19 Mayıs Tarihte Bugün

96 Dakika Okuma
19 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 19 Mayıs

19 Mayıs 1919 – Atatürk Samsun’a çıktı; Millî Mücadele’nin ilk adımı Gençlik ve Spor Bayramı’na dönüştü

19 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli tarihi eşiklerinden biridir. 19 Mayıs 1919 sabahı Mustafa Kemal Paşa, Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıktı. Resmî görevi, 9. Ordu Müfettişi olarak bölgede asayişi sağlamak ve Osmanlı yönetimi adına askerî düzenlemeleri denetlemekti. Fakat tarihe bu yolculuk, Türk Millî Mücadelesi’nin fiilî başlangıcı olarak yazıldı.

O günün Türkiye’si ağır bir yenilginin içindeydi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış; 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanmıştı. Mütarekenin ardından İtilaf Devletleri Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgal etmeye başlamış, İstanbul fiilen denetim altına alınmış, ordu dağıtılmış, halk yoksulluk ve umutsuzluk içinde kalmıştı. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmesi ise memleketin üzerinde büyük bir sarsıntı yaratmıştı. Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında, çökmüş bir imparatorluğun enkazından yeni bir millet iradesi çıkarma sürecini başlattı.

Bandırma Vapuru’nun yolculuğu da başlı başına tarihî bir hikâyedir. Mustafa Kemal Paşa ve beraberindeki heyet, 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrıldı. Vapur eskiydi, Karadeniz yolculuğu riskliydi, İstanbul işgal altındaydı ve İngilizlerin bu yolculuğu dikkatle izlediği biliniyordu. 18 Mayıs’ta Sinop’a ulaşıldı; Samsun’a karadan geçme ihtimali değerlendirildi, ancak yol şartlarının uygun olmadığı görülünce denizden devam kararı alındı. 19 Mayıs sabahı Bandırma Vapuru Samsun’a vardı.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, hemen ertesi gün büyük orduların yürüdüğü bir askerî harekât başlatmadı. Asıl önemli olan, siyasi ve örgütsel aklın harekete geçmesiydi. Samsun’dan Havza’ya, oradan Amasya’ya uzanan süreçte Anadolu’daki direniş fikri açık bir programa dönüşmeye başladı. Amasya Genelgesi’nde yer alan “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” cümlesi, 19 Mayıs’ta başlayan yolculuğun siyasi özünü ortaya koydu. Ardından Erzurum ve Sivas kongreleri geldi; Ankara merkezli yeni irade güçlendi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışına giden yol oluştu.

19 Mayıs, umutsuzluğun içinden örgütlü bir direniş çıkarma günüdür. O sabah Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın elinde hazır bir ordu, güçlü bir devlet hazinesi ya da rahat bir siyasi zemin yoktu. Tam tersine, işgal altındaki bir ülke, dağılmış bir ordu, kararsız bir İstanbul yönetimi ve yorgun bir halk vardı. 19 Mayıs’ı büyük yapan şey, bütün bu olumsuzluklara rağmen bağımsızlık fikrinin geri çekilmemesidir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs’la kurduğu bağ yalnızca tarihî ve siyasi değildir; aynı zamanda kişisel ve semboliktir. Atatürk’ün doğum yılı 1881 olarak bilinir, ancak doğduğu gün ve ay kesin olarak bilinmez. Annesi Zübeyde Hanım’ın onun bahar aylarında doğduğunu söylediği aktarılır. Bu nedenle Atatürk, kendisine doğum günü sorulduğunda 19 Mayıs’ı işaret etmiştir. Bu tercih, basit bir tarih boşluğunu doldurma çabası değildir. Atatürk, kendi doğumunu biyolojik bir günle değil, Samsun’a çıkarak Millî Mücadele’yi başlattığı günle özdeşleştirmiştir. Bir bakıma “benim doğum günüm” dediği tarih, yalnız Mustafa Kemal’in değil, bağımsız Türkiye fikrinin yeniden doğduğu gündür. Bu yüzden 19 Mayıs, Atatürk’ün gerçek doğum günü değildir ancak onun kendi hayatını milletin kaderiyle birleştirdiği sembolik doğum günü olarak kabul edilir.

Bugünün bayrama dönüşmesi ise Cumhuriyet’in gençlik ve spor anlayışıyla ilgilidir. 19 Mayıs, Atatürk’ün Samsun’a çıkışının anılmasıyla önce yerel ve sportif törenlerle kutlanmaya başladı; Samsun’da 1926’da “Gazi Günü” adıyla yapılan kutlamalar, 1930’larda gençlik ve spor gösterileriyle daha geniş bir anlam kazandı. Atatürk, 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini bizzat izledi; bu onun katıldığı son 19 Mayıs töreni oldu. 19 Mayıs, aynı yıl 20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” adıyla resmî bayram statüsü kazandı. Kanundan sonraki ilk resmî 19 Mayıs kutlaması 1939’da yapıldı. Daha sonra 1981 tarihli 2429 sayılı kanunla bayramın adı “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak düzenlendi.

Atatürk’ün bugünü gençliğe armağan etmesi rastlantı değildir. Çünkü onun gözünde gençlik, Cumhuriyet’i ileri taşıyacak dinamizmin adıydı. Gençliğe Hitabe’de Cumhuriyet’i koruma görevinin gençliğe verilmesi, 19 Mayıs’ın anlamıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu bayramın sporla birlikte anılması da Cumhuriyet’in bedenen güçlü, zihnen özgür, ahlaken sorumlu yurttaş yetiştirme idealini yansıtır.

Bugün 19 Mayıs, yalnız Türkiye’de değil, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de kutlanan resmî bir bayramdır. Stadyum gösterileri, gençlik yürüyüşleri, spor etkinlikleri, anma törenleri ve Samsun merkezli kutlamalarla her yıl yeniden hatırlanır. Fakat bugünü yalnızca törenlere sıkıştırmak eksik olur. 19 Mayıs, her kuşağa şu soruyu sorar: Bir ülke en zor zamanında ayağa kalkacak iradeyi nereden bulur?

Cevap, 1919’un Samsun sabahında saklıdır. 19 Mayıs, bir milletin kaderini değiştiren yolculuğun varış noktasıdır. O gün Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktı; ama asıl karaya ayak basan, işgal altındaki bir ülkede bağımsız yaşama iradesiydi. Bu yüzden 19 Mayıs, Cumhuriyet’in her kuşağa bıraktığı ağır bir sorumluluktur: Bağımsızlığı, aklı, bilimi, gençliği ve memleket fikrini diri tutmak.

Kokulya Fırtınası; eski takvimlerde ipek böceğinin koza zamanını haber veren rüzgâr

Eski halk ve denizci takvimlerinde 19 Mayıs civarı Kokulya Fırtınası olarak anılır. Bazı kaynaklarda 19-21 Mayıs arasında iki günlük bir fırtına dönemi olarak gösterilen bu ad, ipek böceğinin koza örme zamanıyla ilişkilendirilir. “Kokulya” kelimesi Yunanca kökenli olup koza anlamına gelir.

Bu tür fırtına adları, eski insanların doğayı nasıl dikkatle izlediğini gösterir. Çiçek Fırtınası, Filizkıran, Ülker Fırtınası, Kestane Karası, Turna Geçimi gibi adlar; rüzgârı, yıldızları, çiçekleri, meyveleri, kuş göçlerini ve tarım döngüsünü aynı takvimin parçaları haline getirir. Kokulya Fırtınası da bu geleneğin bahar sonundaki ilginç örneklerinden biridir.

Bugün bu adlar bilimsel hava tahmini yerine geçmez. Ancak halk kültürü açısından değerlidir. Çünkü bize, modern meteoroloji öncesinde insanların havayı yalnız gökyüzüne bakarak değil; böceğin kozasından kuşun göçüne, ağacın filizinden yıldızın görünüşüne kadar bütün doğayı okuyarak anlamaya çalıştığını hatırlatır.

639 – Kürşad olarak bilinen Chieh-she-shuai öldü; Çin sarayına yapılan Göktürk baskını efsaneye dönüştü

19 Mayıs 639’da Türk tarih anlatısında daha çok Kürşad adıyla bilinen Chieh-she-shuai ya da Çin kaynaklarındaki yazılışıyla Ashina Jiesheshuai, Tang İmparatoru Taizong’a karşı düzenlediği saray baskınının ardından öldürüldü. Olay, tarihî kaynaklarda başarısız bir suikast ve isyan girişimi olarak geçer; Türk milliyetçi hafızasında ise “Kürşad ve kırk çerisi” anlatısıyla bağımsızlık uğruna ölümü göze alan bir direniş efsanesine dönüşmüştür.

Burada önce bir ayrımı net kurmak gerekir. “Kürşad” adı, Çin kaynaklarında geçen özgün ad değildir. Tarihî kişinin adı Çin yıllıklarında Chieh-she-shuai / Ashina Jiesheshuai biçiminde geçer. “Kürşad” adı ise modern Türk edebiyatında ve tarih anlatısında yaygınlaşmıştır. Özellikle Hüseyin Nihal Atsız’ın “Bozkurtların Ölümü” romanı, bu kişiliği “Kür Şad” adıyla geniş kitlelerin hafızasına yerleştirmiştir. Yani elimizde hem tarihî bir çekirdek olay hem de bu olayın etrafında büyüyen güçlü bir edebî-millî anlatı vardır.

Olayın arka planı Göktürklerin zor dönemine dayanır. Doğu Göktürk Kağanlığı, 630 yılında Tang Hanedanı karşısında ağır bir yenilgiye uğramış ve birçok Göktürk ileri geleni Çin’e bağlı yaşamak zorunda kalmıştı. Ashina soyundan gelen Chieh-she-shuai da Tang saray çevresinde bulunan Türk soylularından biriydi. Çin yönetimi, yenilen Göktürk aristokrasisinin bir bölümünü kendi sistemine dahil ederek hem onları denetim altında tutmak hem de sınır bölgelerinde kullanmak istiyordu.

Chieh-she-shuai’nin isyanı bu ortamda doğdu. Kaynaklarda onun, yeğeni Ashina Hexiangu ile birlikte Tang İmparatoru Taizong’u yakalamayı ya da öldürmeyi planladığı anlatılır. Plan, imparatorun Jiucheng Sarayı’nda bulunduğu sırada uygulanacaktı. Rivayete göre baskın için yaklaşık kırk kadar adam toplandı. Bu sayı, Türk anlatısında “Kürşad ve kırk çerisi” şeklinde sembolik ve kahramanca bir kalıba dönüştü. Çin kaynaklarında da onun kırk kadar eski adamıyla harekete geçtiği aktarılır.

Planın bir parçası, saray kapılarının açıldığı uygun bir anda içeri girmekti. Ancak beklenen fırsat gerçekleşmedi. Kaynaklarda, Prens Li Zhi’nin o sabah saraydan çıkmaması ya da havanın elverişsizliği nedeniyle planın aksadığı belirtilir. Bunun üzerine Chieh-she-shuai ve yanındakiler beklemek yerine saray kapısına saldırdı. İlk anda bazı muhafızları öldürdüler; fakat imparatorluk muhafızları kısa sürede karşılık verdi. Baskın başarısız oldu, isyancılar kaçmaya çalışırken yakalandı ve çoğu idam edildi.

Bu girişim askerî bakımdan başarısızdı; ama siyasi sonucu önemlidir. Tang yönetimi, bu olaydan sonra Çin içinde tutulan Göktürk topluluklarına daha kuşkuyla bakmaya başladı. İmparator Taizong, Türkleri Çin içlerinde tutma politikasını gözden geçirdi ve bazı Göktürk gruplarını Sarı Irmak’ın kuzeyine, Çin Seddi ile Gobi arasındaki bölgelere yerleştirme yoluna gitti. Yani küçük görünen bu saray baskını, Tang’ın Türkleri kontrol etme politikasında değişikliğe yol açtı.

Türk hafızasında ise olay bambaşka bir anlam kazandı. Kürşad anlatısı, esaret altındaki Türk soylularının bağımsızlık için canlarını ortaya koyduğu bir direniş hikâyesi olarak benimsendi. Tarihî gerçeklikte olayın ayrıntıları Çin kaynaklarına dayanır ve modern anlatılardaki bütün sahneleri aynen doğrulamak mümkün değildir. Fakat efsaneleşmiş biçimiyle Kürşad, “başarısız olsa da teslim olmayan” kahraman tipinin simgelerinden biri haline geldi.

1515 – Yavuz Sultan Selim Kemah Kalesi’ni aldı; Osmanlı, Safevîlere karşı Doğu Anadolu’da kilit bir mevzi kazandı

19 Mayıs 1515’te Kemah Kalesi, Yavuz Sultan Selim döneminde Osmanlı hâkimiyetine geçti. Bugün Erzincan sınırları içinde yer alan Kemah, sıradan bir kale değildi; Fırat havzasına, Erzincan-Erzurum hattına ve Doğu Anadolu’nun geçiş yollarına hâkim stratejik bir noktadaydı. Bu yüzden Kemah’ın alınması, Çaldıran Zaferi’nden sonra Osmanlı-Safevî mücadelesinin Anadolu’daki devamı anlamına geliyordu.

1514’teki Çaldıran Savaşı’nda Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in Safevî ordusunu yenmişti. Ancak bu zafer, Doğu Anadolu’daki bütün Safevî etkisinin bir anda ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Bölgede kaleler, aşiretler, yerel beyler ve Safevî yanlısı unsurlar üzerinden mücadele devam ediyordu. Kemah Kalesi de bu hattın önemli noktalarından biriydi.

Kuşatmada öne çıkan isimlerden biri Bıyıklı Mehmed Paşa’ydı. Bıyıklı Mehmed Paşa, Çaldıran’dan sonra Bayburt ve Kiğı’nın zaptıyla görevlendirildi, ardından Kemah Kalesi’nin fethine memur edildi. 19 Mayıs 1515’te Yavuz Sultan Selim’in de yardıma gelmesiyle kale şiddetli bir hücumla ele geçirildi.

Kemah’ı önemli yapan şey, yüksek ve sarp yapısıyla doğal bir savunma noktası olmasıydı. Kale, tarih boyunca farklı güçlerin elinde kalmış; Bizans, Selçuklu, Akkoyunlu ve Safevî etkileri arasında el değiştirmişti.

Bu fethin sonucu, Doğu Anadolu’daki Osmanlı hâkimiyetinin güçlenmesiydi. Kemah’ın alınması, kısa süre sonra Diyarbakır ve çevresinde Safevî nüfuzunun geriletilmesiyle devam edecek sürecin parçalarından biri oldu. Bıyıklı Mehmed Paşa’nın daha sonra Diyarbakır bölgesinin Osmanlı idaresine katılmasında önemli rol oynaması da bu hattın tesadüf olmadığını gösterir.

19 Mayıs 1515 bu yüzden Osmanlı’nın Doğu Anadolu’da Safevîlere karşı kurduğu yeni güç dengesinin önemli adımlarından biridir. Kemah Kalesi’nin alınmasıyla Osmanlı, Anadolu’nun doğusunda hem askerî hem de siyasi bakımdan daha sağlam bir hat oluşturdu.

1536 – VIII. Henry’nin uğruna İngiltere’yi Roma’dan kopardığı Anne Boleyn idam edildi

19 Mayıs 1536’da İngiltere Kraliçesi Anne Boleyn, Londra Kulesi’nde idam edildi. Anne Boleyn, İngiltere Kralı VIII. Henry’nin ikinci eşi ve ileride İngiltere’nin en güçlü hükümdarlarından biri olacak I. Elizabeth’in annesiydi. Onun hayatı, bir saray aşkı gibi başlamış; fakat İngiltere’nin dinî, siyasi ve hanedan tarihini değiştiren büyük bir krize dönüşmüştü.

VIII. Henry, ilk eşi Aragonlu Catherine’den erkek varis sahibi olamamıştı. Tudor Hanedanı’nın geleceği için erkek çocuk takıntısı, kralın özel hayatını devlet meselesine çevirdi. Henry, Catherine’den boşanmak ve Anne Boleyn’le evlenmek istedi. Ancak Papa bu boşanmaya izin vermedi. Bunun üzerine Henry, Roma Katolik Kilisesi’yle bağlarını kopardı ve İngiltere Kilisesi’nin başına kendisini koydu. Yani Anne Boleyn’le evlenme arzusu, İngiltere’de Reform sürecini hızlandıran en önemli nedenlerden biri oldu.

Anne Boleyn 1533’te kraliçe oldu. Aynı yıl kızı Elizabeth’i doğurdu. Fakat Henry’nin beklediği erkek varis yine gelmemişti. Saraydaki dengeler hızla değişti. Anne, başta kralın büyük tutkusu ve siyasi cesaretin simgesiyken, kısa sürede gözden çıkarılan bir kraliçeye dönüştü. Üstelik VIII. Henry artık başka bir kadına, Jane Seymour’a yönelmişti.

Anne Boleyn hakkında çok ağır suçlamalar ortaya atıldı: zina, ensest ve krala ihanet. Suçlandığı erkekler arasında kendi kardeşi George Boleyn de vardı. Bugün birçok tarihçi bu suçlamaların büyük ölçüde siyasi olarak kurgulandığını düşünür. Çünkü Anne’nin ortadan kaldırılması, Henry’ye yeni bir evlilik ve yeni bir erkek varis umudu açıyordu. Kısacası Anne Boleyn’in düşüşünde ahlaki suçlardan çok saray siyaseti, hanedan baskısı ve kralın değişen arzuları belirleyiciydi.

Anne Boleyn, Londra Kulesi’nde yargılandı ve suçlu bulundu. 19 Mayıs 1536’da kılıçla idam edildi. İngiltere’de genellikle balta kullanılırken, onun için Fransa’dan özel bir kılıç ustası getirilmişti. Bu ayrıntı bile olayın ne kadar soğukkanlı ve planlı yürütüldüğünü gösterir. İdamdan önce sakin davrandığı, kralı açıkça suçlamadığı ve kızının geleceğini tehlikeye atmamak için dikkatli konuştuğu aktarılır.

Anne Boleyn’in ölümüyle Henry hemen rahatlamadı. Ondan yalnızca on bir gün sonra Jane Seymour’la evlendi. Jane, sonunda Henry’ye erkek çocuk verdi; fakat tarih asıl büyük ironiyi başka yerde yazdı. Henry’nin uğruna annesini idama gönderdiği küçük Elizabeth, yıllar sonra tahta çıktı ve İngiltere’nin en parlak dönemlerinden birine adını verdi. I. Elizabeth dönemi, İngiliz donanmasının güçlendiği, Shakespeare çağının doğduğu ve İngiltere’nin dünya gücü olma yoluna girdiği dönem oldu.

1649 – İngiltere cumhuriyet ilan edildi; kralın idamından sonra monarşi kaldırıldı

19 Mayıs 1649’da İngiltere Parlamentosu, ülkenin artık krallıkla değil Commonwealth, yani cumhuriyet düzeniyle yönetileceğini ilan eden yasayı kabul etti. Bu karar, İngiltere tarihinde çok sıra dışı bir dönemin başlangıcıydı. Çünkü bugün dünyada monarşisiyle bilinen İngiltere, 17. yüzyıl ortasında kısa bir süre için kralı olmayan bir cumhuriyete dönüşmüştü. Kabul edilen “An Act Declaring England to be a Commonwealth” adlı yasa, İngiltere halkının “Commonwealth and Free State” adı altında yönetileceğini ilan ediyordu.

Bu sürecin arkasında İngiliz İç Savaşı vardı. Kral I. Charles ile Parlamento arasında yıllardır süren yetki kavgası, sonunda savaşa dönüşmüştü. Mesele kimin vergi koyacağı ya da orduyu kimin yöneteceği değildi; İngiltere’de kralın yetkilerinin sınırsız olup olmayacağı, parlamentonun ülke yönetiminde ne kadar söz sahibi olacağı tartışılıyordu. Kral, iktidarını Tanrı’dan aldığını savunurken Parlamento, krallığın hukuk ve temsil sınırları içinde kalması gerektiğini düşünüyordu.

Savaşın sonunda Parlamento yanlıları ve Oliver Cromwell’in etkili olduğu New Model Army üstün geldi. I. Charles yargılandı ve 30 Ocak 1649’da idam edildi. Bu, Avrupa için sarsıcı bir olaydı. Çünkü bir kral, kendi halkını temsil ettiğini iddia eden bir mahkeme tarafından “vatana ihanet” suçlamasıyla öldürülmüştü. Ardından monarşi ve Lordlar Kamarası kaldırıldı; yürütme yetkisi Parlamento ve Devlet Konseyi etrafında toplandı.

Fakat bu cumhuriyet, bugünkü anlamda geniş katılımlı ve demokratik bir cumhuriyet değildi. Yönetim, büyük ölçüde Parlamento’nun geriye kalan dar kadrosu ve ordu gücü etrafında şekillendi. Cromwell zamanla rejimin en güçlü kişisi oldu; 1653’te Lord Protector unvanıyla ülkeyi fiilen askerî-siyasi bir lider gibi yönetti. Yani İngiltere kraldan kurtuldu ama kısa sürede güçlü bir askerî liderin gölgesine girdi.

Commonwealth dönemi 1660’a kadar sürdü. Cromwell’in ölümünden sonra sistem zayıfladı ve sonunda monarşi geri geldi. II. Charles tahta çıktı; bu dönem Restorasyon olarak anıldı. Ancak 1649’un önemi kaybolmadı. Çünkü İngiltere’de kralın mutlak ve dokunulmaz olmadığı fikri artık tarihe kazınmıştı. Daha sonra anayasal monarşinin gelişmesinde, Parlamento’nun güçlenmesinde ve modern siyasal düşüncede bu tecrübenin büyük etkisi oldu.

1743 – Santigrat sıcaklık ölçeği geliştirildi; hava durumundaki “derece”nin yolu açıldı

19 Mayıs 1743’te Fransız fizikçi Jean-Pierre Christin, bugün gündelik hayatta kullandığımız santigrat sıcaklık ölçeğinin yaygın biçimine çok yakın bir termometre tasarımını yayımladı. Lyon Kraliyet Bilimler Cemiyeti’nde çalışan Christin, cıvalı bir termometrede suyun donma noktasını 0 derece, kaynama noktasını ise 100 derece olarak alan bir ölçek kullandı.

Bu bugün bize çok sıradan gelir: “Hava 20 derece”, “su 100 derecede kaynar”, “0 derecede donar” der geçeriz. Ama 18. yüzyılda sıcaklığı ölçmek henüz tam standartlaşmış bir mesele değildi. Farklı ülkelerde, farklı bilim insanları ve alet yapımcıları değişik ölçekler kullanıyordu. Fahrenheit ölçeği vardı, Réaumur ölçeği vardı, Celsius’un önerdiği sistem vardı. Bilim, ticaret, tıp ve gündelik hayat için ortak ölçü dili henüz oluşuyordu.

İşin ilginç tarafı, Anders Celsius’un 1742’de önerdiği ilk ölçekte bugünkü düzenin tersi vardı. Celsius, suyun kaynama noktasını 0, donma noktasını ise 100 olarak belirlemişti. Jean-Pierre Christin ise bu düzeni bugün bize daha mantıklı gelen hale çevirdi: soğuk uç 0, sıcak uç 100 oldu. Bazı kaynaklar Christin’i bu modern santigrat düzenin bağımsız geliştiricilerinden biri sayar; bazıları ise Celsius ölçeğinin sabit noktalarını tersine çeviren kişi olarak değerlendirir. Her iki durumda da onun katkısı, bugün kullandığımız sıcaklık dilinin yerleşmesinde önemlidir.

Santigrat kelimesi de buradan gelir. “Centi” yüz, “grade” derece/basamak anlamı taşır; yani iki temel nokta arasını 100 eşit parçaya bölen ölçek demektir. Daha sonra bu ölçek Celsius adıyla anılmaya başladı. Bugün bilimde, hava durumu raporlarında, mutfakta, sağlıkta, sanayide ve eğitimde kullandığımız derece sistemi bu tarihsel gelişimin sonucudur.

Bu ölçünün değerini anlamak için şunu düşünmek yeterlidir: Sıcaklığı ortak ve anlaşılır biçimde ölçemeyen bir dünyada hava tahmini, laboratuvar deneyi, ilaç üretimi, buhar makineleri, gıda saklama, hastalık takibi ve sanayi süreçleri çok daha karmaşık olurdu. Termometrenin standartlaşması, modern bilimin sessiz ama temel devrimlerinden biridir.

1895 – Küba bağımsızlığının fikir önderi José Martí savaş meydanında öldü

19 Mayıs 1895’te Kübalı şair, yazar, gazeteci ve bağımsızlık önderi José Julián Martí, İspanyol birlikleriyle yaşanan çatışmada hayatını kaybetti. Martí, yalnızca bir edebiyatçı değildi; Küba’nın İspanya’dan bağımsızlığı için verilen mücadelenin en önemli fikir insanı ve örgütleyicilerinden biriydi. Bu yüzden Küba’da bugün hâlâ “ulusal kahraman” olarak anılır.

José Martí, 1853’te Havana’da doğdu. Küba o dönemde hâlâ İspanya’nın sömürgesiydi. Martí çok genç yaşta bağımsızlık fikirleriyle tanıştı ve henüz 16 yaşındayken İspanyol yönetimine karşı yazıları nedeniyle hapse atıldı. Daha sonra İspanya’ya sürgüne gönderildi. Bu erken sürgün, onun hayatının yönünü belirledi: Martí, ömrünün büyük bölümünü Küba’dan uzakta geçirdi ama bütün enerjisini Küba’nın özgürlüğüne adadı.

Onu sıradan bir devrimciden ayıran şey, kalemiyle örgütçülüğünü birleştirmesiydi. Şiirler, denemeler, gazete yazıları, konuşmalar ve mektuplar yazdı. Latin Amerika’nın yalnız İspanya’dan değil, başka büyük güçlerin baskısından da uzak durması gerektiğini savundu. Özellikle ABD’nin bölgede giderek artan etkisini erken fark etti. Bu nedenle Martí’nin bağımsızlık fikri sadece “İspanya gitsin” düşüncesi değildi; gerçek bağımsızlığın siyasi, kültürel ve ekonomik özgürlükle mümkün olacağını savunuyordu.

1892’de Küba Devrimci Partisi’ni kurdu. Amacı, sürgündeki Kübalıları, işçileri, aydınları ve savaşçıları ortak bir bağımsızlık hareketi etrafında toplamaktı. New York, Tampa ve Key West gibi yerlerde yaşayan Kübalı göçmenler arasında örgütlendi. Konuşmaları ve yazıları, Küba bağımsızlık mücadelesine moral ve siyasi çerçeve kazandırdı.

1895’te Küba’da yeni bir bağımsızlık savaşı başladı. Martí, dışarıdan yazılar yazan bir fikir adamı olarak kalmak istemedi; mücadeleye bizzat katılmak için Küba’ya döndü. Ancak askerî deneyimi sınırlıydı. 19 Mayıs 1895’te Dos Ríos yakınlarında İspanyol birlikleriyle karşılaşıldı. Martí, çatışma sırasında atıyla ileri atıldı ve vurularak öldü. Ölümü, bağımsızlık hareketi için büyük bir kayıptı; fakat onu kısa sürede efsaneleştirdi.

Martí’nin ölümünden sonra Küba mücadelesi devam etti. 1898’de ABD’nin savaşa dahil olmasıyla İspanya yenildi ve Küba, İspanyol yönetiminden çıktı. Ancak Martí’nin korktuğu şey kısmen gerçekleşti: Küba bu kez ABD etkisinin ağır biçimde hissedildiği bir döneme girdi.

José Martí’nin şiirleri de geniş kitlelere ulaştı. En bilinen dizeleri, daha sonra Guantanamera şarkısında kullanıldı. Böylece Martí, Latin Amerika’nın en tanınmış şarkılarından biriyle de dünya kültürüne girdi.

1911 – Anıtkabir’in mimarlarından Ahmet Orhan Arda doğdu; Cumhuriyet’in en büyük anıt mezarına imza attı

19 Mayıs 1911’de Türk yüksek mimar Ahmet Orhan Arda doğdu. Arda’nın adı, Türk mimarlık tarihinde özellikle Anıtkabir’in iki mimarından biri olarak öne çıkar. Anıtkabir projesini, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden hocası ve meslektaşı Emin Onat ile birlikte hazırladı. Böylece yalnız bir yapı değil, Cumhuriyet’in kurucu lideri Atatürk için tasarlanan en güçlü hafıza mekânlarından biri ortaya çıktı.

Ahmet Orhan Arda, İstanbul’da doğdu. 1936’da İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezun oldu. Genç yaşta akademik dünyaya girdi ve mimarlık alanında çalışmaya başladı. Onu tarih sahnesine çıkaran büyük gelişme ise 1941’de açılan Anıtkabir Proje Yarışması oldu. Atatürk’ün 10 Kasım 1938’de ölümünden sonra, ona yakışacak bir anıt mezar yapılması Cumhuriyet için büyük bir devlet meselesine dönüşmüştü. Yarışmaya Türkiye’den ve dünyadan çok sayıda mimar katıldı. Sonuçta Emin Onat ve Ahmet Orhan Arda’nın projesi seçildi.

Anıtkabir’in tasarımında gösterişli bir saray mimarisi değil, ağırbaşlı, anıtsal ve zamana dayanacak bir dil tercih edildi. Yapıda eski Anadolu uygarlıklarına, özellikle Hitit ve klasik dönem mimarisine göndermeler vardır; fakat yapı doğrudan bir tarih kopyası değildir. Geniş tören alanı, Aslanlı Yol, mozole bölümü, kolonlu düzeni ve Ankara’ya hâkim konumuyla Anıtkabir, hem eski Anadolu mirasına hem de modern Cumhuriyet fikrine aynı anda yaslanan bir mimari anlayış taşır.

Ahmet Orhan Arda’nın Anıtkabir’deki rolü bu yüzden yalnız teknik bir mimarlık görevi değildir. O ve Emin Onat, Atatürk’ün kişisel hatırasını, Cumhuriyet’in devlet ciddiyetiyle birleştiren bir mekân kurdular. Anıtkabir, yas tutulan bir mezar olmanın ötesine geçti; törenlerin, ziyaretlerin, öğrenci gezilerinin, devlet protokolünün ve Cumhuriyet hafızasının merkezi haline geldi.

Anıtkabir’in inşası uzun sürdü. 1944’te başlayan yapım süreci, ekonomik zorluklar ve savaş sonrası dönemin koşulları nedeniyle aşamalar halinde ilerledi. Yapı 1953’te tamamlandı ve Atatürk’ün naaşı Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrinden alınarak Anıtkabir’e nakledildi. Böylece Arda ve Onat’ın projesi, Türkiye’nin en çok ziyaret edilen ve en güçlü sembolik yapılardan biri haline geldi.

Ahmet Orhan Arda daha sonra mimarlık ve akademik çalışmalarını sürdürdü. Ancak kamu hafızasında adı en çok Anıtkabir’le birlikte anıldı. Bu da anlaşılırdır; çünkü bazı mimarlar çok sayıda yapı yapar, bazıları ise tek bir yapıyla ülkenin hafızasına kazınır. Anıtkabir, onun mesleki hayatının en büyük imzası oldu.

1924 – Haliç Konferansı başladı; Türkiye ile İngiltere Musul için masaya oturdu

19 Mayıs 1924’te, Musul sorununu görüşmek üzere Türk ve İngiliz heyetleri arasında Haliç Konferansı başladı. Görüşmeler İstanbul’da, Haliç kıyısındaki eski Bahriye Nezareti binasında yapıldığı için bu adla anıldı. Konferansın amacı, Lozan’da çözülemeyen Musul Vilayeti’nin geleceği ve Türkiye-Irak sınırı konusunda Türkiye ile İngiltere arasında doğrudan bir uzlaşma sağlamaktı.

Musul meselesi, yalnız bir sınır tartışması değildi. Bölge, Osmanlı’dan kalan tarihî bağları, etnik yapısı, stratejik konumu ve özellikle petrol kaynakları nedeniyle büyük önem taşıyordu. Türkiye, Musul’un Misak-ı Millî sınırları içinde olduğunu savunuyordu. İngiltere ise Musul’un, kendi mandası altındaki Irak’a bırakılmasını istiyordu. Yani masada yalnız Türkiye ile İngiltere yoktu; yeni Orta Doğu düzeni, petrol siyaseti ve savaş sonrası güç dengesi de vardı.

Türk heyetinin başında Ali Fethi Bey, daha sonra Fethi Okyar olarak tanınacak devlet adamı bulunuyordu. İngiliz heyetine ise Irak Yüksek Komiseri Sir Percy Cox başkanlık etti. Türkiye, Musul, Kerkük ve Süleymaniye’nin Türkiye’ye bırakılması gerektiğini savundu. Bazı çalışmalarda, Türk tarafının bu bölgelerin Türkiye’ye bırakılması halinde petrolden İngilizlere ortaklık vermeyi önerdiği de aktarılır. İngiltere ise Türk tezlerini kabul etmedi; hatta görüşmeler sırasında Hakkâri’ye kadar uzanan taleplerde bulundu.

Konferans kısa sürede çıkmaza girdi. Türkiye açısından mesele, bölge halkının eğilimi, tarihî bağlar ve Misak-ı Millî çerçevesinde ele alınmalıydı. İngiltere açısından ise sorun, Musul’un geleceğinden çok Türkiye-Irak sınırının çizilmesiydi. İngilizler, Musul’un Irak’ta kalmasını kendi Orta Doğu politikalarının vazgeçilmez parçası olarak görüyordu. Bu nedenle iki tarafın pozisyonları birbirine yaklaşmadı.

Haliç Konferansı’ndan sonuç alınamayınca mesele Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Türkiye henüz Milletler Cemiyeti üyesi değildi; İngiltere ise cemiyet içinde çok daha güçlü bir konuma sahipti. Milletler Cemiyeti süreci sonunda Musul Irak’a bırakıldı. Türkiye, 1926 Ankara Antlaşması’yla bu sonucu kabul etmek zorunda kaldı; buna karşılık Irak petrol gelirlerinden belirli süreyle pay alma hakkı elde etti.

1925 – Siyah Amerikalıların hak mücadelesinde sert ve etkili bir ses olan Malcolm X doğdu

19 Mayıs 1925’te Amerikalı siyah hakları savunucusu Malcolm X, Nebraska eyaletinin Omaha kentinde doğdu. Asıl adı Malcolm Little idi. Babası Earl Little, siyahların ekonomik ve toplumsal olarak güçlenmesini savunan Marcus Garvey hareketinden etkilenmiş bir din adamıydı. Bu nedenle Malcolm X’in çocukluğu daha baştan ırkçılıkla, tehditlerle ve şiddetle iç içe geçti.

Malcolm henüz küçükken ailesi beyaz ırkçı grupların baskısıyla karşılaştı. Evleri kundaklandı, ailesi sürekli tehdit edildi. Babası 1931’de şüpheli biçimde öldü; resmi kayıtlara kaza olarak geçti, fakat ailesi bunun ırkçı bir saldırı olduğuna inanıyordu. Annesi Louise Little daha sonra ağır ruhsal sorunlar yaşadı ve aile dağıldı. Malcolm, çocuk yaşta koruyucu aileler ve yurtlar arasında büyüdü. Bu arka plan, onun ileride neden bu kadar öfkeli, keskin ve tavizsiz bir siyasi dile sahip olduğunu anlamak için önemlidir.

Gençlik yıllarında Malcolm Little, Boston ve New York’ta suç dünyasına karıştı. Hırsızlık ve benzeri suçlardan hapse girdi. Hayatındaki büyük dönüşüm cezaevinde başladı. Burada yoğun biçimde okumaya yöneldi, kendini eğitti ve Nation of Islam hareketiyle tanıştı. Bu hareket, siyahların beyaz egemen toplum içinde eridiğini, kendi kimliklerini ve bağımsız güçlerini kurmaları gerektiğini savunuyordu. Malcolm, soyadındaki “Little”ı kölelik geçmişinin bir kalıntısı olarak gördü ve bilinmeyen Afrika köklerini simgelemek için kendisine Malcolm X adını aldı.

1950’ler ve 60’larda Malcolm X, Amerika’daki siyah özgürlük hareketinin en etkili konuşmacılarından biri haline geldi. Martin Luther King Jr. daha çok şiddetsiz direniş, ahlaki çağrı ve anayasal eşitlik diliyle öne çıkarken, Malcolm X çok daha sert bir çizgide konuşuyordu. Ona göre siyahlar yalnızca beyaz toplumdan merhamet beklememeli; kendi onurlarını, mahallelerini, kurumlarını ve gerekirse kendilerini savunma haklarını sahiplenmeliydi. Bu yüzden sık sık “by any means necessary”, yani “gerekli olan her yolla” ifadesiyle anıldı.

Malcolm X’i önemli yapan şey yalnız radikal çıkışları değildir. O, Amerika’daki ırkçılığı kişisel önyargıdan ibaret görmedi; bunu tarih, ekonomi, polis şiddeti, eğitim, medya ve devlet düzeniyle birlikte okudu. Siyah yoksulluğunu, hapishaneleri, şehir gettolarını ve beyaz üstünlüğünü aynı sistemin parçaları olarak anlattı. Konuşmaları hem öfkeliydi hem de güçlü bir zekâ taşıyordu. Bu yüzden yalnız siyah Amerikalılar için değil, sömürgecilik sonrası dünyada kimlik ve özgürlük mücadelesi veren birçok hareket için de ilham kaynağı oldu.

1964’te Nation of Islam’dan ayrıldı. Aynı yıl hac için Mekke’ye gitti. Bu yolculuk onun düşüncelerinde önemli bir değişim yarattı. Farklı ırklardan Müslümanların aynı ibadette buluşmasını görünce, beyazların tamamını doğuştan düşman gören eski yaklaşımını yumuşattı. Dönüşünde daha uluslararası, daha insan hakları merkezli ve daha geniş bir siyasal dil kurmaya başladı. Siyah Amerikalıların mücadelesini yalnız Amerikan iç meselesi olarak değil, dünya çapındaki sömürgecilik ve insan hakları sorununun parçası olarak ele aldı.

Fakat bu dönüşüm uzun sürmedi. Malcolm X, 21 Şubat 1965’te New York’ta bir konuşma yapmak üzere kürsüye çıktığı sırada silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Henüz 39 yaşındaydı. Cinayeti uzun yıllar tartışıldı; Nation of Islam bağlantılı kişiler mahkûm edildi, fakat olayın arka planı ve devlet kurumlarının rolü üzerine şüpheler hiçbir zaman tamamen bitmedi.

Malcolm X bugün hâlâ güçlü ve tartışmalı bir figürdür. Sevenleri onu siyah onurunun, direnme hakkının ve sömürgeci zihniyete karşı başkaldırının sesi olarak görür. Eleştirenleri ise erken dönem söylemini fazla sert ve ayrıştırıcı bulur. Ama şu gerçek değişmez: Malcolm X, Amerika’ya kendi ırkçılığını nazik cümlelerle değil, doğrudan ve rahatsız edici bir aynayla gösterdi.

1925 – Kamboçya’yı “Ölüm Tarlaları”na çeviren Kızıl Kmer lideri Pol Pot doğdu

19 Mayıs 1925’te Kamboçyalı komünist lider Pol Pot doğdu. Asıl adı Saloth Sar’dı. Dünya tarihine, 1975-1979 yılları arasında Kamboçya’yı yöneten Kızıl Kmerler’in lideri ve 20. yüzyılın en acımasız rejimlerinden birinin mimarı olarak geçti.

Pol Pot, Kamboçya’nın Kampong Thom bölgesinde görece varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Gençliğinde eğitim için Fransa’ya gitti. Paris’te bulunduğu yıllarda Marksist çevrelerle tanıştı ve radikal sol fikirlerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra öğretmenlik yaptı, ardından yeraltı komünist hareketi içinde yükseldi. Daha sonra Kızıl Kmerler olarak bilinen örgütün liderliğine geldi.

Kamboçya o yıllarda Vietnam Savaşı’nın, iç savaşın ve büyük güçler arasındaki mücadelenin etkisi altındaydı. Ülke zayıflamış, kırsalda yoksulluk ve şiddet artmış, merkezî otorite çökmeye başlamıştı. Kızıl Kmerler bu kaos içinde güç kazandı. 17 Nisan 1975’te başkent Phnom Penh’e girdiler ve yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin adı Demokratik Kampuçya yapıldı.

Pol Pot’un rejimi, tarihin en radikal ve yıkıcı toplum mühendisliği girişimlerinden birine kalkıştı. Şehirler boşaltıldı, milyonlarca insan zorla kırsala sürüldü. Para, özel mülkiyet, pazar ilişkileri, dinî hayat, aile bağları, şehir kültürü ve eğitimli sınıflar hedef alındı. Amaç, sözde sınıfsız, tarıma dayalı, tamamen yeni bir toplum kurmaktı. Rejim bu kopuşu “Sıfır Yılı” fikriyle anlattı: Eski toplum silinecek, tarih yeniden başlayacaktı.

Gerçekte ortaya çıkan şey ise büyük bir felaketti. İnsanlar zorla çalıştırıldı, aç bırakıldı, en küçük itirazda “hain” sayıldı. Öğretmenler, doktorlar, din adamları, memurlar, yabancı dil bilenler, gözlük taktığı için “entelektüel” sanılanlar bile hedef alınabildi. Azınlıklar, özellikle Vietnamlılar, Çinliler, Cham Müslümanları ve Budist din adamları ağır zulüm gördü. ABD Holokost Anıt Müzesi, 1975-1979 arasında Kızıl Kmer rejimi altında yaklaşık iki milyon insanın öldüğünü; bu ölümlerin zorla çalıştırma, açlık, hastalık ve infazlar sonucu meydana geldiğini aktarır.

Bu dönemin en korkunç sembollerinden biri Tuol Sleng Hapishanesi, yani S-21 oldu. Phnom Penh’deki eski bir lise, sorgu, işkence ve infaz merkezine çevrildi. Buradan geçen binlerce insandan çok azı sağ çıkabildi. Başkent yakınlarındaki Choeung Ek ise toplu infazların yapıldığı “Ölüm Tarlaları”ndan biri olarak hafızalara kazındı. Kamboçya soykırımı, bugün dünya tarihinin en ağır kitlesel suçlarından biri kabul ediliyor; ölüm sayısı kaynaklara göre yaklaşık 1,5 milyondan 3 milyona kadar veriliyor.

Pol Pot rejimi 1979’da Vietnam’ın Kamboçya’ya müdahalesiyle devrildi. Ancak Pol Pot ve Kızıl Kmerler tamamen ortadan kalkmadı; yıllarca Tayland sınırı yakınlarında gerilla gücü olarak varlıklarını sürdürdüler. Soğuk Savaş dengeleri nedeniyle Kamboçya meselesi uzun süre yalnız insanlık suçu olarak değil, büyük güçlerin jeopolitik hesapları içinde de ele alındı.

Pol Pot, ömrünün son yıllarında kendi hareketi içinde de gücünü kaybetti. 1997’de Kızıl Kmerler tarafından ev hapsine alındı. 15 Nisan 1998’de, uluslararası mahkemede yargılanamadan öldü. Britannica, ölümünden önce Kamboçya hükümetinin onu soykırım suçlamasıyla uluslararası mahkemede yargılatmak istediğini, ancak Pol Pot’un yargılanamadan hayatını kaybettiğini aktarır.

1927 – Millî Edebiyat’ın öncülerinden Ahmet Hikmet Müftüoğlu öldü; Servet-i Fünun’dan Türkçülük fikrine uzanan bir edebiyat çizgisi bıraktı

19 Mayıs 1927’de Türk yazar, diplomat ve eğitimci Ahmet Hikmet Müftüoğlu hayatını kaybetti. 1870’te İstanbul’da doğan Müftüoğlu, edebiyat tarihimizde özellikle Servet-i Fünun’dan Millî Edebiyat’a geçişi temsil eden isimlerden biri olarak önemlidir. Hem Osmanlı’nın son dönemini hem de Cumhuriyet’e uzanan fikrî dönüşümü yaşamış; yazarlığı, diplomatlığı ve eğitimciliği aynı hayat içinde birleştirmiştir.

Ahmet Hikmet, Galatasaray Sultanisi’nde okudu. Bu okul, Osmanlı’nın Batı’ya açılan en önemli eğitim kurumlarından biriydi. Burada aldığı eğitim, onun hem Fransız edebiyatını tanımasını hem de bürokrasi ve diplomasi dünyasına girmesini sağladı. Hariciye Nezareti’nde çalıştı; çeşitli dış görevlerde bulundu. Yani Ahmet Hikmet; Osmanlı’nın Avrupa’yla temasını, diplomatik sorunlarını ve imparatorluğun çözülme sürecini yakından gören bir aydındı.

Edebiyata ilk olarak Servet-i Fünun çevresinde girdi. 1890’larda bu topluluk, Türk edebiyatında Batılı anlamda roman, hikâye, şiir ve estetik kaygının güçlendiği bir merkezdi. Ahmet Hikmet’in “Hâristan ve Gülistan” adlı eseri, bu dönemin dil ve sanat anlayışını taşır. Daha süslü, daha bireysel, daha edebî bir dil kullanır. Türk Maarif Ansiklopedisi, onun 1896’da Edebiyat-ı Cedide’ye katıldığını ve hikâyelerini “Hâristan ve Gülistan”da topladığını aktarır.

Fakat Ahmet Hikmet’i asıl ilginç yapan şey, bununla yetinmemesidir. Zamanla dili ve düşüncesi değişti. Servet-i Fünun’un ağır ve seçkinci dilinden uzaklaşıp Türkçülük fikrine ve daha millî bir edebiyat anlayışına yöneldi. “Çağlayanlar” adlı eseri, bu dönüşümün en belirgin örneğidir. Bu kitapta Türk kültürü, tarih şuuru, millî kimlik, vatan duygusu ve sadeleşme arayışı öne çıkar. “Çağlayanlar”, dönemin Türkçülük fikrinin edebiyata yansıyan metinlerinden biridir.

Ahmet Hikmet’in önemli eserlerinden biri de “Gönül Hanım”dır. Roman, Türk tarihine, Orta Asya’ya ve Turan düşüncesine açılan bir anlatı kurar. Bugünün okuru için dili ve fikir dünyası yer yer eski gelebilir; fakat dönemini anlamak için çok değerlidir. Çünkü Osmanlı’nın çöküş yıllarında bazı aydınların gözünü Türk dünyasının geniş coğrafyasına çevirdiğini gösterir. Bu bakımdan Ahmet Hikmet, Türkçülük düşüncesinin kültürel tarihinde de yer tutar.

Onun hayatında eğitimcilik de önemlidir. Darülfünun’da dersler verdi, genç kuşaklara edebiyat ve kültür tarihi anlattı. Yazarlığının yanında bürokrat, diplomat ve hoca kimliğiyle de etkili oldu. Bu çok yönlülük, geç Osmanlı aydın tipinin karakteristik özelliklerinden biridir: Kalem sahibi olmak, devlet hizmetinde bulunmak, Batı’yı tanımak, fakat aynı zamanda millî kimlik arayışıyla boğuşmak.

Ahmet Hikmet Müftüoğlu bugün geniş kitlelerce Faruk Nafiz ya da Ömer Seyfettin kadar hatırlanmaz. Ama bu, önemini azaltmaz. O, Türk edebiyatının dil, kimlik ve yön arayışında kritik bir geçiş figürüdür. Servet-i Fünun’un sanat kaygısından Millî Edebiyat’ın kültür ve millet fikrine doğru uzanan çizgide onun adı mutlaka anılmalıdır.

1935 – Frankfurt-Darmstadt Autobahn’ı açıldı; Nazi Almanyası otoyolu modern çağın vitrin projesine çevirdi

19 Mayıs 1935’te Almanya’da Frankfurt ile Darmstadt arasındaki ilk Reichsautobahn bölümü trafiğe açıldı. Yaklaşık 22 kilometrelik bu yol, Nazi Almanyası tarafından büyük bir törenle hizmete sokuldu. Açılışı Adolf Hitler yaptı; projeyi yürüten başlıca isim ise daha sonra Nazi rejiminin silahlanma ve altyapı programlarında önemli rol oynayacak olan mühendis Fritz Todt idi. ABD Federal Karayolu İdaresi de Frankfurt-Darmstadt arasındaki bu 14 millik hattı, Hitler döneminde tamamlanan ilk Reichsautobahn bölümü olarak aktarır.

Bu maddeyi önemli yapan şey yalnızca bir yolun açılması değildir. Autobahn, 20. yüzyılda modern devletin hız, mühendislik, propaganda ve kitle ulaşımı fikrini aynı projede birleştiren sembollerden biri oldu. Türkçedeki “otoban” kelimesi de Almanca “Autobahn”dan gelir. Almancada “Auto” otomobil, “Bahn” ise yol, hat ya da demiryolu anlamına gelir. Yani Autobahn, kelime anlamıyla “otomobil yolu” demektir. Türkiye’de kelime zamanla “otoban” biçimini aldı ve yüksek standartlı hızlı kara yolları için kullanılan yaygın bir söze dönüştü.

Almanya’da otoyol düşüncesi aslında Nazilerden önce de vardı; 1920’lerde Hamburg-Frankfurt-Basel hattı için planlar yapılmıştı. İtalya’da da 1924’te autostrada örnekleri ortaya çıkmıştı. Fakat Nazi rejimi, bu fikri çok daha büyük bir propaganda projesine dönüştürdü.

Açılışın arkasında birkaç amaç vardı. Birincisi, ekonomik kriz yıllarında işsizliğe karşı büyük kamu yatırımı görüntüsü vermekti. İkincisi, Almanya’nın teknik gücünü ve “yeni düzen” iddiasını dünyaya göstermekti. Üçüncüsü ise otomobil, hız ve modern ulaşım üzerinden rejimin kendisini geleceğin temsilcisi gibi sunmasıydı. Bu nedenle Frankfurt-Darmstadt hattı yalnızca sürücüler için değil, kameralar, törenler, nutuklar ve afişler için de inşa edilmişti.

Yine de “Autobahn’ı Hitler icat etti” demek yanlıştır. Hitler ve Nazi yönetimi, hazır olan otoyol fikirlerini ve mühendislik planlarını sahiplenip büyüttü. Asıl yaptıkları şey, otoyolu bir ulaşım projesinden çıkarıp rejimin vitrini haline getirmekti. Bu yolun daha sonra yüksek hızlı otomobil denemeleri, askeri lojistik tartışmaları ve savaş sonrası modern otoyol ağları üzerinde etkisi oldu.

1935 – “Arabistanlı Lawrence” olarak tanınan T. E. Lawrence öldü; Osmanlı’ya karşı Arap İsyanı’nın simge isimlerinden biri tarihe geçti

19 Mayıs 1935’te İngiliz arkeolog, subay, istihbaratçı ve yazar Thomas Edward Lawrence hayatını kaybetti. Dünya onu daha çok “Arabistanlı Lawrence” adıyla tanıdı. Bu unvan, Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti’ne karşı yürütülen Arap İsyanı’nı, İngiliz istihbaratını ve savaş sonrası Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesini de çağrıştırır.

Lawrence, 1888’de Galler’de doğdu. Oxford’da tarih okudu; özellikle Orta Çağ kaleleri ve Haçlılar üzerine çalıştı. Genç yaşta arkeoloji kazıları için Osmanlı coğrafyasına geldi. Suriye, Filistin ve Mezopotamya çevresinde bulundu; Arapça öğrendi, bölgeyi, aşiret yapısını ve yerel dengeleri yakından tanıdı. Bu bilgi, Birinci Dünya Savaşı başlayınca onu İngilizler için çok değerli bir istihbarat subayına dönüştürdü.

1916’da Osmanlı yönetimine karşı Şerif Hüseyin önderliğinde Arap İsyanı başladığında Lawrence, İngilizlerin Arap güçleriyle kurduğu ilişkinin önemli isimlerinden biri oldu. Faysal bin Hüseyin’in yanında görev yaptı. Görevi yalnız cephede savaşmak değildi; Arap isyancı güçleriyle İngiliz çıkarları arasında bağlantı kurmak, demiryolu sabotajlarını örgütlemek, kabileleri ikna etmek ve Osmanlı ordusunun Hicaz’daki ikmal hatlarını yıpratmak gibi işler üstlendi.

Lawrence’ın adını büyüten en önemli sahnelerden biri Hicaz Demiryolu’na yönelik saldırılar ve Akabe’nin 1917’de ele geçirilmesi oldu. Akabe’nin alınması, Arap İsyanı’nın askerî prestijini artırdı ve İngilizlerin Filistin-Suriye hattındaki ilerleyişini kolaylaştırdı. Fakat burada romantik anlatıya kapılmamak gerekir. Lawrence tek başına tarihi değiştiren bir kahraman değildi; İngiliz savaş stratejisinin, Arap milliyetçiliğinin, Osmanlı’nın savaş yorgunluğunun ve büyük güç hesaplarının kesiştiği yerde etkili olmuş bir ara figürdü.

Onu tartışmalı yapan nokta da buradadır. Lawrence, Araplara bağımsızlık vaadiyle yürütülen mücadelenin içinde yer aldı. Ancak savaş sırasında İngiltere ve Fransa arasında yapılan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı topraklarının savaş sonrasında nüfuz alanlarına bölünmesini öngörüyordu. Yani Araplara bağımsızlık umudu verilirken, büyük devletler masada bölgenin geleceğini kendi çıkarlarına göre planlıyordu. Lawrence bu çelişkinin farkındaydı ve daha sonra yazılarında bundan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Savaş sonrası Lawrence, yaşadıklarını “Seven Pillars of Wisdom” adlı kitabında anlattı. Bu eser, onun efsanesini büyüttü. Bir yandan askeri hatıra, bir yandan edebi metin, bir yandan da kendini sorgulayan bir itiraf kitabı gibidir. Kitapta Lawrence kendisini bütünüyle kahramanlaştırmaz; suçluluk, hayal kırıklığı, kibir, şiddet ve ihanet duyguları iç içe geçer. Bu yüzden Lawrence figürü hâlâ tartışmalıdır: Kimine göre özgürlük isteyen Araplara yardım eden cesur bir subaydır; kimine göre İngiliz emperyalizminin sahadaki en parlak ajanlarından biridir.

Savaştan sonra ünü onu rahatsız etti. Farklı isimlerle İngiliz ordusuna ve Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne katıldı. Daha sakin ve görünmez bir hayat aradı. 1935’te Dorset’te motosiklet kazası geçirdi. Kullandığı Brough Superior motosikletiyle giderken bisikletli çocuklara çarpmamak için manevra yaptığı, kontrolü kaybederek ağır yaralandığı anlatılır. Altı gün komada kaldıktan sonra 19 Mayıs 1935’te öldü.

Lawrence’ın ölümü tıp tarihinde de küçük ama ilginç bir iz bıraktı. Onu tedavi eden beyin cerrahı Hugh Cairns, motosiklet kazalarında baş yaralanmaları üzerine çalışmalar yaptı; bu süreç, ilerleyen yıllarda motosiklet kaskı kullanımının öneminin anlaşılmasına katkı sağladı.

1938 – Atatürk son 19 Mayıs törenini izledi; hastalığına rağmen Hatay için Güney yolculuğuna çıktı

19 Mayıs 1938, Atatürk’ün hayatındaki en anlamlı ve en hüzünlü 19 Mayıs’tır. O gün Ankara’da Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi. Bu, onun katıldığı son 19 Mayıs töreni oldu. Anadolu Ajansı arşivine dayanan haberde, Atatürk’ün 19 Mayıs 1938’de Ankara’daki kutlamaları izlediği ve bu törenin onun katıldığı son Gençlik ve Spor Bayramı olduğu aktarılır.

O sırada Atatürk’ün sağlığı ciddi biçimde bozulmuştu. Buna rağmen aynı gün, Hatay meselesi nedeniyle Güney’e doğru yola çıktı. Çünkü 1938’de Hatay konusu Türkiye için en kritik dış politika başlıklarından biriydi. Hatay, Fransız mandası altındaki Suriye’ye bağlıydı; Türkiye ise bölgenin tarihî, kültürel ve demografik bağları nedeniyle Hatay’ın geleceğini kendi millî meselesi olarak görüyordu.

Atatürk’ün bu yolculuğu yalnızca bir gezi değildi; doğrudan diplomatik mesaj taşıyan bir devlet hamlesiydi. Amaç, Türkiye’nin Hatay konusundaki kararlılığını Fransa’ya ve dünyaya göstermekti. Atatürk, rahatsızlığına rağmen Mersin ve Adana’ya giderek askerî birlikleri teftiş etti. Bu görüntü, Ankara’nın Hatay konusunda geri adım atmayacağı mesajını veriyordu. Atatürk’ün son Mersin ziyareti üzerine yapılan yerel tarih çalışmalarında da bu gezinin Hatay meselesindeki kararlılığı göstermek amacı taşıdığı belirtilir.

Bu yolculuğun sembolik gücü çok büyüktür. 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak Millî Mücadele’yi başlatan Atatürk, tam 19 yıl sonra, 19 Mayıs 1938’de bu kez Hatay için yola çıkıyordu. Birincisinde işgal altındaki vatanın bağımsızlık yolunu açmıştı; ikincisinde ise ölümü yaklaşırken Misak-ı Millî’nin en hassas dosyalarından biri için son siyasi ağırlığını koyuyordu.

Hatay meselesi Atatürk’ün ölümünden sonra sonuçlandı. Önce Hatay Devleti kuruldu; ardından 1939’da Hatay, Türkiye’ye katıldı. Fakat bu sonucun arkasında, Atatürk’ün hastalığına rağmen 1938’de sergilediği kararlı tutumun büyük etkisi vardı. O Güney gezisi, askeri bir harekât değildi, fakat askeri ciddiyet taşıyan güçlü bir diplomasi gösterisiydi.

1939 – Antakya Protokolü imzalandı; Hatay’ın sınırları Türkiye’ye katılmadan önce belirlendi

19 Mayıs 1939’da Hatay sınırına ilişkin Antakya Protokolü imzalandı. Bu protokol, Hatay meselesinin Türkiye lehine çözülmesinden hemen önceki en kritik diplomatik adımlardan biriydi. Çünkü artık mesele yalnız “Hatay’ın geleceği ne olacak?” sorusu değildi; Hatay’ın sınırlarının nasıl çizileceği ve bu sınırın Türkiye-Suriye hattında nasıl kabul edileceği de netleşiyordu.

Hatay meselesi, Osmanlı’dan sonra Fransız mandası altındaki Suriye’ye bağlı kalan İskenderun Sancağı üzerinden doğmuştu. Türkiye, bölgenin tarihî, kültürel ve demografik bağları nedeniyle Hatay’ı millî bir mesele olarak görüyordu. Atatürk, bu konuda çok kararlıydı; 1938’de ağır hastalığına rağmen Mersin ve Adana’ya giderek Türkiye’nin Hatay konusundaki iradesini açıkça göstermişti.

1938’de Hatay Devleti kurulmuştu; fakat bu, meselenin tamamen bittiği anlamına gelmiyordu. Hatay’ın statüsü, sınırları, Türkiye ile ilişkisi ve Fransa’nın bölgedeki pozisyonu hâlâ diplomatik görüşmelerin konusuydu. 19 Mayıs 1939’da Antakya’da imzalanan protokol, Milletler Cemiyeti Sınır Komisyonu’nun belirlediği Hatay sınırlarını kayıt altına aldı.

Bu protokol, birkaç hafta sonra imzalanacak daha büyük anlaşmanın zeminini oluşturdu. 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında Ankara’da Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına ilişkin anlaşma imzalandı. TBMM’de kabul edilen metinde de 19 Mayıs 1939’da Antakya’da imzalanan protokolde tespit edilen hattın esas alındığı açıkça görülür.

Ardından süreç hızlandı. 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi, Türkiye’ye katılma kararı aldı. 7 Temmuz 1939’da çıkarılan kanunla merkezi Antakya olmak üzere Hatay vilayeti kuruldu. Böylece Atatürk’ün “şahsi meselem” diye gördüğü Hatay davası, onun ölümünden sonra ama onun çizdiği diplomatik yol üzerinden sonuçlandı.

1939 – Türkçülük düşüncesinin önemli isimlerinden Ahmet Ağaoğlu öldü; Kafkasya’dan Ankara’ya uzanan bir fikir hayatı bıraktı

19 Mayıs 1939’da Türk siyaset adamı, hukukçu, yazar ve gazeteci Ahmet Ağaoğlu hayatını kaybetti. 1869’da Azerbaycan’ın Şuşa kentinde doğan Ağaoğlu; Azerbaycan, Kafkasya ve Osmanlı son dönem fikir dünyasının da önemli isimlerinden biridir. Onu değerli kılan taraf, tek bir kimliğe sığmamasıdır: Hukukçudur, gazetecidir, siyasetçidir, eğitimcidir, Türkçülük düşüncesinin kurucu kuşağındandır ve aynı zamanda İslam dünyasının modernleşme meseleleri üzerine kafa yormuş bir aydındır.

Ağaoğlu’nun hayatı, imparatorlukların çözülme çağında şekillendi. Şuşa’da başladığı eğitimini Tiflis, Petersburg ve Paris hattında sürdürdü. Paris’te bulunduğu yıllarda Batı düşüncesini, liberalizmi, hukuk fikrini ve modern siyasal tartışmaları yakından tanıdı. Bu tecrübe, onun sonraki yazılarında güçlü biçimde görüldü. Ağaoğlu, Doğu toplumlarının geri kalmışlığını sadece dış baskılarla açıklamaz; eğitim, kadınların toplumsal konumu, hukuk düzeni, bireysel özgürlükler ve zihniyet meselesi üzerinden de tartışır.

Kafkasya’ya döndüğünde gazetecilik ve fikir mücadelesi içinde yer aldı. Azerbaycan Türklerinin kültürel ve siyasi hakları için yazılar yazdı. Müslüman toplumlarda eğitim reformunu, kadınların kamusal hayata katılmasını ve çağdaş hukuk düzenini savundu.

1909’da İstanbul’a geldi. Osmanlı’nın son döneminde Türkçülük fikrinin güçlendiği çevrelerde yer aldı. Türk Yurdu dergisi çevresindeki yazıları ve Türk Ocağı içindeki faaliyetleriyle tanındı. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerle aynı düşünce ikliminde bulundu. Bu kuşak, imparatorluğun dağılma döneminde Türk kimliğini kültürel ve siyasal bir fikir olarak yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Ağaoğlu da bu arayışın en güçlü kalemlerinden biriydi.

Ağaoğlu’nun hayatında siyaset de önemli yer tuttu. İttihat ve Terakki çevreleriyle yakınlaştı, Meclis-i Mebusan’da görev aldı. Mondros Mütarekesi’nden sonra İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürgün edildi. Malta sürgünü, Osmanlı’nın son aydın ve siyasetçi kuşağı için büyük bir kırılmaydı. Ağaoğlu da bu sürgünden sonra Millî Mücadele’ye katıldı ve Ankara’ya geçti.

Cumhuriyet döneminde milletvekilliği yaptı, hukuk ve fikir hayatında etkin oldu. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kuruluş sürecinde de yer aldı. Bu nokta önemlidir; çünkü Ağaoğlu, Cumhuriyet’i destekleyen ama aynı zamanda hukuk devleti, özgürlük, çoğulculuk ve birey hakları gibi konularda güçlü hassasiyetleri olan bir aydındı. “Serbest İnsanlar Ülkesinde” adlı eseri, onun özgürlük, hukuk ve yurttaşlık üzerine düşüncelerini yansıtan dikkat çekici metinlerden biridir.

Ahmet Ağaoğlu’nun en bilinen eserleri arasında “Üç Medeniyet”“İslamlıkta Kadın”“Serbest İnsanlar Ülkesinde” ve çeşitli makale kitapları sayılır. “Üç Medeniyet”te Doğu, Batı ve İslam dünyası arasındaki ilişkiyi tartışır. “İslamlıkta Kadın”da Müslüman toplumlarda kadın meselesini modernleşmenin merkezine koyar. Bu yönüyle dönemine göre cesur bir isimdir; çünkü kadınların eğitimi ve toplumsal hayattaki yeri meselesini aile içi bir mesele olmaktan çıkararak medeniyet meselesi olarak görür.

Ahmet Ağaoğlu’nu bugünün okuru için ilginç kılan şey, onun bir geçiş çağı insanı olmasıdır. Kafkasya’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e; İslamcılık tartışmalarından Türkçülüğe, Türkçülükten liberal hukuk ve özgürlük fikrine uzanan geniş bir düşünce haritası vardır. Bazen devletçi, bazen liberal, bazen milliyetçi, bazen sert modernleşmeci görünür. Bu çelişki gibi görünen şey, yaşadığı dönemin sarsıntılı doğasının bir sonucudur.

1939 – Kırşehir elektrik santraline kavuştu; Cumhuriyet’in taşradaki modernleşme hamlelerinden biri gerçekleşti

19 Mayıs 1939’da Kırşehir’de kurulan elektrik santrali törenle açıldı. Açılış, erken Cumhuriyet döneminde Anadolu şehirlerinin modern altyapıya kavuşması açısından sembolik bir adımdı. Çünkü elektrik, o yıllarda yalnızca evleri ve sokakları aydınlatan bir imkân değil; şehir hayatının, belediyeciliğin, üretimin ve modernleşmenin temel göstergelerinden biriydi.

Kırşehir için bu açılış, gündelik hayatı doğrudan değiştiren bir gelişmeydi. Elektrik santraliyle birlikte şehirde gece aydınlatması, kamu binalarının kullanımı, küçük işletmelerin çalışma düzeni ve modern belediye hizmetleri açısından yeni bir dönem başladı. Bugün sıradan görünen elektrik ışığı, 1930’ların Anadolu’sunda şehirleşmenin ve Cumhuriyet’in kalkınma iddiasının görünür sembollerinden biriydi.

Türkiye’de elektrik üretiminin tarihi Osmanlı döneminin sonlarına kadar uzansa da Cumhuriyet’in ilk yıllarında asıl mesele elektriğin büyük şehirlerin dışına taşınmasıydı. Tarsus’ta 1902’de küçük bir santralle başlayan elektrik üretimi, İstanbul’da Silahtarağa gibi daha büyük tesislerle ilerlemiş; ancak Anadolu’nun birçok şehri elektriğe çok daha geç kavuşmuştu. Bu yüzden Kırşehir santralinin açılışı, yerel ölçekte önemli bir modernleşme eşiği sayılabilir.

Açılışın 19 Mayıs’ta yapılması da tesadüfî değildir. Cumhuriyet yönetimi, bayram günlerini yalnız törenlerle değil, yeni okul, yol, santral ve kamu hizmeti açılışlarıyla da birleştirmeyi severdi. Böylece millî bayramlar, geçmişin anıldığı günler olmanın yanında, yeni Cumhuriyet’in yaptığı işleri gösterdiği sahnelere de dönüşürdü.

1939 – Atılay Denizaltısı İstanbul’da denize indirildi; Cumhuriyet donanmasının gururu üç yıl sonra faciaya dönüştü

19 Mayıs 1939’da Atılay Denizaltısı, İstanbul’da Haliç’teki Taşkızak Tersanesi’nde düzenlenen törenle denize indirildi. Bu tarih özellikle seçilmişti. Çünkü 19 Mayıs, genç Cumhuriyet’in yalnız geçmişi andığı bir gün değil, aynı zamanda yeni devletin teknik gücünü, donanmasını ve modernleşme iddiasını gösterdiği sembolik bir gündü. Atılay’ın suya indirilmesi de bu bakımdan yalnız bir askerî tören değil, Cumhuriyet donanmasının vitriniydi.

Atılay, Ay sınıfı denizaltılar içinde yer alıyordu. Aynı sınıftaki denizaltılara verilen isimler bizzat Atatürk tarafından belirlenmişti: Saldıray, Batıray, Atılay ve Yıldıray. Bu adlar rastgele seçilmiş değildi. Hepsi Türkçe, hareket ve güç duygusu taşıyan, genç Cumhuriyet’in denizlerdeki iddiasını yansıtan isimlerdi. Atatürk’ün bu denizaltılara ad vermesi, donanmayı millî egemenliğin denizdeki simgesi olarak gördüğünü de gösterir.

Atılay’ın yapımı Türkiye’nin denizaltı gücünü yenileme çabasının bir parçasıydı. 1930’ların sonu, Avrupa’da savaş rüzgârlarının sertleştiği yıllardı. Almanya silahlanıyor, İtalya Akdeniz’de yayılmacı politika izliyor, Boğazlar ve Doğu Akdeniz yeniden stratejik önem kazanıyordu. Türkiye ise bir yandan tarafsızlık ve denge siyaseti yürütüyor, diğer yandan ordusunu ve donanmasını modernleştirmeye çalışıyordu. Atılay gibi denizaltılar, bu ortamda caydırıcılık unsuru olarak görülüyordu.

Atılay, yaklaşık 80 metre uzunluğunda, 50’nin üzerinde personel kapasitesine sahip bir hücum denizaltısıydı. Denizaltılar o dönem donanmaların en gizli ve en riskli unsurları arasındaydı. Su altında görünmeden ilerlemek, torpido saldırısı yapabilmek ve boğaz gibi dar sularda savunma görevi üstlenmek büyük avantaj sağlıyordu. Ama bunun karşılığında denizaltıcılık çok yüksek disiplin isteyen, hata kaldırmayan ve kazalarda kurtulma ihtimali düşük bir görev alanıydı.

Denizaltının 1939’daki suya indiriliş töreni oldukça görkemliydi. Dönemin askerî ve mülkî erkânı törende hazır bulundu. Bazı anlatımlarda Ordu Müfettişi Fahrettin Altay, Harp Akademisi Komutanı Ali Fuat Erden, İstanbul Valisi Lütfi Kırdar ve Donanma Komutanı Şükrü Okan gibi isimlerin törende yer aldığı aktarılır. Bu kadro bile Atılay’ın devletin önem verdiği bir savunma yatırımı olduğunu gösterir.

Atılay’ın hikâyesi, denize indirilişinden birkaç yıl sonra trajik bir sayfaya dönüştü. Denizaltı, II. Dünya Savaşı yıllarında Marmara ve Ege hattında görev yaptı. Türkiye savaşa girmemişti; ancak Boğazlar, savaşan devletlerin denizaltı ve gemi hareketleri açısından son derece hassas bir bölgeydi. Çanakkale Boğazı’nın güvenliği için su altı ikaz ve savunma sistemleri kurulmuştu. Atılay’ın son görevi de bu sistemlerle ilgiliydi.

14 Temmuz 1942’de Atılay, Çanakkale Boğazı girişindeki manyetik ikaz hattını denemekle görevlendirildi. Görev, denizaltının dalmış vaziyette belirlenen hat üzerinden geçmesi ve sistemin çalışıp çalışmadığının kontrol edilmesiydi. Denizaltının komutanı Binbaşı Sadi Gürcan’dı. Atılay, Morto Koyu açıklarında dalışa geçti ve bir daha su yüzüne çıkamadı.

Facianın nedeni konusunda uzun yıllar farklı görüşler ortaya atıldı. En güçlü ihtimal, denizaltının Çanakkale Boğazı’nda II. Dünya Savaşı şartlarında bulunan bir mayına çarpmasıdır. Batıkta tespit edilen büyük hasar da bu ihtimali destekler. Atılay’ın yardım şamandırası bulundu; ancak şamandıradaki telefon hattıyla denizaltı içindeki mürettebatla bağlantı kurulamadı. Kurtarma imkânları sınırlıydı ve denizaltıdaki personel kurtarılamadı. Faciada 39 denizci şehit oldu.

Atılay’ın hikâyesini önemli kılan şey, iki farklı Cumhuriyet duygusunu aynı anda taşımasıdır. 19 Mayıs 1939’da denize indirilişi, genç Cumhuriyet’in mühendislik, donanma ve savunma gururunu temsil eder. 14 Temmuz 1942’deki batışı ise denizaltıcılığın ağır bedelini, savaş dışı kalınsa bile savaş coğrafyasında yaşamanın risklerini ve Boğazların ne kadar kritik bir savunma hattı olduğunu gösterir.

1940 – Dolmabahçe Stadı’nın temeli atıldı; İstanbul’un en simgesel futbol mabedinin hikâyesi başladı

19 Mayıs 1940’ta İstanbul’da Dolmabahçe Stadı’nın, daha sonra bilinen adıyla İnönü Stadı’nın temeli atıldı. Bugünkü Beşiktaş’ın maçlarını oynadığı stadın bulunduğu yerde yükselen bu stat; Cumhuriyet’in modern şehir, beden terbiyesi ve kitlesel spor anlayışının İstanbul’daki en iddialı projelerinden biriydi.

Stadın yapılacağı yer tesadüfen seçilmedi. Dolmabahçe Sarayı’nın eski has ahırlarının bulunduğu arazi, Boğaz’a yakınlığı, şehir merkezindeki konumu ve geniş spor alanı kurmaya elverişli yapısıyla öne çıktı. Taksim Stadı’nın yetersiz kalması ve İstanbul’un modern bir büyük stada ihtiyaç duyması, bu projeyi hızlandırdı. Böylece saray çevresindeki eski bir alan, Cumhuriyet döneminde kentin spor hafızasına dönüşecek yeni bir kimlik kazandı.

Projenin mimari ekibinde İtalyan mimar Paolo Vietti-Violi ile Türk mimarlar Fazıl Aysu ve Şinasi Şahingiray yer aldı. Vietti-Violi, stadyum mimarisi konusunda deneyimli bir isimdi; daha önce spor tesisleri üzerine çalışmıştı. Türk Tarih Kurumu’nun erken Cumhuriyet dönemi spor politikaları üzerine yayımladığı çalışmada da Dolmabahçe’deki tesis için Vietti-Violi’nin görevlendirildiği, yanına Fazıl Aysu ve Şinasi Şahingiray’ın verildiği aktarılır.

Stadın yapımı kolay ilerlemedi. Çünkü 1939’da başlayan İkinci Dünya Savaşı, Türkiye savaşa girmese de ülkenin ekonomisini, malzeme tedarikini ve kamu yatırımlarını etkiledi. İnşaat bu nedenle uzun sürdü. Stat ancak savaş sonrasında tamamlanabildi ve 1947’de açıldı. İlk dönemlerinde İnönü Stadı adını taşıdı; 1952’de adı Mithatpaşa Stadı yapıldı, 1973’te yeniden İnönü Stadı adını aldı. Daha sonra Beşiktaş’ın evi olarak Türk futbol hafızasının en özel mekânlarından birine dönüştü.

Dolmabahçe Stadı’nı özel yapan şey yalnız mimarisi değildi; konumuydu. Bir yanında Dolmabahçe Sarayı, arkasında Gümüşsuyu ve Maçka yamaçları, önünde Boğaz… Bu yüzden yıllarca “dünyanın en güzel manzaralı statlarından biri” diye anıldı. Futbol seyircisi için orası, İstanbul’un tam kalbinde, denizle, sarayla, semtle ve tribün kültürüyle birleşen bir sahneydi.

Bu stat zamanla sadece Beşiktaş’ın değil, Türkiye futbolunun da büyük hafıza alanlarından biri oldu. Millî maçlar, derbiler, Avrupa kupası geceleri, konserler, siyasi törenler ve büyük kalabalıklar burada iz bıraktı. Beşiktaş taraftarının Dolmabahçe ile kurduğu bağ ise ayrı bir başlıktır. “İnönü” adı, yalnız beton tribünleri değil, bir semt duygusunu, bir taraftar karakterini ve İstanbul futbolunun en güçlü atmosferlerinden birini temsil etti.

2013’te eski stat yıkıldı ve yerine bugünkü stat yapıldı. Fakat yeni yapı bile eski Dolmabahçe/İnönü hafızasının üzerine oturdu.

1943 – Ankara’da Gençlik Parkı açıldı; bozkır başkentin ortasında modern bir kamusal yaşam alanı doğdu

19 Mayıs 1943’te Ankara’da Gençlik Parkı törenle açıldı. Ulus semtinde, bugünkü Opera binası ile Ankara Garı arasında yer alan bu büyük park, Cumhuriyet başkentinin en önemli şehircilik projelerinden biriydi. Açılış tarihinin 19 Mayıs’a denk getirilmesi de tesadüf değildi; park, genç Cumhuriyet’in hem Gençlik ve Spor Bayramı ruhuna hem de modern başkent yaratma iddiasına uygun bir vitrin olarak düşünülmüştü.

Gençlik Parkı’nın bulunduğu alan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara Çayı çevresinde bataklık ve düzensiz bir bölgeydi. Yeni başkent Ankara, bir yandan devlet binalarıyla kuruluyor, diğer yandan halkın nefes alabileceği modern açık alanlara ihtiyaç duyuyordu. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara’nın planını yapmak üzere çağrılan Alman şehir plancısı Hermann Jansen, bu alanı çağdaş bir eğlenme ve dinlenme mekânı olarak tasarladı.

Parkın yapımına 1936’da başlandı. Elbette parkın yapım aşamaları sadece ağaç dikmekten oluşmuyordu; bataklığın kurutulması, göletin oluşturulması, yolların, bahçelerin, gazinoların, spor ve eğlence alanlarının düzenlenmesi gerekiyordu. Açıldığında parkta yaklaşık 32 bin metrekarelik göl, yüzme havuzu, su sporları kulübü, gazinolar, bahçeler ve açık hava etkinlik alanları vardı. Gençlik Parkı bu haliyle Ankara’ya yeşil bir alanla beraber, dönemin anlayışıyla modern bir şehir hayatı da getiriyordu.

Bu parkın en önemli tarafı, Ankara’nın bozkır imajını kırmasıydı. Cumhuriyet’in başkenti uzun süre “memur şehri”, “resmî şehir”, “bozkır ortasında yeni kurulan merkez” diye anıldı. Gençlik Parkı ise bu sert ve kuru başkent görüntüsünün ortasına su, ağaç, yürüyüş yolu, çay bahçesi, eğlence ve kalabalık getirdi. İnsanlar burada gezdi, kayığa bindi, müzik dinledi, gazinolara gitti, bayram törenlerine katıldı. Yani park, devletin başkentini halkın gündelik hayatıyla buluşturan alanlardan biri oldu.

Gençlik Parkı zamanla Ankara hafızasının en güçlü mekânlarından birine dönüştü. Lunaparkı, gölü, nikâh salonu, çay bahçeleri, tiyatro ve eğlence alanlarıyla birkaç kuşağın çocukluk ve gençlik anılarında yer etti. Özellikle 1950’lerden itibaren lunapark ve eğlence kültürüyle daha popüler bir kimlik kazandı. Ankara’ya gezmeye gelenler için Gençlik Parkı, tıpkı Atatürk Orman Çiftliği, Ulus, Gar ve Kızılay gibi başkentin görülmesi gereken duraklarından biri haline geldi.

Elbette parkın hikâyesinde Cumhuriyet şehircilik ideali kadar dönemin tartışmalı emek pratikleri de vardır. Bazı kaynaklarda, parkın inşa sürecinde 1941’de “20 Kur’a İhtiyatlar” adıyla askere alınan gayrimüslim yurttaşların bir bölümünün çalıştırıldığı aktarılır. Bu ayrıntı, erken Cumhuriyet’in büyük kamusal projelerine yalnız parlak modernleşme diliyle değil, dönemin zorlayıcı uygulamalarını da unutmadan bakmak gerektiğini gösterir.

1945 – Nazi “T4” ötanazi programının sorumlularından Philipp Bouhler intihar etti

19 Mayıs 1945’te Nazi Almanyası’nın üst düzey yöneticilerinden Philipp Bouhler, Amerikan askerlerinin elindeyken intihar etti. Bouhler’in asıl tarihsel önemi, Hitler’in özel kalem teşkilatının başında bulunması ve Nazi rejiminin en karanlık suçlarından biri olan Aktion T4 adlı sözde “ötanazi” programında oynadığı roldür.

Bouhler, 1899’da Münih’te doğdu. Birinci Dünya Savaşı’nda askerlik yaptı, savaş sonrasında Nazi Partisi’ne katıldı ve parti bürokrasisi içinde hızla yükseldi. 1934’ten itibaren Führer’in Şansölyeliğinin, yani Hitler’in parti içindeki özel kalem ve karar mekanizmasının başına geçti. Bu görev ona doğrudan Hitler’e yakın, fakat çoğu zaman kamuoyunun gözünden uzak bir güç alanı sağladı.

1939’da Hitler’in geriye dönük olarak 1 Eylül 1939 tarihli verdiği yetkiyle, Bouhler ve Hitler’in özel doktoru Karl Brandt, engelli ve ağır hasta insanların öldürülmesini organize eden programın başına getirildi. Bu programa daha sonra Aktion T4 adı verildi; adını Berlin’deki Tiergartenstraße 4 adresinden alıyordu. Nazi rejimi, zihinsel ya da bedensel engelli insanları “yaşamaya değmez hayatlar” olarak damgalıyor, onları devlete ve topluma yük sayıyordu. ABD

Bu cinayetler bürokratik bir soğukkanlılıkla yürütüldü. Hastanelerden ve bakım kurumlarından toplanan insanlar özel merkezlere gönderildi; gaz odalarında öldürüldü, cesetleri yakıldı, ailelerine ise çoğu zaman sahte ölüm nedenleri bildirildi. Hadamar, Grafeneck, Brandenburg, Bernburg, Sonnenstein ve Hartheim gibi merkezler bu sistemin parçalarıydı. T4 programında 1940-1941 arasında yaklaşık 70 bin engelli ve hasta insan öldürüldü; daha geniş değerlendirmelerde Nazi “ötanazi” politikaları kapsamında öldürülenlerin sayısı çok daha yüksek verilir.

T4 programı, daha sonra Holokost’un endüstriyel imha yöntemlerine giden yolda korkunç bir laboratuvar işlevi gördü. Gaz odaları, sahte bürokratik kayıtlar, kurbanların taşınması, personelin eğitimi ve toplu öldürme teknikleri burada denendi. Bu nedenle T4, Nazi imha sisteminin gelişiminde de kritik bir aşamaydı.

Savaşın sonunda Nazi rejimi çökerken Bouhler de kaçamadı. 10 Mayıs 1945’te eşi Helene Bouhler ile birlikte Avusturya’da Amerikan askerleri tarafından yakalandı. Kısa süre sonra eşi intihar etti. Philipp Bouhler ise 19 Mayıs 1945’te, Amerikan gözetimi altındayken siyanür içerek hayatına son verdi. Böylece Nürnberg’de yargılanmadan öldü.

1954 – Türk popunun sahne enerjisini değiştiren Nükhet Duru doğdu

19 Mayıs 1954’te Türk pop müziğinin en güçlü yorumcularından Nükhet Duru doğdu. Türk müziğinde onu özel yapan şey yalnızca sesi değildir; sahne tavrı, teatral yorumu, caz ve kabare duygusuna yakın duruşu, pop müziği yalnız “şarkı söyleme” işi olmaktan çıkarıp bir performans alanına taşımasıdır.

Nükhet Duru, 1970’lerde müzik dünyasında görünür olmaya başladı. O dönem Türkiye’de pop müzik, bir yandan Ajda Pekkan, Nilüfer, Sezen Aksu, Erol Evgin gibi isimlerle geniş kitlelere yayılıyor; diğer yandan gazino, televizyon ve plak piyasası arasında kendine yeni bir dil arıyordu. Nükhet Duru bu ortamda daha farklı bir çizgiye yerleşti. Onun şarkıcılığında sahne zekâsı, oyunculuk, jest, mimik ve dramatik yorum da vardı.

Geniş kitlelerin onu tanıdığı şarkılar arasında “Beni Benimle Bırak”“Melankoli”“Ben Sana Vurgunum”“Harp ve Sulh”“Mahmure”“Cambaz”“Destina” ve “Sevda” gibi eserler öne çıktı. Özellikle “Melankoli” ve “Ben Sana Vurgunum”, Nükhet Duru’nun hem güçlü sesini hem de duyguyu sahnede büyütme becerisini gösteren parçalar arasında yer aldı. Onun yorumunda şarkı, çoğu zaman küçük bir tiyatro sahnesi gibi kurulur; söz yalnız okunmaz, oynanır.

Nükhet Duru’nun kariyerinde önemli kırılmalardan biri, söz yazarı ve bestecilerle kurduğu güçlü iş birlikleridir. Mehmet Teoman, Cenk Taşkan, Ali Kocatepe, Timur Selçuk, Sezen Aksu ve başka müzisyenlerle çalıştı. Bu iş birlikleri sayesinde pop müzik ile caz, kabare, müzikal ve sahne şarkıcılığı arasında kendine özgü bir alan açtı. Bu yüzden Nükhet Duru’yu sadece “pop şarkıcısı” diye anlatmak eksik kalır; o, Türkiye’de sahne performansını popüler müziğin merkezine taşıyan isimlerden biridir.

Televizyon da onun popülerliğinde önemli rol oynadı. 1970’ler ve 80’lerde televizyon ekranları, müzik programlarının ve özel şovların geniş kitlelere ulaştığı ana mecra haline gelmişti. Nükhet Duru, ekranda izleyiciyle ilişki kuran, mizah duygusu olan, sahne hâkimiyeti yüksek bir figür olarak öne çıktı. Bu yönüyle Türkiye’de “şov insanı” kavramının güçlü temsilcilerinden biri oldu.

Onun müzik kariyerindeki ilginç taraflardan biri de zamanla nostaljiye sıkışmamasıdır. Yeni kuşaklarla temas kurdu, şarkıları farklı dönemlerde yeniden yorumlandı, sahne tavrı genç müzisyenler için referans olmaya devam etti. 2020’de yayımlanan “Hikayesi Var” albümünde, kendi klasiklerini yeni düzenlemelerle ve farklı kuşaklardan sanatçılarla yeniden seslendirdi. Bu albüm, Nükhet Duru’nun kendi repertuvarını yeniden dolaşıma sokabilen canlı bir müzik figürü olduğunu gösterdi.

1975 – ABD Senatosu Türkiye’ye silah ambargosunu kaldırma yönünde oy kullandı; Kıbrıs sonrası kriz Washington’da çatladı

19 Mayıs 1975’te ABD Senatosu, Türkiye’ye uygulanan silah ambargosunun kaldırılması yönünde oy kullandı. Karar çok küçük bir farkla geçti; akademik kaynaklarda tasarının Senato’dan 41’e karşı 40 oyla kabul edildiği aktarılır. Ancak bu karar ambargonun hemen tamamen kalktığı anlamına gelmiyordu. Çünkü Amerikan sisteminde bir düzenlemenin yürürlüğe girmesi için Temsilciler Meclisi sürecinin de tamamlanması ve başkanlık onayı gerekiyordu. Bu yüzden 19 Mayıs 1975 kararı, Washington’da ambargoya karşı ilk ciddi siyasi çatlağın oluştuğu gün olarak okunmalıdır.

Ambargo, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra gündeme gelmişti. ABD Kongresi, Türkiye’nin Amerikan silahlarını Kıbrıs’ta kullandığını öne sürerek askeri yardım ve silah satışını durdurma yoluna gitti. Ambargo 5 Şubat 1975’te fiilen yürürlüğe girdi. Bu karar, NATO içinde müttefik olan iki ülke arasında çok ağır bir kriz yarattı. ABD açısından baskı aracıydı; Türkiye açısından ise egemenlik hakkına ve güvenliğine müdahale anlamına geliyordu. ABD dış politika belgelerinde de ambargonun Kıbrıs görüşmelerinde Türkiye’den taviz koparmak için bir baskı unsuru olarak görüldüğü açıkça anlaşılır.

Türkiye’nin tepkisi sert oldu. Ankara, ambargoyu müttefiklik hukukunun çökmesi olarak gördü. Temmuz 1975’te Türkiye, 1969 tarihli Savunma İşbirliği Anlaşması’nı tek taraflı olarak sona erdirdiğini açıkladı ve NATO savunmasıyla doğrudan ilgili olmayan Amerikan askeri tesislerinin faaliyetlerini askıya aldı.

Ambargo, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından ciddi sıkıntılar yarattı. Amerikan yapımı uçakların, gemilerin, araçların ve silah sistemlerinin yedek parça temini zorlaştı. Bu kriz, Türkiye’de savunma sanayii konusunda çok önemli bir zihniyet değişimine yol açtı. “Dışa bağımlılık güvenlik riski yaratır” düşüncesi güçlendi. 1975’te ASELSAN’ın kurulması da bu atmosferin doğrudan sonucuydu. Bu nedenle ambargo, kısa vadede Türkiye için büyük bir baskı yaratıyordu ama uzun vadede yerli savunma sanayii fikrini hızlandıran kırılmalardan biri oldu.

19 Mayıs 1975’te Senato’nun aldığı karar, ambargoyu hemen bitirmedi. Nitekim ambargo ancak daha sonra kısmen gevşetildi ve tamamen kaldırılması Ekim 1978’i buldu.

1981 – “Gençlik ve Spor Bayramı” bugünkü adını aldı; 19 Mayıs’a “Atatürk’ü Anma” vurgusu eklendi

19 Mayıs 1981’de Türkiye’de Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle düzenlenen Atatürk Yılı kutlamaları kapsamında ülkenin birçok yerinde törenler yapıldı. O yıl 19 Mayıs, yalnızca Gençlik ve Spor Bayramı olarak değil, Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ve Millî Mücadele’yi başlatan tarihî adımın daha belirgin biçimde anıldığı bir gün olarak kutlandı.

Bu değişimin yasal zemini, 1981’de çıkarılan 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile kuruldu. Kanunda 19 Mayıs, “Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı” olarak yer aldı. Böylece 1938’de resmî bayram statüsü kazanan Gençlik ve Spor Bayramı, 1981’de bugünkü adına kavuştu.

1981’in özel anlamı, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olmasıydı. UNESCO’nun da gündemine giren bu yıl, Türkiye’de “Atatürk Yılı” olarak kutlandı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra devletin başında bulunan Kenan Evren yönetimi, Atatürk vurgusunu resmî törenlerin ve kamu hayatının merkezine daha güçlü biçimde yerleştirdi. 19 Mayıs’ın adındaki “Atatürk’ü Anma” ifadesi de bu siyasal ve sembolik atmosfer içinde öne çıktı.

Burada önemli ayrım şudur: 19 Mayıs kutlamaları 1981’de başlamadı. Samsun’da 1920’lerden itibaren anma törenleri yapılmış, 1930’larda gençlik ve spor gösterileriyle genişlemiş, 1938’de Gençlik ve Spor Bayramı olarak resmî bayram haline gelmişti. 1981’de yapılan şey, bayramın tarihsel anlamını adında daha açık hale getirmekti. Yani 19 Mayıs’ın gençlik ve spor boyutuna, Atatürk’ü anma vurgusu resmî olarak eklendi.

1981 – Selanik’teki Atatürk Evi yeniden açıldı; Ankara’da evin bir benzerinin temeli atıldı

19 Mayıs 1981’de, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle düzenlenen Atatürk Yılı etkinlikleri kapsamında iki sembolik tören yapıldı. Selanik’te Atatürk’ün doğduğu ev yeniden düzenlenerek Devlet Bakanı İlhan Öztrak tarafından hizmete açıldı. Aynı gün Ankara’da, Atatürk Orman Çiftliği’nde, Selanik’teki evin bir benzerinin temeli Başbakan Bülend Ulusu tarafından atıldı.

Selanik’teki Atatürk Evi, Türkiye Cumhuriyeti’nin hafıza mekânlarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1881’de doğduğu kabul edilen ev, bugünkü Selanik’te Türk Konsolosluğu’nun yanında yer alır. Bu ev, yalnızca bir çocukluk evi değildir; Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan büyük dönüşümün başlangıç noktası gibi görülür. Selanik, Atatürk’ün doğduğu şehir olmanın ötesinde, onun çocukluk ve gençlik dünyasını, çok kültürlü Osmanlı Balkanlarını ve imparatorluğun çözülme yıllarındaki fikrî atmosferi temsil eder.

1981’deki yeniden düzenleme bu yüzden sıradan bir müze yenilemesi değildi. Atatürk’ün doğumunun 100. yılında, Selanik’teki evin yeniden hizmete açılması, Türkiye’nin kurucu liderinin hatırasını doğduğu şehirde görünür kılma çabasıydı. Törenin Yunanistan’da yapılması da ayrıca hassastı. Türk-Yunan ilişkilerinin tarihsel yükü düşünüldüğünde, Selanik’teki Atatürk Evi diplomatik anlam da taşıyan bir mekândı.

Aynı gün Ankara’da atılan temel ise bu hafızayı Türkiye’ye taşıma fikrine dayanıyordu. Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılacak Ankara Atatürk Evi, Selanik’teki evin benzeri olarak planlandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Atatürk Evi bilgisinde, evin temelinin 19 Mayıs 1981 günü saat 17.00’de Başbakan Bülend Ulusu tarafından atıldığı, kısa sürede tamamlanarak 10 Kasım 1981’de açıldığı aktarılır.

Atatürk Orman Çiftliği’nin seçilmesi de anlamlıydı. Çünkü AOÇ, Atatürk’ün asker ve devlet kurucusu kimliğinin yanı sıra tarım, üretim, modern yaşam ve kamusal fayda fikrini temsil eden en güçlü Cumhuriyet mekânlarından biridir. Selanik’te doğduğu evin benzerinin Ankara’da, onun kurduğu çiftlikte yapılması; doğum, Cumhuriyet ve üretim fikrini aynı sembolik çizgide birleştiriyordu.

1982 – Türkiye Yılmaz Güney’in iadesini istedi; “Yol” filmi Cannes’a giderken Ankara ile Paris karşı karşıya geldi

19 Mayıs 1982’de Türkiye, Fransa’dan Yılmaz Güney’in iadesini istedi. Bu talep, yalnızca bir sanatçının ya da hükümlünün iadesi meselesi değildi; 12 Eylül darbesi sonrası Türkiye’nin siyasal atmosferi, Yılmaz Güney’in sürgün hayatı, sinema dünyasındaki yükselişi ve Fransa’nın muhalif sanatçılara yaklaşımı bu olayın arka planını oluşturuyordu.

Yılmaz Güney, Türkiye sinemasının en güçlü ve en tartışmalı figürlerinden biriydi. “Çirkin Kral” lakabıyla geniş kitlelerin sevdiği bir oyuncu olarak ünlenmiş, daha sonra senarist ve yönetmen kimliğiyle toplumsal gerçekçi sinemanın en sert örneklerini vermişti. “Umut”, “Sürü”, “Düşman” ve özellikle “Yol”, onun sinemasını yalnız Türkiye’de değil, dünya sinema çevrelerinde de görünür kıldı.

Güney, 1974’te Adana’nın Yumurtalık ilçesinde hâkim Sefa Mutlu’nun öldürülmesiyle ilgili davada mahkûm edilmişti. Cezaevindeyken de sinemadan kopmadı; senaryolar yazdı, filmlerini dışarıdaki ekipleri aracılığıyla yönlendirdi. “Yol”da bu koşullarda ortaya çıktı. Filmin senaryosu Yılmaz Güney’e aitti; çekimleri ise onun yönlendirmesiyle Şerif Gören tarafından yapıldı. Bu durum, “Yol”u sinema tarihinde ayrıca ilginç kılar: Filmin yaratıcı aklı cezaevindeydi, kamera ise dışarıdaydı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de siyasal baskı arttı. Yılmaz Güney, 1981’de izinli çıktığı cezaevine geri dönmedi ve yurt dışına çıktı. Fransa’ya yerleşti. Türkiye açısından o artık firari bir hükümlüydü; Fransa’daki sanat ve siyaset çevreleri açısından ise baskı altındaki bir ülkeden çıkmış muhalif bir sinemacıydı. Türkiye’nin 19 Mayıs 1982’deki iade talebi bu nedenle iki ülke arasında hukuki olduğu kadar siyasi ve kültürel bir meseleye dönüştü.

O sırada “Yol” filmi Cannes Film Festivali’nde yarışıyordu. Film, Türkiye’deki darbe sonrası toplumsal atmosferi, cezaevinden izinli çıkan mahkûmlar üzerinden taşra, aile, töre, devlet ve birey sıkışmasıyla anlatıyordu. 1982 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi Costa-Gavras’ın “Missing” filmiyle paylaşarak büyük bir başarı kazandı. Böylece Yılmaz Güney, Türkiye sinemasının dünya sahnesindeki en önemli başarılarından birine imza attı.

Türkiye’nin iade talebi sonuç vermedi. Yılmaz Güney Fransa’da kaldı. Aynı yıl, 26 Ekim 1982’de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarıldı. Daha sonra Paris’te “Duvar” filmini çekti ve son yıllarını Fransa’da geçirdi. 1984’te mide kanseri nedeniyle Paris’te hayatını kaybetti.

1989 – Atatürkçü Düşünce Derneği kuruldu; Cumhuriyet’in laiklik ve Atatürkçülük hattı sivil toplumda örgütlendi

19 Mayıs 1989’da Atatürkçü Düşünce Derneği, kısa adıyla ADD, Ankara’da kuruldu. Derneğin kuruluş tarihi özellikle anlamlıydı: 19 Mayıs, Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının ve Millî Mücadele’nin başlangıcının sembol günüydü. ADD de kendisini, Atatürk ilke ve devrimlerini savunmayı amaçlayan bir sivil toplum kuruluşu olarak konumlandırdı. Derneğin tüzüğünde amacı, Atatürk ve Atatürkçülük konusunda bilimsel, toplumsal ve kültürel çalışmalar yapmak şeklinde tanımlandı.

Derneğin kurucu genel başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy’du. Aksoy, anayasa hukuku profesörü, yazar ve Cumhuriyetçi-laik çizginin güçlü aydınlarından biriydi. Onursal başkanlığı ise hukukçu Hıfzı Veldet Velidedeoğlu üstlendi. Kurucular arasında Bahriye Üçok ve Nusret Fişek gibi Türkiye’nin bilim, hukuk, tıp ve düşünce hayatında iz bırakmış isimler de yer aldı. Bu kadro, derneğin yalnız siyasi bir refleksle değil, akademik ve aydın sorumluluğu iddiasıyla kurulduğunu gösteriyordu.

ADD’nin kurulduğu dönem de önemlidir. 1980 darbesinin ardından Türkiye yeniden çok partili hayata dönmüş, fakat 1980’lerin sonunda laiklik, din-siyaset ilişkisi, eğitim, Cumhuriyet kimliği ve Atatürkçülük tartışmaları yeniden sertleşmeye başlamıştı. İran Devrimi’nin bölgesel etkisi, siyasal İslam tartışmaları, üniversitelerde ve kamuoyunda artan ideolojik gerilimler, Cumhuriyetçi aydın çevrelerde bir örgütlenme ihtiyacı doğurdu. ADD, bu atmosferde Atatürkçü düşünceyi yalnız devletin resmî söylemi olarak değil, toplum içinde savunulacak bir fikir ve mücadele alanı olarak örgütlemeyi hedefledi.

Derneğin kuruluşundan kısa süre sonra yaşananlar, bu dönemin ne kadar sert olduğunu gösterdi. Kurucu genel başkan Muammer Aksoy, 31 Ocak 1990’da Ankara’da öldürüldü. Aynı yıl ADD’nin kurucuları arasında yer alan Bahriye Üçok da bombalı paketle katledildi. Bu cinayetler, Türkiye’de 1990’lı yılların başında laiklik, aydınlar ve siyasal şiddet tartışmalarının en acı başlıkları arasında yer aldı. ADD, bu kayıpların ardından daha geniş bir Cumhuriyetçi tepki ve örgütlenme hattının parçası haline geldi.

Zaman içinde Atatürkçü Düşünce Derneği, Türkiye genelinde şubeler açan, konferanslar, paneller, anma törenleri ve eğitim çalışmaları düzenleyen büyük bir sivil toplum ağına dönüştü. 2000’li yıllarda özellikle laiklik, Cumhuriyet mitingleri, eğitim politikaları ve Atatürk ilke ve devrimlerinin korunması başlıklarında kamuoyunda görünür oldu. Dernek, kendisini Atatürkçülüğü bilim, akıl, laiklik, ulusal bağımsızlık ve çağdaşlaşma ekseninde savunan bir kuruluş olarak tanımladı.

1991 – Hırvatistan bağımsızlık için sandığa gitti; Yugoslavya’nın dağılma süreci hızlandı

19 Mayıs 1991’de Hırvatistan’da bağımsızlık referandumu yapıldı. O sırada Hırvatistan, Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan altı cumhuriyetten biriydi. Ancak 1980’de Tito’nun ölümünden sonra Yugoslavya’yı ayakta tutan denge giderek bozulmuş; Sırp milliyetçiliğinin yükselişi, ekonomik kriz, cumhuriyetler arasındaki güç mücadelesi ve Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin çöküşü federasyonu dağılma noktasına getirmişti.

Referandumda Hırvat seçmenlere iki temel seçenek sunuldu. Birinci seçenek, Hırvatistan’ın egemen ve bağımsız bir devlet olması; aynı zamanda ülkedeki Sırplar ve diğer azınlıklar için kültürel özerklik ve sivil hakların güvence altına alınmasıydı. İkinci seçenek ise Hırvatistan’ın Yugoslavya içinde federal bir devlet olarak kalmasıydı.

Sonuç çok netti. Seçmenlerin yaklaşık yüzde 83,5’i sandığa gitti; bağımsız ve egemen Hırvatistan seçeneğine oy verenlerin oranı yüzde 93’ün üzerindeydi. Bazı tarih listelerinde katılım yüzde 86, bağımsızlık desteği yüzde 94 olarak yuvarlanmış şekilde verilir; resmî sonuçlarda ise katılım yüzde 83,56, bağımsızlık lehine oy oranı yüzde 93,24 olarak geçer. Hırvatistan’daki Sırp yerel otoritelerinin referandumu boykot çağrısı yapması da sonucu ve sonraki krizi anlamak açısından önemlidir.

Referandum, Hırvatistan’ın bağımsızlık yolundaki en önemli adımıydı ama barışçıl bir ayrılığa yetmedi. Hırvatistan, 25 Haziran 1991’de Slovenya ile birlikte Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan etti. Avrupa Topluluğu’nun baskısıyla bu kararın uygulanması üç ay ertelense de sahadaki gerilim durmadı; kısa süre içinde Hırvatistan Savaşı başladı.

Bu referandumun önemi yalnız Hırvatistan’ın bağımsızlık tarihinde değildir. 19 Mayıs 1991, Yugoslavya’nın artık eski haliyle sürdürülemeyeceğinin açık biçimde görüldüğü tarihlerden biridir. Sandıktan çıkan güçlü bağımsızlık iradesi, kısa süre sonra Balkanlar’da sınırların, kimliklerin ve devletlerin yeniden çizileceği kanlı bir dönemin kapısını açtı. Hırvatistan için bugün egemenlik yolunda büyük bir adım; Yugoslavya için ise çözülmenin geri döndürülemez hale geldiği eşiklerden biri oldu.

1994 – Kennedy suikastından sonra Amerikan hafızasının simgelerinden biri haline gelen Jacqueline Kennedy Onassis öldü

19 Mayıs 1994’te, ABD’nin 35. Başkanı John F. Kennedy’nin eşi Jacqueline Kennedy Onassis hayatını kaybetti. Amerika’da daha çok Jackie Kennedy adıyla anılan Jacqueline; 20. yüzyıl Amerikan siyasetinin, zarafet kültürünün, medya çağının ve ulusal yas hafızasının en güçlü figürlerinden biriydi.

Jacqueline Bouvier, 1929’da New York’ta doğdu. İyi eğitimli, varlıklı ve kültürlü bir çevrede yetişti. Fransızca biliyor, sanat tarihiyle ilgileniyor, gazetecilik yapıyordu. 1953’te genç senatör John F. Kennedy ile evlendi. Kennedy’nin 1960’ta başkan seçilmesiyle Jacqueline Kennedy, 31 yaşında ABD’nin en genç ve en dikkat çekici First Lady’lerinden biri oldu.

Jacqueline Kennedy, Beyaz Saray’ı Amerikan tarihinin yaşayan bir vitrini haline getirmek istedi. Mobilyaları, sanat eserlerini, tarihî eşyaları araştırdı; Beyaz Saray’ın restorasyonu için çalıştı. 1962’de televizyonda yayınlanan Beyaz Saray turunda milyonlarca Amerikalıya başkanlık konutunu anlattı. Böylece First Lady rolünü protokol eşliği olmaktan çıkarıp kültür, tarih ve temsil alanına taşıdı.

Fakat Jacqueline Kennedy’nin dünya hafızasındaki asıl yeri, 22 Kasım 1963’te Dallas’ta yaşanan suikastla belirlendi. Başkan Kennedy, üstü açık arabada yanında Jacqueline varken vuruldu. Jacqueline’in pembe Chanel tarzı takımı, saldırı sonrası kanlar içinde kalmış haliyle tarihin en sarsıcı görüntülerinden birine dönüştü. O gün, televizyon çağında bir siyasi cinayetin ve ulusal travmanın nasıl ortak hafızaya kazındığını gösteren en güçlü anlardan biriydi.

Suikasttan sonra Jacqueline Kennedy’nin tavrı, Amerikan kamuoyunda büyük etki yarattı. Cenaze töreninin düzenlenmesinde doğrudan rol aldı; törenin Abraham Lincoln’ün cenazesini hatırlatan bir devlet yasına dönüşmesini sağladı. Küçük oğlu John-John’un tabutun önünde asker selamı verdiği görüntü, Kennedy ailesini neredeyse mitolojik bir Amerikan hikâyesine dönüştürdü. “Camelot” benzetmesi de bu dönemde doğdu; Kennedy yönetimi, kısa süren ama parlak, genç ve idealist bir çağ gibi hatırlandı.

Jacqueline Kennedy, 1968’de Yunan armatör Aristotle Onassis ile evlendi. Bu evlilik Amerika’da tartışma yarattı. Bir kesim onu Kennedy mirasından uzaklaşmakla eleştirdi; bir kesim ise çocuklarını ve kendisini yeni tehditlerden korumak isteyen bir kadının tercihi olarak gördü. Bu dönemden sonra adı Jacqueline Kennedy Onassis oldu.

Hayatının sonraki bölümünde daha sakin ama üretken bir çizgiye geçti. New York’ta yayıncılık sektöründe çalıştı; kitap editörlüğü yaptı. Tarih, sanat, mimarlık ve biyografi alanındaki yayınlara katkı verdi. Kamuoyunun önünde sürekli duran bir figür olmaktan uzaklaşsa da Amerikan kültür hayatındaki etkisini sürdürdü. Ayrıca New York’taki Grand Central Terminal gibi tarihî yapıların korunması için verilen mücadelelere destek oldu.

Jacqueline Kennedy Onassis, 1994’te lenf kanseri nedeniyle 64 yaşında öldü. Ölümü, Amerika’da, Kennedy döneminin son büyük sembollerinden birinin vedası olarak karşılandı.

2001 – İki bacağını kaybettikten sonra yeniden savaş uçağı kullanan Sovyet pilotu Aleksey Maresyev öldü

19 Mayıs 2001’de Sovyet savaş pilotu Aleksey Petroviç Maresyev hayatını kaybetti. Maresyev, İkinci Dünya Savaşı sırasında iki bacağını kaybettikten sonra protezlerle yeniden savaş uçağı kullanmayı başardığı için tarihe geçti. Sovyetler Birliği’nde kahramanlık, direnç ve irade anlatısının en güçlü sembollerinden biri haline geldi.

Maresyev 1916’da Rusya’da, Kamışin yakınlarında doğdu. Gençliğinde işçi olarak çalıştı, daha sonra havacılığa yöneldi ve Sovyet Hava Kuvvetleri’nde pilot oldu. 1941’de Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla başlayan Büyük Vatanseverlik Savaşı’nda cepheye gitti. O dönem Sovyet pilotları, Luftwaffe karşısında ağır koşullarda savaşıyor hem teknik hem de insan gücü bakımından çok büyük baskı altında uçuyordu.

Maresyev’in hayatını değiştiren olay 1942’de yaşandı. Uçağı, Novgorod bölgesi yakınlarında Almanlar tarafından düşürüldü. Ağır yaralandı ve düşman hatlarının gerisinde kaldı. Efsaneleşen anlatıya göre, yaralı halde ormanda 18 gün boyunca sürünerek Sovyet hatlarına ulaşmaya çalıştı. Soğuk, açlık, kan kaybı ve enfeksiyonla boğuştu. Sonunda Sovyet birliklerine ulaştırıldı; ancak bacakları kangren olmuştu. Doktorlar, hayatını kurtarmak için iki bacağını da diz altından kesmek zorunda kaldı.

Normal şartlarda bu, bir savaş pilotunun kariyerinin sonu demekti. Fakat Maresyev bunu kabul etmedi. Protez bacaklarla yeniden yürümeyi, koşmayı, hatta dans etmeyi öğrendiği anlatılır. Asıl hedefi ise yeniden kokpite dönebilmekti. Uzun ve inatçı bir rehabilitasyon sürecinden sonra sağlık kurullarını ikna etti ve yeniden uçuş izni aldı. Bu, psikolojik olarak da olağanüstü bir direnç örneğiydi.

Cepheye döndükten sonra yeniden savaş görevlerine çıktı. Kaynaklarda Maresyev’in savaş boyunca toplam 11 Alman uçağı düşürdüğü, bunların bir bölümünü bacaklarını kaybettikten sonra gerçekleştirdiği belirtilir. 1943’te kendisine Sovyetler Birliği Kahramanı unvanı verildi. Bu unvan, Sovyetler Birliği’nin en yüksek kahramanlık nişanlarından biriydi.

Maresyev’in hikâyesi, yazar Boris Polevoy’un 1946’da yayımlanan “Gerçek Bir İnsan” adlı romanıyla Sovyet dünyasında çok daha geniş kitlelere ulaştı. Roman, onun hayatından esinlenmişti; başkahramanın adı Aleksey Meresyev olarak değiştirilmişti. Eser daha sonra filme ve operaya da uyarlandı. Böylece Maresyev, Sovyet kültüründe “insan iradesi her engeli aşabilir” fikrinin edebî ve ideolojik simgesine dönüştü.

Burada romantik anlatıya fazla kapılmamak gerekir. Sovyet propaganda sistemi, Maresyev gibi kahramanları toplumun moralini yükseltmek için güçlü biçimde kullandı. Fakat propaganda boyutu, onun yaşadığı fiziksel acıyı ve gerçekten olağanüstü olan geri dönüşünü değersizleştirmez. İki bacağını kaybetmiş bir pilotun yeniden savaş uçağı kullanması, havacılık tarihinde de nadir görülen bir irade örneğidir.

Savaştan sonra Maresyev aktif askerî uçuşu bıraktı; Sovyet kamu hayatında, gaziler ve gençlik çalışmaları içinde yer aldı. Uzun yıllar boyunca okullarda, törenlerde ve anma etkinliklerinde savaş kuşağının yaşayan sembollerinden biri olarak görüldü.

2004 – ABD güçleri Irak’ta düğün konvoyunu vurdu; 40’tan fazla sivil öldü

19 Mayıs 2004’te Irak’ın batısında, Suriye sınırına yakın Mukaradeeb bölgesinde ABD güçlerinin düzenlediği saldırıda 40’tan fazla Iraklı hayatını kaybetti. Iraklı yetkililer ve görgü tanıkları, vurulanların bir düğün kutlamasından dönen ya da düğün alanında bulunan siviller olduğunu söyledi. Ölenler arasında kadınlar ve çocuklar da vardı. The Guardian, Iraklı yetkililerin saldırıda 40’tan fazla kişinin öldüğünü, aralarında çocukların da bulunduğunu aktardığını yazdı.

ABD ordusu ise saldırının bir düğünü hedef almadığını savundu. Amerikan tarafına göre bölge, yabancı savaşçıların kullandığı düşünülen bir güvenli evdi ve ABD güçleri ateş altında kaldıktan sonra karşılık verdi. Dönemin ABD askerî sözcüsü Tuğgeneral Mark Kimmitt, düğün yapıldığına dair kanıt bulunmadığını ileri sürdü. ABC News de ABD ordusunun saldırıyı doğruladığını ancak bunun bir düğün saldırısı olduğu iddiasını reddettiğini aktardı.

Fakat olaydan sonra ortaya çıkan görüntüler ABD açıklamalarını tartışmalı hale getirdi. Associated Press’in ulaştığı video kayıtlarında, saldırıdan önce bölgede bir düğün kutlaması yapıldığı; kadınların, çocukların, müzisyenlerin ve geleneksel kutlama sahnelerinin bulunduğu görüldü. Washington Post’un aktardığına göre videoda gelinin bir araçla eve getirildiği, erkeklerin büyük bir çadırda oturduğu, çocukların dans ettiği görüntüler vardı; ertesi güne ait kayıtlarda ise saldırı sonrası yıkım görülüyordu.

Bu olay, Irak işgali sırasında sivil kayıplar ve Amerikan ordusunun güç kullanımı üzerine yürüyen tartışmaların en sarsıcı örneklerinden biri oldu. ABD yönetimi, saldırıyı askerî hedef gerekçesiyle savunurken; Iraklı tanıklar ve birçok haber kaynağı, bunun bir düğün katliamı olduğunu söyledi. Al Jazeera da saldırıyı, düğün kutlamasının yapıldığı büyük bir çadırın bombalanması sonucu 40’tan fazla kişinin öldüğü şeklinde duyurdu.

2011 – Simav depremi yaşandı; Kütahya ve çevresi gece yarısı sarsıldı

19 Mayıs 2011’de Kütahya’nın Simav ilçesi merkezli bir deprem meydana geldi. Sarsıntı saat 23.15’te yaşandı. Kandilli Rasathanesi depremin büyüklüğünü 5,9, AFAD ise 5,7 olarak açıkladı. Depremin merkez üssü Simav çevresiydi ve bölge, Türkiye’nin birinci derece deprem kuşaklarından biri içinde yer alıyordu. İnşaat Mühendisleri Odası’nın deprem sonrası hazırladığı yapı hasarı raporunda da AFAD’ın 5,7; Kandilli’nin ise 5,9 büyüklüğünü verdiği aktarılır.

Deprem yalnız Kütahya’da hissedilmedi. Ege, Marmara ve İç Anadolu’daki birçok ilde insanlar sarsıntıyı hissetti; İstanbul, Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Uşak, Manisa ve çevre illerde de deprem paniği yaşandı. Saatin gece yarısına yakın olması korkuyu artırdı. İnsanlar evlerinden çıktı, birçok kişi geceyi sokakta, araçlarında ya da açık alanlarda geçirdi.

Can kaybı bakımından tablo büyük depremler kadar ağır değildi; ancak yine de acı sonuçlar doğurdu. Depremde 3 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Bazı kaynaklarda 1 kişinin panik sırasında, 2 kişinin ise kalp krizi sonucu öldüğü aktarılır. Yaralı sayısı kaynaklara göre değişmekle birlikte, hastanelere başvuranların sayısı 100’ün üzerindeydi.

Deprem, Simav’da ve çevre köylerde yapılara zarar verdi. Bazı binalarda ağır hasar oluştu, bazıları tedbir amaçlı boşaltıldı. Elektrik kesintileri yaşandı; artçı sarsıntılar sabaha kadar sürdü. Özellikle eski ve mühendislik hizmeti almamış yapıların deprem karşısındaki kırılganlığı bir kez daha görüldü. Bu yönüyle Simav depremi, Türkiye’de yalnız büyük şehirlerin değil, küçük ilçe ve kırsal yerleşimlerin de ciddi deprem riski taşıdığını hatırlattı.

Simav depreminden birkaç ay sonra, 23 Ekim 2011’de Van’da çok daha büyük ve yıkıcı bir deprem yaşanacaktı. Bu nedenle 2011 yılı Türkiye’nin deprem hafızasında özel bir yere sahiptir. Simav, büyüklüğü sınırlı görünse bile yerel ölçekte hasar, korku ve can kaybı yaratmış; Van depremi ise aynı yıl içinde afet yönetimi, yapı güvenliği ve deprem hazırlığı tartışmalarını çok daha sert biçimde gündeme taşımıştır.

2013 – Akrobasi pilotu Murat Öztürk gösteri uçuşunda hayatını kaybetti; Türkiye “gökyüzü muhabiri”ni kaybetti

19 Mayıs 2013’te Türk akrobasi pilotu, uçuş öğretmeni ve eski haber kameramanı Murat Öztürk, Adana’da yaptığı gösteri uçuşu sırasında uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti. Öztürk, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı etkinlikleri kapsamında düzenlenen 2. Uluslararası Hava Oyunları Festivali için Adana’daydı.

Murat Öztürk’ü ilginç kılan şey, klasik anlamda askerî pilot kökenli olmamasıydı. O, havacılığa haber kameramanlığı üzerinden yaklaşmıştı. TRT’de haber kameramanı olarak çalıştı; uzun yıllar boyunca havadan görüntü çekimleri yaptı. Bu nedenle havacılık çevrelerinde “gökyüzü muhabiri” olarak tanındı. Uçmak onun için yalnız bir tutku değil, aynı zamanda haber görüntüsünü gökyüzünden yakalama biçimiydi.

Öztürk’ün pilotluk hikâyesi de bu mesleki meraktan doğdu. 1980’lerde haber çekimi için gittiği bir havaalanında ultralight uçaklarla tanıştı, ardından pilotluk eğitimi aldı. Zamanla başkalarına da uçmayı öğreten bir eğitmen haline geldi. Daha sonra akrobasi uçuşlarına yöneldi. Türkiye’de sivil havacılığın dar bir çevreyle sınırlı kaldığı yıllarda, uçuşu halka sevdiren, hava gösterilerini popülerleştiren isimlerden biri oldu.

Kazada kullandığı uçak, akrobasi gösterilerinde sıkça tercih edilen Pitts tipi çift kanatlı bir uçaktı. Bloomberg HT’nin Anadolu Ajansı kaynaklı haberine göre Öztürk, gösteri uçuşunun son bölümünde akrobasi hareketi yaparken inişe geçtiği sırada uçağın kontrolünü kaybetti; uçak piste yaklaşırken portakal bahçesini geçip mısır ekili tarlaya çakıldı ve Öztürk olay yerinde hayatını kaybetti.

Olaydan sonra gösterinin resmî programda olup olmadığı da tartışıldı. Bianet’in aktardığına göre dönemin Adana Valisi Avni Coş, Öztürk’ün uçuşunun programda yer almadığını ve olayın araştırıldığını söyledi. Bu ayrıntı, hava gösterilerinde izin, güvenlik, organizasyon ve risk yönetimi açısından da tartışılmasına yol açtı.

Murat Öztürk’ün ölümü, Türkiye’de sivil havacılık çevrelerinde büyük üzüntü yarattı. Çünkü o yalnız uçan bir pilot değildi; havacılığı anlatan, gösteren, fotoğraflayan ve sevdiren bir figürdü. Gökyüzüne gazetecilikten geçmiş, sonra gökyüzünü kendi mesleği haline getirmişti. Bu yönüyle Murat Öztürk, Türkiye’de havacılığın aynı zamanda görsel kültür, haber, gösteri ve tutku alanı olduğunu hatırlatan isimlerden biriydi.

2016 – EgyptAir 804 Akdeniz’e düştü; 66 kişinin öldüğü kaza yıllarca tartışıldı

19 Mayıs 2016’da EgyptAir’in MS804 sefer sayılı Airbus A320 uçağı, Paris’ten Kahire’ye giderken Doğu Akdeniz üzerinde radardan kayboldu ve denize düştü. Uçakta 56 yolcu, 7 mürettebat ve 3 güvenlik görevlisi olmak üzere 66 kişi bulunuyordu; kurtulan olmadı. Uçak, Mısır hava sahasına yaklaşırken 37 bin feet irtifada seyrediyordu. Önce temas kesildi, ardından enkaz parçaları ve kara kutular için geniş çaplı arama çalışması başlatıldı.

Kaza ilk andan itibaren büyük bir muamma haline geldi. Çünkü uçaktan acil yardım çağrısı gelmemişti. Bu, olayın çok hızlı geliştiğini düşündürdü. İlk günlerde terör saldırısı, bomba, teknik arıza, kokpit yangını, elektronik sistem arızası gibi birçok ihtimal tartışıldı. Mısır makamları daha sonra bazı kurban kalıntılarında patlayıcı izlerine rastlandığını açıkladı ve olayın kriminal soruşturmaya dönüştüğünü bildirdi. Ancak Fransız tarafı, özellikle uçağın Paris’ten kalkmış olması ve Airbus üreticisinin Avrupa bağlantısı nedeniyle teknik yangın ihtimaline odaklandı.

Kara kutu verileri ve uçağın otomatik mesajları, düşüşten önce uçakta duman ve yangın uyarıları olduğunu gösterdi. Lavabo, avionik bölme ve kokpit çevresinde duman algılandığına dair sinyaller alınmıştı. Bu, bomba iddiasının yanında kokpit veya ön bölümde başlayan bir yangın senaryosunu da güçlendirdi. Uçak çok kısa sürede kontrol edilemez hale geldiği için pilotların uzun bir acil durum prosedürü uygulayacak zaman bulamadığı düşünüldü.

Yıllar süren tartışmanın nedeni, Mısır ve Fransa taraflarının farklı sonuçlara eğilmesiydi. Mısır’ın 2024 tarihli nihai raporunda kazanın, kokpit arkasındaki ön galley bölgesinde patlayıcı maddelerden kaynaklanan bir patlama ve ardından hızla yayılan yangın sonucu meydana geldiği belirtildi. Fransız BEA ise bu senaryoya karşı çıktı; yangının daha büyük olasılıkla kokpitteki oksijen sistemi ya da oksijen maskesiyle ilgili bir sorun üzerinden açıklanabileceğini savundu. FlightGlobal’ın 2024 değerlendirmesi de oksijen kaçağı ve ateşleme kaynağına ilişkin belirsizliklerin devam ettiğini aktardı.

2025’te Birleşik Krallık’ta yürütülen adli süreçte ise farklı bir sonuca ulaşıldı. Bir İngiliz adli incelemesi, kazanın uçuş güvertesinde çıkan yangınla bağlantılı olduğunu; bu yangının büyük ihtimalle yardımcı pilotun oksijen besleme sistemiyle ilişkili bir oksijen kaçağı tarafından beslendiğini belirtti. İncelemeye göre kokpit ortamı yaşanamaz hale gelmiş, uçak kontrol edilemez olmuş ve Akdeniz’e düşmüştü. Bu sonuç, Mısır’ın patlayıcı madde senaryosuyla çelişen teknik yangın ihtimalini yeniden öne çıkardı.

EgyptAir 804 kazası aynı zamanda modern uçak kazalarında soruşturmanın ne kadar karmaşık olabileceğini gösteren örneklerden biridir. Aynı enkaz, aynı kara kutu verileri ve aynı uçuş üzerinden farklı ülkelerin kurumları farklı yorumlara ulaşabildi. Terör ihtimali, teknik arıza, oksijen sistemi, kokpit yangını ve patlayıcı madde tartışmaları yıllarca bitmedi.

2021 – Ankara oyun havalarını geniş kitlelere sevdiren Oğuz Yılmaz öldü

19 Mayıs 2021’de Türk şarkıcı, söz yazarı ve besteci Oğuz Yılmaz hayatını kaybetti. Ankara’nın Sincan ilçesinde doğan Yılmaz, özellikle Ankara oyun havaları denince akla gelen en popüler isimlerden biri oldu. Sahne adı zaman zaman “Sincanlı Oğuz” ve “Eryamanlı Oğuz” olarak da anıldı. 52 yaşında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti ve Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.

Oğuz Yılmaz’ı önemli kılan şey, Ankara müziğini yerel düğünlerin ya da kaset piyasasının sınırlarında bırakmamasıdır. 1990’lardan itibaren Ankara oyun havasını televizyona, kasetlere, düğün salonlarına, eğlence programlarına ve şehir dışındaki dinleyiciye taşıyan isimlerden biri oldu. Onun müziğinde bağlama, elektro bağlama, hızlı ritim, mizah, mahalle dili ve oyun havasının coşkusu bir aradaydı.

Geniş kitleler onu özellikle “Çekirge” şarkısıyla tanıdı. “Bas Bas Paraları Leyla’ya” gibi parçalar da popüler kültürde büyük karşılık buldu. Bu şarkılar düğünlerde, eğlencelerde, televizyon skeçlerinde ve gündelik esprilerde dolaşıma girdi. Oğuz Yılmaz’ın şarkıları çoğu zaman “yüksek sanat” iddiası taşımaz; ama zaten gücü de buradadır. Doğrudan eğlenceye, oyuna, halkın gülme ve hareket etme ihtiyacına seslenir.

Ankara oyun havası, Türkiye’de uzun süre küçümsenen ama çok geniş bir toplumsal karşılığı olan bir damar oldu. Oğuz Yılmaz bu damarın en görünür temsilcilerindendi. Şarkılarında Sincan, Eryaman, düğün salonu, mahalle kültürü, para, aşk, şaka, abartı ve oyun iç içe geçer. Bu yönüyle onun müziği, 1990’lar ve 2000’ler Türkiye’sinde taşra-kent karışımı popüler eğlence kültürünün de bir belgesidir.

Oğuz Yılmaz yalnız kendi şarkılarıyla değil, Ankara müzik piyasasında açtığı alanla da hatırlanır. 2004’te kendi müzik şirketiyle yoluna devam etti, kızı Sude ile “Uğur Böceğim” adlı şarkıda düet yaptı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.