Günün Tarihi / 17 Mayıs
1304 – Mahmud Gazan öldü; İlhanlıların İslamlaşmasında dönüm noktası olan hükümdar tarihe geçti.
Mahmud Gazan, Cengiz Han’ın torunlarından Hülagû Han’ın kurduğu İlhanlı Devleti’nin hükümdarlarından biriydi. İlhanlılar, 13. yüzyılda İran, Irak, Azerbaycan, Kafkasya ve Anadolu üzerinde etkili olmuş Moğol kökenli bir hanedandı. Anadolu Selçukluları da Kösedağ Savaşı’ndan sonra uzun süre İlhanlı baskısı ve denetimi altında kaldı. Bu yüzden Gazan’ın hükümdarlığı yalnız İran tarihi için değil, Anadolu tarihi açısından da önemlidir.
Gazan’ın en önemli özelliği, 1295’te tahta geçerken İslamiyet’i kabul etmesidir. Moğol İlhanlı yöneticileri daha önce Budizm, Hristiyanlık, Şamanî gelenekler ve farklı inançlarla ilişki içindeydi. Gazan’ın Müslüman olması, İlhanlı Devleti’nin karakterini değiştiren büyük bir adımdı. Bu dönüşümle birlikte İlhanlı sarayı, İran-İslam devlet geleneğine daha güçlü biçimde bağlandı.
Gazan aynı zamanda devlet düzenini yeniden kurmaya çalışan reformcu bir hükümdardı. Vergi sistemi, para düzeni, posta ve haberleşme ağı, ordu, tarım, şehir yönetimi ve bürokrasi alanlarında düzenlemeler yaptı. Amaç, göçebe Moğol savaş düzeniyle yerleşik İran devlet geleneği arasında daha sağlam bir yönetim sistemi kurmaktı.
Onun döneminde İlhanlı Devleti artık yalnız akıncı bir Moğol gücü olmaktan çıkıp, İran merkezli yerleşik bir imparatorluk yapısına daha fazla yaklaştı. Bu nedenle Gazan, çoğu tarihçi tarafından İlhanlıların en parlak hükümdarlarından biri kabul edilir. Para ve vergi reformları, devlet gelirlerini daha düzenli hale getirmeyi; ölçü ve kayıt sistemleri ise idarenin merkezî kontrolünü güçlendirmeyi hedefliyordu.
Gazan’ın dış politikasında en önemli cephelerden biri Memlûklerle mücadeleydi. İlhanlılar, Suriye üzerinde hâkimiyet kurmak istiyor; Mısır merkezli Memlûk Sultanlığı ise buna direniyordu. Gazan, Memlûklere karşı seferler düzenledi ve bir süre için Suriye’de başarı kazandı. Ancak bölge üzerindeki kalıcı hâkimiyet sağlanamadı. Bu mücadele, Moğol-İslam dünyası ile Memlûkler arasındaki güç dengesinin ana başlıklarından biri oldu.
Anadolu açısından bakıldığında İlhanlı dönemi, Selçuklu otoritesinin zayıfladığı, beyliklerin güç kazandığı ve Osmanlı Beyliği’nin de içinde bulunduğu yeni siyasi dünyanın şekillendiği dönemdir. Gazan’ın hükümdarlığı sırasında Anadolu doğrudan onun kişisel gündeminin merkezi olmasa da İlhanlı idaresinin Anadolu’daki vergi, askerî baskı ve yönetim ilişkileri Türk beylikleri üzerinde belirleyici oldu.
Mahmud Gazan, 1304’te öldüğünde yerine kardeşi Olcaytu geçti. Gazan’ın kısa sayılabilecek hükümdarlığı, İlhanlı Devleti’nin kimliğini değiştirdi. Moğol kökenli bir hanedan, onun döneminde İran-İslam siyasi kültürüyle daha derin biçimde bütünleşti.
1510 – Botticelli öldü; Venüs’ün Doğuşu ve İlkbahar’la Rönesans’ın en zarif ressamlarından biri tarihe geçti.
17 Mayıs 1510’da İtalyan ressam Sandro Botticelli hayatını kaybetti. Asıl adı Alessandro di Mariano di Vanni Filipepi olan sanatçı, Floransa Rönesansı’nın en tanınmış ressamlarından biridir. Özellikle Venüs’ün Doğuşu ve İlkbahar adlı eserleriyle Batı sanat tarihinin en bilinen imgelerinden bazılarını yarattı.
Botticelli, 15. yüzyıl Floransa’sında yetişti. Bu dönem, yalnız sanat değil; felsefe, ticaret, bankacılık ve siyaset açısından da Avrupa’nın en canlı ortamlarından biriydi. Medici ailesi, Floransa’daki sanatçıları ve düşünürleri destekleyen en güçlü hamiler arasındaydı. Botticelli’nin mitolojik ve alegorik eserlerinin arkasında da bu hümanist çevrenin etkisi vardır.
Onun resimlerinde dikkat çeken ilk şey, figürlerin zarafetidir. Botticelli, insan bedenini Michelangelo gibi kaslı ve anıtsal, Leonardo gibi bilimsel bir gerçekçilikle değil; daha ince, çizgisel, şiirsel ve neredeyse rüya gibi bir estetikle ele aldı. Kıvrılan saçlar, uzun boyunlar, ince yüzler, uçuşan kumaşlar ve yumuşak hareket duygusu onun üslubunun ayırt edici parçalarıdır.
Venüs’ün Doğuşu, Botticelli’nin en ünlü eseridir. Deniz köpüğünden doğan Venüs’ün bir deniz kabuğu üzerinde kıyıya gelişini anlatır. Antik mitolojiden alınan bu konu, Hristiyan Orta Çağ sanatının ardından Rönesans’ta klasik kültüre duyulan ilginin ne kadar güçlendiğini gösterir. Tablo, yalnız mitolojik bir sahne değil; güzellik, aşk, doğa ve ideal kadın imgesi üzerine kurulmuş büyük bir Rönesans sembolüdür.
İlkbahar adlı eseri de aynı ölçüde önemlidir. Bu tabloda Venüs, Flora, Zefir, Üç Güzeller ve Merkür gibi mitolojik figürler bir bahçe içinde yer alır. Resim, ilk bakışta zarif ve dekoratif görünür; fakat arkasında Neoplatoncu düşünce, aşkın ruhsal yükselişi ve doğanın yenilenmesi gibi karmaşık anlam katmanları bulunur. Bu yüzden Botticelli’nin eserleri yalnız güzel görüntüler değil, dönemin felsefi dünyasını da taşıyan resimlerdir.
Botticelli dini konulu çok sayıda eser de verdi. Meryem ve Çocuk İsa tasvirleri, azizler, freskler ve sunak resimleri onun üretiminde önemli yer tutar. Ayrıca Roma’daki Sistine Şapeli’nin duvar süslemelerinde çalışan sanatçılar arasında yer aldı. Yani onun kariyeri, Floransa atölyesinden papalık çevresine kadar uzanan geniş bir sanat alanına yayıldı.
Hayatının son döneminde Floransa’daki siyasi ve dini atmosfer değişti. Dominiken vaiz Girolamo Savonarola, kentte lüksü, dünyeviliği ve ahlaki yozlaşmayı hedef alan sert vaazlarıyla büyük etki yarattı. Botticelli’nin de bu atmosferden etkilendiği, son dönem eserlerinde daha dindar, daha sert ve daha içe kapanık bir hava görüldüğü söylenir.
Botticelli, öldüğünde sonraki yüzyıllarda görece unutuldu. Rönesans denince uzun süre Leonardo, Michelangelo ve Raphael gibi isimler öne çıktı. Botticelli’nin yeniden keşfi ise 19. yüzyılda, özellikle İngiltere’deki Ön-Raffaelocu sanat çevreleriyle geldi. Onun çizgisel zarafeti ve şiirsel figürleri, modern sanat bakış açısı için yeniden büyüleyici hale geldi.
1792 – New York Borsası’nın temeli atıldı; Wall Street dünya finansının merkezlerinden birine dönüşmeye başladı.
17 Mayıs 1792’de, New York’ta 24 aracı kurum ve tüccar, Buttonwood Anlaşması olarak bilinen belgeyi imzaladı. Bu anlaşma, daha sonra dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri haline gelecek New York Borsası’nın temelini attı.
“Buttonwood” adı, İngilizcede çınar ağacı anlamına gelen buttonwood tree ifadesinden gelir. Anlatıya göre bu anlaşma, New York’ta Wall Street üzerinde bulunan bir çınar ağacının altında imzalandı. Bu ayrıntı, Amerikan finans tarihinin en bilinen sembollerinden biridir: Bugün dev ekranlar, milyarlarca dolarlık işlemler ve küresel piyasalarla anılan Wall Street’in başlangıcı, aslında birkaç aracının ortak işlem kuralları belirlemesine dayanıyordu.
Amerika Birleşik Devletleri 18. yüzyıl sonunda henüz çok genç bir devletti. Bağımsızlık Savaşı’nın borçları, yeni federal hükümetin mali yapısı, bankacılık sistemi ve kamu tahvilleri gibi konular ülkenin ekonomik geleceği açısından büyük önem taşıyordu. New York’ta ticaret yapan aracılar, hisse senetleri ve tahvillerin alım satımında daha düzenli, güvenilir ve kendi kontrollerinde bir sistem kurmak istiyordu.
Buttonwood Anlaşması’nın en önemli yanı, imzacıların birbirleriyle işlem yapmayı ve belirli komisyon kurallarına uymayı kabul etmesiydi. Yani borsa, başlangıçta büyük bir bina ya da devlet kurumu olarak değil, piyasadaki aktörlerin kendi aralarında düzen kurma çabası olarak doğdu. Bu düzen, zamanla daha kurumsal hale geldi.
New York Borsası’nın ilk dönemlerinde işlem gören menkul kıymetler arasında devlet tahvilleri ve bankacılık hisseleri öne çıkıyordu. O yıllarda bugünkü anlamda yüzlerce şirketin halka açık hisselerinin alınıp satıldığı dev bir piyasa yoktu. Ama Amerikan ekonomisi büyüdükçe, demiryolları, bankalar, sanayi şirketleri ve daha sonra teknoloji devleri borsanın ana oyuncuları haline geldi.
Wall Street’in yükselişi, New York’un ticaret limanı olarak büyümesiyle de yakından ilgilidir. Atlantik ticareti, göç, bankacılık, sigortacılık ve sanayi yatırımları New York’u giderek Amerika’nın ekonomik merkezi haline getirdi. 19. yüzyılda demiryolları ve sanayileşme, 20. yüzyılda ise büyük şirketler ve küresel sermaye hareketleri New York Borsası’nın önemini artırdı.
New York Borsası, zamanla dünya ekonomisinin de nabzının attığı yerlerden biri oldu. Bir şirketin borsaya açılması, yatırımcıların güveni, hisse fiyatlarının yükselmesi ya da çökmesi artık sadece şirketleri değil, emeklilik fonlarını, bankaları, devletleri ve sıradan insanların birikimlerini de ilgilendiren meseleler haline geldi.
Borsa tarihi aynı zamanda krizler tarihidir. 1929 Büyük Buhranı, Wall Street çöküşüyle simgeleşti. 1987 Kara Pazartesi, 2008 küresel finans krizi ve daha birçok dalgalanma, borsanın servet yarattığı kadar büyük riskler de taşıdığını gösterdi. Bu nedenle New York Borsası sadece zenginlik ve büyüme hikâyesi değildir; aynı zamanda modern kapitalizmin kırılganlığını gösteren bir sahnedir.
Bugün New York Borsası, dev şirketlerin hisselerinin işlem gördüğü, dünya piyasalarının yakından izlediği ve ekonomik haberlerin merkezinde yer alan kurumlardan biridir. Ama kökeninde, 1792’de Wall Street’te bir grup aracının yaptığı basit ama etkili bir anlaşma vardır.
1880 – Ziya Paşa öldü; Tanzimat edebiyatının hem şairi hem muhalif devlet adamıydı.
17 Mayıs 1880’de Türk edebiyatının ve Tanzimat dönemi düşünce hayatının önemli isimlerinden Ziya Paşa hayatını kaybetti. 1826’da İstanbul’da doğan Ziya Paşa, hem klasik divan şiiri geleneğinden beslenen bir şair hem de Osmanlı modernleşme tartışmalarının içinde yer alan etkili bir fikir ve siyaset adamıydı.
Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin olan Ziya Paşa, iyi bir eğitim aldıktan sonra devlet hizmetine girdi. Mabeyn kâtipliği gibi saraya yakın görevlerde bulundu. Ancak zamanla Osmanlı yönetiminin işleyişine, baskıcı uygulamalara ve özellikle Âli Paşa çevresindeki yönetime muhalif bir çizgiye yaklaştı. Bu yönüyle Tanzimat döneminin siyasi tartışmaları içinde yer alan bir Osmanlı aydınıydı.
Ziya Paşa’nın adı, Namık Kemal ve Ali Suavi gibi isimlerle birlikte Yeni Osmanlılar hareketiyle anılır. Yeni Osmanlılar, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek için meşrutiyet, anayasa, temsilî yönetim ve hürriyet fikrini savunan muhalif bir aydın çevresiydi. Ziya Paşa da bu çevrenin içinde Avrupa’ya gitti; Londra, Paris ve Cenevre gibi merkezlerde Osmanlı yönetimine karşı fikir mücadelesi yürüttü.
Yurtdışında bulunduğu dönemde Hürriyet gazetesinde yazılar yazdı. Bu gazete, Osmanlı basın tarihinde muhalif siyasi düşüncenin önemli yayınlarından biri oldu. Ziya Paşa’nın yazıları, devlet yönetimi, adalet, özgürlük, istibdat ve meşrutiyet gibi kavramlar etrafında şekillendi. Böylece edebiyat diliyle siyasal fikir dili onun kişiliğinde birleşti.
Edebî açıdan Ziya Paşa ilginç bir geçiş figürüdür. Bir yandan divan şiirinin dili, mazmunları ve biçimleriyle yazdı; diğer yandan halk edebiyatını ve sade Türkçeyi savunan fikirler de ileri sürdü. “Şiir ve İnşa” adlı yazısında gerçek Türk edebiyatının halk şiiri ve halk dili içinde aranması gerektiğini savundu. Fakat daha sonra hazırladığı Harabat antolojisinde divan edebiyatını öne çıkarması, Namık Kemal’in sert eleştirilerine yol açtı. Namık Kemal, buna karşı Tahrib-i Harabat ve Takip adlı eserlerini yazdı.
Bu tartışma, Tanzimat edebiyatının temel gerilimini gösterir: Osmanlı aydını bir yandan Batı’dan gelen yeni fikirlerle modernleşmek istiyor, bir yandan da klasik edebiyat mirasından kopamıyordu. Ziya Paşa bu çelişkinin en canlı örneklerinden biridir. Onu değerli yapan da biraz budur; tek çizgili, kolay sınıflandırılan bir yazar değildir.
Ziya Paşa’nın en bilinen eserlerinden biri Terkib-i Bend’dir. Bu eser, dünya düzenine, adaletsizliğe, insanın zaaflarına ve kader karşısındaki çaresizliğine dair güçlü beyitler içerir. “Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” dizesiyle başlayan beyti, bugün bile en çok hatırlanan sözleri arasındadır. Bu tür dizeler, onun şiirinin yalnız döneminde değil, sonraki kuşakların dilinde de yaşadığını gösterir.
- Abdülhamid döneminde yeniden devlet hizmetine dönen Ziya Paşa, çeşitli valilik görevlerinde bulundu. Son olarak Adana Valisiiken 1880’de hayatını kaybetti. Mezarı da Adana’dadır. Bu son dönem, onun muhalif aydın kimliğiyle devlet adamı kimliği arasındaki karmaşık ilişkiyi gösterir.
1886 – John Deere öldü; çelik sabanla Amerikan tarımının yönünü değiştiren sanayici tarihe geçti.
17 Mayıs 1886’da Amerikalı demirci, mucit ve sanayici John Deere hayatını kaybetti. 1804’te Vermont’ta doğan Deere, özellikle geliştirdiği çelik saban ile tarım makineleri tarihinde önemli bir yer edindi. Bugün onun adı, dünyanın en bilinen tarım makineleri markalarından biri olan John Deere ile yaşamaya devam eder.
John Deere’in hikâyesi, 19. yüzyıl Amerika’sındaki batıya yayılma ve tarımsal dönüşümle yakından ilgilidir. 1830’larda Illinois’e taşındığında, bölgedeki çiftçilerin büyük bir sorun yaşadığını gördü. Doğu eyaletlerinde kullanılan dökme demir sabanlar, Ortabatı’nın ağır, yapışkan ve verimli topraklarında iyi çalışmıyordu. Toprak sabana yapışıyor, çiftçiler sık sık durup sabanı temizlemek zorunda kalıyordu.
Deere’in çözümü, daha pürüzsüz yüzeyli çelik saban geliştirmek oldu. Çelik yüzey, toprağın sabana daha az yapışmasını sağlıyor, çiftçinin daha hızlı ve verimli çalışmasına imkân veriyordu. Bu buluş, tek başına tarımı icat etmedi elbette; ama Amerikan Ortabatısı’ndaki geniş arazilerin daha kolay işlenmesine büyük katkı sağladı.
Bu nokta önemlidir: John Deere’in başarısı yalnız bir alet yapmasından gelmedi. Çiftçinin gerçek sorununu gördü, ona pratik bir çözüm üretti ve bunu seri üretime dönüştürdü. Yani icat, zanaat ve ticaret aynı hikâyede birleşti. Bu da 19. yüzyıl Amerikan sanayileşmesinin tipik örneklerinden biridir.
John Deere, 1837’de ilk başarılı çelik sabanını ürettikten sonra işini büyüttü. Zamanla saban üretimi atölye ölçeğinden çıkıp daha düzenli bir sanayi faaliyetine dönüştü. Şirket, ilerleyen yıllarda yalnız saban değil, farklı tarım makineleri üretmeye başladı. Traktörler, biçerdöverler, ekim makineleri ve modern tarım ekipmanlarıyla John Deere markası küresel bir tarım teknolojisi şirketine dönüştü.
Çelik sabanın etkisi, Amerikan tarım tarihinde özellikle prairie denilen geniş çayır topraklarının işlenmesiyle ilişkilidir. Bu topraklar çok verimliydi; fakat sert kök yapısı ve ağır toprak dokusu nedeniyle işlenmesi zordu. Daha dayanıklı ve uygun sabanlar, bu bölgelerde buğday, mısır ve diğer tarım ürünlerinin yayılmasına katkı sağladı.
Elbette bu hikâyenin daha geniş ve tartışmalı bir arka planı da vardır. Amerikan batısının tarıma açılması, yalnız teknolojik bir ilerleme değildir; aynı zamanda yerli halkların topraklarından edilmesi, büyük arazi dönüşümü ve çevresel değişim anlamına da gelir. John Deere’in sabanı, bir yandan çiftçinin üretimini kolaylaştıran bir araçtı; diğer yandan Amerika’nın batıya doğru genişleme sürecinin de maddi araçlarından biri haline geldi.
1900 – Oz Büyücüsü yayımlandı; çocuk edebiyatının en ünlü masal dünyalarından biri doğdu.
17 Mayıs 1900’de Amerikalı yazar L. Frank Baum’un The Wonderful Wizard of Oz adlı kitabı yayımlandı. Türkçede genellikle Oz Büyücüsü adıyla bilinen eser, kısa sürede çocuk edebiyatının en sevilen klasiklerinden biri haline geldi.
Kitabın merkezinde, Kansas’ta yaşayan küçük kız Dorothy Gale vardır. Dorothy, çıkan bir hortumla birlikte köpeği Toto’yla beraber kendini büyülü Oz ülkesinde bulur. Eve dönebilmek için Zümrüt Şehir’e gidip Oz Büyücüsü’nden yardım istemesi gerekir. Bu yolculukta ona üç unutulmaz karakter eşlik eder: Beyin isteyen Korkuluk, kalp isteyen Teneke Adam ve cesaret isteyen Korkak Aslan.
Hikâye, çocuklara basit ama güçlü bir fikir söyler: İnsan çoğu zaman aradığı gücü zaten içinde taşır. Korkuluk akılsız değildir; Teneke Adam kalpsiz değildir, Aslan da bütünüyle korkak değildir. Dorothy de eve dönmek için dışarıdan mucize beklerken, aslında kendi yolunu bulmayı öğrenir.
Kitap, Amerikan çocuk edebiyatında önemli bir kırılma olarak görülür. Avrupa masallarındaki krallar, prensesler, karanlık ormanlar ve eski dünya atmosferi yerine daha Amerikan, daha hareketli, daha neşeli ve daha modern bir masal evreni kurar. Kansas çiftliklerinden başlayıp konuşan yaratıklara, büyücülere, cadılara ve Zümrüt Şehir’e uzanan bu dünya, çocuk okurun hayal gücünü genişleten bir yapıdadır.
Eserin ünü, 1939’da çekilen The Wizard of Oz filmiyle daha da büyüdü. Judy Garland’ın Dorothy’yi canlandırdığı film, sinema tarihinin en bilinen müzikallerinden biri oldu. “Over the Rainbow” şarkısı, kırmızı ayakkabılar, sarı tuğlalı yol ve Zümrüt Şehir, popüler kültürün kalıcı imgeleri arasına girdi.
Oz Büyücüsü zamanla yalnız çocuklara yönelik bir macera olmaktan çıktı. Kitap ve film üzerine Amerikan siyaseti, ekonomi tarihi, büyüme hikâyeleri, dostluk, cesaret ve kimlik arayışı gibi pek çok farklı yorum yapıldı. Fakat bütün bu yorumların ötesinde eser, hâlâ en çok şu yalın duyguyla hatırlanır: Eve dönmek isteyen bir çocuğun, yolda kendini ve arkadaşlarını keşfetmesi.
1902 – Antikythera düzeneği bulundu; Antik Çağ’ın “bilgisayarı” denizden çıkarıldı.
17 Mayıs 1902’de Yunan arkeolog Valerios Stais, Antikythera batığından çıkarılan bronz parçalar arasında sıra dışı dişliler fark etti. Daha sonra Antikythera düzeneği adıyla anılacak bu buluntu, Antik Çağ’da yapılmış en karmaşık mekanik aygıtlardan biri olarak kabul edildi.
Düzeneğin hikâyesi aslında 1900 yılında başladı. Yunan sünger avcıları, Girit ile Mora Yarımadası arasında yer alan Antikythera Adası yakınlarında bir Roma dönemi batığı buldu. Batıktan heykeller, amforalar, cam eşyalar, takılar ve çeşitli bronz parçalar çıkarıldı. İlk bakışta bu parçalar arasında paslanmış, taşlaşmış, ne olduğu anlaşılmayan bir metal kütlesi de vardı.
1902’de Valerios Stais bu metal parçada dişli çarklara benzeyen izleri fark edince buluntunun önemi anlaşılmaya başladı. Çünkü Antik Çağ’dan kalma bir nesnede böylesine hassas dişli mekanizmaların bulunması beklenmiyordu. Zamanla yapılan araştırmalar, bunun sıradan bir metal parçası değil, gök cisimlerinin hareketlerini hesaplamak için kullanılan gelişmiş bir mekanik düzenek olduğunu gösterdi.
Antikythera düzeneği, çoğu araştırmacıya göre MÖ 2. ya da 1. yüzyıla tarihlenir. Yani yaklaşık iki bin yıl önce yapılmıştır. İçindeki dişliler, Güneş’in, Ay’ın ve bazı gezegenlerin hareketlerini izlemek; tutulmaları tahmin etmek, takvim döngülerini hesaplamak için kullanılıyordu. Bu nedenle bazen “Antik Çağ’ın analog bilgisayarı” olarak adlandırılır.
Buradaki “bilgisayar” kelimesi bugünkü elektronik bilgisayar anlamında değildir. Antikythera düzeneği elektrikle çalışmıyordu; ekranı, çipi ya da yazılımı yoktu. Ama belirli verileri mekanik olarak işliyor, dişli çarklar aracılığıyla gökyüzü olaylarını hesaplıyor ve kullanıcıya sonuç gösteriyordu. Bu yönüyle, elle çevrilen bir astronomi hesap makinesi gibiydi.
Düzeneğin en şaşırtıcı taraflarından biri, Ay’ın düzensiz hareketini bile hesaba katmaya çalışmasıdır. Ay, Dünya çevresinde tam sabit hızla dönmez; yörüngesindeki farklılıklar nedeniyle gökyüzündeki hareketi karmaşıktır. Antikythera düzeneğinde bu karmaşıklığı taklit eden özel dişli sistemlerinin bulunması, Antik Yunan astronomisinin ve mühendisliğinin sanılandan çok daha ileri olduğunu gösterdi.
Aygıtın üzerinde yazılar da vardı. Bu yazılar, bir tür kullanım kılavuzu ve astronomik açıklama niteliği taşıyordu. Modern görüntüleme teknikleri, röntgen ve üç boyutlu taramalar sayesinde bu yazıların ve dişli yapısının bir kısmı daha iyi okunabildi. Böylece düzeneğin ciddi bilgi birikimiyle tasarlanmış bilimsel bir araç olduğu anlaşıldı.
Antikythera düzeneği, teknoloji tarihini yeniden düşündüren bir buluntudur. Çünkü bu kadar karmaşık dişli sistemlerinin Avrupa’da ancak Orta Çağ’ın sonlarına doğru mekanik saatlerde yaygınlaştığı düşünülüyordu. Oysa bu aygıt, Antik Çağ’da çok gelişmiş mekanik bilgiye sahip ustaların bulunduğunu gösterdi. Bu bilgi geleneğinin neden kesintiye uğradığı ve benzer aygıtların neden çok az kaldığı hâlâ merak edilen sorulardandır.
Bugün Antikythera düzeneği, Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenir. Küçük, paslı ve kırık parçalar halinde görünmesine rağmen, insanlık tarihinin en etkileyici teknoloji kalıntılarından biridir. Çünkü bize şunu hatırlatır: Eski insanlar yalnız taş, heykel ve tapınak yapmıyordu; gökyüzünü ölçüyor, matematik kullanıyor ve karmaşık makineler tasarlıyordu.
1927 – Gülistan Güzey doğdu; Yeşilçam’ın zarif ve güçlü kadın oyuncularından biri dünyaya geldi.
17 Mayıs 1927’de Türk tiyatro ve sinema sanatçısı Gülistan Güzey doğdu. Asıl adı Gülistan Göksu olan sanatçı, özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllarda Türk sinemasında rol aldığı filmlerle tanındı. Yeşilçam’ın erken dönem kadın yıldızları arasında yer aldı.
Gülistan Güzey, sanat hayatına tiyatroyla başladı. Sahne deneyimi, onun kamera karşısındaki oyunculuğuna da yansıdı. Dönemin birçok oyuncusu gibi tiyatrodan sinemaya geçti ve kısa sürede dikkat çeken yüzlerden biri oldu. Sinemada çoğu zaman duygusal derinliği olan kadınları, fedakâr eşleri, anneleri ya da güçlü ama kırılgan karakterleri canlandırdı.
Filmografisinde Kanlı Feryat, Çakırcalı Mehmet Efe, Düşman Yolları Kesti, Ölüm Peşimizde, Kanun Namına, Ana Hasreti, Yıkılan Gurur, Dişi Kurt gibi yapımlar yer aldı. Bu filmler, Yeşilçam’ın melodramdan maceraya, köy hikâyelerinden kent dramlarına uzanan geniş tür çeşitliliği içinde onun farklı rollerde görünmesini sağladı.
Gülistan Güzey’in kariyeri, Türk sinemasının stüdyo sisteminin güçlendiği yıllara denk gelir. O dönemde filmler hızlı çekiliyor, oyuncular aynı yıl içinde birçok yapımda rol alıyor, sinema geniş halk kitlelerinin en önemli eğlence araçlarından biri haline geliyordu. Güzey de bu yoğun üretim döneminin emek veren oyuncularından biri oldu.
Onu yalnız güzelliğiyle değil, sahneden gelen oyunculuk disipliniyle de hatırlamak gerekir. Yeşilçam’da kadın oyuncular çoğu zaman kalıplaşmış rollere sıkıştırılsa da Gülistan Güzey perdede zarif, ölçülü ve sahici bir duruş kurabilen isimlerdendi. Bu yüzden dönemin sinema hafızasında kendine özgü bir yer edindi.
Gülistan Güzey, 1987’de hayatını kaybetti. Ardında, tiyatrodan sinemaya uzanan ve Yeşilçam’ın erken dönemini anlamak için değer taşıyan bir oyunculuk kariyeri bıraktı.
1928 – Hıfzıssıhha Müessesesi kuruldu; Cumhuriyet’in halk sağlığı laboratuvarı doğdu.
17 Mayıs 1928’de Türkiye Cumhuriyeti Hıfzıssıhha Müessesesi kuruldu. Bugünkü adıyla Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı olarak bilinen bu kurum, Cumhuriyet’in erken döneminde halk sağlığını korumak, salgın hastalıklarla mücadele etmek, aşı ve serum üretmek, laboratuvar incelemeleri yapmak için oluşturuldu.
“Hıfzıssıhha” kelimesi, bugünkü Türkçeyle sağlığın korunması anlamına gelir. Yani bu kurumun amacı; hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek, salgınları kontrol altına almak ve toplum sağlığını bilimsel yöntemlerle korumaktı. Cumhuriyet’in sağlık anlayışında bu nokta çok önemlidir: Devlet, sağlığı kamusal bir sorumluluk olarak görmeye başlamıştı.
Kurumun kuruluşunda dönemin Sağlık Bakanı Dr. Refik Saydam’ın büyük rolü vardı. Refik Saydam, Cumhuriyet’in sağlık örgütlenmesinde en etkili isimlerden biridir. Türkiye, savaşlardan yeni çıkmış, yoksullukla, salgın hastalıklarla, yetersiz sağlık altyapısıyla ve çok sınırlı hekim kadrosuyla mücadele eden bir ülkeydi. Sıtma, trahom, verem, frengi, tifüs ve çiçek gibi hastalıklar halk sağlığını ciddi biçimde tehdit ediyordu.
Hıfzıssıhha Müessesesi bu tablo içinde kuruldu. Ankara’da açılan kurum, bir yandan laboratuvar hizmetleri verirken diğer yandan aşı ve serum üretimiyle ülkenin dışa bağımlılığını azaltmayı hedefledi. O yıllarda aşıya, seruma ve güvenilir laboratuvar analizlerine ulaşmak kolay değildi. Bu yüzden Hıfzıssıhha, Cumhuriyet’in sağlık alanındaki en stratejik kurumlarından biri haline geldi.
Kurum zamanla çiçek, kuduz, difteri, tetanos, boğmaca, tifo ve kolera gibi hastalıklara karşı aşı ve serum üretiminde önemli görevler üstlendi. Salgın hastalıkların teşhisi için laboratuvar analizleri yaptı, içme suyu ve gıda güvenliği gibi halk sağlığını ilgilendiren alanlarda incelemeler yürüttü. Böylece yalnız hastanelere değil, bütün ülkenin koruyucu sağlık sistemine hizmet etti.
Hıfzıssıhha’nın önemi, Cumhuriyet’in modernleşme projesiyle de yakından ilgilidir. Yeni devlet için sağlık, eğitim ve ulaşım kadar temel bir kalkınma alanıydı. Sağlıklı nüfus olmadan üretim, askerlik, eğitim ve şehirleşme mümkün değildi. Bu nedenle aşı kampanyaları, sağlık taramaları, köy sağlık hizmetleri ve salgınla mücadele çalışmaları Cumhuriyet’in ülkeye yayılma araçlarından biri oldu.
Kurumun adı daha sonra Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi olarak değiştirildi. Bu adlandırma, Refik Saydam’ın Türk sağlık tarihindeki yerini de gösterir. Hıfzıssıhha, uzun yıllar Türkiye’nin halk sağlığı, mikrobiyoloji, aşı, serum, çevre sağlığı ve laboratuvar hizmetlerinde temel başvuru kurumlarından biri olarak çalıştı.
Sonraki yıllarda kurumun yapısı ve görevleri değişti; bazı birimleri farklı kurumlara devredildi. Ancak Hıfzıssıhha adı, Türkiye’de salgın hastalıklarla mücadele, aşı üretimi ve koruyucu sağlık hizmetleri denildiğinde hâlâ güçlü bir tarihsel anlam taşır.
1939 – Televizyonda ilk spor yayını yapıldı; maç izleme kültürü ekran çağına girdi.
17 Mayıs 1939’da ABD’de ilk televizyon spor yayınlarından biri gerçekleştirildi. Princeton ile Columbia kolej beyzbol takımları arasında oynanan maç, NBC tarafından televizyondan yayımlandı. Bugün sıradan görünen “maçı ekrandan izleme” alışkanlığı, o günlerde henüz çok yeni ve şaşırtıcı bir deneyimdi.
1939’da televizyon hâlâ emekleme dönemindeydi. Evlerde televizyon alıcısı yaygın değildi; yayınlar sınırlıydı, görüntü kalitesi bugünkü ölçülerle çok düşüktü ve kameralar ağır, hantal cihazlardı. Buna rağmen sporun televizyona taşınması, medya tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı.
Spor daha önce gazetelerden, radyodan ya da stadyumdan takip ediliyordu. Radyo, maç anlatımını eve taşımıştı; ama televizyon bambaşka bir şey yaptı: Seyirciye yalnız sonucu değil, oyunun kendisini gösterdi. Oyuncuların koşusu, topun gidişi, tribünlerin hareketi ve maçın atmosferi ekrana gelmeye başladı.
Bu ilk yayın, bugünkü dev spor yayıncılığıyla kıyaslanamayacak kadar mütevazıydı. Ancak attığı adım büyüktü. Çünkü sporun televizyona taşınması, zamanla kulüplerin, liglerin, reklamcıların ve yayıncıların ekonomisini değiştirdi. Bugün futbol, basketbol, olimpiyatlar, tenis, Formula 1 ve daha pek çok spor dalı, küresel ölçekte yayın hakları üzerinden büyük gelirler elde ediyor.
Televizyon sporun doğasını da değiştirdi. Maç saatleri yayın akışına göre düzenlenmeye başladı. Kamera açıları, tekrar görüntüleri, spiker anlatımı, yorumcular, skor grafikleri ve ağır çekimler spor izleme deneyiminin parçası oldu. Seyirci artık sadece tribündeki kişi değildi; evindeki koltuktan da oyunun büyük ortağı haline geldi.
Bu gelişme sporcuların yıldızlaşmasını da hızlandırdı. Gazete sayfalarında adı geçen sporcu ile televizyonda yüzü, hareketi ve duygusu görülen sporcu aynı etkiyi yaratmaz. Televizyon, sporcuları milyonlarca insanın tanıdığı figürlere dönüştürdü. Böylece modern spor kültürü, medya kültürüyle iç içe geçti.
1939 – Türkiye’de altın ticareti yeniden serbest bırakıldı; savaş öncesi ekonomide güvenli liman arayışı başladı.
17 Mayıs 1939’da Türkiye’de altın ticaretinin yeniden serbest bırakılmasına ilişkin kararname çıktı. Bu karar; II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde, paraya, dövize ve altına duyulan güvenin daha da önem kazandığı bir dönemin ekonomi başlıklarından biriydi.
1930’lu yıllar dünya ekonomisi açısından çok zor bir dönemdi. 1929 Büyük Buhranı’nın etkileri hâlâ hissediliyor, birçok ülke dış ticareti, döviz hareketlerini ve para piyasalarını sıkı biçimde denetliyordu. Türkiye de bu dönemde devletçilik politikalarıyla sanayileşmeye, ithalatı kontrol etmeye ve parasal istikrarı korumaya çalışıyordu.
Altın, böyle dönemlerde sadece takı ya da ziynet eşyası değildir. Aynı zamanda tasarruf aracı, güvenli liman ve para sisteminin arkasındaki en önemli değer ölçülerinden biridir. Halk açısından altın, paranın değer kaybına karşı korunma yolu olarak görülür. Devlet açısından ise altın hareketleri, döviz rezervleri, dış ticaret dengesi ve para politikasıyla doğrudan ilgilidir.
1939 yılı ayrıca savaşın gölgesinin giderek ağırlaştığı bir yıldı. Almanya’nın Avrupa’daki yayılmacı politikası, İtalya’nın saldırganlığı, İngiltere ve Fransa’nın savaş hazırlıkları bütün dünyada belirsizliği artırıyordu. Türkiye savaşa girmemek için denge politikası izlemeye çalışırken, ekonomi yönetimi de dış şoklara karşı daha dikkatli davranmak zorundaydı.
Altın ticaretinin serbest bırakılması, bu ortamda piyasadaki altın işlemlerinin daha açık ve denetlenebilir hale gelmesi açısından önem taşıyordu. Yasaklar ve sıkı sınırlamalar çoğu zaman kayıt dışı alışverişi, karaborsayı ve güven sorununu büyütebilir. Serbest bırakma kararı, altın piyasasını resmî ekonomik düzen içinde tutma çabası olarak da okunabilir.
Ancak bu tür kararlar her zaman tek başına bir rahatlama anlamına gelmez. Savaş öncesi belirsizlik arttıkça insanlar paradan altına, altından dövize ya da herhangi bir mal satın almaya yönelme eğilimi gösterebilir. Bu yüzden altın ticaretiyle ilgili düzenlemeler, toplumun ekonomik psikolojisini de gösterir. İnsanlar geleceğe güveniyorsa parada kalır; belirsizlik artıyorsa altına yönelir.
1940 – Alan Kay doğdu; kişisel bilgisayar fikrini bugünkü haline yaklaştıran öncülerden biri dünyaya geldi.
17 Mayıs 1940’ta Amerikalı bilgisayar bilimcisi Alan Kay doğdu. Kay, özellikle kişisel bilgisayar, grafik arayüz, nesne yönelimli programlama ve çocuklar için taşınabilir bilgisayar fikriyle modern bilgisayar tarihinin en etkili isimlerinden biri kabul edilir.
Alan Kay’i önemli yapan şey, bilgisayarı yalnız hesap yapan büyük bir makine olarak değil, insanın düşünmesini, çizmesini, yazmasını, öğrenmesini ve iletişim kurmasını sağlayan kişisel bir araç olarak görmesiydi. 1960’lar ve 1970’lerde bilgisayarlar hâlâ çoğunlukla büyük kurumların, laboratuvarların ve şirketlerin kullandığı pahalı makinelerdi. Kay ise bilgisayarın herkesin elinde olabileceği bir gelecek hayal etti.
Bu hayalin en ünlü adı Dynabook’tur. Alan Kay, 1970’lerde çocukların bile kullanabileceği, kitap büyüklüğünde, taşınabilir, ekranlı ve etkileşimli bir bilgisayar fikri geliştirdi. Bugünkü dizüstü bilgisayarları, tabletleri ve eğitim teknolojilerini düşündüğümüzde Dynabook fikrinin ne kadar ileri görüşlü olduğu daha iyi anlaşılır. Kay’in amacı yalnız küçük bir bilgisayar yapmak değildi; öğrenmeyi, yaratıcılığı ve keşfi destekleyen kişisel bir düşünme aracı tasarlamaktı.
Kay’in en önemli çalışma alanlarından biri de Smalltalk programlama diliydi. Xerox PARC’ta geliştirilen Smalltalk, nesne yönelimli programlamanın en etkili erken örneklerinden biri oldu. Nesne yönelimli programlama, yazılımı birbirleriyle iletişim kuran “nesneler” üzerinden düşünür. Bugün kullanılan birçok modern programlama dili ve yazılım mimarisi, doğrudan ya da dolaylı olarak bu anlayıştan etkilenmiştir. ACM, Kay’e 2003 Turing Ödülü’nü verirken onun nesne yönelimli programlama, Smalltalk ve kişisel bilgisayar alanındaki temel katkılarını özellikle vurgular.
Alan Kay’in çalıştığı Xerox PARC, bilgisayar tarihinin en üretken araştırma merkezlerinden biriydi. Grafik kullanıcı arayüzleri, pencereler, fareyle kullanım, ağ bağlantılı kişisel bilgisayarlar ve masaüstü metaforu gibi bugün sıradan görünen birçok fikir burada geliştirildi.
Kay’in bilgisayar dünyasına bıraktığı en meşhur sözlerden biri de şudur: “Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu icat etmektir.” Bu söz, onun teknolojiye bakışını iyi özetler. Kay için bilgisayar, yalnız mevcut işleri hızlandıran bir makine değildi; insanın düşünme, öğrenme ve üretme biçimini değiştirecek yeni bir ortamdı.
1940 – Alman ordusu Brüksel’e girdi; Belçika’nın işgali Batı Avrupa’daki çöküşü hızlandırdı.
17 Mayıs 1940’ta II. Dünya Savaşı sırasında Alman ordusu Belçika’nın başkenti Brüksel’e girdi. Bu gelişme, Almanya’nın Batı Avrupa’ya yönelik büyük saldırısının önemli aşamalarından biriydi. Belçika’nın hızla işgal edilmesi, Fransa ve İngiltere’nin savunma planlarının da çökmesi anlamına geliyordu.
Almanya, 10 Mayıs 1940’ta Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’a saldırarak Batı Cephesi’nde büyük harekâtı başlatmıştı. Bu saldırı, aylarca süren “Tuhaf Savaş” dönemini sona erdirdi. İngiltere ve Fransa Almanya’ya savaş ilan etmişti ama Batı Cephesi’nde büyük bir çatışma yaşanmamıştı. 10 Mayıs sabahı Alman birlikleri bir anda harekete geçince Avrupa’daki denge hızla değişti.
Belçika, I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yine büyük güçlerin savaş yolu üzerinde kaldı. Ülke tarafsızlığını korumaya çalışmıştı; fakat Almanya’nın planı, Belçika ve Hollanda üzerinden ilerleyerek Müttefikleri kuzeye çekmek ve asıl darbeyi daha güneyden, Ardenler üzerinden indirmekti. Bu plan, klasik savunma beklentilerini boşa çıkardı.
Alman ordusunun bu dönemdeki savaş yöntemi, daha sonra Blitzkrieg, yani “yıldırım savaşı” olarak anıldı. Tank birlikleri, motorize piyadeler, hava saldırıları ve hızlı iletişim bir arada kullanılıyordu. Amaç, düşmanın savunma hattını yarıp arkasına sarkmak, karar alma sistemini felç etmek ve klasik cephe savaşına fırsat vermeden çöküş yaratmaktı.
Brüksel’in 17 Mayıs’ta düşmesi, Belçika halkı için büyük bir sarsıntıydı. Alman işgaliyle birlikte şehirde yönetim değişti, askeri kontrol başladı, ilerleyen yıllarda Nazi baskısı, zorunlu çalışma, Yahudilere yönelik zulüm ve direniş hareketleri Belçika tarihinin acı başlıkları haline geldi.
Belçika ordusu direnmeye devam etti; ancak Alman ilerleyişi çok hızlıydı. 28 Mayıs 1940’ta Belçika Kralı III. Leopold, ordusuyla birlikte teslim oldu. Bu teslimiyet, Belçika hükümetiyle kral arasında büyük tartışmalara yol açtı. Hükümet sürgünde savaşı sürdürürken kral ülkede kaldı; bu tavrı savaş sonrasında da siyasi kriz yarattı.
Brüksel’in düşüşü aynı zamanda Fransa’nın da hızla tehlikeye girdiğini gösterdi. Alman birlikleri Belçika ve Ardenler üzerinden ilerleyerek Müttefik kuvvetlerini kuşatma tehdidi altına aldı. Bu gelişmeler kısa süre sonra Dunkirk Tahliyesi’ne, ardından Fransa’nın Haziran 1940’ta teslim olmasına uzanacaktı.
1951 – Ali Şefik Özdemir öldü; Antep ve Musul hattında Millî Mücadele’nin az bilinen komutanlarından biriydi.
17 Mayıs 1951’de Türk siyasetçi ve Millî Mücadele dönemi milis komutanlarından Ali Şefik Özdemir hayatını kaybetti. Bazı kaynaklarda Özdemir Bey ya da Şefik Özdemir Bey adıyla da anılır. Ali Şefik Özdemir, özellikle Antep direnişi, Suriye-Filistin hattı ve Musul çevresindeki faaliyetleriyle Millî Mücadele’nin daha az bilinen ama önemli isimlerinden biridir.
1885’te Kahire’de doğdu. Kafkasya’dan Mısır’a göç etmiş Çerkes kökenli bir aileye mensuptu. Eğitimini Kahire’de El-Ezher çevresinde aldı; Arapça ve bölge kültürünü iyi bilmesi, ileride Osmanlı’nın Arap coğrafyasında ve Millî Mücadele döneminde önemli görevler üstlenmesinde etkili oldu.
- Dünya Savaşı ve sonrasında Osmanlı Devleti’nin Suriye, Filistin ve Irak hattından çekilmesi, bölgede büyük bir boşluk yarattı. Fransızlar ve İngilizler eski Osmanlı topraklarında nüfuz kurmaya çalışırken, Türk ve Arap direniş unsurları da farklı bölgelerde örgütleniyordu. Ali Şefik Özdemir bu karmaşık dönemde, yalnız Anadolu içinde değil, sınır ötesi coğrafyada da etkili olan isimlerden biri oldu.
Özellikle Antep Savunması içindeki rolü önemlidir. Fransız işgaline karşı direnen Antep halkı, yerel milis güçleri ve Kuvâ-yı Milliye örgütlenmesiyle ayakta kalmaya çalışıyordu. Ali Şefik Özdemir, bu mücadelede Ayıntap Milis Kaymakamı olarak görev aldı. Akademik çalışmalarda onun, İngiliz ve Fransız kuvvetleri karşısında Antep çevresindeki direnişin askeri örgütlenmesinde yer aldığı ve TBMM’nin sonraki dönemlerinde Siirt ile Gaziantep milletvekilliği yaptığı aktarılır.
Özdemir Bey’in hikâyesinin bir başka önemli tarafı Musul meselesiyle ilgilidir. Millî Mücadele sonrasında Musul, Türkiye ile İngiltere arasında en kritik dış politika başlıklarından biri haline geldi. Musul, sadece tarihî ve demografik bağlar nedeniyle değil, petrol kaynakları açısından da büyük önem taşıyordu. Ali Şefik Özdemir’in Revandiz, Musul, Kerkük ve Süleymaniye çevresindeki faaliyetleri, bu hattaki Türk etkisini koruma çabasının parçası olarak ele alınır. Bu konuda yapılan akademik çalışmalarda, onun Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle bölgedeki harekât ve temaslarda rol aldığı belirtilir.
Cumhuriyet döneminde siyasi hayata da girdi. TBMM’de VI. Dönem Siirt ve VII. Dönem Gaziantep milletvekili olarak görev yaptı. Kaynaklarda tüccarlık, çiftçilik, müteahhitlik ve kamu görevleriyle de uğraştığı; özellikle Gaziantep çevresinde ekonomik ve toplumsal hayatla bağını sürdürdüğü aktarılır.
Ali Şefik Özdemir’in adı bugün geniş kitlelerce çok bilinmez. Bunun nedeni biraz da Millî Mücadele tarihinin çoğu zaman birkaç büyük cephe ve birkaç büyük isim üzerinden anlatılmasıdır. Oysa Antep, Urfa, Maraş, Musul, Suriye ve sınır hattındaki mücadeleler, savaşın yalnız Batı Cephesi’nden ibaret olmadığını gösterir. Özdemir Bey gibi isimler, bu dağınık ama hayati direniş ağının parçasıydı.
1954 – Belkıs Akkale doğdu; Türk halk müziğinin güçlü kadın seslerinden biri dünyaya geldi.
17 Mayıs 1954’te Türk halk müziği sanatçısı, söz yazarı ve besteci Belkıs Akkale doğdu. Özellikle uzun hava, bozlak, deyiş ve türkü yorumlarıyla tanınan Akkale, 1970’lerden itibaren Türk halk müziğinin en bilinen kadın seslerinden biri oldu.
Belkıs Akkale, İstanbul’da dünyaya geldi. Müzik hayatına genç yaşlarda başladı. Türk halk müziği repertuvarına hâkimiyeti, güçlü sesi ve sahnedeki duruşuyla kısa sürede dikkat çekti. Onun kuşağı, halk müziğinin radyo, plak, kaset ve televizyon yoluyla geniş kitlelere ulaştığı bir dönemde yetişti.
Sanatçının repertuvarında Anadolu’nun farklı yörelerinden türküler yer aldı. İç Anadolu’dan bozlaklar, Doğu ve Güneydoğu’dan uzun havalar, Alevi-Bektaşi geleneğinden deyişler ve klasikleşmiş halk ezgileri onun sesiyle geniş dinleyiciye ulaştı. “Türkmen Kızı” olarak anılması da bu halk müziği kimliğinin bir parçası haline geldi.
Belkıs Akkale’yi önemli kılan noktalardan biri, halk müziğinde kadın yorumcu geleneğini güçlü biçimde sürdürmesidir. Türküler çoğu zaman erkek âşıklar, ozanlar ve mahalli sanatçılar üzerinden anlatılır; fakat bu repertuvarın geniş kitlelere taşınmasında kadın seslerinin de büyük payı vardır. Akkale, bu çizgide hem sahnede hem kayıtlarda öne çıkan isimlerden biri oldu.
Sanat hayatı boyunca çok sayıda albüm yaptı, konserler verdi ve televizyon programlarında yer aldı. “Ahu Gözlüm”, “Gönül Dağı”, “Dostum Dostum”, “Benim Sadık Yârim Kara Topraktır”, “Yaralıyım” gibi türküleri yorumladı. Bu eserlerin bir kısmı anonim halk repertuvarına, bir kısmı ise halk ozanlarının şiir ve ezgilerine dayanır.
Belkıs Akkale aynı zamanda söz yazarı ve besteci kimliğiyle de üretimde bulundu. Bu yönü, onu sadece geleneksel repertuvarı seslendiren bir yorumcu olmaktan çıkarır; halk müziği çizgisinde kendi duygusunu ve müzikal birikimini de eserleştiren bir sanatçı yapar.
1954 – ABD’de okul ayrımcılığına darbe vuruldu; siyah ve beyaz çocukları ayıran düzen anayasaya aykırı bulundu.
17 Mayıs 1954’te ABD Yüksek Mahkemesi, Brown v. Board of Education davasında tarihi bir karar verdi. Mahkeme, devlet okullarında siyah ve beyaz çocukların ayrı okullara gönderilmesini öngören ırk ayrımcı düzenin Anayasa’ya aykırı olduğuna hükmetti. Bu karar, Amerikan sivil haklar mücadelesinin en büyük dönüm noktalarından biri oldu.
Bu kararın arka planında, ABD’nin özellikle güney eyaletlerinde uygulanan ırk ayrımcılığı sistemi vardı. Siyahlar ve beyazlar sadece okullarda değil; otobüslerde, restoranlarda, tuvaletlerde, park alanlarında, hastanelerde ve günlük hayatın birçok yerinde ayrı tutuluyordu. Bu sisteme genel olarak Jim Crow düzeni deniyordu.
1896’da Yüksek Mahkeme’nin Plessy v. Ferguson kararında benimsediği “ayrı ama eşit” anlayışı, bu ayrımcılığın hukuki kılıfı olmuştu. Teoride siyahlar ve beyazlar için ayrı tesisler kurulabilir, yeter ki bunlar “eşit” olsun deniyordu. Fakat gerçekte siyah çocukların okulları çoğu zaman daha yoksul, daha bakımsız, daha kalabalık ve daha düşük imkânlara sahipti.
Brown davası, Kansas eyaletinin Topeka kentinde siyah bir öğrenci olan Linda Brown’un beyazlara ayrılmış yakındaki okula alınmaması üzerine açıldı. Linda Brown, evine yakın bir okula gidemiyor; siyah çocuklara ayrılmış daha uzak bir okula gitmek zorunda bırakılıyordu. Babası Oliver Brown, bu ayrımcılığa karşı hukuki mücadele başlattı.
Davanın arkasında, siyahların eşit hak mücadelesinde çok önemli bir kuruluş olan NAACP vardı. Kuruluşun hukuk ekibinde yer alan Thurgood Marshall, davanın en önemli isimlerinden biri oldu. Marshall daha sonra ABD Yüksek Mahkemesi’nin ilk siyah yargıcı olacaktı.
Yüksek Mahkeme, oybirliğiyle verdiği kararda, kamu okullarında ırka dayalı ayrımın çocuklarda aşağılık duygusu yarattığını ve eğitimde fırsat eşitliğini bozduğunu belirtti. Bu karar, “ayrı ama eşit” anlayışını eğitim alanında fiilen yıktı.
Ancak kararın alınmasıyla ayrımcılık hemen sona ermedi. Birçok güney eyaleti karara direndi. Okulların fiilen birleştirilmesi yıllar sürdü. Siyah öğrenciler okullara girmeye çalışırken tehdit edildi, aileler hedef alındı, federal hükümet bazı yerlerde doğrudan müdahale etmek zorunda kaldı. 1957’de Little Rock Nine olarak bilinen dokuz siyah öğrencinin Arkansas’ta beyazların gittiği liseye asker korumasıyla girebilmesi, bu direnişin en bilinen örneklerinden biridir.
Brown kararı yine de ABD tarihini değiştirdi. Rosa Parks’ın otobüste yerinden kalkmayı reddetmesi, Montgomery Otobüs Boykotu, Martin Luther King Jr.’ın yükselişi, 1964 Medeni Haklar Yasası ve 1965 Oy Hakkı Yasası gibi gelişmelerin önünü açan hukuki ve ahlaki zemini güçlendirdi.
1957 – Nurullah Ataç öldü; Türkçenin sadeleşmesi için kavga eden eleştirmenlerden biriydi.
17 Mayıs 1957’de Türk yazar, denemeci ve eleştirmen Nurullah Ataç hayatını kaybetti. 1898’de İstanbul’da doğan Ataç, Cumhuriyet döneminde özellikle deneme, eleştiri, günlük yazıları ve Türkçenin sadeleşmesi konusundaki ısrarlı tutumuyla tanındı.
Nurullah Ataç’ın edebiyattaki yeri, klasik anlamda roman ya da şiir yazmasından değil, edebiyat üzerine düşünme ve tartışma biçiminden gelir. O, Türk edebiyatında eleştiriyi daha kişisel, daha açık, daha tartışmacı bir alana taşıyan isimlerden biridir. Beğendiğini de beğenmediğini de doğrudan yazdı. Bu yüzden döneminde hem etkili hem de tartışmalı bir yazar oldu.
Ataç, özellikle Garip hareketinin ve yeni şiirin anlaşılmasında önemli rol oynadı. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ın şiirde gündelik dili, sıradan insanı ve alışılmadık söyleyişleri öne çıkaran tavrını destekledi. Eski şiir anlayışına bağlı çevreler bu yeni şiiri hafif ve yıkıcı bulurken, Ataç onu Türkçenin ve şiirin yenilenmesi açısından savundu.
Onun en belirgin yönlerinden biri öz Türkçecilik anlayışıydı. Arapça ve Farsça kökenli kelimeler yerine Türkçe karşılıkların kullanılmasını savundu. Hatta bu konuda zaman zaman aşırıya kaçtığı, dili zorladığı, doğal akışı bozduğu gerekçesiyle eleştirildi. Fakat şunu teslim etmek gerekir: Ataç, Türkçenin kendi imkânlarıyla düşünebilen, yazabilen ve modern edebiyat dili kurabilen bir dil olması için ciddi bir mücadele verdi.
Eserleri arasında Günlerin Getirdiği, Karalama Defteri, Sözden Söze, Ararken, Diyelim, Okuruma Mektuplar ve Günce gibi kitaplar öne çıkar. Bu metinlerde edebiyat, dil, şiir, sanat, günlük hayat ve yazar sorumluluğu üzerine kısa ama yoğun düşünceler yer alır. Ataç’ın yazısı çoğu zaman akademik mesafeden değil, okurla konuşur gibi ilerler.
Nurullah Ataç’ın üslubu, Türk deneme geleneği açısından önemlidir. Cümleleri çoğu zaman konuşma havasındadır; kesin hükümler verir, sonra kendi düşüncesiyle tartışır, bazen itiraz eder, bazen vazgeçer gibi olur. Bu yönüyle onun yazılarında düşüncenin oluşma anı hissedilir. Okur, yalnız sonucu değil, yazarın zihnindeki hareketi de izler.
Eleştirmen olarak etkisi büyüktü. Birçok genç şair ve yazarın adını duyurmasında, yeni edebiyatın savunulmasında, eski zevk ölçülerinin sorgulanmasında önemli rol oynadı. Fakat bu etki her zaman yumuşak olmadı. Ataç, keskin yargıları ve beğeni merkezli eleştirileri nedeniyle sık sık tartışma yarattı. Onun eleştirmenliği, bugünkü anlamda soğukkanlı akademik çözümlemeden çok, edebiyat zevkini dönüştürmeye çalışan canlı bir fikir kavgasıydı.
1967 – İmam hatip mezunlarına üniversite yolu açıldı; meslek okulu tartışması yükseköğretime taşındı.
17 Mayıs 1967’de imam hatip okulu mezunlarına üniversitelere girme hakkı tanındı. Bu karar, Türkiye’de din eğitimi, meslek okulları, laiklik ve eğitimde fırsat eşitliği tartışmalarının önemli dönemeçlerinden biri oldu.
İmam hatip okullarının kökeni Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar gider. 1924’te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim birliği sağlanırken, din görevlisi yetiştirmek amacıyla imam hatip mekteplerinin açılması da öngörülmüştü. Ancak bu okullar zaman içinde kapanmış, din görevlisi yetiştirme meselesi uzun süre sınırlı bir çerçevede kalmıştı.
Bugünkü anlamıyla imam hatip okulları, 1951’den itibaren yeniden açıldı. İlk hedef, camilerde görev yapacak imam ve hatipleri yetiştirmekti. Yani bu okullar başlangıçta genel lise değil, belirli bir mesleğe hazırlayan kurumlar olarak düşünülüyordu. Ancak zamanla imam hatip mezunlarının sadece din görevlisi olmakla sınırlı kalıp kalmayacağı tartışılmaya başlandı.
1967’de üniversiteye giriş hakkının tanınması, bu tartışmada önemli bir eşikti. Çünkü bu kararla imam hatip mezunları yalnız din hizmetleri alanına yönelen öğrenciler olmaktan çıktı; yükseköğretimin farklı alanlarına devam edebilme imkânı kazandı. Bu durum, imam hatip okullarının toplumsal konumunu da değiştirdi.
Kararın destekçileri bunu eğitimde fırsat eşitliği olarak gördü. Onlara göre imam hatip öğrencileri de diğer lise mezunları gibi üniversiteye girebilmeli, hayatlarını yalnız tek bir meslekle sınırlı kurmak zorunda kalmamalıydı. Özellikle Anadolu’da muhafazakâr aileler için bu okullar, hem dinî hassasiyetlere uygun eğitim veren hem de çocuklara yükselme imkânı sağlayan kurumlara dönüştü.
Eleştirenler ise imam hatiplerin kuruluş amacının din görevlisi yetiştirmek olduğunu, üniversite yolunun açılmasıyla bu okulların genel lise alternatifi haline gelebileceğini savundu. Bu eleştiriler, sonraki yıllarda Türkiye’de eğitim-siyaset ilişkisinin en sert başlıklarından birine dönüşecekti.
Nitekim imam hatip okulları meselesi 1970’lerden itibaren daha da büyüdü. Okul sayıları arttı, mezunların hangi fakültelere girebileceği tartışıldı, 1990’larda ve 28 Şubat sürecinde katsayı uygulamasıyla yeniden büyük bir siyasi kriz başlığı haline geldi. 2000’li yıllarda ise imam hatip liseleri, eğitim politikalarının en görünür alanlarından biri oldu.
1971 – İsrail Başkonsolosu Ephraim Elrom kaçırıldı; Türkiye 12 Mart döneminin en sert krizlerinden birini yaşadı.
17 Mayıs 1971’de, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi yani THKP-C üyesi dört kişi, İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Ephraim Elrom’u kaçırdı. Kaçırma eylemi, 12 Mart 1971 askeri muhtırasından hemen sonra Türkiye’nin içine girdiği olağanüstü siyasal atmosferin en sarsıcı olaylarından biri oldu.
Ephraim Elrom sıradan bir diplomat değildi. İsrail’in İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapıyordu; ancak geçmişinde Nazi savaş suçlularının izlenmesiyle ilgili güvenlik ve istihbarat görevleri de vardı. Bu nedenle uluslararası bağlantıları olan, sembolik değeri yüksek bir hedefti. Onun kaçırılması, Türkiye’deki radikal sol hareketlerin eylem çizgisinin artık banka soygunu, bildiri ve öğrenci eylemlerinin ötesine geçtiğini gösterdi.
THKP-C, Mahir Çayan öncülüğünde şekillenen radikal sol örgütlerden biriydi. Örgüt, Türkiye’de devrimci mücadeleyi silahlı eylemlerle büyütmeyi savunuyordu. 1971 Türkiye’sinde gençlik hareketleri, işçi eylemleri, sağ-sol çatışmaları, devlet baskısı ve askeri müdahale atmosferi iç içe geçmişti. 12 Mart muhtırasından sonra ise sol örgütlere, öğrenci hareketlerine ve muhalif çevrelere yönelik baskı hızla artmıştı.
Elrom’u kaçıran militanlar, cezaevlerindeki bütün devrimcilerin serbest bırakılmasını istedi. Hükümete süre verdiler ve taleplerinin karşılanmaması halinde Elrom’un öldürüleceğini duyurdular. Bu, devleti doğrudan pazarlığa zorlayan açık bir siyasi rehine eylemiydi.
Hükümet ise pazarlık yapmayacağını açıkladı. Dönemin Başbakanı Nihat Erim başkanlığındaki hükümet, 12 Mart sonrasının sert güvenlik politikalarını uyguluyordu. Devlet açısından mesele, silahlı örgütlerin devlete koşul dayatıp dayatamayacağı meselesiydi. Bu yüzden tavır sert oldu.
Kaçırma olayından sonra İstanbul’da geniş çaplı operasyonlar başlatıldı. Sıkıyönetim uygulamaları ağırlaştı, aramalar yapıldı, çok sayıda kişi gözaltına alındı. Üniversiteler, öğrenci evleri, dernekler ve sol çevreler yoğun baskı altına alındı. Elrom’un tutulduğu yerin bulunması için güvenlik güçleri büyük bir takip yürüttü.
Kriz birkaç gün sonra trajik biçimde sonuçlandı. Ephraim Elrom, 23 Mayıs 1971’de İstanbul Nişantaşı’nda bir apartman dairesinde ölü bulundu. Öldürülmesi, Türkiye’de hem iç politikada hem de uluslararası ilişkilerde büyük yankı yarattı. İsrail açısından bu, Türkiye’de görev yapan bir diplomatın öldürülmesi anlamına geliyordu; Türkiye açısından ise 12 Mart döneminin güvenlikçi çizgisini daha da sertleştiren bir kırılmaydı.
Elrom olayı, THKP-C ve Mahir Çayan çizgisinin sonraki seyrini de etkiledi. Örgüte yönelik operasyonlar yoğunlaştı. Mahir Çayan ve arkadaşları kısa süre sonra yakalandı, cezaevinden kaçışlar ve yeni eylemlerle süreç daha da sertleşti. Bu çizgi, 1972’de Kızıldere Olayı’na kadar uzanacak kanlı bir dönemin parçası oldu.
Bu olay, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde birkaç nedenle önemlidir. Birincisi, 1970’lerin başında radikal sol örgütlerin silahlı mücadele anlayışının ne kadar ileri gittiğini gösterir. İkincisi, devletin 12 Mart sonrasında muhalif hareketlere karşı güvenlik merkezli sert tutumunu derinleştirmiştir. Üçüncüsü, Türkiye’de siyasi şiddetin artık yalnız iç aktörleri değil, yabancı diplomatları da hedef alacak noktaya geldiğini ortaya koymuştur.
1972 – Devlet Demiryolları’nın zararı 991 milyon liraya çıktı; Türkiye’de demiryolu politikası tartışmaları büyüdü.
17 Mayıs 1972’de, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’nın zararının 991 milyon liraya ulaştığı açıklandı. Bu rakam, dönem için çok büyük bir mali yük anlamına geliyordu. Haber, yalnız bir kamu kurumunun bilanço zararı değildi; Türkiye’de ulaşım politikasının hangi yöne gittiğini gösteren önemli bir işaretti.
Demiryolları, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kalkınmanın en stratejik araçlarından biri olarak görülmüştü. Osmanlı’dan devralınan sınırlı hatların üzerine yeni demiryolları yapılmış, Anadolu’nun iç bölgeleri limanlara, sanayi merkezlerine ve başkente bağlanmaya çalışılmıştı. Cumhuriyet yönetimi için demiryolu, sadece ulaşım değil; devletin ülkeye nüfuz etmesi, ekonomik bütünleşme ve güvenlik meselesiydi.
Ancak 1950’lerden itibaren Türkiye’de ulaşım politikası belirgin biçimde karayolu ağırlıklı hale geldi. Marshall yardımları, otomotiv ve petrol ekonomisinin etkisi, kamyon ve otobüs taşımacılığının yaygınlaşması, karayollarının siyasi olarak daha görünür yatırım haline gelmesi demiryollarını ikinci plana itti. Bu tercih, uzun vadede TCDD’nin yolcu ve yük taşımacılığındaki payını zayıflattı.
1972’de açıklanan 991 milyon liralık zarar, bu yapısal dönüşümün sonucuydu. Demiryolları ağır altyapı yatırımı gerektiren, bakımı pahalı, personel yükü yüksek ve fiyatları çoğu zaman sosyal gerekçelerle düşük tutulan bir kamu hizmetiydi. Yolcu biletleri ve yük tarifeleri gerçek maliyetleri karşılamadığında zarar büyüyordu.
Devlet demiryolları birçok ülkede kâr amacıyla değil, kamu hizmeti mantığıyla işletilir. Fakat kamu hizmeti ile mali sürdürülebilirlik arasında denge kurulamazsa zarar kronikleşir. Türkiye’de de demiryolları bir yandan sosyal ulaşım görevi görürken, diğer yandan yatırım eksikliği ve karayolu rekabeti nedeniyle gelir üretmekte zorlandı.
Bu açıklama, 1970’lerin ekonomik atmosferi içinde de okunmalıdır. Türkiye, döviz darboğazları, ithalat sıkıntıları, petrol fiyatlarındaki artışlar ve kamu iktisadi teşebbüslerinin mali yükleriyle karşı karşıyaydı. TCDD gibi büyük kamu kuruluşlarının zararları, bütçe dengesi ve ekonomi yönetimi açısından ciddi tartışmalar yaratıyordu.
Demiryollarının gerilemesi uzun vadede başka sonuçlar da doğurdu. Yük taşımacılığının karayoluna kayması, akaryakıt tüketimini artırdı; şehirlerarası ulaşımda otobüs ve kamyon hâkimiyeti güçlendi; demiryolu altyapısı birçok hatta eskidi. Oysa demiryolu, özellikle ağır yük taşımacılığında ve uzun mesafede daha ekonomik ve çevreci bir seçenektir.
1980 – Gündüz Kılıç hayatını kaybetti; Türk futbolunun “Baba Gündüz”üydü.
17 Mayıs 1980’de Türk futbolcu, teknik direktör ve spor yazarı Gündüz Kılıç hayatını kaybetti. 1918’de İstanbul’da doğan Kılıç, Türk futbol tarihinde “Baba Gündüz” lakabıyla anıldı. Bu lakap, onun yalnız sahadaki gücünü değil, futbolcular üzerindeki otoritesini, koruyucu tavrını ve kulüp kültürünü taşıyan babacan kişiliğini anlatıyordu.
Gündüz Kılıç, Atatürk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğluydu. Futbola Galatasaray Lisesi yıllarında başladı ve Galatasaray’da forvet olarak yükseldi. Galatasaray formasını uzun yıllar giydi; Ankara Demirspor’da oynadığı dönem dışında futbolculuk kariyerinin büyük bölümünü sarı-kırmızılı kulüpte geçirdi. Döneminin güçlü santrforlarından biri olarak 11 kez A Millî Takım formasını giydi.
Futbolculuğu kadar teknik direktörlüğüyle de iz bıraktı. Galatasaray’ın başında farklı dönemlerde görev yaptı; İstanbul Profesyonel Ligi, Millî Lig, Türkiye Kupası ve Cumhurbaşkanlığı Kupası şampiyonlukları yaşadı. Galatasaray’ın Avrupa kupalarında ilk büyük yürüyüşlerinden biri de onun döneminde geldi; 1962-63 sezonunda takım Şampiyon Kulüpler Kupası’nda çeyrek finale kadar yükseldi.
Ama Gündüz Kılıç’ı yalnız Galatasaray’a ait bir isim gibi anlatmak eksik olur. Kılıç, Vefa, Feriköy, Altay ve Beşiktaş gibi kulüplerde de teknik direktörlük yaptı. Beşiktaş’ın resmi tarihçesinde de 1971-1972 sezonu teknik direktörü olarak yer alır. Beşiktaş’ta şampiyonluk kazandıran hocalar arasında sayılmasa da siyah-beyazlı kulüpte görev yapmış ve özellikle oyuncular üzerinde güçlü etki bırakmış bir teknik adamdır.
Onun teknik adamlık anlayışında disiplin, oyuncuyla yakın ilişki ve kulüp ruhu öne çıkıyordu. “Baba” lakabı da buradan anlam kazanır. Gündüz Kılıç, oyuncularına yalnız taktik veren bir hoca değil; onları yönlendiren, koruyan, gerektiğinde sertleşen ama arkasında duran bir futbol büyüğü olarak hatırlandı.
Kılıç aynı zamanda spor yazarlığı da yaptı. Galatasaray dergisinde başlayan yazı hayatını daha sonra gazetelerde sürdürdü. Bu yönüyle yalnız sahada değil, futbolun düşünce ve kültür tarafında da yer alan bir isimdi.
1982 – Mehmetçik Vakfı kuruldu; şehit ve gazi ailelerine destek için kurumsal yapı oluşturuldu.
17 Mayıs 1982’de Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı kuruldu. Vakfın kuruluşu, 12 Eylül döneminde Devlet Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Millî Güvenlik Konseyi üyesi komutanların aralarında topladıkları parayla başlatıldı. Amaç, askerlik görevi sırasında hayatını kaybeden ya da engelli hale gelen Mehmetçiklerin ailelerine düzenli destek sağlamaktı.
“Mehmetçik” kelimesi, Türkçede askere verilen sevgi ve saygı yüklü adlardan biridir. Bu nedenle vakfın adı da doğrudan askerlik hizmeti yapan erbaş ve erlere, yani toplumun geniş kesimlerinden gelen genç askerlere gönderme yapar. Vakıf, özellikle şehit olan veya görev sırasında malul kalan askerlerin yakınlarına maddi ve sosyal yardım ulaştırmak üzere kuruldu.
Mehmetçik Vakfı’nın faaliyet alanı zamanla genişledi. Şehit yakınlarına ve gazilere yapılan yardımların yanında, askerlik hizmeti sırasında hayatını kaybeden veya engelli hale gelen personelin ailelerine çeşitli destekler sağlandı. Eğitim yardımları, bakım yardımları ve sosyal destekler, vakfın toplumda bilinirliğini artıran başlıklar arasında yer aldı.
Vakıf aynı zamanda bağış sistemiyle çalışan bir kurum haline geldi. Vatandaşların bağışları, kurban vekâleti organizasyonları, gayrimenkul gelirleri ve çeşitli kampanyalarla kaynak oluşturdu. Özellikle Kurban Bayramı dönemlerinde Mehmetçik Vakfı’na yapılan vekâlet bağışları, vakfın en görünür faaliyetlerinden biri oldu.
Kuruluş dönemi açısından bakıldığında, Mehmetçik Vakfı 12 Eylül askeri yönetimi yıllarında oluşturulmuş bir kurumdur. Bu tarihsel bağlam önemlidir; çünkü vakfın doğuşu, askeri yönetimin devlet ve toplum ilişkileri içinde çok belirleyici olduğu bir döneme rastlar. Ancak vakfın sonraki yıllardaki ana işlevi, asker ailelerine sosyal destek sağlayan kalıcı bir yardım mekanizması olarak şekillendi.
1983 – 17 Mayıs Antlaşması imzalandı; İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi için ABD arabuluculuğunda formül arandı.
17 Mayıs 1983’te İsrail, Lübnan ve ABD arasında, tarihe 17 Mayıs Antlaşması olarak geçen anlaşma imzalandı. Antlaşma, İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgalinden sonra ortaya çıkan krizi çözmek ve İsrail birliklerinin Lübnan’dan çekilmesini sağlamak amacıyla hazırlandı.
Arka planda Lübnan İç Savaşı vardı. 1975’te başlayan iç savaş, ülkedeki Hristiyan, Müslüman, Filistinli, Dürzi ve farklı siyasi-militer grupları karşı karşıya getirmişti. Lübnan, yalnız kendi iç dengeleriyle değil, İsrail, Suriye, Filistin Kurtuluş Örgütü ve ABD gibi dış aktörlerin müdahaleleriyle de parçalanmış bir ülkeye dönüşmüştü.
İsrail, 1982’de “Galile İçin Barış Operasyonu” adıyla Lübnan’a girdi. Resmî gerekçe, kuzey İsrail’e yönelik Filistinli örgütlerin saldırılarını durdurmaktı. Ancak harekât kısa sürede Beyrut’a kadar uzandı. İsrail ordusu Lübnan’ın güneyinde ve başkent çevresinde güçlü bir askeri varlık kurdu. Aynı yıl yaşanan Sabra ve Şatilla Katliamı, işgalin en karanlık sayfalarından biri olarak dünya kamuoyunda büyük tepki yarattı.
17 Mayıs Antlaşması, bu karmaşık ortamda ABD’nin arabuluculuğuyla hazırlandı. Lübnan adına Cumhurbaşkanı Emin Cemayel yönetimi, İsrail adına ise dönemin hükümeti sürece katıldı. Amaç, İsrail’in aşamalı olarak Lübnan’dan çekilmesi, taraflar arasında güvenlik düzenlemeleri yapılması ve Lübnan’ın güneyindeki sınır hattında yeni bir düzen kurulmasıydı.
Ancak antlaşma baştan itibaren büyük sorunlarla karşılaştı. Lübnan’daki birçok grup, anlaşmayı İsrail’le normalleşme ve ülkenin egemenliğine dışarıdan müdahale olarak gördü. Suriye ise anlaşmaya sert biçimde karşı çıktı. Çünkü Suriye de Lübnan’da askerî ve siyasi etkiye sahipti ve İsrail-Lübnan arasında ABD destekli bir düzen kurulmasını kendi çıkarlarına aykırı buluyordu.
Antlaşmanın en büyük zaafı, Lübnan’daki gerçek güç dengesini tam olarak karşılamamasıydı. Kâğıt üzerinde devletler arasında imzalanmıştı; fakat sahada Lübnan devleti ülkenin tamamına hâkim değildi. Milis güçleri, yabancı ordular ve mezhepsel-siyasi gruplar ülkenin farklı bölgelerinde belirleyiciydi. Bu nedenle anlaşmanın uygulanması çok zorlaştı.
Sonuçta 17 Mayıs Antlaşması yürürlüğe giremedi. Lübnan’daki iç ve dış baskılar arttı; Suriye’nin ve İsrail karşıtı grupların tepkisi belirleyici oldu. Lübnan hükümeti 1984’te antlaşmayı iptal etti. İsrail ise Lübnan’dan tamamen çekilmedi; güneyde uzun yıllar sürecek bir güvenlik bölgesi oluşturdu ve Lübnan dosyası 2000’lere kadar bölgenin en ağır krizlerinden biri olarak kaldı.
1987 – USS Stark vuruldu; İran-Irak Savaşı Basra Körfezi’nde ABD donanmasını da hedef aldı.
17 Mayıs 1987’de ABD donanmasına ait USS Stark fırkateyni, Basra Körfezi’nde Irak’a ait bir savaş uçağından atılan füzelerle vuruldu. Saldırıda 37 Amerikan denizcisi hayatını kaybetti, çok sayıda asker yaralandı. Olay, İran-Irak Savaşı’nın yalnız iki ülke arasında kalmadığını, Basra Körfezi’ndeki uluslararası güçleri de doğrudan etkilediğini gösteren en ciddi krizlerden biri oldu.
İran-Irak Savaşı 1980’de başlamıştı ve 1987’ye gelindiğinde savaş artık yalnız cephelerde değil, petrol yollarında da yürüyordu. Basra Körfezi, dünya enerji ticareti için hayati öneme sahipti. İran ve Irak birbirlerinin petrol ihracatını hedef alırken, bölgedeki tankerler ve ticaret gemileri de saldırı riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu dönem genellikle “Tanker Savaşı” olarak anılır.
USS Stark, o sırada Körfez’de görev yapan Amerikan savaş gemilerinden biriydi. ABD, bölgedeki petrol taşımacılığının güvenliğini izliyor ve özellikle Körfez’deki deniz trafiğinin tamamen kilitlenmesini önlemeye çalışıyordu. Ancak 17 Mayıs gecesi Irak’a ait bir Mirage F1 uçağı, Stark’a iki Exocet füzesi ateşledi. Füzeler gemiye isabet etti ve ağır bir yangına yol açtı.
Olayın dikkat çekici tarafı, saldırının İran’dan değil, o sırada ABD’nin İran’a karşı denge unsuru olarak gördüğü Irak’tan gelmiş olmasıydı. Irak yönetimi saldırının yanlışlıkla gerçekleştiğini açıkladı. ABD, olayın ardından Irak’la diplomatik ilişkilerini tamamen koparmadı; ancak saldırı Washington’da büyük tepki yarattı.
USS Stark saldırısı, modern savaşta deniz kuvvetlerinin ne kadar kırılgan olabileceğini de gösterdi. Bir fırkateyn, gelişmiş sistemlere sahip olsa bile kısa sürede ölümcül bir füze saldırısına hedef olabiliyordu. Bu olay, gemi savunma sistemleri, erken uyarı, angajman kuralları ve Körfez’deki askeri varlık tartışmalarını yeniden gündeme getirdi.
Saldırıdan sonra ABD’nin Körfez’deki rolü daha da büyüdü. Kuveyt tankerlerinin Amerikan bayrağı altında korunması, deniz devriyeleri, İran’la yaşanan gerilimler ve 1988’deki daha büyük askeri çatışmalar, USS Stark olayının da içinde bulunduğu gerilim zincirinin parçasıydı.
1989 – Tiananmen Meydanı’nda kalabalık büyüdü; Çin’de özgürlük talebi milyonları sokağa döktü.
17 Mayıs 1989’da Çin’in başkenti Pekin’de 1 milyondan fazla kişi, Tiananmen Meydanı’nda açlık grevi yapan öğrencileri desteklemek için yürüdü. Gösteriler, Çin’de siyasal reform, ifade özgürlüğü, yolsuzlukla mücadele ve daha demokratik bir yönetim talebinin en görünür anlarından birine dönüştü.
Tiananmen protestoları, Nisan 1989’da reform yanlısı eski Komünist Parti Genel Sekreteri Hu Yaobang’ın ölümü sonrasında başladı. Hu Yaobang, öğrenciler ve reform isteyen aydınlar arasında daha özgürlükçü bir figür olarak görülüyordu. Onun ölümü için yapılan anmalar kısa sürede daha geniş siyasi taleplere dönüştü.
Öğrenciler başlangıçta yas tutmak, yolsuzluğu protesto etmek ve yönetimden diyalog istemek için meydana çıktı. Ancak hükümetin tutumu sertleştikçe protestolar büyüdü. Üniversite öğrencileri, öğretmenler, işçiler, gazeteciler ve Pekin halkından çok sayıda kişi harekete katıldı. Tiananmen Meydanı, ülkenin geleceğinin tartışıldığı dev bir siyasi sahne haline geldi.
Mayıs ayının ortasında öğrenciler açlık grevine başladı. Bu karar, protestoların etkisini daha da artırdı. Açlık grevi hem Çin kamuoyunda hem de dünya basınında büyük yankı uyandırdı. Öğrenciler, yalnız kendi taleplerini duyurmakla kalmadı; hükümeti ahlaki bir baskı altına aldı. Meydandaki gençlerin sağlık durumunun kötüleşmesi, halkın desteğini büyüttü.
17 Mayıs’taki yürüyüş bu desteğin en büyük göstergelerinden biriydi. Pekin sokaklarında işçiler, memurlar, öğrenciler, öğretmenler ve sıradan yurttaşlar meydandaki öğrencilere destek verdi. Kalabalıkların büyüklüğü, protestoların öğrenci hareketi olmaktan çıktığını, daha geniş bir toplumsal memnuniyetsizliği ifade ettiğini gösterdi.
Bu süreçte Çin yönetimi içinde de görüş ayrılıkları vardı. Bir kanat öğrencilerle diyalog kurulmasını savunurken, daha sertlik yanlısı kanat protestoların Komünist Parti iktidarını tehdit ettiğini düşünüyordu. Parti Genel Sekreteri Zhao Ziyang, öğrencilere daha anlayışlı yaklaşan isimlerden biriydi. Ancak kısa süre sonra gücünü kaybedecek ve hayatının geri kalanını fiilî ev hapsinde geçirecekti.
Tiananmen protestoları, birkaç hafta sonra kanlı biçimde bastırıldı. 3-4 Haziran 1989 gecesi ordu Pekin’e girdi ve göstericilere ateş açtı. Ölü sayısı konusunda kesin bir rakam yoktur; farklı kaynaklar yüzlerden binlere uzanan tahminler verir. Çin yönetimi ise olayları uzun yıllar boyunca sıkı sansür altında tuttu ve Tiananmen, ülkede açıkça konuşulması yasak konulardan biri haline geldi.
1993 – Handan Adalı hayatını kaybetti; ardında Yeşilçam’ın erken döneminden televizyona uzanan bir oyunculuk hayatı bıraktı.
17 Mayıs 1993’te Türk tiyatro ve sinema oyuncusu Handan Adalı hayatını kaybetti. 1922’de Bandırma’da doğan Adalı, sahne hayatına revülerle başladı; daha sonra tiyatro topluluklarında çalıştı ve sinemaya geçti. Kaynaklarda ilk sahne deneyiminin Alabanda revüsü olduğu, 1940’ların sonundan itibaren sinemada rol almaya başladığı aktarılır.
Handan Adalı, Yeşilçam’ın uzun üretim döneminde çok sayıda filmde yer aldı. Sinema kariyerinin ilk yıllarında gençliği ve güzelliğiyle dikkat çekti; dönemin ifadesiyle çoğu zaman jön kadın rollerinde göründü. 1960’lardan sonra ise karakter rollerine yöneldi.
Filmografisi oldukça geniştir. Acı Hayat, Ah Güzel İstanbul, Vesikalı Yarim, Asiye Nasıl Kurtulur, Hayat Bayram Olsa, Gazi Kadın / Nene Hatun, Yedi Evlat İki Damat, Köçek, Curcuna, Şıpsevdi gibi yapımlarda rol aldı.
Adalı’nın oyunculuğu, Yeşilçam’ın başrol yıldızları kadar görünür olmasa da dönemin hikâyelerini taşıyan yardımcı ve karakter oyunculuğu açısından önemlidir. Yeşilçam’da melodram, aile filmi, köy filmi, komedi ve macera türleri büyük ölçüde bu tür oyuncuların varlığıyla tamamlanırdı. Handan Adalı da yıllar içinde kimi zaman anne, kimi zaman akraba, kimi zaman sert ya da sorun çıkaran kadın karakterlerle bu dünyanın tanıdık yüzlerinden biri oldu.
Televizyon dönemine de uzandı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında Uzaylı Zekiye, Dullar Pansiyonu, Şen Dullar, Kurdoğlu / Osmanlı Bedel İster ve Bir Kadın Bir Yaşam gibi yapımlarda yer aldı. Bu, onun yalnız klasik Yeşilçam’da kalmadığını, televizyonun yükseliş dönemine de geçtiğini gösterir.
1994 – Türkiye ekonomisi IMF denetimine girdi; 5 Nisan kararları krizin faturasını ortaya koydu.
17 Mayıs 1994’te Türkiye ekonomisi, 14 yıl aradan sonra yeniden IMF denetimine girdi. Bu gelişme, 1994 ekonomik krizinin ardından uygulamaya konulan istikrar programının ve 5 Nisan Kararları’nın uluslararası mali denetimle desteklenmesi anlamına geliyordu.
1994 krizi, Türkiye ekonomisinin 1980 sonrası dönemde yaşadığı en sert kırılmalardan biriydi. 1989’da sermaye hareketlerinin serbestleşmesinden sonra Türkiye ekonomisi dış para girişlerine daha açık hale gelmişti. Bu durum, para bolken ekonomiye rahatlama sağlıyor; güven bozulduğunda ise döviz çıkışı, kur şoku ve faiz patlaması yaratıyordu.
Krizin temelinde yüksek kamu açıkları, hızla artan iç borçlanma, enflasyon, döviz kuru üzerindeki baskı ve piyasaların ekonomi yönetimine olan güvenini kaybetmesi vardı. 1994 başında kredi notu düşüşleri ve piyasalardaki panik, dövize yönelişi hızlandırdı. Türk lirası sert bir biçimde değer kaybetti, faizler yükseldi, Merkez Bankası rezervleri eridi.
Hükümet, bu tablo karşısında 5 Nisan 1994 Kararları olarak bilinen istikrar paketini açıkladı. Paketin amacı kamu açıklarını azaltmak, Türk lirasındaki değer kaybını kontrol altına almak, enflasyonu düşürmek ve piyasaya yeniden güven vermekti. Ancak bunun bedeli ağır oldu: zamlar, ücret baskısı, kamu harcamalarında kısıntı, yüksek faiz ve daralan ekonomi geniş kesimleri etkiledi.
IMF ile yapılan görüşmeler sonucunda Türkiye, stand-by düzenlemesiyle yeniden IMF gözetimine girdi. Merkez Bankası’nın 1994 yıllık raporunda da 5 Nisan programının ardından IMF ile görüşmeler yürütüldüğü ve IMF Yönetim Kurulu’nun 8 Temmuz 1994’te Türkiye’nin stand-by düzenlemesini onayladığı belirtilir.
Burada “IMF denetimi” ifadesini doğru anlamak gerekir. IMF, ülkenin ekonomisini doğrudan yönetmez; ancak verilen kredi ve program karşılığında bütçe açığı, para politikası, enflasyon, kamu harcamaları ve yapısal düzenlemeler gibi alanlarda hedefler ve performans kriterleri belirler. Yani ülke kendi hükümeti tarafından yönetilmeye devam eder; fakat ekonomi politikası uluslararası bir programın sınırları içine girer.
1994 krizi, Türkiye’de özellikle sabit gelirliler, memurlar, işçiler, küçük esnaf ve borçlu kesimler üzerinde ağır etki yarattı. Türk lirasının değer kaybı ithalat maliyetlerini artırdı, enflasyonu büyüttü, kredi maliyetleri yükseldi. Bazı sanayi kuruluşları üretimi kısmak ya da işçi çıkarmak zorunda kaldı. O dönem yaşanan kriz, finans piyasalarıyla beraber günlük hayatın fiyatlarında ve gelirlerinde de hissedildi.
Bu süreç aynı zamanda Türkiye’de 2001 krizine kadar uzanacak yapısal sorunların habercisiydi. Kamu borçlanması, bankacılık sistemi, kısa vadeli sermaye hareketlerine bağımlılık, yüksek enflasyon ve siyasi istikrarsızlık 1990’lar boyunca ekonominin ana sorunları olarak kaldı. 1994’teki IMF programı krizi geçici olarak yönetmeye çalıştı; fakat Türkiye’nin ekonomik kırılganlıklarını tamamen ortadan kaldırmadı.
1995 – Nasuh Mahruki Everest’in zirvesine çıkan ilk Türk oldu.
17 Mayıs 1995’te Nasuh Mahruki, dünyanın en yüksek dağı olan Everest’in zirvesine ulaştı. Böylece Everest’e çıkan ilk Türk dağcı olarak tarihe geçti. Bazı kaynaklarda farklı tarihler geçse de Mahruki’nin kendi paylaşımlarında ve birçok biyografik kaynakta zirve tarihi 17 Mayıs 1995 olarak yer alır.
Everest, Himalayalar’da Nepal ile Tibet sınırında yer alır ve 8.848 metrelik yüksekliğiyle dünyanın en yüksek noktası kabul edilir. Dağcılıkta Everest’e çıkmak sadece fiziksel güç meselesi değildir; yüksek irtifa, oksijen azlığı, dondurucu soğuk, fırtına, çığ riski ve “ölüm bölgesi” denilen 8 bin metre üzerindeki zorlu koşullar nedeniyle son derece tehlikeli bir tırmanıştır.
Nasuh Mahruki, 1968’de İstanbul’da doğdu. Bilkent Üniversitesi’nde okurken dağcılıkla ilgilenmeye başladı. 1992-1994 yılları arasında eski Sovyet coğrafyasındaki 7 bin metrenin üzerindeki beş büyük dağa tırmanarak “Kar Leoparı” unvanını aldı. Bu unvan, Sovyet/Rus dağcılık geleneğinde çok saygın bir başarı olarak kabul edilir. Mahruki, bu başarının ardından hedefini Everest’e çevirdi.
1995’teki Everest tırmanışı, Türkiye’de dağcılığın geniş kitlelerce daha fazla duyulmasını sağladı. O döneme kadar dağcılık, Türkiye’de daha sınırlı bir çevrenin ilgilendiği bir spor olarak görülüyordu. Mahruki’nin Everest başarısı, bu alanı genel kamuoyunun gündemine taşıdı. Bir Türk sporcunun dünyanın en yüksek zirvesine ulaşması, Türkiye’de macera, dayanıklılık ve keşif kültürü açısından da sembolik bir olay oldu.
Mahruki daha sonra da yüksek irtifa dağcılığını sürdürdü. 1996’da yedi kıtanın en yüksek dağlarına tırmanmayı hedefleyen Yedi Zirveler projesini tamamlayan en genç dağcılardan biri oldu. Bu proje, dağcılık dünyasında Everest’in ötesine geçen, farklı kıtalardaki en zorlu zirveleri kapsayan önemli bir başarı ölçütüdür.
Nasuh Mahruki’nin kamuoyunda bilinirliği yalnız dağcılıkla sınırlı kalmadı. 1996’da kurucuları arasında yer aldığı AKUT Arama Kurtarma Derneği, özellikle 1999 Marmara Depremi sonrasında Türkiye’de sivil arama kurtarma bilincinin önemli simgelerinden biri haline geldi. Bu yönüyle Mahruki’nin dağcılıkta edindiği disiplin, risk yönetimi ve ekip çalışması deneyimi, sivil toplum alanına da taşındı.
2000 – Galatasaray UEFA Kupası’nı kazandı; Avrupa’da kupa alan ilk Türk takımı oldu.
17 Mayıs 2000’de Galatasaray, UEFA Kupası finalinde İngiltere temsilcisi Arsenal’i penaltılarla yenerek Avrupa kupası kazanan ilk Türk futbol takımı oldu. Kopenhag’daki Parken Stadyumu’nda oynanan final, Türk futbol tarihinin en büyük başarılarından biri olarak tarihe geçti.
Galatasaray finale, teknik direktör Fatih Terim yönetiminde çıktı. Takımın omurgasında Cláudio Taffarel, Bülent Korkmaz, Gheorghe Popescu, Gheorghe Hagi, Okan Buruk, Suat Kaya, Emre Belözoğlu gibi isimler vardı. Rakip Arsenal ise Arsène Wenger yönetiminde, David Seaman, Tony Adams, Patrick Vieira, Emmanuel Petit, Marc Overmars, Dennis Bergkamp ve Thierry Henry gibi yıldızlara sahip güçlü bir takımdı.
Maçın normal süresi 0-0 bitti. Uzatmalarda da gol çıkmadı. Galatasaray, uzatmalarda Hagi’nin kırmızı kart görmesiyle bir süre 10 kişi oynadı. Buna rağmen savunma direncini korudu ve maçı penaltılara taşıdı. Arsenal’de Davor Šuker ve Patrick Vieira penaltıları kaçırınca kupa Galatasaray’ın oldu.
Finalin unutulmaz anlarından biri, son penaltıyı atan Popescu’nun golünden sonra yaşandı. Galatasaraylı futbolcular sahaya yayılan büyük sevinçle tarihe geçtiklerini biliyordu. Kaptan Bülent Korkmaz ise maç sırasında sakatlanmasına rağmen oyunu bırakmadı; bu görüntü Galatasaray taraftarının hafızasında mücadele ve direnç sembolü olarak kaldı.
Bu başarı, yalnız Galatasaray için değil, Türk futbolu için de bir eşikti. O güne kadar Türk takımları Avrupa kupalarında zaman zaman önemli galibiyetler almıştı; ancak hiçbir Türk kulübü Avrupa’da kupa kazanamamıştı. Galatasaray’ın UEFA Kupası zaferi, “Türk takımları Avrupa’da sonuna kadar gidemez” düşüncesini kırdı.
Galatasaray’ın 1999-2000 sezonundaki Avrupa yürüyüşü de dikkat çekiciydi. Takım sezona Şampiyonlar Ligi’nde başladı; grubunu üçüncü bitirince UEFA Kupası’na geçti. Sonrasında Bologna, Borussia Dortmund, Mallorca ve Leeds United gibi rakipleri eleyerek finale yükseldi. Bu yolculuk, kupanın tesadüf olmadığını; uzun ve zorlu bir Avrupa serisinin sonunda geldiğini gösterdi.
UEFA Kupası zaferi birkaç ay sonra bir başka büyük başarıyla tamamlandı. Galatasaray, 25 Ağustos 2000’de UEFA Süper Kupa maçında Real Madrid’i de yenerek Avrupa’daki ikinci kupasını kazandı. Böylece 2000 yılı, Türk futbolunun kulüpler düzeyindeki en parlak yılı haline geldi.
2002 – Âşık Mahzuni Şerif hayatını kaybetti; halkın derdini sazla ve sözle anlatan büyük ozanlardan biriydi.
17 Mayıs 2002’de Türk halk ozanı Âşık Mahzuni Şerif hayatını kaybetti. 1938’de Kahramanmaraş’ın Afşin ilçesine bağlı Berçenek köyünde doğan Mahzuni Şerif, 20. yüzyıl Türkiye’sinde âşıklık geleneğini sürdüren en güçlü ve en etkili isimlerden biriydi.
Asıl adı Şerif Cırık’tı. Küçük yaşlardan itibaren sazla ve halk şiiriyle ilgilendi. Alevi-Bektaşi kültürünün, Anadolu halk müziğinin ve âşık geleneğinin içinden geldi. Ancak Mahzuni Şerif’i yalnız geleneksel bir halk ozanı olarak görmek eksik olur. O, eski âşıklık biçimini 20. yüzyılın siyasal, toplumsal ve ekonomik meseleleriyle birleştirdi.
Mahzuni Şerif’in türkülerinde yoksulluk, adaletsizlik, gurbet, köy hayatı, emek, inanç, insan sevgisi ve siyasal eleştiri iç içedir. Halk ozanı geleneğinde saz, yalnız müzik aleti değil, söz söyleme ve itiraz etme aracıdır. Mahzuni de sazını çoğu zaman halkın derdini duyurmak için kullandı.
En bilinen eserleri arasında Dom Dom Kurşunu, Yuh Yuh, İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım, Ağlasam mı, Merdo, Nem Kaldı, Fadime’m, Bu Sene de Böyle Oldu, Han Sarhoş Hancı Sarhoş gibi türküler yer alır. Bu eserlerin bir kısmı kendisi tarafından, bir kısmı da başka sanatçılar tarafından yorumlanarak geniş kitlelere ulaştı.
Mahzuni Şerif’in etkisi yalnız halk müziği çevresiyle sınırlı kalmadı. Türküleri Âşık Veysel çizgisinden gelen halk şiiri duyarlığını, 1960’lar ve 1970’lerin toplumsal muhalefet diliyle buluşturdu. Bu nedenle eserleri hem köy kahvelerinde hem şehir meydanlarında hem de plak ve kasetlerde karşılık buldu.
Hayatı boyunca sözleri ve tavrı nedeniyle sık sık baskıyla karşılaştı. Hakkında davalar açıldı, gözaltılar ve yasaklar yaşadı. Bu durum onun ozan kimliğinin önemli bir parçasıdır. Çünkü Mahzuni Şerif, sazını yalnız aşk ve gurbet için değil, iktidara, haksızlığa ve yoksulluğa karşı da konuşturdu.
Onun dili sert ama halkın anlayacağı kadar açıktı. Karmaşık ideolojik cümleler kurmadan, gündelik hayatın içinden konuştu. Bu yüzden Mahzuni’nin türkülerinde hem öfke hem mizah hem ağıt hem taşlama vardır. Bir dizesiyle güldürür, bir sonraki dizesiyle insanın içini sızlatır.
Âşık Mahzuni Şerif, 17 Mayıs 2002’de Almanya’nın Köln kentinde hayatını kaybetti. Cenazesi Türkiye’ye getirildi ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde toprağa verildi. Bu tercih de anlamlıydı; çünkü Hacıbektaş, onun beslendiği Alevi-Bektaşi kültür dünyasının sembol merkezlerinden biriydi.
2005 – Melahat Pars hayatını kaybetti; Emel Sayın ve Bülent Ersoy gibi isimlere hocalık yapan bestekârdı.
17 Mayıs 2005’te Türk sanat müziği bestecisi, yorumcusu ve eğitmeni Melahat Pars hayatını kaybetti. 1918’de İstanbul’un Fatih semtinde doğan Pars, Türk sanat müziğinde yalnız beste yapan bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda önemli sesleri yetiştiren bir musiki hocası olarak da iz bıraktı.
Melahat Pars’ın müzik yeteneği küçük yaşta fark edildi. İlkokul çağlarında Kanunî Mustafa Bey’den nota ve usul dersleri aldı. Daha sonra Dârüttalîm-i Mûsikî’ye devam etti; burada Fahri Kopuz’dan ud ve makam dersleri aldı. Bu eğitim çizgisi, onun klasik Türk musikisi geleneğini ciddi bir meşk ve disiplin içinde öğrendiğini gösterir.
Sanat hayatı boyunca hem yorumculuk yaptı hem de besteler verdi. Türk sanat müziğinde zarif, ölçülü ve klasik tavrı bilen bir bestekâr olarak tanındı. En bilinen eserleri arasında “Ben Gamlı Hazan Sense Bahar Dinle de Vazgeç” öne çıkar. Bu eser, Türk sanat müziği repertuvarında hüzünlü ve incelikli anlatımıyla bilinen şarkılardan biridir.
Melahat Pars’ın asıl önemli taraflarından biri de eğitmenliğidir. Kaynaklarda onun Türk musikisine pek çok sanatçı yetiştirdiği, öğrencileri arasında Emel Sayın ve Bülent Ersoy gibi çok önemli isimlerin de bulunduğu belirtilir. Bu bilgi, onun etkisinin yalnız kendi sesi ve besteleriyle sınırlı olmadığını; Türk sanat müziğinin sonraki kuşaklarına doğrudan aktarıldığını gösterir.
Bu ayrıntı özellikle önemlidir. Çünkü Türk sanat müziğinde hocalık, yalnız nota öğretmek değildir. Makam bilgisi, usul, tavır, telaffuz, güfteyi anlama, eserin duygusunu taşıma ve sahne terbiyesi aynı geleneğin parçalarıdır. Melahat Pars gibi hocalar, müziği üslup ve kültür olarak da öğrencilerine aktarır.
Pars, Kalamış, Kadıköy ve Marmara Musiki derneklerinde yöneticilik yaptı. Bu dernekler, klasik Türk musikisinin şehirli amatör ve yarı profesyonel çevrelerde de yaşamasını sağlayan önemli yapılardı. Melahat Pars’ın bu derneklerdeki çalışmaları, onun musiki eğitimini daha geniş bir çevreye taşıdığını gösterir.
Melahat Pars’ın hayatı, Türk sanat müziğinde kadın bestekârların görünürlüğü açısından da değerlidir. Türk musikisi tarihinde çok önemli kadın yorumcular vardır; ancak bestekâr ve eğitmen kimliğiyle öne çıkan kadınların sayısı daha sınırlıdır. Pars, bu alanda hem üreten hem öğreten kadın sanatçılardan biri olarak hatırlanmalıdır.
2006 – Danıştay’a silahlı saldırı düzenlendi; yargıç Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti.
17 Mayıs 2006’da avukat Alparslan Arslan, Ankara’daki Danıştay 2. Dairesi’ne silahlı saldırı düzenledi. Saldırıda Danıştay 2. Daire Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin hayatını kaybetti; Daire Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayla Gönenç ve Ayfer Özdemir ile tetkik hâkimi Ahmet Çobanoğlu yaralandı. Arslan, saldırıdan sonra Danıştay binasında yakalandı.
Saldırı, Danıştay 2. Dairesi’nin daha önce verdiği bir başörtüsü kararı nedeniyle hedef alındığı iddiasıyla gündeme geldi. Daire, kamuoyunda tartışma yaratan bir kararında, okul öncesi eğitim kurumunda müdür olan bir öğretmenin okul dışında başörtülü fotoğrafının bulunmasını görevine etkisi bakımından değerlendirmişti. Bu karar, laiklik, başörtüsü, yargı ve siyaset tartışmalarının çok sert olduğu bir dönemde yoğun tepki toplamıştı.
Danıştay saldırısı, Türkiye’de yüksek yargının doğrudan hedef alındığı en ağır olaylardan biri oldu. Bir yargıcın görev yaptığı kurumda öldürülmesi, hukuk devleti ve yargı güvenliği açısından büyük bir kırılma yarattı. Olaydan sonra Ankara’da ve Türkiye’nin birçok yerinde yargı mensupları, hukukçular ve siyasi partiler saldırıya tepki gösterdi.
Saldırının ardından dava süreci de uzun yıllar tartışıldı. Alparslan Arslan önce Danıştay saldırısı nedeniyle yargılandı; daha sonra olayın Ergenekon davası ile bağlantılı olduğu iddiaları gündeme geldi ve dava süreçleri birbirine bağlandı. Bu bağlantı, yıllarca Türkiye siyasetinin ve yargı tarihinin en tartışmalı başlıklarından biri oldu. 2018’de Danıştay saldırısı davasında Arslan’a ağırlaştırılmış müebbet ve ayrıca hapis cezaları verildi.
2010 – Karadon’da maden faciası yaşandı; 30 işçi yer altında kaldı.
17 Mayıs 2010’da Zonguldak’taki Türkiye Taşkömürü Kurumu Karadon Müessese Müdürlüğü’ne bağlı maden ocağında patlama meydana geldi. Patlama sonrasında 30 işçi göçük altında kaldı. Günler süren arama kurtarma çalışmalarının ardından 20 Mayıs’ta 28 işçinin cenazesine ulaşıldı. Kalan 2 işçinin cenazesine ise daha sonra ulaşılabildi.
Zonguldak, Türkiye’de taşkömürü madenciliği denince ilk akla gelen şehirdir. Karadon da bu kömür havzasının önemli üretim alanlarından biriydi. Bölge, yıllardır Türkiye’nin enerji ve sanayi ihtiyacına emek veren madencilerle anılır; ancak aynı zamanda grizu, göçük, yangın ve iş güvenliği sorunlarıyla da sık sık gündeme gelmiştir.
Karadon’daki patlamanın ardından ilk saatlerde umutlu bekleyiş başladı. İşçilerin yer altında hangi noktada kaldığı, hava akışının durumu, yangın ve gaz riski arama çalışmalarını zorlaştırdı. Maden kazalarında zaman, çoğu zaman en kritik unsurdur; çünkü göçük altında kalan işçiler için oksijen, sıcaklık, gaz yoğunluğu ve ulaşım imkânı hayati önem taşır.
Faciada hayatını kaybeden işçilerin her biri, yerin yüzlerce metre altında çalışan, Türkiye’nin en ağır mesleklerinden birini yapan madencilerdi. Zonguldak’ta maden işçiliği çoğu ailede kuşaktan kuşağa geçen bir hayat biçimidir. Bu nedenle Karadon faciası, yalnız ocakta değil, bütün şehirde derin bir yas yarattı.
Bu olay, Türkiye’de maden güvenliği tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Taşkömürü ocaklarında metan gazı birikimi, havalandırma, denetim, taşeron çalışma, teknik ekipman, acil durum planları ve işçi sağlığı konuları bir kez daha tartışıldı. Karadon faciası, daha sonra Soma ve Ermenek gibi büyük maden facialarıyla birlikte Türkiye’nin iş güvenliği hafızasında acı bir halka olarak anılacaktı.
2016 – Müzahir Sille hayatını kaybetti; Roma’da olimpiyat altını kazanan büyük güreşçilerimizdendi.
17 Mayıs 2016’da olimpiyat şampiyonu eski millî güreşçi Müzahir Sille hayatını kaybetti. 1931’de İstanbul’da doğan Sille, Türkiye’nin grekoromen güreşte yetiştirdiği önemli isimlerden biriydi. En büyük başarısını 1960 Roma Olimpiyatları’nda kazandı; grekoromen stil 62 kiloda altın madalya alarak Türk spor tarihine geçti.
Müzahir Sille, güreşe 1949’da İstanbul Güreş İhtisas Kulübü’nde başladı. Ragıp Hoca, Hüseyin Erkmet, Adnan Yurdaer ve Halil Yüceses gibi antrenörlerle çalıştı. Onun en iyi uyguladığı teknikler arasında salto ve çırpma sayılır. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü güreşte şampiyonluk yalnız kuvvetle değil, rakibin dengesini doğru anda bozabilen teknik zekâyla kazanılır.
Sille, 1950’lerde uluslararası arenada adını duyurmaya başladı. 1955 Dünya Güreş Şampiyonası’nda ve 1958 Dünya Güreş Şampiyonası’nda gümüş madalya kazandı. 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda ise madalyayı çok az farkla kaçırarak dördüncü oldu. Bu sonuç, onun Roma’ya giderken zaten dünya çapında güçlü bir güreşçi olduğunu gösteriyordu.
1960 Roma Olimpiyatları, Türk güreş tarihinin en parlak sayfalarından biridir. Türkiye o olimpiyatlarda güreşte büyük bir çıkış yaptı; Müzahir Sille de grekoromen 62 kiloda altın madalya kazanan isimlerden biri oldu. Roma’daki bu başarı, Türkiye’nin güreşte dünya çapında bir ekol olduğunu gösteren sonuçlardan biriydi.
Müzahir Sille’nin kariyerinde dikkat çeken bir başka nokta da uzun yıllar Almanya’da spor hayatını sürdürmesidir. Bazı kaynaklarda 1961’den itibaren Almanya’da güreş yaptığı, daha sonra antrenörlükle de ilgilendiği aktarılır. Bu yönüyle Sille, yalnız minderde madalya kazanan bir sporcu değil, güreş bilgisini sonraki kuşaklara aktaran bir isimdi.
Yaklaşık iki ay yoğun bakımda kalan Sille kalp yetmezliği nedeniyle 17 Mayıs 2016’da İstanbul’da hayatını kaybetti.
2017 – Todor Veselinović hayatını kaybetti; Fenerbahçe’nin 103 gollü şampiyonluğunun teknik direktörüydü.
17 Mayıs 2017’de Yugoslav futbolcu ve teknik direktör Todor Veselinović hayatını kaybetti. 1930’da Novi Sad’da doğan Veselinović, futbolculuk döneminde ülkesinin önemli golcülerinden biri oldu; teknik direktörlük kariyerinde ise özellikle Türkiye’de, Fenerbahçe’nin 1988-1989 sezonundaki unutulmaz şampiyonluğuyla hatırlandı.
Veselinović, futbolculuk yıllarında forvet olarak oynadı. En parlak dönemini Vojvodina formasıyla yaşadı. Yugoslavya Birinci Ligi’nde dört kez gol kralı oldu ve millî takımda da etkili bir golcü olarak öne çıktı. Yugoslavya Millî Takımı formasıyla 37 maça çıktı, 28 gol attı; 1954 ve 1958 Dünya Kupaları kadrolarında yer aldı. 1956 Melbourne Olimpiyatları’nda gümüş madalya kazanan Yugoslavya takımının da parçasıydı.
Teknik direktörlük kariyeri uzun ve hareketli geçti. Yunanistan, Türkiye, Kolombiya ve Yugoslavya gibi farklı ülkelerde çalıştı. Türkiye’de ise en çok Fenerbahçe ile özdeşleşti. Sarı-lacivertli takımın başında 1984-1985 ve 1988-1989 sezonlarında lig şampiyonluğu yaşadı.
Onu Fenerbahçe tarihine asıl kazıyan dönem, 1988-1989 sezonu oldu. Fenerbahçe o sezon ligi şampiyon tamamladı ve attığı 103 golle Türk futbol tarihinin en unutulmaz hücum takımlarından birine dönüştü. Rıdvan Dilmen, Aykut Kocaman, Oğuz Çetin, Hasan Vezir ve diğer yıldızlarla kurulan bu takım, sadece şampiyon olduğu için değil, oynadığı tempolu ve golcü futbolla da hatırlandı.
Veselinović’in Türkiye’deki imajı, biraz da bu hücum futboluyla şekillendi. O dönem Fenerbahçe, rakip kaleye sürekli giden, bol gol atan ve seyirciyi heyecanlandıran bir takım görüntüsü verdi. 17 Mayıs 2017’de Atina’da hayatını kaybetti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
