Günün Tarihi / 26 Mayıs
1421 – Fetret Devri’ni bitirip Osmanlı’yı yeniden toparlayan Çelebi Mehmet hayatını kaybetti
26 Mayıs 1421’de Osmanlı Devleti’nin 5. padişahı Çelebi Mehmet hayatını kaybetti. 1389 doğumlu olan Çelebi Mehmet, Yıldırım Bayezid’in oğullarından biriydi ve Osmanlı tarihinin en kritik hükümdarlarından biri olarak kabul edilir. Onu önemli yapan şey, 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra parçalanma tehlikesi yaşayan Osmanlı Devleti’ni yeniden toparlayan hükümdar olmasıdır.
Çelebi Mehmet’in saltanatını anlamak için önce Fetret Devri’ni bilmek gerekir. Fetret Devri, 1402’de Yıldırım Bayezid’in Timur’a yenildiği Ankara Savaşı’ndan sonra başlayan ve Osmanlı şehzadeleri arasında taht mücadelesiyle geçen karışık dönemdir. Bu dönemde Bayezid’in oğulları Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebi farklı bölgelerde iktidar mücadelesine girdi. Devlet neredeyse birkaç parçaya ayrıldı; Rumeli, Anadolu ve merkezî otorite arasında ciddi kopukluklar yaşandı.
Fetret kelimesi ara dönem, kesinti, belirsizlik ve otorite boşluğu anlamına gelir. Osmanlı tarihinde bu kelime, devletin kurumsal devamlılığının sarsıldığı, taht kavgasının devleti iç savaşa sürüklediği 1402-1413 arasındaki dönemi anlatır. Çelebi Mehmet bu mücadeleden galip çıktı ve 1413’te Osmanlı tahtında tek hükümdar olarak kabul edildi.
Bu nedenle Çelebi Mehmet için sıkça “Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu” ifadesi kullanılır. Çünkü Osman Gazi devleti kurmuş, Orhan Gazi ve I. Murad devleti büyütmüş, Yıldırım Bayezid imparatorluk ölçeğine yaklaşan bir yapı kurmuştu; fakat Ankara Savaşı bu yapıyı ağır biçimde sarstı. Çelebi Mehmet’in başarısı, yıkılmanın eşiğine gelen devleti yeniden bir merkez etrafında toplamaktı.
Saltanatı boyunca hem Anadolu’da hem Rumeli’de otoriteyi yeniden kurmaya çalıştı. Anadolu beylikleriyle mücadele etti, Bizans ve Balkan siyasetiyle dengeli ilişkiler yürüttü, Osmanlı topraklarında yeniden düzen sağladı. Bu dönem büyük fetihlerden çok devleti toparlama ve yeniden kurma dönemidir. Zaten Çelebi Mehmet’i tarihsel olarak değerli yapan da budur: Bazen bir hükümdarın büyüklüğü yeni toprak almasında değil, dağılmış bir devleti ayakta tutmasında ortaya çıkar.
Çelebi Mehmet döneminin en önemli iç sorunlarından biri Şeyh Bedreddin İsyanı’dır. Şeyh Bedreddin, dönemin önemli dinî ve fikrî şahsiyetlerinden biriydi. Onun çevresinde gelişen hareket, yalnız dinî değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi huzursuzlukları da yansıtıyordu. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal gibi isimlerin öncülük ettiği ayaklanmalar, Osmanlı merkezi otoritesine karşı ciddi bir tehdit oluşturdu. Çelebi Mehmet bu isyanları bastırarak devletin yeniden çözülmesini engelledi.
Çelebi Mehmet’in ölümü de Osmanlı tarihinde dikkatli yönetilmesi gereken bir geçiş anıydı. 1421’de Edirne’de hayatını kaybettiğinde, devlet adamları ölüm haberini bir süre gizledi. Çünkü yeni bir taht kavgası çıkmasından korkuluyordu. Oğlu II. Murad’ın güvenli biçimde tahta geçmesi sağlanana kadar bu haberin kontrollü biçimde duyurulduğu anlatılır. Bu bile Fetret Devri’nin yarattığı travmanın henüz tamamen unutulmadığını gösterir.
Çelebi Mehmet’in naaşı Bursa’ya götürüldü ve bugün Yeşil Türbe olarak bilinen türbesine defnedildi. Yeşil Türbe, Bursa’nın en önemli Osmanlı yapılarından biridir ve Çelebi Mehmet’in adını taşıyan Yeşil Külliye’nin parçasıdır. Bu türbe, onun sadece siyasi değil, mimari ve kültürel hafızadaki yerini de gösterir.
1512 – Tahtı oğluna bırakmak zorunda kalan II. Bayezid yolda hayatını kaybetti
26 Mayıs 1512’de Osmanlı’nın 8. padişahı II. Bayezid hayatını kaybetti. 1447’de doğan Bayezid, Fatih Sultan Mehmet’in oğlu, Yavuz Sultan Selim’in babasıydı. 1481’de babasının ölümü üzerine tahta çıktı ve 1512’ye kadar Osmanlı Devleti’ni yönetti. Onun saltanatı, bir yandan imparatorluğun kurumsal düzeninin güçlendiği; diğer yandan Cem Sultan olayı, Safevi tehdidi ve şehzadeler arasındaki taht mücadelesiyle sarsılan uzun bir dönemdir.
- Bayezid’i anlamak için önce tahta çıkışındaki krizi bilmek gerekir. Fatih Sultan Mehmet öldüğünde oğulları Bayezid ve Cem Sultanarasında taht mücadelesi başladı. Bayezid İstanbul’da devlet erkânının desteğiyle tahta çıktı; Cem ise Bursa’da kendi adına hükümdarlığını ilan etti. Ancak mücadeleyi Bayezid kazandı. Cem Sultan önce Memlükler’e, sonra Rodos Şövalyeleri’ne, ardından Avrupa’ya sığındı. Böylece Osmanlı iç meselesi, yıllarca Avrupa saraylarının ve papalığın elinde diplomatik bir koz haline geldi.
Burada Cem Sultan olayı önemlidir. Cem, Osmanlı tahtının alternatif adayı olarak Avrupa’da tutuldu. Osmanlı’ya karşı kullanılabilecek bir baskı aracıydı. II. Bayezid, Cem’in serbest bırakılıp Osmanlı’ya karşı kullanılmasını önlemek için Avrupa’daki güçlerle sürekli diplomatik temas yürütmek zorunda kaldı. Bu durum, Osmanlı dış politikasını uzun süre etkiledi.
- Bayezid döneminde Osmanlı, büyük fetihlerden çok düzen, denge ve kurumsallaşma arayışıyla öne çıktı. Bu yüzden Bayezid’e bazı kaynaklarda “Bayezid-i Veli”denir. “Veli” kelimesi burada dindar, maneviyata önem veren, sakin tabiatlı hükümdar anlamında kullanılır. Babası Fatih’in atak ve fetihçi çizgisine kıyasla II. Bayezid daha temkinli, daha ihtiyatlı ve daha iç dengeyi gözeten bir padişah olarak görülür.
Ancak bu sakin görüntünün altında ciddi sorunlar vardı. Özellikle doğuda Safevi Devleti’nin yükselişi, Osmanlı için büyük tehdit haline geldi. Safeviler, İran merkezli bir güç olarak Anadolu’daki bazı Türkmen toplulukları üzerinde etkili oluyordu. Safevi propagandası, Osmanlı merkezi otoritesi açısından, Anadolu içinde siyasal ve mezhepsel huzursuzluk kaynağıydı. Bu gerilim daha sonra Yavuz Sultan Selim döneminde Çaldıran Savaşı’na kadar uzanacaktı.
- Bayezid döneminin en önemli olaylarından biri de 1492’de İspanya’dan sürülen Yahudilerin Osmanlı topraklarına kabul edilmesidir. İspanya’da Katolik kralların baskısıyla Yahudiler ülkeden çıkarılırken, Osmanlı Devleti onlara kapı açtı. Çok sayıda Sefarad Yahudisi İstanbul, Selanik, İzmir ve başka Osmanlı şehirlerine yerleşti. Bu göç, Osmanlı şehir hayatını, ticaretini, zanaatlarını, tıp ve matbaa kültürünü etkileyen önemli bir gelişmeydi. Sefarad, İspanya ve Portekiz kökenli Yahudileri ifade eder.
Bayezid’in son yılları ise taht kavgasıyla geçti. Oğulları Ahmed, Korkut ve Selim arasında iktidar mücadelesi başladı. Bayezid başlangıçta Şehzade Ahmed’e daha yakın görünüyordu; ancak Yeniçeriler ve askeri çevreler Şehzade Selim’i destekledi. Selim, babasına karşı harekete geçti; sonunda II. Bayezid 1512’de tahttan çekilmek zorunda kaldı. Yerine oğlu Yavuz Sultan Selim geçti.
Burada tahttan çekilme meselesi önemlidir. Osmanlı tarihinde padişahlar genellikle ölümle ya da darbeyle tahtı bırakırdı; II. Bayezid ise oğlunun baskısı ve devlet içindeki güç dengeleri nedeniyle tahtı terk etmek zorunda kaldı. Bu, Osmanlı hanedanında baba-oğul iktidar mücadelesinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
- Bayezid tahttan ayrıldıktan sonra Dimetoka’ya gitmek üzere İstanbul’dan yola çıktı. Ancak yolculuk sırasında, 26 Mayıs 1512’de Çorlu yakınlarında hayatını kaybetti. Ölümü hakkında farklı rivayetler vardır; bazı anlatılarda yaşlılığı ve hastalığı nedeniyle öldüğü, bazı rivayetlerde ise zehirlendiği ileri sürülür. Kesin olan şudur: Bayezid, tahtını oğluna bırakmak zorunda kaldıktan kısa süre sonra yolda öldü. Cenazesi İstanbul’a getirildi ve bugün kendi adıyla anılan Bayezid Camiihaziresine defnedildi.
1566 – Eğri Fatihi diye anılan III. Mehmet doğdu; Osmanlı tahtı saray iktidarı ve kardeş katli tartışmalarıyla yeni bir döneme girdi
26 Mayıs 1566’da Osmanlı’nın 13. padişahı olacak III. Mehmet, Manisa Sarayı’nda doğdu. Babası III. Murad, annesi ise Osmanlı sarayının en etkili kadın figürlerinden Safiye Sultan’dı. III. Mehmet, 1595’te babasının ölümü üzerine tahta çıktı ve 1603’e kadar Osmanlı Devleti’ni yönetti.
III. Mehmet’i önemli kılan birkaç başlık vardır. Bunlardan ilki, Eğri Seferi ve Haçova Meydan Savaşı’dır. III. Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra ordunun başında sefere çıkan ilk Osmanlı padişahı oldu. 1596’da Eğri Kalesi’nin alınması ve ardından Haçova’da Habsburg kuvvetlerine karşı kazanılan zafer, ona “Eğri Fatihi” unvanını kazandırdı.
Burada adı geçen Eğri, bugünkü Macaristan’da bulunan Eger şehridir. Osmanlı-Habsburg mücadelesi açısından stratejik bir kaleydi. Haçova Meydan Savaşı ise 1596’da Osmanlı ordusu ile Habsburg ve Erdel kuvvetleri arasında yapılan büyük savaştır. Osmanlı ordusu savaşın bir aşamasında dağılma tehlikesi yaşasa da sonunda zafer kazandı. Bu zafer, III. Mehmet’in askeri itibarını artırdı; ancak saltanatı boyunca devletin genel sorunlarını çözmeye yetmedi.
III. Mehmet döneminin en karanlık başlığı ise tahta çıkar çıkmaz 19 kardeşini boğdurtmasıdır. Osmanlı hanedanında kardeş katli daha önce de görülmüştü; gerekçesi, taht kavgalarının devleti iç savaşa sürüklemesini önlemekti. Fakat III. Mehmet’in bu uygulaması, sayı ve yarattığı etki bakımından Osmanlı tarihinde en ağır örneklerden biri olarak anılır. Bu olay, padişahın iktidarını güvenceye alma geleneğinin ne kadar acımasız sonuçlar doğurabileceğini gösterir.
Bu noktada kardeş katli kavramını açıklamak gerekir. Osmanlı’da özellikle Fatih Kanunnamesi’nden sonra, tahta çıkan padişahın devlet düzenini koruma gerekçesiyle erkek kardeşlerini öldürtmesi meşru sayılabilen bir uygulama haline gelmişti. Ama bu uygulama her zaman tartışmalıydı. III. Mehmet’in 19 kardeşini öldürtmesi, bu geleneğe yönelik vicdani ve siyasi rahatsızlığı artırdı. Nitekim ondan sonra gelen I. Ahmed döneminde şehzadelerin öldürülmesi yerine kafes sistemi denilen uygulama güç kazandı.
Kafes sistemi, şehzadelerin öldürülmek yerine saray içinde gözetim altında tutulması anlamına gelir. Bu sistem kardeş katlini azaltmış olsa da başka bir sorun doğurdu: Şehzadeler sancaklarda devlet yönetimi tecrübesi kazanmadan, sarayda kapalı bir hayat sürerek tahta çıkmaya başladı. Bu da Osmanlı yönetim geleneğinde önemli bir değişim yarattı.
III. Mehmet döneminde saray içi nüfuz mücadeleleri de güçlendi. Özellikle annesi Safiye Sultan, devlet yönetiminde etkili oldu. Safiye Sultan, Osmanlı’da valide sultan makamının siyasi ağırlığını gösteren önemli figürlerden biridir. Valide sultan, padişahın annesi demektir; fakat bu unvan yalnız aile içi bir konum değildir. Saray düzeninde, atamalarda, diplomatik ilişkilerde ve devlet içi dengelerde etkili olabilen güçlü bir makamdır.
III. Mehmet’in saltanatı ayrıca Celali isyanları ve uzun süren Osmanlı-Habsburg savaşlarıyla da anılır. Celali isyanları, Anadolu’da ekonomik sıkıntılar, vergi baskısı, asker kaçakları, tımar düzeninin bozulması ve merkezi otoritenin zayıflaması gibi nedenlerle ortaya çıkan büyük iç karışıklıklardır. Bu isyanlar, Osmanlı’nın klasik düzeninin sarsılmaya başladığını gösteren önemli işaretlerden biridir.
III. Mehmet’in hayatı, Osmanlı’nın 16. yüzyıl sonundaki geçiş dönemini anlatır: Bir yanda Haçova zaferiyle savaş meydanında kazanılan prestij, diğer yanda kardeş katli, saray nüfuzu, Celali isyanları ve klasik düzenin çözülmeye başladığını gösteren ağır sorunlar vardır. III. Mehmet, 1603’te İstanbul’da henüz 37 yaşındayken hayatını kaybetti. Ölüm nedeni konusunda kaynaklarda farklı anlatımlar bulunsa da genç yaşta ölümü Osmanlı sarayında yeni bir veraset dönemini başlattı. Yerine oğlu I. Ahmed geçti. I. Ahmed’in tahta çıkışı önemlidir; çünkü onun döneminde kardeş katli geleneği fiilen zayıflamaya, şehzadelerin öldürülmek yerine sarayda gözetim altında tutulduğu kafes sistemi güç kazanmaya başladı. Bu yönüyle III. Mehmet, Osmanlı tarihinde hem eski sert veraset anlayışının en ağır örneklerinden birini uygulayan, hem de ölümünden sonra bu anlayışın değişmesine zemin hazırlayan padişahlardan biri olarak hatırlanır.
1647 – Salem’den 45 yıl önce başlayan cadı yargılamalarının ilk kurbanı Alse Young idam edildi
26 Mayıs 1647’de Alse Young adlı bir kadın, bugünkü ABD’nin Connecticut eyaletindeki Hartford’da cadılık suçlamasıyla asılarak idam edildi. Young, Amerikan kolonilerinde cadılık suçlamasıyla idam edildiği kayda geçen ilk kişi kabul edilir. Connecticut History, Alse Young’ın Windsor’dan olduğunu ve 26 Mayıs 1647’de Hartford’daki Meeting House Square’de asıldığını aktarır.
Bu maddeyi önemli yapan nokta şudur: Amerikan tarihindeki cadı yargılamaları denince çoğu kişinin aklına 1692 Salem Cadı Mahkemeleri gelir. Oysa Alse Young’ın idamı Salem’den yaklaşık 45 yıl önce gerçekleşti. Time’ın Connecticut cadı yargılamaları üzerine değerlendirmesinde de Salem’deki büyük histeri başlamadan çok önce Connecticut’ta cadılık suçlamalarıyla insanların yargılandığı ve idam edildiği belirtilir.
Amerikan kolonileri, Amerika Birleşik Devletleri henüz kurulmadan önce, Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında İngiltere’ye bağlı yerleşimleri ifade eder. Bu kolonilerde toplum, büyük ölçüde dinî kurallar, yerel cemaat baskısı ve sert hukuk anlayışıyla şekilleniyordu. Connecticut da bu İngiliz kolonilerinden biriydi.
Cadılık suçlaması, o dönemde yalnız batıl inanç meselesi değildi; hukukî karşılığı olan ağır bir suçtu. Cadı olduğuna inanılan kişiler, şeytanla iş birliği yapmak, hastalık, ölüm, kötü ürün, felaket ya da açıklanamayan olaylara sebep olmakla suçlanabiliyordu. Bugünün aklıyla akıl dışı görünen bu suçlamalar, 17. yüzyıl kolonilerinde ölüm cezasına kadar gidebiliyordu.
Alse Young hakkında bildiklerimiz çok sınırlıdır. Onunla ilgili ayrıntılı bir mahkeme dosyası günümüze ulaşmamıştır. AP’nin 2023 tarihli haberinde de Windsor kasaba kâtibinin 26 Mayıs 1647 tarihli kısa kaydında yalnızca “Alse Young asıldı” ifadesinin yer aldığı belirtilir. Aynı habere göre, Connecticut’ta 1647 ile 1662 arasında 11 kişi cadılık suçlamasıyla idam edildi; 40’tan fazla kişi de şeytanla bağlantılı olmakla suçlandı.
Bu belirsizlik önemlidir. Çünkü Alse Young’ın gerçekten neyle suçlandığını, kimlerin onun aleyhinde ifade verdiğini, kendisini nasıl savunduğunu ya da mahkemenin hangi kanıtlarla karar verdiğini ayrıntılı biçimde bilmiyoruz. Bu da cadı yargılamalarının karanlık tarafını gösterir: Çoğu zaman suçlamalar dedikoduya, korkuya, salgın hastalıklara, kişisel husumetlere ve toplumun açıklayamadığı felaketlere dayanıyordu.
Kolonilerde 17. yüzyılda yaşam çok sertti. Hastalıklar, kıtlık, çocuk ölümleri, savaş korkusu ve dinî kaygılar gündelik hayatın parçasıydı. İnsanlar açıklayamadıkları felaketlere bir neden arıyor, bu neden bazen toplumun zayıf ya da hedef haline getirilebilen kişilerine yöneliyordu. Kadınlar bu suçlamalara daha sık maruz kalıyordu; çünkü dönemin toplumsal düzeninde yalnız yaşayan, yoksul, yaşlı, farklı davranan ya da cemaatle sorun yaşayan kadınlar kolayca şüphe odağı haline gelebiliyordu.
Alse Young’ın idamı, Amerikan tarihinde cadı avlarının Salem’den ibaret olmadığını gösterir. Salem daha ünlüdür; çünkü kayıtları, edebiyata ve popüler kültüre etkisi daha büyüktür. Ancak Connecticut’taki yargılamalar daha erken başlamış ve uzun süre devam etmiştir. Bu yüzden 26 Mayıs 1647, Amerikan kolonilerinde din, hukuk, korku ve toplumsal baskının ölümcül biçimde birleştiği ilk büyük örneklerden biri olarak hatırlanır.
Bugünden bakınca Alse Young’ın hikâyesi, sadece geçmişin karanlık bir inancı değildir. Aynı zamanda hukukta kanıtın, adil yargılanmanın, toplumsal paniğe kapılmamanın ve çoğunluğun korkusuna karşı bireyin korunmasının ne kadar hayati olduğunu hatırlatır. Çünkü cadı avları, çoğu zaman cadılardan çok, korkularını hukuk haline getiren toplumları anlatır.
1689 – Osmanlı mektuplarıyla Doğu’yu kadın gözüyle anlatan ve çiçek aşısını Avrupa’ya tanıtan Lady Mary Wortley Montagu doğdu
26 Mayıs 1689’da İngiliz yazar, şair ve mektup ustası Lady Mary Wortley Montagu vaftiz edildi. Bazı kaynaklarda bu tarih doğum günü gibi verilir; ancak biyografik kayıtlarda doğum tarihi genellikle 15 Mayıs 1689, vaftiz tarihi ise 26 Mayıs 1689 olarak geçer. Lady Mary’nin hayatını önemli kılan şey, Osmanlı toplumuna dair gözlemleri ve çiçek hastalığına karşı Osmanlı’da gördüğü aşılama yöntemini İngiltere’de savunmasıdır.
Lady Mary, İngiliz aristokrasisi içinde yetişti. Kendi kendini eğiten, Latince öğrenen, şiir ve mektuplar yazan, döneminin kadınlardan beklediği sessiz ve sınırlı hayatı aşmaya çalışan sıra dışı bir figürdü. 1712’de Edward Wortley Montagu ile evlendi. Eşi 1716’da Osmanlı Devleti nezdinde İngiliz elçisi olarak görevlendirilince Lady Mary de onunla birlikte İstanbul’a geldi.
Onu edebiyat tarihinde asıl önemli kılan eserleri, daha sonra Turkish Embassy Letters, yani Türk Elçiliği Mektupları adıyla bilinen mektuplarıdır. Bu mektuplar, Lady Mary’nin İstanbul ve Osmanlı toplumuna dair gözlemlerini içerir. Britannica, onun edebî ününün büyük ölçüde İstanbul’da elçi eşi olarak bulunduğu döneme ilişkin 52 Türk elçiliği mektubuna dayandığını belirtir. Bu mektuplar 1763’te, ölümünden sonra yayımlandı ve Avrupa’da büyük ilgi gördü.
Burada önemli olan şudur: Osmanlı toplumunu anlatan Avrupalı erkek seyyahlar çoğu zaman saray, savaş, diplomasi, ticaret ve dışarıdan gördükleri gündelik hayatla sınırlıydı. Lady Mary ise bir kadın olarak Osmanlı kadınlarının dünyasına, hamamlara, ev içlerine ve kadınlar arası sosyal ilişkilere erkek seyyahların giremeyeceği kadar yakından bakabildi. Bu yüzden onun mektupları, 18. yüzyıl Osmanlı toplumunu anlamak için özel bir kaynak sayılır.
Harem ve hamam gibi kavramları da onun metinlerinde farklı bir gözle görürüz. Avrupa’da harem çoğu zaman egzotik ve cinsel fantezilerle anlatılırken, Lady Mary Osmanlı kadınlarının gündelik hayatını, giyimlerini, sohbetlerini ve sosyal alanlarını daha gözlemci bir dille aktardı. Elbette onun bakışı da tamamen tarafsız değildi; sonuçta o da bir Avrupalı aristokratın gözünden yazıyordu. Ama yine de erkek seyyahların çoğuna göre daha içeriden, daha ayrıntılı ve kadın deneyimine daha yakın bir anlatım sundu.
Lady Mary’nin bilim ve tıp tarihi açısından en önemli katkısı ise çiçek hastalığına karşı aşılama yöntemini Avrupa’da tanıtmasıdır. Çiçek hastalığı, yüzlerde kalıcı iz bırakan ve çok sayıda insanın ölümüne yol açan ağır bir bulaşıcı hastalıktı. Lady Mary’nin kardeşi çiçek hastalığından ölmüş, kendisi de hastalığı geçirmiş ve yüzünde izler kalmıştı. Osmanlı topraklarında bulunduğu sırada, çiçek hastalığına karşı variolasyon denilen yöntemin uygulandığını gördü.
Variolasyon, modern aşıdan farklı ama onun öncüsü sayılabilecek bir yöntemdi. Çiçek hastalığını hafif geçiren kişiden alınan materyal, sağlıklı kişinin derisine küçük çizikler açılarak veriliyordu. Amaç, kişinin hastalığı kontrollü ve hafif biçimde geçirerek bağışıklık kazanmasıydı. Bugünün tıbbına göre riskli bir yöntemdi; fakat o dönemde ölümcül çiçek hastalığına karşı önemli bir korunma yolu olarak görülüyordu. Lady Mary bu yöntemi oğlu üzerinde uygulatmış, İngiltere’ye döndükten sonra da yayılması için mücadele etmişti. Bu yönüyle Lady Mary, tıp tarihinde de dikkat çekici bir aktördür.
Lady Mary Wortley Montagu, Osmanlı toplumunu Avrupa’ya kadın gözüyle anlatan, Doğu-Batı algısına farklı bir pencere açan ve çiçek hastalığına karşı Osmanlı’da gördüğü koruyucu yöntemi İngiltere’ye taşıyarak modern aşılama tarihinin erken sayfalarına adını yazdıran önemli bir figürdür.
1832 – Asya kolerası Québec’e ulaştı; Kuzey Amerika’nın ilk büyük kolera felaketlerinden biri yaşandı
26 Mayıs 1832’de Asya kolerası salgını Québec’te büyük bir korkuya yol açtı. Kolera, Avrupa’dan gelen gemiler ve göç hareketleriyle Kuzey Amerika’ya taşındı; özellikle Québec ve ardından St. Lawrence Nehri hattı boyunca yayıldı. 1832 salgını, Kanada tarihindeki en sarsıcı halk sağlığı krizlerinden biri olarak kabul edilir.
Asya kolerası, 19. yüzyılda Hindistan’dan başlayarak dünyaya yayılan kolera pandemilerini anlatmak için kullanılan ifadedir. Kolera, Vibrio cholerae adlı bakterinin neden olduğu, ağır ishal ve sıvı kaybıyla çok kısa sürede ölüme götürebilen bir hastalıktır. Bugün temiz su, kanalizasyon altyapısı ve hızlı sıvı tedavisiyle kontrol altına alınabilir; fakat 1830’larda hastalığın nasıl bulaştığı tam olarak bilinmiyordu.
Québec’in bu salgında özel bir yeri vardı. Çünkü Québec, Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya gelen göçmenler için önemli bir giriş kapısıydı. Özellikle İrlanda ve Britanya’dan gelen gemiler, yoksulluk, kalabalık, kötü hijyen ve uzun yolculuk koşulları nedeniyle hastalıkların taşınmasına uygun ortam yaratıyordu.
O dönemde hastalıkların yayılması konusunda mikrop teorisi henüz genel kabul görmüş değildi. İnsanlar çoğu zaman salgınların kötü kokulardan, kirli havadan ya da ahlaki bozulmadan kaynaklandığını düşünüyordu. Bu anlayışa miasma teorisi denir. Miasma, hastalıkların pis kokulu ve bozulmuş havadan yayıldığına inanılan eski tıp görüşüdür. Bu yüzden koleraya karşı sokaklarda tütsü yakmak, havayı temizlemeye çalışmak, duman çıkarmak gibi yöntemler kullanılıyordu. Oysa koleranın asıl yayılma yolu kirli su ve dışkıyla bulaşan bakterilerdi.
1832’deki Québec salgını, göç ve karantina meselesini de gündeme getirdi. Salgını önlemek için Québec yakınlarındaki Grosse Île karantina istasyonu kullanıldı. Ancak o dönemde gelen gemilerin sayısı, sağlık altyapısının yetersizliği ve hastalığın hızlı yayılması nedeniyle bu önlemler çoğu zaman yeterli olmadı.
Ölü sayısı konusunda kaynaklarda farklı rakamlar görülür. Bazı anlatımlarda Québec’te yaklaşık 6 bin kişinin öldüğü belirtilir; Britannica ise 1832’de koleranın Batı Yarımküre’ye ulaştığını ve haziran ayında Québec’te binden fazla ölüm kaydedildiğini aktarır. Daha geniş Kanada değerlendirmelerinde ise 1832 salgınının Aşağı Kanada ve Yukarı Kanada’da toplam 9 bin ila 12 bin arasında ölüme yol açmış olabileceği ifade edilir.
Bu rakam farklılıkları normaldir; çünkü 19. yüzyıl salgınlarında kayıtlar bugünkü kadar düzenli değildi. Ölenlerin tamamı resmî sağlık kayıtlarına geçmeyebiliyor, bazıları kilise defin kayıtlarından izlenebiliyor, bazı bölgelerde ise ölüm nedeni açıkça yazılmıyordu.
1832 Québec kolera salgını, modern halk sağlığı tarihinin önemli derslerinden biridir. Temiz içme suyu, kanalizasyon, liman denetimi, karantina, hastane kapasitesi ve doğru tıbbi bilgi olmadan büyük kentlerin salgınlara karşı ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
1889 – Eyfel Kulesi’ni gerçek bir halk yapısına dönüştüren ilk asansörler hizmete girdi
26 Mayıs 1889’da Eyfel Kulesi’nin asansörleri halka açıldı. Kule, Paris’te düzenlenen 1889 Evrensel Sergisi için inşa edilmiş ve kısa sürede büyük ilgi görmüştü; ancak ilk günlerde ziyaretçiler yukarı çıkmak için merdivenleri kullanmak zorundaydı. Eyfel Kulesi’nin resmî sitesine göre, kule sergi sırasında daha ilk haftadan büyük ilgi gördü; asansörler henüz hizmette değilken yaklaşık 30 bin kişi 1.710 basamağı tırmanarak kuleye çıktı, asansörler ise 26 Mayıs’ta devreye girdi.
Burada adı geçen Evrensel Sergi, Fransızca adıyla Exposition Universelle, ülkelerin sanayi, teknoloji, sanat, mimari ve kültür alanındaki başarılarını sergilediği büyük uluslararası fuarlara verilen addır. 1889 Paris Evrensel Sergisi, Fransız Devrimi’nin 100. yılı için düzenlenmişti. Eyfel Kulesi de bu serginin giriş kapısı ve en görkemli simgesi olarak tasarlandı.
Eyfel Kulesi, mühendis Gustave Eiffel’in şirketi tarafından inşa edildi. Başta birçok sanatçı ve aydın tarafından çirkin, demir yığını ve Paris’in estetiğine aykırı bulunmuştu. Ancak kule hem yüksekliği hem mühendislik cesareti hem de kısa sürede yarattığı büyük halk ilgisiyle modern çağın simgelerinden birine dönüştü. Kule 1889’da açıldığında dünyanın en yüksek yapısıydı ve bu unvanı 1930’da New York’taki Chrysler Building tamamlanana kadar korudu.
Asansörlerin önemi burada devreye girer. Eyfel Kulesi, içine girilecek ve tepesine çıkılacak bir yapıydı. Fakat 300 metreye yaklaşan bir demir kulede binlerce ziyaretçiyi güvenli biçimde yukarı taşımak, o dönem için büyük bir mühendislik problemiydi. Bu yüzden asansörler, kulenin turistik başarısının da teknik anahtarıydı.
O yıllarda asansör teknolojisi bugünkü kadar sıradan değildi. Eyfel Kulesi’nin ayakları eğimli olduğu için klasik dikey asansör düzeni yeterli değildi; kabinlerin kulenin eğimli taşıyıcıları boyunca hareket etmesi gerekiyordu. Eyfel Kulesi’nin resmî asansör tarihçesinde, inşa döneminde zemin ile ikinci kat arasındaki ayaklarda kabinler bulunduğu ve 1889’da hidrolik asansörlerin kullanıldığı belirtilir.
Bugünkü elektrikli asansörlerden farklı olarak, bu sistemlerde basınç gücü kabini yukarı kaldırmak ya da aşağı indirmek için kullanılırdı. Eyfel Kulesi’nde kullanılan bu teknoloji, dönemin mühendislik gücünü göstermek için de önemliydi.
Asansörlerin hizmete girmesiyle kuleye çıkmak çok daha geniş bir ziyaretçi kitlesi için mümkün hale geldi. Öncesinde zirveye ulaşmak 1.710 basamaklık ciddi bir fiziksel çaba gerektiriyordu. Asansörler, kuleyi Paris’e gelen herkesin deneyimleyebileceği modern bir seyir noktasına dönüştürdü.
1895 – Osmanlı modernleşmesinin hukuk ve tarih hafızasını kuran Ahmed Cevdet Paşa hayatını kaybetti
26 Mayıs 1895’te Osmanlı devlet adamı, tarihçi, hukukçu, bilim insanı ve şair Ahmed Cevdet Paşa hayatını kaybetti. 1822’de bugün Bulgaristan sınırları içinde bulunan Lofça’da doğan Cevdet Paşa, Tanzimat döneminin en önemli aydın-bürokratlarından biri olarak kabul edilir. Ahmed Cevdet Paşa, Osmanlı’nın modernleşme sancıları içinde hem devleti yöneten hem hukuku düzenleyen hem tarihi yazan hem de eğitim ve dil alanında iz bırakan büyük bir isimdir.
Ahmed Cevdet Paşa’yı önemli kılan ilk büyük başlık Mecelle’dir. Tam adıyla Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, Osmanlı Devleti’nde medeni hukuk alanında hazırlanmış en önemli kanunlaştırma çalışmalarından biridir. Medeni hukuk, kişiler arasındaki borç, alacak, sözleşme, satış, kira, vekâlet, kefalet gibi günlük hayat ve özel hukuk ilişkilerini düzenleyen hukuk alanıdır. Mecelle, İslam hukukunun özellikle Hanefi fıkhına dayanan hükümlerini sistemli maddeler halinde düzenlemeye çalıştı.
Burada kanunlaştırma kavramını açıklamak gerekir. Geleneksel hukuk düzeninde hükümler çoğu zaman farklı kitaplarda, içtihatlarda ve uygulamalarda dağınık halde bulunur. Kanunlaştırma ise bu hükümleri açık, numaralı, uygulanabilir maddeler halinde bir araya getirmek demektir. Mecelle bu açıdan Osmanlı’da modern hukuk tekniği ile klasik İslam hukukunu buluşturmaya çalışan büyük bir adımdı. Ahmed Cevdet Paşa da bu çalışmanın başındaki en güçlü isimdi.
Cevdet Paşa’nın bir başka önemli yönü tarihçiliğidir. Tarih-i Cevdet adlı eseri, Osmanlı tarih yazıcılığının en değerli kaynaklarından biri sayılır. Bu eser, 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başındaki Osmanlı gelişmelerini anlatır. Cevdet Paşa tarih yazarken devlet düzeninin bozulmasını, kurumların işleyişini, askerî ve idari sorunları, diplomatik dengeleri ve toplumsal değişimi de anlamaya çalışır. Bu yüzden onun tarihçiliği, aynı zamanda devlet aklıyla yapılmış bir analizdir.
Tanzimat dönemi, Cevdet Paşa’yı anlamak için kilit kavramdır. Tanzimat, Osmanlı Devleti’nin 1839 Tanzimat Fermanı’yla başlayan modernleşme ve yeniden düzenleme sürecidir. Bu dönemde devlet, askerlikten vergiye, eğitimden hukuka kadar birçok alanda reform yapmaya çalıştı. Ama mesele sadece Batı’yı taklit etmek değildi. Osmanlı yöneticileri bir yandan Avrupa karşısında devleti ayakta tutmak, diğer yandan kendi geleneksel hukuk ve toplum düzenini tamamen parçalamadan yenilenmek istiyordu. Ahmed Cevdet Paşa tam da bu gerilimin merkezinde durdu.
Cevdet Paşa, Batı hukukunu bütünüyle tercüme ederek almak yerine, Osmanlı-İslam hukuk geleneği içinden modern bir düzen çıkarılabileceğini savundu. Bu yönüyle Tanzimat’ın bazı Batıcı bürokratlarından ayrılır. O, yeniliğe tamamen kapalı değildi; aksine eğitim, hukuk, idare ve tarih alanında yenilikçi çalışmalar yaptı. Fakat modernleşmenin yerli hukuk ve kültür temeliyle yürütülmesi gerektiğini düşünüyordu.
Devlet görevleri de son derece genişti. Kadılık, müderrislik, meclis üyeliği, valilik, nazırlık ve sadrazam vekilliği gibi birçok görevde bulundu. Nazır, Osmanlı’da bugünkü bakan karşılığı kullanılan unvandır. Cevdet Paşa adliye, maarif, evkaf ve dahiliye gibi alanlarda üst düzey görevler üstlendi. Bu da onun doğrudan devlet işleyişinin içinde yer alan pratik bir yönetici olduğunu gösterir.
Eğitim alanında da önemli katkıları vardır. Kızı Fatma Aliye Hanım, Türk edebiyatının ilk kadın romancılarından biri olarak kabul edilir. Bu aile ortamı da Cevdet Paşa’nın ilim, edebiyat ve düşünce dünyasındaki etkisini gösterir. Fatma Aliye’nin yetişmesinde Cevdet Paşa’nın entelektüel çevresinin ve kızının eğitimine verdiği önemin büyük payı vardır. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda kadınların eğitim ve yazı hayatına katılımı henüz sınırlıydı.
Ahmed Cevdet Paşa aynı zamanda dil ve edebiyatla da ilgilendi. Osmanlı Türkçesinin kuralları, belagat, mantık ve edebiyat üzerine çalışmalar yaptı. Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa adlı eseri, peygamberler tarihi ve halifeler tarihini anlatan, uzun süre geniş kitleler tarafından okunan önemli bir kitaptır. Bu eser, onun daha geniş okur çevrelerine de seslenen bir yazar olduğunu gösterir.
Ahmed Cevdet Paşa’nın ölümü, Osmanlı’nın son büyük klasik âlim-bürokrat tiplerinden birinin sahneden çekilmesi anlamına gelir. O, medrese bilgisini modern devlet ihtiyacıyla, tarihçiliği hukukçulukla, geleneksel İslam hukukunu modern kanun tekniğiyle birleştirmeye çalışan büyük bir geçiş dönemi insanıdır. Ardında Mecelle gibi hukuk tarihimizin temel metinlerinden birini, Tarih-i Cevdet gibi güçlü bir tarih kaynağını ve Osmanlı modernleşmesinin sancılı ama yaratıcı bir zihin dünyası içinde yürüdüğünü gösteren kalıcı bir miras bıraktı.
1897 – Modern vampir mitini dünyaya yayan Dracula romanı yayımlandı
26 Mayıs 1897’de İrlandalı yazar Bram Stoker’ın dünyaca ünlü romanı Dracula Londra’da yayımlandı. Kitap, yayımlandığı dönemde hemen büyük bir edebiyat olayı haline gelmedi; fakat zamanla korku edebiyatının en etkili eserlerinden birine dönüştü. Bugün Dracula denildiğinde; sinemadan çizgi romana, televizyondan tiyatroya, popüler kültürden turizme kadar uzanan dev bir vampir mitinden söz ediyoruz.
Bram Stoker, 1847’de Dublin’de doğmuş İrlandalı bir yazardı. Uzun yıllar Londra’da tiyatro dünyasının içinde çalıştı; ünlü oyuncu Henry Irving’in yönettiği Lyceum Theatre’da idari görevlerde bulundu. Bu tiyatro çevresi, Stoker’ın dramatik atmosfer kurma becerisini de etkiledi. Dracula’nın sahne sahne ilerleyen, mektup, günlük, gazete kupürü ve telgraf parçalarıyla kurulan yapısı biraz da bu teatral gerilim duygusunu taşır.
Burada vampir kavramını açıklamak gerekir. Vampir, halk inanışlarında ölü olduğu halde geceleri dirilerek yaşayanların kanını emdiğine inanılan doğaüstü varlıktır. Avrupa folklorunda vampir anlatıları Stoker’dan önce de vardı. Özellikle Doğu Avrupa ve Balkan coğrafyasında kan içen, mezarından çıkan, lanetli ölü figürleri anlatılırdı. Stoker’ın yaptığı şey, bu dağınık halk inanışlarını modern roman formu içinde güçlü, aristokrat, zeki ve korkutucu bir karaktere dönüştürmek oldu.
Romanın merkezinde Kont Dracula vardır. Dracula, Transilvanya’daki şatosundan İngiltere’ye uzanmak isteyen eski ve karanlık bir soyludur. Transilvanya, bugün Romanya sınırları içinde yer alan, dağlık yapısı ve Orta Avrupa-Doğu Avrupa folkloruyla anılan tarihî bölgedir. Stoker bu bölgeyi egzotik, tekinsiz ve Batılı okur için bilinmez bir dünya gibi kurguladı. Bu tercih, romanın korku duygusunu güçlendirdi.
Dracula’nın biçimi de önemlidir. Roman, klasik düz anlatı yerine epistolary, yani mektup ve belge biçimli anlatımla kuruludur. Kahramanların günlükleri, mektupları, doktor notları, haber kupürleri ve telgrafları bir araya gelir; okur olayları sanki gerçek belgelerden takip ediyormuş gibi hisseder. Bu yöntem, 19. yüzyıl okurunda “acaba gerçekten olmuş olabilir mi?” duygusunu güçlendiren etkili bir tekniktir.
Dracula, aynı zamanda Viktorya dönemi İngiltere’sinin bastırılmış korkularını da taşır: Yabancı istilası, cinsellik, hastalık, kadın bedeni üzerindeki kontrol, modern bilim ile eski inançların çatışması, aristokrasinin çöküşü ve imparatorluk endişesi. Viktorya dönemi, İngiltere’de Kraliçe Victoria’nın 1837-1901 arasındaki uzun saltanat dönemidir; ahlak, düzen, sınıf ve imparatorluk bilinciyle anılır. Dracula da bu dönemin görünen düzeninin altındaki korkuları yüzeye çıkarır.
Dracula karakteri çoğu zaman tarihî Eflak prensi III. Vlad, yani Kazıklı Voyvoda ile ilişkilendirilir. Vlad Drăculea, 15. yüzyılda yaşamış sert ve kanlı yönetimiyle tanınan bir hükümdardı. Ancak Stoker’ın romanındaki Dracula, birebir tarihî Vlad değildir. Stoker, ad ve bazı tarihsel çağrışımlardan yararlanmış; fakat asıl karakterini folklor, gotik edebiyat ve kendi hayal gücüyle kurmuştur. Bu ayrımı yapmak gerekir: Tarihî Vlad başka, edebî Kont Dracula başka bir figürdür.
Gotik edebiyat da bu romanı anlamak için önemli bir kavramdır. Gotik edebiyat; karanlık şatolar, eski aile sırları, doğaüstü tehditler, ölüm, delilik, lanet, bastırılmış arzular ve tekinsiz mekânlarla çalışan edebî türdür. Dracula, bu geleneğin en güçlü örneklerinden biridir. Ancak Stoker’ın romanı yalnız eski şatolarda dolaşmaz; Londra gibi modern bir metropolü de korkunun alanına çeker. Bu yüzden Dracula, eski dünyanın karanlığının modern şehre sızmasının hikâyesidir.
Romanın asıl büyük etkisi 20. yüzyılda sinemayla büyüdü. Dracula defalarca filme uyarlandı. Bela Lugosi’nin 1931 tarihli Dracula yorumu, karakterin pelerinli, aristokrat, hipnotik ve zarif vampir imajını kalıcı hale getirdi. Daha sonra Christopher Lee’den Gary Oldman’a kadar birçok oyuncu Dracula’yı farklı biçimlerde canlandırdı. Böylece Bram Stoker’ın romanı, sadece edebiyat tarihinde değil, sinema ve popüler kültür tarihinde de temel kaynaklardan biri oldu.
1907 – Western sinemasının dünyadaki en tanınmış yüzlerinden John Wayne doğdu
26 Mayıs 1907’de Amerikalı sinema oyuncusu John Wayne doğdu. Asıl adı Marion Robert Morrison olan Wayne, özellikle Western filmleriyle 20. yüzyılın en tanınmış Hollywood yıldızlarından biri haline geldi. Yalnız Amerika’da değil, Türkiye dahil dünyanın birçok ülkesinde kovboy filmleriyle büyüyen kuşakların hafızasında yer etti.
Burada Western kavramını açıklamak gerekir. Western, genellikle 19. yüzyıl Amerika’sının batıya doğru genişleme döneminde geçen; kovboylar, şerifler, kanun kaçakları, yerliler, kasabalar, düellolar, tren yolları ve sınır hayatı etrafında kurulan film türüdür. Türkiye’de bu tür uzun yıllar “kovboy filmi” adıyla çok sevildi. Televizyonların tek kanallı döneminden yazlık sinemalara kadar John Wayne filmleri, Türk seyircisinin Hollywood’la kurduğu en eski popüler bağlardan biri oldu.
John Wayne’in sinemadaki çıkışı, yönetmen John Ford’un 1939 tarihli Stagecoach, Türkçede bilinen adıyla Posta Arabası filmiyle güçlendi. Bu film hem Western türünün saygınlığını artırdı hem de Wayne’i büyük yıldız haline getirdi. Daha sonra Ford’la birlikte The Searchers, Rio Grande, She Wore a Yellow Ribbon gibi birçok unutulmaz filme imza attı. Özellikle The Searchers, Western türünün sadece basit iyi-kötü çatışmasından ibaret olmadığını, takıntı, intikam, ırkçılık ve yalnızlık gibi daha karanlık temaları da işleyebileceğini gösteren başyapıtlardan biri sayılır.
Wayne’in perde kişiliği çok belirgindi: Sert, ağırbaşlı, az konuşan, kendi adalet anlayışı olan, çoğu zaman yalnız ama kararlı erkek figürü. Bu imaj, Amerikan kültüründe frontier, yani sınır ruhu denen düşünceyle birleşti. Frontier, Amerika’nın batıya doğru genişlerken kurduğu “vahşi doğayı fetheden, kendi düzenini kuran, bireysel cesareti öne çıkaran” tarihsel ve mitolojik anlatıdır. John Wayne de bu anlatının sinemadaki en güçlü yüzlerinden biri oldu.
John Wayne yalnız Western değil, savaş filmlerinde de rol aldı. II. Dünya Savaşı ve Amerikan askerî kahramanlığı üzerine kurulu filmlerle de tanındı. Bu nedenle Wayne, uzun yıllar Amerikan muhafazakâr değerlerinin, vatanseverliğin ve sert erkeklik imajının popüler sembollerinden biri olarak görüldü. Ancak bu miras bugün tartışmasız değildir. Wayne’in bazı siyasi görüşleri, Kızılderililer, siyahlar ve toplumsal eşitlik konularındaki açıklamaları daha sonraki yıllarda yoğun eleştiri konusu olmuştur. Onu anlatırken bu tartışmalı yönünü yok saymak doğru olmaz.
Wayne, 1969 yapımı True Grit filmindeki Rooster Cogburn rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Akademi Ödülü’nü kazandı. Akademi Ödülü, halk arasında daha çok Oscar olarak bilinir ve Amerikan sinema endüstrisinin en prestijli ödüllerinden biridir. Wayne’in Oscar alması, uzun kariyerinin geç gelen resmî takdiri olarak görüldü.
Türkiye’de John Wayne’in tanınırlığı da küçümsenmemelidir. Yeşilçam döneminde Western filmlerinin etkisiyle “kovboy filmi” kültürü çok yaygındı. Hatta Türkiye’de 1960’ların sonu ve 1970’lerde Anadolu Westernleri ya da halk arasında bilinen adıyla kovboy filmleri çekildi. Yılmaz Güney’den Cüneyt Arkın’a kadar birçok oyuncunun kariyerinde Western estetiğinin izleri görülebilir. Bu popüler damarın arka planında, John Wayne gibi Hollywood yıldızlarının Türk seyircisi üzerindeki etkisi de vardı.
1919 – Batı Anadolu’da işgal dalgası İzmir’den içeriye yayıldı; Manisa Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildi
26 Mayıs 1919’da Manisa, Yunan kuvvetleri tarafından işgal edildi. Bu olay, 15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgalinden sonra Batı Anadolu’daki işgal hareketinin iç bölgelere doğru genişlediğini gösteren önemli adımlardan biriydi. Aynı gün İstanbul’da Saltanat Şûrası’nın İngiliz mandasını kabul etme eğilimi göstermesi de dönemin siyasal dağınıklığını ortaya koyar.
İzmir’e asker çıkaran Yunan kuvvetleri kısa süre içinde Batı Anadolu’nun içlerine doğru ilerledi. Manisa, Aydın, Balıkesir ve çevre iller bu yayılmanın parçası oldu. Bu ilerleyiş, hem bölge halkında büyük bir güvensizlik ve korku yarattı hem de yerel direniş hareketlerinin doğmasına zemin hazırladı.
Millî Mücadele açısından Manisa’nın işgali önemlidir. Çünkü işgal, Anadolu’da diplomatik çözüm düşüncesinin artık gerçekçi olmadığını gösteren gelişmelerden biriydi. İzmir’in işgali zaten büyük tepki doğurmuştu; Manisa gibi iç bölgelere doğru ilerleme ise kalıcı bir yayılma niyeti taşıdığını gösterdi.
Manisa, Osmanlı döneminde tarihî ve stratejik önemi olan bir şehirdi. Şehzadelerin sancak merkezi olmuş, tarım ve ticaret açısından Batı Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri haline gelmişti. Bu nedenle Manisa’nın işgali, Osmanlı-Türk şehir hafızasında güçlü yeri olan bir merkezin el değiştirmesi anlamına geliyordu.
İşgal yıllarında Manisa ve çevresi büyük acılar yaşadı. Kurtuluş Savaşı’nın son aşamasında, 1922’de Yunan kuvvetleri çekilirken şehirde büyük yangınlar ve yıkımlar meydana geldi. Manisa’nın işgali ve ardından yaşananlar, Batı Anadolu’nun Millî Mücadele hafızasında derin iz bırakan olaylar arasında yer aldı.
1926 – Cumhuriyet kadrolarını Millî Mücadele ölçütüyle yeniden düzenleyen kanun kabul edildi
26 Mayıs 1926’da, Millî Mücadele’ye katılmayan memurların görevlerine son verilmesine ilişkin kanun kabul edildi. Resmî adıyla Mücadele-i Milliyeye İştirak Etmeyen Memurin Hakkında Kanun olan bu düzenleme, yeni Cumhuriyet’in devlet kadrolarını hangi siyasi ve tarihî sadakat ölçütüne göre kuracağını göstermesi bakımından önemlidir.
Millî Mücadele, 1919-1922 yılları arasında Anadolu’da işgallere karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesidir. Mustafa Kemal Paşa önderliğinde gelişen bu süreç, Ankara merkezli yeni siyasi otoriteyi doğurdu ve sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu açtı. Dolayısıyla 1926’daki bu kanun, sadece memuriyetle ilgili teknik bir düzenleme değildi; Cumhuriyet’in kendi devlet kadrosunu eski Osmanlı bürokrasisinden ayırma hamlelerinden biriydi.
Memur kavramı da burada geniş düşünülmelidir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte devletin içinde mülkiye, adliye, maarif, maliye, sağlık, bayındırlık ve başka birçok alanda görev yapan geniş bir kamu görevlisi kitlesi vardı. Bu insanların bir bölümü Millî Mücadele’ye katılmış, Ankara hükümetine destek vermiş ya da en azından yeni otoriteyle uyum sağlamıştı. Bir bölümü ise İstanbul hükümetiyle çalışmış, tarafsız kalmış, Anadolu hareketine mesafeli durmuş ya da karşı cephede görülmüştü.
Kanun, işte bu karmaşık geçiş döneminin ardından devlet kadrolarını ayıklama ve yeniden düzenleme amacı taşıyordu. Yeni Cumhuriyet, kendi memur kadrosunun Millî Mücadele karşısındaki tutuma göre de değerlendirilmesini istiyordu. Bu yaklaşım bugünün hukuk devleti ölçütleriyle tartışmalı görünebilir; fakat dönemin şartlarında Ankara yönetimi açısından mesele, yeni rejimin güvenliği ve sadakatiydi.
Burada tasfiye kavramını açıklamak gerekir. Tasfiye, bir kurum ya da kadro içinden istenmeyen, güvenilmeyen veya yeni düzene uygun görülmeyen kişilerin ayıklanması anlamına gelir. 1920’lerin Türkiye’sinde tasfiye, aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin siyasi hesaplaşmasıydı. Çünkü yeni devlet, eski imparatorluğun bütün kadrolarını olduğu gibi devralmak istemiyor; kendi kuruluş mücadelesine karşı duran ya da bu mücadeleye katılmayan unsurları sınırlamak istiyordu.
Bu düzenlemenin arkasında İstanbul-Ankara ayrımı da vardı. Millî Mücadele yıllarında İstanbul’daki Osmanlı hükümeti ile Ankara’daki Büyük Millet Meclisi hükümeti arasında ciddi bir meşruiyet çatışması yaşanmıştı. İstanbul işgal altındaydı; Ankara ise işgale karşı direnişin merkezi haline gelmişti. Bu nedenle Cumhuriyet kurulduktan sonra, savaş yıllarında kimin hangi tarafta durduğu devlet kadroları açısından önemli bir ölçüt sayıldı.
Kanunun önemli taraflarından biri de kararların genel bir siyasi sloganla değil, özel heyetler ve idari incelemeler üzerinden yürütülmesidir. Döneme ilişkin akademik bir çalışmada, Millî Mücadele’ye katılmayan memurları tespit etmek üzere askerî ve mülki Heyet-i Mahsusaların görev yaptığı belirtilir. Heyet-i Mahsusa, özel kurul ya da özel komisyon anlamına gelir; bu kurullar memurların savaş dönemindeki tutumlarını incelemekle görevlendirilmişti.
Bu maddeyi bugünden okurken iki yönü birlikte görmek gerekir. Bir yandan Cumhuriyet, bağımsızlık savaşının ardından kendi devlet kadrolarını güvenilir ve yeni rejime bağlı isimlerle kurmaya çalışıyordu. Öte yandan bu tür düzenlemeler, memur güvencesi, hukuki denetim, kişisel durumların adil biçimde değerlendirilmesi ve siyasi sadakatin kamu görevine ölçüt yapılması gibi tartışmaları da beraberinde getiriyordu.
1927 – Otomobili kitlelerin ulaşabileceği bir ürüne dönüştüren Ford Model T’nin üretimi sona erdi
26 Mayıs 1927’de Ford Model T üretimi sona erdi. Henry Ford ve oğlu Edsel Ford, 15 milyonuncu Model T’yi fabrikadan çıkararak otomotiv tarihinin en önemli dönemlerinden birini kapattı.
Ford Model T, 1908’de piyasaya çıktı. Onu önemli yapan şey, otomobili geniş kitlelerin satın alabileceği bir ürüne dönüştürmesiydi. Daha önce otomobil çoğunlukla zenginlerin lüks oyuncağıydı. Model T ise dayanıklı, görece ucuz, kullanımı kolay ve seri üretime uygun bir araç olarak tasarlandı.
Burada seri üretim kavramını açıklamak gerekir. Seri üretim, bir ürünün aynı standartlarla, çok sayıda ve hızlı biçimde üretilmesidir. Henry Ford’un geliştirdiği hareketli montaj hattı sistemi, işçilerin bütün bir arabayı baştan sona yapması yerine, her işçinin üretimin belirli bir aşamasında uzmanlaşmasını sağladı. Bu yöntem üretim hızını artırdı, maliyeti düşürdü ve otomobili daha erişilebilir hale getirdi.
Model T’nin etkisi yalnız otomotiv sektörüyle sınırlı kalmadı. Ucuzlayan otomobil, Amerikan toplumunda şehirlerin, banliyölerin, yolların, petrol tüketiminin, tatil alışkanlıklarının ve gündelik hareketliliğin değişmesine katkı sağladı. İnsanlar artık tren hattının ya da at arabasının ulaştığı yere bağlı değildi; bireysel ulaşım yeni bir toplumsal özgürlük alanı gibi görülmeye başladı.
Ford Model T’nin üretim süreci aynı zamanda modern sanayi kapitalizminin de sembollerinden biridir. Ford, işçilerine dönemi için yüksek sayılabilecek ücretler vererek onların da ürettikleri otomobili satın alabilecek tüketicilere dönüşmesini hedefledi. Bu yaklaşım, Fordizm denilen üretim ve çalışma düzeninin temelini oluşturdu. Fordizm, seri üretim, standart ürün, yüksek verimlilik ve kitlesel tüketim üzerine kurulu bir sanayi modelidir.
Ancak Model T’nin başarısı zamanla sınırına ulaştı. Otomobil piyasası değişiyor, tüketiciler daha konforlu, daha çeşitli ve daha modern araçlar istiyordu. Ford uzun süre Model T’nin sadeliğine bağlı kaldı; fakat rakipler farklı modeller ve yeniliklerle pazarı zorlamaya başladı. Sonunda Model T’nin üretimi durduruldu ve Ford yeni model arayışına geçti.
1931 – Taşra insanını, gündelik hayatı ve deniz kıyısı yalnızlığını edebiyata taşıyan Tarık Dursun K. doğdu
26 Mayıs 1931’de Türk yazar, gazeteci, yayıncı ve senarist Tarık Dursun K. İzmir’de doğdu. Asıl adı Tarık Dursun Kakınç’tır. Edebiyat dünyasında daha çok Tarık Dursun K. imzasıyla tanındı. Öykü, roman, deneme, çocuk kitabı, senaryo ve yayıncılık alanlarında üretim yaptı; özellikle sıradan insanların gündelik hayatını, taşra ve kıyı kasabalarının atmosferini, küçük kırılmaları ve içe dönük yalnızlıkları anlatan eserleriyle Türk edebiyatında kendine özgü bir yer edindi.
Tarık Dursun K.’yı önemli kılan şey, büyük olayların yazarı olmaktan çok, küçük hayatların içindeki derinliği görmesidir. Onun eserlerinde balıkçılar, işçiler, çocuklar, kıyı kasabalarında yaşayan insanlar, yoksullar, sessizler ve hayata tutunmaya çalışan karakterler sıkça yer alır. Bu nedenle onun edebiyatı, gösterişli fikirlerden çok insan sıcaklığına, gözleme ve gündelik hayatın içindeki hüzne dayanır.
Burada öykücülük kavramını da açmak gerekir. Öykü, romandan daha kısa ama yoğun bir anlatı türüdür. İyi bir öykü, çoğu zaman uzun uzun açıklamadan bir karakterin hayatındaki kırılma anını, iç sıkıntısını ya da küçük bir karşılaşmayı gösterir. Tarık Dursun K., Türk öykücülüğünde bu yoğunluğu sade, duru ve yer yer şiirsel bir dille kuran yazarlardan biridir.
Yazarlığının yanında yayıncılık kimliği de önemlidir. Dergilerde, gazetelerde ve yayınevlerinde çalıştı; edebiyat ortamının içinde, başkalarının eserlerinin okurla buluşmasına da katkı sunan bir isim oldu. Yayıncı, yalnız kitap basan kişi değildir; hangi metnin okura ulaşacağına karar veren, edebiyat ortamının yönünü etkileyen ve kültür hayatında aracı rol oynayan kişidir. Tarık Dursun K.’nın yayıncılığı da onun edebiyat dünyasındaki etkisini genişletti.
Tarık Dursun K.’nın sinemayla da güçlü bağı vardı. Senaryolar yazdı, sinema üzerine çalıştı ve edebiyatla sinema arasında geçiş kuran kuşak içinde yer aldı. Türk edebiyatında bazı yazarlar, Yeşilçam’a ve televizyona da hikâye, diyalog ve karakter taşımıştır. Tarık Dursun K. bu geçişin dikkat çeken isimlerinden biridir.
Eserleri arasında Hasangiller, Rıza Bey Aile Evi, Kurşun Ata Ata Biter, Denizin Kanı, Bağışla Onları, Bahriyeli Çocuk, Hoşça Kal Küçük ve İmbatla Dol Kalbim gibi kitaplar sayılabilir. Çocuk edebiyatı alanında da üretim yapması, onun yalnız yetişkin okura değil, farklı yaş gruplarına seslenen çok yönlü bir yazar olduğunu gösterir.
İmbat kelimesi, özellikle Ege kıyılarında denizden karaya doğru esen serin rüzgârı anlatır. Tarık Dursun K.’nın dünyasında bu tür yerel kelimeler ve kıyı atmosferi önemlidir. Çünkü onun edebiyatında mekân yalnız arka plan değildir; insanın ruh halini, geçim derdini, yalnızlığını ve hayatla kurduğu bağı belirleyen canlı bir unsurdur.
Tarık Dursun K., edebiyat yaşamı boyunca çeşitli ödüller de aldı. Bunlar arasında Sait Faik Hikâye Armağanı, Orhan Kemal Roman Armağanı ve Yunus Nadi Ödülleri gibi Türk edebiyatının önemli ödülleri yer alır. Bu ödüller, onun hem öykü hem roman alanında ciddiye alınan ve kalıcı bir yazar olduğunu gösterir.
1936 – Köy Enstitülerine giden yolu açan Köy Eğitmen Kursları projesi Meclis’te açıklandı
26 Mayıs 1936’da Köy Eğitmen Kursları projesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde açıklandı. Bu girişim, daha sonra 1940’ta kurulacak Köy Enstitüleri’nin düşünsel ve kurumsal hazırlıklarından biri olarak kabul edilir. Köy Eğitmen Kursları, özellikle okulu ve öğretmeni olmayan köylerde temel eğitimi yaygınlaştırmak amacıyla geliştirildi.
Bu tarihi anlamak için 1930’ların Türkiye’sindeki eğitim tablosunu görmek gerekir. Cumhuriyet kurulmuştu ama nüfusun büyük kısmı köylerde yaşıyordu. Köylerin önemli bölümünde okul yoktu; öğretmen sayısı yetersizdi, okuma yazma oranı düşüktü. Devlet, modernleşme hedefini yalnız şehirlerde değil, köylerde de gerçekleştirmek istiyordu. Fakat klasik öğretmen okulu sistemi, ülkenin köy öğretmeni ihtiyacını kısa sürede karşılayabilecek durumda değildi.
Köy Eğitmeni, tam anlamıyla klasik öğretmen olmayan ama kısa süreli yoğun eğitimden geçirilerek köylerde temel eğitim vermesi planlanan kişiydi. Bu eğitmenlerin çoğu köy kökenli gençler arasından seçiliyor; okuma yazma, temel hesap, tarım bilgisi, sağlık bilgisi ve yurttaşlık bilinci gibi alanlarda yetiştiriliyordu. Amaç, köye dışarıdan gelen ve kısa sürede kopabilecek bir memur tipi yaratmaktan ziyade, köyün içinden çıkan ve köye hizmet edecek bir eğitim kadrosu oluşturmaktı.
Burada Köy Enstitüleri kavramını da açıklamak gerekir. Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940’ta kabul edilen yasa ile kurulan ve köy öğretmeni yetiştirmeyi amaçlayan özgün eğitim kurumlarıydı. Bu kurumlarda öğrenciler yalnız ders görmüyor; tarım, zanaat, yapı işleri, müzik, edebiyat ve üretim faaliyetleriyle iç içe yetiştiriliyordu. Köy Eğitmen Kursları, bu büyük modelin ön denemesi ve hazırlık basamağı gibiydi.
Bu girişimin arkasında dönemin Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ile eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’un yaklaşımı önemliydi. Tonguç’un temel fikri, köy çocuklarını köy gerçekliğinden koparmadan eğitmekti. Ona göre köyü değiştirecek öğretmen, yalnız kitap bilgisiyle değil, üretimle, toprakla, emekle ve köylünün gündelik hayatıyla bağ kurarak yetişmeliydi.
Köy Eğitmen Kursları bu nedenle aynı zamanda toplumsal bir kalkınma projesiydi. Cumhuriyet yönetimi, köyde okuryazarlığı artırmak, tarımda verimliliği yükseltmek, sağlık ve temizlik bilgisini yaymak, yurttaşlık bilincini güçlendirmek ve köyü modernleşme sürecine katmak istiyordu. Bu yönüyle kurslar, “köye okul götürme” meselesinden daha geniş bir anlam taşıyordu.
Elbette bu model sonraki yıllarda tartışmaların da merkezine oturdu. Köy Enstitüleri ve onları hazırlayan eğitmen kursları, bir kesim tarafından Cumhuriyet’in en yaratıcı eğitim hamlelerinden biri olarak görüldü; başka bir kesim tarafından ise ideolojik ve siyasi gerekçelerle eleştirildi. Ancak tarihsel gerçek şudur: Türkiye’nin köy nüfusunun çok büyük olduğu bir dönemde bu model, eğitim sorununa yerli ve radikal bir çözüm arayışıydı.
1938 – Cumhuriyet’in kurucu başkentinden son kez ayrılan Atatürk Ankara’ya veda etti
26 Mayıs 1938’de Mustafa Kemal Atatürk, Ankara’dan son kez ayrılarak trenle İstanbul’a hareket etti. Atatürk’ün sağlık durumu 1938’de ağırlaşmış, buna rağmen özellikle Hatay meselesi nedeniyle kamuoyu önüne çıkmayı ve devletin kararlılığını göstermeyi sürdürmüştü. Atatürk, 19 Mayıs 1938’de son kez Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi, rahatsız olmasına rağmen Hatay sorunuyla ilgili güney gezisine çıktı, 20 Mayıs’ta Mersin’de ve 24 Mayıs’ta Adana’da askeri geçit törenlerini izledi.
Burada Hatay meselesini açıklamak gerekir. Hatay, o dönemde Türkiye ile Fransa mandası altındaki Suriye arasında en önemli dış politika konularından biriydi. Türkiye, Hatay’daki Türk nüfusunu ve bölgenin tarihî bağlarını gerekçe göstererek Hatay’ın geleceğiyle yakından ilgileniyordu. Atatürk için Hatay, Millî Mücadele sonrasında tamamlanması gereken millî bir dava gibiydi. Hastalığı ilerlemiş olmasına rağmen Mersin ve Adana’ya gitmesi, bu konuda Fransa’ya ve dünyaya “Türkiye ayaktadır” mesajı verme amacını da taşıyordu.
Atatürk’ün 1938’deki hastalığı, kaynaklarda genellikle siroz olarak anılır. Siroz, karaciğerin ağır ve kalıcı biçimde hasar görmesiyle ortaya çıkan ciddi bir hastalıktır. Hastalık ilerledikçe karında su toplanması, halsizlik, iştahsızlık ve vücudun genel direncinde düşme gibi sorunlara yol açabilir. Buna rağmen Atatürk, son aylarında devlet işlerinden tamamen kopmadı; Hatay başta olmak üzere önemli meseleleri yakından izlemeyi sürdürdü.
26 Mayıs 1938’de Ankara’dan ayrılışı bu yüzden sembolik olarak derin bir anlam taşır. Ankara, Atatürk için sıradan bir şehir değildi. Millî Mücadele’nin merkezi olmuş, Türkiye Büyük Millet Meclisi burada açılmış, Cumhuriyet burada ilan edilmiş, yeni devletin başkenti olarak İstanbul merkezli eski imparatorluk düzeninden kopuşu temsil etmişti.
Atatürk bu yolculuktan sonra İstanbul’a geçti. Son aylarını ağırlıklı olarak Dolmabahçe Sarayı ve Savarona Yatı’nda geçirdi. 25 Temmuz’a kadar burada kaldıktan sonra yaz sıcakları nedeniyle yeniden Dolmabahçe Sarayı’na döndü.
Savarona, Atatürk için satın alınan büyük ve modern bir yattı. Doktorlar, deniz havasının ve daha rahat bir ortamın sağlığına iyi gelebileceğini düşünüyordu. Ancak hastalık artık ağır bir aşamadaydı. Atatürk, 10 Kasım 1938’de Dolmabahçe Sarayı’nda hayatını kaybetti. Naaşı daha sonra Ankara’ya getirildi; çünkü Cumhuriyet’in kurucusunun ebedî istirahatgâhı da kurduğu başkentte olacaktı.
26 Mayıs 1938 bu nedenle, Ankara’nın Cumhuriyet tarihindeki anlamını, Hatay davasının Atatürk’ün son aylarındaki yerini ve kurucu liderin hastalığına rağmen devlet meselelerinden kopmayan iradesini hatırlatan hüzünlü bir dönemeçtir. Atatürk Ankara’dan o gün ayrıldı; fakat Ankara, onun kurduğu Cumhuriyet’in merkezi olarak tarih sahnesindeki yerini korudu.
1938 – Soğuk Savaş’tan önce cadı avı siyasetinin zeminini hazırlayan Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi kuruldu
26 Mayıs 1938’de ABD Temsilciler Meclisi, Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’ni kurdu. İngilizce adıyla House Un-American Activities Committee, kısaca HUAC olarak bilinen bu yapı, ABD içinde Amerikan karşıtı ya da yıkıcı faaliyetleri araştırmakla görevlendirildi. Ulusal Arşivler, HUAC’ın doğrudan öncülü olan özel komitenin 26 Mayıs 1938’de H. Res. 282 kararıyla kurulduğunu ve başkanlığını Teksaslı Demokrat Kongre üyesi Martin Dies Jr. yaptığı için Dies Komitesi olarak anıldığını belirtir.
Burada geçen Amerikan karşıtı faaliyet ifadesi, ABD devletine, anayasal düzene ya da ülkenin güvenliğine tehdit oluşturduğu düşünülen siyasi örgütlenme, propaganda ve bağlantıları anlatmak için kullanılıyordu. Fakat bu kavram çok geniş ve muğlaktı. Bu yüzden zamanla yalnız gerçek casusluk ya da dış bağlantıların yanında, sol görüşlü sendikacılar, sanatçılar, yazarlar, akademisyenler, kamu çalışanları ve kültür insanları da bu şüphe atmosferinin hedefi haline geldi.
Komite ilk kurulduğunda komünizmle beraber, faşist ve Nazi yanlısı propagandayı da araştırma iddiasındaydı. 1930’ların sonu dünyada çok gergin bir dönemdi. Almanya’da Hitler iktidardaydı, İtalya’da Mussolini faşizmi vardı, Sovyetler Birliği ise Batı’da hem korku hem de ideolojik çekim merkeziydi. ABD’de Büyük Buhran’ın yarattığı ekonomik yıkım, işçi hareketlerinin yükselişi ve Avrupa’daki totaliter rejimlerin etkisi, siyasette büyük bir güvenlik endişesi doğurmuştu.
Ancak HUAC’ın tarihsel şöhreti, özellikle komünizm karşıtı soruşturmalarla oluştu. Komünizm, üretim araçlarının özel mülkiyet yerine ortak ya da devlet mülkiyetinde olmasını savunan siyasi ve ekonomik ideolojidir. ABD’de özellikle Sovyetler Birliği ile rekabet büyüdükçe komünizm, ulusal güvenlik tehdidi olarak görülmeye başladı. HUAC da bu korkunun kurumsal araçlarından biri haline geldi.
Komitenin en tartışmalı yanı, soruşturma yöntemleriydi. İnsanlar komite önüne çağrılıyor, siyasi görüşleri, örgüt bağlantıları, geçmişte katıldıkları toplantılar ve tanıdıkları kişiler hakkında sorgulanıyordu. Bazı tanıklar başkalarının adını vermeye zorlandı. Bazıları ifade vermeyi reddettiği için kamuoyu önünde suçlu gibi gösterildi. Bu süreç, özellikle Hollywood’da büyük bir korku iklimi yarattı.
Hollywood kara listesi de bu dönemin en bilinen sonuçlarından biridir. Sinema sektöründe komünist olduğu, komünistlerle ilişki kurduğu ya da komiteyle iş birliği yapmadığı düşünülen senaristler, yönetmenler ve oyuncular iş bulamaz hale geldi. Özellikle Hollywood Ten olarak bilinen on senarist ve yönetmen, HUAC önünde ifade vermeyi reddettikleri için hapis cezası aldı ve kara listeye alındı. Bu isimler arasında Dalton Trumbo, Ring Lardner Jr. ve Edward Dmytryk gibi sinema insanları vardı. Trumbo yıllarca takma adlarla senaryo yazmak zorunda kaldı; hatta takma adla yazdığı bazı filmler Oscar kazandı. Charlie Chaplin de doğrudan Hollywood Ten içinde yer almasa da dönemin komünizm karşıtı baskı atmosferinden en çok etkilenen popüler figürlerden biri oldu. Politik görüşleri, filmlerindeki kapitalizm eleştirisi ve Amerikan karşıtı olmakla suçlanması nedeniyle ABD’ye dönüşü engellendi; hayatının uzun bir bölümünü Avrupa’da sürgün gibi yaşadı. Böylece HUAC ve onu besleyen cadı avı siyaseti, yalnız siyasetçileri ya da sendikacıları değil; Hollywood’un en ünlü yıldızlarını, yazarlarını ve yönetmenlerini de hedef alarak Amerikan kültür dünyasını derinden etkiledi.
Burada McCarthycilik kavramını da açıklamak gerekir. McCarthycilik, 1950’lerde ABD’de komünist avı, ihbarcılık, kara liste ve delilsiz suçlamalarla anılan siyasi baskı dönemini anlatır. Adını Cumhuriyetçi Senatör Joseph McCarthy’den alır. Ancak teknik olarak McCarthy, HUAC’ın başkanı değildi; Senato’da ayrı soruşturmalar yürüttü. Buna rağmen HUAC’ın faaliyetleriyle McCarthy döneminin yarattığı korku atmosferi aynı tarihsel dalganın parçalarıdır.
HUAC 1946’da geçici komite olmaktan çıkıp kalıcı bir Temsilciler Meclisi komitesine dönüştü. 1969’da adı House Committee on Internal Security, yani İç Güvenlik Komitesi olarak değiştirildi. 1975’te ise kaldırıldı.
1940 – Dunkirk Tahliyesi başladı; yüz binlerce Müttefik askeri yok olmaktan kurtarıldı
26 Mayıs 1940’ta II. Dünya Savaşı’nın en kritik operasyonlarından biri başladı: Dunkirk Tahliyesi. Kod adı Operation Dynamo olan bu harekâtla, Fransa’nın kuzeyindeki Dunkirk kıyılarına sıkışan İngiliz, Fransız ve diğer Müttefik askerleri İngiltere’ye taşındı.
Dunkirk Tahliyesi’nin arka planında Almanya’nın Batı Avrupa’ya yönelik hızlı saldırısı vardı. 1940 baharında Nazi Almanyası, Belçika, Hollanda ve Fransa üzerinden ilerledi. Alman ordusunun zırhlı birlikleri ve hava gücü karşısında Müttefik kuvvetler kısa sürede büyük baskı altına girdi. İngiliz Seferi Kuvvetleri ve Fransız birliklerinin önemli bölümü Dunkirk çevresinde kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.
Burada Müttefikler kavramını açıklamak gerekir. II. Dünya Savaşı’nda Müttefikler, Nazi Almanyası ve Mihver devletlerine karşı savaşan ülkeleri ifade eder. 1940’ta İngiltere ve Fransa bu cephenin başlıca aktörleriydi. ABD henüz savaşa girmemişti; Sovyetler Birliği ise o sırada Almanya’yla saldırmazlık paktı içindeydi. Bu nedenle Dunkirk, özellikle İngiltere’nin savaşı sürdürebilmesi açısından hayatiydi.
Tahliye, başta umutsuz görünüyordu. Dunkirk sahilleri sığdı; büyük savaş gemilerinin kıyıya yaklaşması zordu. Alman uçakları bölgeyi bombalıyor, askerler açık sahillerde bekliyordu. Bu noktada yalnız askeri gemiler değil, İngiltere’den gelen çok sayıda sivil tekne de devreye girdi. Balıkçı tekneleri, gezi tekneleri, feribotlar ve küçük motorlar askerleri büyük gemilere ya da doğrudan İngiltere’ye taşımaya yardım etti.
Bu yüzden Dunkirk, İngiliz hafızasında “Dunkirk ruhu” olarak anılan dayanışma ve direnç anlatısına dönüştü. Fakat bu romantik anlatının yanında acı gerçek de vardı: Tahliye bir zafer değil, büyük bir askeri bozgunun ardından gelen kurtarma operasyonuydu. İngiltere, ağır silahlarının ve araçlarının çoğunu Fransa’da bırakmak zorunda kaldı. Buna rağmen insan gücünün kurtarılması, savaşın devamı açısından belirleyici oldu.
Dunkirk’ten toplamda 338 binden fazla asker tahliye edildi. Britannica, 26 Mayıs-4 Haziran 1940 arasında yaklaşık 198 bin İngiliz ile 140 bin Fransız ve Belçikalı askerin kurtarıldığını aktarır. Bu sayı, ilk beklentilerin çok üzerindeydi. Eğer bu askerler esir düşse ya da yok edilseydi, İngiltere’nin Almanya’ya karşı direnci çok daha zayıf hale gelebilirdi.
Bu operasyonun ardından Başbakan Winston Churchill, Dunkirk’ün bir kurtuluş olduğunu ama savaşın zaferle kazanılmadığını hatırlatan ünlü konuşmasını yaptı. İngiltere, Fransa’nın düşüşünden sonra bir süre Nazi Almanyası karşısında neredeyse tek başına kaldı. Dunkirk’ten kurtarılan askerler, daha sonra savaşın farklı cephelerinde yeniden görev alacaktı.
1946 – Çok partili hayata geçişin ilk büyük seçim gerilimi yaşandı; belediye seçimleri “açık oy, gizli tasnif” tartışmasıyla gölgelendi
26 Mayıs 1946’da Türkiye’de belediye seçimleri yapıldı. Seçimlere Cumhuriyet Halk Partisi ile kısa süre önce kurulmuş olan Demokrat Parti’nin rekabeti damga vurdu. CHP seçimlerden birinci parti olarak çıktı; ancak Demokrat Parti, iktidarın seçim sürecinde yanlı davrandığını, seçim güvenliğinin sağlanmadığını ve seçimin demokratik koşullarda yapılmadığını savundu. 1946 belediye seçimleri, çok partili dönemin ilk yerel seçimleri olmasına rağmen iktidar ve muhalefet arasında sert tartışmalara yol açtı.
Bu maddeyi önemli yapan şey, seçim sonucundan çok, Türkiye’de çok partili hayata geçişin sancılı başlangıcını göstermesidir. Türkiye, 1923’ten 1946’ya kadar fiilen tek parti yönetimi altında kalmıştı. Cumhuriyet Halk Partisi uzun yıllar devletle iç içe geçmiş bir iktidar partisi konumundaydı. 1946’da Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte siyasal rekabet yeniden gerçek anlamda başladı; fakat devletin, idarenin, seçim hukukunun ve siyasi kültürün bu yeni rekabete hazır olup olmadığı büyük bir tartışma konusuydu.
DP, 7 Ocak 1946’da Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan gibi isimler tarafından kuruldu. Parti, CHP içinden kopan kadroların öncülüğünde ortaya çıktı ve kısa sürede iktidara karşı güçlü bir muhalefet odağı haline geldi. Demokrat Parti, daha fazla siyasi özgürlük, serbest seçim, idarenin tarafsızlığı ve ekonomide daha liberal bir çizgi talep ediyordu.
Seçimlerin en tartışmalı yönü, “açık oy, gizli tasnif” uygulamasıydı. Açık oy, seçmenin tercihini herkesin görebileceği biçimde kullanması anlamına gelir. Gizli tasnif ise oyların sayımının kapalı biçimde, kamu denetiminden uzak yapılmasıdır. Demokratik seçimlerde bunun tam tersi esastır: gizli oy, açık sayım. Yani seçmen kime oy verdiğini kimseye göstermeden oy kullanmalı; oylar ise herkesin gözü önünde, denetlenebilir biçimde sayılmalıdır.
“Açık oy, gizli tasnif” sistemi bu nedenle seçim güvenliği açısından çok ağır bir problemdi. Seçmenin tercihini açıkça göstermesi, özellikle devlet memuru, esnaf, köylü ya da yerel idareye bağımlı yurttaşlar üzerinde baskı yaratabilirdi. Oyların kapalı sayılması ise sonuçların denetlenmesini zorlaştırıyordu. 1946 seçimleri üzerine yapılan akademik çalışmalarda da bu yöntemin demokratik olmayan esaslar taşıdığı ve hile iddialarına zemin hazırladığı vurgulanır.
DP, seçimlerin erkene alınmasına da karşı çıkmıştı. Çünkü parti henüz ülke çapında teşkilatlanmasını tamamlamamıştı. Buna rağmen seçim takvimi hızla işletildi. Bu durum muhalefet tarafından, iktidarın yeni kurulan partiyi hazırlıksız yakalama hamlesi olarak görüldü.
Seçimlerden sonra Demokrat Parti, iktidarın seçimde taraflı davrandığını ileri sürdü. Bazı yerlerde seçimlere itiraz edildi, sonuçlar mahkemeye taşındı; ancak DP bu girişimlerden istediği sonucu alamadı. Bu süreç, CHP ile DP arasındaki güven bunalımını daha da artırdı. Kısa süre sonra aynı yıl yapılacak 21 Temmuz 1946 genel seçimleri de benzer biçimde açık oy-gizli tasnif tartışmalarıyla anılacak ve Türkiye siyasi tarihinde “şaibeli seçim” tartışmasının merkezine yerleşecekti.
Bu maddeyi bugünden okurken şu noktayı görmek gerekir: 1946 belediye seçimleri, Türkiye’de çok partili hayatın başlaması bakımından olumlu bir adımdı; fakat seçim güvenliği bakımından ciddi eksikler taşıyordu. Sandığın varlığı tek başına demokrasi için yeterli değildir. Sandığın adil, gizli, denetlenebilir ve baskıdan uzak olması gerekir. 1946 seçimleri, Türkiye’ye bu gerçeği çok sert biçimde hatırlattı.
1957 – Kuzey Anadolu Fay hattındaki Abant depremi yaşandı; Bolu ve çevresinde 52 kişi hayatını kaybetti
26 Mayıs 1957 sabahı saat 08.33’te, Bolu-Abant çevresinde 7,1 büyüklüğünde büyük bir deprem meydana geldi. Deprem, özellikle Abant, Mudurnu Vadisi, Dokurcun, Akyazı ve Bolu çevresinde etkili oldu. Kandilli Rasathanesi’nin büyük depremler listesinde de 26 Mayıs 1957 Abant depremi, IX şiddetinde, 7,1 büyüklüğünde, 52 can kaybı ve 5 bin 200 hasarlı yapı bilgisiyle yer alır.
Kuzey Anadolu Fay Hattı, Türkiye’nin en önemli ve en tehlikeli deprem kuşaklarından biridir. Doğu Anadolu’dan başlayıp Kuzey Anadolu boyunca Marmara’ya uzanan bu fay sistemi, Türkiye’de 20. yüzyılın en yıkıcı depremlerinden birçoğunu üretmiştir. 1939 Erzincan depreminden 1999 Gölcük depremine kadar uzanan büyük kırılmalar, bu fay hattının Türkiye’nin deprem gerçeğindeki merkezi rolünü gösterir.
Abant depremi de bu zincirin önemli halkalarından biridir. Depremin büyüklüğü 7,1 olarak hesaplandı; en yüksek şiddeti ise IX, yani “çok yıkıcı” düzeyindeydi. Şiddet ile büyüklük aynı şey değildir. Büyüklük, depremin açığa çıkardığı enerjiyi anlatır. Şiddet ise depremin insanlar, yapılar ve yerleşimler üzerindeki etkisini gösterir. Bu nedenle aynı büyüklükteki bir deprem, zemine, yapı kalitesine ve yerleşim yoğunluğuna göre farklı yerlerde farklı şiddette hissedilebilir.
Depremde 52 kişi hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı ve binlerce yapı hasar gördü. Bazı kaynaklarda 5 binden fazla evin hasar aldığı belirtilir. AFAD’ın 2022’de hatırlattığı tarih notunda da depremin doğuda Abant Gölü ve Mudurnu Nehri ile batıda Dokurcun arasında etkili olduğu, 5 bin evin ağır hasar gördüğü ve 52 kişinin hayatını kaybettiği aktarılır.
Bu depremi sadece Bolu tarihi içinde görmek eksik olur. Abant, Bolu, Düzce, Sakarya ve Kocaeli hattı aynı büyük sismik sistemin parçalarıdır. 1957 Abant depremi, 1967 Mudurnu Vadisi depremi ve 1999 Gölcük-Düzce depremleri birlikte düşünüldüğünde, Doğu Marmara ve Batı Karadeniz geçiş hattının ne kadar diri bir deprem kuşağı olduğu daha iyi anlaşılır.
Bu açıdan 26 Mayıs 1957, Kocaeli okuru için de uzak bir tarih değildir. Çünkü Kocaeli’nin deprem hafızası yalnız 17 Ağustos 1999’dan ibaret değildir; bölge, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın batıya doğru uzanan kırılma düzeninin içinde yer alır. Abant depremi, Marmara’ya yaklaşan bu büyük fay sisteminin Bolu-Düzce-Sakarya-Kocaeli hattında nasıl yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösteren önemli örneklerden biridir.
1957 – Oyunculuktan yönetmenliğe uzanan güçlü bir sinema dili kuran Uğur Yücel doğdu
26 Mayıs 1957’de Türk oyuncu, yönetmen, senarist ve komedyen Uğur Yücel İstanbul’da doğdu. İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nde eğitim aldı. Sanat hayatına sahnede başladı; daha sonra sinema ve televizyonda Türkiye’nin en güçlü karakter oyuncularından biri haline geldi. Uğur Yücel, oyunculuğu, mizahı, yönetmenliği ve senaryo katkılarıyla Türkiye’de popüler kültür ile nitelikli sinema arasında köprü kurmuş isimlerden biridir.
Uğur Yücel’in geniş kitlelerce tanınmasında televizyon ve mizah programlarının büyük payı vardır. Özellikle 1980’ler ve 1990’larda sahne ve ekran mizahının önemli yüzlerinden biri oldu. Fakat onun asıl gücü, komik karakterlerle sınırlı kalmamasıdır. Yücel, aynı anda hem güldürebilen hem de derin bir iç kırılmayı taşıyabilen nadir oyunculardandır. Bu yüzden kariyerinde komedi, dram, polisiye, psikolojik gerilim ve toplumsal hikâyeler iç içe geçer.
Uğur Yücel’in kariyerindeki en unutulmaz işlerden biri Eşkıya filmidir. 1996 yapımı bu filmde Şener Şen’le birlikte rol aldı. Eşkıya, 1980’ler sonrası krize giren Türk sinemasının yeniden geniş seyirciyle buluşmasında çok önemli bir dönüm noktası kabul edilir. Film, eski bir eşkıyanın İstanbul’a gelişi üzerinden dostluk, ihanet, aşk ve değişen Türkiye temasını işler. Uğur Yücel’in canlandırdığı Cumali karakteri, filmin şehirli, hırçın ve trajik damarını taşıyan en güçlü unsurlardan biridir.
Televizyonda ise İkinci Bahar dizisiyle geniş kitlelerin hafızasında sıcak, mahalleli ve hayatın içinden bir karakter olarak yer etti. Şener Şen ve Türkan Şoray’la birlikte yer aldığı bu dizi, 1990’ların sonunda Türk televizyonunda aile, mahalle, aşk ve kuşak çatışmasını güçlü oyunculuklarla birleştiren özel işlerden biri oldu. Daha sonra Alacakaranlık, Hırsız Polis, Canım Ailem gibi yapımlarda da farklı tonlarda karakterler oynadı.
Yücel’in sanat hayatında yönetmenlik de önemli bir yer tutar. Yazı Tura filmi, onun yönetmen olarak en dikkat çekici işlerinden biridir. Film, askerlik sonrası hayata dönemeyen iki gencin travmasını anlatır. Burada travma kelimesi, kişinin yaşadığı ağır olaydan sonra ruhsal olarak sarsılması ve bu sarsıntının hayatını etkilemeye devam etmesi anlamına gelir. Yazı Tura, savaşın ve askerlik deneyiminin yalnız cephede değil, eve döndükten sonra da insanın içinde sürdüğünü anlatan güçlü bir filmdir.
1967 – Beatles’ın Sgt. Pepper’s albümü yayımlandı; pop müzik albüm çağının sanat eserine dönüştüğü eşik aşıldı
26 Mayıs 1967’de The Beatles’ın Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band albümü Birleşik Krallık’ta yayımlandı. Albüm, yalnız Beatles kariyerinin değil, popüler müzik tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri kabul edilir. Beatles Bible, albümün İngiltere’de 26 Mayıs 1967’de yayımlandığını; mono ve stereo baskılarla piyasaya çıktığını aktarır.
Bu albümü önemli yapan şey, tek tek şarkıların başarısından çok, albümün bir bütün olarak düşünülmesiydi. 1960’lara kadar pop müzikte albümler çoğu zaman birkaç hit şarkının etrafına yerleştirilen parçalar gibi görülüyordu. Sgt. Pepper’s ise kapağı, şarkı sıralaması, stüdyo denemeleri, hayali grup fikri ve bütünlüklü atmosferiyle albüm formatını başlı başına bir sanat eserine dönüştürdü.
Burada konsept albüm kavramını açıklamak gerekir. Konsept albüm, şarkıların rastgele bir araya gelmediği; ortak bir tema, hikâye, atmosfer ya da fikir etrafında düzenlendiği albümdür. Sgt. Pepper’s tam anlamıyla tek bir hikâye anlatmasa da The Beatles’ın kendisini hayali bir bando gibi sunması ve albümün baştan sona farklı bir dünya kurması nedeniyle konsept albüm fikrinin yaygınlaşmasında çok etkili oldu.
Albümün yapımında prodüktör George Martin’in rolü büyüktü. Martin, Beatles’ın fikirlerini stüdyo teknolojisiyle buluşturan isimdi. Çok kanallı kayıt, orkestra kullanımı, ses efektleri, bant manipülasyonları ve alışılmadık düzenlemeler albümün ses dünyasını belirledi. Bu yüzden Sgt. Pepper’s, pop müzikte stüdyonun yaratıcı bir enstrüman gibi kullanılabileceğini gösterdi.
Albümde Lucy in the Sky with Diamonds, With a Little Help from My Friends, She’s Leaving Home, When I’m Sixty-Four ve kapanıştaki A Day in the Life gibi parçalar yer aldı. Özellikle A Day in the Life, Lennon ve McCartney’nin farklı parçalarını birleştiren yapısı, orkestral yükselişi ve çarpıcı final akoruyla pop müziğin sınırlarını zorlayan bir eser olarak kabul edilir.
Sgt. Pepper’s’ın kapağı da albüm kadar meşhur oldu. Peter Blake ve Jann Haworth tarafından tasarlanan kapakta Beatles üyeleri renkli üniformalarla, arkalarında tarih, sanat, edebiyat, sinema ve popüler kültürden birçok figürün görüntüsüyle yer aldı. Böylece albüm kapağı da müziğin ayrılmaz bir parçası haline geldi. Bu, sonraki yıllarda albüm tasarımının önemini artıran büyük bir kırılmaydı.
Albümün yayımlandığı dönem de önemlidir. 1967, gençlik kültürünün, psikedelik estetiğin, savaş karşıtı hareketlerin ve karşı kültürün yükseldiği bir yıldı. Psikedelik kelimesi, bilinç değişimi, renkli görsellik, deneysel sesler ve farklı algı halleriyle ilişkilendirilen kültürel ve sanatsal akımı anlatır. Sgt. Pepper’s, bu dönemin ruhunu en güçlü biçimde yansıtan albümlerden biri oldu.
1970 – Concorde yarışında öne geçen Tupolev Tu-144, Mach 2 hızını aşan ilk ticari uçak oldu
26 Mayıs 1970’te Sovyetler Birliği yapımı Tupolev Tu-144, Mach 2 hızını aşarak havacılık tarihinde önemli bir eşik geçti. Tu-144, daha önce 31 Aralık 1968’de ilk uçuşunu yapmış, 5 Haziran 1969’da ses hızını aşmıştı. 26 Mayıs 1970’te ise Mach 2 sınırını geçen ilk ticari yolcu uçağı oldu.
Mach, bir cismin hızının ses hızına oranını anlatan ölçüdür. Mach 1, ses hızı demektir. Ses hızı hava sıcaklığına ve irtifaya göre değişir; ancak kabaca saatte 1.235 kilometre civarındadır. Mach 2 ise ses hızının yaklaşık iki katı anlamına gelir. Yani Tu-144, çok yüksek hızda uçmak üzere tasarlanmış bir süpersonik uçaktı.
Askerî jetlerde bu teknoloji daha önce kullanılmıştı; fakat bunu yolcu taşımacılığına uyarlamak çok daha zordu. Çünkü ticari bir uçak hızının yanında güvenli, ekonomik, konforlu, dayanıklı ve düzenli sefer yapabilecek kadar güvenilir de olmalıdır. Tu-144’ün hikâyesi tam da bu noktada büyüleyici ama sorunlu bir teknoloji yarışına dönüşür.
Tu-144, Batı’daki rakibi Concorde ile aynı dönemde geliştirildi. Concorde, İngiltere ve Fransa ortaklığıyla yapılan süpersonik yolcu uçağıydı. Soğuk Savaş atmosferinde Tu-144 ile Concorde arasındaki rekabet, Sovyetler Birliği ile Batı Bloğu arasında prestij yarışıydı. Tu-144, ilk uçuşunu Concorde’dan yaklaşık iki ay önce yaparak bu sembolik yarışta erken bir üstünlük sağlamıştı.
Ancak ilk olmak her zaman başarılı olmak anlamına gelmez. Tu-144 teknik açıdan çok iddialıydı ama güvenilirlik, yakıt tüketimi, kabin konforu, bakım zorlukları ve operasyonel verimlilik bakımından ciddi sorunlar yaşadı. 1973 Paris Havacılık Fuarı’nda bir Tu-144’ün gösteri uçuşu sırasında düşmesi, uçağın imajına ağır darbe vurdu. Daha sonra sınırlı sayıda ticari sefer yaptı; ancak yolcu taşımacılığı ömrü çok kısa sürdü.
Tu-144, Aeroflot tarafından önce kargo ve posta taşımacılığında, ardından kısa süreli yolcu seferlerinde kullanıldı. Ancak düzenli ve uzun ömürlü bir ticari başarıya dönüşemedi. Buna karşılık Concorde, çok pahalı ve sınırlı bir pazarla da olsa Londra ve Paris’ten New York’a yapılan transatlantik uçuşlarla daha uzun süre hizmet verdi. Yani Tu-144 hız yarışında erken öne geçti; fakat ticari havacılık tarihinde kalıcı başarıyı Concorde kadar sürdüremedi.
Bu olay yine de küçümsenemez. 26 Mayıs 1970’te Tu-144’ün Mach 2’yi aşması, insanlığın yolcu taşımacılığında hayal ettiği daha hızlı dünya fikrinin en somut anlarından biridir. O dönemde gelecek, kıtalararası yolculukların saatler içinde yapılacağı süpersonik uçaklarla hayal ediliyordu. Bugün ticari havacılık büyük ölçüde ses altı hızlara geri dönmüş olsa da Tu-144, bu cesur ve riskli hayalin Sovyet mühendisliğindeki en iddialı temsilcisi olarak tarihte kaldı.
1971 – 12 Mart döneminin baskı atmosferi sanat dünyasına da uzandı; Fazıl Hüsnü Dağlarca tutuklandı, Yılmaz Güney gözaltına alındı
26 Mayıs 1971’de, Türkiye’nin 12 Mart Muhtırası sonrasında yaşadığı sert siyasal iklim içinde iki önemli sanatçı gündeme geldi: Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca tutuklandı, sinema sanatçısı Yılmaz Güney ise gözaltına alındı. Bu iki olay, 12 Mart döneminin yalnız siyasetçiler, öğrenci hareketleri ve sendikalar üzerinde değil; edebiyat ve sinema dünyası üzerinde de baskı oluşturduğunu gösteren dikkat çekici örneklerdendir.
12 Mart Muhtırası, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Mart 1971’de hükümete verdiği askerî uyarıdır. Bu muhtıra sonucunda Süleyman Demirel hükümeti istifa etti, ardından teknokrat ağırlıklı hükümetler kuruldu. Dönem; sıkıyönetim, gözaltılar, tutuklamalar, öğrenci hareketlerine yönelik operasyonlar, sol örgütlere dönük baskılar ve düşünce hayatı üzerindeki denetimle anıldı.
Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin en üretken ve özgün isimlerinden biriydi. “Türkçem benim ses bayrağım” sözüyle hatırlanan Dağlarca, destansı şiirlerden çocuk şiirlerine, Kurtuluş Savaşı temalarından insanlık hallerine kadar çok geniş bir alanda yazdı. Onun adının bir gözaltı ve tutuklama haberiyle gündeme gelmesi, dönemin kültür dünyasında yarattığı tedirginliği artırdı.
Dağlarca’nın tutuklanma gerekçesi, İstanbul’da yapılan genel arama sırasında evinde askerliğinden kalma ruhsatlı bir tabancanın bulunması olarak aktarılır. Ancak daha sonra 15 gün cezaevinde kaldığı, kefaletle serbest bırakıldığı ve aklandığı belirtilir. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü olay, bir şairin doğrudan şiirleri nedeniyle değil, dönemin geniş güvenlik operasyonları içinde hedef haline geldiğini gösterir.
Yılmaz Güney ise o yıllarda Türk sinemasının en popüler ve en politik figürlerinden biriydi. “Çirkin Kral” lakabıyla tanınan Güney, oyunculuğunun yanı sıra senarist, yönetmen ve toplumcu gerçekçi sinemanın en etkili isimlerinden biri haline geliyordu. Onun gözaltına alınması da sinema dünyasında büyük yankı yarattı. Yılmaz Güney’in hayatı sonraki yıllarda da davalar, hapisler, sürgün, filmler ve politik tartışmalarla iç içe ilerleyecekti.
Bu iki olay birlikte okunduğunda, Türkiye’de 12 Mart döneminin korku ve denetim atmosferinin kültür sanat alanına nasıl yayıldığını gösterir. Şairler, yazarlar, sinemacılar ve aydınlar, yalnız ürettikleri eserlerle değil, siyasi çağrışımları, çevreleri ve dönemin güvenlik algısı nedeniyle de izlenir hale gelmişti.
1972 – Nükleer silah yarışını sınırlamaya çalışan SALT I anlaşmaları imzalandı
26 Mayıs 1972’de ABD Başkanı Richard Nixon ile Sovyetler Birliği lideri Leonid Brejnev, Moskova’da SALT I olarak bilinen stratejik silahların sınırlandırılması anlaşmalarını imzaladı. Bu anlaşmalar iki temel metinden oluşuyordu: Anti-Balistik Füze Antlaşması, yani ABM Antlaşması ve stratejik saldırı silahlarını geçici olarak sınırlayan Ara Anlaşma.
SALT, İngilizce Strategic Arms Limitation Talks ifadesinin kısaltmasıdır; Türkçeye Stratejik Silahların Sınırlandırılması Görüşmeleri olarak çevrilebilir. “Stratejik silah” denildiğinde, özellikle kıtalararası nükleer saldırı kapasitesine sahip sistemler kastedilir. Yani mesele sıradan silahlar değil; şehirleri, askeri üsleri ve hatta ülkelerin geleceğini yok edebilecek nükleer başlık taşıyan uzun menzilli füze sistemleriydi.
Balistik füze, fırlatıldıktan sonra belirli bir yörünge izleyerek hedefe ulaşan füzedir. Kıtalararası balistik füzeler, yani ICBM’ler, bir kıtadan diğerine nükleer başlık taşıyabilecek menzile sahiptir. Denizaltılardan atılan balistik füzeler ise SLBM olarak anılır. Soğuk Savaş sırasında ABD ve Sovyetler Birliği bu sistemlerden binlercesini geliştirerek birbirini yok edebilecek güçte nükleer cephanelikler kurdu.
SALT I’in en önemli parçası olan ABM Antlaşması, iki ülkenin nükleer füzelere karşı ülke çapında savunma kalkanı kurmasını sınırlıyordu. İlk bakışta bu garip görünebilir: Savunma sistemini sınırlamak neden barışa hizmet etsin? Soğuk Savaş mantığına göre cevap şuydu: Eğer bir taraf kendisini nükleer saldırıya karşı tamamen koruyabileceğine inanırsa, ilk saldırıyı yapma cesareti bulabilir. Bu da nükleer savaşı daha olası hale getirebilirdi. Bu yüzden iki taraf, birbirini yok edebilme kapasitesinin korkunç dengesini koruyarak savaşı caydırmaya çalıştı.
Bu dengeye karşılıklı garantili imha denir. İngilizce adıyla Mutual Assured Destruction, kısaca MAD olarak bilinir. Anlamı şudur: Bir taraf nükleer saldırı başlatırsa, diğer taraf da karşılık verecek ve sonuçta iki taraf da yıkıma uğrayacaktır. Bu mantık ahlaken ürkütücüdür; fakat Soğuk Savaş stratejisinde nükleer savaşı önleyen temel korku dengesi olarak görüldü.
ABM Antlaşması, her iki tarafa sınırlı sayıda anti-balistik füze savunma alanı bırakıyordu. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın antlaşma özetinde, 1972 ABM Antlaşması’nın her iki tarafa iki ABM konuşlandırma alanı tanıdığı; bunlardan birinin başkenti, diğerinin ise kıtalararası balistik füze sahasını korumak için kullanılabileceği belirtilir. Daha sonra 1974 protokolüyle bu sayı bir alana indirildi.
SALT I’in diğer parçası olan geçici anlaşma ise stratejik balistik füze rampalarının sayısını mevcut düzeylerde dondurmayı hedefliyordu. Atomic Archive’ın özetine göre, beş yıllık geçici anlaşma stratejik balistik füze sayısını 1972 düzeyinde dondurdu; yeni kara konuşlu ICBM silolarının yapımı yasaklandı, denizaltıdan fırlatılan füze sayısında artış ise eski sistemlerin sökülmesi koşuluna bağlandı.
Bu anlaşmalar nükleer silahları ortadan kaldırmadı. ABD ve Sovyetler Birliği yine dünyanın en büyük nükleer güçleri olarak kaldı. Fakat 1972’de imzalanan SALT I, iki süper gücün ilk kez nükleer silah yarışını tamamen sınırsız bırakmanın tehlikesini resmen kabul etmesi bakımından tarihi bir adımdı.
1982 – Türk sinemasına ilk Altın Palmiye’yi getiren Yol, Cannes’da büyük ödülü Kayıp filmiyle paylaştı
26 Mayıs 1982’de Yılmaz Güney’in senaryosunu yazdığı, Şerif Gören ile birlikte yönettiği Yol filmi, 35. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazandı. Film, bu büyük ödülü Yunan asıllı Fransız yönetmen Costa-Gavras’ın Kayıp, özgün adıyla Missing, filmiyle paylaştı.
Burada geçen Altın Palmiye, Fransızca adıyla Palme d’Or, Cannes Film Festivali’nin en büyük ödülüdür. Cannes ise dünya sinemasının en prestijli festivallerinden biridir. Bu yüzden Yol’un Altın Palmiye kazanması, Türk sinemasının dünya sinemasının en yüksek vitrinlerinden birinde kabul görmesi anlamına gelir.
Yol, 12 Eylül askeri darbesi sonrasının Türkiye’sinde, bayram iznine çıkan mahkûmların hikâyeleri üzerinden ülkenin baskı, gelenek, aile, töre, yoksulluk ve özgürlük sorunlarını anlatır. Filmde Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Meral Orhonsay, Necmettin Çobanoğlu ve Tuncay Akça gibi isimler rol aldı. Film, farklı mahkûmların yollarını izlerken aslında Türkiye’nin farklı toplumsal yaralarını da görünür kılar.
Yol’un yapım hikâyesi, filmin kendisi kadar çarpıcıdır. Yılmaz Güney, filmi yazdığı sırada cezaevindeydi. Senaryoyu ve ayrıntılı yönetim notlarını hazırladı; çekimleri ise sahada Şerif Gören yürüttü. Daha sonra Güney cezaevinden firar etti, filmin negatifleri yurt dışına çıkarıldı ve kurgu süreci Avrupa’da tamamlandı. Bu nedenle Yol, aynı zamanda Türkiye’nin politik tarihine, sansürüne, sürgünlerine ve sanat üretiminin zor koşullarına bağlı bir filmdir.
Yol, Türkiye’de uzun yıllar yasaklı kaldı. Çünkü film, özellikle Kürt kimliği, askerî baskı, cezaevi düzeni ve toplumsal kapatılmışlık gibi dönemin resmi anlatısının görmek istemediği meseleleri perdeye taşıyordu.
Costa-Gavras’ın Kayıp filmi ise Şili’de askeri darbe sonrasında kaybolan Amerikalı bir gazetecinin hikâyesini anlatır. Film, devlet şiddeti, darbeler, kayıplar ve ABD dış politikasının karanlık tarafları üzerine sert bir politik dramdır. Bu açıdan 1982 Cannes’da Altın Palmiye’nin Yol ile Kayıp arasında paylaşılması tesadüf gibi görünmez. İki film de baskı rejimleri, kaybolan hayatlar ve devlet gücünün birey üzerindeki ezici ağırlığıyla ilgilenir.
Yol ayrıca Cannes’da FIPRESCI ödülünü de aldı. FIPRESCI, Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu’nun verdiği eleştirmen ödülüdür. Bu ödül, bir filmin uluslararası sinema eleştirmenleri tarafından da güçlü bulunduğunu gösterir.
1983 – 12 Eylül sonrasında merkez solu yeniden siyaset sahnesine taşımak isteyen SODEP kuruldu
26 Mayıs 1983’te Sosyal Demokrasi Partisi, kısa adıyla SODEP, kuruldu. Partinin genel başkanlığına fizik profesörü ve eski başbakanlardan, ayrıca İsmet İnönü’nün oğlu olan Erdal İnönü seçildi. SODEP, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra kapatılan siyasal partilerin ve yasaklı siyaset düzeninin ardından, Türkiye’de merkez solun yeniden örgütlenme arayışının önemli adreslerinden biri oldu.
Burada 12 Eylül 1980 askeri darbesini hatırlamak gerekir. Darbe sonrasında Türkiye’de siyasi partiler kapatıldı, birçok siyasetçiye yasak getirildi, sendikalar ve sivil toplum üzerinde ağır baskılar kuruldu. 1983’e gelindiğinde askeri yönetim kontrollü biçimde seçimlere ve partileşmeye izin vermeye başladı; ancak hangi partilerin seçime gireceği üzerinde Millî Güvenlik Konseyi’nin belirleyici etkisi vardı.
SODEP, sosyal demokrat çizgide kurulan bir partiydi. Sosyal demokrasi, serbest seçimleri, parlamenter demokrasiyi, hukuk devletini ve temel hakları savunurken; aynı zamanda sosyal adalet, gelir dağılımı, emek hakları, kamusal hizmetler ve eşitlik gibi konuları önemseyen bir siyasal anlayıştır. Türkiye’de bu çizgi, özellikle CHP’nin “ortanın solu” ve daha sonra “demokratik sol” tartışmalarıyla güç kazanmıştı.
Erdal İnönü’nün partinin başına geçmesi de sembolik açıdan güçlüydü. Bir yandan bilim insanı kimliğiyle siyasete daha sakin, ölçülü ve uzlaşmacı bir üslup getiriyordu; diğer yandan İnönü soyadı, Cumhuriyet ve CHP geleneğiyle doğrudan bağlantı kuruyordu. Ancak Erdal İnönü, babasının gölgesinde kalan bir isim olmaktan çok, 1980 sonrası solun yeniden meşru siyaset alanına dönmesinde yumuşak ama etkili bir figür haline geldi.
SODEP’in kuruluşu kolay bir süreç olmadı. Askeri yönetim, yeni kurulan partilerin kurucularını veto edebiliyor, aday listelerini denetleyebiliyor ve siyaset sahnesinin nasıl şekilleneceğine doğrudan müdahale edebiliyordu. Nitekim SODEP, 1983 genel seçimlerine katılamadı. Çünkü Millî Güvenlik Konseyi’nin vetoları ve seçim sürecindeki engeller nedeniyle parti seçime sokulmadı. Bu durum, 12 Eylül sonrası “demokrasiye dönüş” sürecinin ne kadar kontrollü ve sınırlı olduğunu gösteren önemli örneklerden biridir.
Buna rağmen SODEP kısa sürede toplumsal karşılık buldu. 1984 yerel seçimlerinde güçlü bir çıkış yaptı ve merkez sol seçmenin önemli bölümünü topladı. Daha sonra Halkçı Parti ile birleşerek Sosyaldemokrat Halkçı Parti, yani SHP adını aldı. SHP, 1980’lerin ikinci yarısında ve 1990’ların başında Türkiye siyasetinde merkez solun ana aktörlerinden biri olacaktı.
1991 – Klasik Türk musikisinde tanbur geleneğinin zarif temsilcilerinden İzzettin Ökte hayatını kaybetti
26 Mayıs 1991’de Türk tanbur sanatçısı İzzettin Ökte hayatını kaybetti. 1910’da İstanbul’da doğan Ökte, klasik Türk musikisinin 20. yüzyıldaki önemli saz icracılarından biri olarak kabul edilir. Babası udî Nail Ökte’ydi; kardeşi Burhanettin Ökte de neyzen olarak tanındı. Bu aile çevresi, onun küçük yaştan itibaren musikiyle iç içe büyümesini sağladı.
Tanbur, klasik Türk musikisinin en önemli telli sazlarından biridir. Uzun saplı, mızrapla çalınan, ince nüanslara ve makam geçişlerine çok elverişli bir çalgıdır. Türk musikisinde tanbur yalnız eşlik sazı değildir; makamların karakterini, süslemelerini, seyirlerini ve estetik inceliğini taşıyan başlıca sazlardan biri sayılır.
Ökte’nin önemi, klasik üslubu titizlikle taşımasından gelir. Genç yaşta Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti’nde öğretmenlik yaptı; ardından yeni kurulan Ankara Radyosu’nda tanburî olarak görev aldı. Daha sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda çalıştı; bu kurum zamanla bugünkü İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuvarı çizgisine uzanan önemli musiki eğitim merkezlerinden biri haline geldi.
Fasıl, klasik Türk musikisinde aynı makamda ya da belirli bir düzen içinde eserlerin peş peşe icra edildiği müzik bütünüdür. Fasıl heyeti ise bu eserleri seslendiren saz ve ses sanatçılarından oluşan topluluktur. Cumhurbaşkanlığı Fasıl Heyeti gibi kurumlar, klasik musikinin devlet düzeyinde korunması ve temsil edilmesi açısından önemliydi.
İzzettin Ökte, özellikle taksimleriyle anılır. Taksim, Türk musikisinde çoğunlukla tek bir sazla yapılan doğaçlama icradır. Ancak bu doğaçlama gelişigüzel değildir; makam bilgisi, zevk, ölçü, geçki becerisi ve saz hâkimiyeti gerektirir. Bir tanburînin gerçek kudreti çoğu zaman taksimde ortaya çıkar. Ökte’nin taksimleri üzerine akademik çalışmalar yapılması da onun icra tavrının hâlâ incelenmeye değer bulunduğunu gösterir. 2019’da yayımlanan bir çalışmada, Türk musikisi saz icracılığında tanburun önemli yeri vurgulanır ve İzzettin Ökte’nin kendine has tavrıyla bu sazın icrasına katkı sağlayan isimlerden biri olduğu belirtilir.
Ökte’nin musiki çizgisinde Tanburi Cemil Bey geleneğinin izleri de hissedilir. Tanburi Cemil Bey, Türk musikisinde tanbur icrasını zirveye taşıyan büyük isimlerden biridir. Ondan sonra gelen kuşaklar, bu büyük mirası kimi zaman aynen koruyarak, kimi zaman kendi tavırlarıyla geliştirerek sürdürdü. İzzettin Ökte de bu gelenek içinde, daha sade, klasik ve ölçülü icra tavrıyla anılan tanburîlerden biridir. 2023 tarihli bir akademik makalede de Ökte’nin Tanburi Cemil Bey’in öğrencilerinden ders alarak klasik üslupta kendine özgü bir tavır geliştirdiği aktarılır.
Klasik Türk musikisi sadece besteciler ve ses sanatçılarıyla yaşamaz; saz icracıları da bu geleneğin hafızasını taşır. Tanburîler, neyzenler, kanunîler, kemençeciler ve udîler, makamların inceliklerini kuşaktan kuşağa aktaran canlı arşivler gibidir. İzzettin Ökte de bu anlamda, tanburun İstanbul merkezli klasik üslubunu 20. yüzyıla taşıyan zarif icracılardan biri olarak hatırlanır.
1997 – Televizyon ve elektron mikroskobu teknolojilerine öncülük eden Manfred von Ardenne hayatını kaybetti
26 Mayıs 1997’de Alman fizikçi, araştırmacı ve mucit Manfred von Ardenne hayatını kaybetti. 1907’de Hamburg’da doğan Ardenne, özellikle uygulamalı fizik, elektronik, televizyon teknolojisi, elektron mikroskobu, nükleer teknoloji, plazma fiziği ve tıbbi teknoloji alanlarındaki çalışmalarıyla tanındı. Science Museum Group, Ardenne’nin 1928’de Berlin-Lichterfelde’de özel bir araştırma laboratuvarı kurduğunu, radyo, televizyon teknolojisi ve elektron mikroskobu üzerine çalıştığını, yaklaşık 600 patent aldığını aktarır.
Manfred von Ardenne, teorik bilgiyi cihazlara, sistemlere ve teknolojik uygulamalara dönüştüren bir uygulama fizikçisiydi. Uygulama fiziği, fizik yasalarını ölçüm cihazları, elektronik sistemler, görüntüleme teknolojileri, tıbbi cihazlar ve endüstriyel çözümler üretmeye yönelen alandır. Ardenne’nin kariyeri de tam olarak bu çizgide ilerledi.
Genç yaşta teknolojiye büyük ilgi duydu. Daha 1920’lerde elektronik tüpler, radyo sistemleri ve televizyon teknolojisi üzerinde çalışmaya başladı. Alman Tarih Müzesi’nin biyografi sayfasında, Ardenne’nin 1930’da Flying Spot Scanner adlı sistemi geliştirerek Avrupa’da ilk tam elektronik televizyon tüpünü tanıttığı ve televizyon görüntülerinin aktarımında öncü rol oynadığı belirtilir.
Burada televizyon teknolojisinin o dönemde ne kadar yeni olduğunu hatırlamak gerekir. Bugün televizyon sıradan bir ev eşyası; fakat 1920’ler ve 1930’larda hareketli görüntünün elektronik olarak iletilmesi büyük bir mühendislik devrimiydi. Görüntüyü satır satır taramak, elektrik sinyaline çevirmek ve yeniden ekranda oluşturmak, modern yayıncılığın temelini attı. Ardenne bu erken dönemin önemli mucitlerinden biri oldu.
Ardenne’nin bir diğer önemli katkısı elektron mikroskobu alanındadır. Elektron mikroskobu, ışık yerine elektron demeti kullanarak çok küçük yapıları görüntüleyen mikroskoptur. Normal ışık mikroskopları belli bir sınırdan sonra ayrıntı gösteremez; elektron mikroskobu ise hücre yapıları, virüsler, malzemeler ve yüzey detayları gibi çok küçük ölçekleri incelemeyi mümkün kılar.
Özellikle taramalı elektron mikroskobu fikri burada önemlidir. Taramalı elektron mikroskobunda elektron demeti örnek yüzeyini tarar; yüzeyden çıkan sinyaller analiz edilerek çok ayrıntılı görüntüler elde edilir. Bu teknoloji bugün malzeme bilimi, biyoloji, tıp, yarı iletken teknolojisi ve nanoteknoloji gibi birçok alanda vazgeçilmezdir. Ardenne’nin 1940 tarihli Elektronen-Übermikroskopie adlı çalışması da bu alanın erken temel metinlerinden biridir.
Manfred von Ardenne’nin hayatı, 20. yüzyıl biliminin siyasi karanlığıyla da iç içedir. II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği tarafından götürülen Alman bilim insanları arasında yer aldı ve Sovyet nükleer programında çalıştı. Daha sonra Doğu Almanya’ya döndü, Dresden’de kendi araştırma enstitüsünü kurdu ve bilimsel çalışmalarını sürdürdü. Google Arts & Culture biyografisi de Ardenne’nin savaş sonrasında yaklaşık 10 yıl Sovyetler Birliği’nde atom bombası programıyla bağlantılı çalıştığını ve Stalin Ödülü aldığını aktarır.
Bu yönüyle Ardenne’nin kariyeri, bilim insanlarının 20. yüzyılda devletler, savaşlar, nükleer rekabet ve ideolojik bloklar arasında nasıl konumlandığını da gösterir. Televizyon ve mikroskop gibi insanlığın bilgi alanını genişleten teknolojilerle, nükleer programlar gibi yıkıcı güç alanları aynı çağın ve bazen aynı bilimsel kadroların ürünüdür.
Manfred von Ardenne, televizyonun erken gelişiminden elektron mikroskobuna, nükleer teknolojiden tıbbi cihazlara kadar uzanan geniş çalışmalarıyla 20. yüzyılın teknoloji çağını şekillendiren isimlerden biri oldu. Ardında yüzlerce patent, büyük bir uygulamalı fizik mirası ve bilimin savaş, devlet ve sanayiyle kurduğu karmaşık ilişkiyi düşündüren tartışmalı ama önemli bir hayat bıraktı.
1999 – 28 Şubat sürecinde başörtülü kamu görevlileri için sert içtihat oluştu; Danıştay uyarı verilmeden görevden çıkarmayı uygun gördü
26 Mayıs 1999’da Danıştay Sekizinci Dairesi, kamu görevinde başörtüsüyle çalışmak isteyen memurlarla ilgili tartışmalı bir karara imza attı. Kararda, başı açık görev yapmayı kabul etmeyen başörtülü memurların, ayrıca uyarı cezası verilmeden görevden çıkarılabileceği yönünde değerlendirme yapıldı. Bu karar, 1990’ların sonunda kamu kurumlarında başörtüsü yasağı tartışmasının yalnız üniversite öğrencileriyle sınırlı kalmadığını; kamu personeli rejiminin de bu gerilimin içine girdiğini gösteren önemli örneklerden biridir.
Danıştay, Türkiye’de idari yargının en yüksek mahkemesidir. Devlet kurumlarının işlemlerine karşı açılan davalarda son derece önemli kararlar verir. Sekizinci Daire ise özellikle eğitim, kamu görevlileri ve idari işlemlerle ilgili bazı davalara bakan dairelerden biridir. Dolayısıyla Danıştay’ın bu konudaki içtihatları, benzer durumdaki kamu görevlileri için izlenecek yolu da etkileyebilecek nitelikteydi.
Bu kararın arka planında 28 Şubat süreci vardı. 28 Şubat 1997’de yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısından sonra Türkiye’de laiklik, irtica, eğitim, başörtüsü, kamu kurumları ve siyasal İslam tartışmaları sertleşti. Bu süreçte üniversitelerde, kamu kurumlarında ve bazı meslek alanlarında başörtüsü yasağı daha katı biçimde uygulanmaya başladı. Başörtüsü, bireysel bir kıyafet tercihi olmanın ötesinde, devletin laiklik anlayışı ve kamusal alan tartışmasının merkezi sembollerinden biri olarak ele alındı.
Başörtüsü yasağı, kamu kurumlarında ya da eğitim alanlarında kadınların başörtülü olarak bulunmasının engellenmesini ifade eder. 1990’larda bu konu özellikle üniversitelerde öğrenciler açısından gündeme gelse de öğretmenler, memurlar ve diğer kamu görevlileri bakımından da ciddi sonuçlar doğurdu. Bazı kamu çalışanları disiplin cezaları aldı, bazıları görevlerinden uzaklaştırıldı, bazıları ise memuriyetten çıkarıldı.
Danıştay’ın bu yaklaşımında kamu görevlilerinin kılık kıyafet yönetmeliğine uyma yükümlülüğü öne çıkarıldı. Başörtülü olarak göreve gelmek, dönemin hukuk yorumunda kamu hizmetinin tarafsızlığı ve laiklik ilkesiyle bağdaşmayan bir tutum olarak değerlendirildi.
Burada uyarı cezası kavramını açıklamak gerekir. Uyarı, kamu görevlisine davranışında daha dikkatli olması gerektiğini bildiren en hafif disiplin cezalarından biridir. Normalde disiplin hukukunda cezaların kademeli uygulanması, ölçülülük ve savunma hakkı önemlidir. Fakat söz konusu kararda, başı açık görev yapmayı kabul etmeme hali süreklilik gösteren bir tutum olarak değerlendirilmiş ve doğrudan görevden çıkarma sonucuna gidilebileceği kabul edilmiştir.
Bu nokta, kararın en tartışmalı tarafıdır. Çünkü bir yanda dönemin yargısal yaklaşımı, kamu hizmetinin laiklik ilkesiyle uyumlu yürütülmesi gerektiğini savunuyordu. Diğer yanda ise başörtülü kadınlar açısından bu karar, çalışma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, kamu hizmetine girme hakkı ve kadınların mesleki hayatı üzerinde ağır sonuçlar doğurdu. Anayasa Mahkemesi’nin 2018 tarihli bir bireysel başvuru kararında, dinî inanç gereği başörtüsü kullanılması nedeniyle devlet memurluğundan çıkarılmanın din özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna varılması, Türkiye’de bu konudaki hukuk anlayışının zamanla değiştiğini de gösterir.
2003 – Afganistan’dan dönen İspanyol askerlerini taşıyan uçak Maçka’da düştü; Trabzon’da 75 kişinin öldüğü uluslararası bir facia yaşandı
26 Mayıs 2003’te Ukrayna merkezli Ukrainian-Mediterranean Airlines şirketine ait Yakovlev Yak-42D tipi yolcu uçağı, Trabzon’un Maçka ilçesi yakınlarında düştü. Uçakta, Afganistan’daki görevlerinden dönen 62 İspanyol Barış Gücü askeri ile 13 kişilik mürettebat bulunuyordu. Kazadan kurtulan olmadı.
Uçak, Kırgızistan’daki Bişkek-Manas Havalimanı’ndan kalkmış, uçuş, İspanya’nın Zaragoza kentine gitmek üzere planlanmıştı. Trabzon Havalimanı’na ise yakıt ikmali için inmeye çalışıyordu. Yakıt ikmali, uzun menzilli uçuşlarda uçağın yolculuğa devam edebilmesi için ara durakta yakıt alması anlamına gelir. Ancak uçak yoğun sis ve düşük görüş koşulları nedeniyle Trabzon’a iniş sırasında dağa çarptı.
Yakovlev Yak-42D, Sovyet yapımı üç motorlu bir yolcu uçağıdır. Yakovlev, Sovyetler Birliği döneminin önemli uçak tasarım bürolarından biridir. Yak-42 serisi, bölgesel ve orta menzilli yolcu taşımacılığı için geliştirilmişti. Ancak bu kazada mesele yalnız uçak tipi değil; kötü hava, gece uçuşu, dağlık arazi, iniş denemeleri ve operasyon güvenliği gibi birçok faktörün birleşmesiydi.
Kaza, uluslararası barış gücü görevlerinin görünmeyen risklerini de hatırlattı. Uçaktaki askerler, Afganistan’da görev yapan İspanyol birlikleriydi. Barış Gücü ya da barışı destekleme görevi, savaş veya kriz bölgelerinde güvenliği sağlamak, istikrarı desteklemek, insani yardım faaliyetlerine zemin hazırlamak ya da uluslararası koalisyon görevlerinde yer almak anlamına gelir. Bu askerler cephede değil, dönüş yolunda hayatlarını kaybetti.
Trabzon’daki bu facia İspanya’da da büyük sarsıntı yarattı. Çünkü ölenlerin tamamı görevini tamamlayıp ülkesine dönmekte olan askerlerdi. Daha sonra kazanın ardından kimlik tespitlerinde hata yapıldığı ortaya çıktı; bazı askerlerin cenazeleri yanlış ailelere teslim edildi. Kaza sonrasında 21 askerin mezarı yeniden açıldı ve DNA testlerinin ardından kimlikler düzeltilerek yeniden defnedildi.
Bu ayrıntı, kazanın acısını daha da ağırlaştırdı. Havacılık kazalarında arama-kurtarma, kimlik tespiti, cenazelerin teslimi, ailelerin bilgilendirilmesi ve devletlerin sorumluluk süreci de facianın parçasıdır. Maçka kazasında bu süreç, İspanya’da yıllarca süren siyasi ve hukuki tartışmalara neden oldu.
2011 – Srebrenitsa dosyasında geç gelen adalet süreci hızlandı; Ratko Mladić yakalandı
26 Mayıs 2011’de eski Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladić, Sırbistan’da yakalandı. Mladić, Bosna Savaşı sırasında Bosnalı Sırp güçlerinin en önemli askeri liderlerinden biriydi ve özellikle Srebrenitsa Soykırımı nedeniyle uluslararası adaletin aradığı başlıca isimlerden biri haline gelmişti.
Burada Bosna Savaşı’nı hatırlamak gerekir. Yugoslavya’nın dağılması sürecinde, 1992-1995 yılları arasında Bosna-Hersek’te çok kanlı bir savaş yaşandı. Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar arasında etnik ve siyasi çatışmalar derinleşti. Savaş boyunca kuşatmalar, toplu katliamlar, zorla göç ettirme, toplama kampları ve sistematik şiddet yaşandı.
Srebrenitsa Soykırımı, Temmuz 1995’te Bosna’nın doğusundaki Srebrenitsa’da gerçekleşti. Birleşmiş Milletler tarafından güvenli bölge ilan edilen Srebrenitsa, Bosnalı Sırp güçlerinin eline geçti. Ardından 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuk öldürüldü.
Mladić yıllarca kaçak yaşadı. Hakkında eski Yugoslavya için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları suçlamaları vardı. 26 Mayıs 2011’de Sırbistan’ın kuzeyindeki Lazarevo köyünde yakalandı. Guardian’ın o günkü haberinde de eski Bosnalı Sırp komutanın savaş suçları ve Srebrenitsa katliamı nedeniyle arandığı, yakalandıktan sonra Lahey’deki BM mahkemesine gönderilmesinin beklendiği belirtiliyordu.
Burada Lahey Mahkemesi diye bilinen kurumu açıklamak gerekir. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, 1990’larda Balkanlar’da işlenen savaş suçlarını, insanlığa karşı suçları ve soykırım suçlarını yargılamak için kuruldu. Bu mahkeme, uluslararası hukukta devlet başkanları, generaller ve siyasi liderlerin de bireysel olarak hesap verebileceğini gösteren önemli yapılardan biridir.
Mladić’in yakalanması, Bosna Savaşı kurbanları ve özellikle Srebrenitsa aileleri için geç de olsa önemli bir adımdı. Ancak bu adalet çok geç geldi. Aradan 16 yıl geçmiş, binlerce aile hâlâ kayıplarının kemiklerini arıyor, toplu mezarlardan çıkan kalıntılar kimlik tespitiyle defnediliyordu. Bu yüzden Mladić’in yakalanması sevinçten çok buruk bir yüzleşme anlamına geldi.
Mladić daha sonra Lahey’de yargılandı. 2017’de soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. 2021’de temyiz süreci de sonuçlandı ve cezası kesinleşti. Bu karar, Srebrenitsa’nın yalnız tarihî bir trajedi değil, uluslararası hukuk tarafından soykırım olarak tanınan bir suç olduğunu bir kez daha teyit etti.
2012 – Türkiye’de radyo ve televizyon sunuculuğunun zarif seslerinden Orhan Boran hayatını kaybetti
26 Mayıs 2012’de Türk radyo ve televizyon sunucusu, oyuncu ve mizahçı Orhan Boran hayatını kaybetti. 1928’de İstanbul’da doğan Boran, Türkiye’de özellikle radyo döneminden televizyona uzanan yayıncılık kültürünün en tanınan isimlerinden biri oldu. Orhan Boran, ses tonu, Türkçesi, esprili üslubu ve sahne hâkimiyetiyle Türkiye’de modern sunuculuğun öncü figürlerinden biriydi.
Orhan Boran’ın kariyerinde radyo çok önemli bir yer tutar. Televizyonun henüz yaygınlaşmadığı yıllarda radyo, evlerin başlıca haber, eğlence, müzik ve kültür kaynağıydı. Radyo sunucuları sesleriyle evlere giren, ailelerin gündelik hayatına eşlik eden, dili ve üslubuyla hafızada kalan kamusal figürlerdi. Boran da bu dönemin en sevilen seslerinden biri oldu.
Onun en bilinen taraflarından biri, hayali karakter Yuki ile yaptığı mizahi konuşmalardı. “Yuki”, Orhan Boran’ın radyo programlarında canlandırdığı, kendine özgü dili ve esprileriyle dinleyicinin hafızasına yerleşen bir karakterdi. Bu tür radyo mizahı, bugünün görsel ağırlıklı televizyon ve internet dünyasından farklı olarak tamamen ses, ritim, kelime oyunu ve dinleyicinin hayal gücüyle çalışıyordu. Boran’ın başarısı da burada ortaya çıkar: Sadece sesiyle karakter kurabiliyor, atmosfer yaratabiliyor ve dinleyiciyi güldürebiliyordu.
Sunuculuk kavramı da Orhan Boran üzerinden daha iyi anlaşılır. İyi sunucu yalnız programı açıp kapatan kişi değildir; izleyiciyle sahne arasında bağ kuran, dili doğru kullanan, konukla ilişkiyi yöneten, gerektiğinde mizah yapan ama programın merkezine kendisini değil akışı koyan kişidir. Orhan Boran, bu ölçülü ve zarif sunuculuk anlayışının Türkiye’deki güçlü temsilcilerinden biri olarak hatırlanır.
Televizyon döneminde de geniş kitlelere ulaştı. Yarışma programları, eğlence yayınları ve sahne sunuculuklarıyla tanındı. Özellikle canlı yayın disiplini, doğaçlama becerisi ve düzgün Türkçesiyle sonraki kuşak sunucular için bir ölçü oluşturdu. Bugün televizyon dilinde çok sık karşılaşılan bağıran, kendini öne çıkaran, seyirciyi gürültüyle tutmaya çalışan sunuculuk tarzının tersine, Boran’ın üslubu daha sakin, zeki ve kendinden emin bir zarafete dayanıyordu.
Orhan Boran aynı zamanda oyunculuk da yaptı. Sinema ve sahne çalışmalarında yer aldı; fakat geniş hafızadaki asıl yeri, radyo-televizyon sunuculuğu ve sözlü mizah alanındadır. Bu da onu Türkiye’de eğlence kültürünün geçiş dönemlerinden birinin simge ismi yapar: Radyodan televizyona, salondan ekrana, sözlü mizahtan görsel şova uzanan dönemin canlı tanıklarından biridir.
2019 – Yeşilçam’ın emektar kuşağından Eşref Kolçak hayatını kaybetti
26 Mayıs 2019’da Türk sinema, televizyon ve tiyatro oyuncusu Eşref Kolçak hayatını kaybetti. 1927’de Erzurum’da doğan Kolçak, uzun kariyeri boyunca Yeşilçam’ın farklı dönemlerinden televizyon dizilerine kadar uzanan geniş bir oyunculuk çizgisi kurdu. Eşref Kolçak, Türk sinemasının siyah-beyaz döneminden modern televizyon çağına kadar varlığını sürdüren, sektörün dönüşümüne tanıklık etmiş güçlü karakter oyuncularından biriydi.
Burada Yeşilçam kavramını açıklamak gerekir. Yeşilçam, özellikle 1950’lerden 1980’lere kadar İstanbul merkezli Türk sinema endüstrisini anlatmak için kullanılan isimdir. Adını İstanbul Beyoğlu’ndaki Yeşilçam Sokağı’ndan alır. Bu dönem, melodramların, aile filmlerinin, köy hikâyelerinin, avantürlerin, komedilerin ve yıldız oyuncuların Türk seyircisinin hayatında çok güçlü yer tuttuğu dönemdir.
Eşref Kolçak’ın sinemadaki ilk döneminde Türk sineması henüz bugünkü anlamıyla büyük bir endüstri değildi. Oyuncular tiyatrodan, figüranlıktan, küçük rollerden ve set içi emekten geçerek yetişiyordu. Kolçak da zamanla jön rollerinden karakter oyunculuğuna uzanan bir çizgi izledi.
Kariyeri boyunca çok sayıda filmde rol aldı. Namık Kemal’in Vatan yahut Silistre uyarlamaları, tarihî filmler, melodramlar, köy filmleri ve toplumsal hikâyeler içinde yer aldı. 1960’lardan itibaren Yeşilçam’ın üretim hızı arttıkça Kolçak da dönemin tanınan yüzlerinden biri haline geldi. Sert, ağırbaşlı, güven veren ya da otorite taşıyan karakterlerde güçlü bir varlık gösterdi.
Eşref Kolçak’ın daha sonraki kuşaklar tarafından da hatırlanmasında televizyonun etkisi büyüktür. Televizyon dizileri, Yeşilçam oyuncularını yeni kuşaklarla buluşturdu. Kolçak da bu geçişte görünür kalan isimlerden biri oldu. Böylece onu sadece sinema salonu kuşağı değil, televizyon izleyicisi de tanıdı.
Hayatındaki en acı başlıklardan biri, oğlu Harun Kolçak’ın 2017’de hayatını kaybetmesiydi. Harun Kolçak, Türk pop müziğinin sevilen seslerinden biriydi. Eşref Kolçak, oğlunun ölümünden sonra yaptığı açıklamalarla da kamuoyunun hafızasında yer etti. Baba-oğulun farklı sanat dallarında tanınmış olması, Kolçak ailesini Türkiye’nin popüler kültür hafızasında özel bir yere yerleştirdi.
Eşref Kolçak’ın oyunculuğunu değerli kılan şey, gösterişli bir yıldız imajından çok emek sürekliliğidir. Türk sinemasında bazı oyuncular kısa sürede parlar ve kaybolur; bazıları ise sektörün bütün zorluklarına rağmen yıllarca çalışarak bir dönemin yüzü haline gelir. Kolçak ikinci gruptandır. Onun kariyeri, Yeşilçam’ın yoksul ama üretken setlerinden televizyonun daha düzenli ve endüstriyel yapısına uzanan uzun bir sanat işçiliği hikâyesidir.
2022 – Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’ne yönelik sahte bombalı saldırı girişimi güvenlik güçlerince önlendi
26 Mayıs 2022’de Gaziantep İl Emniyet Müdürlüğü ana giriş kapısı önünde saldırı girişimi yaşandı. Üzerinde bere ve kaban bulunan, kıyafetinin önünde kablolar görülen ve elinde siyah çanta taşıyan bir kişi, emniyet binasının girişindeki koruma polislerinin üzerine doğru yürüdü. Görevli polisler şüpheliyi silahla yaralı olarak etkisiz hale getirdi. Anadolu Ajansı’nın aktardığı valilik açıklamasında, bomba imha ekiplerinin yaptığı incelemede şüphelinin üzerinde sahte bomba düzeneği tespit edildiği belirtildi.
Burada saldırı girişimi ifadesi özellikle önemlidir. Çünkü olayda gerçek bir patlayıcının infilak etmesi ya da can kaybı yaşanması söz konusu olmadı. Şüpheli, bomba süsü verilmiş bir düzenekle emniyet binasına yöneldi; güvenlik güçlerinin müdahalesiyle olay büyümeden önlendi. Gaziantep Valisi Davut Gül de olay sonrası yaptığı açıklamada, bomba süsü verilmiş şekilde saldırı girişiminde bulunan bir kişinin polislerce yaralı olarak etkisiz hale getirildiğini ve kişinin çok sayıda adli kaydı bulunduğunu duyurdu.
Sahte bomba düzeneği, gerçek patlayıcı içermeyen ancak dışarıdan bakıldığında bomba izlenimi veren kablo, paket, çanta ya da benzeri malzemelerle hazırlanmış düzenek anlamına gelir. Böyle durumlarda güvenlik güçleri, düzeneğin gerçek olup olmadığını ilk anda bilemeyeceği için olay canlı bomba ya da patlayıcı tehdidi gibi değerlendirilir. Bu yüzden çevre güvenliği alınır, bölge boşaltılır ve bomba imha uzmanları devreye girer.
Olay sırasında emniyet binasının çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı. DHA’nın haberine göre şüpheli, “üzerimde bomba var” diyerek içeri girmeye çalıştı; polislerin uyarılarına rağmen teslim olmayınca vurularak etkisiz hale getirildi ve hastaneye kaldırıldı. Emniyet binasının bulunduğu bölgede ulaşım geçici olarak kapatıldı, çevredeki vatandaşlar uzaklaştırıldı ve bomba imha ekipleri inceleme yaptı.
Bu tarihi önemli kılan taraf, Gaziantep’in daha önce de emniyet güçlerini hedef alan ağır saldırılar yaşamış olmasıdır. 1 Mayıs 2016’da Gaziantep Emniyet Müdürlüğü önünde bomba yüklü araçla düzenlenen saldırıda 2 polis şehit olmuş, 18’i polis 22 kişi yaralanmıştı. Bu hafıza nedeniyle 2022’deki girişim, gerçek patlayıcı çıkmamış olsa bile kentte ciddi bir güvenlik alarmı yarattı.
2025 – “Ellerimde Çiçekler” ve “Neler Oluyor Bize” gibi şarkılarla hafızalara kazınan İlhan Şeşen hayatını kaybetti
26 Mayıs 2025’te Türk müzisyen, şarkıcı-şarkı yazarı ve oyuncu İlhan Şeşen hayatını kaybetti. 1948’de Manisa’da doğan Şeşen, müzik hayatına genç yaşlarda başladı; ancak geniş kitleler onu özellikle Grup Gündoğarken ve daha sonra solo çalışmalarıyla tanıdı.
İlhan Şeşen’in hayatındaki ilginç ayrıntılardan biri, müziğe profesyonel olarak atılmadan önce hukuk eğitimi alması ve bir süre avukatlık yapmasıdır. Şeşen, hukuk fakültesini bitirdikten sonra 10 yıl serbest avukat olarak çalıştı; 1983’te avukatlığı bırakarak yeğenleri Gökhan Şeşen ve Burhan Şeşen’le birlikte Grup Gündoğarken’i kurdu.
Grup Gündoğarken, 1980’ler ve 1990’larda Türk pop müziğinde kendine özgü bir yer edindi. Grubun müziğinde şehirli duyarlılık, sade melodiler, akustik tınılar ve gündelik hayatın içinden gelen sözler öne çıktı. İlhan Şeşen’in besteciliği de bu çizgiye yaslanıyordu: Büyük laflar etmeden, aşkı, kırgınlığı, yalnızlığı ve insan ilişkilerindeki ince sızıları anlatan şarkılar yazdı.
Şeşen’in en bilinen şarkıları arasında Ellerimde Çiçekler, Neler Oluyor Bize, Aşk Layık Olanda Kalmalı, Aşık Oluyorum Eyvah, Rüzgâr, Sarılınca Sana ve Geri Dön sayılabilir. Bu eserler, onun yalnız iyi bir yorumcu değil, aynı zamanda güçlü bir şarkı yazarı olduğunu gösterir.
Solo kariyerinde de önemli albümler yayımladı. Kral Müzik biyografisi, Şeşen’in Grup Gündoğarken’in ara verdiği dönemde 1994’te Aşk Haklı adlı solo albümünü çıkardığını belirtir. Dördüncü solo albümü Aşk Yalan 2005’te, Gel albümünün ise 2013’te yayınlandı.
İlhan Şeşen’in sanat hayatı yalnız müzikle sınırlı kalmadı. Televizyon dizilerinde ve sinema filmlerinde de rol aldı. Yeditepe İstanbul, Mühürlü Güller, Aliye, Annem, Gönülçelen, Hayatımın Rolü, Görüş Günü Kadınları, Milat, Aşk Yalanı Sever ve Paramparça gibi dizilerde yer aldı; tol aldığı filmler arasında ise Mumya Firarda, Anadolu Kartalları, Saklı, Propaganda 2, Elli Kelimelik Mektuplar gibi yapımların bulunuyordu.
Özellikle Aliye dizisindeki Feyyaz karakteri, onu genç kuşak televizyon izleyicisine de tanıttı. Bu tarafı önemlidir; çünkü bazı sanatçılar yalnız kendi kuşağında kalır, bazıları ise farklı kuşaklara yeni mecralar üzerinden ulaşır. İlhan Şeşen, şarkılarıyla bir kuşağın, dizileriyle başka bir kuşağın hafızasına girdi.
Onun müziğinde baskın olan şey gösteriş değil, sadeliktir. İlhan Şeşen şarkıları çoğu zaman yüksek dramatik patlamalarla değil; gündelik bir cümle, küçük bir sitem, içten bir melodi ve hafif bir hüzünle çalışır. Bu yüzden Ellerimde Çiçekler gibi bir şarkı, Türkiye’de şehirli pop müziğin duygusal hafızasında yer etmiş bir eser olarak hala dinlenir.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
