16 Mayıs Tarihte Bugün

77 Dakika Okuma
16 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 16 Mayıs

1204 – Haçlılar İstanbul’da Latin İmparatorluğu kurdu; Baudouin ilk Latin imparatoru olarak taç giydi.

16 Mayıs 1204’te I. Baudouin, Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Haçlıların ele geçirdiği Konstantinopolis’te, yani bugünkü İstanbul’da, ilk Latin İmparatoru olarak taç giydi. Bu olay, Bizans tarihinin en büyük kırılmalarından biri olan 1204 Latin işgalinin siyasi sonucuydu.

Dördüncü Haçlı Seferi aslında Müslümanların elindeki Kudüs ve çevresine yönelmek amacıyla başlatılmıştı. Fakat sefer, para, ticaret çıkarları, Venedik’in hesapları ve Bizans iç taht kavgaları nedeniyle bambaşka bir yola saptı. Haçlı ordusu, kutsal topraklara gitmek yerine Hristiyan bir başkent olan Konstantinopolis’e yöneldi. Bu, Orta Çağ Hristiyan dünyası açısından bile büyük bir skandaldı.

1204 Nisan’ında Haçlılar ve Venedikliler Konstantinopolis’i ele geçirdi. Şehir günlerce yağmalandı. Kiliseler, saraylar, manastırlar, kütüphaneler, kutsal emanetler ve sanat eserleri hedef alındı. Ayasofya bile yağmadan kurtulamadı. Bizans’ın yüzyıllar boyunca biriktirdiği zenginlikler Batı’ya taşındı; birçok eser Venedik başta olmak üzere Avrupa şehirlerine götürüldü.

Bu işgalin ardından Bizans İmparatorluğu parçalandı. Haçlılar Konstantinopolis merkezli Latin İmparatorluğu’nu kurdu. İmparator seçilen kişi, Flandre Kontu Baudouin oldu. 16 Mayıs 1204’te taç giymesiyle birlikte Konstantinopolis’te yaklaşık yarım yüzyıl sürecek Latin yönetimi resmen başlamış oldu.

Latin İmparatorluğu güçlü bir devlet gibi kurulmuş görünse de aslında temelleri zayıftı. Şehir alınmıştı ama Bizans dünyası tamamen yok olmamıştı. Bizans soyluları ve yöneticileri farklı bölgelere çekilerek yeni devletçikler kurdu. İznik İmparatorluğuTrabzon İmparatorluğu ve Epir Despotluğu bu parçalanmanın sonucunda ortaya çıktı. Özellikle İznik İmparatorluğu, Bizans’ın devamı iddiasını taşıyacak ve sonunda Konstantinopolis’i geri alacaktı.

Baudouin’in imparatorluğu da uzun ve parlak bir saltanat olmadı. Balkanlarda Bulgarlarla mücadeleye girdi. 1205’te Edirne yakınlarında Bulgar Çarı Kaloyan’a yenildi ve esir düştü. Daha sonra öldüğü kabul edilir. Yani Konstantinopolis’te büyük törenle taç giyen ilk Latin imparatorunun hâkimiyeti çok kısa sürede çöktü.

1204 Latin işgali, Doğu ve Batı Hristiyanlığı arasındaki kırılmayı da derinleştirdi. 1054’te Katolik ve Ortodoks kiliseleri arasında yaşanan ayrılık, zaten iki dünya arasında büyük bir mesafe yaratmıştı. Fakat Haçlıların Ortodoks Bizans başkentini yağmalaması, bu ayrılığı duygusal ve tarihsel olarak çok daha ağır hale getirdi. Bizanslılar için Latinler artık yalnız din kardeşi değil, şehri yağmalayan işgalcilerdi.

Konstantinopolis 1261’de İznik İmparatoru VIII. Mihail Palaiologos tarafından geri alındı. Ancak şehir eski gücüne bir daha tam olarak kavuşamadı. 1204 yağması, Bizans’ın ekonomik, askerî ve kültürel gücünü ağır biçimde zayıflattı. Bu zayıflama, sonraki yüzyıllarda imparatorluğun Osmanlılar karşısında giderek küçülmesinin de zeminlerinden biri oldu.

1770 – XVI. Louis ile Marie Antoinette evlendi; Versailles’daki düğün Fransız Devrimi’ne giden hanedan ittifakının simgesi oldu.

16 Mayıs 1770’te Fransa veliahdı Louis-Auguste, yani ileride tahta çıkacak XVI. Louis, Avusturya Arşidüşesi Marie Antoinette ile Versailles Sarayında evlendi. O sırada Louis 15, Marie Antoinette ise 14 yaşındaydı. Bu evlilik, iki gencin kişisel hayatından çok daha büyük bir anlam taşıyordu: Fransa ile Avusturya arasındaki siyasi ittifakı güçlendirmek için yapılmış bir hanedan evliliğiydi.

Avrupa’da 18. yüzyılda kraliyet evlilikleri çoğu zaman aşk için değil, diplomasi için yapılırdı. Fransa ile Avusturya uzun yıllar boyunca birbirine rakip olmuştu. Ancak Avrupa güç dengesi değişince iki hanedan arasında yakınlaşma arandı. Marie Antoinette, Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa ile Kutsal Roma İmparatoru I. Franz’ın kızıydı. Onun Fransa veliahdıyla evlendirilmesi, Habsburglar ile Bourbonlar arasındaki yeni siyasi dengeyi temsil ediyordu.

Düğün, Versailles’ın bütün ihtişamıyla yapıldı. Saray törenleri, davetler, ziyafetler, gösteriler ve halk eğlenceleri düzenlendi. Ancak bu görkemli başlangıcın gölgesinde, ileride Fransa’yı sarsacak derin gerilimler vardı. Saray lüks içindeydi; halk ise ağır vergiler, yoksulluk, gıda krizleri ve eşitsizliklerle boğuşuyordu. Versailles’ın parıltısı ile Fransa sokaklarının gerçeği arasındaki uçurum giderek büyüyordu.

Marie Antoinette, Fransa’ya geldiğinde çok gençti ve saray hayatına uyum sağlamakta zorlandı. Avusturyalı olması nedeniyle Fransız sarayında ve kamuoyunda sürekli kuşkuyla karşılandı. Ona zamanla “Avusturyalı kadın” anlamına gelen küçümseyici ifadeler yakıştırıldı. Harcamaları, kıyafetleri, eğlenceleri ve saray çevresi, özellikle ekonomik sıkıntı arttıkça halkın öfkesinin hedefi haline geldi.

XVI. Louis ise kararsız, içine kapanık ve siyaseten zayıf bir hükümdar olarak anıldı. 1774’te kral olduğunda Fransa büyük borç yükü altındaydı. Amerikan Bağımsızlık Savaşı’na verilen destek bu borcu daha da artırdı. Vergi sistemi adaletsizdi; aristokrasi ve ruhban sınıfı birçok ayrıcalığını korurken, yük büyük ölçüde halkın ve burjuvazinin omuzlarına biniyordu.

Bu evlilikten dört çocuk dünyaya geldi; fakat kraliyet ailesinin özel hayatı da sürekli dedikodu ve siyasi propaganda konusu oldu. Özellikle Marie Antoinette hakkında yayılan broşürler, karikatürler ve söylentiler, devrim öncesi kamuoyunda monarşiye duyulan öfkeyi besledi. Meşhur “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözü de genellikle ona atfedilir; ancak bunu söylediğine dair güvenilir tarihsel kanıt yoktur. Yine de bu söz, halkın gözünde kraliçenin kopuk ve duyarsız biri olarak algılanmasının sembolüne dönüştü.

1789’da Fransız Devrimi patladığında Versailles’daki o görkemli evlilik artık bambaşka bir anlam kazanmıştı. XVI. Louis ve Marie Antoinette, mutlak monarşinin, saray israfının ve halktan kopmuş aristokrasinin sembolleri haline geldi. Kraliyet ailesi 1791’de ülkeden kaçmaya çalışırken Varennes’de yakalandı. Bu olay, kralın halka ve devrime bağlılık iddiasını büyük ölçüde bitirdi.

Sonunda XVI. Louis ve Marie Antoinette aynı yıl, 1793’te giyotinle idam edildi. Versailles’da başlayan hanedan evliliği, Fransız Devrimi’nin en sert ve kanlı dönemeçlerinden birinde sona erdi.

1868 – ABD Başkanı Johnson bir oyla koltuğunu korudu; azil süreci Amerikan siyasetinin ilk büyük sınavlarından biri oldu.

16 Mayıs 1868’de ABD Başkanı Andrew Johnson, Senato’daki azil yargılamasında görevden alınmaktan bir oy farkla kurtuldu. Amerikan İç Savaşı’ndan hemen sonra yaşanan bu kriz, ABD başkanlık sisteminin ve Kongre denetiminin ilk büyük sınavlarından biri olarak tarihe geçti.

Andrew Johnson, Başkan Abraham Lincoln’ün 1865’te suikasta uğramasından sonra başkan olmuştu. Fakat Johnson, Lincoln gibi Cumhuriyetçi Parti’nin ana çizgisinden gelmiyordu. Güneyli, kölelik karşıtı olmayan ama Birlik’ten ayrılmaya da karşı çıkan karmaşık bir siyasi figürdü. İç Savaş bitmişti; fakat asıl mesele şimdi başlıyordu: Yenilen Güney eyaletleri Birliğe nasıl dönecek, eski kölelerin hakları nasıl korunacak, savaşı çıkaran eski Konfederasyon kadroları yeniden iktidara gelecek miydi?

Bu döneme Amerikan tarihinde Reconstruction, yani Yeniden Yapılanma dönemi denir. Kongre’deki Radikal Cumhuriyetçiler, Güney eyaletlerinin sıkı denetlenmesini ve siyah Amerikalıların yurttaşlık haklarının güvenceye alınmasını istiyordu. Johnson ise Güney’e daha yumuşak davranma eğilimindeydi. Bu yüzden Başkan ile Kongre arasında sert bir mücadele başladı.

Azil sürecinin görünürdeki nedeni, Johnson’ın Savaş Bakanı Edwin Stanton’ı görevden almasıydı. Kongre, başkanın bazı üst düzey yetkilileri Senato onayı olmadan görevden almasını sınırlayan Tenure of Office Act adlı yasayı çıkarmıştı. Johnson bu yasaya meydan okudu ve Stanton’ı görevden aldı. Kongre de bunu başkanın yetkisini kötüye kullanması olarak gördü.

Temsilciler Meclisi Johnson’ı azletti; ancak görevden alınması için Senato’da üçte iki çoğunluk gerekiyordu. 16 Mayıs 1868’de yapılan kritik oylamada Johnson’ın mahkûm edilmesi için gereken çoğunluk bir oyla sağlanamadı. Böylece Andrew Johnson görevde kaldı.

Bu olay, ABD tarihinde görevden alınmaya bu kadar yaklaşan ilk başkanlık krizlerinden biriydi. Johnson koltuğunu korudu ama siyasi gücü büyük ölçüde zayıfladı. Bir yıl sonra görev süresi bittiğinde Demokrat Parti bile onu yeniden aday göstermedi.

1883 – Celal Bayar doğdu; tek parti döneminden Demokrat Parti iktidarına uzanan siyasi bir hayat başladı.

16 Mayıs 1883’te Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı Celal Bayar, Bursa’nın Gemlik ilçesine bağlı Umurbey köyünde doğdu. Bayar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e, tek parti yıllarından Demokrat Parti iktidarına ve 27 Mayıs darbesine kadar Türkiye siyasetinin en uzun ve en çalkantılı hatlarından birinde yer aldı.

Celal Bayar’ın siyasi hayatı İttihat ve Terakki yıllarında başladı. Genç yaşta banka ve ekonomi alanlarında çalıştı; Millî Mücadele döneminde Anadolu hareketini destekledi. Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra ise özellikle ekonomi ve bankacılık alanındaki görevleriyle öne çıktı.

Bayar’ın en önemli erken Cumhuriyet rollerinden biri, Türkiye İş Bankası’nın kuruluşunda yer almasıdır. İş Bankası, 1924’te Atatürk’ün yönlendirmesiyle kuruldu ve Cumhuriyet’in milli ekonomi politikasının önemli kurumlarından biri haline geldi. Celal Bayar, bankanın ilk genel müdürü oldu. Bu görev, onun ekonomi yönetimiyle ve Cumhuriyet’in kalkınma anlayışıyla kurduğu bağı güçlendirdi.

1937’de İsmet İnönü’nün başbakanlıktan ayrılmasının ardından Celal Bayar başbakan oldu. Böylece Atatürk’ün son başbakanı olarak tarihe geçti. Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü cumhurbaşkanı oldu; Bayar bir süre daha başbakanlık yaptı ama daha sonra görevden ayrıldı.

Asıl büyük kırılma ise 1940’ların ortasında yaşandı. Türkiye çok partili hayata geçerken Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü ile birlikte Demokrat Parti’nin kurucuları arasında yer aldı. Demokrat Parti, 1950 seçimlerinde CHP’nin 27 yıllık iktidarını sona erdirdi. Bayar da Türkiye’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.

Celal Bayar’ın cumhurbaşkanlığı, Demokrat Parti iktidarıyla birlikte anılır. 1950’lerde Türkiye’de ekonomi, ulaşım, tarımda makineleşme, dış politika ve toplum hayatında önemli değişimler yaşandı. Fakat aynı dönem, muhalefetle iktidar arasındaki gerilimin arttığı, basın ve üniversitelerle ilişkilerin sertleştiği, siyasal kutuplaşmanın derinleştiği bir dönem oldu.

27 Mayıs 1960 darbesiyle Demokrat Parti iktidarı devrildi. Celal Bayar, Adnan Menderes ve diğer DP yöneticileriyle birlikte Yassıada’da yargılandı. Bayar idama mahkûm edildi; ancak yaşı nedeniyle cezası müebbet hapse çevrildi. Daha sonra sağlık nedenleriyle serbest bırakıldı. Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan ise idam edildi.

Bu yüzden Celal Bayar’ın hayatı, Türkiye Cumhuriyeti’nin en kritik siyasi dönüşümlerinin aynası gibidir. Millî Mücadele, Cumhuriyet ekonomisi, tek parti yönetimi, çok partili hayata geçiş, Demokrat Parti iktidarı ve 27 Mayıs darbesi onun biyografisinde birleşir.

1888 – Gramofon tanıtıldı; ses kayıtları silindirden plağa geçmeye başladı.

16 Mayıs 1888’de Alman asıllı Amerikalı mucit Emile Berliner, geliştirdiği gramofonu Philadelphia’da tanıttı. Bu cihaz, sesin kaydedilmesi ve yeniden dinlenmesi tarihinde büyük bir dönüm noktasıydı. Çünkü Berliner’in gramofonu, daha önce kullanılan silindir sisteminden farklı olarak düz disk, yani plak mantığıyla çalışıyordu.

Ses kaydı alanında Berliner’den önce en büyük adımı Thomas Edison atmıştı. Edison, 1877’de fonografı geliştirmişti. Fonograf, sesi balmumu ya da kalay folyo kaplı silindirler üzerine kaydediyor ve sonra yeniden çalabiliyordu. Bu, insan sesinin kaydedilip tekrar duyulabilmesi açısından olağanüstü bir buluştu. Fakat silindir sistemi çoğaltma ve ticari yaygınlık bakımından sınırlıydı.

Berliner’in yeniliği burada devreye girdi. Gramofonda ses, silindir yerine düz bir diske kaydediliyordu. Bu diskler daha kolay çoğaltılabiliyor, saklanabiliyor ve dağıtılabiliyordu. Yani gramofon, ses kaydını yalnız teknik bir meraktan çıkarıp ticari olarak yayılabilir bir ürüne dönüştüren önemli adımlardan biri oldu.

Gramofonun çalışma mantığı basitti ama etkisi büyüktü. Ses dalgaları bir diyaframı titreştiriyor, bu titreşim iğne aracılığıyla diskin yüzeyine iz olarak işleniyordu. Daha sonra aynı iz üzerinden iğne yürütüldüğünde titreşim tekrar sese dönüşüyordu. Bugünkü dijital kayıt teknolojileriyle kıyaslandığında ilkel görünür; fakat 19. yüzyıl sonu için bu, sesi zamandan koparıp saklayabilmek anlamına geliyordu.

Bu buluş, müzik kültürünü kökten değiştirdi. Daha önce müzik büyük ölçüde canlı icra edilen bir şeydi. Bir şarkıyı duymak için konser salonuna, tiyatroya, kiliseye, kahvehaneye ya da evde çalan bir müzisyene ihtiyaç vardı. Gramofon ve plak teknolojisiyle birlikte müzik eve girmeye başladı. İnsanlar aynı şarkıyı tekrar tekrar dinleyebilir hale geldi.

Berliner’in geliştirdiği disk sistemi, ileride plak endüstrisinin temelini oluşturdu. Plak şirketleri, kayıt stüdyoları, sanatçı sözleşmeleri, hit şarkılar, ev tipi müzik dinleme alışkanlığı ve popüler müzik piyasası bu teknolojik dönüşümle büyüdü. 20. yüzyıl boyunca taş plaklar, ardından vinil plaklar müzik dinleme kültürünün ana taşıyıcılarından biri oldu.

Gramofonun etkisi sadece müzikle sınırlı değildi. Konuşmalar, şiirler, tiyatro parçaları, dil kayıtları ve siyasi hitaplar da kaydedilebilir hale geldi. İnsan sesi artık o anı yaşayanların hafızasında kalmıyor; teknik olarak korunabiliyordu. Bu, kültür tarihi açısından çok büyük bir değişimdi.

Emile Berliner daha sonra kayıt ve gramofon teknolojisinin ticari gelişiminde de rol oynadı. Kurduğu şirketler ve geliştirdiği plak sistemi, ses endüstrisinin büyümesine katkı verdi. Bugün “plak” dediğimiz kültürün kökeninde Edison’un fonografı kadar Berliner’in gramofonu da vardır; hatta yaygın ev müziği dinleme alışkanlığı açısından Berliner’in disk fikri daha belirleyici oldu.

1919 – Mustafa Kemal Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı; Millî Mücadele’ye giden yol Bandırma Vapuru’yla başladı.

16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi göreviyle İstanbul’dan Samsun’a doğru yola çıktı. Bandırma Vapuru ile başlayan bu yolculuk, birkaç gün sonra 19 Mayıs’ta Samsun’a varacak ve Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıç sembolüne dönüşecekti.

Bu yolculuğun yapıldığı günlerde Osmanlı Devleti ağır bir yenilginin içindeydi. Mondros Mütarekesi imzalanmış, ordular terhis edilmeye başlanmış, İstanbul fiilen İtilaf Devletleri’nin baskısı altına girmişti. Anadolu’nun farklı bölgelerinde işgaller, karışıklıklar ve yerel direniş arayışları vardı. Bir gün önce, 15 Mayıs 1919’da İzmir Yunan ordusu tarafından işgal edilmişti. Bu işgal, Anadolu’da büyük bir öfke ve çaresizlik duygusu yaratmıştı.

Mustafa Kemal Paşa, resmî olarak Karadeniz bölgesindeki asayiş sorunlarını incelemek, silahların toplanmasını sağlamak ve mütareke hükümlerinin uygulanmasını denetlemek üzere görevlendirilmişti. Yani İstanbul hükümeti açısından bu bir devlet görevlendirmesiydi. Ancak Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçişi çok daha büyük bir amaç için kullanacaktı: Dağınık haldeki direniş iradesini örgütlemek ve bağımsızlık mücadelesini millet adına yeni bir siyasi zemine taşımak.

Yola çıkmadan bir gün önce, 15 Mayıs’ta Mustafa Kemal Paşa, Yıldız Sarayı’ndaki Küçük Mabeyn Köşkü’nde Sultan VI. Mehmed Vahdettin ile görüşmüştü. Bu görüşme, Osmanlı Devleti’nin son saray iradesiyle Anadolu’da doğacak Millî Mücadele arasındaki en kritik eşiklerden biri olarak kabul edilir. Mustafa Kemal İstanbul’dan hâlâ bir Osmanlı paşası olarak ayrılıyordu; fakat birkaç hafta içinde Amasya Genelgesi, Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi çizgisinde bambaşka bir liderliğe yönelecekti.

Bandırma Vapuru da bu yolculuğun sembolü haline geldi. Eski ve mütevazı bir vapurdu; büyük bir savaş gemisi ya da görkemli bir devlet aracı değildi. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını İstanbul’dan Samsun’a taşıyan bu vapur, zamanla Cumhuriyet’e giden yolun simgelerinden biri oldu.

Mustafa Kemal Paşa yalnız değildi. Yanında askerî ve sivil görevlilerden oluşan bir heyet vardı. Rauf Bey, Refet Bey, Kazım Dirik, Hüsrev Gerede, Dr. Refik Saydam, Cevat Abbas Gürer gibi isimler Millî Mücadele’nin ilk dönemlerinde farklı roller üstlenecek kadrolar arasında yer aldı. Bu yolculuk, tek bir kişinin hareketi olduğu kadar, yeni bir direniş kadrosunun Anadolu’ya geçişiydi.

16 Mayıs’taki hareketin önemi, 19 Mayıs’ın anlamını da hazırlar. 19 Mayıs, Samsun’a çıkış günü olarak resmî ve sembolik başlangıç kabul edilir; fakat o başlangıcın ilk adımı 16 Mayıs’ta İstanbul’da atılmıştır. O gün Mustafa Kemal Paşa, işgal altındaki başkentten uzaklaşıp örgütlenmenin ve mücadelenin merkezini Anadolu’ya taşıdı.

1926 – Son Osmanlı padişahı Vahdettin öldü.

16 Mayıs 1926’da son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahdettin, İtalya’nın San Remo kentinde hayatını kaybetti. Ölüm nedeni kalp yetmezliği olarak kayıtlara geçti. 1861’de doğan Vahdettin, Osmanlı tahtına 1918’de çıktı; yani imparatorluğun artık çözülme ve yenilgi dönemine girdiği en ağır yıllarda padişah oldu.

Vahdettin tahta çıktığında Osmanlı Devleti, I. Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşmıştı. Devlet askeri, ekonomik ve siyasi bakımdan tükenmiş durumdaydı. 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandı. Bu anlaşma, Osmanlı ordularının büyük ölçüde terhis edilmesine, stratejik noktaların İtilaf Devletleri tarafından işgal edilebilmesine ve imparatorluğun fiilen savunmasız hale gelmesine yol açtı.

Onun saltanatı boyunca İstanbul işgal edildi, Anadolu’da işgaller başladı, İzmir Yunan ordusu tarafından alındı ve Millî Mücadele hareketi ortaya çıktı. Mustafa Kemal Paşa’nın 1919’da 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gönderilmesi de Vahdettin döneminde gerçekleşti. Bu olay sonraki yıllarda çok farklı yorumlara konu oldu. Bir görüş, Vahdettin’in Mustafa Kemal’i bilinçli biçimde Anadolu’da mücadele başlatması için gönderdiğini savunur. Daha yaygın tarih yazımı ise bu görevlendirmenin resmî olarak asayişi sağlamak ve mütareke koşullarını uygulamak amacıyla yapıldığını; Mustafa Kemal’in Anadolu’da bu yetkiyi Millî Mücadele’yi örgütlemek için farklı bir yöne çevirdiğini vurgular.

Vahdettin’in en tartışmalı yönü, Millî Mücadele karşısındaki tutumudur. İstanbul hükümeti, İtilaf Devletleri’nin baskısı altında hareket ederken Anadolu’daki direniş hareketi giderek güçlendi. Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. İstanbul ile Ankara arasında meşruiyet mücadelesi başladı. Vahdettin ve İstanbul hükümeti, Ankara hareketine karşı sert tutum aldı; Kuvâ-yı Milliye’yi hedef alan fetvalar ve kararlar bu dönemin en ağır kırılmaları arasında yer aldı.

1920’de imzalanan Sevr Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını öngörüyordu. Her ne kadar antlaşma yürürlüğe girmese de Vahdettin dönemiyle özdeşleşen en büyük siyasi felaketlerden biri olarak hafızaya kazındı. Ankara’daki Millî Mücadele kadrosu ise Sevr’i reddetti ve bağımsızlık savaşını bu dayatmaya karşı yürüttü.

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Osmanlı saltanatının devam etmesi artık mümkün değildi. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Vahdettin, birkaç gün sonra İngilizlere sığınarak İstanbul’dan ayrıldı ve Malaya zırhlısıyla ülkeyi terk etti. Bu, Türkiye siyasi hafızasında en çok tartışılan sahnelerden biri oldu. Kimileri bunu can güvenliği arayışı olarak yorumladı; kimileri ise bir padişahın yenilgi anında milletin yanında kalmaması olarak gördü.

Vahdettin önce Malta’ya, ardından Hicaz’a ve son olarak İtalya’nın San Remo kentine gitti. Sürgün yılları maddi sıkıntılar, siyasi yalnızlık ve itibar kaybı içinde geçti. Artık ne Osmanlı tahtı vardı ne de onu geri getirebilecek bir siyasi zemin. 1926’da San Remo’da öldüğünde, yıkılmış bir imparatorluğun sürgündeki eski hükümdarı olarak hayata veda etti.

Cenazesi Türkiye’ye getirilmedi. Vahdettin’in naaşı daha sonra Şam’a götürüldü ve Sultan Selim Camii haziresine defnedildi. Bu da onun hikâyesine ayrıca sembolik bir anlam kattı: Osmanlı’nın son padişahı, hüküm sürdüğü İstanbul’da değil, imparatorluğun eski Arap vilayetlerinden birinde toprağa verildi.

1929 – İlk Oscar töreni yapıldı; Hollywood kendi efsanelerini ödüllendirmeye başladı.

16 Mayıs 1929’da bugün Oscar Ödülleri olarak bilinen Akademi Ödülleri ilk kez Hollywood’da verildi. Tören, Los Angeles’taki Hollywood Roosevelt Hotel’de düzenlendi. Bugünkü görkemli, televizyonlardan canlı yayımlanan, kırmızı halılı Oscar geceleriyle karşılaştırıldığında oldukça sade bir organizasyondu.

İlk Akademi Ödülleri töreni yaklaşık 15 dakika sürdü. Kazananlar önceden açıklanmıştı; yani bugünkü gibi zarf açma gerilimi yoktu. Törene yaklaşık 270 kişi katıldı. Biletli bir yemek organizasyonu havasındaydı. Fakat bu küçük tören, zamanla sinema endüstrisinin en prestijli ödül geleneğine dönüşecekti.

Akademi Ödülleri’nin arkasında, 1927’de kurulan Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi vardı. Akademi, Hollywood’daki stüdyo sistemi içinde sinema çalışanlarını bir araya getirmek, sektöre saygınlık kazandırmak ve sinemayı sanat ve endüstri olarak da konumlandırmak amacıyla kurulmuştu. Ödüller de bu prestij inşasının bir parçasıydı.

İlk törende ödüllendirilen filmler, 1927 ve 1928 yıllarında gösterime giren yapımlardı. En önemli ödüllerden biri, sessiz savaş filmi Wings’e verildi. Türkçede Kanatlar adıyla bilinen bu film, I. Dünya Savaşı’nda pilotların hikâyesini anlatıyordu. Büyük hava savaşı sahneleri, dönemine göre etkileyici görsel anlatımı ve teknik başarısıyla öne çıktı. Wings, Akademi tarihinde En İyi Film ödülünü kazanan ilk film olarak kayda geçti.

Burada küçük bir ayrıntı önemli: İlk törende bugünkü anlamıyla tek bir “En İyi Film” kategorisi yoktu. Wings, “Outstanding Picture” ödülünü aldı. Ayrıca Sunrise: A Song of Two Humans filmi de “Unique and Artistic Picture” kategorisinde ödüllendirildi. Daha sonra Akademi tarihi içinde Wings, ilk En İyi Film kazananı olarak kabul edildi.

İlk törende oyunculuk ödülleri de bugünkünden farklıydı. Oyuncular tek bir filmdeki performansları için değil, o dönem içindeki birden fazla performansları üzerinden değerlendirilebiliyordu. Emil Jannings En İyi Erkek Oyuncu, Janet Gaynor ise En İyi Kadın Oyuncu seçildi. Yönetmenlikte ise dramatik ve komedi dalları ayrı ayrı ödüllendirildi.

1929 töreni aynı zamanda sinemanın büyük bir dönüşüm yaşadığı döneme denk geldi. Sessiz sinema çağının sonu geliyordu. 1927’de The Jazz Singer ile sesli sinema büyük çıkış yapmıştı. Hollywood, birkaç yıl içinde sessiz filmden sesli filme geçecek; birçok oyuncu, yönetmen ve stüdyo bu değişime uyum sağlamak zorunda kalacaktı. İlk Oscar töreni, bu yüzden sessiz sinemanın son büyük anlarından biri gibi de görülebilir.

Oscar heykelciği de zamanla başlı başına bir simgeye dönüştü. Resmî adı “Academy Award of Merit” olan heykelcik, kılıç tutan bir şövalyeyi temsil eder. “Oscar” adının nasıl yerleştiğine dair farklı anlatılar vardır; ancak 1930’lardan itibaren bu ad yaygınlaşmış ve ödülün popüler adı haline gelmiştir.

Bugün Akademi Ödülleri; Hollywood’un dünyaya kendini nasıl anlattığının da en büyük sahnesidir. Sanat, endüstri, yıldız sistemi, moda, politika, kampanya bütçeleri ve kültürel temsil tartışmaları Oscar gecesinde birleşir. Hangi filmin ödül aldığı kadar, hangi filmin dışarıda bırakıldığı da tartışma konusu olur.

1938 – Ivan Sutherland doğdu; bilgisayar ekranını çizim, tasarım ve sanal gerçeklik alanına açan öncü isim dünyaya geldi.

16 Mayıs 1938’de Amerikalı bilgisayar bilimcisi ve elektrik mühendisi Ivan Sutherland doğdu. Bilgisayar grafikleri tarihinin en önemli isimlerinden biri kabul edilen Sutherland, özellikle Sketchpad adlı programıyla modern bilgisayar destekli tasarımın, grafik arayüzlerin ve etkileşimli bilgisayar kullanımının öncülerinden biri oldu.

Sutherland’ın en büyük çıkışı, 1963’te MIT’de doktora tezi olarak geliştirdiği Sketchpad ile geldi. Bu program, kullanıcının ışıklı kalemle bilgisayar ekranı üzerinde doğrudan çizim yapmasına imkân veriyordu. O dönemde bilgisayarlar çoğunlukla metin, hesaplama ve veri işleme makineleri olarak görülürken, Sketchpad bilgisayarı görsel ve etkileşimli bir tasarım aracına dönüştürdü. Computer History Museum, Sketchpad’in ışıklı kalemle çizim yapmayı, şekilleri düzenlemeyi ve nesneleri ekranda doğrudan manipüle etmeyi mümkün kıldığını belirtir.

Sketchpad’in önemi bugün daha iyi anlaşılır. Çünkü bilgisayarda çizim yapmak, nesneyi tutup taşımak, büyütmek, küçültmek, kopyalamak, döndürmek ve şekiller arasında ilişki kurmak artık sıradan işlemler gibi görünür. Fakat 1960’ların başında bu fikir devrimciydi. Sketchpad, sonraki yıllarda CAD, yani bilgisayar destekli tasarım programlarının, grafik kullanıcı arayüzlerinin ve görsel etkileşimli yazılımların öncüsü sayıldı. ACM, Sutherland’a 1988’de Turing Ödülü’nü “Sketchpad ile başlayan bilgisayar grafikleri alanındaki öncü ve vizyoner katkıları” nedeniyle verdi.

Ivan Sutherland’ın etkisi yalnız Sketchpad’le sınırlı kalmadı. 1960’ların sonunda öğrencileriyle birlikte geliştirdiği başa takılan görüntü sistemi, bilgisayar tarihine “Sword of Damocles” adıyla geçti. Bu sistem, bugünkü sanal gerçeklik gözlüklerinin çok erken ve kaba bir atasıydı. Cihaz ağırdı, tavandan mekanik bir düzeneğe bağlanıyordu ve bugünkü VR teknolojileriyle kıyaslanamayacak kadar ilkeldi; ama temel fikir aynıydı: Kullanıcının baş hareketine göre değişen bilgisayar üretimi görüntü göstermek.

Sutherland, bilgisayar grafiklerinin akademik bir alan olarak gelişmesinde de büyük rol oynadı. University of Utah çevresinde David Evans ile birlikte yürüttüğü çalışmalar, modern bilgisayar grafikleri kuşağını yetiştirdi. Bu çevreden ileride grafik, animasyon, arayüz ve teknoloji şirketlerinde etkili olacak çok sayıda isim çıktı.

Onun çalışmaları sayesinde bilgisayar, yalnız hesap yapan bir makine olmaktan çıkıp insanın gördüğü, çizdiği, tasarladığı ve içinde gezindiği bir ortama dönüşmeye başladı. Bugün mimarlık programlarından mühendislik tasarımlarına, animasyon filmlerinden video oyunlarına, grafik arayüzlerden sanal gerçeklik gözlüklerine kadar birçok alanda Sutherland’ın açtığı yolun izleri vardır.

1943 – Nazilere karşı yapılan en büyük Yahudi direnişlerinden biri olan Varşova Gettosu Ayaklanması kanlı bir şekilde bastırıldı.

16 Mayıs 1943’te Varşova Gettosu Ayaklanması Alman güçleri tarafından bastırıldı. Nazi işgali altındaki Polonya’da, Varşova Gettosu’nda sıkıştırılan Yahudilerin başlattığı bu direniş, II. Dünya Savaşı ve Holokost tarihinin en önemli direniş eylemlerinden biri olarak kabul edilir.

Varşova Gettosu, Nazilerin Polonya’yı işgalinden sonra kurdukları en büyük Yahudi gettosuydu. 1940’ta oluşturulan gettoda yüz binlerce Yahudi çok dar bir alana hapsedildi. Açlık, hastalık, kötü hijyen koşulları ve sürekli şiddet, gettodaki hayatı dayanılmaz hale getirdi. İnsanlar yalnız özgürlüklerinden değil, en temel yaşama imkânlarından da koparıldı.

1942’de Naziler, gettodaki Yahudileri kitlesel biçimde Treblinka’ya, yok etme kampına göndermeye başladı. Bu sevkiyatlar “çalışma” ya da “nakil” gibi ifadelerle gizlenmeye çalışılsa da gettoda kalanlar giderek gerçeği anladı: Gönderilenlerin büyük bölümü öldürülüyordu. Bu fark edildikten sonra gettoda silahlı direniş fikri güçlendi.

Direnişin merkezinde özellikle Yahudi Savaş Örgütü ve Yahudi Askerî Birliği gibi yapılar vardı. Silahları çok azdı, mühimmatları sınırlıydı, dışarıdan destekleri yetersizdi. Karşılarında ise ağır silahlı Alman birlikleri, SS kuvvetleri, polis ve yardımcı birlikler bulunuyordu. Buna rağmen gettodaki direnişçiler teslim olmayı değil, savaşarak ölmeyi seçti.

Ayaklanma, 19 Nisan 1943’te Almanların gettoyu tamamen boşaltmak için harekete geçmesiyle başladı. Bu tarih aynı zamanda Yahudi takviminde Pesah dönemine denk geliyordu. Almanlar gettoya girdiklerinde beklemedikleri bir direnişle karşılaştı. Dar sokaklardan, evlerden, bodrumlardan ve sığınaklardan ateş açıldı. Naziler, birkaç gün içinde bastırmayı düşündükleri direnişi haftalarca kıramadı.

Varşova Gettosu’ndaki direniş, askerî açıdan kazanılması mümkün olmayan bir mücadeleydi. Ancak tarihsel önemi burada yatar. Direnişçiler, Treblinka’ya götürülüp gaz odalarında öldürülmek yerine, kendi koşullarında ve kendi iradeleriyle karşı koymayı seçti. Bu, Holokost’un kurbanlarını direnme iradesi gösteren insanlar olarak da hatırlamak bakımından önemlidir.

Almanlar direnişi kırmak için gettoyu sistemli biçimde yaktı ve yıktı. Evler ateşe verildi, sığınaklar patlatıldı, kanalizasyon ve bodrumlarda saklanan insanlar yakalandı ya da öldürüldü. Direnişin sembol isimlerinden Mordechai Anielewicz, Mila 18’deki sığınakta hayatını kaybetti. Ayaklanma bastırılırken getto neredeyse tamamen harabeye çevrildi.

16 Mayıs 1943’te Alman komutan Jürgen Stroop, Varşova’daki Büyük Sinagog’u havaya uçurarak operasyonun sona erdiğini ilan etti. Stroop’un raporunda yaklaşık 56 bin Yahudinin öldürüldüğü ya da yakalandığı belirtildi. Hayatta kalanların önemli bir bölümü Treblinka’ya, Majdanek’e ve diğer kamplara gönderildi. Bu rapor, Nazi bürokrasisinin soykırımı nasıl soğuk bir “başarı belgesi” gibi kayda geçirdiğini gösteren ürkütücü belgelerden biridir.

Varşova Gettosu Ayaklanması, II. Dünya Savaşı’nın askeri sonucunu değiştirmedi. Fakat insanlık hafızasında çok daha derin bir iz bıraktı. Çünkü bu ayaklanma, yok edilmek istenen bir topluluğun, bütün imkânsızlıklara rağmen insan onurunu savunma çabasıydı. Direnişçiler, kazanamayacaklarını biliyorlardı; ama nasıl öleceklerine kendileri karar vermek istediler.

1947 – Vitaminlerin vücut için zorunlu olduğunu gösteren bilim insanı Frederick Gowland Hopkins öldü.

16 Mayıs 1947’de İngiliz biyokimyacı Frederick Gowland Hopkins hayatını kaybetti. Hopkins, modern beslenme biliminin kurucu isimlerinden biri kabul edilir. Onu önemli yapan şey, insan ve hayvan sağlığı için yalnız protein, yağ, karbonhidrat, mineral ve suyun yetmediğini; gıdalarda çok küçük miktarlarda bulunan bazı zorunlu maddelere de ihtiyaç olduğunu göstermesidir. Bu maddeler daha sonra vitaminler olarak adlandırılacaktı.

Hopkins’in çalışmaları, beslenme anlayışında büyük bir kırılma yarattı. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında beslenme çoğu zaman temel besin grupları üzerinden açıklanıyordu: Protein, yağ, karbonhidrat, tuzlar ve su. Hopkins ise deneyleriyle bu listenin eksik olduğunu gösterdi. Hayvanlar, bilinen temel besinlerden oluşan yapay karışımlarla beslendiğinde sağlıklı büyümüyordu. Ancak doğal gıdalardan gelen bazı “ek” maddeler diyete katıldığında büyüme ve sağlık normale dönüyordu.

Hopkins bu maddelere “accessory food factors”, yani “yardımcı besin faktörleri” adını verdi. Bugün kulağa teknik gelebilir; ama bu fikir tıp tarihi açısından devrim niteliğindeydi. Çünkü raşitizm, beriberi, iskorbüt ve pellegra gibi hastalıkların yalnız mikrop ya da genel yoksullukla değil, belirli besin eksiklikleriyle de ilişkili olabileceğini anlamanın yolu böyle açıldı.

1929’da Hopkins, vitaminlerin keşfine yaptığı katkılar nedeniyle Christiaan Eijkman ile birlikte Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandı. Eijkman özellikle beriberi hastalığı ve antinöritik vitamin üzerine çalışmalarıyla; Hopkins ise büyüme için gerekli bu ek besin faktörlerini ortaya koymasıyla ödüllendirildi.

Hopkins’in bilimsel katkısı vitaminlerle sınırlı değildi. Cambridge Üniversitesi’nde biyokimyanın ayrı bir bilim alanı olarak gelişmesinde büyük rol oynadı ve 1914’te Cambridge’in ilk biyokimya profesörü oldu. Ayrıca triptofan adlı aminoasidin izolasyonu ve glutatyon üzerine çalışmalarıyla da biyokimya tarihinde önemli bir yer edindi.

Beslenme bilimi açısından Hopkins’in önemi çok nettir: O, sağlıklı yaşamak için “çok yemek” kadar “doğru ve eksiksiz beslenmenin” de hayati olduğunu gösteren isimlerden biridir. Bugün çocuk gelişimi, bağışıklık sistemi, gebelik, yaşlılık, halk sağlığı ve gıda politikaları konuşulurken vitaminlerden söz ediyorsak, bu anlayışın bilimsel temellerinde Hopkins’in çalışmaları da vardır.

1952 – Memduh Şevket Esendal öldü; Türk hikâyeciliğine sade, konuşur gibi bir dil bıraktı.

16 Mayıs 1952’de Türk yazar, diplomat ve siyasetçi Memduh Şevket Esendal hayatını kaybetti. 1883’te Çorlu’da doğan Esendal, özellikle hikâye türündeki sade, gündelik hayata yakın ve gösterişsiz anlatımıyla Türk edebiyatında önemli bir yer edindi.

Memduh Şevket Esendal’ın hayatı yalnız edebiyatla sınırlı değildi. Genç yaşlarından itibaren İttihat ve Terakki çevresinde yer aldı, Cumhuriyet döneminde diplomatik görevlerde bulundu. Bakü, Tahran ve Kabil gibi merkezlerde Türkiye’yi temsil etti. Daha sonra milletvekilliği yaptı, bir dönem CHP Genel Sekreterliği görevini üstlendi. Bu yönüyle hem Osmanlı’nın son dönemini hem de Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını içeriden görmüş bir isimdi.

Edebiyattaki asıl önemi ise hikâyeciliğinden gelir. Esendal, Türk hikâyesinde “Çehov tarzı” denilen anlayışın önde gelen temsilcilerinden biri sayılır. Bu tarzda hikâye, büyük olaylara, keskin finallere ya da dramatik sürprizlere dayanmaz. Daha çok sıradan insanların küçük hayat kesitlerini, gündelik konuşmalarını, içten içe yaşadıkları sıkıntıları ve toplumsal ilişkileri gösterir.

Onun hikâyelerinde büyük kahramanlar yoktur; memurlar, esnaf, aileler, komşular, küçük hesapların ve küçük mutlulukların insanları vardır. Esendal, insanları yargılamadan, fazla süslemeden, konuşma diline yakın bir sadelikle anlatır. Bu yüzden metinleri ilk bakışta çok sakin görünür; ama dikkatli okunduğunda toplumun alışkanlıklarını, bürokrasiyi, aile ilişkilerini, küçük çıkarları ve insan zaaflarını incelikle yakaladığı görülür.

En bilinen eserlerinden biri Ayaşlı ve Kiracıları’dır. Roman, Ankara’da bir apartman dairesinde yaşayan farklı insanların hayatları üzerinden Cumhuriyet’in erken dönem toplum manzarasını anlatır. Apartman, adeta küçük bir Türkiye gibidir. Farklı sınıflardan, farklı alışkanlıklardan ve farklı ahlak anlayışlarından insanlar aynı mekânda buluşur. Esendal burada da büyük olaylar yerine gündelik hayatın içindeki ilişkileri öne çıkarır.

Hikâye kitapları arasında OtlakçıMendil AltındaHava ParasıTemiz SevgilerEv Ona Yakıştı gibi eserler vardır. Özellikle Otlakçı, onun gözlem gücünü ve sıradan insanları anlatmadaki ustalığını gösteren önemli metinlerden biridir. Esendal’ın hikâyelerinde mizah da vardır; fakat bu mizah çoğu zaman bağıran, abartılı bir komedi değil, insanın halini sessizce gösteren ince bir gülümseme gibidir.

Memduh Şevket Esendal’ın dili, Türkçenin sadeleşme süreci açısından da önemlidir. Ağır, süslü, eski kelimelerle yüklü bir anlatımdan uzak durdu. Konuşur gibi yazdı. Bu tavır, Cumhuriyet döneminde edebiyatın daha yalın ve anlaşılır bir Türkçeye yönelmesiyle de uyumluydu.

1957 – Eliot Ness öldü; Al Capone’a karşı kurulan “Dokunulmazlar” ekibinin başındaki federal ajandı.

16 Mayıs 1957’de Amerikalı federal ajan Eliot Ness hayatını kaybetti. 1903’te Chicago’da doğan Ness, özellikle İçki Yasağı döneminde Al Capone’un suç ağına karşı yürüttüğü operasyonlarla tanındı. Onu ünlü yapan ekip ise tarihe “The Untouchables”, yani “Dokunulmazlar” adıyla tarihe geçti.

Eliot Ness, Chicago Üniversitesi’nde eğitim aldıktan sonra kamu görevine girdi. 1920’lerde ABD’de alkol üretimi, satışı ve taşınması yasaktı. Ancak bu yasak, suç örgütleri için büyük bir kazanç kapısı açtı. Chicago’da Al Capone, kaçak içki, kumar ve fuhuş üzerinden büyük bir yeraltı imparatorluğu kurmuştu.

Ness, ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı İçki Yasağı Bürosu’nda görev yaptı. 1930’ların başında, Capone’un kaçak içki tesislerini ve sevkiyat hatlarını hedef alan özel bir ekibin başına getirildi. Dokuz kişiden oluşan bu ekip, rüşvet almadıkları ve tehditlere boyun eğmedikleri için basında “Dokunulmazlar” diye anılıyordu.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: Al Capone’un hapse girmesini sağlayan asıl dava, kaçak içki suçlarından çok vergi kaçakçılığı dosyasıydı. Bu davada başka federal birimler ve mali soruşturmacılar belirleyici rol oynadı. Eliot Ness ve ekibi ise Capone’un kaçak içki gelirlerine darbe vurarak ve kamuoyunda onun yenilmezlik imajını kırarak sürecin önemli parçası oldu. Yani Ness’i “Capone’u tek başına yakalayan adam” diye anlatmak abartı olur; ama Capone’a karşı yürütülen federal baskının en tanınmış yüzlerinden biri olduğu kesindir.

İçki Yasağı’nın 1933’te sona ermesinden sonra Ness’in kariyeri farklı alanlara yöneldi. 1935’te Cleveland Kamu Güvenliği Direktörü oldu. Bu görevde polis teşkilatını modernleştirme, yolsuzlukla mücadele, trafik güvenliği ve organize suçla mücadele gibi konularla uğraştı. Cleveland Encyclopedia, Ness’in Cleveland’da polis içindeki rüşvet iddialarına karşı soruşturmalar yürüttüğünü ve suç örgütlerine karşı kampanyalar başlattığını belirtir.

Ness’in adı daha sonra popüler kültürde efsaneleşti. Ölümünden kısa süre sonra yayımlanan The Untouchables adlı kitap, onun hikâyesini geniş kitlelere taşıdı. Ardından televizyon dizileri ve filmlerle Eliot Ness, Amerikan kültüründe rüşvet almayan, suçlulara karşı kararlı federal ajan imajının sembolüne dönüştü. Fakat bu popüler anlatı, gerçek hayatındaki başarısızlıkları, siyasi yenilgileri ve son yıllarındaki maddi sıkıntıları çoğu zaman gölgede bıraktı.

16 Mayıs 1957’de Pennsylvania eyaletindeki Coudersport’ta kalp krizi sonucu öldü. Hayattayken adı Chicago’daki suçla mücadeleyle bilinse de asıl büyük şöhreti ölümünden sonra geldi. Bu yüzden Eliot Ness’in hikâyesi hem gerçek bir federal ajanlık kariyeri hem de Amerikan medyasının yarattığı bir kahramanlık efsanesidir.

1958 – Ahmet Adnan Saygun’a Jean Sibelius Ödülü verildi; Türk çoksesli müziği Londra’da takdir gördü.

16 Mayıs 1958’de besteci Ahmet Adnan Saygun, Londra’da Jean Sibelius Ödülü’ne layık görüldü. Saygun, Cumhuriyet döneminde Türkiye’de çoksesli müziğin kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilen Türk Beşleri arasında yer alır.

Türk Beşleri denildiğinde genellikle Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses anılır. Bu besteciler, Cumhuriyet’in müzik alanındaki modernleşme hedefi içinde Batı müziği tekniklerini Türk halk müziği, makamlar, ritimler ve Anadolu’nun ses dünyasıyla buluşturmaya çalıştı.

Saygun’un en bilinen eseri Yunus Emre Oratoryosu’dur. 1940’larda bestelediği bu eser, Yunus Emre’nin tasavvufi şiir dünyasını Batı’nın büyük vokal-senfonik formu olan oratoryo ile birleştirdi. Böylece Türkçe sözlü, yerli kaynaklı ama evrensel ölçekte kurulmuş bir çoksesli müzik eseri ortaya çıktı. Bu eser, Türkiye’nin kültürel kimliğini yalnız folklorik bir süs gibi değil, büyük müzik formları içinde de ifade edebileceğini gösterdi.

Saygun’un önemi sadece besteciliğinden gelmez. O aynı zamanda müzik araştırmacısıydı. Anadolu halk müziği üzerine çalıştı, derlemeler yaptı, yerel ezgilerin müzikal yapısını inceledi. Béla Bartók’un 1936’da Türkiye’ye gelişi sırasında yapılan halk müziği araştırmaları da bu açıdan önemlidir. Bartók ve Saygun’un Anadolu’da yaptığı çalışmalar, Türk halk müziğinin bilimsel yöntemlerle incelenmesi bakımından değerli bir sayfa açtı.

Jean Sibelius Ödülü’nün adı, Finlandiyalı büyük besteci Jean Sibelius’tan gelir. Sibelius, Finlandiya’nın milli müzik kimliğinin kurucu figürlerinden biri olarak kabul edilir. Bu nedenle Saygun’un bu adla verilen bir ödülle onurlandırılması ayrıca anlamlıdır. Çünkü Saygun da Türkiye’de yerli kültürle çoksesli müzik arasında köprü kurmaya çalışan bir besteciydi.

1960 – İlk çalışan lazer gösterildi; bilimkurgu fikri modern hayatın vazgeçilmez teknolojisine dönüştü.

16 Mayıs 1960’ta Amerikalı fizikçi Theodore Maiman, ilk çalışan lazeri gösterdi. O gün laboratuvarda yapılan bu deney, başlangıçta pek çok kişi için teknik bir merak gibi görünse de lazer kısa sürede modern teknolojinin en önemli buluşlarından birine dönüştü.

“Lazer” kelimesi, İngilizce Light Amplification by Stimulated Emission of Radiation ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçeye kabaca “uyarılmış ışınım yoluyla ışığın güçlendirilmesi” diye çevrilebilir. Basit söylemek gerekirse lazer, çok düzenli, yoğun ve tek yöne odaklanmış bir ışık üretir. Normal ampul ışığı her yöne dağılırken, lazer ışığı dar bir çizgi halinde ilerler.

Maiman’ın kullandığı ilk lazer, yakut kristali ile çalışıyordu. Bu yüzden tarihe “ruby laser”, yani yakut lazer olarak geçti. O dönemde bilim dünyasında lazerin ne işe yarayacağı tam olarak bilinmiyordu. Hatta lazer için “çözüm arayan buluş” denildiği bile olmuştur. Çünkü teknoloji hazırdı ama kullanım alanları henüz yeni keşfedilecekti.

Sonra çok kısa sürede anlaşıldı ki lazer yalnız bilimkurgu filmlerinin ışın silahı değildir. Tıpta göz ameliyatlarından cilt tedavilerine, sanayide metal kesiminden hassas ölçümlere, iletişimde fiber optik kablolara, marketlerde barkod okuyuculara, evlerde CD ve DVD oynatıcılara kadar sayısız alanda kullanılmaya başlandı.

Lazerin asıl gücü, ışığı olağanüstü hassas biçimde kontrol edebilmesidir. Bir cerrah dokuyu mikron düzeyinde kesebilir. Bir mühendis çok sert bir metali biçebilir. Bir kasiyer barkodu okuyabilir. İnternet verisi fiber optik kablolar içinde ışık sinyalleriyle taşınabilir. Yani lazer, görünürde tek bir buluş gibi dursa da modern hayatın birçok ayrı alanını birbirine bağlayan temel teknolojilerden biridir.

Lazer aynı zamanda temel bilimde de büyük rol oynadı. Atomların ve moleküllerin davranışını incelemek, mesafeleri çok hassas ölçmek, astronomide veri toplamak, hatta yerçekimi dalgalarını tespit eden büyük deneylerde ölçüm yapmak lazer teknolojisi sayesinde mümkün hale geldi.

1966 – Çin’de Kültür Devrimi başladı; Mao’nun çağrısı ülkeyi yıllarca sarsacak bir fırtınaya çevirdi.

16 Mayıs 1966’da Çin Komünist Partisi içinde yayımlanan bildiri, daha sonra Kültür Devrimi’nin başlangıç işaretlerinden biri kabul edilecekti. Mao Zedong’un öncülüğünde başlayan bu süreç, Çin’i yaklaşık on yıl boyunca siyasi tasfiye, ideolojik kampanya, gençlik hareketleri, şiddet ve toplumsal kaos içine sürükledi.

Kültür Devrimi’nin arka planında Mao’nun parti içindeki otoritesini yeniden güçlendirme arzusu vardı. 1958’de başlatılan Büyük İleri Atılım politikası büyük ekonomik ve insani felaketlere yol açmış, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği kıtlık dönemleri yaşanmıştı. Bu başarısızlığın ardından Mao’nun parti içindeki etkisi bir ölçüde zayıflamıştı.

Mao, Çin’de “kapitalist yolcuların” ve “eski düzen kalıntılarının” hâlâ parti, okul, kültür ve devlet kurumları içinde var olduğunu savundu. Gençleri, özellikle öğrencileri, bu unsurlara karşı harekete geçmeye çağırdı. Böylece Kızıl Muhafızlar adı verilen gençlik grupları ortaya çıktı.

Kültür Devrimi’nin hedefinde “Dört Eski” denilen kavramlar vardı: eski fikirler, eski kültür, eski gelenekler ve eski alışkanlıklar. Bu slogan, kısa sürede kitapların yakılmasına, tapınakların ve tarihî eserlerin tahrip edilmesine, öğretmenlerin, akademisyenlerin, sanatçıların ve parti kadrolarının aşağılanmasına, tutuklanmasına ya da çalışma kamplarına gönderilmesine yol açtı.

Okullar ve üniversiteler büyük ölçüde sarsıldı. Öğrenciler öğretmenlerini sorguladı, aile bağları bile ideolojik sadakat üzerinden parçalandı. İnsanların geçmişleri, konuşmaları, kıyafetleri, okudukları kitaplar ve aile kökenleri şüphe konusu haline geldi. Pek çok kişi “karşı devrimci”, “burjuva” ya da “sağ sapmacı” olmakla suçlandı.

Bu dönemde Mao’nun sözlerini içeren Küçük Kırmızı Kitap milyonlarca kişiye dağıtıldı. Mao kültü olağanüstü boyutlara ulaştı. Liderin sözleri yalnız siyasi yönlendirme değil, neredeyse günlük hayatın ahlaki pusulası haline getirildi.

Kültür Devrimi, Çin’de devlet kurumlarını da felç etti. Parti içi mücadeleler sertleşti, bazı bölgelerde gruplar birbirleriyle çatıştı, ordu zaman zaman düzeni sağlamak için devreye girdi. 1976’da Mao’nun ölümünden sonra süreç resmen kapandı. Daha sonraki Çin yönetimi, Kültür Devrimi’ni ülke için büyük bir felaket olarak değerlendirdi.

1969 – Venera 5 Venüs atmosferine girdi; Sovyetler cehennem gezegeninden veri toplamayı başardı.

16 Mayıs 1969’da Sovyetler Birliği’nin Venera 5 uzay aracı, Venüs atmosferine giriş yaptı. Venüs’ün yoğun atmosferinde alçaldı, ölçümler yaptı ve basınç ile sıcaklık nedeniyle yüzeye ulaşmadan çalışamaz hale geldi.

Venera programı, Sovyetler Birliği’nin Venüs’ü keşfetmek için yürüttüğü en iddialı uzay çalışmalarından biriydi. Venüs, Dünya’ya benzer boyutları nedeniyle uzun süre “Dünya’nın ikizi” gibi düşünülmüştü. Fakat uzay araçları gezegene yaklaştıkça gerçek sert bir biçimde ortaya çıktı: Venüs, kalın karbondioksit atmosferi, ezici basıncı ve yüzlerce dereceye ulaşan sıcaklığıyla Güneş Sistemi’nin en zorlu gezegenlerinden biriydi.

Venera 5’in görevi, bu cehennem gibi atmosferin yapısını daha iyi anlamaktı. Araç, Venüs’e yaklaşınca iniş kapsülünü ayırdı. Kapsül paraşütle alçalırken sıcaklık, basınç, ışık düzeyi ve atmosferin kimyasal bileşimi hakkında veriler gönderdi. Kaynaklar, Venera 5’in yaklaşık 53 dakika boyunca Venüs atmosferinden veri aktardığını ve yaklaşık 26 kilometre irtifada basınç ile sıcaklık nedeniyle veri göndermeyi kestiğini belirtir.

Bu görev, Venera 4’ün 1967’de yaptığı ölçümlerin devamı niteliğindeydi. Venera 4, Venüs atmosferinin çok büyük ölçüde karbondioksitten oluştuğunu göstermişti; Venera 5 ve hemen ardından gelen Venera 6 ise bu bilgileri daha ayrıntılı hale getirdi.

Venera 5 yüzeye sağlam inmeyi başaramadı; ama bu başarısızlık gibi görülmemeli. O dönemde Venüs’ün yüzey koşulları hâlâ tam bilinmiyordu. Araçlar, gezegenin atmosferinde aşağı indikçe beklenenden çok daha yüksek basınç ve sıcaklıkla karşılaşıyordu. Nitekim Venüs yüzeyine yumuşak iniş yapıp veri gönderen ilk araç, bir yıl sonra Venera 7 olacaktı.

Venera 5’in önemi, insanlığın başka bir gezegenin atmosferini doğrudan ölçmeye başlamasında yatar. Teleskopla bakıldığında bulutlarla örtülü, gizemli bir gezegen gibi görünen Venüs’ün aslında nasıl bir dünya olduğu bu tür görevlerle ortaya çıktı. Zamanla Venüs’ün sera etkisinin uç noktaya vardığı, yüzeyinde kurşunu bile eritecek sıcaklıkların bulunduğu bir gezegen olduğu anlaşıldı.

1975 – Junko Tabei Everest’e çıkan ilk kadın oldu; dağcılıkta erkek egemen zirve aşıldı.

16 Mayıs 1975’te Japon dağcı Junko Tabei, dünyanın en yüksek noktası olan Everest Dağı’nın zirvesine ulaştı. Böylece Everest’e çıkan ilk kadın dağcı olarak tarihe geçti. Bu başarı; dağcılığın uzun süre erkeklerin alanı gibi görüldüğü bir dünyada güçlü bir eşiğin aşılması anlamına geliyordu.

Everest, 8.848 metreyi aşan yüksekliğiyle dünyanın en yüksek dağıdır. Nepal ile Tibet arasında yer alır. 1953’te Edmund Hillary ve Tenzing Norgay’ın zirveye ulaşması, dağcılık tarihinin en büyük olaylarından biri olmuştu. Ancak bu başarıdan sonra bile Everest’e tırmanmak son derece tehlikeli, pahalı ve fiziksel olarak yıpratıcı bir girişim olmaya devam etti.

Junko Tabei, 1939’da Japonya’da doğdu. Çocukluğunda zayıf ve kırılgan biri olarak görülmesine rağmen dağcılığa ilgi duydu. Üniversite yıllarında dağcılık kulüplerine katıldı. Ancak o dönemde kadınların ciddi dağcılık yapması Japonya’da da alışılmış bir durum değildi. Tabei, kadınların da doğrudan tırmanıcı olabileceğini göstermek istiyordu.

1970’te Ladies Climbing Club: Japan adlı kadın dağcılık kulübünün kurucuları arasında yer aldı. Kulübün sloganı, dönemin ruhunu çok iyi anlatıyordu: “Kendi başımıza yurtdışı seferlerine çıkalım.” Bu, kadınların erkek ekiplerin gölgesinde değil, kendi organizasyonlarıyla büyük dağlara tırmanma iddiasıydı.

1975 Everest seferi de tamamen kadınlardan oluşan bir Japon ekibiyle düzenlendi. Ancak tırmanış sırasında büyük bir tehlike yaşandı. Kamp alanlarından biri çığ altında kaldı. Tabei de kar altında kaldı; bir süre bilincini kaybetti. Buna rağmen kurtarıldıktan sonra tırmanıştan vazgeçmedi.

16 Mayıs’ta Junko Tabei, Şerpa rehberi Ang Tsering ile birlikte Everest’in zirvesine çıktı. O anda dünya dağcılık tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Tabei’nin başarısı, kadınların yüksek irtifa dağcılığında erkeklerle aynı zorlukları göğüsleyebileceğini açık biçimde gösterdi.

Tabei daha sonra yalnız Everest’le yetinmedi. Dünyanın yedi kıtasındaki en yüksek zirvelere çıkma hedefi olan Yedi Zirveleri tamamlayan ilk kadınlardan biri oldu. Dağcılığı, hayatı boyunca sürdürdü. Ayrıca dağların çevre sorunlarıyla ilgilendi; Everest ve diğer dağlarda artan atık, turizm baskısı ve çevre tahribatına dikkat çekti.

Onun hikâyesi, spor tarihindeki kadın öncüler açısından da önemlidir. Çünkü Tabei, kendisine biçilen toplumsal sınırları sessiz ama kararlı bir şekilde aşan bir figürdü. Gösterişli sözlerden çok eylemiyle konuştu. Kadınların “dayanamaz”, “başaramaz”, “bu kadar yükseğe çıkamaz” denilen alanlarda var olabileceğini kanıtladı.

1979 – Piyangotepe Katliamı yaşandı; 12 Eylül’e giden yolda bir kahvehanede 7 kişi öldürüldü.

16 Mayıs 1979’da Ankara’nın Keçiören ilçesine bağlı Piyangotepe semtinde, Çelik Kıraathanesi silahlı kişiler tarafından basıldı. Genellikle sol görüşlü kişilerin gittiği bilinen kahvehaneye yapılan saldırıda 7 kişi öldürüldü2 kişi yaralandı. Olay, Türkiye’nin 12 Eylül 1980 darbesine giden süreçte yaşadığı siyasal şiddetin en kanlı örneklerinden biri olarak tarihe geçti.

Saldırı, akşam saatlerinde Refik Saydam Caddesi üzerindeki kıraathanede meydana geldi. Kaynaklarda, saldırganların başlarına çorap geçirerek içeri girdikleri, kahvede bulunanlara yere yatmalarını söyledikleri ve ardından yerde yatan insanların üzerine ateş açtıkları aktarılır. Öldürülenler arasında Hüsamettin Kurban, Tuncay Sarıkaya, Mızrap Ali Taşkın, Erdoğan Doğan, Müslüm Doğan, Mehmet Turan ve Ahmet Turan vardı.

Piyangotepe Katliamı, 1970’lerin sonundaki sağ-sol çatışmasının sivillerin gündelik hayatına kadar indiğini gösteren ağır olaylardan biriydi. Kahvehaneler, okul önleri, dernekler, mahalleler ve iş yerleri, siyasi kimlikler üzerinden hedef haline gelebiliyordu. Bu nedenle Piyangotepe, toplumun parçalanma noktasına geldiği bir dönemin kanlı fotoğrafıdır.

Saldırının sanıkları arasında Ali Bülent OrkanNurullah AkdoğanErol Türkmen ve kimliği tam netleştirilemeyen “Hasan” adlı bir kişi vardı. Ali Bülent Orkan, 12 Eylül darbesinden sonra yargılandı; Ankara Sıkıyönetim 1 Numaralı Askerî Mahkemesi tarafından ölüm cezasına çarptırıldı ve 13 Ağustos 1982’de idam edildi.

Bu ayrıntı da dönemin karanlık yapısını gösterir. 12 Eylül yönetimi, darbe öncesi şiddet ortamını kendi meşruiyet gerekçelerinden biri olarak kullandı; ardından hem sağ hem sol çevrelerden çok sayıda kişiyi yargıladı, idam cezaları verdi. Ali Bülent Orkan da 1980-1984 arasında idam edilen sağ görüşlü hükümlülerden biri oldu. Fakat bu yargılamalar bile Türkiye’nin 1970’lerde yaşadığı siyasi şiddetin arka planını, örgüt bağlantılarını ve devletin güvenlik zaaflarını tam olarak aydınlatmaya yetmedi.

Piyangotepe Katliamı’nın önemi, 12 Eylül’e giden yolun sadece büyük siyasi krizlerden, Meclis tıkanıklığından ya da sokak çatışmalarından ibaret olmadığını göstermesindedir. O yol, aynı zamanda mahallelerde, kahvehanelerde, öğrenci yurtlarında ve işçi semtlerinde yaşanan korku ikliminden geçti. İnsanlar siyasi görüşleri, gittikleri mekânlar ya da yaşadıkları mahalleler nedeniyle hedef alınabiliyordu.

1983 – Milliyetçi Demokrasi Partisi kuruldu; 12 Eylül’den sonra kontrollü siyasetin ilk partisi sahneye çıktı.

16 Mayıs 1983’te Milliyetçi Demokrasi Partisi, kısa adıyla MDP, 12 Eylül askeri darbesinden sonra demokrasiye geçiş sürecinde kurulan ilk siyasi parti oldu. Partinin genel başkanlığına emekli Orgeneral Turgut Sunalp getirildi.

MDP, sıradan bir siyasi parti gibi doğmadı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra bütün siyasi partiler kapatılmış, parti liderlerine yasaklar getirilmiş, siyaset alanı askerî yönetimin kontrolü altına alınmıştı. 1983’e gelindiğinde seçim yapılacaktı; fakat bu seçim, eski partilerin ve eski liderlerin serbestçe yarışabildiği tam anlamıyla serbest bir seçim değildi.

MDP, bu kontrollü geçiş sürecinin önemli aktörlerinden biri olarak ortaya çıktı. 12 Eylül yönetiminin, özellikle de Milli Güvenlik Konseyi’nin daha sıcak baktığı bir parti olarak görülüyordu. Turgut Sunalp’in asker kökenli olması ve devletçi-milliyetçi çizgisi, partiyi darbe sonrası düzenin devamını temsil eden bir seçenek haline getiriyordu.

Partinin siyasi dili, güvenlik, devlet otoritesi, milli birlik, düzen ve istikrar kavramları etrafında kuruldu. 12 Eylül yönetimi, 1980 öncesinin çatışmalı siyaset ortamına geri dönülmesini istemiyordu. Bu nedenle MDP, eski sağ-sol kutuplaşmalarını aşan, ama gerçekte askerî yönetimin çizdiği sınırların dışına fazla çıkmayan bir merkez sağ-devlet partisi olarak konumlandı.

Ancak 1983 seçimleri, askerî yönetimin beklediği sonucu vermedi. Seçime katılmasına izin verilen üç parti vardı: Milliyetçi Demokrasi PartisiHalkçı Parti ve Anavatan Partisi. MDP, devlet desteğine ve “güvenli seçenek” görüntüsüne rağmen halktan beklenen ilgiyi göremedi. Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi, 6 Kasım 1983 seçimlerini kazandı ve tek başına iktidara geldi.

Bu sonuç, Türkiye siyasi tarihi açısından da çok önemlidir. Çünkü seçmen, askerî yönetimin açık ya da örtülü biçimde desteklediği düşünülen MDP yerine, daha sivil, daha ekonomik değişim vaat eden ve farklı eğilimleri bir araya getiren ANAP’ı tercih etti. Bu tercih, 12 Eylül rejiminin kontrollü geçiş planının sandıkta tam işlemediğini gösterdi.

MDP ise kısa sürede etkisini kaybetti. 1983 seçimlerinden sonra Meclis’te yer alsa da Türkiye siyasetinin ana taşıyıcı aktörü olamadı. ANAP iktidarı güçlendikçe, MDP’nin varlık gerekçesi zayıfladı. Parti, 1986’da kendini feshederek Hür Demokrat Parti’ye katıldı.

1984 – Ercüment Behzat Lav öldü; şiiri, tiyatroyu ve radyoyu bir araya getiren sıra dışı bir sanatçıydı.

16 Mayıs 1984’te Türk şair, oyuncu ve radyocu Ercüment Behzat Lav hayatını kaybetti. 1903’te İstanbul’da doğan Lav, Cumhuriyet dönemi edebiyatında özellikle deneysel şiire, serbest anlatıma ve sahne sanatlarıyla iç içe geçmiş üretimine yakın duran isimlerden biri oldu.

Ercüment Behzat Lav’ın sanat hayatı tek bir alana sığmaz. Şiir yazdı, tiyatro oyunculuğu yaptı, radyoda çalıştı, sahne ve ses kültürünün içinde yer aldı. Bu yüzden onu yalnız “şair” diye tanımlamak eksik kalır. O, edebiyatın sahneyle, sesle ve performansla ilişki kurduğu bir çizgide durdu.

Şiirlerinde geleneksel kalıplara bağlı kalmayan, serbest biçim arayışlarına açık bir tavrı vardı. Cumhuriyet’in ilk döneminde Türk şiiri bir yandan hece ölçüsü ve memleket edebiyatı çizgisini sürdürürken, diğer yandan serbest şiir, şehir hayatı, modern insanın yalnızlığı ve yeni anlatım biçimleriyle değişiyordu. Lav, bu değişim içinde daha yenilikçi ve deneysel kanada yakın duran isimlerden biri olarak anılır.

Eserleri arasında S.O.S.KaosAçıl Kilidim AçılMau Mau ve Üç Anadolu gibi kitaplar öne çıkar. Bu başlıklar bile onun şiirindeki arayışçı ve alışılmışın dışına çıkan yönü gösterir. Lav’ın şiiri, kolay ezberlenen, halk diline yaslanan ya da yalnız lirik duygularla ilerleyen bir şiir değildir; modern dünyanın karmaşasına, sarsıntılarına ve insanın iç gerilimlerine daha açık bir şiirdir.

Tiyatro ve oyunculuk tarafı da önemlidir. Ercüment Behzat Lav, sahneyle iç içe bir sanat hayatı yaşadı. Oyunculuk deneyimi, onun şiirindeki ses duygusunu ve ritmi de beslemiş sayılabilir. Çünkü sahne sanatçısı için kelime yalnız yazılan bir işaret değil, söylenen, duyulan ve bedenden geçen bir şeydir.

Radyo çalışmaları da onu Cumhuriyet’in erken dönem kitle iletişim kültürü içinde önemli kılar. Radyo, televizyon öncesi Türkiye’de haberin, tiyatronun, müziğin, edebiyatın ve sesli anlatının en güçlü araçlarından biriydi. Lav gibi sanatçılar, edebiyat ve sahne bilgisini radyo aracılığıyla daha geniş bir dinleyiciye taşıyan kuşağın içinde yer aldı.

Ercüment Behzat Lav, çok geniş kitlelerin ezbere bildiği bir popüler şair değildir. Fakat Türk şiirinde modernleşme, serbest biçim arayışları, sahneyle kurulan bağ ve sanatçının çok yönlü kimliği açısından dikkat edilmesi gereken isimlerden biridir. Onu değerli yapan da biraz budur: Edebiyat tarihinin ana akım vitrininde değil, yenilikçi ve arayışçı damarında durur.

1989 – Seyyan Hanım hayatını kaybetti; Türk tangosunun ilk kadın seslerinden biriydi.

16 Mayıs 1989’da Türk tango şarkıcısı Seyyan Hanım, asıl adıyla Seyyan Oskay, hayatını kaybetti. 1913’te İstanbul’da doğan sanatçı, Cumhuriyet’in erken döneminde gelişen Türkçe tango geleneğinin en önemli kadın yorumcularından biri olarak tanındı.

Seyyan Hanım’ın müzik hayatı, Türkiye’de Batı tarzı şehir müziğinin yaygınlaşmaya başladığı yıllara denk gelir. Cumhuriyet’in ilk döneminde radyo, plak ve gazino kültürüyle birlikte tango, foxtrot, vals ve operet gibi Batı kaynaklı türler şehirli dinleyici arasında ilgi görmeye başladı. Tango da bu dönemde yalnız Arjantin’den gelen bir dans müziği olarak kalmadı; Türkçe sözlerle yeniden yorumlanan bir salon ve radyo müziğine dönüştü.

Onun adı özellikle Necip Celal Andel ile birlikte anılır. Necip Celal, Türk tangosunun kurucu bestecilerinden biridir. MaziÖzleyişAyrılıkKimse Sevgimi Bilmez gibi tangolar, dönemin şehirli duygusunu taşıyan eserler arasında yer aldı. Seyyan Hanım da bu repertuvarın en etkili yorumcularından biri oldu.

Seyyan Hanım’ın sesi, erken Cumhuriyet döneminin plak kültürü içinde geniş kitlelere ulaştı. O yıllarda plak, sanatçının sesini sahne dışına taşıyan en önemli araçlardan biriydi. Radyo yayınları ve taş plaklar sayesinde İstanbul’un salonlarında, gazinolarında ya da özel toplantılarında duyulan tangolar, evlere de girmeye başladı.

Türk tangosu, yalnız müzikal bir tür değil, aynı zamanda Cumhuriyet’in şehirli modernleşme atmosferinin de parçasıydı. Dans, kıyafet, kadın-erkek ilişkileri, eğlence hayatı ve Batılılaşma tartışmaları bu müziğin çevresinde birleşiyordu. Seyyan Hanım gibi kadın yorumcular, bu yeni şehirli müzik kültürünün görünür yüzleri arasında yer aldı.

Sanatçının kariyeri, bugünün popüler müzik yıldızlığıyla kıyaslanmamalıdır. Onun dönemi daha sınırlı kayıt imkânlarının, daha az görsel arşivin ve daha kırılgan bir müzik hafızasının dönemiydi. Buna rağmen adı, Türk tangosunun ilk güçlü kadın sesleri arasında kalıcı biçimde anılmaktadır.

1992 – Tarihî Galata Köprüsü yandı; İstanbul’un eski köprü altı hayatı sona erdi.

16 Mayıs 1992’de Tarihî Galata Köprüsü, köprü altındaki bir lokantada çıkan yangın sonucu ağır hasar gördü ve kullanılamaz hale geldi. Yangın, sadece bir köprüyü değil, İstanbul’un gündelik hayatında çok özel yeri olan bir şehir sahnesini de yok etti.

Galata Köprüsü’nün tarihi birkaç ayrı köprüden oluşur. Haliç’i birleştiren ilk Galata Köprüsü 1845’te yapılmış, daha sonra 1863, 1875 ve 1912’de yenilenmişti. 1992’de yanan ve “Tarihî Galata Köprüsü” diye anılan köprü ise esas olarak 1912’de yapılan köprüydü. Bazı kaynaklarda 1875’te İngilizler tarafından 105 bin altın karşılığı yapılan köprü bilgisi geçse de 1992’de yanan köprüyü doğrudan 1875 yapımı diye vermek karışıklık yaratır. Daha doğru ifade, Galata Köprüsü’nün 19. yüzyılda birkaç kez yenilendiği, 1992’de yanan tarihî köprünün ise 1912 tarihli köprü olduğu yönündedir.

Galata Köprüsü, İstanbul için sadece Eminönü ile Karaköy’ü bağlayan bir geçit değildi. Bir tarafında tarihî yarımada, diğer tarafında Galata ve Beyoğlu vardı. Köprüden geçenler, eski İstanbul ile modernleşen İstanbul arasında da gidip gelirdi. Balıkçılar, vapurlar, seyyar satıcılar, tramvaylar, lokantalar, meyhaneler ve köprü altı hayatı, burayı şehrin en canlı noktalarından biri haline getirmişti.

Eski Galata Köprüsü’nün köprü altı da ayrı bir dünyaydı. Balık lokantaları, kahvehaneler, barlar ve küçük işletmeler, Haliç’in üzerinde kendine özgü bir sosyal hayat kurmuştu. Özellikle 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında köprü altı, İstanbul’un gece hayatı ve alternatif müzik çevreleri için de hatırlanan mekânlardan biri oldu.

Yangın sonrasında köprü ağır hasar aldı, trafiğe kapatıldı ve yerini bugünkü modern Galata Köprüsü’ne bıraktı. Eski köprü daha sonra onarıldı ve Haliç içinde farklı noktalarda değerlendirildi; bir dönem Ayvansaray-Hasköy hattında da kullanıldı. Ancak İstanbul hafızasındaki asıl yeri, Eminönü-Karaköy arasındaki eski konumuydu.

1993 – Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçildi.

16 Mayıs 1993’te DYP Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel, TBMM’de yapılan oylamada 244 oy alarak Türkiye’nin 9. Cumhurbaşkanı seçildi. Demirel’in Çankaya’ya çıkışı, 17 Nisan 1993’te 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüyle başlayan yeni siyasi dönemin en önemli sonucuydu.

Süleyman Demirel, Türkiye siyasetinin en uzun soluklu figürlerinden biriydi. 1960’ların ortasında Adalet Partisi lideri olarak yükselmiş, 1965’te ilk kez başbakan olmuştu. 12 Mart 1971 muhtırası, 1970’lerin koalisyonları, sağ-sol çatışmaları, ekonomik krizler ve 12 Eylül 1980 darbesi gibi Türkiye’nin en sert dönemlerinden geçti. 12 Eylül’den sonra siyasi yasaklı hale geldi; ancak 1987 referandumuyla siyasete döndü.

1991 seçimlerinden sonra Doğru Yol Partisi lideri olarak yeniden başbakan oldu. Sosyaldemokrat Halkçı Parti ile koalisyon hükümeti kurdu. Bu hükümetin başbakanı iken Turgut Özal’ın ölümü üzerine cumhurbaşkanlığı seçimi gündeme geldi. TBMM’de yapılan oylamada Demirel, Çankaya Köşkü’ne çıkan isim oldu.

Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesi, merkez sağ siyaset açısından sembolik anlam taşıyordu. 1960 darbesiyle devrilen Demokrat Parti geleneğinin devamı sayılan Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi çizgisinden gelen Demirel, yıllar süren askeri müdahaleler, siyasi yasaklar ve dönüşlerden sonra devletin en üst makamına çıkmıştı. Bu nedenle onun seçilmesi, merkez sağın devletle yeniden tam barışması anlamına da geliyordu.

Bu gelişme hükümette de değişiklik yarattı. Demirel cumhurbaşkanı olunca başbakanlık ve DYP genel başkanlığı boşaldı. Ardından Tansu Çiller, DYP genel başkanı seçildi ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu. Yani 16 Mayıs 1993’teki cumhurbaşkanlığı seçimi, yalnız Çankaya’da değil, hükümetin başında da yeni bir dönemi başlattı.

Demirel’in cumhurbaşkanlığı dönemi 1990’ların çalkantılı siyasi ikliminde geçti. Koalisyon hükümetleri, ekonomik krizler, terörle mücadele, 28 Şubat süreci, Refah-Yol hükümeti, siyaset-yargı-asker ilişkileri ve merkez sağın çözülüşü bu dönemin başlıca başlıklarıydı. Demirel, cumhurbaşkanı olarak zaman zaman “devlet aklı” ve kriz dengeleyicisi rolüyle öne çıktı; zaman zaman da 28 Şubat sürecindeki tutumu nedeniyle tartışmaların merkezinde yer aldı.

1997 – Önder Somer hayatını kaybetti; Yeşilçam’ın unutulmaz kötü adamlarından biriydi.

16 Mayıs 1997’de Türk sinema oyuncusu Önder Somer hayatını kaybetti. 1937’de İstanbul’da doğan Somer, özellikle 1960’lı ve 1970’li yıllarda Yeşilçam filmlerinde canlandırdığı kötü adam, çapkın, zengin, acımasız ya da güvenilmez erkek karakterleriyle tanındı.

Önder Somer’in sinemaya girişi, Yeşilçam’ın yıldız sisteminin çok güçlü olduğu bir döneme denk geldi. Türk sinemasında başrol jönleri, romantik erkekler, mahalle delikanlıları ve fedakâr aile babaları kadar; hikâyeyi karıştıran, kahramanın karşısına dikilen, seyircinin öfkesini üzerine çeken kötü karakterlere de ihtiyaç vardı. Somer, bu alanın akılda kalan yüzlerinden biri oldu.

Düzgün fiziği, sert bakışları, şehirli ve kendinden emin tavrıyla genellikle “iyi aile çocuğu” gibi görünen ama hikâye ilerledikçe kötülüğü ortaya çıkan karakterlere yakıştırıldı. Bu tip Yeşilçam’da çok işlevseldi: Zengin ama ahlaksız adam, genç kızı kandıran çapkın, miras peşindeki kötü akraba, mafyatik çevrelerle ilişkili tip ya da kahramanın aşkını elinden almaya çalışan rakip…

Filmografisinde Kara GözlümAteş ParçasıKüçük HanımefendiYumurcakVesikalı YarimTatlı DillimAh NeredeKara Murat serisi ve dönemin çok sayıda melodram, macera ve komedi filmi yer alır. Başroller çoğu zaman başka yıldızlara ait olsa da Önder Somer gibi karakter oyuncuları Yeşilçam hikâyelerinin çatışmasını kuran isimlerdi.

Onu önemli yapan şey, yalnız “kötü adam” oynaması değildi; bu kötülüğü çoğu zaman karikatüre kaçmadan, soğuk ve inandırıcı bir tavırla taşımasıydı. Yeşilçam’da kötü karakterler bazen abartılı oynanırdı; Somer ise daha kontrollü, daha şehirli ve daha sinsice bir kötülük imajı verdi. Bu yüzden seyircinin hafızasında “görünce güvenilmeyecek adam” tiplerinden biri olarak kaldı.

Önder Somer, sinema kariyerinin yanında televizyon dönemine de uzanan bir oyuncuydu; ancak asıl yerini Yeşilçam filmleriyle edindi. Özellikle eski Türk filmlerini izleyen kuşaklar için onun yüzü, başrol kahramanının karşısına çıkan tehditlerden biri olarak tanıdıktır.

1997 – ABD, Tuskegee deneyi için özür diledi; siyah hastalar üzerinde yapılan utanç verici araştırma resmen kabul edildi.

16 Mayıs 1997’de ABD Başkanı Bill Clinton, Beyaz Saray’da yaptığı açıklamayla Tuskegee frengi deneyi nedeniyle resmen özür diledi. Bu deney, modern tıp etiği tarihinin en utanç verici örneklerinden biri olarak kabul edilir.

Tuskegee çalışması, 1932’de Alabama eyaletinde başladı. ABD Halk Sağlığı Servisi tarafından yürütülen araştırmada, çoğu yoksul ve siyah olan yüzlerce erkek frengi hastalığı bakımından izlendi. Katılımcılara çoğu zaman gerçek tanıları tam olarak söylenmedi. Kendilerine “kötü kan” gibi belirsiz ifadeler kullanıldı.

Araştırmanın en ağır yönü şuydu: Penisilin frengi için etkili tedavi olarak kabul edildikten sonra bile bu kişiler tedavi edilmedi. Amaç, hastalığın tedavi edilmediğinde vücutta nasıl ilerlediğini gözlemlemekti. Yani insanlar tedavi hakkından mahrum bırakıldı ve bilimsel gözlem nesnesi gibi kullanıldı.

Bu çalışma 40 yıl sürdü ve ancak 1972’de basına yansıdıktan sonra durduruldu. O zamana kadar birçok kişi hastalığın sonuçlarından zarar görmüş, bazıları hayatını kaybetmiş, eşlerine ve çocuklarına da hastalık bulaşmıştı. Tuskegee deneyi, devlet kurumlarının içinde yürütülen sistematik bir etik ihlaldi.

Skandal ortaya çıktıktan sonra ABD’de insan deneklerle yapılan araştırmalar için daha sıkı etik kurallar geliştirildi. Bilgilendirilmiş onam, yani kişinin araştırmaya katılmadan önce neye katıldığını açıkça bilmesi ve özgürce kabul etmesi ilkesi daha güçlü biçimde vurgulandı. Etik kurulların ve araştırma denetim mekanizmalarının önemi arttı.

Bill Clinton’ın 1997’deki özrü, deneyden sağ kurtulan bazı katılımcıların da katıldığı bir törende yapıldı. Clinton, hükümetin yaptığı şeyin yanlış olduğunu, Amerikan vatandaşlarının güvenini kırdığını ve özellikle siyah topluma karşı ağır bir adaletsizlik işlendiğini kabul etti.

Tuskegee deneyi bugün hâlâ ABD’de siyah toplumun sağlık kurumlarına duyduğu güvensizlik tartışmalarında anılır. Aşı kampanyaları, klinik araştırmalar, kamu sağlığı politikaları ve sağlık eşitsizlikleri konuşulurken Tuskegee adı sık sık geri döner. Çünkü bu olay, tıpta güvenin yalnız bilimsel başarıyla değil, ahlaki sorumlulukla da kurulabileceğini gösterir.

1998 – Sevim Tanürek hayatını kaybetti; Türk sanat müziğinin güçlü seslerinden biriydi.

16 Mayıs 1998’de Türk sanat müziği sanatçısı Sevim Tanürek hayatını kaybetti. 1934’te İstanbul’da doğan Tanürek, özellikle güçlü yorumu, klasik Türk müziği repertuvarına hâkimiyeti ve radyo-gazino dönemindeki sahne çalışmalarıyla tanındı.

Sevim Tanürek, müzik hayatına genç yaşta başladı. İstanbul Belediye Konservatuvarı çevresinde eğitim aldı; Türk sanat müziğinin usta isimlerinden yararlandı. Ses rengi, tavrı ve repertuvar seçimiyle kısa sürede dikkat çekti. Radyo yıllarında geniş dinleyici kitlesine ulaştı; sahne çalışmalarında da dönemin önemli sanatçıları arasında yer aldı.

Tanürek’in adı özellikle Klasik Türk Musikisi ve Türk sanat müziği repertuvarıyla birlikte anılır. Şarkı, beste, semai ve gazel formundaki eserleri yorumladı. Onun kuşağı için sahneye çıkmak yalnız güzel sesle şarkı söylemek değildi; makam bilgisi, usul duygusu, güfteyi doğru aktarma ve klasik tavrı koruma da önemliydi. Sevim Tanürek bu geleneğin ciddi yorumcularından biri olarak kabul edildi.

Sanatçının özel hayatı da kamuoyunun ilgisini çekti. 1960’larda ve 1970’lerde sahne dünyasının tanınan isimleri arasında yer aldı. Bir dönem Zeki Müren ile aynı müzik çevrelerinde anıldı; gazino ve konser sahnelerinde Türk sanat müziğinin geniş kitlelere ulaştığı yılların figürlerinden biri oldu.

Sevim Tanürek’in ölümü ise acı bir trafik kazasının ardından geldi. 1998’de İstanbul’da geçirdiği kaza sonrası ağır yaralandı. Bir süre tedavi gördü; ancak 16 Mayıs 1998’de hayatını kaybetti. Bu ölüm, Türk müziği çevrelerinde büyük üzüntü yarattı.

2000 – Ahmet Necdet Sezer göreve başladı; Demirel dönemi bitti, Çankaya’ya bir hukukçu çıktı.

16 Mayıs 2000’de Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı süresi sona erdi ve Ahmet Necdet Sezer, Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı olarak görevine başladı. Böylece 1993’ten beri Çankaya’da bulunan Demirel dönemi kapanırken, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı’ndan gelen Sezer’in cumhurbaşkanlığı başladı.

Ahmet Necdet Sezer, klasik siyaset içinden gelen bir lider değildi. Milletvekilliği, parti genel başkanlığı ya da başbakanlık geçmişi yoktu. Hukukçu kimliğiyle tanınıyordu. Afyon’da doğmuş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuş, hâkimlik yapmış ve yüksek yargı içinde yükselmişti. 1998’de Anayasa Mahkemesi Başkanı olmuştu.

Sezer’in cumhurbaşkanı seçilmesi, 2000 yılı Türkiye siyaseti açısından dikkat çekiciydi. Meclis’teki partiler, siyaset dışından gelen, hukukçu kimliği öne çıkan bir isim üzerinde uzlaştı. Sezer, TBMM’de yapılan oylamalarda geniş destek aldı ve Türkiye’nin 10. Cumhurbaşkanı seçildi. Bu yönüyle Çankaya’ya çıkışı, parti siyasetinden çok hukuk devleti ve anayasal denge vurgusuyla ilişkilendirildi.

Süleyman Demirel’in görev süresinin bitmesi de başlı başına önemliydi. Demirel, 1960’lardan 2000’e kadar Türkiye siyasetinin en belirleyici isimlerinden biri olmuştu. Başbakanlıklar, darbeler, yasaklar, dönüşler ve cumhurbaşkanlığıyla geçen uzun siyasi hayatının devletin zirvesindeki son görevi de 16 Mayıs 2000’de tamamlandı.

Ahmet Necdet Sezer’in göreve başladığı dönem ise oldukça hassastı. Türkiye, 1999 Marmara Depremi’nin yaralarını sarmaya çalışıyor, ekonomik kırılganlıklarla boğuşuyor, Avrupa Birliği adaylık sürecini tartışıyor ve koalisyon hükümetiyle yönetiliyordu. Başbakanlık koltuğunda Bülent Ecevit vardı; hükümet DSP, MHP ve ANAP koalisyonundan oluşuyordu.

Sezer, cumhurbaşkanlığı boyunca daha çok hukuk devleti, laiklik, anayasal sınırlar, yolsuzlukla mücadele ve devlet yönetiminde denetim vurgusuyla öne çıktı. Kimi zaman hükümetlerle sert gerilimler yaşadı. Özellikle 2001’deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında Başbakan Bülent Ecevit ile yaşadığı anayasa kitapçığı krizi, Türkiye’nin en ağır ekonomik krizlerinden birinin sembolik başlangıç anlarından biri olarak hafızalara kazındı.

Onun cumhurbaşkanlığı, Türkiye’de yürütme ile yargı kökenli bir cumhurbaşkanı arasındaki ilişkinin nasıl şekilleneceğini gösteren önemli bir dönem oldu. Sezer, kararname ve atamalarda sık sık anayasal yetkilerini kullanarak hükümetlerle karşı karşıya geldi. Bu tavır, destekleyenler için hukuk devleti hassasiyeti; eleştirenler için ise seçilmiş hükümetlerin alanını daraltan bürokratik direnç olarak yorumlandı.

2001 – Malatya’da askerî uçak düştü; 34 asker şehit oldu.

16 Mayıs 2001’de, Diyarbakır’dan Ankara’ya gitmek üzere havalanan CASA CN-235 tipi askerî nakliye uçağı, Malatya’nın Akçadağ ilçesi, Güzyurdu Köyü yakınlarında düştü. Kazada uçakta bulunan 34 asker şehit oldu.

Uçak, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı Hava Grubu’na aitti. Kazada hayatını kaybeden askerler arasında Özel Kuvvetler personeli, yani kamuoyunda bilinen adıyla bordo bereliler, pilotlar ve farklı rütbelerden askerî personel bulunuyordu.

CASA CN-235, kısa ve orta mesafeli askerî nakliye görevlerinde kullanılan çift motorlu bir uçaktı. Türkiye’de de personel ve malzeme taşımak amacıyla görev yapıyordu. 16 Mayıs 2001’deki uçuşta uçak Diyarbakır’dan kalkmış, Ankara’ya doğru giderken Malatya yakınlarında düşmüştü. Kazadan sağ kurtulan olmadı.

Olay, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yakın dönemindeki en ağır askerî hava kazalarından biri olarak kayıtlara geçti. Kazanın ardından Malatya’nın Akçadağ ilçesinde şehitler için anma törenleri düzenlenmeye devam etti; uçağın düştüğü bölgede yaptırılan anıt, her yıl 16 Mayıs’ta yapılan anmaların merkezi haline geldi.

2010 – Türkiye, Brezilya ve İran uranyum takasında anlaştı; Tahran’da nükleer kriz için diplomatik formül arandı.

16 Mayıs 2010’da İran’ın nükleer programı nedeniyle Batılı ülkelerle yaşadığı gerilimi azaltmak için yürütülen görüşmelerde önemli bir aşamaya gelindi. Türkiye, Brezilya ve İran arasında yapılan uzun müzakerelerde, uranyum takasını öngören ortak formül üzerinde mutabakat sağlandı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bu gelişme üzerine Tahran’a gitti; mutabakat 17 Mayıs’ta Türkiye, Brezilya ve İran dışişleri bakanlarının ortak deklarasyonuyla duyuruldu.

Bu girişim, İran’ın nükleer programı etrafında yıllardır süren uluslararası krizin parçasıydı. Batılı ülkeler, İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin nükleer silaha giden yolu açabileceğinden kaygı duyuyordu. İran ise nükleer programının barışçıl amaçlı olduğunu, özellikle enerji ve tıbbi araştırma alanında kullanıldığını savunuyordu. Sorunun merkezinde, İran’ın sahip olduğu düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumun ne olacağı vardı.

Türkiye ve Brezilya’nın devreye girdiği formül, daha önce gündeme gelen yakıt takası fikrini canlandırmayı amaçlıyordu. Buna göre İran, 1200 kilogram düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu Türkiye’de muhafaza etmeyi kabul edecekti. Bu uranyum İran’ın mülkiyetinde kalacak, Türkiye’de saklanacak ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın gözetimine açık olacaktı. Buna karşılık İran’a, Tahran Araştırma Reaktörü için gerekli 120 kilogram nükleer yakıt sağlanması öngörülüyordu.

Tahran Araştırma Reaktörü’nün önemi, tıbbi amaçlı radyoizotop üretimiyle ilgiliydi. İran, kanser tedavisi ve bazı tıbbi uygulamalarda kullanılan izotoplar için bu reaktöre yakıt gerektiğini söylüyordu. Batılı ülkeler ise İran’ın uranyumu kendi topraklarında zenginleştirmeye devam etmesinden kaygı duyuyordu. Takas formülü, İran’ın elindeki uranyumun önemli bir bölümünü geçici olarak ülke dışına çıkararak güven artırmayı hedefliyordu.

Bu diplomatik girişimde üç lider öne çıktı: Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da görüşmelerin en aktif isimlerinden biriydi. Türkiye ve Brezilya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde geçici üye oldukları bu dönemde, krizin yaptırımla değil diplomasiyle çözülmesi gerektiğini savunuyordu.

Mutabakat, Türkiye açısından dış politikada arabuluculuk iddiasının en dikkat çekici örneklerinden biri oldu. Ankara, İran’la Batı arasında yalnız komşuluk ilişkileri üzerinden değil, küresel nükleer diplomasi dosyasında da rol oynamaya çalıştı. Brezilya’nın da bu girişime katılması, meselenin yalnız bölgesel değil, yükselen ülkelerin uluslararası sistemde daha fazla söz alma arayışıyla da ilgili olduğunu gösterdi.

Ancak Tahran mutabakatı Batılı başkentlerde beklenen etkiyi yaratmadı. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, anlaşmayı yetersiz buldu. Temel itirazlardan biri, İran’ın uranyum stoğunun 2009’daki ilk takas önerisinden bu yana artmış olmasıydı. Ayrıca İran’ın yüzde 20 oranında uranyum zenginleştirmeye başlaması, güven krizini daha da büyütmüştü. ABD Dışişleri çevreleri, 17 Mayıs ortak deklarasyonunun daha önceki teklifin hedeflerini karşılamadığını savundu.

Nitekim bu diplomatik hamle, İran’a yönelik yeni yaptırımları durdurmaya yetmedi. Kısa süre sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde İran’a karşı yeni yaptırım süreci ilerledi. Türkiye ve Brezilya ise yaptırımlara karşı çıktı. Bu durum, Ankara’nın Batı ittifakı içindeki konumu ve İran politikası hakkında o dönem yoğun tartışmalara yol açtı.

2010 – Bursaspor şampiyon oldu; Süper Lig’de “dört büyükler” düzeni ilk kez kırıldı.

16 Mayıs 2010’da Bursaspor, Turkcell Süper Lig’de 2009-2010 sezonunu şampiyon tamamladı. Böylece Trabzonspor’un ardından İstanbul dışından gelen en büyük futbol başarısına imza attı ve özellikle Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’dan oluşan “dört büyükler” düzenini kıran ilk takım olarak tarihe geçti.

Son hafta öncesinde şampiyonluk yarışı büyük bir gerilim içindeydi. Fenerbahçe liderdi ve kendi sahasında Trabzonspor’u yenmesi halinde şampiyon olacaktı. Bursaspor ise Bursa’da Beşiktaş’ı yenmek ve Fenerbahçe’nin puan kaybetmesini beklemek zorundaydı. Yani şampiyonluk yalnız Bursa’daki maçta değil, aynı anda Kadıköy’de oynanan Fenerbahçe-Trabzonspor karşılaşmasında da belirlenecekti.

Bursaspor, Atatürk Stadı’nda Beşiktaş’ı 2-1 mağlup etti. Yeşil-beyazlılar kendi maçını kazanarak üzerine düşeni yaptı. Kadıköy’de ise Fenerbahçe, Trabzonspor’la 1-1 berabere kaldı. Bu sonuçla Bursaspor ligi Fenerbahçe’nin önünde tamamladı ve tarihinde ilk kez Süper Lig şampiyonu oldu.

O gece Türk futbol tarihinin en unutulmaz anlarından biri de Kadıköy’de yaşandı. Fenerbahçe taraftarları, maç sonunda bir süre yanlış anons ve bilgi kirliliği nedeniyle şampiyon olduklarını sandı. Ancak kısa süre sonra gerçek skor tablosu ortaya çıktı: Şampiyon Fenerbahçe değil, Bursaspor’du. Bu sahne, 2010 şampiyonluğunu dramatik hafıza açısından da unutulmaz hale getirdi.

Bursaspor’un teknik direktörü Ertuğrul Sağlam’dı. Takımın kadrosunda Ivankov, Ömer Erdoğan, Ali Tandoğan, İbrahim Öztürk, Mustafa Keçeli, Hüseyin Çimşir, Ergic, Volkan Şen, Ozan İpek, Sercan Yıldırım, Turgay Bahadır ve sezonun en önemli golcülerinden Pablo Batalla gibi isimler öne çıktı. Bursaspor, yıldızlar topluluğu olmayan ama takım oyunu, disiplin, mücadele ve şehir bütünleşmesiyle büyüyen bir şampiyonluk hikâyesi yazdı.

Bu şampiyonluk, Türk futbolunda ekonomik ve psikolojik olarak çok güçlü hale gelmiş İstanbul merkezli düzenin kırılabileceğini gösterdi. Bursaspor, büyük bütçeli kulüplerin dışında da doğru kadro planlaması, güçlü teknik yönetim, iç saha baskısı ve şehir desteğiyle zirveye çıkılabileceğini kanıtladı.

Bursa şehri için de bu başarı çok büyük anlam taşıdı. Şampiyonluk, yalnız kulüp tarihine değil, şehir hafızasına da yazıldı. Bursaspor taraftarı için 16 Mayıs 2010, sadece bir kupa gecesi değil, yıllarca anlatılacak bir kimlik anına dönüştü.

2011 – Endeavour uzay mekiği son uçuşuna çıktı; NASA’nın mekik çağı kapanışa yaklaştı.

16 Mayıs 2011’de NASA’nın Endeavour adlı uzay mekiği, son kez uzaya fırlatıldı. STS-134 göreviyle yapılan bu uçuş, Amerikan uzay mekiği programının kapanış dönemindeki en önemli adımlardan biriydi.

Endeavour, NASA’nın uzay mekiği filosuna sonradan katılmıştı. 1986’daki Challenger faciasından sonra kaybedilen mekiğin yerine inşa edildi. İlk uçuşunu 1992’de yaptı. Adını, İngiliz kâşif James Cook’un gemisi HMS Endeavour’dan alıyordu.

Uzay mekikleri, roket gibi fırlatılıp uçak gibi geri dönebilen araçlar olarak tasarlanmıştı. Amaç, uzaya düzenli seferler yapmak, uyduları yörüngeye taşımak, arızalı uyduları onarmak, bilimsel deneyler yapmak ve daha sonra Uluslararası Uzay İstasyonu’nun inşasında kullanmaktı. Bu sistem, 1981’de Columbia’nın ilk uçuşuyla başlamıştı.

Endeavour’un son görevi, Uluslararası Uzay İstasyonu’na önemli parçalar taşımaktı. Bunlar arasında özellikle Alpha Magnetic Spectrometer adlı gelişmiş bilimsel cihaz vardı. Bu aygıt, uzayda kozmik ışınları incelemek ve karanlık madde gibi büyük fizik sorularına dolaylı veriler sağlamak için tasarlanmıştı.

Bu son uçuşun komutanı Mark Kelly idi. Mark Kelly’nin eşi, ABD Kongre üyesi Gabrielle Giffords, aynı yılın ocak ayında Arizona’da düzenlenen silahlı saldırıda ağır yaralanmıştı. Giffords’un Endeavour’un fırlatılışını izlemek üzere Florida’ya gelmesi, göreve ayrıca insani ve sembolik bir anlam kattı.

Endeavour, görevini tamamladıktan sonra Dünya’ya döndü ve emekliye ayrıldı. Birkaç ay sonra, Temmuz 2011’de Atlantis’in son uçuşuyla NASA’nın uzay mekiği programı tamamen kapandı. Böylece otuz yıl süren bir dönem sona erdi.

Mekik programı büyük başarılar kadar büyük trajediler de taşıdı. Challenger 1986’da, Columbia ise 2003’te yaşanan facialarda kaybedildi; toplam 14 astronot hayatını kaybetti. Buna rağmen mekikler, Hubble Uzay Teleskobu’nun görevlerinde, Uluslararası Uzay İstasyonu’nun inşasında ve yüzlerce bilimsel deneyde büyük rol oynadı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.