteren eserleridir.
Puşkin’den önce Rus edebiyatı büyük ölçüde ya ağır, resmî ve yapay bir dilin ya da Batı etkisinin gölgesindeydi. Puşkin ise günlük konuşmanın doğallığını, halk hikâyelerinin ritmini, Avrupa edebiyatının biçimlerini ve Rus tarihinin duygusunu aynı dilde buluşturdu.
Hayatı kısa ve çalkantılı geçti. 1831’de Natalya Gonçarova ile evlendi. Bu evlilik hem büyük bir aşk hem de kıskançlık, saray çevresi dedikoduları ve toplumsal baskılarla örülü bir hayat getirdi. 1837’de Fransız subay Georges d’Anthès ile yaptığı düello sonucunda ağır yaralandı ve 10 Şubat 1837’de, henüz 37 yaşındayken St. Petersburg’da öldü.
Puşkin’in ölümü Rusya’da büyük bir yas yarattı. Onun ardından gelen Gogol, Lermontov, Dostoyevski, Tolstoy, Turgenyev ve Çehov gibi yazarların yükseldiği büyük Rus edebiyatı, büyük ölçüde Puşkin’in açtığı dil ve anlatım yolundan ilerledi.
1844 – YMCA kuruldu; Londra’da başlayan gençlik hareketi dünyaya yayıldı
6 Haziran 1844’te İngiltere’nin başkenti Londra’da Young Men’s Christian Association, kısa adıyla YMCA, kuruldu. Türkçeye “Genç Erkekler Hristiyan Birliği” diye çevrilebilecek bu yapı, sanayileşen büyük şehirlerde yalnızlaşan, yoksullaşan ve ağır çalışma koşulları altında yaşayan gençlere sosyal, ahlaki ve eğitsel destek sağlamak amacıyla ortaya çıktı.
YMCA’nın doğduğu ortam, Sanayi Devrimi’nin yarattığı yeni şehir hayatıydı. Kırsal bölgelerden Londra’ya gelen genç erkekler, uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, sağlıksız yaşam alanları ve sosyal kopukluk içinde ayakta kalmaya çalışıyordu. George Williams da genç yaşta Londra’ya gelmiş, bir kumaş işletmesinde çalışmaya başlamıştı. Çevresindeki gençlerin kötü koşullar içinde savrulduğunu görmesi, onu bir dayanışma örgütü kurmaya yöneltti.
İlk YMCA, bugünkü anlamda yalnız bir yardım kurumu değildi. Gençlerin bir araya gelebileceği, okuyabileceği, eğitim alabileceği, spor yapabileceği, sosyalleşebileceği ve kent hayatının risklerinden korunabileceği bir yapı olmayı hedefliyordu. Zamanla bu amaçlar genişledi; YMCA, gençlik kampları, yurtlar, spor salonları, eğitim programları ve sosyal hizmetlerle dünyanın en yaygın sivil toplum hareketlerinden birine dönüştü.
YMCA’nın spor tarihinde de önemli bir yeri vardır. Basketbol ve voleybolun gelişiminde YMCA çevresinin büyük payı oldu. Basketbol, 1891’de YMCA eğitimcisi James Naismith tarafından; voleybol ise 1895’te yine YMCA çevresinden William G. Morgan tarafından geliştirildi. Bu yönüyle YMCA, yalnız sosyal hizmetler tarihinde değil, modern spor kültürünün yayılmasında da etkili oldu.
Örgüt, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’dan Amerika’ya, Asya’dan Afrika’ya kadar yayıldı. Hristiyan kökenli bir yapı olarak doğmasına rağmen, zaman içinde birçok ülkede daha geniş gençlik, eğitim, spor ve sosyal destek faaliyetleriyle anıldı. Farklı toplumlarda yerel ihtiyaçlara göre değişen programlar yürüttü.
1850 – Katot ışınlı tüpü geliştiren Nobel ödüllü fizikçi Karl Ferdinand Braun doğdu
6 Haziran 1850’de Alman fizikçi ve mucit Karl Ferdinand Braun, bugünkü Almanya sınırları içinde yer alan Fulda’da doğdu. Fizik tarihindeki yeri iki ayrı alanda önemlidir: Kablosuz telgrafın gelişmesine yaptığı katkılar ve daha sonra televizyon ile bilgisayar ekranlarının temel teknolojilerinden biri haline gelecek katot ışınlı tüp üzerindeki çalışmaları.
Braun, Berlin Üniversitesi’nde fizik eğitimi aldı ve 1872’de doktorasını tamamladı. Akademik hayatı boyunca Marburg, Karlsruhe, Tübingen ve Strasbourg gibi üniversitelerde görev yaptı. Onun çalışma alanı yalnız teorik fizik değildi; elektrik, elektromanyetik dalgalar, ölçüm cihazları ve iletişim teknolojileri üzerine uygulamalı araştırmalar da yaptı.
Braun’un adı özellikle Braun tüpü olarak bilinen katot ışınlı tüple anılır. Bu tüp, elektrik sinyallerini ekranda görünür izlere dönüştürmeye yarıyordu. Başlangıçta bilimsel ölçüm ve deneylerde kullanılan bu teknoloji, daha sonra osiloskopların, radar ekranlarının, televizyonların ve eski bilgisayar monitörlerinin temelini oluşturdu. Yani Braun’un laboratuvar çalışması, 20. yüzyılın görsel elektronik dünyasına uzanan uzun bir yolun başlangıçlarından biri oldu.
Bir diğer büyük katkısı kablosuz iletişim alanındaydı. 19. yüzyılın sonlarında radyo dalgalarıyla haberleşme henüz yeni yeni gelişiyordu. Guglielmo Marconi’nin adı bu alanda çok öne çıksa da Braun’un teknik geliştirmeleri kablosuz telgrafın daha verimli ve daha güvenilir hale gelmesine önemli katkı sağladı. Nobel Vakfı’nın biyografisine göre Braun, 1898’den itibaren kablosuz telgraf üzerine yoğunlaştı; kapalı salınım devresini kablosuz telgrafa uyguladı ve yönlendirilmiş elektrik dalgaları gönderen öncü isimlerden biri oldu.
Braun’un geliştirdiği devre düzenekleri, radyo sinyallerinin daha kontrollü biçimde üretilmesine ve iletilmesine yardımcı oldu. Daha önceki sistemlerde enerji doğrudan antene veriliyor, bu da sinyallerin dağınık ve verimsiz yayılmasına yol açıyordu. Braun, anten ile salınım devresini daha iyi ayıran ve enerjiyi daha düzenli kullanan sistemlerle kablosuz haberleşmenin menzilini ve kalitesini artırdı.
Bu çalışmaların sonucu olarak Karl Ferdinand Braun, 1909’da Guglielmo Marconi ile birlikte Nobel Fizik Ödülü’ne layık görüldü. Nobel Komitesi, ödülü iki bilim insanına “kablosuz telgrafın geliştirilmesine yaptıkları katkılar” nedeniyle verdi.
Braun’un hayatının son bölümü trajik bir döneme denk geldi. I. Dünya Savaşı sırasında Amerika Birleşik Devletleri’nde bulunuyordu. Almanya ile ABD’nin savaşta karşı taraflara düşmesi nedeniyle, Alman vatandaşı olarak hareketleri kısıtlandı. 20 Nisan 1918’de New York’un Brooklyn bölgesinde hayatını kaybetti.
Karl Ferdinand Braun bugün popüler kültürde Marconi kadar çok tanınmaz. Ancak hem kablosuz iletişimin gelişmesinde hem de elektronik ekran teknolojisinin temelinde onun çalışmaları vardır. Radyo haberleşmesinden televizyon ekranlarına, osiloskoplardan radar sistemlerine kadar uzanan geniş bir alanda Braun’un bilimsel mirasının izleri görülür.
1875 – Büyülü Dağ ve Buddenbrooklar’ın yazarı Thomas Mann doğdu
6 Haziran 1875’te Alman yazar Thomas Mann, Almanya’nın kuzeyindeki Lübeck kentinde doğdu. Tam adı Paul Thomas Mann’dı. 20. yüzyıl Alman edebiyatının en büyük isimlerinden biri kabul edilen Mann, romanlarında burjuva aile düzeninin çözülüşünü, Avrupa kültürünün krizini, sanatçı ruhunun yalnızlığını ve modern insanın iç çatışmalarını anlattı.
Thomas Mann, köklü ve varlıklı bir tüccar ailesinden geliyordu. Babası Johann Heinrich Mann, Lübeck’te saygın bir tahıl tüccarı ve senatördü. Annesi Julia da Silva Bruhns ise Brezilya’da doğmuş, Alman ve Portekiz-Brezilya kökenli bir aileden gelmişti.
Bu aile geçmişi, Mann’ın edebiyatında çok önemli bir yer tuttu. Özellikle ilk büyük romanı Buddenbrooklar, kuzey Almanya’daki zengin bir tüccar ailesinin birkaç kuşak içinde çözülüşünü anlatır. Roman, bir ailenin yükseliş ve çöküş hikâyesi gibi görünse de aslında Avrupa burjuvazisinin değerler dünyasının nasıl değiştiğini gösteren büyük bir toplum panoramasıdır.
Mann’ın edebiyatındaki temel meselelerden biri, düzenli ve güvenli görünen burjuva hayatının altında yatan kırılganlıktı. Onun karakterleri çoğu zaman disiplin, görev, aile, toplum ve saygınlıkla; arzu, hastalık, ölüm, sanat ve bireysel özgürlük arasında sıkışır. Bu yüzden Mann’ın romanları yalnız olay anlatmaz; bir uygarlığın iç gerilimini, zarafetle çürüme arasındaki ince çizgiyi de gösterir.
1912’de yayımlanan Venedik’te Ölüm, Mann’ın en ünlü kısa romanlarından biri oldu. Eserde, yaşlanan yazar Gustav von Aschenbach’ın Venedik’te genç Tadzio’ya duyduğu takıntılı hayranlık üzerinden güzellik, arzu, sanat, çöküş ve ölüm temaları işlenir. Bu eser daha sonra sinemaya da uyarlandı; Luchino Visconti’nin 1971 tarihli filmi Türkçede Venedik’te Ölüm adıyla bilinir.
Mann’ın başyapıtlarından biri de 1924’te yayımlanan Büyülü Dağ’dır. Roman, genç Hans Castorp’un İsviçre Alpleri’ndeki bir sanatoryuma yaptığı kısa ziyaretin yıllara yayılmasını anlatır. Fakat sanatoryum yalnız bir hastalık mekânı değildir; I. Dünya Savaşı öncesi Avrupa’nın fikirlerini, çatışmalarını, çöküşünü ve bekleyişini simgeleyen kapalı bir dünyadır.
Thomas Mann, 1929’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Nobel Komitesi, ödülü özellikle Buddenbrooklar’ın modern edebiyatın klasik eserlerinden biri olarak giderek artan kabul görmesi nedeniyle verdi. Böylece Mann, daha hayattayken Avrupa edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edildi.
Mann’ın siyasi çizgisi zaman içinde önemli biçimde değişti. Gençliğinde daha muhafazakâr ve Alman kültür milliyetçiliğine yakın bir düşünce dünyasındaydı. Ancak Weimar Cumhuriyeti döneminde giderek demokrasiyi savunan bir aydına dönüştü. Nazi Partisi’nin yükselişiyle birlikte Hitler rejimine karşı açık tavır aldı. 1933’te Naziler iktidara geldiğinde Almanya’dan ayrıldı; önce İsviçre’ye, sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne geçti.
Sürgün yıllarında da yazmaya devam etti. Yusuf ve Kardeşleri, Lotte Weimar’da ve Doktor Faustus bu dönemin önemli eserleri arasında yer aldı. Özellikle Doktor Faustus, Alman kültürünün Nazi felaketine nasıl sürüklendiğini sanat, müzik ve ahlaki çöküş üzerinden anlatan ağır ve sembolik bir roman olarak kabul edilir.
Thomas Mann, 12 Ağustos 1955’te İsviçre’de, Zürih yakınlarında öldü. Arkasında yalnız büyük romanlar değil, Avrupa’nın 19. yüzyıl sonundan II. Dünya Savaşı sonrasına kadar yaşadığı kültürel ve ahlaki krizlerin edebî kaydını bıraktı.
1887 – Fecr-i Âti kuşağının yazarlarından İzzet Melih Devrim doğdu
6 Haziran 1887’de Türk şair, romancı ve oyun yazarı İzzet Melih Devrim, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Kudüs’te doğdu. Babası Mustafa Esat Bey’in görevi nedeniyle çocukluğu Kudüs, Konya ve Hanya gibi farklı şehirlerde geçti.
İzzet Melih, edebiyata genç yaşta yöneldi. II. Meşrutiyet yıllarında edebiyat ortamı büyük bir değişim içindeydi. Servet-i Fünun kuşağının ardından yeni bir edebiyat arayışı doğmuş, genç yazarlar Batı edebiyatıyla daha yakın ilişkiler kurmaya başlamıştı. İzzet Melih Devrim de bu ortamda, özellikle Fecr-i Âti topluluğu çevresinde adını duyurdu.
Fecr-i Âti, 1909’da ortaya çıkan ve “Sanat şahsi ve muhteremdir” anlayışıyla tanınan bir edebiyat topluluğuydu. Topluluğun içinde Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Fuad Köprülü gibi isimler de yer aldı. İzzet Melih Devrim, bu kuşağın roman, hikâye ve tiyatro alanında eser veren isimlerinden biriydi.
Onun edebiyatında özellikle aşk, bireysel duygular, zarif ve süslü anlatım, Batılı hayat tarzı ve dönemin İstanbul seçkinlerinin iç dünyası öne çıktı. Servet-i Fünun’dan gelen estetik anlayışın izlerini taşıyan bir dili vardı. Bu yüzden eserleri bugünün okuruna zaman zaman ağır ve eski gelebilir; fakat yazıldığı dönemin edebî zevkini, duygu dünyasını ve Batılılaşma atmosferini anlamak açısından önemlidir.
İzzet Melih Devrim’in romanları arasında Tezat, Sermet ve Her Güzelliğe Âşık öne çıkar. Ayrıca tiyatro eserleri ve mensur şiirleriyle de dönemin dergi ve gazete çevrelerinde yer aldı.
Yazarlığın yanında memuriyet ve yöneticilik de yaptı. Reji İdaresi’nde çeşitli görevlerde bulundu; daha sonra yabancı şirketlerde, bankalarda ve İstanbul Tramvay Şirketi’nde çalıştı. 1940’lı yıllarda Anadolu Ajansı’nda da görev aldı. Bu yönüyle hayatı, yalnız edebiyat çevrelerinden ibaret değildi; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde bürokrasi, şirket hayatı ve kültür dünyası arasında gidip gelen bir aydın tipini temsil ediyordu.
İzzet Melih Devrim’in ailesi de Türkiye’nin sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Ressam Fahrünnisa Zeid ile evlendi; ressam Nejad Devrim ve tiyatro sanatçısı Şirin Devrim onun çocuklarıdır. Bu aile çizgisi, Osmanlı son döneminden Cumhuriyet’e uzanan sanat ve kültür hayatında dikkat çekici bir devamlılık oluşturdu.
İzzet Melih Devrim, 15 Haziran 1966’da İstanbul’da öldü. Bugün adı geniş okur kitleleri tarafından çok sık hatırlanmasa da Fecr-i Âti kuşağının edebiyat anlayışını, II. Meşrutiyet sonrası kültür ortamını ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin aydın tipini anlamak için önemli isimlerden biridir.
1912 – Novarupta patladı; 20. yüzyılın en büyük volkanik felaketi başladı
6 Haziran 1912’de Alaska’daki Novarupta Yanardağı büyük bir patlamayla faaliyete geçti. Bu patlama, 20. yüzyılın en büyük volkanik patlaması olarak kabul edilir. Bugün Alaska’daki Katmai bölgesiyle birlikte anılan bu felaket, yalnız lav ve kül püskürmesiyle değil, çevresinde yarattığı devasa jeolojik değişimle de tarihe geçti. ABD Ulusal Park Servisi, patlamanın 6 Haziran 1912’de başladığını, yaklaşık üç gün sürdüğünü ve “On Bin Duman Vadisi”nin oluşmasına yol açtığını aktarır.
Novarupta patlaması, uzak bir bölgede yaşandığı için ilk anda dünya kamuoyunda hak ettiği ölçüde fark edilmedi. Patlama Alaska’nın tenha ve nüfus yoğunluğu düşük bir bölgesinde gerçekleşmişti. Ancak büyüklüğü açısından bakıldığında, modern zamanların en etkileyici doğa olaylarından biriydi. Gökyüzüne devasa miktarda kül ve volkanik malzeme savruldu; çevredeki yerleşimler kül tabakasıyla kaplandı.
Patlamanın etkisi yalnız Novarupta ile sınırlı kalmadı. Yakındaki Katmai Dağı da bu süreçte çöktü ve büyük bir kaldera oluştu. Bu yüzden olay uzun süre Katmai patlaması olarak da anıldı. Oysa daha sonra yapılan bilimsel çalışmalar, asıl patlama merkezinin Novarupta olduğunu ortaya koydu.
Patlama sonucunda oluşan en dikkat çekici yerlerden biri On Bin Duman Vadisi oldu. Volkanik akıntılar geniş bir alanı kapladı; sıcak gazlar ve buharlar yerden yükselmeye başladı. Bölgeyi ilk inceleyen bilim insanları, vadinin sayısız noktadan duman ve buhar çıkardığını görünce buraya bu adı verdi. Bu manzara, volkanizmanın yeryüzünü kısa sürede nasıl tamamen değiştirebileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu.
Novarupta patlaması, iklim ve atmosfer üzerinde de etkili oldu. Büyük volkanik patlamalar, atmosfere kül ve sülfür bileşikleri göndererek güneş ışığını azaltabilir, sıcaklıkları geçici olarak etkileyebilir ve geniş coğrafyalarda hava kalitesini bozabilir. 1912 patlaması da kül bulutları ve atmosferik etkileriyle dikkat çekti.
Bu felaket, insan kaybı bakımından bazı başka volkanik patlamalar kadar yıkıcı olmayabilir; çünkü bölge çok kalabalık değildi. Ancak jeolojik ölçekte bakıldığında, Novarupta 20. yüzyılın en büyük volkanik olayıdır. Bu yönüyle, doğa tarihinin unutulmaması gereken büyük kırılmalarından biridir.
1919 – General Milne, Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’a geri çağrılmasını istedi
6 Haziran 1919’da İstanbul’daki İngiliz kuvvetlerinin komutanı General George Milne, Harbiye Nezareti’ne başvurarak Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılmasını istedi. Bu talep, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs’ta Samsun’a çıkışından sonra Anadolu’daki faaliyetlerinin İngilizler tarafından artık dikkatle izlendiğini ve rahatsızlık yarattığını gösteren ilk açık hamlelerden biriydi.
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla gönderilmişti. Resmî görevi, Karadeniz bölgesindeki asayiş sorunlarını incelemek, silahların toplanmasını sağlamak ve bölgede İtilaf Devletleri’nin müdahalesine yol açabilecek gelişmeleri önlemekti. Fakat Anadolu’ya geçtikten sonra yaptığı temaslar, gönderiliş amacının dar sınırlarını hızla aşmaya başladı.
Samsun’dan Havza’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, işgallere karşı halkın tepkisini örgütlemeye yöneldi. İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu tarafından işgal edilmesi Anadolu’da büyük bir öfke doğurmuştu. Mustafa Kemal, bu öfkenin dağınık kalmaması, mitingler ve protestolarla millî bir tepkiye dönüşmesi için yerel yöneticilerle, komutanlarla ve sivil çevrelerle ilişki kurdu.
İngilizleri rahatsız eden asıl nokta da buydu. Mustafa Kemal Paşa, kâğıt üzerinde İstanbul Hükümeti’nin görevlendirdiği bir Osmanlı paşasıydı; fakat sahada, işgallere karşı millî direniş fikrini besleyen bir merkeze dönüşüyordu. Bu durum hem İstanbul’daki işgal makamları hem de Damat Ferit Paşa hükümeti açısından tehlikeli görülmeye başlandı.
General Milne’in 6 Haziran’daki girişimi bu yüzden sıradan bir askerî yazışma değildi. İngiliz komutanlığı, Mustafa Kemal’in Anadolu’da kalmasının millî hareketi güçlendireceğini fark etmişti. Onun geri çağrılması istenerek daha başlangıç aşamasındaki direnişin başsız bırakılması hedefleniyordu.
Bu baskının sonucu kısa sürede görüldü. 8 Haziran 1919’da Harbiye Nazırı Şevket Turgut Paşa, Mustafa Kemal Paşa’ya İstanbul’a dönmesi yönünde telgraf gönderdi. Yeni tarihli akademik bir çalışmada da İngiliz şikâyet ve uyarılarının ardından Harbiye Nezareti’nin Mustafa Kemal Paşa’ya İstanbul’a dönme emri verdiği; 8 Haziran’daki telgrafta “hemen buraya teşrifiniz rica olunur” ifadesinin kullanıldığı aktarılır.
Ancak Mustafa Kemal Paşa geri dönmedi. Bu andan itibaren İstanbul Hükümeti ile Mustafa Kemal arasındaki gerilim giderek büyüdü. Havza’dan Amasya’ya geçiş, Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongreleri bu kopuşun devamı olarak gelişti. 6 Haziran’daki Milne talebi, bu büyük ayrışmanın erken işaretlerinden biriydi.
İngilizler, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’da ne yapmaya çalıştığını çok erken fark etmişti. İstanbul ise hem İtilaf Devletleri’nin baskısı altında hem de kendi iktidarını koruma kaygısıyla hareket ediyordu. Mustafa Kemal’in geri çağrılması talebi, Millî Mücadele’nin daha başında, İstanbul’daki resmî otorite ile Anadolu’da doğmakta olan millî irade arasındaki çatışmayı görünür hale getirdi.
Bu nedenle 6 Haziran 1919, Samsun’a çıkıştan hemen sonra Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki varlığının işgal kuvvetleri tarafından tehdit olarak algılandığı gündür. Geri çağrılma baskısı, Millî Mücadele’nin daha ilk haftalarında karşı karşıya kaldığı en ciddi engellerden biri oldu. Mustafa Kemal’in bu baskıya rağmen Anadolu’da kalması ise ileride bağımsızlık hareketinin kaderini belirleyen kararlardan biri haline geldi.
1920 – İstanbul Divan-ı Harbi, Millî Mücadele’nin önde gelen isimlerini idama mahkûm etti
6 Haziran 1920’de İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfî, Millî Mücadele’ye katılan ve Ankara’daki millî hareketin içinde yer alan bazı önemli isimleri gıyaplarında idama mahkûm etti. İdam cezası verilenler arasında İsmet İnönü, Bekir Sami Kunduh, Celalettin Arif, Dr. Rıza Nur, Yusuf Kemal Tengirşenk, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Rıfat Börekçi ve Fahrettin Altay gibi isimler vardı.
Bu kararın arka planında, İstanbul Hükümeti ile Ankara’da oluşan millî irade arasındaki sert kopuş vardı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış, Ankara artık İstanbul’a alternatif bir siyasi otorite haline gelmişti. Bu durum hem işgal kuvvetlerini hem de İstanbul Hükümeti’ni rahatsız ediyordu.
İstanbul’daki Divan-ı Harb-i Örfî, işgal altındaki başkentte Millî Mücadele’ye karşı kullanılan en önemli yargı araçlarından biriydi. Bu mahkemeler, Ankara hareketini “isyan” gibi göstermeye çalışıyor; Anadolu’ya geçen veya Ankara’yı destekleyen asker, siyasetçi, din adamı ve aydınları cezalandırıyordu. Ama mesele sadece hukuk değildi. Bu kararlar, işgal düzeninin ve İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki direnişi meşruiyetsiz göstermeye yönelik siyasi hamleleriydi.
İdamla yargılanan isimlerin her biri Millî Mücadele içinde farklı bir ağırlığa sahipti. İsmet İnönü, daha sonra Batı Cephesi’nin komutanı ve Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı olacaktı. Bekir Sami Kunduh, Ankara Hükümeti’nin dış politika kadrosunda yer alacak; Yusuf Kemal Tengirşenk dış ilişkilerde önemli görevler üstlenecekti. Hamdullah Suphi Tanrıöver, Millî Mücadele’nin hitabet gücü yüksek isimlerinden biri ve daha sonra İstiklâl Marşı’nın Meclis’te kabulü sürecinin sembol şahsiyetlerinden olacaktı. Rıfat Börekçi ise Ankara Müftüsü olarak Millî Mücadele’ye dinî meşruiyet sağlayan en önemli isimlerden biriydi.
Bu liste, kararın aslında kimi hedef aldığını gösterir. İstanbul Hükümeti yalnız silahlı direniş içindeki askerleri değil, Ankara’daki siyasi, diplomatik, fikrî ve dinî kadroyu da cezalandırmak istiyordu. Çünkü Millî Mücadele sadece cephede verilen bir savaş değildi; aynı zamanda meşruiyet, diplomasi, kamuoyu, dinî destek ve siyasi temsil mücadelesiydi.
Kararlar gıyapta verildi. Yani idama mahkûm edilen isimler İstanbul’da mahkeme önünde değildi; büyük bölümü Anadolu’da Millî Mücadele saflarındaydı. İnönü Vakfı’nın değerlendirmesinde de bu isimlerin 6 Haziran 1920’de gıyaplarında idam cezasına çarptırıldığı ve kararın 15 Haziran’da Vahdettin tarafından onaylandığı aktarılır.
Bu idam kararları, Millî Mücadele kadrolarını durdurmadı. Tam tersine, İstanbul ile Ankara arasındaki ayrılığı daha da netleştirdi. Ankara’dakiler açısından artık mesele yalnız işgal kuvvetlerine karşı mücadele etmek değildi; İstanbul Hükümeti’nin baskısına, fetvalarına, yargı kararlarına ve Anadolu hareketini boğma girişimlerine karşı da direnmek gerekiyordu.
6 Haziran 1920’deki karar, bu yüzden Cumhuriyet tarihinin ironik belgelerinden biridir. O gün İstanbul’da idama mahkûm edilen isimlerin bir bölümü, birkaç yıl sonra yeni Türkiye’nin kurucu kadroları arasında yer alacaktı. İdam fermanıyla hedef alınan Ankara hareketi, Kurtuluş Savaşı’nı kazanacak; saltanat kaldırılacak, Cumhuriyet kurulacak ve İstanbul’daki o mahkemelerin temsil ettiği siyasi düzen tarihe karışacaktı.
Bu olay, Millî Mücadele’nin ne kadar ağır şartlar altında yürütüldüğünü gösterir. Ankara’daki kadrolar yalnız cephede düşman ordularıyla değil, işgal altındaki İstanbul’un kararlarıyla da mücadele ediyordu. 6 Haziran 1920’de verilen idam hükümleri, İstanbul Hükümeti ile Ankara arasındaki kopuşun artık geri dönülmez hale geldiğinin en sert işaretlerinden biri oldu.
1924 – Papa Eftim, İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi’nin başına geçti
6 Haziran 1924’te Papa Eftim, İstanbul’da Galata’daki Panaiya Kilisesi’nde yapılan törenle İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi’nin başına geçti. Asıl adı Pavlos Karahisaridis, daha sonra aldığı soyadıyla Zeki Erenerol olan Papa Eftim, Cumhuriyet’in erken döneminde Türk Ortodoks hareketinin en tartışmalı ve dikkat çekici isimlerinden biri oldu.
Papa Eftim’in hikâyesi, Osmanlı’nın son dönemi, Millî Mücadele ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki kimlik tartışmalarıyla iç içedir. İç Anadolu’da, Karamanlı Ortodoks geleneği içinde yetişen Eftim, Türkçe konuşan Ortodoks Hristiyanların Rum kimliğiyle aynı kefeye konulmasına karşı çıktı. Ona göre Anadolu’daki bazı Ortodoks topluluklar din bakımından Ortodoks olsa da dil, kültür ve tarih bakımından Türk’tü.
Millî Mücadele yıllarında Papa Eftim, Ankara hareketini destekledi. Fener Rum Patrikhanesi’nin Yunanistan ve işgal politikalarıyla ilişkilendirildiği bir dönemde, Papa Eftim kendisini Türk millî mücadelesinin yanında konumlandırdı. Bu tavır, onu Ankara açısından önemli ama aynı zamanda çok tartışmalı bir dinî-siyasi figür haline getirdi.
Türk Ortodoks Kilisesi fikri de bu bağlamda doğdu. Amaç, Fener Rum Patrikhanesi’nden bağımsız, Türk kimliğini öne çıkaran bir Ortodoks cemaat yapısı oluşturmaktı. Ancak bu girişim hiçbir zaman geniş bir Ortodoks kitlesini arkasına alamadı. Türkiye’deki Rum Ortodoks nüfusun büyük bölümü Fener Patrikhanesi’ne bağlı kalmaya devam etti.
1923’teki Türk-Yunan nüfus mübadelesi, Papa Eftim’in hareketini daha da dar bir alana sıkıştırdı. Türkçe konuşan birçok Ortodoks nüfus da din esasına göre Yunanistan’a gönderildi. Papa Eftim ve ailesi ise mübadele dışında kaldı. 1924’te İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi’nin başına geçmesi, bu küçük ama sembolik hareketin kurumsal adımlarından biri oldu.
Papa Eftim, hayatı boyunca Fener Rum Patrikhanesi’ne sert muhalefet etti. Bu nedenle destekçileri tarafından “Türk Ortodokslarının lideri” olarak görülürken, karşıtları tarafından patrikhaneye karşı devlet desteğiyle öne çıkarılmış bir figür olarak değerlendirildi. Onun adı, din, milliyet, cemaat kimliği ve erken Cumhuriyet politikalarının kesiştiği tartışmalı bir yerde durur.
Bu olay, Türkiye’de laiklik, azınlıklar, milliyetçilik ve dinî kurumlar tarihinin hassas başlıklarından biridir. Papa Eftim’in temsil ettiği hareket büyük bir cemaat yaratmadı; ama Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında “Türk” kimliğinin din dışı bir aidiyet olarak nasıl tanımlanacağına dair tartışmaların ilginç örneklerinden biri oldu.
6 Haziran 1924, erken Cumhuriyet döneminde dinî kimlik ile millî kimlik arasındaki sınırların nasıl yeniden çizilmeye çalışıldığını gösteren sembolik bir tarihtir. Papa Eftim’in İstanbul Türk Ortodoks Kilisesi’nin başına geçmesi, Türkiye’nin azınlıklar ve milliyetçilik tarihinde hâlâ tartışmalı ama göz ardı edilmemesi gereken bir olaydır.
1926 – Bilim insanlığından sosyal demokrat siyasete geçen Erdal İnönü doğdu
6 Haziran 1926’da Türk fizikçi, akademisyen ve siyasetçi Erdal İnönü, Ankara’da doğdu. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile Mevhibe İnönü’nün oğluydu. Erdal İnönü önce bilim insanı olarak yetişti; daha sonra 12 Eylül sonrasında Türkiye’de sosyal demokrasinin yeniden kurulma sürecinde önemli bir siyasi figüre dönüştü.
Erdal İnönü çocukluğunu Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının yakın çevresinde geçirdi. Babası İsmet İnönü, onun doğduğu yıllarda Türkiye siyasetinin en güçlü isimlerinden biriydi. Fakat Erdal İnönü, aktif siyasete çok geç yaşta girecek; gençlik ve olgunluk yıllarını daha çok akademide geçirecekti. Çankaya İlkokulu ve Ankara Gazi Lisesi’nin ardından Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nü bitirdi.
ABD’de teorik fizik alanında çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra Ankara Üniversitesi’nde akademik kadroda görev aldı. 1950’li yıllarda atom enerjisi ve teorik fizik alanındaki araştırmalarla ilgilendi. 1960’larda ve 1970’lerde Türkiye’de modern bilim eğitiminin geliştiği kurumlarda görev yaptı. Özellikle Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi yılları, onun bilim insanı ve akademik yönetici kimliğinin öne çıktığı dönemler oldu. 1964-1974 arasında ODTÜ’de fizik profesörü olarak çalıştı; Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, Fen Edebiyat Fakültesi Dekanlığı ve rektörlük görevlerinde bulundu.
Erdal İnönü’nün bilim insanı tarafı, siyasetçi kimliğinin gölgesinde kalmamalıdır. Türkiye’de fizik biliminin kurumsallaşmasına, genç bilim insanlarının yetişmesine ve bilimsel düşüncenin yaygınlaşmasına katkı verdi. Bilimi ülkenin gelişmesi için gerekli bir kültür olarak gördü.
Siyasete girişi ise 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra oldu. Eski partiler kapatılmış, liderler yasaklanmış, Türkiye siyasetinde büyük bir boşluk doğmuştu. Merkez solda kapatılan CHP’nin tabanını temsil edecek yeni bir oluşuma ihtiyaç vardı. Erdal İnönü, 1983’te Sosyal Demokrasi Partisi’nin, yani SODEP’in kurucu genel başkanı oldu. Bu adım, onu bilim insanlığından aktif siyasetin merkezine taşıdı.
Ancak SODEP’in kuruluşu kolay olmadı. 12 Eylül rejimi, yeni kurulacak partileri sıkı biçimde denetliyordu. Millî Güvenlik Konseyi, parti kurucularını veto edebiliyordu. SODEP de bu vetolardan ağır biçimde etkilendi ve 1983 genel seçimlerine katılamadı. Buna rağmen Erdal İnönü, sakin, esprili, uzlaşmacı ve sert kutuplaşmadan uzak üslubuyla kısa sürede Türkiye siyasetinde farklı bir yer edindi.
SODEP daha sonra Halkçı Parti ile birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Partiyi, yani SHP’yi oluşturdu. Erdal İnönü SHP’nin genel başkanı oldu. 1987 seçimlerinden sonra ana muhalefet lideri konumuna geldi. 1989 yerel seçimlerinde SHP büyük başarı kazandı ve Türkiye’nin birçok büyük kentinde belediyeleri aldı. Bu sonuç, 1980’ler boyunca ANAP iktidarının karşısında merkez solun yeniden güçlü bir seçenek haline geldiğini gösterdi.
1991 genel seçimlerinden sonra SHP, Süleyman Demirel liderliğindeki Doğru Yol Partisi ile koalisyon hükümeti kurdu. Erdal İnönü bu hükümette başbakan yardımcısı olarak görev yaptı.
Erdal İnönü’nün siyaset tarzı Türkiye’de alışılmış lider tiplerinden farklıydı. Bağıran, sertleşen, tehdit eden bir siyasetçi değildi. Mizah duygusu, nezaketi ve bilim insanı soğukkanlılığıyla hatırlandı. Bu yönüyle sevenleri kadar eleştirenleri de oldu. Kimileri onu demokrat, dürüst ve yumuşak bir lider olarak görürken; kimileri de fazla çekingen, fazla uzlaşmacı ve siyasetin sert mücadelelerine yeterince uygun olmayan bir figür olarak değerlendirdi.
1993’te aktif parti liderliğini bıraktı. Bir süre dışişleri bakanlığı yaptıktan sonra siyasetten giderek uzaklaştı. Daha sonraki yıllarda anılarını, bilim tarihi çalışmalarını ve Türkiye’de düşünce hayatına dair metinlerini yayımladı. 31 Ekim 2007’de ABD’nin Houston kentinde hayatını kaybetti.
1933 – İlk arabalı sinema açıldı; otomobil kültürü sinemayla buluştu
6 Haziran 1933’te Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey eyaletindeki Camden kentinde dünyanın ilk ticari arabalı sineması açıldı. İngilizcede “drive-in theater” olarak bilinen bu yeni eğlence biçimi, seyircilerin otomobilleriyle açık alana girip filmi arabalarının içinden izlemesine dayanıyordu.
Bu fikrin arkasındaki kişi Richard Hollingshead idi. Hollingshead, sinemayı otomobil konforuyla birleştirmeyi düşündü. Rivayete göre annesinin klasik sinema koltuklarında rahat edememesi de bu fikrin doğmasında etkili oldu. Evinin bahçesinde projektör, perde, araba park düzeni ve ses sistemi üzerine denemeler yaptı. Arabaların perdeyi görebilmesi için park alanını eğimli biçimde tasarladı.
İlk arabalı sinemada gösterilen film, Türkçede bilinen adıyla Eşler Sakının ya da özgün adıyla Wives Beware idi. Filmden çok, izleme biçimi dikkat çekiciydi. Seyirciler arabalarıyla alana giriyor, belirlenen yerlere park ediyor ve filmi açık havada izliyordu. Bu, sinemayı salonun dışına çıkaran yeni bir deneyimdi.
Arabalı sinema fikri, 1930’ların Amerika’sında yükselen otomobil kültürüyle çok uyumluydu. Otomobil artık Amerikan gündelik hayatının simgelerinden biriydi. İnsanlar arabalarıyla şehir dışına çıkıyor, alışveriş merkezlerine gidiyor, yol kenarı lokantalarında yemek yiyor ve yeni bir banliyö hayatı kuruyordu. Arabalı sinema da bu yaşam tarzının eğlence ayağına dönüştü.
Asıl büyük patlama II. Dünya Savaşı sonrasında yaşandı. 1950’lerde arabalı sinemalar özellikle gençler, aileler ve çocuklu çiftler için çok popüler hale geldi. Bebekli aileler çocuklarını uyutmak zorunda kalmadan film izleyebiliyor, gençler arabaları içinde daha özgür bir eğlence alanı buluyordu. Açık hava, dev perde, otomobil ve sinema birleşerek özgün bir Amerikan kültürü yarattı.
Arabalı sinemaların en parlak dönemi 1950’ler ve 1960’lardı. Daha sonra televizyonun yaygınlaşması, şehirlerin büyümesi, arsa değerlerinin artması ve çok salonlu sinemaların çoğalmasıyla bu kültür gerilemeye başladı. Ancak tamamen kaybolmadı. Nostaljik bir eğlence biçimi olarak yaşamaya devam etti; hatta pandemi döneminde sosyal mesafeye uygun bir sinema deneyimi olarak yeniden hatırlandı.
6 Haziran 1933 bu yüzden sinemanın otomobil kültürüyle birleştiği, seyir deneyiminin salon dışına taşındığı ve popüler kültürde yeni bir alışkanlığın doğduğu gündür. Arabalı sinema, Amerikan hayat tarzının en tanınabilir imgelerinden biri haline gelerek sinema tarihinin renkli sayfaları arasında yerini aldı.
1939 – Sultan-ı Yegâh’ın bestecisi Ergüder Yoldaş doğdu
6 Haziran 1939’da Türk müzisyen, besteci ve aranjör Ergüder Yoldaş, İzmir’de doğdu. 1970’ler ve 1980’lerde Türk pop müziğinin en özgün bestecilerinden biri olarak öne çıktı. Onu geniş kitlelere taşıyan en önemli eser ise, Attilâ İlhan’ın şiirinden bestelenen ve Nur Yoldaş’ın seslendirdiği Sultan-ı Yegâh oldu.
Ergüder Yoldaş, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğuydu. Müziğe ve sahne sanatlarına genç yaşta ilgi duydu. Bir dönem konservatuvarda eğitim aldı, ardından tiyatroyla da ilgilendi. Gençlik yıllarında Avni Dilligil’in öğrencisi oldu; ancak geçirdiği ağır bir trafik kazasından sonra tiyatrodan uzaklaştı ve müziğe yöneldi.
1960’lardan itibaren müzik çalışmalarına ağırlık verdi. Kendi kurduğu topluluklarla sahneye çıktı, düzenlemeler yaptı, besteler üretti. Ergüder Yoldaş’ın müziğinde Türk sanat müziği makamlarının, halk müziği duyarlığının ve Batılı armoni anlayışının izleri birlikte görülür. Onu döneminin birçok pop bestecisinden ayıran şey de buydu: Popüler müziği kolay tüketilen bir eğlence olarak değil, şiirle, makamla ve güçlü orkestrasyonla birleşebilecek ciddi bir alan olarak ele aldı.
1976’da ses sanatçısı Nur Yoldaş ile evlendi. Bu evlilik aynı zamanda Türk pop müziğinde çok özel bir müzikal ortaklığı da doğurdu. Nur Yoldaş’ın sesi ile Ergüder Yoldaş’ın besteleri, özellikle 1980’lerin başında farklı bir çizgi yarattı. Bu çizginin zirvesi, 1981’de yayımlanan Sultan-ı Yegâh albümü oldu.
Sultan-ı Yegâh, sıradan bir pop şarkısı değildi. Attilâ İlhan’ın şiirsel dili, Nur Yoldaş’ın derin ve dramatik yorumu, Ergüder Yoldaş’ın makam duygusunu modern düzenlemeyle buluşturan bestesi, parçayı Türk müziğinde ayrı bir yere taşıdı. Şarkı, hem klasik Türk müziği geleneğine yakın duran hem de modern pop düzenlemesiyle geniş kitlelere ulaşan bir yapıdaydı.
Ergüder Yoldaş’ın müziği bu nedenle “pop” etiketiyle sınırlanamaz. O, Türk müziğinin geleneksel malzemesini modern stüdyo anlayışıyla yeniden yorumlayan bestecilerden biriydi. Makamları, şiiri, senfonik duyarlığı ve popüler formu aynı potada birleştirmeye çalıştı. Bu tavır, 1980’lerin Türkiye’sinde oldukça yenilikçi bir arayıştı.
Yoldaş, kültür-sanat kurumlarında aldığı görevlerle de tanındı. İstanbul Şehir Tiyatroları ve İstanbul Festivali’nde yöneticilik yaptı. Uluslararası yarışmalarda ödüller aldı. Fakat hayatının ilerleyen dönemlerinde giderek gözlerden uzaklaştı. Bu da onun etrafında biraz hüzünlü, biraz efsanevi bir sanatçı imajı oluşmasına yol açtı.
25 Ocak 2016’da İzmir’de, zatürre teşhisiyle tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti ve İzmir’de toprağa verildi.
1943 – Nanoteknolojinin öncülerinden Nobel ödüllü Richard Smalley doğdu
6 Haziran 1943’te Amerikalı kimyacı ve fizikçi Richard Errett Smalley, Ohio eyaletinin Akron kentinde doğdu. Smalley, karbonun daha önce bilinmeyen yeni bir biçimi olan fullerenlerin keşfinde oynadığı rolle bilim tarihine geçti.
Smalley’nin bilimsel yolculuğu klasik kimya ile modern fiziğin kesiştiği bir alanda başladı. Hope College’da kimya eğitimi aldı, ardından Michigan Üniversitesi’nde lisansını tamamladı. Bir süre Shell Chemical’da çalıştıktan sonra Princeton Üniversitesi’nde doktora yaptı. Daha sonra Chicago Üniversitesi’nde molekül demetleri ve lazer teknikleri üzerine çalıştı. Bu birikim, onu ileride karbon kümelerini inceleyebilecek özel deney düzenekleri kuran isimlerden biri haline getirdi.
1976’da Rice Üniversitesi’ne geçti ve kariyerinin büyük bölümünü burada sürdürdü. Smalley’nin laboratuvarı, lazerle buharlaştırılan maddelerin oluşturduğu küçük atom ve molekül kümelerini incelemek için gelişmiş cihazlar kullanıyordu. Bu teknikler başlangıçta yarı iletkenler ve metal kümeleri gibi alanlar için geliştirilmişti; fakat 1985’te beklenmedik biçimde kimya tarihinin en ilginç keşiflerinden birine yol açtı.
Harold Kroto, uzaydaki karbon moleküllerinin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışıyordu. Rice Üniversitesi’nde Robert Curl ve Richard Smalley ile bir araya gelince, karbon atomlarının yüksek enerjili ortamda nasıl kümelendiğini inceleyen deneyler yapıldı. Bu deneylerde 60 karbon atomundan oluşan, son derece kararlı ve simetrik bir molekül dikkat çekti: C60.
Bu molekülün yapısı, futbol topunu andıran bir kafes gibiydi. Beşgen ve altıgen yüzeylerden oluşan bu yapı, Amerikalı mimar Buckminster Fuller’ın jeodezik kubbelerine benzediği için buckminsterfullerene adını aldı. Daha yaygın adıyla “buckyball” denilen bu yapı, karbonun grafit ve elmas dışında yeni bir düzenlenme biçimi olduğunu gösterdi. Nobel Komitesi de 1996 Kimya Ödülü’nü Curl, Kroto ve Smalley’ye “fullerenlerin keşfi” nedeniyle verdi.
Fullerenlerin keşfi, yalnız yeni bir molekül bulmak anlamına gelmiyordu. Bu keşif, karbon kimyasının sınırlarını genişletti. Karbonun kapalı kafesler, tüpler ve farklı nano yapılar oluşturabileceği fikri, ilerleyen yıllarda karbon nanotüpler, nano malzemeler ve nanoteknoloji çalışmalarının önünü açtı. Smalley de bu alanın en güçlü savunucularından biri haline geldi.
Nanoteknoloji, maddeleri atom ve molekül ölçeğinde tasarlama, üretme ve kullanma fikrine dayanır. Smalley, bu alanın enerji, malzeme bilimi, tıp, elektronik ve çevre teknolojileri için büyük imkânlar taşıdığını savundu. Rice Üniversitesi, onun nanoteknoloji alanındaki öncü rolünü vurgular ve Smalley’nin ölümünden sonra üniversitedeki nanoscale bilim merkezinin adının onun anısına değiştirildiğini belirtir.
Smalley, bilim dünyasında nanoteknolojinin geleceğine dair tartışmalardaki güçlü tavrıyla da tanındı. Moleküler makinelerin her şeyi atom atom inşa edeceği yönündeki bazı iddialara eleştirel yaklaştı. Özellikle “yapışkan parmaklar” ve “şişman parmaklar” diye özetlenen itirazlarıyla, atomları istenildiği gibi tek tek yerleştiren hayalî makinelerin pratikte sanıldığı kadar kolay kurulamayacağını savundu. Bu tartışmalar, nanoteknolojinin bilimsel imkânları ile popüler hayallerini birbirinden ayırmak açısından önemliydi.
Richard Smalley, 28 Ekim 2005’te Houston’da hayatını kaybetti. Ölümünden sonra birçok bilim çevresinde “nanoteknolojinin babalarından biri” olarak anıldı. Bu unvan biraz iddialı görünse de onun fullerenlerin keşfi ve karbon nanoyapılar üzerine açtığı yol nedeniyle haklı bir karşılığı vardır.
1944 – Normandiya Çıkarması başladı; Müttefikler Batı Avrupa’da ikinci cepheyi açtı
6 Haziran 1944’te II. Dünya Savaşı’nın en büyük askerî harekâtlarından biri başladı. ABD, Birleşik Krallık, Kanada ve diğer Müttefik ülkelerin askerleri, Nazi Almanyası’nın işgali altındaki Fransa’nın Normandiya kıyılarına çıkarma yaptı. Tarihe Normandiya Çıkarması ya da daha yaygın adıyla D-Day olarak geçen bu harekât, Batı Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtarılmasında dönüm noktası oldu.
Çıkarmanın genel kod adı Operation Overlord idi. Denizden yapılan çıkarma kısmı ise Operation Neptune adıyla yürütüldü. Müttefik birlikler, Manş Denizi’ni geçerek Normandiya kıyılarındaki beş ayrı sahile çıktı: Utah, Omaha, Gold, Juno ve Sword.
Almanya, Fransa’yı 1940’ta işgal etmişti ve Batı Avrupa yıllardır Nazi denetimi altındaydı. Sovyetler Birliği doğuda Alman ordusuyla büyük bir savaş yürütürken, Batılı Müttefikler de Avrupa’nın batısından yeni bir cephe açmak zorundaydı. Normandiya Çıkarması, işte bu ikinci cepheyi açma girişimiydi.
Almanlar, Müttefik saldırısının büyük ihtimalle Manş Denizi’nin en dar noktası olan Pas-de-Calais bölgesinden geleceğini düşünüyordu. Müttefikler ise şaşırtma planlarıyla bu beklentiyi güçlendirdi. Sahte birlikler, yanıltıcı telsiz trafiği, şişme tanklar ve General Patton’ın komutasında varmış gibi gösterilen hayali birlikler sayesinde Almanların dikkati başka yöne çekildi. Asıl saldırı ise daha batıdaki Normandiya kıyılarına yapıldı.
6 Haziran sabahından önce hava indirme birlikleri harekete geçti. Amerikan ve İngiliz paraşütçüleri, köprüleri ele geçirmek, yolları tutmak ve Alman takviyelerini yavaşlatmak için gece karanlığında Normandiya içlerine indirildi. Ardından şafakla birlikte tarihin en büyük deniz çıkarma kuvvetlerinden biri kıyıya yaklaştı.
Müttefiklerin karşısında, Almanya’nın “Atlantik Duvarı” adı verilen savunma hattı vardı. Kıyılar mayınlarla, dikenli tellerle, beton mevzilerle, topçu bataryalarıyla ve makineli tüfek yuvalarıyla güçlendirilmişti. Özellikle Omaha Plajı, Amerikan askerleri için çok ağır kayıpların yaşandığı yer oldu. Denizden gelen askerler açık sahilde yoğun Alman ateşi altında ilerlemek zorunda kaldı.
Buna rağmen günün sonunda Müttefikler Normandiya’da tutunmayı başardı. Eisenhower Başkanlık Kütüphanesi, D-Day’de ABD, İngiliz Milletler Topluluğu ve müttefiklerden yaklaşık 133 bin askerin karaya çıktığını; çıkarma günü kayıpların 10 binin üzerinde olduğunu belirtir. National WWII Museum ise hava indirme birlikleri de dahil edildiğinde yaklaşık 160 bin Müttefik askerinin 6 Haziran’da harekâta katıldığını aktarır.
Normandiya Çıkarması, tek bir günün savaşı gibi anılsa da asıl mücadele aylarca sürdü. Müttefikler önce kıyı başlarını genişletti, ardından Fransa içlerine doğru ilerledi. Haziran sonuna gelindiğinde Normandiya kıyılarına yüz binlerce asker, araç ve tonlarca malzeme çıkarılmıştı. Eisenhower Başkanlık Kütüphanesi, 30 Haziran’a kadar Normandiya kıyılarına 850 binden fazla asker, 148 bin araç ve 570 bin ton malzeme ulaştırıldığını kaydeder.
Bu harekâtın başarısı, Nazi Almanyası için stratejik bir felaket oldu. Almanya artık hem doğuda Sovyet ordularıyla hem batıda ABD, İngiltere, Kanada ve diğer Müttefik güçlerle savaşmak zorundaydı. Bu iki cepheli baskı, Almanya’nın yenilgisini hızlandırdı. Paris Ağustos 1944’te kurtarıldı; savaş Avrupa’da Mayıs 1945’te Almanya’nın teslim olmasıyla sona erdi.
Normandiya Çıkarması, askerî açıdan dev bir planlama, lojistik ve cesaret örneğiydi. Ama aynı zamanda insan kaybı bakımından da çok ağır bir gündü. Kıyıya çıkan binlerce genç asker, birkaç saat içinde hayatını kaybetti ya da yaralandı. Bugün Normandiya’daki mezarlıklar, anıtlar ve müzeler, bu bedelin sessiz tanıkları olarak durur.
6 Haziran 1944 bu yüzden Avrupa’nın Nazi işgalinden kurtuluş yolunun açıldığı, savaşın kaderinin Batı Cephesi’nde değişmeye başladığı gündür. Normandiya kıyılarında başlayan harekât, II. Dünya Savaşı’nın son perdesine giden yolu açtı.
1944 – İlk insanlı helikopter uçuşunu yapan Paul Cornu öldü
6 Haziran 1944’te Fransız mühendis ve mucit Paul Cornu, Normandiya Çıkarması sırasında yaşanan bombardımanlarda hayatını kaybetti. Cornu, havacılık tarihinde özellikle 1907’de yaptığı kısa ama sembolik helikopter denemesiyle hatırlanır. Britannica, onu “ilk insanlı serbest helikopter uçuşunu gerçekleştiren makineyi tasarlayan ve yapan Fransız mühendis” olarak tanımlar.
Paul Cornu 1881’de Fransa’da, Lisieux yakınlarında doğdu. Kalabalık bir ailenin çocuğuydu. Genç yaşta babasının atölyesinde ve aile işinde çalışmaya başladı. Bisiklet, motorlu araçlar ve mekanik düzeneklerle ilgilendi. Tıpkı Wright Kardeşler gibi onun da havacılığa giden yolu, bisiklet tamiri ve mekanik merakından geçti.
Cornu’nun asıl tutkusu, havadan ağır bir aracın dikey olarak havalanabilmesiydi. Uçaklar pistte hızlanarak havalanıyordu; ama helikopter fikri bambaşkaydı. Bir makine, kanat yerine dönen pervanelerle yerden dikey biçimde yükselmeliydi. Bu, 20. yüzyılın başında hem teknik hem de hayal gücü açısından çok zor bir hedefti.
1906’da küçük, insansız bir helikopter modeli yaptı. Bu modelin çalışması onu daha büyük, insan taşıyabilecek bir araç yapmaya cesaretlendirdi. 1907’de geliştirdiği helikopter, iki büyük rotora sahipti. Rotorlar ters yönde dönerek makinenin kendi ekseni etrafında savrulmasını engellemeyi amaçlıyordu. Araç, 24 beygir gücünde bir motorla çalışıyordu.
13 Kasım 1907’de Cornu, Normandiya’daki Coquainvilliers yakınlarında bu aracı denedi. Kaynaklara göre makine yerden yaklaşık 30 santimetre yükseldi ve kısa bir süre havada kaldı. Uluslararası Havacılık Federasyonu, Cornu’nun 1907’deki denemesini ilk insanlı helikopter uçuşunun yıldönümü olarak anar; Wired ise bazı mühendis ve tarihçilerin bu uçuşun gerçekten belirtilen şekilde gerçekleşip gerçekleşmediğini tartıştığını, buna rağmen özellikle Fransa’da Cornu’nun denemesinin ilk helikopter uçuşu olarak kabul edildiğini belirtir.
Cornu’nun helikopteri bugünkü anlamda kullanılabilir bir hava aracı değildi. Çok kısa süre havalanabiliyor, dengesi ve yönlendirmesi yeterince kontrol edilemiyordu. Yani bu deneme pratik bir helikopter çağını hemen başlatmadı. Ama sembolik önemi büyüktü: İnsan taşıyan bir aracın rotorlarla yerden dikey olarak yükselebileceğini gösteren ilk büyük girişimlerden biriydi.
Cornu daha sonra helikopter çalışmalarını sürdürecek büyük finansal ve teknik imkânlar bulamadı. Geçimini bisiklet ve motorlu araçlarla ilgili işlerden sağlamaya devam etti. Bu yüzden adı, havacılık tarihinde büyük sanayiciler ya da uzun soluklu şirketler kuran mucitler kadar yaygınlaşmadı. Yine de dikey uçuş fikrinin öncüleri arasında yerini aldı.
Hayatının sonu, tarihin acı bir ironisine dönüştü. 6 Haziran 1944’te Müttefikler Normandiya’ya çıkarma yaparken, bölgedeki bombardımanlarda Cornu’nun evi de yıkıldı. Cornu bu bombardımanda öldü.
Bu ölüm tarihi, Cornu’nun hayatını havacılık tarihine daha da sembolik biçimde bağlar. Bir yandan insanın gökyüzüne dikey yükselme hayalini deneyen ilk mucitlerden biriydi; diğer yandan modern savaşın gökten gelen yıkımı sırasında öldü.
6 Haziran 1944 bu yüzden havacılık tarihinin unutulmuş öncülerinden Paul Cornu’nun da ölüm günüdür. Cornu’nun helikopteri bugünün standartlarıyla ilkel, dengesiz ve kısa ömürlüydü; ama onun denemesi, insanın göğe yalnız ileri doğru değil, dikey olarak da yükselebileceği fikrinin ilk somut adımlarından biri olarak hatırlanır.
1948 – Sinemanın öncülerinden Louis Lumière öldü
6 Haziran 1948’de Fransız mucit, fotoğraf sanayicisi ve sinema öncüsü Louis Lumière, Fransa’ Fransa’nın güneyindeki Bandol’da öldü. Ağabeyi Auguste Lumière ile birlikte geliştirdiği Cinématographe, sinemanın doğuşunu hazırlayan en önemli aygıtlardan biri kabul edilir.
Louis Lumière 5 Ekim 1864’te Besançon’da doğdu. Babası Antoine Lumière fotoğrafçılıkla uğraşıyordu. Aile daha sonra Lyon’a taşındı ve burada fotoğraf malzemeleri üreten bir işletme kurdu. Louis ve Auguste, bu aile işinin içinde yetişti. Fotoğraf kimyası, görüntü kaydı ve optik düzenekler üzerine erken yaşta deneyim kazandılar.
Lumière kardeşlerin sinema tarihindeki asıl yeri, 1895’te geliştirdikleri Cinématographe ile başladı. Bu aygıt hem kamera hem film basma düzeneği hem de projektör olarak kullanılabiliyordu. Yani görüntüyü kaydediyor, çoğaltıyor ve perdeye yansıtabiliyordu.
28 Aralık 1895’te Paris’teki Grand Café’nin Salon Indien bölümünde yapılan ücretli gösterim, geleneksel olarak sinemanın doğum anlarından biri kabul edilir. Gösterimde kısa filmler yer aldı. Bunlar arasında Lumière Fabrikasından Çıkan İşçiler, Trenin Gara Girişi, Bahçıvanın Sulanması gibi çok kısa ama seyirciler üzerinde büyük etki yaratan görüntüler vardı. Bu filmler bugünün ölçüleriyle basit görünür; fakat o dönemde hareketli görüntünün perdeye yansıtılması başlı başına büyüleyici bir deneyimdi.
Lumière kardeşlerin sinemaya bakışı bugünden bakınca ilginçtir. Onlar sinemayı uzun ömürlü bir sanat ve endüstri olmaktan ziyade, teknik bir yenilik ve görsel merak olarak görüyordu. Bu yüzden sinema üretiminden kısa sürede uzaklaştılar. Buna rağmen kameramanlarını dünyanın farklı şehirlerine göndererek günlük hayatı, törenleri, sokakları, trenleri, limanları ve kalabalıkları kaydettirdiler. Böylece erken sinema, yalnız kurmaca bir eğlence olmaktan çıkarak dünyanın görüntülü belleği haline gelmeye başladı.
Louis Lumière’in önemi sadece sinemayla sınırlı değildir. Kardeşler, fotoğraf alanında da önemli yenilikler geliştirdi. 1907’de tanıtılan Autochrome Lumière, renkli fotoğrafçılığın ilk pratik yöntemlerinden biri oldu.
Lumière kardeşlerin çektiği filmler çok kısa, çoğu zaman tek plan ve belgesel nitelikliydi. Ancak bu kısa görüntüler, sinemanın temel sorusunu ortaya koydu: Hareketli görüntü yalnız bir teknik gösteri mi olacaktı, yoksa yeni bir anlatım dili mi doğuyordu? Bu soruya daha sonra Georges Méliès hayal gücüyle, Griffith kurgu diliyle, Chaplin beden komedisiyle, Eisenstein montaj teorisiyle cevap verecekti. Ama perdenin ilk büyüsü, Lumière kardeşlerin aygıtı ve gösterimleriyle yaygınlaştı.
Louis Lumière, 6 Haziran 1948’de 83 yaşında öldü. Ağabeyi Auguste ise 1954’e kadar yaşadı. İki kardeş, bugün sinema tarihinin kurucu figürleri arasında anılır.
Louis Lumière’in adı, sinemanın bir lunapark merakından çağın en güçlü sanat ve kitle iletişim araçlarından birine dönüşmesinin başlangıcında yer alır. Bugün perdede, televizyonda, telefonda ya da dijital platformlarda izlediğimiz hareketli görüntü kültürünün köklerinde, Lumière kardeşlerin o küçük ama devrimci makinesi vardır.
1950 – Demokrat Parti hükümeti orduda büyük tasfiye yaptı
6 Haziran 1950’de, yeni kurulan Demokrat Parti hükümeti Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst kademesinde geniş çaplı bir değişikliğe gitti. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman dahil çok sayıda yüksek rütbeli subay emekliye sevk edildi. Bu karar, 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra iktidara gelen Demokrat Parti’nin asker-siyaset ilişkilerinde attığı en dikkat çekici ilk adımlardan biri oldu.
14 Mayıs 1950 seçimleri, Türkiye’de çok partili hayatın en önemli dönüm noktalarındandı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin uzun yıllar süren tek parti iktidarı sandık yoluyla sona ermiş, Demokrat Parti büyük bir seçim zaferiyle iktidara gelmişti. Celal Bayar cumhurbaşkanı, Adnan Menderes başbakan olmuştu. Ancak siyasi iktidarın değişmesi, devletin bütün kurumlarında hemen aynı hızda bir güven ilişkisi doğurmadı.
Demokrat Parti yönetimi, özellikle ordunun üst kademesinde eski iktidara yakın görülen isimlerden rahatsızdı. Yeni hükümet, iktidarın gerçekten sivillerin elinde olduğunu göstermek ve ordu komuta kademesini kendi dönemine uygun şekilde yeniden düzenlemek istiyordu. 6 Haziran 1950’deki tasfiye bu nedenle yeni iktidarın devlet içindeki ağırlığını kurma hamlesiydi.
Bu süreçte Genelkurmay Başkanı Nafiz Gürman emekliye ayrıldı. Çok sayıda general ve albay da görevden alındı ya da emekliliğe sevk edildi. Akademik çalışmalarda, 6 Haziran 1950’de Genelkurmay Başkanı Orgeneral Nafiz Gürman’ın da aralarında bulunduğu 15 generalin emekliye sevk edildiği, ardından çok sayıda albayın da tasfiye edildiği aktarılır.
Tasfiyenin arka planında, Demokrat Parti çevrelerinde konuşulan darbe ya da müdahale endişeleri de vardı. İktidarın seçimle değiştiği yeni dönemde, ordunun bu değişimi nasıl karşılayacağı dikkatle izleniyordu. Demokrat Parti yönetimi, komuta kademesini hızla yenileyerek olası direnç noktalarını azaltmak istedi.
Bu karar, Türkiye’de asker-siyaset ilişkileri açısından önemli bir başlangıç noktasıdır. Çünkü 1950’de Demokrat Parti, sandıktan aldığı yetkiyle ordu üzerinde sivil otoriteyi güçlendirdiğini düşünüyordu. Ancak ilerleyen yıllarda Demokrat Parti ile ordu arasındaki ilişki giderek gerilecek, bu gerilim 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesine giden sürecin önemli başlıklarından biri haline gelecekti.
6 Haziran 1950’deki tasfiye, bu bakımdan iki yönlü okunabilir. Bir yandan seçimle gelen yeni hükümetin devlet aygıtını kendi meşruiyeti doğrultusunda yeniden düzenleme girişimiydi. Diğer yandan, Türkiye’de demokrasi ile askerî bürokrasi arasındaki hassas dengenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteren erken bir işaretti.
1961 – Kolektif bilinçdışı ve arketip kavramlarını geliştiren Carl Gustav Jung öldü
6 Haziran 1961’de İsviçreli psikiyatrist ve psikoterapist Carl Gustav Jung, Zürih yakınlarındaki Küsnacht’ta öldü. Jung, Freud’dan sonra psikoloji ve psikanaliz tarihinin en etkili isimlerinden biri kabul edilir. Ancak onu yalnız “Freud’un öğrencisi” gibi görmek eksik olur. Jung, zamanla Freud’dan ayrılmış ve kendi kuramını, yani analitik psikolojiyi geliştirmiştir.
Jung, 26 Temmuz 1875’te İsviçre’nin Kesswil kentinde doğdu. Babası Protestan bir papazdı. Çocukluğu din, semboller, rüyalar ve iç dünya meseleleriyle iç içe geçti. Basel Üniversitesi’nde tıp okudu, ardından psikiyatriye yöneldi. Zürih’teki ünlü Burghölzli Psikiyatri Kliniği’nde çalıştı. Burada Eugen Bleuler’in yanında görev yaptı ve zihinsel hastalıklar, çağrışım deneyleri ve bilinçdışı süreçler üzerine araştırmalar yaptı.
Jung’un yolu kısa süre sonra Sigmund Freud ile kesişti. Freud, bilinçdışı kavramını modern psikolojinin merkezine yerleştirmişti. Jung başlangıçta Freud’un en parlak takipçilerinden biri olarak görüldü. Hatta Freud, onu psikanaliz hareketinin gelecekteki liderlerinden biri gibi düşünüyordu. Jung, 1910’da kurulan Uluslararası Psikanaliz Birliği’nin ilk başkanı oldu.
Fakat iki isim arasındaki düşünsel ayrılık giderek büyüdü. Freud, insan ruhunun temel çatışmalarını büyük ölçüde cinsellik ve bastırılmış dürtüler üzerinden açıklıyordu. Jung ise bilinçdışının bundan daha geniş, daha eski ve daha sembolik bir alan olduğunu düşünüyordu. Ona göre insan zihninde yalnız kişisel anılar ve bastırılmış yaşantılar yoktu; insanlığın ortak deneyimlerinden gelen derin imgeler, mitler ve semboller de vardı.
Bu düşünce Jung’un en ünlü kavramlarından biri olan kolektif bilinçdışına yol açtı. Jung’a göre bazı semboller, hikâyeler ve karakter tipleri farklı kültürlerde tekrar tekrar ortaya çıkıyordu. Kahraman, anne, gölge, bilge yaşlı adam, anima ve animus gibi imgeler, insanlığın ortak psikolojik mirasının parçalarıydı. Jung bu temel imgelere arketip adını verdi.
Jung’un kuramı yalnız klinik psikolojiyle sınırlı kalmadı. Mitoloji, dinler tarihi, edebiyat, sanat, antropoloji ve sinema gibi birçok alanda etkili oldu. Bugün “kahramanın yolculuğu”, “gölgeyle yüzleşme”, “içsel dönüşüm”, “arketipsel karakter” gibi ifadeler popüler kültürde bile Jungcu düşüncenin izlerini taşır.
Jung’un bir diğer önemli katkısı, içedönüklük ve dışadönüklük kavramlarını psikolojiye güçlü biçimde yerleştirmesidir. Ona göre bazı insanlar enerjilerini daha çok iç dünyadan, düşünce ve sezgilerden alırken; bazıları dış dünya, insanlar ve eylem üzerinden kurar. Bu ayrım daha sonra kişilik testleri, psikolojik tipolojiler ve popüler kişilik sınıflandırmalarında geniş biçimde kullanılacaktı.
Jung’un eserleri arasında Psikolojik Tipler, İnsan ve Sembolleri, Anılar, Düşler, Düşünceler, Dönüşüm Sembolleri, Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı öne çıkar. Yaşamının son döneminde yayımlanan ve ölümünden sonra geniş okur kitlesine ulaşan İnsan ve Sembolleri, Jung’un düşüncelerini daha anlaşılır biçimde anlatan temel kitaplardan biri oldu.
Jung’un düşünceleri zaman zaman eleştirildi. Kuramlarının bazı bölümleri bilimsel olarak ölçülmesi zor, fazla sembolik ya da mistik bulunmuştur. Astroloji, simya, dinî semboller ve mitolojik imgelerle ilgilenmesi, onu klasik bilimsel psikiyatriden ayıran tartışmalı yönlerinden biridir. Fakat tam da bu nedenle Jung, modern insanın anlam arayışını da psikolojinin konusu haline getiren isimlerden biri oldu.
1967 – Arap ülkeleri petrolü siyasi silah olarak kullanmaya başladı
6 Haziran 1967’de, Altı Gün Savaşı’nın ikinci gününde, bazı Arap petrol üreticisi ülkeler İsrail’e destek verdiğini düşündükleri ülkelere petrol ihracatını durdurma ya da sınırlandırma kararı aldı. Bu girişim, tarihe 1967 Arap petrol ambargosu olarak geçti. Ambargonun hedefinde özellikle ABD ve Birleşik Krallık vardı; bazı kaynaklarda Batı Almanya da destek veren ülkeler arasında anılır. Ama uygulama ülkeden ülkeye değiştiği için tam, birleşik ve uzun süreli bir petrol kesintisine dönüşemedi.
Bu kararın arka planında 5 Haziran 1967’de başlayan Altı Gün Savaşı vardı. İsrail, Mısır hava üslerine düzenlediği ani saldırıyla savaşı başlatmış; kısa sürede Mısır, Ürdün ve Suriye cephelerinde üstünlük sağlamıştı. Arap dünyası için bu savaş aynı zamanda büyük bir siyasi ve psikolojik kırılmaydı.
Arap ülkeleri, İsrail’in arkasında Batılı devletlerin bulunduğunu düşünüyordu. Özellikle ABD ve İngiltere’nin İsrail’e askerî ya da siyasi destek verdiği iddiaları, savaşın ilk günlerinde Arap kamuoyunda çok güçlü biçimde yayıldı. Bu atmosferde petrol, Batı’ya karşı kullanılabilecek stratejik bir baskı aracı olarak görülmeye başlandı.
Irak, 6 Haziran’da ABD ve İngiltere’ye petrol sevkiyatını sınırlayan ilk ülkelerden biri oldu. Ardından Kuveyt, Cezayir, Bahreyn gibi bazı üreticiler de ambargoya katıldı. Suriye ise belirli ülkelere ambargo uygulamak yerine petrol ihracatını tamamen durdurdu. 9-18 Haziran arasında Bağdat’ta yapılan Arap petrol bakanları toplantısında da petrolün, Arap ülkelerine saldıran ya da saldırıya destek veren devletlere karşı kullanılabileceği yönünde kararlar alındı.
Ancak 1967 ambargosu, 1973’teki büyük petrol krizinden farklıydı. 1973’te Arap petrol ambargosu dünya ekonomisini derinden sarsacak, petrol fiyatlarını yükseltecek ve Batı ülkelerinde enerji politikalarını değiştirecek kadar etkili olacaktı. 1967’deki ambargo ise daha kısa sürdü ve Arap ülkeleri arasında tam bir uygulama birliği sağlanamadı.
Bunun birkaç nedeni vardı. Bazı Arap ülkeleri petrol gelirlerine bağımlıydı; uzun süreli kesinti kendi ekonomilerine de zarar verecekti. Ayrıca ambargo uygulanan ülkelere petrolün başka güzergâhlardan ulaşmasını tamamen engellemek zordu. Petrol bir ülkeye satıldıktan sonra yeniden yönlendirilebiliyor, tanker trafiği ve şirket bağlantıları ambargonun etkisini azaltabiliyordu.
Yine de 1967 ambargosunu önemsiz görmek hata olur. Bu girişim, Arap petrol üreticilerinin petrolü ilk kez böylesine açık biçimde dış politika ve savaş aracı olarak kullanmaya yöneldiğini gösterdi. Petrol artık yalnız satılan bir hammadde değil, uluslararası siyasette baskı gücü yaratabilecek bir kozdu.
Ambargo, Eylül 1967’de Hartum Zirvesi sonrasında fiilen sona erdi. Ancak bıraktığı ders unutulmadı. Arap ülkeleri, petrolün Batı ekonomileri için ne kadar hayati olduğunu gördü; Batılı ülkeler de enerji bağımlılığının siyasi krizlerde ne kadar kırılgan hale gelebileceğini fark etti.
1968 – İzmit ve Adapazarı’nın kurtuluşunda görev alan komutan Kâzım Özalp öldü
6 Haziran 1968’de Türk asker ve siyasetçi Kâzım Özalp öldü. Kurtuluş Savaşı’nın önemli komutanlarından biri olan Özalp, özellikle Batı Cephesi’ndeki görevleri, Kocaeli ve çevresindeki askerî faaliyetleri, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra üstlendiği bakanlık ve Meclis Başkanlığı görevleriyle hatırlanır.
Kâzım Özalp, bugünkü Kuzey Makedonya sınırları içinde bulunan Köprülü’de doğdu. Babası Süvari Albay İsmail Nazmi Bey’di. Asker bir ailenin çocuğu olarak yetişti. Üsküp Askerî Rüştiyesi ve Manastır Askerî İdadisi’nde okudu. Manastır yılları, Osmanlı’nın son döneminde pek çok genç subayın yetiştiği, fikir ve siyaset tartışmalarının yoğun yaşandığı bir dönemdi. Kâzım Özalp burada Mustafa Kemal ile de aynı kuşağın askerleri arasında yer aldı.
1902’de Harp Okulu’ndan, 1905’te Harp Akademisi’nden mezun oldu. Osmanlı ordusunda farklı görevlerde bulundu. Balkan Savaşları’nda ve I. Dünya Savaşı’nda görev yaptı. Doğu Cephesi, Kafkasya ve Azerbaycan hattındaki askerî faaliyetlerde bulundu. Millî Savunma Bakanlığı kaynakları, Özalp’in Harp Okulu’nu 1902’de, Harp Akademisi’ni 1905’te bitirdiğini; I. Dünya Savaşı’nda Van Jandarma Alay Komutanlığı, Seyyar Jandarma Tümen Komutanlığı ve Kafkas cephesindeki tümen komutanlıkları gibi görevler üstlendiğini aktarır.
Mondros Mütarekesi’nden sonra Osmanlı Devleti fiilen teslim olmuş, Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal tehdidi altına girmişti. Kâzım Özalp, bu dönemde Millî Mücadele’ye katılan askerî kadro içinde yer aldı. Ankara’da oluşan millî hareketin yanında saf tuttu ve özellikle Batı Anadolu ile Marmara hattındaki görevleriyle öne çıktı.
Kocaeli açısından Kâzım Özalp’in ayrı bir yeri vardır. Kurtuluş Savaşı sırasında Kocaeli Bölge Komutanlığı yaptı. Adapazarı, İzmit, Kandıra, Geyve ve çevresi, İstanbul’a yakınlığı ve Anadolu’ya geçiş yolları nedeniyle stratejik öneme sahipti. Bölge hem işgal güçlerinin baskısı hem de yerel ayaklanmalar, çeteler ve düzensiz birlikler nedeniyle son derece hassastı. Özalp, İnönü Muharebesi sonrasında mürettep kolordu komutanı olarak cepheye gitti, Adapazarı ve İzmit’in düşman işgalinden kurtarılmasında görev aldı.
Özalp, yalnız cephe komutanı değildi; aynı zamanda yeni devletin askerî ve siyasi kadrosuna dönüşen kuşağın temsilcilerindendi. Sakarya Meydan Muharebesi’ne Batı Cephesi’nde kolordu komutanı olarak katıldı. Sakarya’dan sonra rütbesi yükseldi ve kısa süre içinde Ankara’daki siyasi görevleri ağırlık kazandı. 1922’de Millî Müdafaa Vekilliği’ne, yani Millî Savunma Bakanlığı’na getirildi.
Cumhuriyet’in ilanından sonra da devletin en üst kademelerinde görev yaptı. Kâzım Özalp, 1924-1935 yılları arasında Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptı. Bu dönem, Cumhuriyet’in ilk kurumlarının yerleştiği, hukuk devrimlerinin ve siyasal dönüşümlerin yaşandığı kritik yıllardı. Daha sonra yeniden Millî Savunma Bakanlığı görevini üstlendi.
Kâzım Özalp’in hayatı, Osmanlı subaylığından Cumhuriyet devlet adamlığına geçişin tipik ama güçlü örneklerinden biridir. Balkanlarda doğmuş, Osmanlı’nın son savaşlarında görev yapmış, Millî Mücadele’de Anadolu hareketinin yanında yer almış, Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra da askerî ve siyasi kurumların şekillenmesinde rol oynamıştır.
Onu Kocaeli için ayrıca önemli kılan nokta, Millî Mücadele’de İzmit ve çevresinin kurtuluş sürecindeki rolüdür. Kocaeli, İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş hattı olduğu için Kurtuluş Savaşı’nda millî direnişin lojistik ve askerî bağlantı noktalarından biriydi. Kâzım Özalp’in bu bölgede görev alması, onun adını Kocaeli’nin Millî Mücadele hafızasına da yerleştirir.
Kâzım Özalp, Osmanlı’nın son kuşağından çıkıp Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna katılan, cepheden Meclis Başkanlığı’na uzanan bir hayat çizgisiyle Türkiye tarihinin önemli isimlerinden biri oldu. Özellikle Kocaeli ve Batı Cephesi’ndeki görevleri, onu Millî Mücadele’nin yerel hafızasında da hatırlanması gereken komutanlardan biri haline getirdi.
1971 – Soyuz 11 fırlatıldı; ilk uzay istasyonu görevi trajediyle bitecekti
6 Haziran 1971’de Sovyetler Birliği, Soyuz 11 uzay aracını Baykonur Uzay Üssü’nden fırlattı. Kozmonotlar Georgi Dobrovolski, Vladislav Volkov ve Viktor Patsayev’den oluşan mürettebat, dünyanın ilk uzay istasyonu olan Salyut 1’e gitmek üzere yola çıktı.
Soyuz 11 görevi, uzay tarihinde önemli bir ilkti. İnsanlar daha önce uzaya çıkmış, Ay’a gitmiş, Dünya yörüngesinde görev yapmıştı. Ancak bir uzay istasyonunda uzun süreli yaşama fikri henüz yeni başlıyordu. Sovyetler Birliği, Salyut 1 ile uzayda kalıcı insan varlığı hedefinin ilk adımını atmıştı.
Salyut 1, Nisan 1971’de fırlatılmıştı. İlk kenetlenme denemesi Soyuz 10 ile yapılmış ama teknik sorunlar nedeniyle mürettebat istasyona geçememişti. Soyuz 11 ise bu hedefi gerçekleştirdi. Kozmonotlar istasyona başarıyla kenetlendi ve içine girerek uzay tarihinde ilk kez bir uzay istasyonunda yaşamaya başladı.
Görev boyunca bilimsel deneyler, gözlemler ve teknik çalışmalar yapıldı. Mürettebat, uzun süreli uzay yaşamının insan bedeni ve uzay aracı sistemleri üzerindeki etkilerini gözlemledi. Bu çalışmalar, daha sonra Salyut, Mir ve Uluslararası Uzay İstasyonu gibi uzun soluklu programların öncülü oldu.
Ancak görev sorunsuz değildi. İstasyonda teknik sıkıntılar, duman ve yaşam koşullarına ilişkin zorluklar yaşandı. Buna rağmen Soyuz 11, uzayda kalış süresi bakımından dönemi için önemli bir başarıydı. Sovyetler, bu görevle uzay yarışında, yörüngede kalıcı varlık kurma hedefinin de öncüsü olduklarını göstermek istiyordu.
Trajedi dönüş yolunda yaşandı. 30 Haziran 1971’de Soyuz 11 kapsülü Dünya’ya döndü. Kapsül normal şekilde yere indi. Kurtarma ekipleri kapağı açtığında üç kozmonotu da koltuklarında hareketsiz halde buldu. Daha sonra yapılan incelemelerde, iniş modülü ile servis modülünün ayrılması sırasında bir havalandırma valfinin erken açıldığı, kapsülün basıncını kaybettiği ve mürettebatın uzay boşluğunda havasız kaldığı anlaşıldı.
O dönemde Soyuz kapsülünde üç kozmonotun uzay giysisiyle sığması mümkün olmadığı için mürettebat basınç giysisi giymiyordu. Bu durum, basınç kaybı halinde onları savunmasız bıraktı. Soyuz 11 faciasından sonra Sovyet uzay programında önemli güvenlik değişiklikleri yapıldı; mürettebat sayısı azaltıldı ve kozmonotların dönüş sırasında basınç giysisi giymesi sağlandı.
Soyuz 11 mürettebatı, bugüne kadar uzayda hayatını kaybeden ilk ve son insanlar olarak anılır. Daha önce ve sonra uzay görevlerinde kazalar yaşandı; fakat Soyuz 11’in trajedisi, ölümün doğrudan uzay boşluğu koşullarında gerçekleşmesi bakımından ayrı bir yere sahiptir.
1982 – İsrail, “Galile’de Barış” operasyonuyla Lübnan’ı işgal etti
6 Haziran 1982’de İsrail ordusu, “Galile’de Barış” adı verilen askerî operasyonla Lübnan’a girdi. İsrail yönetimi operasyonun amacını, ülkenin kuzeyindeki Galile bölgesini Lübnan’daki Filistinli silahlı örgütlerin saldırılarından korumak olarak açıkladı. İsrail Dışişleri Bakanlığı da operasyonun 6 Haziran 1982’de başladığını ve hedefin kuzey İsrail’e yönelik askerî tehditleri ortadan kaldırmak olduğunu belirtir. Ancak harekât kısa sürede sınırlı bir sınır operasyonunu aşarak Lübnan’ın derinliklerine, Beyrut kuşatmasına ve uzun süreli bir işgale dönüştü.
Bu savaşın arka planında Lübnan İç Savaşı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’daki varlığı ve İsrail’in kuzey sınırına yönelik saldırılar vardı. Filistin Kurtuluş Örgütü, yani FKÖ, 1970’lerden itibaren Lübnan’da güçlü bir siyasi ve askerî varlık kurmuştu. İsrail, özellikle Güney Lübnan’daki Filistinli kampları ve üsleri kendi güvenliği için tehdit olarak görüyordu.
Operasyonun doğrudan gerekçesi, İsrail’in Londra Büyükelçisi Şlomo Argov’a 3 Haziran 1982’de düzenlenen suikast girişimi oldu. Saldırıyı FKÖ’ye bağlı olmayan Ebu Nidal örgütü gerçekleştirmişti; buna rağmen İsrail hükümeti saldırıyı Lübnan’daki Filistinli güçlere karşı geniş bir askerî harekât için gerekçe olarak kullandı. İsrail ordusu üç gün sonra Lübnan sınırını geçti.
Başlangıçta operasyonun hedefinin İsrail sınırından yaklaşık 40 kilometre kuzeye kadar olan bölgeyi güvenli hale getirmek olduğu söyleniyordu. Fakat İsrail birlikleri kısa süre içinde bu sınırı aştı. Güney Lübnan’daki Filistin kampları, yollar, köprüler ve stratejik noktalar vuruldu; İsrail kara birlikleri, deniz kuvvetleri ve hava kuvvetleriyle Lübnan içine doğru ilerledi.
Lübnan zaten 1975’ten beri iç savaşın içindeydi. Ülkede Hristiyan Falanjistler, Müslüman ve sol gruplar, FKÖ, Suriye ordusu ve farklı milis güçleri arasında çok katmanlı bir çatışma vardı. İsrail’in 1982’deki işgali, bu karmaşık iç savaşın üzerine yeni ve çok daha yıkıcı bir askerî cephe ekledi.
İsrail’in hedeflerinden biri, FKÖ’yü Lübnan’dan çıkarmaktı. Beyrut kuşatması bu hedefin merkezine yerleşti. Aylar süren baskı ve uluslararası arabuluculuk sonucunda FKÖ lideri Yaser Arafat ve binlerce Filistinli savaşçı Lübnan’dan ayrıldı. Ancak bu, Lübnan’da barış getirmedi; aksine ülke daha da parçalı ve kırılgan hale geldi.
1982 Lübnan Savaşı’nın en karanlık sayfalarından biri Sabra ve Şatilla katliamı oldu. Eylül 1982’de, İsrail ordusunun kontrolü altındaki Batı Beyrut’ta bulunan Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarına Lübnanlı Hristiyan Falanjist milisler girdi ve yüzlerce, bazı tahminlere göre binlerce sivili öldürdü. İsrail ordusunun katliama doğrudan katılmadığı, ancak bölgeyi kontrol ettiği ve milislerin kampa girişine izin verdiği gerekçesiyle ağır sorumluluk tartışmaları doğdu.
İsrail içinde de savaş büyük tartışma yarattı. Operasyonu dönemin Başbakanı Menachem Begin ve Savunma Bakanı Ariel Şaron yürütüyordu. Savaşın amaçlarının kamuoyuna açıklanandan daha geniş olduğu, İsrail’in Lübnan’da kendisine yakın bir yönetim kurmak istediği ve ülkeyi askerî-siyasi olarak yeniden şekillendirmeye çalıştığı eleştirileri yükseldi. Sabra ve Şatilla’dan sonra İsrail’de büyük protestolar düzenlendi; Kahan Komisyonu Ariel Şaron’un dolaylı sorumluluğu bulunduğu sonucuna vardı ve Şaron savunma bakanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
İsrail ordusu Lübnan’dan hemen çekilmedi. Güney Lübnan’da yıllarca sürecek bir “güvenlik bölgesi” oluşturuldu. İsrail’in Lübnan’daki varlığı, daha sonra Hizbullah’ın yükselişi için de önemli bir zemin hazırladı. Yani 1982 işgali yalnız FKÖ’yü Lübnan’dan çıkarmakla kalmadı; bölgenin sonraki kırk yılını etkileyecek yeni çatışma dinamiklerini de besledi.
1983 – SODEP kuruldu; Erdal İnönü 12 Eylül sonrasında siyasete girdi
6 Haziran 1983’te Sosyal Demokrasi Partisi, kısa adıyla SODEP, kuruldu. Partinin kurucu genel başkanlığına fizik profesörü Erdal İnönü seçildi. SODEP, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kapatılan Cumhuriyet Halk Partisi’nin boşalttığı merkez sol ve sosyal demokrat alanı doldurmak amacıyla ortaya çıktı.
Bu kuruluş, normal bir parti kuruluşu değildi. Türkiye, hâlâ 12 Eylül rejiminin gölgesi altındaydı. Eski siyasi partiler kapatılmış, eski liderlerin önemli bölümü siyaset yasağına tabi tutulmuş, yeni kurulacak partiler de Millî Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisi altında şekillenmek zorunda bırakılmıştı. Yani sandık yeniden kuruluyordu ama siyasetin alanı askerî yönetim tarafından sıkı biçimde denetleniyordu.
SODEP’in çıkışı bu yüzden önemlidir. Parti, bir yandan kapatılan CHP’nin seçmen tabanına seslenmek istiyor, diğer yandan 12 Eylül sonrasında demokratik siyasetin yeniden kurulacağı dar alanda varlık göstermeye çalışıyordu. Ancak bu süreç hiç kolay olmadı.
Erdal İnönü’nün siyasete girişi de başlı başına dikkat çekiciydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün oğlu olan Erdal İnönü, o tarihe kadar daha çok bilim insanı kimliğiyle tanınıyordu. Fizik profesörüydü; ODTÜ’de ve Boğaziçi Üniversitesi’nde akademik görevlerde bulunmuştu. Siyasete girişi, merkez sol seçmen için hem İnönü adının tarihsel ağırlığını hem de daha sakin, uzlaşmacı ve entelektüel bir siyaset tarzını temsil ediyordu.
Ancak SODEP daha kuruluş aşamasında 12 Eylül rejiminin sert sınırlarıyla karşılaştı. Erdal İnönü de dahil olmak üzere birçok kurucu MGK tarafından veto edildi. Bu vetolar yüzünden parti, 6 Kasım 1983 genel seçimlerine katılamadı. Seçime ANAP, Halkçı Parti ve Milliyetçi Demokrasi Partisi girdi; Turgut Özal liderliğindeki ANAP tek başına iktidara geldi.
SODEP’in seçim dışı bırakılması, Türkiye’de 1983 seçimlerinin ne kadar kontrollü bir geçiş süreci içinde yapıldığını gösterir. Sandık vardı ama hangi partilerin seçime girebileceğine askeri yönetim karar veriyordu. SODEP bu nedenle 12 Eylül sonrası demokrasinin eksik, denetimli ve sınırlı biçimde yeniden açıldığını gösteren önemli örneklerden biri oldu.
Erdal İnönü, MGK vetosunun ardından bir süre genel başkanlık görevini sürdüremedi; ancak veto yetkisinin kalkmasından sonra 17 Aralık 1983’te yeniden SODEP genel başkanlığına döndü. Parti, ilk büyük sınavını 25 Mart 1984 yerel seçimlerinde verdi ve ANAP’ın ardından ikinci parti oldu. Bu sonuç, SODEP’in seçimlere sokulmamış olmasına rağmen toplumda güçlü bir karşılığı bulunduğunu gösterdi.
SODEP’in ömrü uzun olmadı ama etkisi kalıcı oldu. 1985’te Halkçı Parti ile birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti, yani SHP çatısı altında toplandı. SHP, 1980’lerin ikinci yarısı ve 1990’ların başında Türkiye merkez solunun ana partisi haline geldi. Erdal İnönü de bu çizginin en önemli liderlerinden biri oldu.
6 Haziran 1983 bu yüzden 12 Eylül askeri rejiminden sonra Türkiye’de sosyal demokrasinin yeniden siyasal alana dönme çabasının başlangıçlarından biridir. SODEP, bütün vetolara ve engellere rağmen, kapatılmış CHP geleneğinin seçmen tabanını yeni döneme taşıyan en önemli siyasi yapılardan biri oldu.
1985 – Tetris yayınlandı; Sovyet laboratuvarından çıkan oyun dünyayı sardı
6 Haziran 1985’te, Sovyet bilgisayar mühendisi Aleksey Pajitnov tarafından tasarlanan Tetris ilk kez ortaya çıktı. Pajitnov, oyunu Moskova’daki Sovyet Bilimler Akademisi’ne bağlı Dorodnitsyn Bilgi İşlem Merkezi’nde çalışırken geliştirdi.
Tetris’in fikri çok basitti: Ekranın üstünden düşen farklı şekillerdeki bloklar, oyuncu tarafından döndürülerek ve yerleştirilerek yatay çizgiler halinde tamamlanmaya çalışılıyordu. Bir çizgi tamamlandığında kayboluyor, oyuncu daha fazla yer açarak oyunu sürdürüyordu. Bu kadar basit görünen yapı, zamanla oyun tarihinin en bağımlılık yaratan mekaniklerinden birine dönüştü.
Oyunun adı da fikri kadar sade ama zekiceydi. “Tetris”, Yunanca “dört” anlamına gelen tetra ile Pajitnov’un sevdiği spor olan tenis kelimesinin birleşiminden doğdu. Çünkü oyundaki parçalar, dört küçük kareden oluşan tetromino şekilleriydi.
Pajitnov oyunu ilk olarak Sovyet yapımı Elektronika 60 bilgisayarında geliştirdi. Bu bilgisayarda modern anlamda grafik arayüz yoktu. Bu yüzden ilk Tetris, bugünkü renkli bloklarla değil, karakterler ve işaretlerle oynanıyordu. Buna rağmen oyunun temel büyüsü daha ilk halinde ortaya çıkmıştı: Düşen parçaları düzenleme, boşlukları kapatma, hatayı telafi etmeye çalışma ve giderek hızlanan ritme yetişme duygusu.
Tetris kısa sürede Pajitnov’un çalışma arkadaşları arasında yayıldı. Oyunun en güçlü tarafı, açıklamaya ihtiyaç duymadan anlaşılmasıydı. Ne uzun bir hikâyesi vardı ne karmaşık kuralları. Birkaç saniye içinde öğreniliyor ama ustalaşması giderek zorlaşıyordu. Bu özellik, Tetris’i farklı dillerden, kültürlerden ve yaşlardan insanlar için ortak bir oyun haline getirdi.
Daha sonra oyun IBM PC’ye uyarlandı. Bu süreçte Vadim Gerasimov gibi genç programcıların katkısı oldu. Tetris, disketlerle Moskova’dan Doğu Avrupa’ya, oradan Batı’ya yayıldı. Ancak oyun Sovyetler Birliği’nde doğduğu için hak meselesi karmaşıktı. Pajitnov, oyunun ilk büyük ticari başarısından uzun süre kişisel gelir elde edemedi; çünkü yazılım hakları Sovyet devlet kurumları ve uluslararası şirketler arasındaki karmaşık lisans görüşmelerine konu oldu.
Tetris’in dünya çapında patlaması ise 1989’da Nintendo Game Boy ile oldu. Taşınabilir oyun konsoluyla birlikte Tetris’in verilmesi, oyunu milyonlarca insanın cebine soktu. Oyunun kısa süreli oynanabilen, her yerde anlaşılabilen ve tekrar tekrar başa dönmeye uygun yapısı, Game Boy için neredeyse kusursuzdu. Böylece Tetris, yalnız bilgisayar meraklılarının değil, çocukların, yetişkinlerin, ev kadınlarının, öğrencilerin ve ofis çalışanlarının da oyunu haline geldi.
Tetris’in başarısı, bilgisayar oyunlarının sadece savaş, yarış ya da macera temalı olmak zorunda olmadığını gösterdi. Şiddetsiz, soyut, basit ama derin bir oyun da küresel ölçekte kültür fenomeni olabiliyordu. Bu yönüyle Tetris, oyun tasarımında “az şeyle çok şey yapma” ilkesinin en güçlü örneklerinden biridir.
Oyunun psikolojik etkisi de zamanla araştırmalara konu oldu. Uzun süre Tetris oynayan insanların zihinlerinde düşen blokları hayal etmeye devam etmesi, halk arasında “Tetris etkisi” diye anıldı. Bu durum, oyunun yalnız ekranda değil, oyuncunun algısında da güçlü bir iz bıraktığını gösteriyordu.
Aleksey Pajitnov, Tetris’in yaratıcısı olarak dünya çapında tanındı; ancak haklarını tam anlamıyla geri alması yıllar sürdü. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Henk Rogers ile birlikte Tetris Company’nin kurulmasıyla oyun üzerindeki haklar daha düzenli bir yapıya kavuştu.
Bugün Tetris, video oyun tarihinin en tanınmış markalarından biridir. Farklı konsollara, bilgisayarlara, telefonlara ve dijital platformlara uyarlandı. Renkleri, müziği, blokları ve basit oyun mantığıyla birkaç kuşağın ortak hafızasına girdi.
2011 – Apple iCloud’u tanıttı; kişisel veriler buluta taşınmaya başladı
6 Haziran 2011’de Apple, Kaliforniya’da düzenlenen Dünya Geliştiriciler Konferansı’nda, yani WWDC 2011’de, bulut tabanlı yeni servisi iCloud’u tanıttı. Tanıtımı Apple’ın kurucusu ve CEO’su Steve Jobs yaptı. Apple’ın aynı gün yayımladığı basın duyurusunda iCloud, iPhone, iPad, iPod touch, Mac ve PC’deki içerikleri otomatik olarak depolayan ve tüm cihazlara kablosuz biçimde aktaran ücretsiz bir bulut hizmeti olarak anlatıldı.
iCloud’un çıkışı, Apple için sadece yeni bir internet servisi duyurusu değildi. Bu tanıtım, Apple ekosisteminin çalışma biçimini değiştiren önemli bir dönemeçti. O güne kadar kullanıcılar fotoğraflarını, belgelerini, müziklerini, rehberlerini ve takvimlerini cihazdan cihaza taşımak için çoğu zaman kabloya, iTunes eşitlemesine ya da manuel yedeklemeye ihtiyaç duyuyordu. iCloud ise bu zahmeti arka plana atmayı hedefliyordu.
Steve Jobs, sahnede iCloud’un temel fikrini çok basit bir cümleyle özetledi: Kullanıcıların içerikleri artık tek bir cihazda sıkışıp kalmayacak, otomatik olarak bütün cihazlarında güncel kalacaktı. Apple’ın basın duyurusunda da iCloud’un, bir cihazda yapılan değişikliği neredeyse anında diğer cihazlara aktardığı vurgulanıyordu.
Bu yaklaşım, dönemin teknoloji anlayışı açısından önemliydi. iPhone ve iPad hızla yayılmış, insanlar birden fazla Apple cihazı kullanmaya başlamıştı. Ama bu cihazların birlikte sorunsuz çalışması hâlâ büyük bir ihtiyaçtı. iCloud, Apple’ın “cihaz satıcısı” kimliğini güçlendiren ama aynı zamanda onu kalıcı bir hizmet ve ekosistem şirketi haline getiren adımlardan biri oldu.
iCloud; e-posta, kişiler, takvimler, belgeler, uygulama verileri, fotoğraflar ve satın alınan içerikler gibi birçok öğeyi bulutta saklamayı ve farklı cihazlara eşitlemeyi amaçlıyordu. Apple, kullanıcılara belirli bir ücretsiz depolama alanı sundu; ayrıca daha fazla alan isteyenler için ücretli seçeneklerin önü açıldı. Bu model, ilerleyen yıllarda Apple’ın servis gelirlerinin ve kullanıcı bağlılığının önemli parçalarından biri haline gelecekti.
Tanıtımın bir diğer dikkat çekici yanı, Steve Jobs’un sağlık sorunlarına rağmen sahneye çıkmasıydı. WWDC 2011, Jobs’un yaptığı son büyük Apple sunumlarından biri oldu. Aynı yılın ekim ayında hayatını kaybedecek olan Jobs, bu sunumda Apple’ın sonraki yıllarda izleyeceği dijital yaşam stratejisini de ortaya koymuş oldu.
iCloud’un tanıtılmasıyla birlikte Apple, eski MobileMe servisinin yerine daha kapsamlı ve daha entegre bir yapı kurdu. MobileMe ücretli ve sorunlu bir servis olarak eleştirilmişti; iCloud ise daha basit, daha yaygın ve Apple cihazlarının içine daha derin yerleştirilmiş bir çözüm olarak sunuldu. Apple, WWDC 2011 öncesinde yaptığı duyuruda da 6 Haziran’daki açılış konuşmasında Mac OS X Lion, iOS 5 ve iCloud’un tanıtılacağını açıklamıştı.
iCloud zamanla yalnız dosya ve veri eşitleme servisi olmaktan çıktı. Fotoğraf arşivleri, cihaz yedekleri, notlar, mesajlar, uygulama verileri, aile paylaşımı ve Apple ekosistemindeki pek çok hizmetin altyapısı haline geldi. Bugün Apple kullanıcılarının cihaz değiştirdiğinde eski verilerine kolayca ulaşması, fotoğraflarını farklı cihazlarda görmesi ya da belgelerini kaldığı yerden açabilmesi büyük ölçüde iCloud mantığına dayanır.
2018 – Kocaelispor’u da çalıştıran teknik direktör Ümit Kayıhan öldü
6 Haziran 2018’de Türk futbolunun deneyimli teknik direktörlerinden Ümit Kayıhan, İzmir’de hayatını kaybetti. Bir süredir zatürre ön teşhisiyle tedavi gören Kayıhan, 64 yaşındaydı.
Ümit Kayıhan, 28 Şubat 1954’te İzmir’de doğdu. Futbolculuk kariyerinde orta saha ve savunma hattında görev yaptı. Altay ve Altınordu gibi İzmir futbolunun önemli kulüplerinde forma giydi. Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlüğe yöneldi ve özellikle Anadolu kulüplerinde görev yapan, krizli dönemlerde takım devralan, Türk futbolunun gezgin teknik adamlarından biri olarak tanındı.
Kayıhan’ın teknik direktörlük kariyerindeki en parlak sayfalardan biri Göztepe dönemidir. 2000-2001 sezonunda Göztepe’yi çalıştırdı ve sarı-kırmızılı ekibin Süper Lig’e yükselmesinde önemli rol oynadı. Bu başarı, onun adını özellikle İzmir futbol hafızasında ayrı bir yere taşıdı.
Kocaeli açısından Ümit Kayıhan’ın önemi, 2006-2007 sezonunda Kocaelispor teknik direktörlüğü yapmış olmasıdır. Kayıhan’ın Kocaelispor dönemi uzun sürmedi. 2006’da Akçaabat Sebatspor karşısında alınan 3-1’lik galibiyetin ardından görevinden ayrıldı. O dönem yaptığı açıklamalarda Kocaelispor’da futbolla siyasetin iç içe geçtiğini söylemesi, kulübün yalnız saha sonuçlarıyla değil, kent ve yönetim dengeleriyle de ne kadar zor bir atmosferde olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekiciydi.
Ümit Kayıhan, Türk futbolunda büyük şampiyonluklarla anılan bir teknik adamdan çok, farklı şehirlerde, farklı kulüp yapılarında görev almış tecrübeli bir futbol insanıydı. Altay, Göztepe, Karşıyaka, Denizlispor, Bursaspor, Diyarbakırspor, Malatyaspor, Kocaelispor ve Çaykur Rizespor gibi kulüplerde çalışması, onun kariyerinin Anadolu futbolunun iniş çıkışlarıyla iç içe geçtiğini gösterir.
Son yıllarında televizyon yorumculuğu da yaptı. Futbolu yalnız teknik adam gözüyle değil, saha içi düzeni, kulüp yapısı ve yönetim ilişkileri üzerinden değerlendiren isimlerden biri olarak hatırlandı. 6 Haziran 2018’deki ölümü, özellikle İzmir futbol çevrelerinde ve çalıştırdığı Anadolu kulüplerinde üzüntüyle karşılandı.
2023 – Kahovka Barajı yıkıldı; Ukrayna savaşında büyük çevre felaketi yaşandı
6 Haziran 2023’te Ukrayna’nın güneyindeki Kahovka Barajı yıkıldı. Dinyeper Nehri üzerindeki barajın çökmesiyle büyük miktarda su serbest kaldı; Herson bölgesinde geniş alanlar sular altında kaldı. Olay, Rusya-Ukrayna savaşının en büyük insani ve çevresel felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Birleşmiş Milletler Ukrayna ofisi, Kahovka Barajı felaketinin 100 binden fazla insanı doğrudan etkilediğini ve yüzlerce kilometrekarelik alanı su altında bıraktığını bildirir.
Kahovka Barajı, Sovyet döneminde inşa edilmiş büyük bir hidroelektrik ve su yönetim yapısıydı. Baraj gölü, tarım arazilerinin sulanması, yerleşimlerin su ihtiyacı, enerji üretimi ve bölgedeki sanayi tesisleri için büyük önem taşıyordu. Aynı zamanda Zaporijya Nükleer Santrali’nin soğutma suyu sistemi açısından da yakından izlenen bir kaynaktı.
Barajın yıkılmasıyla birlikte aşağı havzadaki yerleşimler hızla su altında kaldı. Evler, yollar, tarlalar, hayvan barınakları ve altyapı sistemleri zarar gördü. Binlerce insan tahliye edilmek zorunda kaldı. Sular çekildikten sonra ise geride çamur, mayın riski, kirlenmiş su kaynakları, ölü hayvanlar ve büyük bir altyapı yıkımı kaldı.
Felaketin çevresel etkisi de çok ağır oldu. Tatlı su ekosistemleri bozuldu, tarım alanları zarar gördü, sulak alanlar değişti, kimyasal ve biyolojik kirlilik riski arttı. Baraj gölünün boşalması, uzun vadeli kuraklık, sulama sorunu ve ekosistem kaybı riskini de beraberinde getirdi.
Olayın en tartışmalı yönü, barajın nasıl yıkıldığıydı. Ukrayna, Rusya’yı barajı patlatmakla suçladı. Rusya ise sorumluluğu reddetti ve Ukrayna’yı suçladı. Bağımsız araştırmalar, barajın Rus işgali altındaki bölgede bulunduğunu ve yıkımın savaş koşulları içinde gerçekleştiğini ortaya koydu; ancak olay uluslararası hukuk, savaş suçu ve çevre suçu tartışmalarının da merkezine yerleşti.
Kahovka Barajı’nın yıkılması, modern savaşlarda altyapının hedef alınmasının ne kadar büyük insani sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Bir baraj, yalnız beton ve türbinlerden ibaret değildir; şehirlerin, tarımın, içme suyunun, ekosistemin ve enerji güvenliğinin parçasıdır. Bu tür bir yapının çökmesi, cephe hattının çok ötesinde milyonlarca insanın hayatını etkileyebilir.
Felaket, Ukrayna savaşının çevresel boyutunu da görünür hale getirdi. Savaşlar genellikle askerî ilerleme, diplomasi, silahlar ve kayıplar üzerinden anlatılır. Oysa Kahovka, savaşın nehirleri, tarlaları, hayvanları, su kaynaklarını ve gelecek kuşakların yaşayacağı çevreyi de yok edebileceğini gösterdi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
