20 Mayıs Tarihte Bugün

112 Dakika Okuma
20 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 20 Mayıs

Dünya Arı Günü; soframızdaki her üç lokmadan birinin görünmeyen işçileri hatırlatılıyor

20 Mayıs, Birleşmiş Milletler tarafından Dünya Arı Günü olarak kabul edilir. Bu özel gün, arıların ve diğer tozlayıcı canlıların ekosistem, tarım ve gıda güvenliği için taşıdığı hayati önemi hatırlatmak amacıyla kutlanıyor. İlk bakışta arı denince akla bal gelir; oysa arıların asıl büyük katkısı baldan çok daha fazladır. Meyvelerin, sebzelerin, yem bitkilerinin ve birçok tarım ürününün çoğalmasında arılar kritik rol oynar.

20 Mayıs tarihinin seçilmesi tesadüf değildir. Bugün, modern arıcılığın öncülerinden kabul edilen Sloven arıcı Anton Janša’nın doğum günüdür. Janša, 1734’te Slovenya’da arıcılıkla iç içe bir ailede doğdu; 18. yüzyılda arıcılığı daha sistemli ve öğretilebilir bir bilgi alanına dönüştüren isimlerden biri oldu. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün Dünya Arı Günü kronolojisinde Janša’nın 20 Mayıs 1734’te doğduğu, 1766’da Avrupa’daki ilk arıcılık okuluna kaydolduğu ve modern arıcılık tarihinde öncü kabul edildiği aktarılır.

Dünya Arı Günü fikri de Slovenya’nın girişimiyle ortaya çıktı. Slovenya, arıcılık geleneği güçlü bir ülke olarak bugünü Birleşmiş Milletler gündemine taşıdı; BM Genel Kurulu da 2017’de 20 Mayıs’ı Dünya Arı Günü ilan etti. 20 Mayıs’ın seçilmesinde yalnız Anton Janša’nın doğum günü olmasıyla beraber, kuzey yarımkürede mayıs ayının arıların ve doğanın en hareketli dönemlerinden biri olması da etkiliydi. Slovenya hükümetinin Dünya Arı Günü açıklamasında, mayısın kuzey yarımkürede arıların ve doğanın tam gelişim dönemine denk geldiği, güney yarımkürede ise arı ürünleri ve tozlaşma yoluyla elde edilen ürünlerin hasat edildiği bir zaman olduğu belirtilir.

Arılar olmadan sofranın dengesi bozulur. Elma, badem, kiraz, kabak, ayçiçeği, kahve, kakao, birçok sebze ve yem bitkisi doğrudan ya da dolaylı biçimde tozlayıcılara bağlıdır. Arılar çiçekten çiçeğe polen taşıyarak bitkilerin döllenmesini sağlar; bu da meyve, tohum ve ürün oluşumunu mümkün kılar. Yani arıların çalışması görünmezdir ama sonucu pazarda, tarlada, bahçede ve sofrada karşımıza çıkar.

Bugün arılar ve diğer tozlayıcılar ciddi tehdit altında. Tarım ilaçları, habitat kaybı, iklim değişikliği, hastalıklar, parazitler ve tek tip tarım uygulamaları arı popülasyonlarını zorluyor. AP’nin Dünya Arı Günü haberinde uzmanların arı ve diğer tozlayıcıların düşüşünü böcek ilaçları, hastalıklar, parazitler, iklim değişikliği ve çeşitli besin kaynaklarının azalmasıyla ilişkilendirdiği aktarılır.

Bu nedenle Dünya Arı Günü’ndeki asıl mesaj şudur: Arıları korumak, tarımı, gıdayı, biyoçeşitliliği ve insanın kendi geleceğini korumaktır. Küçük ölçekte bile yapılabilecek şeyler vardır: Arı dostu bitkiler dikmek, bahçelerde ve balkonlarda zehirli ilaç kullanımını azaltmak, yerel üreticiyi ve bilinçli arıcılığı desteklemek, kır çiçeklerini ve doğal yaşam alanlarını yok etmemek bu zincirin parçasıdır.

325 – İlk Ekümenik Konsil İznik’te toplandı; Hristiyanlığın inanç temelleri bugünkü Türkiye topraklarında tartışıldı

20 Mayıs 325’te, Hristiyanlık tarihinin en önemli toplantılarından biri olan Birinci İznik Konsili toplandı. Konsili düzenleyen imparator I. Konstantin, yani Büyük Konstantin’di. Konsil, o dönemde Roma İmparatorluğu’nun önemli şehirlerinden biri olan Nicaea’da, bugünkü adıyla Bursa’nın İznik ilçesinde yapıldı.

Bu toplantı, Hristiyanlık tarihindeki ilk ekümenik konsil kabul edilir. “Ekümenik” burada bütün Hristiyan dünyasını ilgilendiren, farklı bölgelerden piskoposların katıldığı genel kilise toplantısı anlamına gelir. Daha önce yerel dini toplantılar yapılmıştı; ancak İznik Konsili, imparatorluk çapında Hristiyan inancının temel meselelerini karara bağlamak amacıyla toplanan ilk büyük konsildi.

Konsilin arka planında büyük bir dinî tartışma vardı: İsa’nın Tanrı ile ilişkisi neydi? İskenderiyeli din adamı Arius, İsa’nın Tanrı tarafından yaratılmış olduğunu, yani Baba Tanrı ile aynı ezelî ve ilahî özden gelmediğini savunuyordu. Buna karşı çıkanlar ise İsa’nın Baba ile aynı özden olduğunu, yaratılmış bir varlık sayılamayacağını söylüyordu. Bu tartışma yalnız ilahiyatçıların meselesi değildi; imparatorluğun birliğini de etkiliyordu. Konstantin, Hristiyanlığı destekleyen ilk Roma imparatoru olarak, kilise içindeki bu bölünmenin devleti de sarsmasından endişe etti.

Konsile imparatorluğun farklı bölgelerinden çok sayıda piskopos katıldı. Geleneksel anlatıda katılımcı sayısı 318 piskopos olarak verilir; modern tarihçiler bu sayının sembolik olabileceğini, gerçek sayının 250-300 civarında değişmiş olabileceğini belirtir. Toplantılarda Konstantin’in temsilcisi olarak Kordobalı Hosius’un etkili olduğu, Konstantin’in de açılışta yer aldığı ve tartışmalara katıldığı aktarılır. Ancak Konstantin piskopos değildi; dolayısıyla kilise kararlarını doğrudan veren bir din adamı değil, toplantıyı toplayan ve siyasi birliği sağlamak isteyen imparator konumundaydı.

İznik Konsili’nin en önemli sonucu, İznik İnanç Bildirgesi’nin kabul edilmesiydi. Bu bildirge, İsa’nın Baba ile aynı özden olduğunu vurgulayarak Arius’un görüşünü mahkûm etti. Hristiyanlığın temel inanç cümlelerinden biri haline gelen bu metin, daha sonra genişletilerek bugün Katolik, Ortodoks ve birçok Protestan gelenekte hâlâ okunan Nicene Creed / İznik İnancı geleneğinin temelini oluşturdu.

Konsilde sadece Arius tartışması ele alınmadı. Paskalya’nın hangi tarihte kutlanacağı, kilise disiplini, piskoposların yetkileri ve bazı dinî uygulamalar da gündeme geldi. Yani İznik Konsili, sadece İsa’nın doğası üzerine yapılan bir tartışmadan ibaret değildi, Hristiyanlığın imparatorluk içinde daha ortak ve düzenli bir yapıya kavuşması için yapılan büyük bir kurumsallaşma hamlesiydi.

İznik açısından bakıldığında ise olayın özel bir anlamı vardır. Bugün sakin bir Anadolu ilçesi gibi görünen İznik, 325 yılında dünya dinler tarihinin en önemli toplantılarından birine ev sahipliği yaptı. Hristiyanlık inancının temel kavramlarından biri, Roma imparatorunun çağrısıyla, bugünkü Türkiye topraklarında tartışıldı ve karara bağlandı.

1481 – II. Bayezid Osmanlı tahtına çıktı; Fatih’in ölümünden sonra Cem Sultan’la büyük taht kavgası başladı

20 Mayıs 1481’de II. Bayezid, Osmanlı tahtına çıktı. Bu tarih, Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra Osmanlı Devleti’nin büyük bir taht krizine sürüklendiğini gösteren kritik bir dönemeçtir. Bayezid’in tahta çıkışı, Osmanlı’da merkezî otoritenin, Yeniçerilerin, devlet adamlarının ve şehzadeler arasındaki güç mücadelesinin ne kadar belirleyici olduğunu açıkça gösterdi.

Fatih Sultan Mehmed, 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarındaki Hünkâr Çayırı civarında hayatını kaybetti. Ölümü hemen duyurulmadı; çünkü padişahın ölümü, Osmanlı’da çoğu zaman büyük bir iktidar boşluğu anlamına gelirdi. Taht için en güçlü iki aday Fatih’in oğullarıydı: Amasya sancak beyi Şehzade Bayezid ve Karaman sancak beyi Şehzade Cem. Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa’nın Cem Sultan’a daha yakın durduğu, buna karşılık İstanbul’daki güçlü çevrelerin ve özellikle Yeniçerilerin Bayezid’i desteklediği anlatılır.

Fatih’in ölüm haberi iki şehzadeye de ulaştırılmak istendi. Ancak haberleşme ve yol şartları, taht yarışının kaderini etkiledi. Bayezid Amasya’dan İstanbul’a doğru yola çıktı. Cem ise Konya tarafındaydı. İstanbul’da bu sırada büyük bir karışıklık yaşandı. Yeniçeriler isyan etti; Cem Sultan’a yakın olduğu düşünülen Sadrazam Karamanî Mehmed Paşa öldürüldü. Bayezid İstanbul’a ulaşana kadar oğlu Şehzade Korkut’un geçici olarak tahta oturtulduğu da kaynaklarda yer alır.

Bayezid’in İstanbul’a gelip tahta çıkması krizi bitirmedi; tam tersine yeni bir safhaya taşıdı. Çünkü Cem Sultan, ağabeyinin padişahlığını kabul etmedi. Bursa’ya yöneldi, burada destek buldu, adına hutbe okuttu ve para bastırdı. Osmanlı geleneğinde hutbe ve sikke, hükümdarlık iddiasının en açık işaretlerindendi. Cem’in bu hamlesi, artık meselenin açık bir taht savaşı olduğunu gösteriyordu.

Cem Sultan, imparatorluğun paylaşılmasını teklif etti: Anadolu’nun kendisine, Rumeli’nin Bayezid’e bırakılmasını istedi. Bayezid bu teklifi kabul etmedi. Osmanlı siyaset anlayışında devletin iki kardeş arasında bölünmesi, merkezî imparatorluk fikrine aykırıydı. Bunun üzerine iki kardeş arasındaki mücadele savaşa dönüştü. 20 Haziran 1481’de Yenişehir Ovası’nda yapılan savaşta Cem Sultan yenildi. Önce Konya’ya, ardından Mısır’a kaçtı. Daha sonra Rodos Şövalyeleri’ne sığındı ve Avrupa’da yıllarca Osmanlı’ya karşı diplomatik bir koz olarak kullanıldı.

Bu olay, II. Bayezid’in saltanatının gölgesini daha baştan belirledi. Bayezid yaklaşık 31 yıl tahtta kaldı; fakat Cem Sultan meselesi uzun süre Avrupa diplomasisinin ve Osmanlı dış politikasının en hassas dosyalarından biri oldu. Cem’in Avrupa’da papa, krallar ve şövalyeler arasında el değiştirmesi, Osmanlı’nın Batı’yla ilişkilerinde sürekli bir baskı unsuru yarattı. Cem Sultan 1495’te öldüğünde bile mesele bitmiş sayılmadı; çünkü onun hikâyesi Osmanlı taht mücadelelerinin en trajik örneklerinden biri olarak hafızaya kazındı.

  1. Bayezid ise babası Fatih kadar fetihçi ve sert bir hükümdar değildi, daha temkinli, dindar, düzen kurmaya çalışan ve devletin iç dengesini önemseyen bir padişahtı. Bu yüzden kendisine Bayezid-i Velide denilir.

1498 – Vasco da Gama Hindistan’a ulaştı; baharat yolu denizden Avrupa’ya açıldı

20 Mayıs 1498’de Portekizli denizci Vasco da Gama, Hindistan’ın batı kıyısındaki Kalikut’a ulaştı. Bu yolculuk, dünya ticaret tarihinin yönünü değiştiren büyük bir kırılmaydı. Çünkü Avrupa’dan Hindistan’a, Afrika’nın güneyindeki Ümit Burnu dolaşılarak deniz yoluyla ulaşılmış oluyordu.

Vasco da Gama’nın seferinin arkasında Portekiz’in büyük ticaret hedefi vardı. Avrupa, yüzyıllardır baharatı, ipeği ve değerli Doğu mallarını kara ve deniz yollarının karmaşık ağı üzerinden alıyordu. Bu ağda Müslüman tüccarlar, Venedikliler, Mısırlılar, Osmanlılar ve Hint Okyanusu limanları önemli rol oynuyordu. Portekiz’in amacı, bu aracıları aşmak ve Hindistan baharatına doğrudan denizden ulaşmaktı.

Da Gama, 1497’de Lizbon’dan yola çıktı. Afrika’nın batı kıyılarını takip etti, Ümit Burnu’nu dolaştı, Doğu Afrika limanlarına uğradı ve sonunda Hint Okyanusu’nu geçerek Kalikut’a vardı. Bu kolay bir yolculuk değildi. Aylar süren seyir, fırtınalar, hastalıklar, bilinmeyen sular, yerel güçlerle kurulan zor ilişkiler ve sınırlı navigasyon bilgisiyle yapılmıştı. Ama sonuç, Portekiz için tarihi bir başarıydı.

Kalikut’a varış, Avrupalılarla Hint Okyanusu dünyası arasındaki ilişkinin yeni bir döneme girmesi anlamına geldi. Portekizliler kısa süre içinde ticaretle yetinmedi; kaleler, deniz üsleri ve silahlı ticaret ağı kurmaya başladı. Goa, Malakka, Hürmüz ve Afrika kıyıları gibi noktalar Portekiz yayılmasının halkaları haline geldi. Böylece baharat ticareti ekonomik bir mesele olmaktan çıktı; deniz gücü, top teknolojisi, sömürgecilik ve küresel rekabet meselesine dönüştü.

Bu olayın Osmanlı ve İslam dünyası açısından da dolaylı önemi vardır. Portekiz’in Hindistan’a denizden ulaşması, Akdeniz ve Kızıldeniz üzerinden işleyen eski baharat ticareti yollarını baskı altına aldı. Osmanlılar 16. yüzyılda Mısır’ı aldıktan sonra Hint Okyanusu siyasetine daha fazla ilgi gösterecek, Portekiz’le Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu çevresinde mücadele edecekti.

1506 – Kristof Kolomb öldü; keşif çağını başlatan yolculukların tartışmalı ismi tarihe geçti

20 Mayıs 1506’da Cenovalı denizci ve kâşif Kristof Kolomb, İspanya’nın Valladolid kentinde hayatını kaybetti. Kolomb, Avrupa’dan batıya doğru giderek Asya’ya ulaşabileceğini düşünmüş; fakat 1492’de çıktığı yolculuk, onu Asya’ya değil, Avrupalıların “Yeni Dünya” diye adlandıracağı Amerika kıtasına ulaştırmıştı.

Kolomb’un asıl hedefi Amerika’yı bulmak değildi. O, Osmanlıların ve diğer güçlerin kontrolündeki doğu ticaret yollarına alternatif olarak batıdan Hindistan ve Çin’e ulaşılabileceğini savunuyordu. Bu fikirle önce Portekiz’den destek aradı, sonra İspanya Kraliçesi Isabella ve Kral Ferdinand’ı ikna etti. 1492’de Santa María, Niña ve Pinta adlı üç gemiyle yola çıktı. 12 Ekim 1492’de Karayipler’deki Guanahani adasına ulaştı; buraya San Salvador adını verdi. National Geographic, Kolomb’un bu adaya vardığında buranın yerli Lucayan halkı tarafından Guanahani olarak bilindiğini aktarır.

Kolomb, hayatı boyunca Amerika’ya dört sefer yaptı. Karayipler’i, Orta Amerika kıyılarını ve Güney Amerika’nın kuzey kesimlerini gördü; fakat uzun süre Asya’ya ulaştığını düşündü. Bu yüzden karşılaştığı yerli halklara Hintli anlamında Indios denildi. Bu yanlış adlandırma, yüzyıllar boyunca Amerika yerlileri için kullanılan sorunlu bir terime dönüştü.

Kolomb’un yolculukları dünya tarihini değiştirdi. Avrupa, Afrika ve Amerika arasında büyük bir temas başladı. Bitkiler, hayvanlar, madenler, hastalıklar, insanlar, köleler, fikirler ve ticaret yolları kıtalar arasında hareket etti. Bugün tarihçilerin Kolomb Değişimi dediği bu süreç, patates, domates, mısır, kakao, tütün gibi ürünlerin dünyaya yayılmasından Avrupa hastalıklarının yerli nüfusları kırmasına kadar çok geniş sonuçlar doğurdu.

Onun seferleri, Amerika yerli halkları için büyük bir yıkım çağının da başlangıcıydı. Karayipler’de yaşayan Taíno halkı, İspanyol sömürgeciliği, zorla çalıştırma, şiddet ve Avrupa’dan gelen hastalıklar nedeniyle kısa sürede büyük ölçüde yok oldu. Library of Congress, Kolomb’un karşılaştığı dönemde Taíno halkının Karayipler’in en kalabalık yerli topluluklarından biri olduğunu; 1550’ye gelindiğinde ise hastalıklar başta olmak üzere yıkıcı etkiler nedeniyle yok olma noktasına geldiğini aktarır.

Kolomb’un kendi yönetimi de tartışmalıdır. Hispaniola’da kurulan erken İspanyol yerleşimlerinde sert yönetim, zorla çalıştırma, köleleştirme ve şiddet iddiaları giderek büyüdü. Sonunda İspanyol kraliyeti, Kolomb’u görevlerinden aldı; bir süre zincire vurularak İspanya’ya gönderildi. Daha sonra serbest bırakıldı ama eski yetkilerini ve ayrıcalıklarını tam olarak geri alamadı.

Kolomb, 1506’da öldüğünde hayal ettiği büyük itibara ve servete tam olarak kavuşamamıştı. Kendisini hâlâ Asya’ya giden yolu açan büyük amiral olarak görüyordu. Oysa tarih onu başka bir yere koydu: Avrupa ile Amerika arasındaki kalıcı teması başlatan figürlerinden biri olarak.

1622 – Genç Osman öldürüldü; Osmanlı tarihinde ilk kez bir padişah isyancılar tarafından katledildi

20 Mayıs 1622’de Osmanlı tarihinin en sarsıcı olaylarından biri yaşandı. II. Osman, daha çok bilinen adıyla Genç Osman, yeniçeri ve sipahi isyanı sonucunda tahttan indirildi, ardından Yedikule’de öldürüldü. Yerine, daha önce tahttan indirilmiş olan amcası I. Mustafa ikinci kez padişah yapıldı. II. Osman, Osmanlı tarihinde isyancılar tarafından öldürülen ilk padişah olarak kayıtlara geçti.

Genç Osman tahta çıktığında henüz çok gençti. 1618’de, yaklaşık 14 yaşındayken Osmanlı tahtına geçti. Babası I. Ahmed’di. Kendisinden önce tahta geçen amcası I. Mustafa, akli dengesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle kısa süre sonra tahttan indirilmişti. II. Osman’ın saltanatı bu yüzden daha baştan hassas bir saray ve ocak dengesi içinde başladı.

Genç Osman’ı önemli yapan şey, Osmanlı düzenindeki bazı aksaklıkları erken fark etmesiydi. Özellikle Yeniçeri Ocağı’nın disiplinsizliği, saray çevresinin etkisi, devlet adamları arasındaki çekişmeler ve askerî başarısızlıklar onu rahatsız ediyordu. 1621’de Lehistan’a karşı yapılan Hotin Seferi, Genç Osman’ın düşüncesini sertleştirdi. Sefer büyük bir zafer havası yaratmadı; padişah, yeniçerilerin savaşta beklediği performansı göstermediğini düşündü. Bu da onun ocak düzenini değiştirme fikrini güçlendirdi.

Rivayete göre Genç Osman, yeniçerileri dengeleyecek ya da onların yerine geçebilecek yeni bir askerî yapı kurmayı düşünüyordu. Bunun için Anadolu, Suriye, Mısır ve Türkmen unsurlarına dayanan yeni bir ordu fikrinden söz edilir. Ayrıca hacca gitmek istemesi de bu bağlamda şüpheyle karşılandı. Normalde bir padişahın hacca gitmesi dindarlık göstergesi sayılabilirdi; fakat yeniçeriler ve ulema çevresinin bir bölümü, bu yolculuğun aslında yeni bir ordu kurmak için Anadolu ve Arap vilayetlerinden asker toplama bahanesi olduğundan kuşkulandı.

İsyanın fitili burada ateşlendi. Yeniçeriler ve sipahiler, padişahın çevresindeki bazı isimlerin kendilerine teslim edilmesini istedi. Bu talepler kısa sürede padişahın otoritesini doğrudan hedef alan bir ayaklanmaya dönüştü. Genç Osman önce direnmeye çalıştı; fakat saray içindeki destek zayıftı. Ulemanın bir bölümü ve askerî ocaklar I. Mustafa’yı yeniden tahta çıkarmaya yöneldi. Böylece mesele birkaç devlet adamının azli olmaktan çıktı; doğrudan padişah değişikliğine dönüştü.

  1. Osman son bir hamleyle yeniçeri ağası Ali Ağa’ya sığınarak ocak içindeki askerleri yatıştırmayı denedi. Ancak bu girişim de sonuç vermedi. Yeniçeriler, Ali Ağa’yı öldürdü ve Genç Osman’ı yakaladı. Genç padişah halkın ve askerlerin önünde aşağılandı, ardından Yedikule Zindanları’nagötürüldü. Burada boğularak öldürüldü.

Bu olay, Osmanlı siyasi tarihinde büyük bir kırılmadır. Çünkü Osmanlı’da padişah kutsal ve dokunulmaz bir iktidar figürüydü. Şehzadelerin öldürülmesi, taht kavgaları, saray entrikaları daha önce de yaşanmıştı; fakat görevdeki bir padişahın isyancılar tarafından yakalanıp öldürülmesi bambaşka bir eşikti. Bu olay, yeniçeri ve saray gücünün padişahı bile devirebilecek seviyeye geldiğini gösterdi.

Genç Osman’ın ölümü halk ve edebiyat dünyasında da büyük yankı uyandırdı. Divan şairi Nef’î, onun ardından meşhur mersiyesini yazdı. Bu mersiyede padişahın öldürülmesi, devlet düzenine ve hanedan onuruna vurulmuş ağır bir darbe olarak anlatılır. Bu da olayın dönemin insanları üzerinde nasıl bir travma yarattığını gösterir.

  1. Osman’ın yenilik düşünceleri ne kadar uygulanabilirdi ne kadar gerçekçiydi; bu tarihçiler arasında hâlâ tartışılır. Gençti, tecrübesizdi, ocak ve ulema dengelerini yeterince okuyamadı. Fakat şurası açıktır: Osmanlı düzeninde yeniçeri gücünün devleti nasıl kilitleyebileceğini görmüş ve bunu değiştirmeye çalışmıştı. Bunu yaparken yeterli siyasi ittifakı kuramadı; karşısındaki güçleri küçümsedi ve bedelini hayatıyla ödedi.

1799 – Modern romanın kurucu isimlerinden Balzac doğdu; Fransız toplumunu dev bir insanlık panoramasına çevirdi

20 Mayıs 1799’da Fransız romancı Honoré de Balzac doğdu. Balzac hem Fransa’nın hem dünya roman tarihinin en büyük isimlerinden biridir. Balzac, 19. yüzyıl Fransız toplumunu neredeyse bütün sınıfları, hırsları, zaafları, aşkları, borçları, yükselme arzuları ve çöküşleriyle anlatan dev bir edebiyat evreni kurdu.

Balzac’ın büyük projesinin adı La Comédie humaine, yani İnsanlık Komedyası’dır. Bu başlık bile onun iddiasını gösterir. Dante’nin İlahi Komedya’sına karşılık, Balzac gökyüzünü değil, yeryüzünü; azizleri değil, bankerleri, memurları, gazetecileri, aristokratları, taşralı gençleri, miras peşindeki akrabaları, borç batağındaki aileleri ve Paris’te yükselmek isteyen hırslı insanları yazdı. Yaklaşık 90’dan fazla roman ve hikâyeyi aynı büyük evrenin parçaları gibi düşündü.

Balzac’ın en bilinen eserleri arasında Goriot BabaEugénie GrandetVadideki Zambak, Sönmüş HayallerKöylülerOtuzundaki Kadın ve Kuzen Bette sayılır. Özellikle Goriot Baba, Paris’te yükselmek isteyen genç Rastignac karakteriyle, modern romanın en unutulmaz toplumsal tırmanış hikâyelerinden biridir. Rastignac’ın Paris’e meydan okuyan tavrı, Balzac’ın dünyasında paranın, statünün ve hırsın ne kadar güçlü olduğunu gösterir.

Balzac’ın romanlarında para neredeyse başlı başına bir karakterdir. Kim kime borçlu, kimin mirası var, kim hangi evlilikle sınıf atlayacak, kim iflas edecek, kim servetini saklıyor, kim itibarını satıyor… Bütün bunlar onun romanlarının temel gerilimidir. Bu yüzden Balzac, kapitalizmin ve modern burjuva toplumunun edebiyattaki en büyük gözlemcilerinden biri sayılır. İnsanların ne hissettiğiyle beraber neye sahip olduğunu, neyi kaybetmekten korktuğunu ve hangi çıkar hesabıyla hareket ettiğini de gösterir.

Çalışma biçimi de neredeyse efsaneleşmiştir. Balzac’ın geceleri uzun saatler boyunca yazdığı, çok yoğun kahve içtiği, metinlerini defalarca düzelttiği anlatılır. Borçları, yayınevleriyle sorunları, pahalı zevkleri ve bitmek bilmeyen çalışma temposu onun hayatını da romanlarındaki karakterler kadar fırtınalı hale getirdi. Kendi hayatında da para, hırs, toplumsal yükselme ve yorgunluk sürekli iç içeydi.

Balzac, gerçekçiliğin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Ayrıntıya saplantılıdır: Bir evin mobilyası, bir kıyafetin kumaşı, bir sokağın kokusu, bir salonun düzeni, bir karakterin konuşma biçimi onun için toplumsal işaretlerdir. Balzac okurken bir dönemin sınıf yapısını, değerlerini ve çürümüşlüklerini de okuruz.

Onun etkisi Fransa’yla sınırlı kalmadı. Dostoyevski’den Zola’ya, Flaubert’den Proust’a, Marx’tan Engels’e kadar birçok yazar ve düşünür Balzac’ı ciddiye aldı. İlginçtir, Balzac siyasal olarak muhafazakâr eğilimlere sahipti; fakat romanlarında burjuva toplumunun çıkar ilişkilerini öyle güçlü anlattı ki, sosyalist düşünürler bile ondan büyük bir toplumsal gözlemci olarak söz etti.

Balzac’ın doğumu, modern romanın toplumla büyük hesaplaşmasının başlangıçlarından biridir. O, insan ruhunu para, sınıf, hırs, iktidar ve itibar üzerinden de okumayı öğretti. Balzac’ın roman evreni hâlâ canlıdır; çünkü anlattığı insan tipi, yani yükselmek isteyen, borçlanan, seven, aldatan, hesap yapan ve kendini kandıran insan, modern dünyanın içinden hiç eksilmedi.

1851 – Gramofonu geliştiren Emile Berliner doğdu; sesin kaydedilip çoğaltılma biçimini değiştirdi

20 Mayıs 1851’de Alman asıllı Amerikalı mucit Emile Berliner doğdu. Berliner’in adı, özellikle gramofon ve düz plak teknolojisiyle anılır. Onu önemli yapan şey; ses kaydını çoğaltılabilir, satılabilir ve evlere girebilir bir kültür ürününe dönüştüren yolu açmasıdır.

Berliner, Almanya’nın Hannover kentinde doğdu. Genç yaşta Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etti. Washington’da ve daha sonra farklı şehirlerde çalıştı; elektrik, telefon ve ses teknolojileriyle ilgilendi. 19. yüzyılın sonu, sesin teknolojiyle yakalanmaya çalışıldığı büyüleyici bir dönemdi. Alexander Graham Bell telefonu geliştirmiş, Thomas Edison fonografla sesi silindir üzerine kaydetmeyi başarmıştı. Ancak bu ilk sistemlerin önemli bir sorunu vardı: Ses kaydı yapılabiliyor ama kayıtları çok sayıda kopyalayıp geniş kitlelere ulaştırmak kolay olmuyordu.

Berliner’in büyük katkısı burada ortaya çıktı. Edison’un fonografı sesi silindir üzerine kaydederken, Berliner sesi düz disk üzerine kaydetme fikrini geliştirdi. Bu sistem, daha sonra gramofon plaklarının temelini oluşturdu. Düz disklerin kalıpla çoğaltılması silindirlere göre çok daha uygundu. Böylece müzik ve konuşma kayıtları kitlesel olarak basılabilen ürünlere dönüşmeye başladı.

Berliner 1887’de gramofon için patent aldı. Gramofon, iğnenin plak üzerindeki yivleri takip etmesiyle sesi yeniden üreten bir cihazdı. Bugünün gözüyle basit görünebilir ama o dönemde bu, insan sesinin ve müziğin mekândan bağımsız biçimde yeniden duyulabilmesi demekti. Bir sanatçı bir kez kayıt yapıyor, sonra o kayıt çoğaltılıp farklı şehirlerde, farklı evlerde dinlenebiliyordu. Bu, müzik tarihinde devrim niteliğinde bir değişimdi.

Bu teknolojinin kültürel sonucu çok büyüktü. Gramofon ve plak sayesinde müzik, sadece konser salonunda, gazinoda, kilisede ya da ev içi canlı icrada var olan bir şey olmaktan çıktı. Artık insanlar sanatçıları evlerinde dinleyebiliyordu. Ses kayıt endüstrisi, plak şirketleri, popüler şarkıcılık, yıldız yorumcu kavramı ve modern müzik piyasası bu dönüşümün üzerine kuruldu. Yani Berliner’in icadı, bütün bir eğlence ve kültür ekonomisinin başlangıç taşlarından biriydi.

Berliner’in çalışmaları bununla sınırlı değildi. Telefon teknolojisinin gelişiminde de rol oynadı; mikrofon ve ses iletimi üzerine önemli çalışmalar yaptı. Fakat onun dünya hafızasındaki asıl yeri gramofondur. Çünkü gramofon, insanlığın hafızasını değiştirdi: Ses artık uçup gitmiyor, kaydediliyor, saklanıyor, çoğaltılıyor ve tekrar tekrar dinlenebiliyordu.

1862 – Homestead Yasası imzalandı; ABD’nin batıya yayılışı devlet eliyle hızlandı

20 Mayıs 1862’de ABD Başkanı Abraham LincolnHomestead Act olarak bilinen Homestead Yasası’nı imzaladı. Bu yasa, ABD’nin batıya yayılış tarihinde önemli dönemeçlerden biridir. Yasaya göre belirli şartları yerine getiren yetişkin vatandaşlara ya da vatandaş olma niyetindeki göçmenlere, batıdaki kamu arazilerinden 160 acre, yani yaklaşık 65 hektar toprak verilebilecekti. ABD Ulusal Arşivleri, yasanın 20 Mayıs 1862’de kabul edildiğini ve batı topraklarının yerleşime açılmasını hızlandırdığını belirtir.

Yasanın mantığı basitti: Toprağı işle, üzerinde yaşa, evi kur, beş yıl boyunca araziyi bırakma; sonra mülkiyet hakkını al. Başvuru için küçük bir kayıt ücreti yeterliydi. ABD Temsilciler Meclisi tarih sayfası da yasanın, beş yıl boyunca arazide oturan ve iyileştirme yapan kişilere 160 acre kamu toprağı verdiğini aktarır.

Bu yasa, milyonlarca insan için yeni hayat umudu anlamına geldi. Yoksul çiftçiler, göçmenler, iç savaş sonrasında yeni başlangıç arayan aileler ve toprak sahibi olmak isteyenler batıya yöneldi. Amerikan mitolojisindeki “kendi emeğiyle toprağını kuran bağımsız çiftçi” fikri, Homestead Yasası’yla güçlü bir hukuki zemin kazandı.

Fakat bu hikâyenin karanlık tarafı da vardır. Homestead Yasası, Amerikan yerli halklarının topraklarından daha sistemli biçimde çıkarılması sürecinin parçasıydı. Devletin “kamu arazisi” diye dağıttığı toprakların önemli bir bölümü, aslında yüzyıllardır yerli toplulukların yaşadığı topraklardı. Dolayısıyla yasa bir yandan göçmen ve çiftçiler için fırsat kapısı açarken, diğer yandan yerli halkların mülksüzleştirilmesini ve batıya doğru sömürgeci yayılmayı hızlandırdı.

Homestead sistemi uzun vadede ABD’nin tarımsal yapısını, nüfus dağılımını ve batı eyaletlerinin demografisini değiştirdi. AP’nin 20 Mayıs tarihli değerlendirmesinde, bu yasa sonucunda 1934’e kadar yaklaşık 270 milyon acre toprağın özel mülkiyete geçtiği aktarılır. Bu rakam, ABD topraklarının yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelir.

1873 – Levi Strauss ve Jacob Davis kot pantolonun patentini aldı; işçi kıyafeti dünya modasına dönüştü

20 Mayıs 1873’te Levi Strauss ve Jacob Davis, bakır perçinlerle güçlendirilmiş iş pantolonları için ABD’de patent aldı. Bu tarih, bugün dünyanın her yerinde giyilen blue jean, yani kot pantolonun doğum günü kabul edilir. Çünkü o gün alınan patent, sıradan bir kumaş pantolonu dayanıklı bir iş giysisine, oradan da modern giyim tarihinin en büyük sembollerinden birine dönüştüren fikri koruma altına aldı.

Hikâyenin iki ana ismi vardır. Levi Strauss, Almanya doğumlu Yahudi kökenli bir tüccardı. 19. yüzyıl ortasında Amerika’ya göç etti ve Kaliforniya’daki Altına Hücum döneminde San Francisco’da kumaş ve kuru malzeme ticareti yapmaya başladı. O yıllarda Batı Amerika’da madenciler, çiftçiler, demiryolu işçileri ve kovboylar ağır şartlarda çalışıyordu. En büyük ihtiyaçlarından biri, kolay yırtılmayan sağlam pantolonlardı.

Jacob Davis ise Nevada’da yaşayan bir terziydi. İşçiler için pantolon dikiyor, ama pantolonların özellikle ceplerinin ve dikiş noktalarının çabuk yırtıldığını görüyordu. Bunun üzerine kritik noktalara bakır perçin takma fikrini geliştirdi. Ceplerin köşeleri ve yük binen bölgeler bu küçük metal parçalarla güçlenince pantolon çok daha dayanıklı hale geldi. Davis’in fikri basitti ama çok etkiliydi: Sorun kumaşta değil, pantolonun en çok zorlanan noktalarındaydı.

Davis bu fikrin değerini fark etti; ancak patent masraflarını tek başına karşılayacak durumda değildi. Kumaşı aldığı Levi Strauss’a mektup yazarak ortaklık önerdi. Strauss teklifi kabul etti. İkili, 20 Mayıs 1873’te Improvement in Fastening Pocket-Openings başlıklı patentlerini aldı. Patent, pantolon ceplerinin ve bazı dikiş noktalarının metal perçinlerle güçlendirilmesini kapsıyordu. Böylece Levi’s markasının ve modern kot pantolonun hikâyesi başlamış oldu.

İlk blue jean’ler bugünkü gibi moda ürünü değildi. Bunlar ağır işlerde kullanılan, sağlam, pratik ve uzun ömürlü pantolonlardı. Madenciler, çiftçiler, oduncular, demiryolu çalışanları ve kovboylar için üretiliyordu. Kumaş olarak zamanla mavi renkli denim öne çıktı. Blue jean adı da buradan yaygınlaştı. Pantolonun mavi rengi, hem kiri daha az belli etmesi hem de indigo boya geleneği nedeniyle iş kıyafeti için uygundu.

Kot pantolonun asıl ilginç tarafı, 20. yüzyılda geçirdiği kültürel dönüşümdür. Önce Amerikan işçi sınıfının ve Batı hayatının giysisi oldu. Sonra kovboy filmleriyle romantik bir Amerikan imajına bağlandı. 1950’lerde James Dean ve Marlon Brando gibi oyuncuların etkisiyle gençlik, başkaldırı ve rahatlık sembolüne dönüştü. 1960’lar ve 70’lerde öğrenci hareketleri, rock kültürü ve karşı kültür içinde yaygınlaştı. Ardından lüks markaların bile vazgeçemediği küresel bir moda parçası haline geldi.

Bugün kot pantolon sınıf, yaş, cinsiyet ve coğrafya sınırlarını aşan nadir giysilerden biridir. Bir zamanlar maden işçisinin cebini yırtılmaktan korumak için bulunan bakır perçin, zamanla dünya modasının en tanınan detaylarından biri oldu. Levi Strauss ve Jacob Davis’in başarısı da burada yatar: Büyük bir icat, bazen büyük laboratuvarlarda değil, gündelik hayatın küçük ama gerçek bir sorununa verilen pratik cevapta doğar.

1878 – Ali Suavi, Çırağan Baskını’nda öldürüldü; V. Murat’ı yeniden tahta çıkarma girişimi kanlı bitti

20 Mayıs 1878’de gazeteci, yazar ve siyasi muhalif Ali SuaviÇırağan Baskını sırasında öldürüldü. Baskının amacı, II. Abdülhamit’i devirmek ve Çırağan Sarayı’nda gözetim altında tutulan eski padişah V. Murat’ı yeniden tahta çıkarmaktı. Girişim başarısız oldu; Ali Suavi ve yanındakilerin bir bölümü öldürüldü, girişim Osmanlı tarihine en dikkat çekici darbe teşebbüslerinden biri olarak geçti.

Olayın arka planı 1876’ya uzanır. Sultan Abdülaziz tahttan indirilmiş, yerine V. Murat geçirilmişti. Ancak V. Murat’ın ruhsal sağlığının bozulduğu gerekçesiyle kısa süre sonra o da tahttan indirildi ve yerine kardeşi II. Abdülhamit geçti. V. Murat ise ailesiyle birlikte Çırağan Sarayı’nda gözetim altında tutuldu. Fakat V. Murat’ın yeniden tahta çıkarılabileceği düşüncesi, özellikle Abdülhamit yönetiminden memnun olmayan bazı çevrelerde yaşamaya devam etti.

Ali Suavi de bu muhalif isimlerden biriydi. Medrese eğitimi almış, öğretmenlik yapmış, gazeteciliğe yönelmiş, Avrupa’da Jön Türk çevreleriyle temas kurmuş, sonra İstanbul’a dönmüş tartışmalı bir aydındı. Kimi zaman İslamcı, kimi zaman Türkçü, kimi zaman meşrutiyetçi çizgide görünen; sert yazıları, sivri dili ve kavgacı mizacıyla tanınan bir figürdü. Onu önemli yapan şey, düşünceyi doğrudan eyleme dönüştürmeye kalkışmasıdır.

20 Mayıs 1878 günü Ali Suavi, çoğu Rumeli muhacirlerinden oluşan silahlı bir grupla harekete geçti. Grup, kayıklarla Çırağan Sarayı’na ulaştı ve saraya girmeyi başardı. Plan, V. Murat’ı saraydan çıkarıp yeniden padişah ilan etmekti. Ancak girişim iyi örgütlenmiş, geniş destekli ve askerî bakımdan güçlü bir darbe değildi. Daha çok cesur ama dağınık, siyasi sonucu büyük olacak bir baskın denemesiydi.

Baskın kısa sürede fark edildi. Beşiktaş Muhafızı Hasan Paşa kuvvetleriyle saraya müdahale etti. Çatışma çıktı. Ali Suavi, baskın sırasında öldürüldü. Bazı anlatılarda Hasan Paşa’nın elindeki sopa ya da bastonla Ali Suavi’ye vurduğu ve onun bu şekilde öldüğü aktarılır. Baskına katılanların bir kısmı da öldürüldü, bir kısmı yakalandı. V. Murat yeniden tahta çıkarılamadı; II. Abdülhamit yönetimi ise olaydan sonra güvenlik ve denetim politikalarını daha da sıkılaştırdı.

Çırağan Baskını’nın başarısız olmasının birkaç nedeni vardı. Öncelikle hareketin güçlü bir askerî dayanağı yoktu. Saray içinden ve ordudan geniş bir destek sağlanamamıştı. İkinci olarak V. Murat’ın gerçekten yeniden yönetimi üstlenebilecek durumda olup olmadığı ciddi bir soru işaretiydi. Üçüncü olarak II. Abdülhamit, henüz saltanatının başında olmasına rağmen güvenlik refleksleri güçlü bir hükümdardı ve bu tür tehditleri hızla bastıracak mekanizmaları devreye sokabiliyordu.

Bu olay, Osmanlı siyasi tarihinde birkaç açıdan önemlidir. Birincisi, II. Abdülhamit döneminin daha başında iktidara yönelik ciddi bir tehdit algısının oluştuğunu gösterir. İkincisi, basın, aydın muhalefeti, sürgün çevreleri ve saray siyaseti arasındaki ilişkinin ne kadar sertleşebileceğini ortaya koyar. Üçüncüsü, 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinde fikir tartışmalarıyla beraber, doğrudan darbe ve karşı darbe girişimlerinin de önemli yer tuttuğunu hatırlatır.

Ali Suavi’nin mirası da bu yüzden tartışmalıdır. Onu bazıları hürriyetçi ve cesur bir muhalif olarak görür; bazıları ise plansız, maceracı ve siyasi gerçekliği yanlış okuyan bir figür sayar. Fakat şu kesin: Ali Suavi, Osmanlı’nın son yüzyılında kalemle siyaset yapan aydın tipinin, gerektiğinde doğrudan iktidar mücadelesine atılabileceğini gösteren en sıra dışı isimlerden biridir.

1886 – Galatasaray’ın kurucusu Ali Sami Yen doğdu; Türk futbolunda kulüp kültürünün öncülerinden biri oldu

20 Mayıs 1886’da Türk spor tarihinin en önemli isimlerinden Ali Sami Yen doğdu. Galatasaray Spor Kulübü’nün kurucusudur. Fakat Ali Sami Yen’i yalnız bu yönüyle anlatmak eksik kalır. O, Osmanlı’nın son döneminde modern spor fikrinin gençler arasında yayılmasına öncülük eden, futbolu bir okul çevresinden çıkarıp kurumsal kulüp kimliğine taşıyan isimlerden biridir.

Ali Sami Yen, edebiyatçı Şemseddin Sami’nin oğluydu. Galatasaray Sultanisi’nde okudu. O yıllarda futbol, İstanbul’da daha çok yabancıların, Levantenlerin ve azınlık topluluklarının oynadığı bir oyundu. Müslüman Türk gençlerinin futbol oynaması hem yaygın değildi hem de kimi çevrelerce hoş karşılanmıyordu. Buna rağmen Ali Sami ve arkadaşları, Galatasaray Sultanisi’nde futbol oynamaya başladı.

1905’te Ali Sami Yen ve arkadaşları, Galatasaray Spor Kulübü’nü kurdu. Kulübün kuruluş amacı için söylediği meşhur cümle, Galatasaray tarihinin temel metinlerinden biri haline geldi: “Maksadımız İngilizler gibi toplu halde oynamak, bir renge ve isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmektir.” Bu cümle, dönemin ruhunu çok iyi anlatır. Galatasaray, Türk gençlerinin modern futbolda da var olabileceğini göstermek için doğmuştu.

Kulübün ilk başkanı da Ali Sami Yen oldu. Galatasaray’ın renkleri, kimliği, kulüp disiplini ve maç kültürü onun döneminde şekillenmeye başladı. İlk yıllarda forma, saha, malzeme, rakip bulma, izin alma gibi en basit konular bile ciddi meseleydi. Bugün çok doğal görünen kulüp düzeni, o dönem birkaç gencin inadı, organizasyon becerisi ve spor sevgisiyle kuruluyordu.

Ali Sami Yen sadece Galatasaray için değil, Türk spor teşkilatlanması için de önemli işler yaptı. Futbolun kurallı ve düzenli biçimde oynanması, kulüplerin örgütlenmesi, lig fikrinin gelişmesi ve sporun gençlik terbiyesiyle ilişkilendirilmesi gibi konularda öncü kuşağın içindeydi. Cumhuriyet döneminde de spor yöneticiliği yaptı; Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı ve millî spor yapılanması içinde görev aldı.

Onun adının Türk futbol hafızasında bu kadar güçlü kalmasının bir nedeni de Ali Sami Yen Stadı’dır. Galatasaray’ın Mecidiyeköy’deki efsane stadına onun adı verildi. 1964’te açılan bu stat, yıllar boyunca Galatasaray’ın büyük maçlarına, Avrupa zaferlerine, derbilere ve unutulmaz tribün atmosferlerine ev sahipliği yaptı. Ali Sami Yen adı bu yüzden, Galatasaray taraftarı için bir futbol mabedinin hafızası haline geldi.

Ali Sami Yen’in hayatı, Türkiye’de modern sporun nasıl doğduğunu gösteren iyi bir örnektir. Önce okul bahçelerinde ve dar çevrelerde başlayan futbol, zamanla kulüplere, liglere, millî takıma ve kitleleri peşinden sürükleyen büyük bir kültüre dönüştü. Bu dönüşümde Galatasaray’ın ve Ali Sami Yen’in özel bir yeri vardır.

1887 – Eski İstanbul’un gündelik hayatını yazıya geçiren Sermet Muhtar Alus doğdu

20 Mayıs 1887’de Türk gazeteci, yazar, karikatürist ve İstanbul kültürü araştırmacısı Sermet Muhtar Alus doğdu. Sermet Muhtar Alus, eski İstanbul’un sokaklarını, mesirelerini, eğlence hayatını, insan tiplerini, semtlerini, yemeklerini, argosunu ve gündelik alışkanlıklarını adeta bir şehir hafızası gibi kayda geçiren yazarlardan biridir.

Alus, İstanbul’un kültürlü ve varlıklı çevrelerinden gelen bir ailede yetişti. Galatasaray Lisesi’nde okudu. Bu okul, o dönemde edebiyat, tiyatro, gazetecilik ve Batı kültürüyle temas kuran gençlerin yetiştiği önemli bir çevreydi. Sermet Muhtar da burada Ahmet Haşim, Refik Halid, İzzet Melih ve Ercüment Ekrem gibi dönemin edebiyat dünyasında iz bırakacak isimlerle aynı kültür atmosferini paylaştı. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, onun ilk yazılarını 1907’de Necat takma adıyla Çocuklara Mahsus Gazete’de yayımladığını aktarır.

Sermet Muhtar Alus’un en belirgin özelliği, İstanbul’u anıtlarıyla ve büyük tarih olaylarıyla beraber gündelik hayatıyla anlatmasıdır. Onun yazılarında eski İstanbul konakları, Direklerarası eğlenceleri, Ramazan geceleri, mesire yerleri, tulumbacılar, külhanbeyleri, kantocular, eski meyhaneler, mahalle insanları, pazarlıklar, sokak satıcıları ve kaybolan meslekler canlı biçimde görünür. Bu yüzden Alus, İstanbul’un sosyal hayatını anlatan bir hafıza işçisidir.

Romanları ve yazıları arasında OnikilerEski Defterdekilerİstanbul Kazan Ben KepçeMasal Olanlar gibi eserler öne çıkar. Onikiler romanı özellikle argo ve konuşma dili bakımından dikkat çekicidir.

Alus’un yazılarının değeri bugün daha iyi anlaşılır. Çünkü anlattığı İstanbul’un büyük bölümü artık yoktur. Semtlerin sosyal yapısı değişmiş, eski eğlence biçimleri kaybolmuş, meslekler unutulmuş, sokak dili dönüşmüş, konak hayatı ve mahalle ilişkileri başka bir zamana karışmıştır. Sermet Muhtar Alus bu kaybolan dünyanın yalnız nostaljisini yapmaz; onu ayrıntılarıyla, tipleriyle, sesleriyle ve kokularıyla anlatır. Bu yüzden onun metinleri, edebiyat kadar şehir tarihi ve halk kültürü açısından da önemlidir.

Refik Halid Karay’ın ona yakıştırdığı söylenen İstanbulist nitelemesi boşuna değildir. Alus gerçekten de İstanbul’u uzman gibi bilen, ama akademisyen soğukluğuyla değil, içeriden bir gözle yazan isimlerden biridir.

1891 – Edison’un Kinetoscope prototipi tanıtıldı; sinemanın perdeye çıkmadan önceki ilk adımlarından biri atıldı

20 Mayıs 1891’de Thomas Edison’un laboratuvarında geliştirilen Kinetoscope adlı hareketli görüntü cihazının prototipi tanıtıldı. Gösteri, Edison’un New Jersey’deki West Orange laboratuvarında, National Federation of Women’s Clubs üyelerine yapıldı. Library of Congress, bu prototipin 20 Mayıs 1891’de gösterildiğini; cihazın hem kamera hem de gözetleme deliğinden izlenen bir görüntü düzeni olarak çalıştığını aktarır.

Burada en önemli nokta şudur: Kinetoscope, bugünkü anlamda sinema salonu değildi. Görüntü perdeye yansıtılmıyor, kalabalık bir izleyici topluluğu aynı filmi birlikte seyretmiyordu. Cihaz daha çok büyük bir kutuya benziyordu; izleyici üstündeki küçük pencereden içeri bakıyor ve hareketli görüntüyü tek başına izliyordu.

Kinetoscope’un geliştirilmesinde Edison’un yanı sıra asıl teknik emeği veren isimlerden biri William Kennedy Laurie Dickson’dı. Edison, hareketli görüntü fikrini ticari ve teknolojik bir hedef olarak belirlemişti; Dickson ise laboratuvarda bu fikri çalışan bir sisteme dönüştüren başlıca mühendisti. Bu ayrıntı önemli, çünkü sinema tarihindeki birçok icat gibi Kinetoscope da tek bir dahinin bir anda bulduğu mucize değil, laboratuvar ekibinin uzun denemeleriyle ortaya çıkan bir makineydi.

Cihazın çalışma mantığı basitti ama etkisi büyüktü. Art arda çekilmiş görüntüler, film şeridi üzerinde hızla hareket ediyor; insan gözü bu kareleri kesintisiz hareket gibi algılıyordu. Aslında sinemanın temel büyüsü de buydu: Duran fotoğraflar, yeterli hızla gösterildiğinde hareket ediyormuş gibi görünüyordu. Kinetoscope, bu büyüyü ticari bir makineye dönüştüren ilk önemli adımlardan biri oldu.

Kinetoscope’un tamamlanmış ve ticari hale gelmiş versiyonu birkaç yıl sonra yaygınlaştı. 1894’te New York’ta ilk ticari Kinetoscope salonlarından biri açıldı; insanlar para ödeyerek kısa filmleri bu cihazlardan izledi. O filmler bugünkü anlamda hikâyeli uzun filmler değildi. Boks yapan adamlar, dansçılar, akrobatlar, kısa gösteriler, gündelik hareketler ve birkaç saniyelik sahnelerden oluşuyordu. Ama izleyici için bunlar büyüleyiciydi; çünkü fotoğraf ilk kez hareket etmeye başlamıştı.

Yine de sinemanın gerçek kitlesel biçimi Kinetoscope’la değil, birkaç yıl sonra görüntünün perdeye yansıtılmasıyla doğdu. Lumière Kardeşler’in 1895’te Paris’te yaptığı gösteriler, sinemayı tek kişinin kutudan izlediği bir merak olmaktan çıkarıp topluca seyredilen bir gösteriye dönüştürdü. Bu yüzden Kinetoscope, sinemaya giden yolun en kritik ara duraklarından biridir.

1896 – Paris Operası’nda avizenin karşı ağırlığı seyircilerin üzerine düştü; bu kaza “Operadaki Hayalet” efsanesine ilham verdi

20 Mayıs 1896’da Paris’in ünlü Palais Garnier binasında, yani Paris Operası’nda korkunç bir kaza yaşandı. Yaygın anlatıda “6 tonluk avize seyircilerin üzerine düştü” denir; fakat olayın doğrusu biraz farklıdır. Düşen şey avizenin tamamı değil, dev avizeyi taşıyan karşı ağırlıklardan biriydi. Bu parça tavandan koparak salonun içine düştü; kazada bir kadın seyirci hayatını kaybetti, bazı seyirciler de yaralandı.

Palais Garnier zaten başlı başına efsane üretmeye uygun bir binaydı. 1875’te açılan yapı, mermer merdivenleri, altın varaklı salonları, freskleri, dev avizesi ve labirenti andıran arka mekânlarıyla 19. yüzyıl Paris’inin en görkemli sahnelerinden biriydi. Üstelik binanın altında gerçekten büyük bir su haznesi bulunuyordu. Bu yeraltı su sistemi, daha sonra “Operadaki Hayalet”teki yeraltı gölü fikrinin doğmasına katkı sağladı.

Kaza sırasında sahnede Étienne-Joseph Floquet’nin Hellé adlı operası oynuyordu. Bir anda tavandan kopan karşı ağırlık, opera salonunun güvenli ve büyülü atmosferini parçalayarak seyircilerin üzerine düştü. O dönem için opera binası, Paris sosyetesinin kendini gösterdiği, şıklığın ve zenginliğin sergilendiği bir mekândı. Böyle bir yerde yaşanan ölümcül kaza, doğal olarak büyük yankı uyandırdı.

Bu olayın edebiyat tarihindeki asıl önemi ise Gaston Leroux bağlantısıdır. Gazeteci ve yazar Leroux, Paris Operası’nın gizemli atmosferinden, binanın altındaki su haznesinden, kulislerde dolaşan “opera hayaleti” söylentilerinden ve 1896’daki bu avize kazasından etkilenerek Le Fantôme de l’Opéra, yani Operadaki Hayalet romanını yazdı. Roman 1909’da gazetede tefrika edilmeye başladı, 1910’da kitap olarak yayımlandı.

Operadaki Hayalet’te avizenin düşmesi, esrarengiz hayalet Erik’in yarattığı dehşet sahnelerinden biri haline gelir. Bu sahne daha sonra roman uyarlamalarında, özellikle de Andrew Lloyd Webber’in ünlü müzikalinde, hikâyenin en unutulmaz anlarından biri oldu. Bugün birçok insan Paris Operası’nı yalnız mimarisiyle değil, o düşen avize ve hayalet efsanesiyle birlikte hatırlar.

1902 – Küba bağımsızlığını kazandı; genç cumhuriyet ABD gölgesinde doğdu

20 Mayıs 1902’de Küba, ABD’nin askerî yönetiminden çıkarak resmen bağımsız bir cumhuriyet haline geldi. Aynı gün Tomás Estrada Palma, ülkenin ilk cumhurbaşkanı olarak göreve başladı. Böylece Küba, yüzyıllarca süren İspanyol sömürge yönetiminden ve ardından gelen Amerikan askerî işgalinden sonra kendi devlet başkanına sahip oldu.

Küba’nın bağımsızlık yolu uzun ve kanlıydı. Ada, 19. yüzyıl boyunca İspanya’ya karşı birçok isyan yaşadı. On Yıl SavaşıKüba Bağımsızlık Savaşı, José Martí gibi fikir ve mücadele önderleri, İspanyol sömürge yönetimine karşı bağımsızlık fikrini büyüttü. 1898’de ABD’nin İspanya’ya savaş açmasıyla süreç değişti. İspanya yenildi; ancak Küba doğrudan bağımsız olmak yerine önce ABD askerî yönetimi altına girdi.

Tomás Estrada Palma da bu bağımsızlık mücadelesinin içinden gelen bir isimdi. Daha önce Küba’nın İspanya’ya karşı verdiği mücadelede yer almış, sürgüne gitmiş, New York’ta Küba devrimci çevreleriyle çalışmıştı. José Martí’nin ölümünden sonra Küba bağımsızlık hareketinin dış temsilinde etkili olmuştu. 1901’de yapılan seçimlerde cumhurbaşkanı seçildi ve 20 Mayıs 1902’de göreve başladı.

Fakat bu bağımsızlık tam anlamıyla özgür bir başlangıç değildi. ABD, Küba’dan çekilirken adanın anayasasına Platt Değişikliği adı verilen hükümleri kabul ettirdi. Bu düzenleme, ABD’ye Küba’nın iç işlerine müdahale etme hakkı tanıyor, Küba’nın dış borçlanmasını ve dış ilişkilerini sınırlıyor, ayrıca ABD’ye Guantanamo gibi yerlerde deniz üssü kurma imkânı veriyordu. Yani Küba bayrağı göndere çekildi, cumhurbaşkanı göreve başladı; ama ülkenin egemenliği daha ilk günden ağır bir Amerikan vesayetiyle sınırlandı.

Bu yüzden 20 Mayıs 1902, Küba tarihinde çift anlamlı bir gündür. Bir yandan İspanyol sömürge yönetiminin ardından bağımsız cumhuriyetin kuruluşudur. Diğer yandan ABD’nin Karayipler’deki nüfuzunun kurumsallaştığı yeni bir dönemin başlangıcıdır. Küba artık İspanya’nın kolonisi değildi; fakat tam bağımsız hareket eden bir devlet de değildi.

Bu gerilim, Küba’nın sonraki bütün tarihini etkiledi. ABD’nin ada üzerindeki ekonomik ve siyasi etkisi, 20. yüzyıl boyunca Küba siyasetinin temel meselelerinden biri oldu. 1959 Küba Devrimi’ne giden yolun arkasında da yoksulluk ve diktatörlük olduğu kadar, ABD etkisine karşı birikmiş tarihsel tepki vardı.

1913 – Klasik Türk Müziği yorumcusu Mualla Gökçay doğdu; radyo ve taş plak döneminin zarif seslerinden biri oldu

20 Mayıs 1913’te Türk ses sanatçısı ve Klasik Türk Müziği yorumcusu Mualla Gökçay İstanbul’da doğdu. Gökçay, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Perihan Altındağ gibi büyük kadın yorumcularla aynı dönemin sanatçısıydı. Bu yüzden onu anlatırken Cumhuriyet’in erken ve orta dönemlerinde kadın seslerinin musiki sahnesinde ve radyoda nasıl güçlü bir yer edindiğini de görmek gerekir.

Mualla Gökçay’ın sanat hayatı, Klasik Türk Müziği’nin taş plaktan radyoya, gazino sahnesinden evlerin salonlarına taşındığı bir döneme denk geldi. İstanbul ve Ankara radyolarında görev yaptı, sahne programlarına çıktı, taş plaklar ve 45’likler doldurdu. Radyo, o yıllarda sanatçının şöhretini belirleyen en önemli mecralardan biriydi. Bir sesin İstanbul’dan Anadolu’ya ulaşması, radyonun yaygınlaşmasına bağlıydı.

Gökçay’ın yorumculuğu, dönemin ağırbaşlı Klasik Türk Müziği üslubuyla sahne zarafetini birleştiriyordu. Onun sesinden dinlenen eserler arasında Manada Güzel, Ruhta Güzel, Tende GüzelsinEğilmez Başın Gibi Gökler Bulutlu EfemBu Gece Mehtâbı Koynuna AlmışMümkün mü Unutmak Güzelim Neydi o Akşam gibi şarkılar öne çıkar.

Onu önemli yapan ayrıntılardan biri de Atatürk’ün huzurundaki musiki meclislerine katılmış olmasıdır. Bu, dönemin müzik anlayışını göstermesi bakımından da önemlidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk musikisi hem geleneksel köklerini koruyor hem de radyo, sahne ve plak aracılığıyla modern kamusal alanda yeni bir görünürlük kazanıyordu. Mualla Gökçay gibi kadın yorumcular, bu geçişin önemli taşıyıcılarıydı.

Bugün Mualla Gökçay, Safiye Ayla ya da Müzeyyen Senar kadar geniş kitlelerce hatırlanmıyor olabilir. Fakat bu, onun değerini azaltmaz. Klasik Türk Müziği tarihinde bazı isimler büyük yıldız olarak öne çıkar; bazıları ise dönemin icra üslubunu, repertuvarını ve radyo hafızasını taşıyan güçlü sesler olarak kalır. Mualla Gökçay bu ikinci hatta önemli bir yerde durur.

1919 – İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu; İstanbul’da İngiliz mandasını savunan teslimiyetçi siyaset örgütlendi

20 Mayıs 1919’da İngiliz Muhipleri Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin adı bugünün Türkçesiyle İngiliz Dostları Derneği anlamına gelir; fakat bu masum görünen ad, Mütareke döneminin en tartışmalı siyasi çizgilerinden birini temsil eder. Çünkü cemiyet, Osmanlı Devleti’nin kendi gücüyle ayakta kalamayacağını, İngiltere’nin himayesine girmesi gerektiğini savunan manda yanlısı bir örgüttü.

Tarih daha da çarpıcıdır: Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından yalnızca bir gün sonra, İstanbul’da bunun tam aksi yönde bir siyaset örgütleniyordu. Anadolu’da bağımsızlık mücadelesinin ilk adımı atılırken, İstanbul’da bazı çevreler kurtuluşu millî direnişte değil, İngiltere’nin korumasında arıyordu.

Cemiyetin kuruluşunda öne çıkan isimlerden biri Sait Molla’ydı. İngilizlerle yakın ilişki kuran, Millî Mücadele karşıtı faaliyetleriyle tanınan Sait Molla, cemiyetin en aktif figürlerinden biri oldu. Atatürk Araştırma Merkezi’nin konuya ilişkin çalışmasında cemiyetin 20 Mayıs 1919’da Sait Molla öncülüğünde kurulduğu; Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında dostane ilişkiler kurma iddiasında bulunduğu, fakat esas amacının Türkiye’yi İngiliz mandası altına sokmak olduğu belirtilir.

Bu cemiyet yalnız birkaç kişinin İngiliz hayranlığından ibaret değildi. Aynı zamanda Mütareke İstanbul’undaki korku, çaresizlik ve çıkar ilişkilerinin ürünüdür. Birinci Dünya Savaşı kaybedilmiş, İstanbul fiilen işgal baskısı altına girmiş, ordu dağıtılmış, devletin geleceği belirsizleşmişti. Bazı Osmanlı yöneticileri ve aydınları, bu şartlarda İngiltere’ye yaslanmanın devleti tamamen yok olmaktan kurtarabileceğini düşündü. Fakat bu yaklaşım, bağımsızlık fikrinden vazgeçmek anlamına geliyordu.

Cemiyetin çevresinde Damat Ferit PaşaAli KemalSait Molla gibi Millî Mücadele karşıtı isimlerin adı anılır. Nutuk’ta da Mustafa Kemal Paşa, İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni ağır biçimde eleştirir; cemiyetin yalnız Osmanlılardan oluşmadığını, içinde İngilizlerden de bazı kişilerin bulunduğunu belirtir. Harp Okulu’nun yayımladığı Nutuk metninde, dernekte Rahip Frew gibi İngiliz isimlerin de yer aldığı aktarılır.

İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin faaliyetleri propaganda, kamuoyu oluşturma ve Millî Mücadele karşıtı girişimler üzerinde yoğunlaştı. Cemiyet, İngiltere’nin korumasını “kurtuluş yolu” gibi göstermeye çalıştı. Ancak Anadolu’da gelişen hareket açısından bu, doğrudan bağımsızlık mücadelesini zayıflatma çabasıydı. Nitekim Millî Mücadele kadroları, İngiliz mandasını savunan bu çizgiyi teslimiyetçilik olarak gördü.

Burada önemli olan şey, dönemin vatanseverler ve işgalciler gibi iki basit cepheden oluşmadığını görmektir. İstanbul’da korkmuş, yenilmiş, çıkarını düşünen ya da gerçekten başka çare kalmadığına inanan farklı gruplar vardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti bu ruh halinin en açık örgütlerinden biridir. Ama tarih, bu çizginin değil, bağımsızlık fikrini savunan Anadolu hareketinin kazandığını gösterdi.

1919 – Darıca’dan İzmir işgaline protesto telgrafı gönderildi; Kocaeli’de Millî Mücadele tepkisi görünür oldu

20 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesine karşı Darıca’dan protesto telgrafı gönderildi. Bu telgraf, Kocaeli bölgesinde Millî Mücadele ruhunun erken işaretlerinden biri olarak önemlidir. Gönderilen protesto telgrafının altında Darıca halkı adına Osman Bey’in imzası bulunuyordu.

O günlerin atmosferini anlamak gerekir. İzmir, 15 Mayıs 1919’da Yunan askerleri tarafından işgal edilmişti. Bu gelişme yalnız Ege’de değil, Anadolu’nun ve İstanbul çevresinin birçok yerinde büyük tepki yarattı. İşgal, Osmanlı Devleti’nin savaş sonrası parçalanma korkusunu somut hale getirmişti. Artık mesele uzak bir vilayetin kaybı değil, Türk ve Müslüman halkın yaşadığı toprakların geleceğiydi.

Bu nedenle Anadolu’nun birçok yerinden İstanbul’a, İtilaf Devletleri temsilcilerine ve ilgili makamlara protesto telgrafları gönderildi. Akademik bir çalışmada, İzmir’in işgalinden sonraki iki ay içinde ülkenin farklı yerlerinden çok sayıda protesto telgrafı çekildiği; bu telgrafların işgale karşı toplumsal tepkiyi gösterdiği belirtilir.

Darıca’dan gönderilen telgrafı değerli yapan şey, Kocaeli’nin Millî Mücadele’deki konumudur. Kocaeli, İstanbul’a çok yakın bir bölgeydi. İngiliz işgali, İstanbul Hükümeti’nin baskısı, Yunan ilerleyişi, Rum ve Ermeni nüfusla ilişkiler, Kuvayı Milliye örgütlenmeleri ve işgal kuvvetlerinin hareketleri bu bölgede iç içe geçmişti. Darıca gibi sahil yerleşimlerinde işgal korkusu çok daha yakından hissediliyordu.

Telgrafta imzası bulunan Osman Bey’in daha sonraki süreçte Darıca’nın işgal yıllarında da önemli bir figür olarak karşımıza çıkması dikkat çekicidir. 20 Kasım 1920’de Darıca’nın fiilen işgali sırasında Belediye Reisi Osman Efendi Rum Okulu’na çağrıldı, belediye mührü zorla elinden alındı ve yönetim Rumlara verildi.

Bu ayrıntı, 20 Mayıs 1919’daki telgrafın değerini artırır. Çünkü bu yalnız kâğıt üzerinde kalmış bir protesto değildir; birkaç yıl içinde doğrudan işgali yaşayacak bir yerleşimin erken tepkisidir. Darıca halkı, İzmir’in işgalini kendisinden uzak bir olay gibi görmemiştir. İşgalin mantığını ve kendi bölgesine de uzanabilecek tehlikeyi sezmiştir.

1920 – Damat Ferit Paşa İzmit’e geldi; Anzavur isyanının gerçek tablosu ortaya çıktı

20 Mayıs 1920’de Sadrazam Damat Ferit Paşa, Anzavur hareketinin durumunu yerinde görmek üzere İzmit’e geldi. Bu ziyaret, İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki Millî Mücadele’ye karşı yürüttüğü politikanın Kocaeli bölgesindeki çöküşünü göstermesi bakımından önemlidir.

Anzavur Ahmet, Millî Mücadele’ye karşı İstanbul Hükümeti’nin ve işgal çevrelerinin desteklediği tartışmalı figürlerden biriydi. Daha önce jandarma subayı olarak görev yapmış, ardından Kuvayı Millîye karşıtı hareketlerin başında yer almıştı. Damat Ferit Paşa hükümeti, Anadolu’daki millî direnişi bastırmak için Anzavur ve benzeri unsurlardan yararlanmaya çalıştı.

1920 baharında tablo çok karışıktı. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış, İstanbul Hükümeti ise bu hareketi isyan gibi göstermeye çalışmıştı. 18 Nisan 1920’de Kuvayı İnzibatiye, yani Hilafet Ordusu kuruldu. Bu ordu, Damat Ferit hükümetinin ve İngilizlerin teşvikiyle Anadolu’daki Kuvayı Millîye hareketini bastırmak için hazırlanmıştı. Akademik kaynaklarda Kuvayı İnzibatiye’nin Nisan-Mayıs 1920’de İzmit bölgesine konuşlandığı, Anzavur’un da Adapazarı ve Kandıra çevresindeki harekâta katıldığı aktarılır.

Damat Ferit Paşa’nın İzmit’e gelişi bu çerçevede düşünülmelidir. İstanbul’daki hükümete Anzavur’un başarıları abartılı biçimde aktarılıyor, Kuvayı Milliye’nin dağıtıldığı izlenimi veriliyordu. Oysa sahadaki gerçeklik daha farklıydı. Millî kuvvetler direniyor, yerel halkın önemli bir kısmı İstanbul Hükümeti’nin kuvvetlerine mesafeli duruyor, Anzavur hareketi kalıcı bir düzen kurmakta zorlanıyordu.

Anzavur İzmit’te fazla kalmadı, Damat Ferit hükümeti onu daha sonra Karesi Mutasarrıflığı’na tayin etti ve İzmit çevresinde yönetim krizleri sürdü.

Bu ziyaretin önemi şuradadır: İzmit ve çevresi, İstanbul ile Anadolu arasındaki geçiş hattıydı. İstanbul Hükümeti için bu bölgeyi kontrol etmek, Ankara hareketini boğmak açısından hayatiydi. Millî Mücadele içinse Kocaeli, İstanbul’dan Anadolu’ya insan, silah, haber ve fikir geçişinin kilit güzergâhlarından biriydi. Bu nedenle İzmit’te kimin hâkim olacağı, yalnız yerel bir mesele değil, Millî Mücadele’nin batı kapısı meselesiydi.

Damat Ferit Paşa’nın İzmit’e gelişi, İstanbul Hükümeti’nin Ankara’ya karşı kurduğu planların sahada sanıldığı kadar sağlam olmadığını gösterdi. Anzavur ve Kuvayı İnzibatiye üzerinden Millî Mücadele’yi bastırma hesabı, bölgede kalıcı bir başarı üretemedi. Tam tersine, bu hareketler Millî Mücadele hafızasında İstanbul Hükümeti’nin işgal politikalarıyla uyumlu, millet iradesine karşı bir çizgi olarak yer etti.

1920 – Amiral Bristol Hemşire Mektebi açıldı; Türkiye’de hemşirelik mesleki eğitime kavuştu

20 Mayıs 1920’de Amiral Bristol Hemşire Mektebi hizmete girdi. Bu okul, Türkiye’de hemşireliğin düzenli ve mesleki eğitimle kurumsallaşması açısından önemli bir başlangıç kabul edilir. Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin hemşirelik tarihi özetinde de Türkiye’de formal hemşirelik eğitiminin ilk kez 1920’de Amiral Bristol Hastanesi’ne bağlı Amiral Bristol Hemşire Okulu ile başladığı belirtilir.

Okula adını veren kişi, İstanbul’daki Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark L. Bristol’du. Birinci Dünya Savaşı sonrasında İstanbul işgal ve mütareke yıllarının ağır şartlarını yaşıyordu. Salgın hastalıklar, yoksulluk, göç, savaş yaralıları ve sağlık hizmetlerindeki yetersizlikler, iyi yetişmiş sağlık personeline duyulan ihtiyacı açık biçimde gösteriyordu. Hemşirelik artık gönüllü yardım ya da hasta bakıcılık olarak kalamazdı; bilgi, disiplin, hijyen, hasta takibi ve hastane düzeni gerektiren profesyonel bir meslek haline gelmeliydi.

Amiral Bristol Hemşire Mektebi bu ihtiyacın içinden doğdu. Okul, Amerikan Hastanesi çevresindeki sağlık kurumlarıyla bağlantılı biçimde çalıştı. Öğrenciler teorik bilgiyle beraber hastane içinde uygulamalı eğitim de gördü. Bu, hemşirelik açısından çok kritikti. Çünkü iyi hemşirelik aynı zamanda doğru gözlem, ilaç ve pansuman bilgisi, temizlik kuralları, hasta güvenliği ve hekimle uyumlu çalışma becerisi demekti.

Bu okulun açılması, kadınların mesleki hayata katılımı açısından da anlamlıydı. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e geçerken kadınların eğitim, sağlık ve kamu hizmetleri içindeki yeri genişliyordu. Hemşirelik, kadınlar için toplumsal faydayla meslek sahibi olmayı birleştiren önemli alanlardan biri oldu. Amiral Bristol Hemşire Mektebi’nden yetişen kadınlar, bu modern sağlık anlayışının sahadaki taşıyıcılarıydı.

Cumhuriyet döneminde hemşirelik eğitimi daha da kurumsallaştı. 1925’te Kızılay Hemşire Okulu açıldı; 1939’da askerî hemşirelik eğitimi başladı; sonraki yıllarda Sağlık Bakanlığı bünyesinde çok sayıda sağlık koleji kuruldu. Bu zincirin ilk halkalarından biri 1920’de açılan Amiral Bristol Hemşire Mektebi’ydi.

1927 – Lindbergh Atlantik’i tek başına geçmek için havalandı; havacılıkta modern kahramanlık çağı başladı

20 Mayıs 1927 sabahı Amerikalı pilot Charles LindberghSpirit of St. Louis adlı uçağıyla New York’taki Roosevelt Field havaalanından havalandı. Hedefi Paris’ti. Lindbergh, Atlantik Okyanusu’nu tek başına ve durmadan geçmeyi başarırsa, havacılık tarihinde daha önce kimsenin yapamadığı bir şeyi gerçekleştirmiş olacaktı.

Lindbergh o sırada yalnızca 25 yaşındaydı ve posta pilotu olarak çalışıyordu. Uçağı, bu uçuş için özel olarak tasarlanmış tek motorlu bir uçaktı. Spirit of St. Louis’in ön tarafında büyük yakıt deposu bulunduğu için Lindbergh’in doğrudan ön görüşü yoktu; periskop benzeri düzenek ve yan görüşlerle uçmak zorundaydı. Bu bile uçuşun ne kadar riskli olduğunu gösterir. Smithsonian arşivinde, kalkış sırasında Roosevelt Field’da yaklaşık bin kişinin toplandığı belirtilir.

Uçuşun zorluğu yalnız mesafeden gelmiyordu. Atlantik üzerinde kötü hava, sis, buzlanma, gece uçuşu, yorgunluk ve navigasyon hatası riski vardı. Lindbergh tek başınaydı; uyuyamazdı, telsiz kullanmıyordu, acil durumda yardım çağırması neredeyse imkânsızdı. Uçak yaklaşık 33 buçuk saat boyunca havada kaldı. Smithsonian Kütüphaneleri, Lindbergh’in 20 Mayıs 1927 saat 07.52’de havalandığını ve ertesi gün 22.22’de Paris’e ulaştığını aktarır.

Lindbergh 21 Mayıs gecesi Paris yakınlarındaki Le Bourget Havaalanı’na indiğinde, onu dev bir kalabalık karşıladı. Bir anda dünya çapında kahramana dönüştü. Bu uçuş, havacılığın yalnız askerî ve teknik bir alan olmadığını, modern dünyanın hayal gücünü ele geçiren bir macera ve ilerleme sembolü haline geldiğini gösterdi.

Lindbergh’in uçuşu, uçakla uzun mesafeli yolculuğa olan güveni artırdı. Havacılık endüstrisi, hava postası, uluslararası uçuşlar ve ticari havayolu fikri bu tür başarılarla daha ciddiye alınmaya başladı. Lindbergh artık sadece bir pilot değil, modern çağın yeni kahraman tipiydi: Makineyle, cesaretle ve teknik hesapla imkânsıza meydan okuyan insan.

Ama Lindbergh’in mirası da tek renkli değildir. Daha sonraki yıllarda izolasyoncu politik tutumu ve Nazi Almanyası hakkındaki tartışmalı değerlendirmeleri nedeniyle sert eleştiriler aldı. Yine de 1927’deki uçuşunun havacılık tarihindeki yeri değişmez. O uçuş, modern havacılığın efsane anlarından biridir.

1928 – Türkiye’de uluslararası rakamlar kabul edildi; Harf Devrimi’nden önce sayılar değişti

20 Mayıs 1928’de Türkiye’de uluslararası rakamların kullanılması kabul edildi. 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun ile devlet dairelerinde, belediyelerde, resmî kurumlarda ve yazışma-hesap işlemlerinde uluslararası rakamların kullanılması zorunlu hale getirildi. Kanun 20 Mayıs 1928’de kabul edildi, 28 Mayıs 1928’de Resmî Gazete’de yayımlandı; uygulama için ise 1 Haziran 1929 tarihi esas alındı.

Bu madde ilk bakışta küçük bir teknik değişiklik gibi görünebilir. Oysa Cumhuriyet’in modernleşme hamleleri içinde çok önemli bir adımdır. Çünkü rakamlar sadece matematik defterlerinde kullanılan işaretler değildir; devlet bütçesinde, vergi kayıtlarında, nüfus belgelerinde, tapuda, ticarette, bankacılıkta, okulda, ölçüde, mühendislikte ve uluslararası ilişkilerde ortak bir dil kurar. Sayıların yazılış biçimi değiştiğinde, devletin kayıt sistemi de dış dünyayla daha uyumlu hale gelir.

Osmanlı döneminde kullanılan rakamlar Arap yazı sistemiyle bağlantılıydı. Cumhuriyet yönetimi ise daha önce takvim ve saat düzeninde yaptığı gibi, sayı sisteminde de uluslararası standartlara geçmek istiyordu. 1925’te miladî takvim ve 24 saat esasına dayalı saat sistemi kabul edilmişti. 1928’de rakamlar değişti; 1 Kasım 1928’de ise Türk harfleri kabul edildi. 1931’de ölçülerde metre, litre ve kilogram sistemine geçildi. Yani rakamların kabulü; takvim, saat, harf ve ölçü devrimleriyle birlikte düşünülmesi gereken büyük bir standartlaşma sürecinin parçasıydı.

Burada ilginç bir nokta vardır: Rakam devrimi, Harf Devrimi’nden önce geldi. Türkiye önce sayıların yazılışını uluslararası sisteme uyarladı, birkaç ay sonra da yazı sistemini değiştirdi. Bu, Cumhuriyet yönetiminin modernleşmeyi gündelik bürokrasi ve pratik hayat düzeyinde de kurmak istediğini gösterir. Bir memurun defterinde, bir tüccarın faturasında, bir öğrencinin matematik kitabında, bir bankanın hesabında aynı rakamların kullanılması, modern devletin görünmeyen altyapılarından biridir.

Kanunun birinci maddesi, resmî kurumların yazılı ve hesapla ilgili bütün işlemlerinde uluslararası rakamların kullanılmasını zorunlu kılıyordu. Hükümete ayrıca bu uygulamayı özel kişiler arasındaki işlemlere de kademeli biçimde yayma yetkisi verildi. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü değişiklik yalnız devlet dairesinde kalmayacak, zamanla çarşıya, pazara, okula, bankaya, muhasebeye ve gündelik hayata da girecekti.

1928 – Afgan Kralı Emanullah Han ve Kraliçe Süreyya Türkiye’ye geldi; Cumhuriyet’in ilk büyük resmî konuğu Ankara’da ağırlandı

20 Mayıs 1928’de Afganistan Kralı Emanullah Han ve eşi Kraliçe Süreyya, Türkiye’ye geldi. Bu ziyaret, genç Türkiye Cumhuriyeti açısından çok önemliydi. Çünkü Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye gelen ilk hükümdar düzeyindeki resmî ziyaret olarak kabul edilir. Yeni devlet, Lozan’dan ve Cumhuriyet’in ilanından sonra kendisini dünyaya tanıtmak, diplomatik saygınlığını göstermek ve özellikle Doğu dünyasına modernleşme iddiasını anlatmak istiyordu. Emanullah Han’ın ziyareti bu bakımdan büyük bir fırsata dönüştü.

Emanullah Han sıradan bir hükümdar değildi. Afganistan’da bağımsızlıkçı ve reformcu bir lider olarak öne çıkmıştı. 1919’da Afganistan’ın dış politikada tam bağımsızlığını kazanmasında rol oynamış, ardından ülkesini modernleştirmek için eğitim, hukuk, kıyafet, kadın hakları ve devlet yönetimi alanlarında reformlar yapmaya çalışmıştı. Bu yönüyle Atatürk Türkiye’sini yakından izliyordu. Afgan Dışişleri Bakanı Mahmud Tarzi de Atatürk’ün iç reformlarından etkilenmiş bir isimdi; Emanullah Han’ı reform konusunda teşvik ediyordu.

Ziyarette Kraliçe Süreyya’nın varlığı da ayrıca anlamlıydı. Süreyya Tarzi, Afganistan’da kadınların eğitimi, kamusal hayata katılımı ve modernleşme tartışmalarında simge bir figürdü. TIME’ın biyografik değerlendirmesinde, Kraliçe Süreyya’nın Afganistan’da kız çocukları için ilk okullardan birini açtığı, kadın hakları ve eğitim konusunda öncü bir rol üstlendiği aktarılır. Bu yüzden Türkiye ziyareti, iki modernleşme projesinin, özellikle de kadınların toplumdaki yeri üzerinden birbirini dikkatle izlediği bir karşılaşmaydı.

Türkiye, bu ziyareti çok büyük bir törenle karşıladı. Kral ve Kraliçe için İstanbul’dan Ankara’ya uzanan resmî programlar hazırlandı. 20 Mayıs 1928 akşamı Mustafa Kemal Atatürk, Afgan Kralı ve Kraliçesi onuruna bir yemek verdi. Dönemin kaynaklarına dayanan çalışmalarda, bu yemekte devlet erkânının, ordu mensuplarının, yazarların ve hükümet çevrelerinin hazır bulunduğu; Atatürk ile Afgan Kralı arasında karşılıklı konuşmalar yapıldığı aktarılır.

Ziyaret yalnız nezaket amacı taşımıyordu. Türkiye ile Afganistan arasında 22 Mayıs 1928’de Dostluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, iki ülke arasında diplomatik ve siyasi yakınlaşmayı güçlendirdi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Batı ile ilişkilerini kurarken aynı zamanda Doğu’daki bağımsız ve modernleşme arayışındaki ülkelerle de bağ kurmak istiyordu. Afganistan ise Türkiye’yi, Müslüman dünyada bağımsızlığını koruyarak modernleşmeye çalışan güçlü bir örnek olarak görüyordu.

Bu ziyaretin tarihsel ironisi ise şudur: Emanullah Han, Atatürk’ten etkilenerek ülkesinde hızlı reformlar yapmak istedi; ancak Afganistan’ın toplumsal ve siyasal dengeleri Türkiye’den çok farklıydı. Reformları güçlü bir devlet aygıtı, yeterli kurumsal zemin ve toplumsal hazırlık olmadan hızla uygulamaya çalışınca büyük tepkiyle karşılaştı. 1929’da tahtını bırakmak zorunda kaldı. Bu nedenle 1928 Türkiye ziyareti, bir yandan Türk-Afgan dostluğunun parlak bir sahnesi, diğer yandan modernleşmenin her ülkede aynı hız ve yöntemle yürümeyeceğini gösteren tarihî bir ders olarak da okunabilir.

1932 – Amelia Earhart Atlantik’i tek başına geçmek için havalandı; ertesi gün bunu başaran ilk kadın pilot oldu

20 Mayıs 1932’de Amerikalı pilot Amelia Earhart, Atlantik Okyanusu’nu uçakla tek başına ve durmadan geçmek için Newfoundland’dan havalandı. Kalkış yeri Kanada’nın Newfoundland bölgesindeki Harbour Grace havaalanıydı. Earhart’ın hedefi aslında Paris’e ulaşmaktı; çünkü Charles Lindbergh, 1927’de Atlantik’i tek başına ve durmadan geçerek New York’tan Paris’e uçmuştu. Earhart da aynı büyük havacılık meydan okumasını, bu kez bir kadın pilot olarak gerçekleştirmek istiyordu.

Earhart bu uçuşa Lockheed Vega 5B tipi kırmızı uçağıyla çıktı. Uçak tek motorluydu; uzun menzilli uçuş için yakıt kapasitesi artırılmıştı. Fakat 1930’ların başında okyanus aşırı uçuş hâlâ son derece tehlikeliydi. Bugünkü navigasyon, radar, uydu bağlantısı, gelişmiş hava tahmini ve otomatik pilot konforu yoktu. Pilot, sis, buzlanma, rüzgâr, yakıt hesabı ve mekanik arızalarla büyük ölçüde tek başına mücadele etmek zorundaydı.

Yolculuk kolay geçmedi. Earhart, Atlantik üzerinde kötü hava şartlarıyla karşılaştı. Uçakta buzlanma başladı; yakıt sistemi ve göstergelerde sorunlar yaşandı. Bir ara uçağın egzozundan alevler çıktığını gördü. Ayrıca yükseklik kaybetti, rotasını korumakta zorlandı. Bu nedenle Paris’e kadar devam etme planından vazgeçmek zorunda kaldı. Ertesi gün, 21 Mayıs 1932’de uçağını Kuzey İrlanda’nın Londonderry yakınlarındaki Culmore bölgesinde bir tarlaya indirdi.

Bu iniş, hedeflenen Paris inişi değildi; ama başarı tartışmasızdı. Amelia Earhart, Atlantik Okyanusu’nu tek başına ve durmadan geçen ilk kadın pilot oldu. Ayrıca bu uçuşu, Lindbergh’in tarihî geçişinden tam beş yıl sonra yapmış olması da sembolik değeri artırdı. Earhart, erkeklerin egemen olduğu havacılık dünyasında kadınların doğrudan pilot ve öncü olabileceğini gösterdi.

Earhart bu başarısından sonra dünya çapında ün kazandı. ABD Başkanı Herbert Hoover tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı; Amerikan Kongresi’nin seçkin havacılık madalyalarından Distinguished Flying Cross nişanını alan ilk kadın oldu. Aynı zamanda kadın pilotların örgütlenmesine öncülük eden The Ninety-Nines adlı kadın havacılar kuruluşunun da önemli figürlerinden biriydi.

Amelia Earhart’ın hikâyesi, birkaç yıl sonra gizemli bir sona ulaşacaktı. 1937’de dünya çevresinde uçuş denemesi sırasında Pasifik üzerinde kayboldu. Ne uçağı ne de kesin akıbeti tam olarak bulunabildi. Bu kayboluş, onu havacılık tarihinin en büyük gizemlerinden birine dönüştürdü. Fakat 1932’deki Atlantik uçuşu, bu trajik sondan bağımsız olarak başlı başına büyük bir başarıdır.

1933 – Türk Hava Yolları kuruldu; 5 uçaklık küçük filo Türkiye’yi gökyüzüne taşıdı

20 Mayıs 1933’te bugünkü Türk Hava Yolları’nın temeli atıldı. O gün kurumun adı bugünkü gibi Türk Hava Yolları değildi; Havayolları Devlet İşletme İdaresi adıyla kuruldu ve ilk yıllarında Millî Savunma Bakanlığı’na bağlıydı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü havacılık o yıllarda sadece sivil ulaşım olarak değil, aynı zamanda devlet kapasitesi, savunma, teknoloji ve modernleşme meselesi olarak görülüyordu.

Kuruluş çok mütevazıydı. THY’nin başlangıç filosunda 5 uçak vardı. Yolcu kapasitesi ise bugünün ölçüleriyle neredeyse inanılmaz derecede küçüktü; kaynaklarda ilk dönemde 23 koltuk kapasitesinden söz edilir. İlk uçaklardan biri Amerikan yapımı Curtiss King Bird D-2 modeliydi ve Kelebek adıyla anılıyordu. Bu uçaklardan biri yalnızca birkaç yolcu taşıyabiliyordu. Bugün yüzlerce uçaklık filodan söz ettiğimiz bir kurumun, birkaç kişilik uçaklarla yola çıkmış olması Cumhuriyet havacılığının nasıl sıfırdan kurulduğunu gösterir.

Cumhuriyet, demiryolları ve karayolları kadar havayolunu da modern devletin simgelerinden biri olarak görüyordu. Ankara yeni başkentti; İstanbul, İzmir ve diğer şehirlerle bağların güçlenmesi gerekiyordu. Uçak, genç devletin zamanı kısaltma ve ülkeyi birbirine yaklaştırma iddiasıydı.

Kurumun adı zaman içinde değişti. 1935’te Devlet Hava Yolları Umum Müdürlüğü adını aldı. İlk uluslararası sefer ise 12 Şubat 1947’de Ankara’dan İstanbul aktarmalı olarak Atina’ya yapıldı. Bu adım, Türkiye’nin hava yolculuğunu dış dünyaya açılan bir diplomatik ve ticari hat haline getirdi.

Türk Hava Yolları’nın hikâyesi, Cumhuriyet’in kurum inşa etme hikâyesiyle birlikte okunmalıdır. Önce küçük bir filo, az sayıda personel ve sınırlı hatlar vardı. Ardından savaş yılları, teknik zorluklar, yeni uçak alımları, uluslararası hatlar, jet çağı, özelleşme tartışmaları, küresel rekabet ve İstanbul’u büyük bir havacılık merkezine dönüştürme hedefi geldi.

Bugün THY, Türkiye’nin dünyada en bilinen markalarından biri haline geldi. Ancak 20 Mayıs 1933’ü önemli yapan şey bugünkü büyüklükten çok başlangıçtaki iddiadır. Genç Cumhuriyet, daha kara ulaşımını bile tam anlamıyla tamamlayamamışken gökyüzünde de yer almak istedi. O gün kurulan küçük devlet işletmesi, zamanla Türkiye’nin dünyaya açılan en görünür markalarından birine dönüştü.

1939 – Hatay Meclisi iki bayram tarihi belirledi; 5 Temmuz “Kurtuluş”, 2 Eylül “Kuruluş” günü kabul edildi

20 Mayıs 1939’da Hatay Meclisi, Hatay’ın yakın tarihindeki iki önemli günü bayram olarak kabul etti. Buna göre 5 Temmuz, Türk ordusunun Hatay’a girişini simgeleyen Kurtuluş Bayramı2 Eylül ise Hatay Meclisi’nin açılışını ve Hatay Devleti’nin kuruluşunu simgeleyen Kuruluş Bayramı olarak benimsendi.

Bu karar, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasından hemen önceki hassas dönemde alındı. Hatay meselesi, Osmanlı’dan sonra Fransız mandası altındaki Suriye’ye bağlı kalan İskenderun Sancağı üzerinden doğmuştu. Türkiye, Hatay’ın tarihî, kültürel ve demografik bağları nedeniyle bu bölgeyi millî bir mesele olarak görüyordu. Atatürk’ün bu konuya özel önem vermesi, 1938’de ağır hastalığına rağmen Güney gezisine çıkması ve Türkiye’nin diplomatik baskısı, Hatay sürecini adım adım Türkiye lehine çevirdi.

5 Temmuz 1938, Türk ordusunun Hatay’a giriş tarihidir. Bu giriş, Hatay’ın o dönemdeki güvenlik ve statü sorunları içinde Türkiye’nin fiilî ağırlığını görünür kılan çok önemli bir gelişmeydi. Hataylı Türkler için 5 Temmuz, Türkiye ile birleşme yolunda moral ve siyasi güvence anlamı taşıyordu. Bu yüzden Hatay Meclisi’nin bugünü Kurtuluş Bayramı kabul etmesi, Hatay’ın geleceğini hangi yönde gördüğünü açıkça gösteriyordu.

2 Eylül 1938 ise Hatay Devleti’nin kuruluş günüdür. O gün Hatay Millet Meclisi toplandı; meclis başkanlığına Abdülgani Türkmen, devlet reisliğine Tayfur Sökmen seçildi ve devletin adı Hatay olarak kabul edildi.

20 Mayıs 1939’daki bayram kararı, Hatay’ın kendi kısa devlet hayatı içinde Türkiye’ye yönelişini simgesel olarak da kesinleştiren adımlardan biriydi. Çünkü bir meclisin hangi günü bayram ilan ettiği, o devletin hafızasını nasıl kurduğunu gösterir. Hatay Meclisi, 5 Temmuz’u ve 2 Eylül’ü bayramlaştırarak hem Türk ordusunun gelişini hem de Hatay Devleti’nin kuruluşunu millî hafızanın merkezine yerleştirdi.

Bu kararın ardından süreç çok hızlı ilerledi. 23 Haziran 1939’da Türkiye ile Fransa arasında Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına giden yolu açan anlaşma imzalandı. 29 Haziran 1939’da Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararını aldı. 7 Temmuz 1939’da TBMM, Hatay vilayetinin kurulmasına ilişkin kanunu kabul etti. 23 Temmuz 1939’da Fransız birlikleri Hatay’dan ayrıldı. Böylece 20 Mayıs’ta bayramlaştırılan tarihler, birkaç hafta sonra Türkiye’ye katılacak Hatay’ın son devlet hafızası içinde yerini almış oldu.

1941 – Alman paraşütçüleri Girit’e indi; tarihin ilk büyük hava indirme işgali başladı

20 Mayıs 1941’de Nazi Almanyası, Merkür Harekâtı adı verilen operasyonla Girit Adası’nı havadan işgal etmeye başladı. Alman paraşütçüleri ve planör birlikleri, sabah saatlerinden itibaren adanın özellikle Maleme, Hanya, Resmo ve Kandiye çevresine indirildi. Bu saldırı, II. Dünya Savaşı’nın en dikkat çekici operasyonlarından biriydi; çünkü tarihte ilk kez büyük bir ada, esas olarak hava indirme birlikleriyle ele geçirilmeye çalışılıyordu.

Girit’in önemi konumundan geliyordu. Ada, Doğu Akdeniz’in ortasında, Yunanistan, Ege, Kuzey Afrika ve Süveyş hattı arasında stratejik bir noktadaydı. Almanya, Balkanlar ve Yunanistan’ı ele geçirdikten sonra Girit’in İngilizlerin elinde kalmasını istemiyordu. Çünkü ada, Almanların Balkanlar’daki mevzileri ve Romanya’daki petrol sahaları için tehdit sayılıyor; aynı zamanda İngilizlerin Doğu Akdeniz’de tutunabileceği önemli bir üs olarak görülüyordu.

Operasyonun arkasındaki başlıca isim General Kurt Student’tı. Alman hava indirme birlikleri, yani Fallschirmjäger’ler, bu harekât için hazırlandı. Amaç, paraşütçüleri ve planör birliklerini kritik noktalara indirerek havaalanlarını ele geçirmekti. Özellikle Maleme Havaalanı belirleyici hedef haline geldi. Çünkü havaalanı ele geçirilirse Almanlar adaya dağılmış paraşütçü birliklerine takviye ve ağır silah gönderebilecekti.

Girit’i savunan kuvvetler karışıktı. Adada İngiliz, Yeni Zelandalı, Avustralyalı ve Yunan birlikleri bulunuyordu. Komutayı Yeni Zelandalı General Bernard Freyberg üstlenmişti. Ayrıca Giritli siviller de işgale karşı yer yer silahlı direniş gösterdi. Bu direniş, Almanlar için beklenmedik derecede sert oldu.

İlk gün Almanlar çok ağır kayıplar verdi. Paraşütçülerin bir kısmı yanlış yerlere indi, bazıları daha havadayken ya da yere iner inmez vuruldu. Paraşütle inen askerler, silahlarının önemli bölümüne hemen ulaşamıyor, savunmacıların ateşi altında açık hedef haline geliyordu. Özellikle Maleme çevresinde çok kanlı çatışmalar yaşandı. Buna rağmen Müttefiklerin iletişim sorunları, kararsızlıkları ve Almanların hava üstünlüğü savaşın yönünü değiştirdi.

Muharebenin kaderi Maleme Havaalanı çevresinde belirlendi. Almanlar burada tutunmayı başardıktan sonra adaya dağılmış birliklerini takviye etti. Ju 52 nakliye uçaklarıyla yeni askerler, mühimmat ve malzeme getirildi. Müttefikler, hava desteğinden yoksundu; Alman Luftwaffe’si ise gökyüzüne hâkimdi. Kraliyet Donanması denizden büyük kayıplar vererek tahliye ve ikmal yapmaya çalıştı. Sonunda Müttefik birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Girit, 1 Haziran 1941’de fiilen Alman kontrolüne geçti.

Fakat bu zafer Almanya için çok pahalıya mal oldu. Paraşütçü birlikleri öylesine ağır kayıplar verdi ki Hitler, bundan sonra büyük çaplı hava indirme operasyonlarına mesafeli yaklaştı. Yani Girit alındı; ama Alman hava indirme kuvvetleri bu zaferin bedelini çok ağır ödedi. Bu yüzden Girit Muharebesi, askerî tarihte hem hava indirme savaşının gücünü hem de sınırlarını gösteren derslerden biri sayılır.

Savaşın karanlık bir yüzü de sivillere yönelik Alman misillemeleriydi. Giritli sivillerin direnişi, Nazi kuvvetleri tarafından sert biçimde cezalandırıldı; bazı köylerde infazlar ve toplu cezalandırmalar yaşandı. Böylece Girit’in işgali, ada halkı için uzun ve acı bir işgal döneminin başlangıcı oldu.

Merkür Harekâtı, modern savaşta havadan işgal fikrinin en büyük denemelerinden biri oldu. Almanlar adayı ele geçirdi; fakat aldıkları zafer, onlara hava indirme birliklerinin ne kadar kırılgan olabileceğini de gösterdi. Girit semalarında başlayan bu operasyon, II. Dünya Savaşı’nın Akdeniz cephesinde hem stratejik hem de insani bedeli yüksek bir dönüm noktası olarak kaldı.

1946 – Türkiye UNESCO Antlaşması’nı onayladı; eğitim, bilim ve kültür yoluyla barış idealine katıldı

20 Mayıs 1946’da Türkiye, UNESCO Kuruluş Sözleşmesi’ni 4895 sayılı kanunla onayladı. UNESCO, yani Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü, II. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan yeni uluslararası düzenin en önemli kurumlarından biriydi. Temel fikri şuydu: Savaşlar yalnız ordularla başlamaz; insanların zihninde, kültüründe, eğitiminde ve birbirini tanımama hâlinde de hazırlanır. O yüzden kalıcı barış için diplomasi ve askerî anlaşmalar yetmez; eğitim, bilim, kültür ve ortak insanlık mirası da korunmalıdır.

UNESCO Kuruluş Sözleşmesi, 16 Kasım 1945’te Londra’da imzalandı. Türkiye adına sözleşmeyi dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel imzaladı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Hasan Âli Yücel, Köy Enstitüleri, tercüme seferberliği, klasiklerin Türkçeye kazandırılması ve eğitim-kültür politikalarıyla Cumhuriyet’in en etkili kültür bakanlarından biriydi. Türkiye’nin UNESCO’ya kurucu çizgide katılması, onun eğitim ve kültür üzerinden dünyayla ilişki kurma anlayışıyla da uyumluydu.

Türkiye, UNESCO’nun kurucu üyeleri arasında yer aldı. Sözleşme, yirmi ülkenin onaylamasının ardından 4 Kasım 1946’da yürürlüğe girdi.

Bu adım, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasında yeni uluslararası kurumlar içinde yer alma iradesinin parçasıydı. Türkiye savaşa fiilen katılmamıştı; ancak savaş sonrası dünya yeniden kurulurken Birleşmiş Milletler sistemi, UNESCO, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlar devletlerin dış ilişkilerinde yeni bir çerçeve oluşturuyordu. Türkiye de bu kurumlara katılarak eğitim, bilim ve kültür alanında da uluslararası sistemin içinde yer almak istedi.

UNESCO’nun Türkiye açısından anlamı zamanla daha da genişledi. Dünya mirası, kültürel mirasın korunması, eğitim politikaları, bilimsel iş birliği, somut olmayan kültürel miras, arkeolojik alanlar ve kültürel çeşitlilik gibi başlıklar Türkiye’nin UNESCO ile ilişkisinin önemli alanları oldu. Bugün Türkiye’den Göbeklitepe, İstanbul’un Tarihî Alanları, Kapadokya, Efes, Hattuşa, Troya, Safranbolu, Nemrut Dağı ve daha birçok değer UNESCO Dünya Mirası çerçevesindedir. Ayrıca meddahlık, Mevlevi sema törenleri, âşıklık geleneği, Karagöz, Türk kahvesi kültürü, ebru, Nevruz ve benzeri pek çok unsur da somut olmayan kültürel miras bağlamında UNESCO gündemine girmiştir.

1947 – Nobel ödüllü fizikçi Philipp Lenard öldü; bilimsel dehası Nazi ideolojisinin gölgesinde kaldı

20 Mayıs 1947’de Nobel Fizik Ödülü sahibi Alman fizikçi Philipp Lenard hayatını kaybetti. Lenard, 1905’te katot ışınları üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle Nobel Fizik Ödülü’nü aldı. Katot ışınları, elektronların ve atom altı parçacıkların anlaşılmasında önemli bir basamaktı; bu çalışmalar daha sonra elektronik, vakum tüpleri, televizyon teknolojisi ve modern atom fiziğine giden yolda etkili oldu.

Lenard, 1862’de o dönem Macaristan Krallığı’na bağlı Pressburg’da, bugünkü Bratislava’da doğdu. Heidelberg Üniversitesi’nde fizik eğitimi aldı ve deneysel fizik alanında yükseldi. Katot ışınları üzerine yaptığı deneylerde, bu ışınların boşlukta ve farklı gaz ortamlarında nasıl davrandığını inceledi. Lenard penceresi olarak bilinen ince metal pencere düzeneğiyle katot ışınlarını tüp dışına çıkararak inceleyebilmesi, dönemi için önemli bir teknik başarıydı.

Onun çalışmaları, fotoelektrik etki araştırmalarıyla da bağlantılıydı. Lenard, ışığın metal yüzeylerden elektron koparması olayını deneysel olarak inceleyen isimlerden biriydi. Daha sonra Albert Einstein, fotoelektrik etkiyi ışığın kuantum yapısıyla açıklayacak ve bu çalışma ona 1921 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandıracaktı. Burada tarihin ironisi başlar: Lenard’ın deneysel verileri, modern fiziğin gelişmesine katkı yaptı; fakat Lenard, modern fiziğin en büyük isimlerinden Einstein’a karşı ideolojik bir düşmanlığa sürüklendi.

Lenard’ın bilimsel mirası bu yüzden ikiye bölünmüş gibidir. Bir yanda Nobel kazanmış ciddi bir deneysel fizikçi vardır. Öte yanda ise 1920’lerden itibaren aşırı Alman milliyetçiliğine ve antisemitizme savrulan, Nazi ideolojisini destekleyen, Einstein’ın görelilik kuramını Yahudi fiziği diye aşağılamaya çalışan karanlık bir figür vardır.

Nazi döneminde Lenard, Deutsche Physik yani Alman Fiziği hareketinin önde gelen savunucularından biri oldu. Bu hareket, bilimi evrensel bir araştırma alanı olarak değil, ırka ve ulusa göre ayrılabilecek bir şey gibi görüyordu. Einstein’ın görelilik kuramı ve modern teorik fizik, Yahudi bilim insanlarıyla ilişkilendirilerek hedef alındı.

Lenard’ın hikâyesi, bilim insanlarının da çağlarının ideolojik zehirlerinden bağışık olmadığını gösteren sert bir örnektir. Büyük deneyler yapmış, fiziğin gelişmesine katkı sunmuş bir insan, aynı zamanda bilimin evrenselliğine zarar veren ırkçı bir hareketin yüzlerinden biri olabilir. Bu çelişki onu daha da öğretici kılar. Bilimsel başarı, ahlaki berraklığın garantisi değildir.

1953 – Jacqueline Cochran ses hızını aşan ilk kadın pilot oldu; havacılıkta erkeklerin egemenliğindeki bir eşik daha aşıldı

20 Mayıs 1953’te Amerikalı pilot Jacqueline CochranNorth American F-86 Sabre tipi jet uçağıyla uçarak ses hızını aşan ilk kadın pilot oldu. Bu başarı, kadınların havacılıkta en zor teknik alanlarda da öncü olabileceğini gösteren tarihî bir adımdı.

Jacqueline Cochran’ın hikâyesi başlı başına sıra dışıdır. Yoksul bir çocukluk geçirdi, genç yaşta çalışmaya başladı, önce güzellik sektöründe kendine yer açtı. Daha sonra havacılığa yöneldi ve kısa sürede Amerika’nın en iddialı kadın pilotlarından biri haline geldi. Uçmayı hız, dayanıklılık, teknoloji ve rekabet alanı olarak gördü. 1930’lardan itibaren uzun mesafe uçuşları, hız yarışları ve rekor denemeleriyle adını duyurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Cochran’ın rolü daha da büyüdü. Kadın pilotların savaşta doğrudan muharip görev yapmasına izin verilmese de uçakların fabrikalardan üslere taşınması, eğitim ve destek uçuşları gibi alanlarda büyük ihtiyaç vardı. Cochran, ABD’de kadın pilotların örgütlenmesinde öncü oldu ve WASP olarak bilinen Kadın Hava Kuvvetleri Hizmet Pilotları programının kuruluşunda etkili isimlerden biri haline geldi. Bu program, kadınların askerî havacılıkta ne kadar kritik işler yapabileceğini gösterdi.

1953’teki rekor uçuşu ise savaş sonrası jet çağının sembolüydü. Kullanılan uçak, Kore Savaşı’yla da tanınan F-86 Sabre idi. Bu uçak, dönemin en gelişmiş jet avcılarından biriydi. Ses hızını aşmak, yüksek irtifa, doğru dalış açısı, jet motoru performansı, aerodinamik bilgi ve pilotun olağanüstü soğukkanlılığını gerektiriyordu. Çünkü ses duvarı, 20. yüzyıl ortası havacılığı için fiziksel olduğu kadar psikolojik bir eşikti.

Cochran bu uçuşta, ses hızını aşan ilk kadın olarak tarihe geçti. Bu başarıda dönemin ünlü test pilotu Chuck Yeager’ın desteği de vardı. Yeager, 1947’de ses duvarını aşan ilk pilot olarak havacılık tarihine geçmişti; Cochran’ın rekor denemesinde de ona danışmanlık ve destek verdi. Bu ayrıntı önemlidir: Jet çağının en ünlü erkek test pilotlarından biriyle çalışan Cochran, kadınların aynı teknik sahada yer alabileceğini somut biçimde kanıtladı.

Jacqueline Cochran daha sonra da rekorlar kırmaya devam etti. Hız, irtifa ve mesafe alanlarında birçok başarıya imza attı. Uzun yıllar boyunca dünyada en fazla havacılık rekoruna sahip pilotlardan biri olarak anıldı. Yani 1953’teki süpersonik uçuş, onun kariyerindeki tek parlak an değildi; çok daha geniş bir havacılık mücadelesinin en sembolik dönemeçlerinden biriydi.

1955 – Karadeniz Teknik Üniversitesi kuruldu; yükseköğretim İstanbul ve Ankara dışına açıldı

20 Mayıs 1955’te Karadeniz Teknik Üniversitesi, 6594 sayılı kanunla Trabzon’da kuruldu. KTÜ’nün kuruluşu, Türkiye’de yükseköğretim tarihi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Karadeniz Teknik Üniversitesi, İstanbul ve Ankara dışında kurulan ilk üniversitedir. Bu Türkiye’de üniversitenin ülke geneline yayılması açısından da sembolik bir başlangıçtır.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yükseköğretim büyük ölçüde İstanbul ve Ankara merkezliydi. İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi gibi kurumlar ülkenin akademik hayatını taşıyordu. Ancak Türkiye’nin büyüyen nüfusu, bölgesel kalkınma ihtiyacı ve teknik insan gücü gereksinimi, üniversitelerin sadece bu iki büyük merkezde kalamayacağını gösterdi. Karadeniz Teknik Üniversitesi işte bu ihtiyacın sonucunda doğdu.

Trabzon’un seçilmesi de anlamlıydı. Doğu Karadeniz, coğrafi şartları zor, ulaşım imkânları sınırlı, fakat insan kaynağı güçlü bir bölgeydi. Bölgenin mühendislik, mimarlık, orman, inşaat, ulaşım, enerji ve altyapı alanlarında yetişmiş teknik kadrolara ihtiyacı vardı. KTÜ adı da bunu açıkça gösterir: Bu üniversite başlangıçta özellikle teknik eğitim ve mühendislik ihtiyacına cevap vermek üzere düşünülmüştü.

Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin kurulması, hemen ertesi gün tam teşekküllü bir kampüs hayatının başladığı anlamına gelmiyordu. Türkiye’de birçok üniversite gibi KTÜ de kuruluş kanunuyla başladı; fakültelerin, binaların, akademik kadroların ve eğitim düzeninin zaman içinde oluşması gerekti. Buna rağmen 1955’te atılan bu adım, yükseköğretimin merkezden taşraya yayılması konusunda güçlü bir irade ortaya koydu.

KTÜ zamanla bütün Karadeniz’in ve Doğu Anadolu’ya uzanan geniş bir coğrafyanın akademik merkezi haline geldi. Mühendislikten mimarlığa, fen bilimlerinden tıbba, sosyal bilimlerden deniz bilimlerine kadar birçok alanda yetiştirdiği mezunlarla Türkiye’nin teknik ve bilimsel insan gücüne katkı sağladı. Özellikle Karadeniz’in dağlık coğrafyası, heyelan, yol, tünel, kıyı yapıları, orman ve çevre gibi alanlarda üniversitenin bölgeyle doğrudan ilişkili bir bilgi üretmesini sağladı.

Bu kuruluşun uzun vadeli etkisi daha da büyüktür. KTÜ, Türkiye’de üniversitenin başkent ve eski payitahtla sınırlı kalmaması gerektiğini gösteren ilk büyük örnek oldu. Ondan sonra Ege Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve diğer bölge üniversiteleriyle yükseköğretim ağı genişledi. Böylece üniversite, seçkin merkezlerin kurumu olmaktan çıkıp ülkenin farklı bölgelerine yayılan bir kalkınma ve bilgi üretme aracına dönüştü.

1956 – ABD ilk kez havadan hidrojen bombası attı; nükleer savaş artık uçakla taşınabilir hale geldi

20 Mayıs 1956’da ABD, Pasifik’teki Marshall Adaları bölgesinde Cherokee kod adlı hidrojen bombası denemesini gerçekleştirdi. Bu deneme, ABD’nin uçaktan atılan ilk termonükleer silah testi olarak tarihe geçti. Test, Bikini Atolü test sahası içindeydi, fakat hedef noktası Bikini Atolü’ndeki Namu Adası çevresiydi. Bomba hedefin birkaç mil uzağına düşmüş ve okyanus üzerinde patlamıştı.

Deneme, ABD’nin 1956’da yürüttüğü Operation Redwing adlı nükleer test serisinin parçasıydı. Redwing serisi, yeni kuşak termonükleer silahları denemek için düzenlenmişti. 1954’teki Castle Bravo denemesinde patlama beklenenden çok daha büyük olmuş, devasa serpinti yaratmış ve Marshall Adaları halkı ile bölgedeki Japon balıkçılar üzerinde ağır radyolojik sonuçlar doğurmuştu. Bu yüzden Redwing testlerinde patlama gücü ve serpinti miktarı daha dikkatle kontrol edilmeye çalışıldı.

Cherokee testini önemli yapan şey, hidrojen bombasının artık yalnız yerde, kulede ya da deney düzeneğinde patlatılan dev bir silah olmaktan çıkmasıydı. ABD bu denemeyle, termonükleer bombayı stratejik bombardıman uçağıyla taşınıp hedefe bırakılabilecek gerçek bir savaş silahı olarak göstermek istiyordu. Bombayı bir B-52 bombardıman uçağı taşıdı. Silah yüksek irtifadan bırakıldı ve yaklaşık 3,8 megaton güçle patladı. Bu, Hiroşima’ya atılan atom bombasından yüzlerce kat daha büyük bir yıkım kapasitesi anlamına geliyordu.

Ancak test kusursuz değildi. B-52 mürettebatı hedefi şaşırdı; bomba planlanan noktanın yaklaşık 4 mil uzağında patladı. Bu hata, denemenin askerî etki ölçümlerini bozdu. Çünkü adada ve çevrede patlamaya göre konumlandırılmış bazı ölçüm ekipleri, beklenen yönden değil başka bir açıdan gelen patlama etkisine maruz kaldı. Bu ayrıntı, nükleer silahların en küçük hesap hatasında bile doğurabileceği kontrolsüz sonuçlarla da korkutucu olduğunu gösterir.

Bikini ve Enewetak atollerindeki nükleer denemeler, aynı zamanda büyük bir insan ve çevre hikâyesidir. Marshall Adaları halkı, ABD’nin nükleer test programı nedeniyle yerinden edildi, radyasyon riskiyle yaşadı ve bazı bölgeler uzun yıllar boyunca yaşama uygun olmaktan çıktı. Bu nedenle Cherokee gibi testler, Soğuk Savaş’ın güç gösterisi kadar Pasifik halklarının ödediği ağır bedeli de hatırlatır.

1963 – Talat Aydemir ikinci kez darbe girişiminde bulundu; Ankara’da ordu içi isyan bastırıldı

20 Mayıs 1963’te, eski Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir öncülüğündeki bazı askerî birlikler Ankara’da yeniden ayaklandı. Bu, Aydemir’in ilk girişimi değildi. 22 Şubat 1962’de de benzer bir kalkışmaya öncülük etmiş, ancak olay kan dökülmeden bastırılmış ve kendisi emekliye sevk edilmişti. 1963’teki ikinci girişim ise daha sert sonuçlandı; çatışmalar yaşandı, darbe teşebbüsü bastırıldı ve ardından Ankara, İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi.

Talat Aydemir, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonraki askerî-siyasi ortamın en tartışmalı isimlerinden biriydi. 27 Mayıs sonrasında Türkiye yeniden sivil yönetime geçmeye çalışıyor, ancak ordu içindeki bazı gruplar bu geçişten memnun kalmıyordu. Onlara göre 27 Mayıs’ın hedefleri tamamlanmamış, siyaset eski alışkanlıklarına dönmüş, ordu içindeki genç subayların beklentileri karşılanmamıştı. Aydemir de kendisini bu rahatsızlığın temsilcilerinden biri olarak görüyordu.

İlk girişim 22 Şubat 1962’de yaşandı. Aydemir ve çevresindeki bazı subaylar, hükümeti ve Genelkurmay’ı baskı altına almaya çalıştı. Dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve Başbakan İsmet İnönü krizi kan dökülmeden çözmeye yöneldi. Aydemir affedildi; ancak Harp Okulu Komutanlığı’ndan alındı ve emekliye sevk edildi. Bu yumuşak sonuç, onun ve çevresindekilerin tamamen geri çekilmesini sağlamadı.

20 Mayıs 1963’te ikinci kalkışma başladı. Aydemir’e bağlı subaylar ve bazı Harp Okulu öğrencileri Ankara’da harekete geçti. Amaç, mevcut hükümeti devirmek ve yönetime el koymaktı. Darbeciler Ankara Radyosu’nu ele geçirmeye, kritik askerî ve idarî noktaları kontrol altına almaya çalıştı. Ancak bu kez devlet daha hazırlıklıydı. Genelkurmay, hükümet ve sadık birlikler hızla karşılık verdi. Başbakan İsmet İnönü’nün tecrübesi ve ordu içindeki karşı ağırlık, girişimin genişlemesini engelledi.

Olaylar sırasında Ankara’da silahlı çatışmalar yaşandı. Hava Kuvvetleri’ne bağlı uçaklar alçak uçuş yaptı; tanklar ve birlikler kritik noktalara sevk edildi. Harp Okulu öğrencilerinin kullanılması ise olayın en acı taraflarından biriydi. Genç askerî öğrenciler, üstlerinin siyasi hesaplarının içinde fiilen darbe girişiminin parçası haline getirildi. Bu nedenle 20 Mayıs ayaklanması, ordu içi hiyerarşinin ve askerî eğitim kurumlarının nasıl tehlikeli biçimde siyasete çekilebildiğini gösteren bir krizdi.

Girişim kısa sürede bastırıldı. Aydemir ve arkadaşları yakalandı. Ankara, İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edildi. Bu kez 1962’deki gibi af yolu açılmadı. Yargılamalar sonucunda Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idama mahkûm edildi. Aydemir, 5 Temmuz 1964’te idam edildi. Böylece 27 Mayıs sonrasında ordu içinde süren darbeci dalganın en görünür temsilcilerinden biri sahneden kanlı biçimde çekilmiş oldu.

1971 – Anayasa Mahkemesi Millî Nizam Partisi’ni kapattı; Millî Görüş çizgisinin ilk partisi siyasetten tasfiye edildi

20 Mayıs 1971’de Anayasa Mahkemesi, Millî Nizam Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. MNP, Necmettin Erbakan liderliğinde 26 Ocak 1970’te kurulmuştu ve Türkiye’de daha sonra Millî Görüş adıyla anılacak siyasi hareketin ilk partisi kabul edilir. Parti yalnızca bir buçuk yıl kadar yaşayabildi; fakat kısa ömrüne rağmen Türkiye siyasetinde uzun yıllar sürecek bir hattın başlangıcı oldu.

Millî Nizam Partisi’nin kuruluşu, Türkiye’de muhafazakâr ve İslamî duyarlılıkları olan çevrelerin ilk kez merkez sağ partilerin içinde kalmak yerine kendi bağımsız siyasi örgütünü kurma arayışını temsil ediyordu. Necmettin Erbakan, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız milletvekili seçilmişti. Ardından arkadaşlarıyla birlikte MNP’yi kurdu. Parti; ahlak, maneviyat, yerli sanayi, ağır sanayi hamlesi ve Batı karşısında daha bağımsız bir kalkınma çizgisi gibi başlıkları öne çıkarıyordu.

Kapatma sürecinin arka planında 12 Mart 1971 muhtırası atmosferi vardı; ancak kapatma davası muhtıradan hemen önce açılmıştı. Cumhuriyet Başsavcılığı, MNP hakkında laikliğe aykırı çalışmalar yürüttüğü gerekçesiyle dava açtı. Anayasa Mahkemesi de 20 Mayıs 1971’de partinin Anayasa’ya aykırı duruma düştüğüne ve temelli kapatılmasına karar verdi. Karar metninde, MNP’nin Anayasa’ya aykırı hale geldiği ve bu nedenle temelli kapatıldığı açıkça belirtilir.

Bu karar, Türkiye’de parti kapatma tarihinin en önemli örneklerinden biridir. Çünkü Türkiye’de din, laiklik ve siyaset ilişkisinin hangi sınırlar içinde yürütüleceğine dair büyük tartışmanın da ilk büyük yargı kararlarından biri verilmişti. Anayasa Mahkemesi, MNP’yi laik devlet düzenine aykırılık gerekçesiyle kapattı; bu gerekçe daha sonra Millî Görüş geleneğinden gelen başka partilerin kapatılma süreçlerinde de tekrar tekrar gündeme gelecekti.

MNP’nin kapatılması Millî Görüş çizgisini bitirmedi. Tam tersine, hareket başka adlarla devam etti. 1972’de Millî Selamet Partisi kuruldu; ardından Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi ve aynı gelenekten doğan farklı siyasi damarlar Türkiye siyasetinde etkili oldu. Bu nedenle 20 Mayıs 1971 kararı, Türkiye’de İslamî-muhafazakâr siyasetin devlet, hukuk ve laiklik sistemiyle girdiği uzun gerilimin erken ve belirleyici halkalarından biridir.

1971 – TÜSİAD kuruldu; Türkiye’de büyük sermaye örgütlendi

20 Mayıs 1971’de kısa adı TÜSİAD olan Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği resmen kuruldu. Bugünkü adıyla Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği olan TÜSİAD, Türkiye’de büyük sanayi ve hizmet sermayesinin en etkili sivil toplum örgütlerinden biri haline geldi. Burada küçük bir tarih ayrımı var: Kurucu sanayiciler protokolü 2 Nisan 1971’de imzaladı; derneğin kuruluşu ise hükümet tarafından 20 Mayıs 1971’de resmen kabul edildi.

TÜSİAD’ın kurucuları, dönemin en güçlü sanayi ve ticaret çevrelerinden gelen 12 isimdi: Vehbi KoçNejat F. EczacıbaşıSakıp SabancıOsman BoynerSelçuk YaşarFeyyaz Berkerİbrahim BodurRaşit ÖzsaruhanMelih ÖzakatAhmet SapmazHikmet Erenyol ve Muzaffer Gazioğlu. Bu liste, Türkiye’de özel sektörün ortak bir kurumsal sesle konuşmak istediğini gösteriyordu.

Kuruluş dönemi tesadüf değildi. Türkiye 1960’ların sonunda sert bir siyasal ve ekonomik gerilim yaşıyordu. İşçi hareketleri güçlenmiş, sendikalar daha görünür hale gelmiş, öğrenci hareketleri ve sol siyaset yükselmiş, sanayileşme tartışmaları sertleşmişti. 12 Mart 1971 Muhtırası da bu gerilimin hemen ardından geldi. Büyük sermaye çevreleri, bu ortamda hem ekonomik politikalar üzerinde daha etkili olmak hem de özel sektörün çıkarlarını daha örgütlü savunmak istiyordu. Yani TÜSİAD, Türkiye’de sermaye sınıfının siyasal ve ekonomik ağırlığını kurumsal hale getirme ihtiyacından doğdu.

Kuruluş protokolündeki ifade de bunu gösterir. TÜSİAD’ın misyonu, “Anayasamızın öngördüğü karma ekonomi prensiplerine ve Atatürk ilkelerine uygun olarak” sanayi ve hizmet alanlarında çalışan iş insanlarının bilgi ve faaliyetlerini birleştirerek Türkiye’nin demokratik ve planlı yollarla kalkınmasına katkı sağlamak şeklinde tarif edilmişti. Bu cümle dönemin ruhunu iyi anlatır: Bir yandan karma ekonomi ve planlama dili vardır; diğer yandan özel sektörün kalkınmadaki rolünü büyütme arzusu vardır.

TÜSİAD’ın ilk döneminde Vehbi Koç, Yüksek İstişare Konseyi Başkanı olarak öne çıktı. Daha sonra Nejat EczacıbaşıSakıp SabancıRahmi KoçFeyyaz Berker gibi isimler derneğin ağırlığını taşıyan figürler oldu. TÜSİAD, zamanla hükümet politikaları, demokrasi, hukuk devleti, Avrupa Birliği, eğitim, vergi, sanayi, dış ticaret ve rekabet gücü gibi konularda pozisyon alan etkili bir baskı ve düşünce kuruluşuna dönüştü. TÜSİAD bugün kendisini Türkiye’nin önde gelen girişimcileri ve iş dünyası yöneticilerinin oluşturduğu gönüllü bir sivil toplum kuruluşu olarak tanımlar.

Bu derneğin Türkiye siyasetindeki yeri her zaman tartışmalı oldu. Destekleyenlere göre TÜSİAD, Türkiye’de özel sektörün kurumsallaşmasını, dünyaya açılmasını, piyasa ekonomisini, Avrupa Birliği perspektifini ve hukuk devleti taleplerini temsil etti. Eleştirenlere göre ise TÜSİAD, büyük sermayenin çıkarlarını savunan, hükümetler üzerinde etkili olmaya çalışan ve ekonomik gücünü siyasal söyleme dönüştüren bir yapıydı. Aslında iki okuma da Türkiye’nin TÜSİAD gerçeğini anlamak için gereklidir: TÜSİAD hem modernleşmeci ve Batıcı büyük sermaye aklının taşıyıcısıdır hem de sınıfsal çıkarları olan güçlü bir iş dünyası örgütüdür.

Zaman içinde TÜSİAD’ın adı da değişti. Kurulduğunda Türk Sanayicileri ve İş Adamları Derneği idi. Daha sonra toplumsal dildeki değişime uygun olarak “iş adamları” yerine “iş insanları” ifadesi benimsendi. Bu küçük gibi görünen değişiklik bile, Türkiye’de iş dünyası, cinsiyet dili ve kurumsal temsil anlayışının nasıl dönüştüğünü gösterir.

1983 – Turgut Özal ANAP’ı kurdu; 12 Eylül sonrasının yeni merkez sağ partisi doğdu

20 Mayıs 1983’te Anavatan Partisi, kısa adıyla ANAPTurgut Özal başkanlığında kuruldu. Bu kuruluş, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra Türkiye’de sivil siyasete dönüş sürecinin en belirleyici adımlarından biriydi. ANAP, birkaç ay sonra yapılacak 6 Kasım 1983 genel seçimlerini kazanacak ve Turgut Özal’ı başbakanlığa taşıyacaktı.

ANAP’ın kuruluşunu anlamak için önce 12 Eylül sonrasına bakmak gerekir. Darbeden sonra siyasi partiler kapatılmış, eski liderlere siyaset yasağı getirilmiş, Türkiye yeni bir anayasa ve askerî yönetimin çizdiği dar siyasal alan içinde seçime hazırlanıyordu. 1983’e gelindiğinde askerî yönetim, siyasete dönüşe izin verdi; fakat kurulacak partiler ve adaylar Millî Güvenlik Konseyi’nin sıkı denetiminden geçiyordu. Yani ANAP, askerî vesayet gölgesindeki sınırlı bir geçiş döneminde kuruldu.

Turgut Özal bu ortamda farklı bir figürdü. Daha önce Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışmış, Dünya Bankası çevrelerini tanımış, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının mimarlarından biri olmuştu. 12 Eylül sonrasında Bülend Ulusu hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı yaptı. Yani Özal, hem bürokrasi ve ekonomi dünyasını bilen bir teknokrat hem de siyasete girmeye hazırlanan yeni tip bir liderdi.

ANAP’ın iddiası, eski merkez sağ partilerin mirasını tek çatı altında toplamak ve Türkiye’yi yeni bir ekonomik açılıma taşımaktı. Parti, kendisini dört eğilimi birleştiren yapı olarak tanıttı: muhafazakârlar, liberaller, milliyetçiler ve sosyal demokrat eğilimden gelen bazı kesimler. Bu “dört eğilim” söylemi, Özal’ın siyasi stratejisinin merkezindeydi. Ama açık konuşmak gerekir: ANAP’ın asıl omurgası, 12 Eylül sonrasında yeniden şekillenen merkez sağ, piyasa ekonomisi ve muhafazakâr-liberal dönüşüm çizgisiydi.

Partinin kuruluş kadrosunda Turgut Özal’ın yanı sıra farklı bürokrasi, iş dünyası ve siyaset çevrelerinden isimler yer aldı. Özal’ın kardeşi Korkut ÖzalYıldırım AkbulutVeysel Atasoy, Adnan KahveciVehbi DinçerlerMesut Yılmaz gibi isimler ilerleyen yıllarda ANAP’ın önemli aktörleri haline geldi. Parti, klasik sağ partilerin ağır teşkilat dilinden farklı olarak daha modern, daha teknik, daha ekonomik vaatler öne çıkaran bir üslup kullandı.

ANAP’ın en büyük avantajı, 1983 seçimlerinde rakiplerinin sınırlı olmasıydı. Eski büyük siyasi liderler yasaklıydı. Askerî yönetim, emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi’ni daha güvenli bir seçenek olarak görüyordu. Necdet Calp’in Halkçı Partisi de diğer yasal rakiplerden biriydi. Fakat halk, askerî yönetimin açık desteğine rağmen Sunalp’in partisini değil, Özal’ın ANAP’ını birinci yaptı. 6 Kasım 1983 seçimlerinde ANAP tek başına iktidara geldi.

Bu sonuç, Türkiye siyasetinde yeni bir dönemin kapısını açtı. Özal, ekonomide dışa açılma, ihracat, serbest piyasa, özel sektörün güçlenmesi, döviz ve ithalat rejiminde gevşeme, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve altyapı yatırımlarıyla anıldı. 1980’lerin Türkiye’sinde renkli televizyon, özel tüketim, ithal ürünler, müteahhitlik, finansal dönüşüm, Anadolu sermayesinin yükselişi ve orta sınıf hayalleri büyük ölçüde Özal dönemiyle birlikte konuşulmaya başladı.

Özal dönemi aynı zamanda gelir dağılımı, sendikal hakların zayıflaması, neoliberal politikalar, yolsuzluk tartışmaları, devletin ekonomik rolünün değişmesi ve 12 Eylül düzeninin siyasal mirası gibi çok sert başlıkları da beraberinde getirdi. ANAP, bir yandan topluma özgürleşme ve zenginleşme duygusu verdi; diğer yandan Türkiye’de piyasa merkezli yeni eşitsizliklerin ve hızlı dönüşümün de taşıyıcısı oldu.

Turgut Özal 1989’da cumhurbaşkanı seçildi. ANAP ise Özal sonrasında Mesut Yılmaz liderliğinde varlığını sürdürdü; 1990’larda koalisyonlar, merkez sağ rekabeti ve iç çekişmelerle zayıfladı. 2000’li yıllara gelindiğinde ise ANAP, Türkiye siyasetindeki eski ağırlığını kaybetti. Buna rağmen 1983’te açtığı yol, sonraki bütün merkez sağ, liberal-muhafazakâr ve piyasa yanlısı siyasetleri etkiledi.

1989 – Sovyet pilotu Aleksandr Zuyev MiG-29’la Trabzon’a indi; Soğuk Savaş’ın son yıllarında Türkiye uluslararası bir krizin ortasında kaldı

20 Mayıs 1989’da Sovyet Hava Kuvvetleri yüzbaşısı Aleksandr Mihayloviç Zuyev, kullandığı Mikoyan MiG-29 savaş uçağıyla Sovyetler Birliği’nden kaçarak Türkiye’ye sığındı. Uçak, Karadeniz’i geçtikten sonra Trabzon Havalimanı’na indi. Bu olay, Soğuk Savaş’ın son döneminde Türkiye, Sovyetler Birliği ve ABD arasında kısa ama dikkat çekici bir krize dönüştü. Çünkü MiG-29, o sırada Sovyetler Birliği’nin en yeni ve en merak edilen savaş uçaklarından biriydi.

Zuyev, Gürcistan’daki Mikha Tskhakaya/Senaki üssünde görev yapan bir Sovyet pilotuydu. Anlatılanlara göre kaçışını önceden planladı. Birlikte görev yaptığı personele, sözde oğlunun doğumunu kutlamak için hazırladığı pastayla ikramda bulundu; pastaya yüksek dozda uyku ilacı karıştırdı. Nöbetçilerin ve teknisyenlerin büyük bölümü etkisiz hale gelince uçağa ulaşmaya çalıştı. Bu sırada bir teknisyenle karşı karşıya geldi; çıkan arbedede teknisyeni tabancayla yaraladı, kendisi de kolundan yaralandı. Buna rağmen MiG-29’u çalıştırıp havalandı.

Planı sadece kaçmak değildi. Kendi anlatımına göre kalkıştan sonra üste kalan diğer uçakları vurup peşine düşülmesini engellemek istedi; ancak top sistemindeki kilitlerden birini çıkarmayı unuttuğu için bunu başaramadı. Ardından alçak irtifadan uçarak Karadeniz’i geçti ve Türkiye hava sahasına yöneldi. Trabzon kontrol kulesi ilk anda geri dönmesini istedi; fakat Zuyev inişte ısrar etti ve uçağı Trabzon’a indirdi. Bazı kaynaklarda uçağın gövdesinde hâlâ örtü parçalarının asılı olduğu, sol kanadında hasar bulunduğu ve uçağın silahlı halde indiği aktarılır.

Trabzon’a indiğinde Zuyev’in ilk sözlerinden birinin “Ben Amerikalıyım” ya da “Sonunda Amerikalıyım” anlamına gelen bir ifade olduğu anlatılır. Asıl amacı Türkiye’de kalmak değil, ABD’ye iltica etmekti. Nitekim Türkiye’de tedavi edildi, hakkında uçak kaçırma gibi suçlamalar gündeme geldi; ancak olay siyasi nitelikli görüldü ve sonunda ABD’ye gitmesine izin verildi. Daha sonra Amerika’ya yerleşti, danışmanlık yaptı ve kaçışını Fulcrum: A Top Gun Pilot’s Escape from the Soviet Empire adlı kitapta anlattı.

Türkiye açısından olay son derece hassastı. Çünkü bir yanda NATO üyesi Türkiye’ye inmiş çok yeni bir Sovyet savaş uçağı vardı; diğer yanda Moskova’nın uçağın derhal geri verilmesi talebi bulunuyordu. Batı için MiG-29’un teknik özellikleri büyük merak konusuydu. Sovyetler açısından ise bu hem askerî sır hem de prestij meselesiydi. Türkiye, krizi büyütmemek için uçağı kısa sürede Sovyetler Birliği’ne iade etti. Sovyet teknisyen ve pilotlarının Trabzon’a gelmesinin ardından MiG-29, Türk savaş uçaklarının refakatinde Türk hava sahasından çıkarıldı.

1989, Sovyetler Birliği’nin çözülmeye doğru hızla ilerlediği yıldı. Doğu Avrupa’da rejimler sarsılıyordu ve aylar sonra Berlin Duvarı yıkılacaktı. Zuyev’in MiG-29’la Trabzon’a inişi, Sovyet sistemindeki çözülmenin askerî disiplin içinde bile hissedildiğini gösteren sembolik olaylardan biri oldu. Rus kaynaklarında ise Zuyev çoğu zaman firari ya da hain olarak anlatılır; Batı kaynaklarında ise Sovyet düzeninden kaçan pilot figürü olarak ele alınır. Bu fark bile olayın Soğuk Savaş hafızasında nasıl iki ayrı dille yaşadığını gösterir.

Aleksandr Zuyev daha sonra ABD’de yaşadı. 2001’de Washington eyaletinde bir uçak kazasında hayatını kaybetti. Fakat 20 Mayıs 1989’da Trabzon’a yaptığı iniş, Türkiye’nin Soğuk Savaş’ın son perdesinde bir anda dünyanın en gelişmiş Sovyet savaş uçaklarından biriyle, firari bir pilotla ve büyük güçler arasındaki hassas diplomasiyle karşı karşıya kaldığı unutulmaz olaylardan biri olarak kaldı.

2003 – Orhan Pamuk “Benim Adım Kırmızı” ile IMPAC Dublin Ödülü’nü kazandı

20 Mayıs 2003’te Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanı, dönemin en prestijli ve en yüksek para ödüllü edebiyat ödüllerinden biri olan International IMPAC Dublin Literary Award’a layık görüldü. Bugünkü adıyla Dublin Literary Award olarak bilinen ödülün 2003 kazananı resmî listede Orhan Pamuk – My Name is Red olarak yer alır; romanın İngilizce çevirisini Erdağ M. Göknar yapmıştır.

Bu ödül, Orhan Pamuk’un uluslararası edebiyat dünyasındaki yerini Nobel’den önce güçlendiren önemli dönemeçlerden biriydi. Pamuk 2006’da Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacaktı; fakat Benim Adım Kırmızı’nın IMPAC Dublin başarısı, onun dünya edebiyat piyasasında yakından izlenen bir yazar olduğunu gösterdi. Ödülün o dönem 100 bin avro değerinde olduğu ve dünyanın en cömert edebiyat ödüllerinden biri sayıldığı da dönemin haberlerinde vurgulandı.

Benim Adım Kırmızı, 16. yüzyıl sonlarında Osmanlı İstanbul’unda geçer. Romanın merkezinde nakkaşlar, minyatür sanatı, Doğu-Batı gerilimi, aşk, cinayet ve sanatın nasıl temsil edileceği sorusu vardır. Sultan III. Murad döneminde, Osmanlı nakkaşlarının Batı resmindeki perspektif anlayışıyla karşılaşması üzerinden büyük bir kültürel tartışma kurulur. Dublin Literary Award’ın kitap tanıtımında da romanın Sultan Murad III dönemine açılan, Doğu ile Batı arasındaki gerilimi anlatan karmaşık ve zengin bir dünya kurduğu belirtilir.

Pamuk, hikâyeyi tek bir anlatıcının ağzından düz biçimde anlatmaz; ölü bir nakkaş, bir katil, bir kadın, bir köpek, bir ağaç, hatta kırmızı renk bile konuşur. Bu çok sesli yapı, romanı hem polisiye hem tarihî roman hem de sanat felsefesi tartışması haline getirir. Okur bir cinayetin izini sürerken, aynı zamanda “Resim neyi gösterir”, “Sanat Allah’ın gördüğü gibi mi, insanın gördüğü gibi mi bakmalıdır”, “Doğu ile Batı birbirini nasıl etkiler” gibi sorularla karşılaşır.

Ödülün çeviri boyutu da önemlidir. Çünkü Benim Adım Kırmızı’nın dünyaya açılması, Erdağ M. Göknar’ın İngilizce çevirisiyle de mümkün oldu. IMPAC Dublin gibi uluslararası ödüller, çoğu zaman çeviri edebiyatın gücünü de görünür kılar. Türkçedeki ritim, Osmanlıca çağrışımlar, minyatür sanatı terminolojisi ve Pamuk’un uzun, kıvrımlı cümleleri başka bir dile taşınmadan romanın dünya okuruyla buluşması mümkün olmazdı.

2017 – Beşiktaş’ın Baba Recep’i Recep Adanır öldü; Türk futbolunun centilmen kaptanlarından biri tarihe geçti

20 Mayıs 2017’de Türk futbolunun unutulmaz isimlerinden Recep Adanır, Antalya’da hayatını kaybetti. Futbol tarihimize Baba Recep lakabıyla geçen Adanır, özellikle Beşiktaş formasıyla 1950’li yıllara damga vurdu. Beşiktaş’ın resmî anma yazısında da onun 1929’da Ankara’da doğduğu, futbola Ankaragücü’nde başladığı ve siyah-beyazlı forma altında 1950’li yılların önemli isimlerinden biri olduğu aktarılır.

Recep Adanır’ın hikâyesi Ankara’da başladı. Çocuk yaşlarda Başkent’in arsalarında bez top peşinde koşarken yeteneği fark edildi ve Ankaragücü’ne geçti. Kısa sürede A takım seviyesine yükseldi. O dönemde futbol bugünkü gibi büyük bir ekonomik yapıya sahip değildi; oyuncuların çoğu mahalleden, okuldan, askeriyeden ya da yerel kulüplerden çıkıyor, büyük kulüplerin radarına yetenekleriyle giriyordu. Recep Adanır da Ankara sahalarından İstanbul futboluna uzanan bu kuşağın güçlü örneklerinden biri oldu.

1950’de Beşiktaş’a transfer oldu ve asıl ününü burada kazandı. Sağ iç, santrfor ve sol açık gibi hücum hattının farklı bölgelerinde oynayabiliyordu. Bu çok yönlülük onu takımın hücum aklını taşıyan bir figür haline getirdi. Beşiktaş’ın oyuncu profilinde, Adanır’ın sağ iç, santrfor ve sol açık mevkilerinde oynadığı; derbilerde Beşiktaş formasıyla Galatasaray’a 10, Fenerbahçe’ye 4 gol attığı belirtilir.

Baba lakabı boşuna verilmedi. Beşiktaş tarihinde Hakkı Yeten ve Hüsnü Savman gibi isimlerle anılan Baba geleneği, saha içi liderliği, ağabeyliği, karakteri ve centilmenliği ifade eder. Recep Adanır da bu lakabı hem oyun zekâsı hem de takım arkadaşları üzerindeki toparlayıcı etkisiyle kazandı.

Recep Adanır’ın millî takım kariyerinde de unutulmaz bir an vardır. 17 Haziran 1951’de Türkiye, Berlin Olimpiyat Stadı’nda Batı Almanya’yı tarihî bir maçta yenmiş; Adanır bu maçta gol atan isimlerden biri olarak hafızaya kazınmıştır.

Beşiktaş’tan ayrıldıktan sonra KasımpaşaGalatasaray ve Karagümrük formaları da giydi. Ancak futbol hafızasında daima Beşiktaş’ın Baba Recep’i olarak kaldı. Bu da Türk futbolunun ilginç taraflarından biridir: Bazı futbolcular birkaç kulüpte oynar ama bir kulübün ruhuna yazılır. Recep Adanır için o kulüp Beşiktaş’tı.

Futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük yaptı; hatta Beşiktaş’ta kısa süreli teknik adamlık görevleri de üstlendi. Ardından spor yazarlığı yaptı. Yani futbolu yorumlayan, anlatan ve sonraki kuşaklara aktaran isimlerden biri oldu.

2019 – Kilogram yeniden tanımlandı; ölçü sistemi metal ağırlıktan doğa sabitlerine geçti

20 Mayıs 2019’da modern ölçü sistemi için sessiz ama büyük bir devrim yaşandı. Kilogram, amper, kelvin ve mol yeniden tanımlandı. Artık kilogram, Paris yakınlarındaki özel bir kasada saklanan metal bir silindire bağlı değildi; evrensel bir fizik sabiti olan Planck sabiti üzerinden tanımlanıyordu.

Bu değişikliği anlamak için eski sistemi bilmek gerekir. 19. yüzyıldan itibaren kilogramın temel referansı, platinyum-iridyum alaşımından yapılmış küçük bir silindirdi. Buna “Uluslararası Kilogram Prototipi” deniyordu. Dünyadaki kütle ölçümleri, nihai olarak bu fiziksel nesneye dayanıyordu. Sorun şuydu: Ne kadar iyi korunursa korunsun, fiziksel bir nesne zaman içinde mikroskobik düzeyde değişebilir, kirlenebilir, kütlesi çok küçük de olsa oynayabilirdi.

Bilim dünyası için bu kabul edilemez bir zayıflıktı. Çünkü modern ölçüm sistemi, dünyanın her yerinde, her zaman aynı sonucu vermeliydi. Bir kilogram İstanbul’da, Paris’te, Tokyo’da, laboratuvarda, fabrikada ya da uzay araştırmalarında aynı anlama gelmeliydi. Bunun için ölçünün insan yapımı bir parçaya değil, doğanın değişmeyen sabitlerine bağlanması gerekiyordu.

2019 değişikliğiyle kilogram Planck sabitine; amper temel elektrik yüküne, kelvin Boltzmann sabitine; mol ise Avogadro sabitine bağlandı. BIPM, 20 Mayıs 2019’dan itibaren tüm SI birimlerinin doğal dünyayı tanımlayan sabitler üzerinden tanımlandığını ve bunun sistemin gelecekteki istikrarını güvence altına aldığını belirtir.

Bu değişiklik gündelik hayatta kimsenin pazardan aldığı elmanın ağırlığını değiştirmedi. Bir kilogram yine bir kilogramdı. Ama bilim, sanayi, ilaç üretimi, nanoteknoloji, uzay araştırmaları, hassas ölçüm cihazları ve kuantum teknolojileri açısından temel çok daha sağlam hale geldi. Artık ölçü sistemi, bir müzedeki metal silindire değil, evrenin işleyişine bağlanmıştı.

20 Mayıs tarihinin seçilmesi de anlamlıydı. Bu tarih, 1875’te Metre Sözleşmesi’nin imzalanmasının yıldönümüdür. Yani dünya ölçü birimlerinde ortaklaşma fikrinin tarihsel günü, 2019’da yeni bir bilimsel eşiğe taşındı.

2023 – Urfa türkülerini sahneye ve sinemaya taşıyan Nuri Sesigüzel öldü

20 Mayıs 2023’te Türk halk müziği sanatçısı ve sinema oyuncusu Nuri Sesigüzel İstanbul’da hayatını kaybetti. Asıl adı Nuri Kaçtaş olan sanatçı, Şanlıurfa’nın Birecik ilçesinde doğdu. Kaynaklarda doğum tarihiyle ilgili küçük farklılıklar görülse de yaygın kabul 1 Temmuz 1937’dir. Ölüm nedeni kalp yetmezliği olarak açıklandı; cenazesi Teşvikiye Camii’nde kılınan namazın ardından Büyükçekmece Mezarlığı’na defnedildi.

Nuri Sesigüzel; Urfa tavrını, Güneydoğu’nun uzun havalarını, kırık havalarını ve halk müziği duygusunu şehirli dinleyiciyle buluşturan güçlü popüler figürlerden biriydi. 13 yaşında halk müziğine ilgi duydu, 14 yaşında saz çalmaya başladı. 1961’de İstanbul Radyosu’nun açtığı sınavı kazanarak profesyonel sanat hayatına radyo sanatçısı olarak adım attı. Bu, onun kariyerinde önemli bir eşikti; çünkü radyo, o dönemde bir sanatçının sesini Türkiye’nin dört bir yanına ulaştıran en güçlü mecraydı.

Sesigüzel kısa sürede plak şirketlerinin de dikkatini çekti. 300’ü aşkın plak doldurduğu aktarılır. Onun sesi, özellikle 1960’lardan itibaren taş plak, radyo, gazino ve sinema hattında dolaşıma girdi. Türk halk müziği o yıllarda yerel icra geleneği olmaktan çıkıyor; plaklarla, radyoyla, sahnelerle ve Yeşilçam filmleriyle geniş kitlelerin gündelik hayatına giriyordu. Nuri Sesigüzel de bu geçişin en tanınan yüzlerinden biri oldu.

1963’te sinemaya geçti. Yeşilçam’da özellikle türkücü yıldızların başrolde olduğu filmler, dönemin seyircisi için ayrı bir damar oluşturuyordu. Orhan Gencebay, İbrahim Tatlıses, Ferdi Tayfur, Mahzuni Şerif ve başka müzisyenlerde de görülen bu çizgide, sanatçının sesi ile melodram hikâyesi birleşirdi. Nuri Sesigüzel de sahnedeki ve plaklardaki popülerliğini beyazperdeye taşıyan isimlerden biri oldu. Sinema oyunculuğu, onun halk müziği sanatçısı kimliğini daha geniş bir popüler kültür figürüne dönüştürdü.

Onun repertuvarı ve sahne tavrı, Urfa müzik kültürünün Türkiye genelinde tanınmasında etkili oldu. Urfa sıra gecesi geleneği, bozlaklar, uzun havalar, hoyratlar ve yöresel söyleyişler zamanla televizyon ve kaset kültürüyle daha geniş kitlelere ulaştı. Nuri Sesigüzel bu zincirde erken dönem köprü isimlerden biridir. Sesindeki güçlü yanık tını, onu yalnız eğlence müziği yapan bir sanatçıdan çıkarıp gurbet, aşk, hasret ve memleket duygusunu taşıyan bir yorumcu haline getirdi.

Bugün Nuri Sesigüzel denince akla yalnız bir dönem sanatçısı değil, Türkiye’de halk müziğinin popülerleşme biçimi de gelir. Radyo sınavından geçen, plak dolduran, gazinoda sahneye çıkan, Yeşilçam’da rol alan, televizyonla yeni kuşaklara ulaşan sanatçı tipi artık büyük ölçüde geçmişte kaldı. Sesigüzel, işte o eski sanatçı tipinin güçlü temsilcilerindendi.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.