18 Mayıs Tarihte Bugün

76 Dakika Okuma
18 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 18 Mayıs

Uluslararası Müze Günü

18 Mayıs, dünyada Uluslararası Müze Günü olarak kutlanıyor. Bu özel gün, Uluslararası Müzeler Konseyi ICOM tarafından 1977’den bu yana düzenleniyor. Amaç, müzelerin yalnızca eski eserlerin saklandığı sessiz yapılar olmadığını; toplumların hafızasını, kültürel mirasını, bilimsel birikimini ve ortak kimliğini koruyan canlı kurumlar olduğunu hatırlatmaktır.

Müzeler, geçmişle bugün arasında köprü kurar. Bir arkeoloji müzesinde binlerce yıllık bir kap, yalnızca topraktan çıkarılmış eski bir eşya değildir; o kap, bir dönemin sofrasını, üretimini, ticaretini, inancını ve gündelik hayatını anlatır. Bir etnografya müzesindeki kıyafet, bir savaş müzesindeki mektup, bir bilim müzesindeki cihaz ya da bir sanat müzesindeki tablo da aynı şekilde insanlığın ortak hafızasına açılan kapılardır.

Dünyada müzeciliğin kökleri eski koleksiyonlara kadar gitse de halka açık müze fikri açısından Roma’daki Capitoline Müzeleri 1471’e uzanan tarihiyle en eski örneklerden biri kabul edilir. Modern anlamda halka açık ilk müzelerden biri ise 1683’te Oxford’da açılan Ashmolean Museum’dur. Türkiye’de müzeciliğin kurumsal başlangıcı 1869’da Aya İrini’de kurulan Müze-i Hümayun’dur. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin temelini oluşturan bu kurum, Osmanlı’da eski eserlerin devlet eliyle korunması ve sergilenmesi fikrinin başlangıcı sayılır.

Uluslararası Müze Günü’nün her yıl farklı bir temayla kutlanması da bu yüzden önemlidir. ICOM, müzelerin yalnızca eser sergileyen kurumlar değil; eğitim, kültürel diyalog, toplumsal katılım, sürdürülebilirlik ve barış gibi alanlarda da rol oynadığını vurgular. 2026 yılı teması da “Museums Uniting a Divided World”, yani “Bölünmüş Bir Dünyayı Birleştiren Müzeler” olarak belirlendi.

Türkiye açısından da bugünün özel bir anlamı vardır. Anadolu, dünyanın en büyük açık hava tarih alanlarından biridir. Göbeklitepe’den Troya’ya, Hattuşa’dan Efes’e, Topkapı Sarayı’ndan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne kadar uzanan miras, turistik bir değer olmasının yanı sıra büyük bir kültürel sorumluluktur. Müzeler bu mirası korur, yorumlar ve yeni kuşaklara aktarır.

1048 – Ömer Hayyam doğdu; sadece rubaileriyle değil, matematiğiyle de çağını aştı

18 Mayıs 1048’de Ömer Hayyam, bugünkü İran sınırları içinde bulunan Nişabur’da doğdu. Tam adı Gıyaseddin Ebü’l-Feth Ömer bin İbrahim el-Hayyam’dı. “Hayyam” adı, çadırcı ya da çadır ustası anlamına gelir; ailesinin bu işle uğraşmış olabileceği düşünülür. Fakat Ömer Hayyam’ın adı tarihe çadırla değil, şiirle, matematikle, astronomiyle ve felsefeyle yazıldı.

Bugün geniş kitleler onu daha çok rubaileriyle tanır. Hayatın geçiciliği, ölüm, zaman, kader, şarap, akıl ve insanın varoluş sancısı üzerine yazdığı dört dizelik şiirler, yüzyıllar sonra bile okurunu yakalayan bir sadeliğe sahiptir. Batı dünyasında özellikle 19. yüzyılda Edward FitzGerald’ın yaptığı serbest çevirilerle büyük ün kazandı. Ancak bu şöhret biraz yanıltıcıdır; çünkü kendi çağında Hayyam yalnızca şair değil, ciddi bir bilim insanı olarak da tanınıyordu.

Hayyam’ın matematikteki en önemli alanlarından biri cebirdi. Üçüncü dereceden denklemlerin çözümü üzerine çalıştı ve bu denklemleri konik kesitler yardımıyla geometrik olarak sınıflandırmaya çalıştı. Bu, modern cebirin gelişim tarihinde önemli bir adımdı. Ayrıca binom katsayıları ve kök alma yöntemleri üzerine çalıştığı bilinir. Hatta bugün bazı kaynaklarda Pascal üçgeni olarak bilinen sayı düzeni, İran geleneğinde Hayyam üçgeni olarak da anılır.

Onun bir başka büyük katkısı astronomidedir. Selçuklu Sultanı Melikşah döneminde hazırlanan Celali Takvimi’nin düzenlenmesinde görev aldı. Bu takvim, Güneş yılını çok hassas biçimde hesaplamasıyla bilinir. Yani Hayyam yalnızca soyut düşüncelerle uğraşan bir bilgin değildi; devletin zaman ölçümünü, takvimini ve gündelik hayatın düzenini ilgilendiren pratik bir bilim çalışmasının da içindeydi.

Ömer Hayyam’ı ilginç kılan şey, aynı zihinde hem matematiksel kesinliğin hem de varoluşsal kuşkunun yan yana durmasıdır. Bir yanda denklemler, takvim hesapları ve geometrik ispatlar; diğer yanda insanın dünyadaki yerini sorgulayan rubailer vardır. Bu yüzden Hayyam, yalnızca İran edebiyatının ya da İslam bilim tarihinin değil, dünya kültürünün de en özgün figürlerinden biridir.

1131’de yine Nişabur’da hayatını kaybetti. Ardında tek bir alana sığmayan bir miras bıraktı. Onu yalnızca “şarap ve rubai şairi” diye okumak da yalnızca “matematikçi” diye anlatmak da eksik kalır. Ömer Hayyam, akılla şiirin, hesapla şüphenin, gökyüzüyle insan kalbinin aynı kişide birleşebileceğini gösteren büyük isimlerden biridir.

1190 – Barbarossa Konya’yı ele geçirdi; Üçüncü Haçlı Seferi Anadolu Selçuklu başkentine ulaştı

18 Mayıs 1190’da Alman İmparatoru I. Friedrich Barbarossa’nın ordusu, Üçüncü Haçlı Seferi sırasında Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’yı ele geçirdi. Batılı kaynaklarda Iconium olarak geçen Konya, o dönemde Anadolu’nun en önemli siyasi merkezlerinden biriydi. Bu yüzden olay, yalnızca bir şehir kuşatması değil, Haçlı ordusunun Anadolu’nun kalbine kadar ilerlediğini gösteren kritik bir dönemeçti.

Üçüncü Haçlı Seferi, 1187’de Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü geri almasından sonra başladı. Avrupa’nın büyük hükümdarları Kudüs’ü yeniden ele geçirmek için harekete geçti. İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard ve Fransa Kralı II. Philippe deniz yolunu kullanırken, Alman İmparatoru Barbarossa büyük ordusuyla kara yolundan ilerledi. Bu yol onu Balkanlar’dan Anadolu’ya, oradan da Selçuklu topraklarına taşıdı.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan’ın son yıllarında devlet, oğulları arasındaki iktidar çekişmeleri nedeniyle zayıflamıştı. Bu durum, Haçlı ordusunun Anadolu içlerine ilerlemesini kolaylaştırdı. Yine de Anadolu’yu geçmek Haçlılar için kolay değildi. Açlık, susuzluk, iklim, yerel direniş ve sürekli yıpratma savaşları orduyu zorladı. Konya’nın ele geçirilmesi bu yüzden Barbarossa için büyük bir askeri başarı gibi görünüyordu.

Ancak bu başarı kalıcı olmadı. Haçlılar Konya’da uzun süre tutunmadı; şehir kısa süre sonra yeniden Selçuklu kontrolüne geçti. Barbarossa ise Anadolu’dan güneye ilerlerken 10 Haziran 1190’da Silifke yakınlarında Göksu Nehri’nde boğularak öldü. İmparatorun ölümü, Alman Haçlı ordusunun moralini ve düzenini ağır biçimde sarstı. Büyük hedeflerle yola çıkan sefer, liderini Anadolu’da kaybetmiş oldu.

18 Mayıs 1190 bu nedenle hem dünya tarihi hem de Anadolu tarihi açısından önemlidir. Konya’nın Barbarossa tarafından ele geçirilmesi, Haçlı Seferleri’nin yalnız Kudüs ve Akdeniz kıyılarında değil, Anadolu’nun içlerinde de yaşandığını gösterir. Anadolu Selçuklu başkenti, o gün Avrupa’nın en büyük hükümdarlarından birinin ordusuyla karşı karşıya kalmış; Üçüncü Haçlı Seferi’nin en kritik duraklarından biri haline gelmiştir.

1804 – Napolyon imparator ilan edildi; devrimin generali Avrupa’nın hükümdarına dönüştü

18 Mayıs 1804’te Napolyon Bonapart, Fransa Senatosu’nun kararıyla “Fransızların İmparatoru” ilan edildi. Bu karar, yalnızca bir unvan değişikliği değildi; 1789 Fransız Devrimi’yle yıkılan monarşik düzenin ardından Fransa’da yeni bir iktidar biçiminin doğduğunu gösteriyordu. Devrim, kralın mutlak otoritesine karşı başlamıştı; fakat birkaç yıl içinde ülke, bu kez askeri dehası ve siyasi hırsıyla yükselen Napolyon’un yönetimi altında yeni bir imparatorluğa dönüşüyordu.

Napolyon, önce Fransız ordusunda yıldızı parlayan genç bir general olarak öne çıktı. İtalya seferindeki başarıları, Mısır seferi ve ardından Fransa’daki siyasi karışıklıklar içinde yaptığı 1799 darbesi onu ülkenin en güçlü adamı haline getirdi. “Birinci Konsül” olarak başladığı iktidar yolculuğu, kısa süre içinde ömür boyu konsüllüğe, ardından da imparatorluğa uzandı. Böylece Napolyon, devrimden doğan cumhuriyetin içinden çıkarak neredeyse devrimin tasfiye etmeye çalıştığı türden merkezi ve kişisel bir iktidar kurdu.

Ancak Napolyon’u yalnızca taht hırsıyla açıklamak eksik kalır. Onun dönemi, aynı zamanda modern devlet yapısının, hukuk düzeninin ve merkezi bürokrasinin güçlendiği bir dönemdi. Napolyon Kanunları, yalnız Fransa’da değil, Avrupa’nın birçok yerinde hukuk sistemlerini etkiledi. Liyakat, mülkiyet hakkı, medeni hukuk ve devletin örgütlenmesi gibi konularda bıraktığı miras, askeri zaferlerinden daha uzun ömürlü oldu.

Napolyon’un imparator ilan edilmesi, Avrupa’da büyük bir sarsıntı yarattı. Fransa artık kıta düzenini zorlayan saldırgan bir güçtü. Napolyon Savaşları kısa sürede Avrupa’nın haritasını değiştirdi; krallıklar yıkıldı, ittifaklar kuruldu, ordular milyonlarca insanın kaderini belirledi. Onun yükselişi kadar düşüşü de tarihî oldu: Rusya seferinin felaketi, Avrupa koalisyonlarının baskısı, Elba sürgünü, kısa süreli dönüşü ve Waterloo yenilgisi, Napolyon’u tarihin en dramatik figürlerinden biri haline getirdi.

18 Mayıs 1804 bu yüzden, Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve cumhuriyet ideallerinin, güçlü bir liderin elinde nasıl imparatorluk düzenine dönüşebileceğini gösteren çarpıcı bir dönemeçtir. Napolyon, bir bakıma modern çağın en büyük çelişkilerinden birini temsil eder: Devrimin çocuğuydu, ama sonunda kendi hanedanını kurmak isteyen bir imparator oldu.

1822 – Modern savaş fotoğrafçılığının öncülerinden Matthew Brady doğdu; Amerikan İç Savaşı’nı fotoğrafla tarihe taşıdı

18 Mayıs 1822’de Amerikalı fotoğrafçı Matthew Brady doğdu. Brady, özellikle Amerikan İç Savaşı sırasında çektiği fotoğraflarla tanındı ve modern savaş fotoğrafçılığının öncülerinden biri kabul edildi.

Brady’nin önemi yalnızca iyi bir fotoğrafçı olmasından gelmez. O, fotoğrafın gazetecilikte, tarihte ve toplumsal hafızada nasıl kullanılabileceğini çok erken fark eden isimlerden biriydi. 19. yüzyılın ortalarında fotoğraf hâlâ yeni ve zahmetli bir teknolojiydi. Poz vermek uzun sürüyor, ekipman ağır olduğu için zorlukla taşınıyor, görüntüler cam levhalara ya da metal yüzeylere alınıyordu. Buna rağmen Brady, dönemin önemli siyasetçilerini, askerlerini ve kamu figürlerini fotoğraflayarak Amerika’nın görsel arşivini oluşturmaya başladı.

En meşhur çalışmaları Amerikan İç Savaşı sırasında ortaya çıktı. Brady, savaş alanlarına fotoğrafçı ekipleri gönderdi; Antietam, Gettysburg ve başka cephelerden gelen görüntüler, savaşın gerçek yüzünü ilk kez geniş kitlelerin gözünün önüne serdi. Daha önce savaş, çoğu insan için kahramanlık anlatıları, resimler ve gazetelerdeki yazılarla biliniyordu. Brady’nin ekibinin çektiği fotoğraflar ise ölü bedenleri, yıkımı, çamuru, kampları ve savaşın soğuk gerçekliğini gösterdi.

Bu açıdan Brady, aynı zamanda erken dönem bir görsel gazeteciydi. “Savaş nasıl görünür?” sorusuna gerçek bir cevap verdi. Fotoğrafları, insanların savaşa bakışını değiştirdi. Özellikle ölü askerlerin yer aldığı kareler, cephede yaşananların evlerden ve şehirlerden ne kadar uzak ama ne kadar gerçek olduğunu gösterdi.

Brady’nin kariyerinde Abraham Lincoln’ün özel bir yeri vardır. Lincoln’ün en bilinen portrelerinden bazıları Brady’nin stüdyosunda çekildi. Hatta Lincoln’ün, Cooper Union konuşmasından önce Brady tarafından çekilen portresinin, kamuoyundaki imajını güçlendirdiği sık sık anlatılır. Brady’nin objektifi, Lincoln’ü Amerikan tarihinin simgesel yüzlerinden biri olarak hafızaya kazıdı.

Ancak Brady’nin sonu parlak olmadı. İç Savaş fotoğrafları için büyük para harcadı; ekipman, seyahat, çalışanlar ve baskılar ciddi maliyet yarattı. Savaş bittikten sonra devletin bu arşive beklediği ilgiyi göstermemesi onu maddi sıkıntıya soktu. Hayatının son yıllarını borç içinde geçirdi ve 1896’da öldü.

Matthew Brady’nin asıl mirası ölümünden sonra daha iyi anlaşıldı. Bugün Amerikan İç Savaşı’nı zihnimizde canlandırabiliyorsak, bunda onun ve ekibinin çektiği fotoğrafların büyük payı vardır.

1896 – ABD’de “ayrı ama eşit” kararı çıktı; ırk ayrımcılığı hukuken meşrulaştırıldı

18 Mayıs 1896’da ABD Yüksek Mahkemesi, Plessy v. Ferguson davasında Amerikan tarihinin en tartışmalı kararlarından birini verdi. Mahkeme, siyahlar ve beyazlar için ayrı kamusal alanlar oluşturulmasının, bu alanların “eşit” olduğu iddia edildiği sürece anayasaya aykırı olmadığına hükmetti. Bu karar, “separate but equal”, yani “ayrı ama eşit” doktrini olarak tarihe geçti.

Davanın merkezinde Homer Plessy adlı bir yurttaş vardı. Plessy, Louisiana’da sadece beyazlara ayrılan bir tren vagonuna oturduğu için tutuklandı. O dönemde Güney eyaletlerinde siyahlar ve beyazlar için ayrı okullar, ayrı tren vagonları, ayrı bekleme salonları, ayrı tuvaletler ve ayrı kamusal hizmetler oluşturuluyordu. Plessy’nin davası, bu ayrımcı sistemin Anayasa’ya aykırı olup olmadığını test eden büyük bir hukuk mücadelesine dönüştü.

Yüksek Mahkeme ise ayrımcılığı durdurmak yerine ona hukuki kılıf hazırladı. Mahkemeye göre ırklara göre ayrılmış hizmetler, kâğıt üzerinde eşit sayıldığı sürece Anayasa’nın eşit koruma ilkesini ihlal etmiyordu. Bu yorum, gerçekte eşitlik değil, ayrımcılığın yasal güvenceye alınması anlamına geldi. Çünkü siyahlara ayrılan okullar, ulaşım araçları ve kamu hizmetleri çoğu zaman beyazlara sunulanlardan çok daha kötüydü.

Karar, ABD’de Jim Crow düzeninin en güçlü hukuki dayanaklarından biri oldu. Siyah Amerikalılar, onlarca yıl boyunca okullarda, ulaşımda, kamu binalarında, lokantalarda ve gündelik hayatın neredeyse her alanında ayrımcı uygulamalara maruz kaldı. “Ayrı ama eşit” sözü, pratikte “ayrı ve eşitsiz” bir düzeni gizleyen bir formüldü.

Bu kararın yıkılması için neredeyse 60 yıl geçmesi gerekti. 1954’te Yüksek Mahkeme, Brown v. Board of Education kararında ayrı okulların doğası gereği eşitsiz olduğuna hükmetti. Böylece Plessy kararının eğitim alanındaki temeli çöktü; fakat ABD’de ırk ayrımcılığının toplumsal ve siyasi etkileri çok daha uzun süre devam etti.

1898 – Faruk Nafiz Çamlıbel doğdu; “Han Duvarları” ile memleket şiirinin sesini buldu

18 Mayıs 1898’de Türk şiirinin önemli isimlerinden Faruk Nafiz Çamlıbel İstanbul’da doğdu. Edebiyat tarihimizde adı özellikle “Beş Hececiler” arasında anılır. Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek ve Halit Fahri Ozansoy’la birlikte hece ölçüsünü yeni Türk şiirinin güçlü araçlarından biri haline getiren kuşağın temsilcilerindendir.

Faruk Nafiz, imparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş döneminin edebiyatçısıdır. Osmanlı’nın son yıllarını, Millî Mücadele sonrasındaki yeni Türkiye arayışını ve Anadolu’ya yönelen kültürel ilgiyi şiirine taşıdı. Bu yüzden şiirlerinde İstanbul’un zarif duygusu ile Anadolu’nun yoksulluğu, genişliği ve sessizliği yan yana durur.

Onu geniş okur kitlesine asıl taşıyan eserlerinden biri Han Duvarları’dır. Faruk Nafiz, Kayseri’ye öğretmen olarak giderken yaptığı yolculuktan etkilenmiş; Anadolu yollarını, hanları, bozkırı, yorgun insanları ve gurbet duygusunu şiire dönüştürmüştür. Han Duvarları, yalnızca bir yolculuk şiiri değildir; Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir aydının Anadolu’yla karşılaşmasının da edebi belgesidir. Şair, burada Anadolu’yu süslü bir dekor gibi değil, soğuğu, uzaklığı, yoksulluğu ve insanıyla görür.

Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirinde memleket duygusu belirgindir. Ancak bu duygu kaba bir slogan halinde değildir. Daha çok hasret, yol, toprak, gurbet, insan ve kader üzerinden kurulur. “Sanat” şiirinde yer alan anlayış da bu çizgiyi gösterir: Şair, edebiyatın yalnızca Batı’ya öykünen bir salon zevki olmaktan çıkıp kendi ülkesinin insanına ve toprağına bakması gerektiğini savunur. Bu yönüyle “memleket edebiyatı” anlayışının en güçlü isimlerinden biri sayılır.

Şiir dışında tiyatro eserleri de yazdı. “Canavar”“Akın”“Özyurt” ve “Kahraman” gibi oyunlarıyla Cumhuriyet döneminin sahne edebiyatına katkı verdi. Ayrıca uzun yıllar öğretmenlik yaptı; edebiyat dersleri verdi, gazetelerde ve dergilerde yazılar yayımladı. Bir dönem siyasete de girdi ve milletvekilliği yaptı.

Faruk Nafiz’in şiiri bugün bazen fazla “okul kitabı” gibi algılanır; bu haksız bir daraltmadır. Evet, Cumhuriyet’in kültür politikalarıyla uyumlu bir memleket sesi kurmuştur. Fakat şiirlerinde asıl güç, ideolojik çerçeveden çok görüntü kurma becerisindedir. Bozkır, yol, han, akşam, yalnızlık ve bekleyiş onun dizelerinde kolayca gözümüzde canlanır.

8 Kasım 1973’te hayatını kaybeden Faruk Nafiz Çamlıbel, Türk şiirinde hece ölçüsünü modernleştiren, Anadolu’yu şiirin merkezine taşıyan ve Cumhuriyet’in ilk kuşağının ruhunu yansıtan şairlerden biri olarak hatırlanmaya devam etmektedir.

1910 – Halley Kuyruklu Yıldızı Dünya’nın çok yakınından geçti; insanlar kıyametin geldiğini sandı

18 Mayıs 1910’da Halley Kuyruklu Yıldızı, Dünya’nın çok yakınından geçti. Ertesi gün Dünya, kuyruklu yıldızın kuyruğunun içinden geçtiği için bu gök olayı yalnızca astronomların değil, bütün dünyanın gündemine girdi. Gökyüzünde çıplak gözle izlenebilen bu parlak ziyaretçi, bir yandan büyük bir merak uyandırdı, diğer yandan insanlarda korkuya yol açtı.

Halley Kuyruklu Yıldızı sıradan bir kuyruklu yıldız değildir. Yaklaşık 75-76 yılda bir Güneş’in çevresindeki turunu tamamlar ve yeniden Dünya’dan görülebilir. Bu yüzden insanlık tarihinde defalarca kaydedilmiş, kralların ölümünden savaşlara, salgınlardan büyük felaketlere kadar pek çok olayla ilişkilendirilmiştir. Eski çağlarda kuyruklu yıldızlar çoğu zaman kötü haberin, savaşın ya da büyük değişimlerin işareti sayılırdı.

1910’daki geçişi ise özellikle ilginçtir. Çünkü bilim insanları, Halley’in kuyruğunda siyanogen adlı zehirli bir gazın izlerine rastlandığını açıklamıştı. Aslında bu gazın Dünya’ya zarar vermesi beklenmiyordu; çünkü kuyruklu yıldızın kuyruğu son derece seyrek maddelerden oluşuyordu. Fakat dönemin gazeteleri bu bilgiyi abartılı biçimde verince halk arasında büyük bir panik başladı.

Bazı insanlar Dünya’nın zehirli gazla kaplanacağını sandı. “Kuyruklu yıldız hapları”, sahte koruyucu ilaçlar ve gazdan koruduğu iddia edilen ürünler satıldı. Kimileri evlerine kapandı, kimileri dua etti, kimileri de gökyüzündeki bu nadir manzarayı izlemek için meydanlara çıktı. Böylece Halley’in 1910 geçişi, bilimsel bir olay olmanın ötesine geçti; basının korkuyu nasıl büyütebildiğini gösteren erken örneklerden biri haline geldi.

Elbette beklenen felaket yaşanmadı. Halley Kuyruklu Yıldızı Dünya’ya zarar vermeden yoluna devam etti. 1986’da yeniden görüldü; bir sonraki geçişinin ise 2061’de olması bekleniyor. 1910 olayı bugün hâlâ önemlidir, çünkü bize yalnızca bir gökcisminin hareketini değil, insanların bilinmeyen karşısında nasıl korkuya kapılabildiğini de anlatır.

1919 – Bandırma Vapuru Sinop’a ulaştı; Mustafa Kemal, Samsun’a giden son rotayı burada netleştirdi

18 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve heyetini Samsun’a götüren Bandırma Vapuru, Sinop’a ulaştı. Yolculuk, 16 Mayıs’ta İstanbul’dan başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, resmî olarak 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla Samsun’a gidiyor; bölgede asayişi sağlamakla görevlendiriliyordu. Fakat bu yolculuk, kısa süre sonra Türk tarihinin yönünü değiştirecek Millî Mücadele’nin başlangıç adımına dönüşecekti.

Yolculuk yalnızca kötü hava şartları ve eski bir vapurun zorlu Karadeniz seyrinden ibaret değildi. İstanbul işgal altındaydı ve İngilizler, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçişini kuşkuyla izliyordu. Bazı kaynaklarda, Bandırma Vapuru’nun İstanbul’dan ayrıldıktan sonra İngilizler tarafından geri çevrilmek ya da batırılmak üzere takip ettirildiği aktarılır. Vapurun kıyıya yakın seyretmesi ve beklenen rotayı birebir izlememesi, bu tehlikeyi atlatmasında etkili oldu.

Sinop, bu yolculuğun önemli ara duraklarından biriydi. Bandırma Vapuru 18 Mayıs günü Sinop’a ulaştığında Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a karadan geçme ihtimalini değerlendirdi. Bunun arkasında hem deniz yolculuğundaki riskler hem de daha güvenli bir güzergâh arayışı vardı. Ancak Sinop’tan Samsun’a kara yolunun o dönemde elverişli olmadığı anlaşıldı. Bunun üzerine denizden devam etme kararı verildi. TRT’nin Bandırma Vapuru kronolojisinde de vapurun 17 Mayıs’ta İnebolu’ya, 18 Mayıs’ta Sinop’a uğradığı ve 19 Mayıs’ta Samsun’a vardığı aktarılır.

18 Mayıs günü Mustafa Kemal Paşa’nın öğrendiği haberler de önemlidir. İzmir’in 15 Mayıs’ta Yunan kuvvetlerince işgal edilmesi Anadolu’da büyük bir sarsıntı yaratmıştı. Sinop’ta bu gelişmeler ve İstanbul’daki siyasi durum hakkında yeni bilgiler alındı. Böylece Bandırma Vapuru yalnızca bir limana uğramıyor; İstanbul’dan kopup Anadolu’ya yönelen siyasi ve tarihî karar hattı da adım adım belirginleşiyordu.

Sinop’tan sonra Bandırma Vapuru kıyıyı izleyerek Samsun’a doğru yoluna devam etti. Ertesi gün, 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktı. Bu, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden sürecin sembolik başlangıcı kabul edildi.

1927 – Bath Okulu bombalandı; ABD tarihinin en ölümcül okul saldırısı yaşandı

18 Mayıs 1927’de ABD’nin Michigan eyaletindeki Bath kasabasında, ülke tarihinin en ölümcül okul saldırısı yaşandı. Bath Consolidated School’a yerleştirilen patlayıcılar infilak etti; çoğu çocuk olmak üzere onlarca kişi hayatını kaybetti. Britannica, saldırıda 38 okul çocuğu ve 5 yetişkinin öldüğünü aktarır; bazı kaynaklarda fail dahil toplam can kaybı 45 olarak verilir.

Saldırının faili Andrew Kehoe adlı yerel bir çiftçi ve okul kurulu üyesiydi. Kehoe, ekonomik sorunlar yaşıyor, vergi yükünden ve okul yönetimiyle yaşadığı anlaşmazlıklardan dolayı öfke duyuyordu. Aylar boyunca okul binasının altına gizlice dinamit ve patlayıcı madde yerleştirdi. Saldırı günü önce kendi çiftliğini havaya uçurdu; ardından okulda patlamalar meydana geldi.

Felaket bununla da bitmedi. Kurtarma çalışmaları sürerken Kehoe, patlayıcı yüklü aracıyla okulun önüne geldi ve aracı infilak ettirdi. Böylece olay, planlı ve çok aşamalı bir katliama dönüştü. Kurbanların büyük bölümü çocuktu. Bath gibi küçük bir kasaba, birkaç dakika içinde Amerikan tarihinin en karanlık sahnelerinden birine dönüştü.

Bu olay bugün çok az hatırlanır. Bunun nedenlerinden biri, saldırıdan kısa süre sonra Charles Lindbergh’in Atlas Okyanusu’nu tek başına uçakla geçmesi ve Amerikan basınının ilgisinin hızla bu büyük havacılık başarısına kaymasıdır. Bir başka neden de saldırının dönemin zihin dünyasına sığmamasıdır. 1920’lerde terör ve kitlesel saldırı denince çoğu insanın aklına yabancı anarşistler ya da siyasi gruplar geliyordu. Oysa Bath saldırısının faili, kasabanın içinden çıkan öfkeli bir yerel figürdü.

Bath Okulu saldırısı, bugün Amerika’daki okul saldırıları tartışılırken yeniden hatırlanıyor. Çünkü bu felaket, okul şiddetinin ve sivillere yönelik kitlesel saldırıların yalnız çağımızın ürünü olmadığını gösteriyor. Fakat aynı zamanda şunu da anlatıyor: Şiddet bazen büyük ideolojik sloganlarla değil, kişisel öfke, ekonomik çöküş, intikam duygusu ve toplumdan kopuşun birleşmesiyle ortaya çıkabiliyor.

1929 – Suşehri depremi yaşandı; Sivas ve çevresinde onlarca kişi hayatını kaybetti

18 Mayıs 1929’da Sivas’ın Suşehri ilçesi ve çevresinde yıkıcı bir deprem meydana geldi. Depremin büyüklüğü kaynaklarda yaklaşık 6,1 olarak verilir. Sivas ve çevre yerleşimlerde çok sayıda yapı yıkıldı; 64 kişinin hayatını kaybettiği, çok sayıda insanın da yaralandığı aktarılır.

Deprem, Cumhuriyet’in henüz ilk yıllarında yaşandı. Türkiye o dönemde hem yeni devlet kurumlarını kuruyor hem de Anadolu’nun ulaşım, sağlık, imar ve haberleşme altyapısını güçlendirmeye çalışıyordu. Bu nedenle 1929 Suşehri depremi gibi afetler, genç Cumhuriyet’in afetlere müdahale kapasitesini de sınayan olaylardı.

Suşehri ve çevresi, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın etkilediği geniş deprem kuşağı içinde yer alır. Bu bölge, tarih boyunca birçok sarsıntı yaşamıştır. 1929 depremi de Anadolu’nun deprem gerçeğinin yalnız büyük şehirlerle sınırlı olmadığını; küçük ilçe ve köylerin de büyük yıkımlarla karşı karşıya kalabildiğini gösteren örneklerden biridir.

O dönemin şartlarında afet sonrası müdahale bugünkü imkânlardan çok uzaktı. Haberleşme yavaş, ulaşım zor, sağlık hizmetleri sınırlıydı. Yıkılan evler, açıkta kalan aileler, hayvanlarını ve geçim kaynaklarını kaybeden köylüler için deprem, yalnız o günün felaketi değil, aylarca süren bir hayat mücadelesi anlamına geliyordu.

18 Mayıs 1929 bu yüzden Türkiye’nin deprem hafızasında unutulmaması gereken tarihlerden biridir. Suşehri depremi, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, afetin can kaybıyla beraber barınma, yoksulluk, ulaşım ve devlet kapasitesi meselesi olduğunu da gösterir. Türkiye’nin deprem ülkesi olduğu gerçeği, yalnız büyük felaketlerde değil, bu tür yerel ama yıkıcı depremlerde de açıkça görülür.

1936 – Türker İnanoğlu doğdu; Yeşilçam’ın yıldızlarını, filmlerini ve televizyon çağını kuran yapımcılardan biri oldu

18 Mayıs 1936’da Türk sinemasının önemli yapımcı ve yönetmenlerinden Türker İnanoğlu Safranbolu’da doğdu. Sinemaya 1950’lerin sonunda yönetmen yardımcılığıyla girdi; Ömer Lütfi Akad ve Nişan Hançer gibi ustaların yanında çalıştı. Kısa sürede film üretmenin ekonomik ve organizasyonel tarafını da öğrendi. Onu Yeşilçam tarihinde asıl önemli yapan şey buydu: İnanoğlu, kamera arkasında büyük bir üretim düzeni oluşturdu.

1959’da Erler Film’i kurdu. Şirketin adı, yıllarca sinema salonlarında duyulan “Erler Film Türker İnanoğlu iftiharla sunar” cümlesiyle hafızalara kazındı. Şirket 1960’tan bu yana 205 film ve 4 binden fazla televizyon dizi bölümü üretti. Bu bile İnanoğlu’nun başlı başına bir sinema ve televizyon fabrikası kurduğunu gösterir.

İnanoğlu’nun filmleri, Yeşilçam’ın en büyük yıldızlarını bir araya getirdi. Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, Türkan Şoray, Fatma Girik, Kadir İnanır, Tarık Akan, Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen gibi isimler, onun yapımcılık ve yönetmenlik dünyasının içinde farklı dönemlerde yer aldı. Bu yüzden Türker İnanoğlu’nu anlatmak, biraz da Yeşilçam’ın yıldız sistemini anlatmaktır.

Örneğin “Yumurcak” serisi, küçük İlker İnanoğlu’nu çocuk yıldız olarak Türk sinemasının en tanınan yüzlerinden biri haline getirdi. Filiz Akın ve Kartal Tibet’in başrollerinde olduğu “Yumurcak”, Yeşilçam’ın çocuk kahraman yaratma becerisinin de simgesiydi. Aynı yıldız ikilisiyle çekilen “Ömrümce Aradım”“Beklenen Şarkı”“Dağlar Kızı Reyhan” gibi melodramlar, dönemin seyircisinin sevdiği büyük aşk, yanlış anlaşılma, fedakârlık ve kader çizgisini temsil etti. Erler Film’in arşivinde bu filmler bugün hâlâ şirketin en bilinen Yeşilçam yapımları arasında öne çıkar.

İnanoğlu yalnız melodram üretmedi. Popüler sinemanın bütün damarlarına girdi. Cüneyt Arkın’lı macera ve aksiyon filmleri, salon melodramları, aile filmleri, komediler ve daha sonra televizyon dizileriyle geniş bir seyirci kitlesine ulaştı. Onun yapımcılık aklı, “sanatsal risk”ten çok “seyirci ne izler, hangi yıldız hangi hikâyeyle gişeye çalışır, hangi tür televizyona taşınır” sorularına dayanıyordu. Bu yüzden İnanoğlu, Yeşilçam’ın estetik tartışmalarından çok endüstri tarafında belirleyici bir figürdür.

İnanoğlu’nun televizyonculuk tarafı yalnızca dizilerle sınırlı değildi. 1985’te televizyon programları hazırlamak amacıyla bir stüdyo kurdu; TRT’ye “Bir Başka Gece”, “Hodri Meydan”, “Gecenin Getirdikleri” gibi haber, tartışma ve eğlence programları hazırladı. En dikkat çekici işlerinden biri ise 1987’de başlayan “İcraatın İçinden” oldu. Dönemin Başbakanı Turgut Özal, bu programda ayda bir ekrana çıkarak hükümetin yaptıklarını doğrudan halka anlattı. Bugünden bakınca bu program; Türkiye’de bir liderin kamerayı kullanarak seçmene doğrudan seslenmesinin erken örneklerinden biriydi. İnanoğlu böylece kurmaca dizilerden önce, televizyonun siyasi iletişim gücünü de erken fark eden yapımcılardan biri oldu.

1990’lara gelindiğinde Türk sineması eski salon gücünü kaybederken İnanoğlu televizyona yöneldi. “Çiçek Taksi”“Tatlı Kaçıklar”“Böyle mi Olacaktı”“İkinci Bahar”“Akasya Durağı” ve özellikle “Arka Sokaklar” gibi yapımlar, Erler Film’in televizyon çağında da ayakta kaldığını gösterdi. “Arka Sokaklar”, 2006’da başlayıp yıllarca süren yapısıyla Türkiye televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerinden biri oldu.

Onun mirasının bir başka önemli yanı da arşivciliktir. 1997’de TÜRVAK – Türker İnanoğlu Sinema ve Televizyon Vakfı’nı kurdu. Yeşilçam’ın afişlerini, fotoğraflarını, cihazlarını, belgelerini ve görsel hafızasını korumaya çalıştı. Türkiye’de birçok film kopyasının, set fotoğrafının ve sektör belgesinin kaybolduğu düşünülürse, bu çaba ayrı bir önem taşır.

Türker İnanoğlu, Yeşilçam’ın yıldızlarını seyirciyle buluşturan, popüler türleri iyi okuyan, sinemadan televizyona geçişi erkenden gören ve Türk görsel eğlence endüstrisinin sürekliliğini sağlayan isimlerden biriydi. Yumurcak’tan Arka Sokaklar’a uzanan çizgi, aslında Türkiye’de seyircinin salonlardan televizyon ekranına geçişinin de hikâyesidir.

2 Nisan 2024’te hayatını kaybeden Türker İnanoğlu, ardında yüzlerce film, binlerce bölüm televizyon işi ve büyük bir arşiv bıraktı.

1922 – Sıtma mikrobunu bularak tıpta çığır açan Alphonse Laveran öldü

18 Mayıs 1922’de Fransız doktor Charles Louis Alphonse Laveran hayatını kaybetti. Laveran, tıp tarihine sıtmanın nedenini bulan bilim insanı olarak geçti. Bugün sıtmanın sivrisinekler yoluyla bulaşan bir parazit hastalığı olduğunu biliyoruz; fakat 19. yüzyılın sonlarında bu bilgi henüz kesinleşmiş değildi. Hastalığın kötü hava, bataklık kokusu ya da çevresel zehirlenme gibi nedenlerle ortaya çıktığı düşünülüyordu.

Laveran’ın buluşu 1880’de geldi. O sırada Fransız ordusunda doktor olarak görev yapıyor ve Cezayir’de çalışıyordu. Sıtma, özellikle sıcak ve bataklık bölgelerde askerleri kırıp geçiren büyük bir sağlık sorunuydu. Laveran, sıtmalı hastaların kan örneklerini mikroskop altında incelerken alyuvarların içinde hareket eden küçük canlı yapılar fark etti. Bunların sıradan bir bozulma ya da kan hücresi artığı olmadığını anladı. Gördüğü şey, sıtmaya yol açan Plasmodium parazitiydi.

Bu keşif tıp açısından çok büyüktü. Çünkü ilk kez bir insan hastalığının, bakteri değil, protozoon denilen tek hücreli bir parazit tarafından meydana getirildiği gösterilmiş oldu. Laveran böylece sıtmanın gerçek sebebini ortaya koydu. Daha sonra İngiliz Doktor Ronald Ross, sıtma parazitinin sivrisineklerle taşındığını kanıtlayacak ve hastalığın bulaşma zinciri tamamlanacaktı. Yani Laveran hastalığın failini, Ross ise failin nasıl taşındığını gösterdi.

Sıtma, insanlık tarihinin en öldürücü hastalıklarından biridir. Orduları zayıflatmış, imparatorlukların seferlerini etkilemiş, tropikal bölgelerde yaşamı ve ekonomiyi belirlemiş, milyonlarca insanın ölümüne yol açmıştır. Bu yüzden Laveran’ın mikroskop başında yaptığı gözlem, modern enfeksiyon hastalıkları bilgisinin temel taşlarından biridir.

Laveran bu çalışmalarıyla 1907 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandı. Ödül, sıtma paraziti ve protozoonların hastalıklardaki rolü üzerine yaptığı çalışmalar nedeniyle verildi. Daha sonra başka paraziter hastalıklar üzerinde de çalıştı ve Pasteur Enstitüsü’nde araştırmalarını sürdürdü.

1943 – Hitler, İtalya için işgal planı hazırlattı; müttefikine bile güvenmedi

18 Mayıs 1943’te Adolf Hitler, Almanya’nın müttefiki olan İtalya’ya karşı gizli bir plan hazırlanmasını istedi. “Alaric Operasyonu” adı verilen bu plan, İtalya’nın savaştan çekilmesi ya da Müttefiklerle anlaşması halinde Alman ordusunun İtalya’yı hızla işgal etmesini ve İtalyan birliklerini silahsızlandırmasını öngörüyordu. Yani Almanya, kâğıt üzerinde hâlâ müttefiki olan bir ülkeye karşı işgal hazırlığı yapmaya başlamıştı.

Bu kararın arkasında savaşın gidişatı vardı. 1943 baharında Kuzey Afrika’da Mihver güçleri ağır yenilgiye uğramış, Müttefiklerin bir sonraki hedefinin İtalya olacağı anlaşılmıştı. Mussolini yönetimi askeri ve siyasi olarak zayıflıyordu. Hitler, İtalya’nın cepheyi tutamayacağından ve bir noktada Almanya’yı yalnız bırakacağından şüpheleniyordu. Bu yüzden Alaric Operasyonu, daha ihanet gerçekleşmeden hazırlanan bir “müttefiki kontrol altına alma” planıydı.

Burada önemli ayrıntı şu: 18 Mayıs 1943’te İtalya henüz resmen teslim olmuş ya da Müttefiklerle ateşkes ilan etmiş değildi. Mussolini ancak 25 Temmuz 1943’te iktidardan düşürülecek, İtalya ile Müttefikler arasındaki ateşkes 3 Eylül’de imzalanacak, 8 Eylül’de ise dünyaya duyurulacaktı. Almanların asıl harekâtı da bu duyurudan sonra başladı. Alaric adı daha sonra “Achse Operasyonu”na dönüştü ve Alman birlikleri İtalya’daki, Balkanlar’daki, Güney Fransa’daki ve Yunanistan’daki İtalyan askerlerini silahsızlandırmak için harekete geçti.

Sonuç çok ağır oldu. Almanya, eski müttefikinin askerlerini düşman gibi gördü. Yüz binlerce İtalyan askeri silahsızlandırıldı, esir alındı ya da Almanya’daki çalışma kamplarına gönderildi. Bazı İtalyan birlikleri Almanlara direndi; özellikle Yunanistan’ın Kefalonya Adası’nda İtalyan Acqui Tümeni’nin askerleri teslim olduktan sonra toplu halde öldürüldü. Bu olay, İtalya’nın savaştan kopuşunun ne kadar kanlı ve karmaşık yaşandığını gösteren en sert örneklerden biri oldu.

18 Mayıs 1943 bu yüzden yalnızca bir askeri planlama tarihi değildir. İkinci Dünya Savaşı’nın son döneminde Mihver ittifakının içeriden çökmeye başladığını gösteren kritik işaretlerden biridir. Almanya, artık müttefiklerine bile güvenmiyor; yenilginin yaklaşmasıyla birlikte Avrupa’daki hâkimiyetini zorla korumaya çalışıyordu. Alaric Operasyonu, Hitler’in gözünde ittifakın sadakat değil, ancak işgal ve zor kullanarak ayakta tutulabilecek bir düzen haline geldiğini gösterdi.

1944 – Kırım Tatarları yurtlarından koparıldı; bir halk tren vagonlarında sürgüne gönderildi

18 Mayıs 1944’te Stalin yönetimi, Kırım Tatarlarını Kırım’dan topluca sürgün etmeye başladı. Sovyet gizli polisi NKVD, sabaha karşı evlere girdi; insanlara hazırlanmak için çoğu yerde yalnızca birkaç dakika verdi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, Sovyet ordusunda savaşmış askerlerin aileleri ve parti üyeleri dahil bütün bir halk, hayvan vagonlarına doldurularak Orta Asya’ya, özellikle Özbekistan’a gönderildi.

Sovyet yönetimi, bu sürgünü Kırım Tatarlarının Nazi Almanyası’yla iş birliği yaptığı iddiasıyla savundu. Fakat bu, bütün bir halka yöneltilmiş kolektif bir suçlamaydı. Kırım Tatarları arasında Almanlarla iş birliği yapanlar olduğu gibi, on binlerce Kırım Tatarı da Sovyet ordusunda Nazilere karşı savaşmıştı. Buna rağmen karar bireyleri değil, doğrudan bir halkın tamamını hedef aldı.

Sürgün birkaç gün içinde tamamlandı. İnsanlar haftalar süren yolculuklarda kapalı ve havasız vagonlarda açlık, susuzluk ve hastalıkla boğuştu. Yolda ölenlerin cenazeleri çoğu zaman trenlerden indirilemedi; aileler yakınlarını gömemeden yolculuğa devam etmek zorunda kaldı. Varılan yerlerde de şartlar ağırdı. Kırım Tatarları, “özel yerleşimci” sayıldı; hareket özgürlükleri kısıtlandı, ağır çalışma koşullarına ve yoksulluğa mahkûm edildi.

Sürgün edilenlerin sayısı ve ölümlerin oranı kaynaklara göre değişir. Sovyet kayıtları daha düşük rakamlar verirken, Kırım Tatar kaynakları ölüm oranının çok daha yüksek olduğunu, sürgüne gönderilenlerin neredeyse yarısına yakınının hayatını kaybettiğini savunur.

Sürgün sonrasında Kırım Tatarlarının köyleri boşaltıldı, evlerine başkaları yerleştirildi, yer adları değiştirildi, Kırım’daki tarihî ve kültürel izleri silinmeye çalışıldı. Bir halkın yalnızca bedeni değil, hafızası da yurdundan koparıldı.

Kırım Tatarları uzun yıllar boyunca Kırım’a dönme hakkından mahrum bırakıldı. Sürgünün haksızlığı Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde daha açık biçimde kabul edilmeye başlandı; Kırım Tatarlarının kitlesel dönüşü ise ancak 1980’lerin sonlarından itibaren mümkün oldu. Bugün 18 Mayıs, Kırım Tatarları için yalnızca bir tarih maddesi değil, Sürgün ve Soykırım Kurbanlarını Anma Günü olarak hafızalarda yaşamaya devam ediyor.

1968 – Fransa sokaklara taştı; Cannes Film Festivali yarıda kaldı

18 Mayıs 1968’de Fransa’daki Mayıs olayları büyürken Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, Romanya ziyaretini erken bitirip ülkesine döndü. Paris’te öğrencilerin başlattığı protestolar artık yalnızca üniversite meselesi olmaktan çıkmış, işçi grevleriyle birleşerek ülke çapında büyük bir krize dönüşmüştü. Fransa’da fabrikalar duruyor, sokaklar barikatlarla doluyor, de Gaulle yönetimi ise kontrolü kaybettiği izlenimi veriyordu.

Aynı gün krizin en sembolik sahnelerinden biri Cannes’da yaşandı. Normalde sinemanın yıldızlarla, kırmızı halıyla ve ödüllerle anılan büyük bir vitrini olan Cannes Film Festivali, bu kez Fransa’daki öğrenci ve işçi hareketlerine destek veren sinemacıların eylemine sahne oldu. François Truffaut, Jean-Luc Godard, Claude Lelouch, Louis Malle ve başka yönetmenler festivalin devam etmesine karşı çıktı. Onlara göre ülkede üniversiteler, fabrikalar ve sokaklar kaynarken sinema dünyasının hiçbir şey olmamış gibi yarışma düzenlemesi kabul edilemezdi.

O gün Cannes’da yaşananlar neredeyse bir film sahnesi gibiydi. Sinemacılar salonları işgal etti, tartışmalar büyüdü, bazı gösterimler engellenmeye çalışıldı. Godard ve Truffaut’nun da aralarında bulunduğu eylemciler, perde açılmasın diye sahnede perdeye tutundu. Godard’ın ünlü çıkışı bu ruhu özetliyordu: Sinemacılar işçiler ve öğrencilerle dayanışmadan söz ederken, karşı taraf hâlâ planlardan, kameradan ve festival düzeninden bahsediyordu.

Ardından yarışmadaki bazı önemli filmler geri çekildi. Carlos Saura, Alain Resnais, Claude Lelouch ve Miloš Forman gibi yönetmenler filmlerinin yarışmadan çıkarılmasını istedi. Jüri üyeleri Louis Malle, Monica Vitti, Roman Polanski ve Terence Young istifa etti. Jürinin çalışamaz hale gelmesiyle festival fiilen sona erdi; o yıl Cannes’da Altın Palmiye verilmedi.

18 Mayıs 1968, aynı zamanda sinemanın kendi kulesinden inip sokağın gürültüsüne karıştığı gündür. Cannes’ın durdurulması, 1968 ruhunun kültür dünyasına nasıl sıçradığını gösterdi. Sanat artık politik tavır alınacak bir alan olarak da görülüyordu. Bu olay, Cannes tarihinin en büyük kırılmalarından biri olarak hâlâ hatırlanır.

1969 – Apollo 10 fırlatıldı; Ay’a inişten önceki son prova başladı

18 Mayıs 1969’da NASA, Apollo 10 uzay aracını fırlattı. Bu görev, insanlığın Ay’a inişinden önce yapılan en kritik denemeydi. Apollo 11’in iki ay sonra gerçekleştireceği tarihi inişten önce, bütün sistemler gerçek koşullarda sınanacaktı. Kısacası Apollo 10, Ay’a inmeden Ay’a inişin provasıydı.

Görevde üç astronot vardı: Thomas Stafford, John Young ve Eugene Cernan. Apollo 10, Dünya’dan ayrıldıktan sonra Ay yörüngesine girdi. Komuta modülünün adı Charlie Brown, Ay modülünün adı ise Snoopy idi. Bu isimler, dönemin ünlü çizgi romanı Peanuts karakterlerinden alınmıştı. Böylece insanlık tarihinin en ciddi uzay görevlerinden biri, oldukça sevimli iki isimle kayıtlara geçti.

Apollo 10’un asıl önemi, Ay modülünün ilk kez Ay yüzeyine çok yakın bir mesafeye kadar indirilmesiydi. Stafford ve Cernan, “Snoopy” adlı Ay modülüyle komuta modülünden ayrıldı ve Ay yüzeyine yaklaşık 15 kilometreye kadar yaklaştı. Ancak iniş yapmadılar. Çünkü görev, Ay’a ayak basmak için değil, iniş öncesi bütün manevraları test etmek için planlanmıştı.

Bu, sanıldığından daha tehlikeli bir görevdi. Astronotlar Ay’a inecekmiş gibi alçaldılar, iniş rotasını denediler, ardından yeniden yükselip komuta modülüne kenetlendiler. Eğer bu aşamalardan biri başarısız olsaydı, Apollo 11’in tarihi inişi büyük ihtimalle ertelenecek ya da yeniden planlanacaktı. Apollo 10 bu nedenle uzay tarihinin en önemli “son prova” görevlerinden biri kabul edilir.

Görev, NASA’ya çok değerli bilgiler sağladı. Ay yörüngesinde haberleşme, yön bulma, modüllerin ayrılıp yeniden birleşmesi ve iniş yaklaşması başarıyla test edildi. Astronotlar ayrıca Ay yüzeyinin ayrıntılı fotoğraflarını çekti ve Apollo 11’in iniş yapacağı bölgeyle ilgili önemli gözlemler yaptı.

Apollo 10, 26 Mayıs 1969’da Dünya’ya döndü. Görev başarıyla tamamlanınca artık sıra Apollo 11’e gelmişti. 18 Mayıs 1969, Ay’a iniş tarihinin gölgesinde kalmış gibi görünse de aslında o büyük adımı mümkün kılan son büyük sınavın başladığı gündür. Apollo 10 olmasaydı, Neil Armstrong’un insan için küçük, insanlık için büyük adımı bu kadar güvenle atılamazdı.

1974 – Hindistan ilk nükleer denemesini yaptı; “Gülümseyen Buda” dünyaya yeni bir güç dengesini ilan etti

18 Mayıs 1974’te Hindistan, Racastan eyaletindeki Pokhran bölgesinde, Tar Çölü’nde ilk nükleer denemesini gerçekleştirdi. Hindistan yönetimi bu denemeye “Gülümseyen Buda” adını verdi. Bu isim özellikle seçilmişti; çünkü deneme, Buda’nın doğum günü kabul edilen Vesak gününe denk getirilmişti. Fakat adı ne kadar yumuşak olursa olsun, yapılan şey son derece sert bir mesajdı: Hindistan artık nükleer teknolojiye sahipti.

Deneme yer altında yapıldı. Hindistan, bu patlamayı resmî olarak “barışçıl nükleer patlama” diye tanımladı. Yani bunu doğrudan bir silah testi değil, nükleer teknolojinin bilimsel ve mühendislik kapasitesini gösteren bir deneme gibi sundu. Ancak dünya bunu böyle okumadı. Çünkü nükleer patlama yapabilen bir ülke, teknik olarak nükleer silah geliştirme eşiğini de geçmiş sayılıyordu.

Hindistan, 1962’de Çin’le savaşmış, 1964’te Çin’in nükleer silah sahibi olmasını dikkatle izlemişti. Ayrıca Pakistan’la yaşanan gerilimler de ülkenin güvenlik kaygılarını artırıyordu. 1971’deki Hindistan-Pakistan Savaşı ve Bangladeş’in kuruluşu, Güney Asya’daki güç dengesini zaten değiştirmişti. Pokhran’daki deneme, bu dengenin artık nükleer bir boyut kazandığını gösterdi.

“Gülümseyen Buda” ile Hindistan, ABD, Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık, Fransa ve Çin’den sonra nükleer deneme yapan altıncı ülke oldu. Bu, Hindistan için büyük bir prestij meselesiydi. Yeni Delhi yönetimi, dünyaya yalnızca kalabalık nüfusa sahip eski bir sömürge ülkesi olmadığını; bilimsel, askeri ve stratejik kapasitesi olan bağımsız bir güç olduğunu göstermek istiyordu.

Fakat deneme aynı zamanda nükleer yayılma tartışmalarını da büyüttü. Batılı ülkeler Hindistan’a yönelik nükleer teknoloji iş birliklerini daha dikkatli hale getirdi. Bu süreç, nükleer malzeme ve teknoloji transferini denetlemek için kurulan yeni uluslararası mekanizmaların ortaya çıkmasına da katkı sağladı. Pakistan ise bu denemeyi kendi nükleer programı için açık bir gerekçe olarak gördü. Güney Asya’da nükleer rekabetin kapısı böylece daha da aralandı.

Hindistan uzun süre bu ilk denemeyle yetindi; ancak 1998’de yine Pokhran’da yeni nükleer denemeler yaptı ve kendisini açık biçimde nükleer silah sahibi bir devlet olarak konumlandırdı. Pakistan da aynı yıl kendi denemeleriyle karşılık verdi. Böylece 1974’te “barışçıl” diye sunulan patlama, yıllar sonra bölgesel nükleer yarışın başlangıç noktalarından biri haline geldi.

18 Mayıs 1974 bu yüzden yalnızca Hindistan’ın teknik başarısı değildir. Eski sömürge dünyasının yükselen bir ülkesinin, büyük güçler masasına nükleer bir imzayla oturma çabasıdır. “Gülümseyen Buda” adı tarihe barışçıl bir ifade gibi geçti; ama arkasında Güney Asya’nın güvenlik mimarisini kökten değiştiren bir patlama vardı.

1976 – TRT’nin ilk televizyon haber spikeri Zafer Cilasun öldü

18 Mayıs 1976’da Türk radyo ve televizyon sunucusu Zafer Cilasun, Ankara’da 37 yaşında hayatını kaybetti. Ölüm nedeni kaynaklarda karaciğer şoku olarak geçer. Kısa ömrüne rağmen Türkiye’de televizyon haberciliğinin başlangıç dönemine adını yazdırdı. Çünkü Cilasun, TRT’nin 31 Ocak 1968’de başlayan ilk televizyon yayınında haberleri sunan isimdi.

Zafer Cilasun 1939’da Mardin’de doğdu. İlk ve lise öğrenimini Mardin’de tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ni bitirdi. Aslında mesleği ziraat mühendisliğiydi. 1963’te TRT’nin açtığı spikerlik sınavını kazandı ve Ankara Radyosu’nda haber spikeri olarak çalışmaya başladı. Radyo yıllarında özellikle “Meclis Saati” ve ajans haberleriyle sesi tanındı.

Onu Türkiye’nin yayıncılık tarihinde özel kılan an ise 31 Ocak 1968 akşamıdır. TRT Ankara Televizyonu ilk yayınını yaptığında saat 20.00’de ekrana çıkan 10 dakikalık haber bültenini Zafer Cilasun sundu. Böylece Türkiye’de televizyon haberlerini sunan ilk spiker olarak tarihe geçti. O dönem televizyon henüz çok az evde vardı; birçok kişi yayını komşularda, kahvehanelerde ya da ortak alanlarda izliyordu. Bu yüzden Cilasun’un yüzü, Türkiye’nin “beyaz cam”la tanıştığı ilk yılların hafızasına kazındı.

Zafer Cilasun’un önemi yalnızca ilklerden biri olmasından gelmez. Radyo disiplininden gelen düzgün Türkçesi, tok sesi, ölçülü tavrı ve sakin sunumuyla TRT’nin erken dönem haber dilini temsil etti. Bugün televizyon haberleri hızlı, hareketli ve çoğu zaman gösterişli bir anlatıma sahip; fakat o yıllarda spiker, haberin önüne geçmeyen, güven veren ve devlet ciddiyetini taşıyan kişiydi. Cilasun bu anlayışın en tanınan yüzlerinden biri oldu.

İlginç tarafı, Cilasun’un hayatı yalnızca spikerlikten ibaret değildi. Ziraat yüksek mühendisi olarak çalıştı; ayrıca tiyatroya da ilgi duydu. Kaynaklarda, izin dönemlerinde tiyatro topluluklarında yer aldığı ve Anadolu turnelerine katıldığı aktarılır. Bu da onun ses ve sahne disiplininin yalnızca haber masasında değil, sahne deneyimiyle de beslendiğini gösterir.

37 yaşında ölmesi, dönemin izleyicileri için büyük bir şaşkınlık yarattı. Çünkü televizyon Türkiye’de henüz gençti ve Zafer Cilasun bu yeni dünyanın ilk tanıdık yüzlerinden biriydi.

1980 – St. Helens Yanardağı patladı; ABD’nin en yıkıcı volkan felaketlerinden biri yaşandı

18 Mayıs 1980’de ABD’nin Washington eyaletindeki St. Helens Dağı büyük bir patlamayla infilak etti. Patlama, Amerikan tarihinin en yıkıcı volkan felaketlerinden biri olarak kayıtlara geçti. 57 kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kilometrekarelik orman yok oldu, yollar, köprüler, evler ve demiryolları ağır hasar gördü. Maddi zararın yaklaşık 3 milyar dolara ulaştığı kabul edilir.

Aslında felaket birdenbire gelmedi. St. Helens Dağı, haftalar öncesinden uyanış işaretleri vermeye başlamıştı. Mart 1980’de bölgede depremler arttı, dağın kuzey yamacında büyük bir şişme oluştu. Bilim insanları yanardağın hareketlendiğini biliyordu; bazı bölgeler boşaltılmıştı. Fakat patlamanın yönü ve şiddeti beklenenden çok daha yıkıcı oldu.

18 Mayıs sabahı 5,1 büyüklüğünde bir deprem, dağın kuzey yamacında dev bir heyelanı tetikledi. Bu heyelan, tarihin kaydedilmiş en büyük kara heyelanlarından biri sayılır. Yamacın çökmesiyle birlikte dağın içindeki basınç aniden boşaldı ve yanardağ yana doğru patladı. İşte St. Helens felaketini bu kadar öldürücü yapan da buydu: Patlama yalnızca yukarı doğru değil, yatay biçimde çevreye yayıldı.

Dakikalar içinde kavurucu sıcaklıkta gaz, kül, kaya ve toz bulutu ormanları biçti geçti. Ağaçlar kibrit çöpü gibi devrildi. Yaklaşık 400 metre yüksekliğindeki dağ zirvesi parçalandı; St. Helens’in konik şekli değişti, yerinde büyük bir krater kaldı. Kül bulutu kilometrelerce yükseldi ve rüzgârla birlikte birçok eyalete yayıldı. Bazı şehirlerde gündüz vakti hava karardı, yollar külle kaplandı, uçuşlar aksadı.

Felakette ölenlerden biri de bölgede yaşayan Harry R. Truman’dı. Yetkililerin tüm uyarılarına rağmen evini terk etmeyi reddetmişti. “Burası benim evim” diyerek dağdan ayrılmadı ve patlamada hayatını kaybetti. Onun hikâyesi, St. Helens felaketinin en çok hatırlanan insan hikâyelerinden biri oldu.

St. Helens patlaması, yalnızca büyük bir doğal afet değildi; modern volkan bilimi için de dönüm noktasıydı. Bilim insanları patlamayı, heyelanı, kül bulutunu ve sonrasındaki ekolojik toparlanmayı yıllarca inceledi. Bölge zamanla yeniden canlanmaya başladı; bitkiler, böcekler ve hayvanlar yavaş yavaş geri döndü. Bu yönüyle St. Helens, doğanın yıkıcı gücü kadar kendini yenileme kapasitesini de gösteren bir açık hava laboratuvarına dönüştü.

18 Mayıs 1980, insanın doğa karşısındaki kırılganlığını hatırlatan tarihlerden biridir. St. Helens Dağı, haftalarca “geliyorum” demişti; ama patladığında, modern bilimin bile doğanın bütün öfkesini tam olarak öngöremeyeceğini acı biçimde gösterdi.

1984 – Türkiye’ye güreşte ilk olimpiyat altınlarından birini kazandıran Nasuh Akar öldü

18 Mayıs 1984’te Türk güreşinin önemli isimlerinden Nasuh Akar hayatını kaybetti. 1925’te Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinde doğan Akar, Türkiye’nin minder güreşindeki erken dönem olimpiyat şampiyonlarından biri olarak tarihe geçti. Onun adı özellikle 1948 Londra Olimpiyatları ile anılır.

Nasuh Akar, serbest stil güreşte yarıştı. Londra’da 52 kilo serbest stil kategorisinde mindere çıktı ve rakiplerini geride bırakarak olimpiyat altın madalyası kazandı. Bu başarı, Türkiye’nin güreşte dünya çapında söz sahibi olmaya başladığı dönemin en önemli halkalarından biriydi. 1948 Londra Olimpiyatları, Türk güreşi için unutulmaz bir turnuvaydı; Türkiye o oyunlarda güreşte büyük bir çıkış yaptı ve minder, ülkenin en güçlü spor alanlarından biri haline geldi.

Akar’ın başarısı yalnızca kişisel bir madalya değildi. Cumhuriyet’in genç spor tarihinde güreş, uluslararası alanda Türkiye’ye en çok gurur yaşatan branşların başında geliyordu. Yaşar Doğu, Celal Atik, Gazanfer Bilge, Ahmet Kireççi ve başka büyük isimlerle birlikte Nasuh Akar da bu geleneğin kurucu kuşağı içinde yer aldı. Bu kuşak, güreşi Türkiye’de sadece bir ata sporu olmaktan çıkarıp olimpiyat kürsüsüne taşıyan modern bir rekabet alanı haline getirdi.

Nasuh Akar’ın güreşçiliğinde dikkat çeken şey, hafif sıklette mücadele etmesine rağmen yüksek teknik gücü ve dayanıklılığıydı. Serbest stilin hız, denge, çeviklik ve ani hamle isteyen yapısına uygun bir güreşçiydi. O dönemin imkânları bugünkü spor bilimiyle karşılaştırılamayacak kadar sınırlıydı; buna rağmen Türk güreşçileri disiplin, çalışma ve geleneksel güreş kültüründen gelen altyapıyla dünya minderiyle başa çıkmayı başardı.

Olimpiyat şampiyonluğundan sonra adı Türk spor tarihinin altın sayfalarına yazıldı. Bugün Nasuh Akar’ı hatırlamak, yalnızca bir güreşçiyi anmak değildir; Türkiye’nin uluslararası sporda kendini en güçlü gösterdiği alanlardan biri olan güreşin nasıl bir kuşakla yükseldiğini de hatırlamaktır.

1987 – İstanbul’da deniz otobüsü seferleri başladı; deniz yolu şehir içi ulaşımın parçası oldu

18 Mayıs 1987’de İstanbul’da ilk deniz otobüsü seferleri başladı. İlk hat, Anadolu Yakası’ndaki Bostancı ile Avrupa Yakası’ndaki Kabataş arasında işletildi. Bu adım, İstanbul ulaşımında önemli bir dönüm noktasıydı; çünkü deniz, artık yalnızca vapurla özdeşleşen geleneksel bir ulaşım alanı olmaktan çıkıyor, daha hızlı ve modern bir şehir içi ulaşım seçeneğine dönüşüyordu.

İstanbul zaten yüzyıllardır denizle yaşayan bir şehirdi. Boğaz, Haliç ve Marmara hattı, şehrin iki yakasını birbirine bağlayan doğal ulaşım omurgasıydı. Vapur kültürü de İstanbul’un gündelik hayatının en güçlü parçalarından biriydi. Ancak 1980’lere gelindiğinde şehir hızla büyümüş, trafik ciddi bir mesele haline gelmişti. Özellikle Anadolu Yakası’ndan Avrupa Yakası’na geçiş, köprü trafiği ve kara yolu yoğunluğu nedeniyle giderek zorlaşıyordu.

Deniz otobüsleri bu ihtiyaca cevap olarak devreye girdi. Vapurdan daha hızlı, daha kapalı ve daha konforlu bir ulaşım modeli sunuyordu. Bostancı-Kabataş hattı da tesadüfen seçilmiş bir güzergâh değildi. Bostancı, Anadolu Yakası’nın önemli yerleşim ve aktarma noktalarından biriydi; Kabataş ise Avrupa Yakası’nda merkezi bölgelere erişim sağlayan stratejik bir iskeleydi. Böylece deniz otobüsü, iki yaka arasında yalnızca turistik ya da keyfi bir seçenek değil, doğrudan günlük hayatı kolaylaştıran bir ulaşım aracı olarak kullanılmaya başladı.

Bu uygulama zamanla İstanbul Deniz Otobüsleri’nin, yani İDO’nun büyümesinin önünü açtı. Deniz otobüsleri yalnızca şehir içi hatlarda değil, daha sonra Marmara Denizi çevresindeki kentler arasında da kullanılmaya başlandı. Bursa, Yalova, Bandırma ve diğer hatlar, İstanbul’un deniz üzerinden bölgesel ulaşım ağının parçası haline geldi.

1990 – TGV saatte 515,3 kilometreye çıktı; Fransa raylar üzerinde hız rekoru kırdı

18 Mayıs 1990’da Fransa’da özel olarak hazırlanmış bir TGV treni, saatte 515,3 kilometre hıza ulaşarak yeni bir dünya demiryolu hız rekoru kırdı. Rekor, Paris’in güneybatısındaki Atlantique yüksek hızlı tren hattında, Vendôme yakınlarında gerçekleştirildi. Denemeyi Fransa’nın ulusal demiryolu şirketi SNCF yürüttü; kullanılan tren ise TGV Atlantique 325 adlı trendi.

Bu deneme sıradan bir “hız gösterisi” değildi. Fransa, 1980’lerde TGV ile yüksek hızlı tren çağını başlatmıştı; 1990’daki rekor denemesiyle de bu teknolojinin sınırlarını göstermek istiyordu. Amaç yalnızca “en hızlı tren bizde” demek değil, yüksek hızda ray, elektrik hattı, pantograf, fren sistemi, aerodinamik yapı ve yolcu konforunun nasıl davrandığını ölçmekti. Yani bu rekor hem mühendislik testi hem de Fransa’nın teknolojik vitriniydi.

Rekor için seçilen TGV Atlantique 325 özel olarak hafifletildi ve kısaltıldı. Normalde daha uzun olan tren seti, deneme için daha az vagonla çalıştırıldı; böylece güç/ağırlık oranı artırıldı. Ray hattı milimetrik toleranslarla kontrol edildi, gevşek taşlar temizlendi, elektrik hattının gerilimi artırıldı. Çünkü bu hızlarda mesele yalnızca motor gücü değildir; trenin üzerindeki pantografın elektrik teline temasını kaybetmemesi bile başlı başına bir mühendislik sorunudur.

18 Mayıs sabahı tren, Dangeau’dan hareket etti ve yaklaşık 15 dakika içinde rekor hızına ulaştı. TGV 325, kilometre 166,8 civarında saatte 515,3 kilometreye çıktı. Bu, o dönem için inanılmaz bir hızdı: Tren, dakikada yaklaşık 8,5 kilometre ilerliyordu. Başka bir ifadeyle İstanbul’da Kadıköy’den Beşiktaş’a kuş uçuşu mesafeyi bir dakikadan biraz fazla sürede alabilecek bir sürate ulaşmıştı.

Bu hız rekoru, TGV’nin dünya çapındaki prestijini büyüttü. Fransa, yüksek hızlı tren alanında yalnızca yolcu taşıyan bir ülke değil, teknolojiyi zorlayan ve ihraç edebilecek düzeyde geliştiren bir mühendislik gücü olduğunu gösterdi. TGV daha sonra Avrupa’da yüksek hızlı tren fikrinin sembollerinden biri haline geldi; Fransa’nın şehirleri arasındaki mesafeyi kısaltırken, demiryolunun uçak ve otomobil karşısında yeniden güçlü bir seçenek olabileceğini de kanıtladı.

Bu rekor 2007’de yine Fransa’da, bu kez TGV V150’nin saatte 574,8 kilometreye ulaşmasıyla aşıldı. Yine de 18 Mayıs 1990’daki deneme önemini korur. Çünkü o gün TGV, yalnızca hızlı gitmedi; modern demiryolunun sınırlarının o yıllarda sanılandan çok daha ileri taşınabileceğini gösterdi.

1995 – Türkiye’de “Tatlı Cadı” dizisiyle sevilen Elizabeth Montgomery öldü

18 Mayıs 1995’te Amerikalı oyuncu Elizabeth Montgomery hayatını kaybetti. Montgomery, dünya televizyon tarihine özellikle “Bewitched” dizisindeki Samantha Stephens karakteriyle geçti. Türkiye’de ise bu dizi “Tatlı Cadı” adıyla tanındı ve yıllarca sevildi. Burnunu oynatarak büyü yapan sevimli cadı Samantha, televizyonun siyah-beyaz ve erken renkli dönemlerinden hafızalara kalan en sempatik karakterlerden biri oldu.

Elizabeth Montgomery 1933’te Los Angeles’ta doğdu. Babası Robert Montgomery de ünlü bir oyuncu ve yönetmendi. Yani sinema ve televizyon dünyasının içine doğdu; ancak kendi şöhretini babasının adıyla değil, televizyonun altın çağında yarattığı unutulmaz karakterle kurdu. 1950’lerden itibaren çeşitli televizyon yapımlarında ve filmlerde yer aldı, fakat asıl çıkışını 1964’te başlayan “Bewitched” ile yaptı.

“Tatlı Cadı”, sıradan bir Amerikan banliyö hayatı ile fantastik komediyi bir araya getiriyordu. Samantha bir cadıydı ama sevdiği adam Darrin Stephens ile evlenmiş, normal bir ev kadını gibi yaşamaya çalışıyordu. Sorun da buradan çıkıyordu: Samantha büyü yapmama sözü verse de annesi Endora’nın müdahaleleri, cadı akrabaların tuhaflıkları ve gündelik hayatın küçük krizleri her bölümde komik olaylara yol açıyordu. Dizinin en meşhur hareketi ise Samantha’nın burnunu oynatarak büyü yapmasıydı.

Dizi 1964’ten 1972’ye kadar sürdü ve Amerikan televizyonunun en bilinen komedilerinden biri haline geldi. Türkiye’de de “Tatlı Cadı” adıyla yayımlandığında özellikle aile izleyicisi tarafından benimsendi. Samantha karakteri ne korkutucu bir cadıydı ne de klasik masallardaki karanlık kadın figürüydü. Tam tersine zarif, esprili, iyi kalpli ve güçlü bir kadındı. Bu yüzden dizi, fantastik yanı kadar evlilik, aile, kadın kimliği ve toplumsal beklentiler üzerine kurduğu hafif mizahla da ilgi çekti.

Elizabeth Montgomery, “Tatlı Cadı”dan sonra da televizyon filmlerinde ve dramatik rollerde yer aldı. Özellikle gerçek olaylara dayanan televizyon filmleriyle oyunculuğunun yalnızca komediye sıkışmadığını gösterdi. Ancak geniş kitlelerin hafızasında hep Samantha olarak kaldı. Bu bazen oyuncular için bir lanettir; tek karakterle anılmak kariyeri gölgeler. Fakat Montgomery’nin durumunda bu karakter, televizyon tarihinin kalıcı simgelerinden birine dönüştü.

1995’te kolon kanseri nedeniyle 62 yaşında hayatını kaybetti. Ölümü, yalnız Amerika’da değil, diziyi yıllar içinde farklı ülkelerde izlemiş geniş bir kuşakta da hüzün yarattı. Türkiye’de onu hatırlayanlar için Elizabeth Montgomery, çoğu zaman adıyla değil, Tatlı Cadı Samantha olarak anıldı.

1996 – Demirel’e İzmit’te suikast girişimi; kurşunu koruma müdürü durdurdu

18 Mayıs 1996’da dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e İzmit’te suikast girişiminde bulunuldu. Demirel, bugünkü Outlet Center Alışveriş Merkezi’nin temel atma töreni için Kocaeli’deydi. Törende konuşmasını tamamladıktan sonra yanına yaklaşan İbrahim Gümrükçüoğlu, silahını çıkardı. Tam bu sırada Demirel’in koruma müdürü Şükrü Çukurlu saldırgana müdahale etti. Silah ateş aldı; Demirel yara almadan kurtuldu, Çukurlu kolundan, gazeteci İhsan Yılmaz ise ayağından yaralandı.

Olay birkaç saniye içinde yaşandı ama Türkiye’nin yakın siyasi hafızasına yerleşti. Cumhurbaşkanına yönelik saldırının açık alanda, kalabalık bir törende gerçekleşmesi, güvenlik zafiyeti tartışmalarını da beraberinde getirdi. Buna rağmen saldırının ölümcül bir sonuca dönüşmemesinde Şükrü Çukurlu’nun refleksi belirleyici oldu. Yaralanmasına rağmen Demirel’i güvenli alana aldı; diğer korumalar da saldırganı etkisiz hale getirdi.

Saldırgan İbrahim Gümrükçüoğlu eczacıydı. Olaydan sonra gözaltına alındı ve tutuklandı. Daha sonra yapılan adli değerlendirmelerde kendisine paranoid sendrom teşhisi konulduğu, mahkemenin de ceza ehliyeti bulunmadığı yönünde karar verdiği aktarıldı. Bu yönüyle olay, yalnızca siyasi bir suikast girişimi olarak değil, saldırganın ruhsal durumu ve güvenlik sistemi bakımından da tartışıldı.

İzmit’teki bu girişim, Demirel’in uzun siyasi hayatındaki en kritik anlardan biri oldu. Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı, askeri darbelerden siyasi yasaklara, hükümet krizlerinden koalisyon dönemlerine kadar birçok badire atlatmıştı; 1996’da ise bu kez doğrudan silahlı bir saldırıdan kurtuldu.

18 Mayıs 1996 bu nedenle Kocaeli tarihine de yazılan bir gündür. Bir alışveriş merkezi temel atma töreni olarak başlayan program, birkaç saniye içinde Türkiye gündemini sarsan bir suikast girişimine dönüştü. O gün atılan kurşun Demirel’e ulaşmadı; ama İzmit, Cumhuriyet tarihinin en dikkat çekici siyasi saldırı girişimlerinden birine sahne oldu.

1998 – ABD Microsoft’a dava açtı; teknoloji tekelleri çağı mahkeme salonuna taşındı

18 Mayıs 1998’de ABD Adalet Bakanlığı ve 20 eyaletin başsavcısı, Microsoft’a karşı büyük bir antitröst davası açtı. Şirket, Windows işletim sistemindeki gücünü kullanarak rekabeti engellemekle ve internet tarayıcısı pazarında Internet Explorer’ı rakiplerine karşı haksız biçimde öne çıkarmakla suçlandı. ABD Adalet Bakanlığı’nın açıklaması, davanın Microsoft’un rekabet dışlayıcı uygulamalarına karşı açıldığını belirtiyordu.

O dönemde Microsoft, kişisel bilgisayar dünyasının tartışmasız deviydi. Windows, milyonlarca bilgisayarda ana işletim sistemi olarak kullanılıyordu. İnternetin hızla yayılmasıyla birlikte tarayıcı pazarı da yeni dijital dünyanın kapısı haline gelmişti. Netscape Navigator gibi rakipler, internetin ilk döneminde büyük başarı kazanmıştı. Microsoft ise Internet Explorer’ı Windows’la birlikte sunarak bu alanda hızla üstünlük kurmaya başladı.

Davanın özü şuydu: Microsoft yalnız iyi ürün yaptığı için mi kazanıyordu, yoksa Windows’taki tekel gücünü kullanarak rakiplerinin önünü mü kesiyordu? Şirket, bilgisayar üreticilerinin Windows ekranlarını değiştirmesini sınırlamak, Internet Explorer’ı sistemin ayrılmaz parçası gibi sunmak ve rakip tarayıcıların dağıtımını zorlaştırmakla suçlandı. Bu tartışma, o yılların teknoloji dünyası için hayatiydi; çünkü internetin kapısını kimin kontrol edeceği sorusu, geleceğin dijital ekonomisini de belirleyecekti.

Microsoft ise suçlamaları reddetti. Bill Gates ve şirket yönetimi, Internet Explorer’ın Windows’un doğal bir parçası olduğunu, tüketiciye daha iyi deneyim sunduklarını ve rekabetin engellenmediğini savundu. Ancak dava, yalnız Microsoft’un ticari tercihlerini değil, teknoloji devlerinin piyasadaki güçlerini nasıl kullandığını da tartışmaya açtı.

Davanın sonunda Microsoft’un ikiye bölünmesi gündeme geldiyse de bu karar temyizde bozuldu. ABD Adalet Bakanlığı ile şirket arasında 2001’de uzlaşmaya varıldı, 2002’de mahkeme bu uzlaşmayı büyük ölçüde onayladı. Microsoft bölünmedi; ancak bilgisayar üreticilerine daha eşit lisans koşulları sunmak, bazı teknik bilgileri rakip geliştiricilerle paylaşmak ve Windows üzerindeki tekel gücünü rakip yazılımları dışlamak için kullanmamak gibi yükümlülükler altına girdi. Bu nedenle dava, Microsoft’u yıkmadı ama teknoloji devlerinin piyasa gücünün hukuk yoluyla sınırlandırılabileceğini gösteren ilk büyük örneklerden biri oldu.

Bu dava, bugünden bakınca daha da önemli görünüyor. Çünkü 1998’de Microsoft için sorulan soru, bugün Google, Apple, Amazon, Meta ve diğer teknoloji devleri için de soruluyor: Dijital platformlar yalnız ürün mü satıyor, yoksa pazarın kurallarını da kendileri mi yazıyor? Tarayıcı savaşıyla başlayan tartışma, yıllar içinde arama motorları, uygulama mağazaları, sosyal medya, yapay zekâ ve veri ekonomisine kadar genişledi.

2000 – Bahriye Üçok cinayetinde kritik parmak izi; bombalı paketin izi Ferhan Özmen’e çıktı

18 Mayıs 2000’de, Doç. Dr. Bahriye Üçok’un öldürülmesinde kullanılan bombalı pakette bulunan parmak izinin, Umut Operasyonu kapsamında yakalanan Ferhan Özmen’e ait olduğu belirlendi. Bu tespit, 1990’da işlenen ve yıllarca Türkiye’nin karanlık faili meçhul dosyaları arasında kalan Üçok cinayetinde en somut delillerden biri olarak öne çıktı.

Bahriye Üçok, Türkiye’nin en dikkat çekici aydınlarından biriydi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yapmış bir akademisyen, Cumhuriyet gazetesi yazarı, eski senatör ve kadın hakları savunucusuydu. İslam tarihi üzerine çalışıyor, dinin siyaset tarafından kullanılmasına ve kadınların baskı altına alınmasına açıkça karşı çıkıyordu. Bu nedenle uzun süre tehditler aldı.

6 Ekim 1990’da Ankara’daki evine bir kargo paketi gönderildi. Paketin içinde bomba vardı. Üçok paketi açınca patlama meydana geldi; ağır yaralandı ve hayatını kaybetti. Suikast, Türkiye’de aydınlara yönelik saldırılar zincirinin en sarsıcı halkalarından biri oldu. Muammer Aksoy, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Bahriye Üçok cinayetleri, yıllar boyunca aynı karanlık dönemin parçaları olarak tartışıldı.

2000 yılında başlatılan Umut Operasyonu, bu dosyaların bir bölümünü yeniden gündeme taşıdı. Operasyon kapsamında Tevhid-Selam/Kudüs Ordusu bağlantılı olduğu belirtilen isimler yakalandı; Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda saldırı dosyası dava konusu yapıldı. Ferhan Özmen de bu süreçte yakalanan sanıklardan biriydi.

Parmak izi tespiti bu yüzden önemlidir. Çünkü olayın üzerinden yaklaşık 10 yıl geçmişken, bombalı paketi hazırlayan ya da gönderen kişiyle suikast arasında fiziksel bir bağ kurulmuş oldu. Daha sonra yargılama sürecinde Ferhan Özmen hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi; karar Yargıtay tarafından da onandı. Umut davasına ilişkin özetlerde, Özmen’in Üçok cinayeti dahil birçok eylemden sorumlu tutulduğu belirtilir.

18 Mayıs 2000 bu nedenle yalnızca bir adli tespit tarihi değildir. Türkiye’nin yakın tarihinde aydınlara yönelen siyasi cinayetlerin nasıl örgütlü yapılarla, karanlık bağlantılarla ve yıllarca süren soruşturmalarla iç içe geçtiğini gösteren dönüm noktalarından biridir. Bahriye Üçok’un ölümü, bir bilim insanına ve bir kadına yönelik saldırı olmanın ötesinde, laiklik, özgür düşünce ve kamusal cesaret üzerine verilmiş ağır bir mesajdı. O parmak izi ise yıllarca karanlıkta bırakılan bir cinayette, gerçeğe açılan en somut izlerden biri olarak kayıtlara geçti.

2004 – Türkiye’yi Eurovision’da “Opera” şarkısıyla temsil eden Çetin Alp öldü

18 Mayıs 2004’te Türk pop müziği sanatçısı Çetin Alp hayatını kaybetti. 1947’de Malatya’da doğan Alp, Türkiye’de daha çok 1983 Eurovision Şarkı Yarışması ile hatırlanır. Çünkü o yıl Türkiye’yi, “The Short Waves” grubuyla birlikte seslendirdiği “Opera” adlı şarkıyla temsil etti.

Çetin Alp’in müzik yolculuğu aslında Eurovision’dan önce başlamıştı. 1970’lerde çeşitli yarışmalara katıldı, orkestra ve sahne çalışmaları yaptı. Güçlü sesiyle dikkat çeken bir yorumcuydu. O dönemde Türkiye’de pop müzik henüz bugünkü kadar büyük bir endüstri değildi; sanatçılar gazino sahneleri, radyo, televizyon programları ve müzik yarışmaları üzerinden tanınıyordu. Çetin Alp de bu kuşağın isimlerinden biriydi.

Onun adını geniş kitlelere taşıyan asıl olay ise 1983’teki Eurovision oldu. “Opera”, sözleri Aysel Gürel’e, bestesi Buğra Uğur’a ait, klasik opera göndermeleriyle pop müziği birleştirmeye çalışan sıra dışı bir şarkıydı. Sahne fikri de dönemi için iddialıydı: Operatik vokaller, hareketli bir düzenleme ve teatral bir sunumla Türkiye farklı bir şey denemek istemişti.

Fakat sonuç ağır oldu. Türkiye yarışmadan sıfır puanla ayrıldı. Bu, Çetin Alp’in kariyerine haksız biçimde yapışan bir etiket haline geldi. Oysa Eurovision tarihinde sıfır puan alan birçok ülke ve sanatçı vardı; ayrıca “Opera”, bugün geriye dönüp bakıldığında döneminin çok dışında, tuhaf ama cesur bir deneme olarak da görülebilir. Sorun yalnız şarkıda değildi; Türkiye’nin o yıllarda Eurovision’daki müzikal dili, sahne estetiği ve Avrupa jürileriyle kurduğu ilişki zaten oldukça zayıftı.

Çetin Alp için bu sonuç kolay taşınacak bir yük olmadı. Eurovision yenilgisi, Türkiye’de uzun süre alaycı biçimde hatırlandı ve sanatçının adının önüne geçti. Bu da aslında popüler kültür hafızamızın acımasız tarafını gösterir. Bir sanatçının yıllarca verdiği emek bazen tek bir kötü sonuçla gölgelenebilir. Çetin Alp’in hikâyesi biraz da budur: Güçlü sesi olan bir şarkıcının, hafızalara daha çok talihsiz bir Eurovision gecesiyle kazınması.

Buna rağmen “Opera”, zamanla Türkiye Eurovision tarihinin en ilginç örneklerinden biri haline geldi. Bugün hâlâ hatırlanıyorsa, bu yalnızca sıfır puan aldığı için değil; Türkiye’nin yarışmada risk almaya çalıştığı tuhaf, renkli ve cesur denemelerden biri olduğu içindir.

2009 – Cüzzamla mücadele eden ve kız çocuklarının eğitimi için çalışan Türkan Saylan öldü

18 Mayıs 2009’da Türk tıp doktoru, akademisyen, yazar ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin eski genel başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan hayatını kaybetti. Saylan, Türkiye’de hem cüzzamla mücadele hem de özellikle kız çocuklarının eğitimi için verdiği uzun soluklu çabayla tanındı.

Türkan Saylan 1935’te İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdi ve deri hastalıkları alanında uzmanlaştı. Onu tıp tarihinde özel kılan çalışma alanı ise cüzzamdı. Bugün adı biraz eski ve uzak bir hastalık gibi duyulsa da cüzzam, uzun yıllar boyunca yalnızca bir sağlık sorunu değil, aynı zamanda ağır bir toplumsal dışlanma nedeniydi. Hastalar toplumdan koparılıyor, korkuyla ve damgayla yaşamak zorunda kalıyordu.

Saylan’ın en önemli tarafı, cüzzamı yalnızca mikrop ve ilaç meselesi olarak görmemesiydi. Hastaların tedavi edilmesi kadar topluma yeniden kazandırılması gerektiğini savundu. İstanbul Üniversitesi’nde ve sahada yaptığı çalışmalarla Türkiye’de cüzzamla mücadelenin kurumsallaşmasına katkı verdi. Lepra Hastanesi ve lepra araştırmalarıyla anıldı; hastalığın kontrol altına alınması için yıllarca çalıştı. Bu yönüyle Saylan, hekimliği yalnızca klinik içinde değil, toplum sağlığı ve insan onuru alanında da sürdüren bir isimdi.

Fakat Türkan Saylan’ın kamuoyunda en çok tanındığı alan eğitim oldu. 1989’da kurulan Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin öncü isimlerinden biri oldu ve uzun yıllar genel başkanlığını yaptı. ÇYDD, özellikle ekonomik imkânları sınırlı kız çocuklarının okuması için burslar sağladı. “Baba Beni Okula Gönder” gibi kampanyalarla Türkiye’de kız çocuklarının eğitimi meselesini geniş kitlelerin gündemine taşıdı. Saylan için eğitim, yalnızca bireysel başarı değil; yoksulluğa, erken yaşta evliliğe, toplumsal eşitsizliğe ve gericiliğe karşı en güçlü araçtı.

Bu yüzden Türkan Saylan figürü Türkiye’de her zaman yalnızca bir doktor olarak görülmedi. O, laiklik, çağdaş eğitim, kadın hakları ve bilimsel düşünce ekseninde sembolleşen bir Cumhuriyet aydınıydı. Sevenleri onu kararlı, çalışkan ve inatçı bir eğitim savaşçısı olarak gördü. Eleştirenleri ise özellikle siyasi ve ideolojik duruşu üzerinden tartıştı. Ancak şu gerçek değişmez: Saylan, Türkiye’de binlerce öğrencinin eğitim hayatına doğrudan ya da dolaylı biçimde dokunan bir sivil toplum mirası bıraktı.

Hayatının son döneminde Ergenekon soruşturması kapsamında evi arandı. Bu arama, kanser tedavisi gören Saylan’ın sağlık durumu nedeniyle kamuoyunda büyük tartışma ve tepki yarattı. Kısa süre sonra, 18 Mayıs 2009’da hayatını kaybetti. Ölümü, yalnız tıp ve eğitim çevrelerinde değil, Türkiye’nin laik ve çağdaş yaşam savunucusu kesimlerinde de büyük bir yas duygusu yarattı.

2015 – DNA’nın yapısını aydınlatan fotoğraflarda imzası olan Raymond Gosling öldü

18 Mayıs 2015’te Britanyalı bilim insanı Raymond Gosling hayatını kaybetti. Gosling’in adı, modern biyolojinin en büyük keşiflerinden biri olan DNA’nın çift sarmal yapısının anlaşılması sürecinde geçer. Ancak onu anlatırken meseleyi yalnızca “DNA’yı keşfetti” diye yazmak eksik olur. Çünkü Gosling’in asıl katkısı, DNA’nın yapısını görünür kılan deneysel verilerin üretilmesindedir.

Raymond Gosling, King’s College London’da doktora öğrencisiydi. Önce Maurice Wilkins’le, daha sonra Rosalind Franklin’le birlikte çalıştı. Bu ekip, DNA liflerini X-ışını kırınımı yöntemiyle inceliyordu. Basitçe söylemek gerekirse, DNA’ya X ışınları gönderiliyor; ışınların oluşturduğu desenlerden molekülün biçimi anlaşılmaya çalışılıyordu. O dönem DNA’nın kalıtsal bilginin taşıyıcısı olduğu biliniyordu ama molekülün tam yapısı henüz çözülememişti.

Bu çalışmaların en ünlü sonucu, bilim tarihine “Fotoğraf 51” olarak geçen X-ışını kırınım görüntüsüdür. Bu görüntü Rosalind Franklin’in çalışmalarıyla anılır; fakat fotoğrafın çekilmesinde Raymond Gosling’in de doğrudan emeği vardı. Fotoğraf 51, DNA’nın sarmal bir yapıya sahip olduğuna dair en güçlü kanıtlardan biri oldu. James Watson ve Francis Crick, Cambridge’de DNA’nın çift sarmal modelini kurarken bu deneysel verilerden yararlandı.

Buradaki tarihsel mesele biraz acıdır. 1953’te DNA’nın çift sarmal modeli Watson ve Crick tarafından yayımlandı; aynı dönemde Franklin ve Gosling’in deneysel çalışmaları da ayrı makalelerle bilim dünyasına sunuldu. Ancak uzun yıllar boyunca popüler anlatıda asıl şöhret Watson ve Crick’e gitti. 1962 Nobel Ödülü de Watson, Crick ve Wilkins’e verildi. Rosalind Franklin ise 1958’de hayatını kaybettiği için Nobel’e dahil edilemedi; Nobel Ödülü ölümden sonra verilmediği için adı ödül listesinde yer almadı. Gosling de bu büyük hikâyede daha geri planda kaldı.

Raymond Gosling’in önemi tam da burada ortaya çıkar. Bilimde bazı isimler teoriyi kurar, bazıları ise o teoriyi mümkün kılan kanıtı üretir. Gosling, DNA’nın yapısının çözülmesinde bu ikinci hattın önemli isimlerinden biridir. Onun laboratuvarda yaptığı ölçümler, hazırladığı örnekler ve çektiği X-ışını kırınım görüntüleri olmadan çift sarmal modelinin bu kadar sağlam biçimde kurulması çok daha zor olurdu.

DNA’nın yapısının anlaşılması, modern genetiğin, moleküler biyolojinin, genetik hastalık araştırmalarının, biyoteknolojinin ve bugünkü genom çalışmalarının temelini attı. Bugün genetik testlerden kişiselleştirilmiş tıbba, adli DNA analizlerinden biyoteknolojiye kadar uzanan devasa bir alanın başlangıcında bu keşif vardır.

2015 – “Dost Bildiklerim” ve “Tanrım Beni Baştan Yarat”ın bestekârı Muzaffer Özpınar öldü

18 Mayıs 2015’te Türk sanat müziği bestekârı ve tambur sanatçısı Muzaffer Özpınar hayatını kaybetti. Özpınar, özellikle “Dost Bildiklerim”“Neye Yarar Gelişin?” ve “Tanrım Beni Baştan Yarat” gibi eserlerle tanındı. Bu şarkılar, klasik Türk müziği ile gazino ve plak kültürünün birbirine yaklaştığı dönemin duygusunu taşır. Aşk, kırgınlık, pişmanlık ve iç hesaplaşma onun bestelerinde güçlü biçimde hissedilir.

Muzaffer Özpınar, Zeki Müren’in “Kahır Mektubu” albümündeki şarkıların bestekârıdır. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Zeki Müren gibi yorum gücü yüksek bir sanatçının sesinde karşılık bulan besteler, yalnız nota üzerinde kalmaz, geniş halk hafızasına yerleşir.

Özpınar yalnız beste yapan bir müzisyen değildi; aynı zamanda tambur sanatçısı ve orkestra şefiydi. Başta Zeki Müren olmak üzere birçok sanatçının sahne ve plak orkestrasında görev aldı. Eserleri daha sonra Müslüm Gürses, Kibariye ve Sibel Can gibi farklı tür ve kuşaklardan sanatçılar tarafından da seslendirildi. Bu da onun bestelerinin yalnız klasik Türk müziği çevresinde değil, arabeskten popüler sahne müziğine uzanan geniş bir hatta dolaşıma girdiğini gösterir.

Muzaffer Özpınar’ın hikâyesi, Türk müziğinde bestekârların çoğu zaman yorumcuların gölgesinde kalmasını da hatırlatır. Dinleyici şarkıyı Zeki Müren’in, Müslüm Gürses’in ya da Sibel Can’ın sesiyle hatırlar; ama o şarkının duygusal omurgasını kuran isim çoğu zaman bestekârdır. Özpınar, bu görünmeyen emeğin güçlü temsilcilerinden biriydi.

2018 – Dünya Kupası’nda kırmızı kart gösteren ilk hakem Doğan Babacan öldü

18 Mayıs 2018’de Türk futbolunun önemli isimlerinden Doğan Babacan hayatını kaybetti. 1929’da İstanbul’da doğan Babacan, önce futbolcu, ardından hakem olarak spor tarihimize geçti. Onu özel kılan asıl olay ise 1974 Dünya Kupası’nda yaşandı: Babacan, Dünya Kupası tarihinde kırmızı kart gösteren ilk hakem oldu.

Doğan Babacan futbol hayatına oyuncu olarak başladı. Beşiktaş ve Galatasaray gibi büyük kulüplerin formasını giydi. Ancak asıl ününü yeşil sahada top oynarken değil, düdük çalarken kazandı. Hakemliğe geçtikten sonra Türkiye’nin en saygın hakemlerinden biri haline geldi ve uluslararası düzeyde görev aldı.

Babacan’ın adını dünya futbol tarihine yazdıran maç, 1974 Dünya Kupası’nda Batı Almanya ile Şili arasında oynanan karşılaşmaydı. Maçta Şilili futbolcu Carlos Caszely, Alman oyuncu Berti Vogts’a yaptığı sert hareket sonrası Doğan Babacan tarafından oyundan atıldı. Bu karar, Dünya Kupası tarihinde kırmızı kartın ilk kez kullanılması anlamına geliyordu. Çünkü sarı ve kırmızı kart uygulaması Dünya Kupası’na 1970’te girmiş, ancak 1970 turnuvasında hiç kimse kırmızı kart görmemişti.

Bu ayrıntı Doğan Babacan’ı yalnızca Türk hakemlik tarihinin değil, dünya futbol tarihinin de ilginç figürlerinden biri yapar. Bir Türk hakemin Dünya Kupası gibi en üst düzey organizasyonda görev alması zaten başlı başına önemliydi; fakat onun verdiği bir karar, futbolun disiplin tarihine de geçti.

Babacan’ın hakemliği yalnızca bu olayla sınırlı değildir. Avrupa kupalarında, milli maçlarda ve Türkiye liglerinde önemli karşılaşmalar yönetti. Döneminin hakemlik anlayışı bugünkü VAR, çok açılı kamera ve dijital analiz çağından çok uzaktı. Hakemin sahadaki otoritesi, pozisyon sezgisi ve anlık karar gücü çok daha belirleyiciydi. Babacan da bu dönemin en güvenilir Türk hakemlerinden biri olarak kabul edildi.

2023 – Dünyanın en uzun burunlu insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na giren Mehmet Özyürek öldü

18 Mayıs 2023’te, dünyanın en uzun burunlu insanı olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na giren Mehmet Özyürek hayatını kaybetti. Artvinli olan Özyürek, burnunun uzunluğu sayesinde yalnız Türkiye’de değil, dünyada da tanınan ilginç figürlerden biri haline gelmişti.

Mehmet Özyürek’in burnu, Guinness Dünya Rekorları tarafından 8,8 santimetre olarak ölçülmüştü. Bu ölçüm, burnun kökünden ucuna kadar yapılan standart ölçümle kayıtlara geçti. Özyürek, bu özelliğiyle “yaşayan en uzun burunlu erkek” unvanını aldı ve yıllar boyunca rekorunu korudu.

Onu ilginç kılan şey yalnızca fiziksel özelliği değildi. Mehmet Özyürek, bu durumu bir utanma ya da saklanma nedeni olarak görmedi; aksine kendine özgü, neşeli ve özgüvenli tavrıyla tanındı. Televizyon programlarına çıktı, röportajlar verdi, Guinness rekoruyla Türkiye’nin popüler kültür hafızasına küçük ama unutulmaz bir iz bıraktı.

Bu tür rekorlar ilk bakışta magazinsel görünebilir. Fakat Guinness rekorlarının insanlarda ilgi uyandırmasının nedeni biraz da budur: Dünyanın farklı yerlerinden, sıradan hayatların içinden çıkan sıra dışı özellikleri görünür kılar. Mehmet Özyürek’in hikâyesi de Artvin’den çıkıp dünya rekorları listesine uzanan bu tuhaf ama dikkat çekici insan hikâyelerinden biridir.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.