Günün Tarihi / 7 Mayıs
558 – Ayasofya’nın kubbesi çöktü; Justinianus yapının onarılması emrini verdi.
7 Mayıs 558’de, Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde inşa edilen Ayasofya’nın ana kubbesi çöktü. Bu olay, Bizans başkentinin ve imparatorluk ideolojisinin en görkemli yapısında yaşanan ciddi bir krizdi.
Ayasofya, 532’deki Nika Ayaklanması sırasında yanan eski kilisenin yerine, Justinianus’un emriyle yeniden yaptırılmıştı. Trallesli Anthemios ve Miletli İsidoros tarafından tasarlanan yapı, 537’de ibadete açıldığında dönemin dünyasında benzeri az görülen bir mimarlık harikası olarak kabul edildi. Geniş iç hacmi, dev kubbesi, mermer kaplamaları, mozaikleri ve ışık düzeniyle adeta Bizans İmparatorluğu’nun kudret gösterisiydi.
Fakat bu büyüklüğün teknik riskleri de vardı. Ayasofya’nın kubbesi, çok geniş açıklığı örten iddialı bir mühendislik denemesiydi. Yapı açıldıktan sonraki yıllarda depremlerden etkilendi. Özellikle 553 ve 557’de yaşanan sarsıntılar, kubbede ve taşıyıcı sistemde ciddi hasar oluşturdu. 7 Mayıs 558’de ise ana kubbenin doğu kısmı çöktü. Bu, yapının mimari dengesinin ne kadar zorlandığını gösteriyordu.
Justinianus, Ayasofya’nın onarılması için derhal emir verdi. Onarım işinin başına, ilk mimarlardan Miletli İsidoros’un yeğeni olan Genç İsidoros getirildi. Bu yeni onarımda kubbe eskisinden daha yüksek yapıldı ve yapının taşıyıcı dengesi güçlendirilmeye çalışıldı. Yani 558’deki çöküş, Ayasofya’nın bugünkü mimari karakterinin oluşmasında da belirleyici oldu.
Kubbenin yeniden yapılması birkaç yıl sürdü. Ayasofya, 562’de yeniden törenle açıldı. Ayasofya, imparatorun Tanrı tarafından desteklenen hükümdarlık iddiasının ve Bizans’ın merkezî gücünün en büyük sembolüydü. Böyle bir yapının ayağa kaldırılması, imparatorluğun sarsılsa da yıkılmadığını göstermek anlamına geliyordu.
Ayasofya’nın kubbesi tarih boyunca tekrar tekrar depremlerde zarar gördü, onarıldı, desteklendi ve değişen dönemlerde farklı işlevlerle yaşamaya devam etti. Bizans döneminde katedral, Osmanlı döneminde cami, Cumhuriyet döneminde müze ve daha sonra yeniden cami olarak kullanıldı. Bu uzun tarih içinde yapı, yalnız İstanbul’un değil, dünya mimarlık tarihinin de en önemli anıtlarından biri haline geldi.
833 – Siyer geleneğinin en önemli isimlerinden İbn-i Hişam hayatını kaybetti.
7 Mayıs 833’te, Arap tarihçi, dil ve nesep bilgini İbn-i Hişam hayatını kaybetti. Tam adı Ebû Muhammed Abdülmelik bin Hişam olan İbn-i Hişam, İslam tarih yazıcılığının en önemli isimlerinden biridir. Onu kalıcı kılan asıl eseri, Hz. Muhammed’in hayatını anlatan en temel kaynaklardan biri haline gelen es-Sîretü’n-Nebeviyye adlı çalışmasıdır.
İbn-i Hişam’ın eseri aslında bütünüyle sıfırdan yazılmış bir kitap değildir. O, kendisinden önce yaşamış büyük siyer yazarı İbn İshak’ın Hz. Muhammed’in hayatına dair eserini yeniden düzenlemiş, kısaltmış, bazı bölümleri çıkarmış ve açıklamalar eklemiştir. İbn İshak’ın özgün metni bugün tam haliyle elimizde değildir. Bu yüzden İbn-i Hişam’ın düzenlediği metin, İslam dünyasında Hz. Muhammed’in hayatına dair en yaygın ve en etkili erken kaynaklardan biri haline gelmiştir.
“Siyer”, Hz. Muhammed’in hayatını, peygamberlik mücadelesini, Mekke ve Medine dönemlerini, hicreti, savaşları, antlaşmaları, tebliğ faaliyetini ve erken İslam toplumunun kuruluşunu anlatan tarih alanıdır. İbn-i Hişam’ın çalışması, bu alanın temel metinlerinden biri kabul edilir. Bugün siyer denince başvurulan ana kaynakların başında onun eseri gelir.
İbn-i Hişam yalnız tarihçi değildi; aynı zamanda dil ve nesep bilginiydi. Bu yönü çok önemlidir. Erken Arap tarihçiliğinde soy bilgisi, kabile ilişkileri, şiir, dil kullanımı ve rivayet zincirleri tarih anlatısının ayrılmaz parçalarıydı. Kabilelerin kimden geldiği, hangi soyla ilişkili olduğu, hangi şiirin kime ait sayıldığı, hangi olayın hangi bağlamda anlatıldığı tarih yazımında büyük önem taşırdı. İbn-i Hişam bu alanlardaki bilgisiyle metni yalnız aktarmadı; aynı zamanda dil, soy ve anlatı bakımından düzenledi.
Eserinde İbn İshak’tan aldığı bazı rivayetleri çıkarması da dikkat çekicidir. İbn-i Hişam, bazı şiirleri güvenilir bulmadığı için, bazı soy bilgilerini gereksiz gördüğü için, bazı anlatıları da uygun bulmadığı için metne almamıştır. Bu durum, onun yalnız nakledici değil, seçici ve müdahale eden bir editör olduğunu gösterir. Bugün tarihçiler için bu hem avantaj hem sorundur. Avantajdır; çünkü İbn-i Hişam metni daha okunabilir ve sistemli hale getirmiştir. Sorundur; çünkü İbn İshak’ın çıkardığı ya da değiştirdiği bölümlerin tam olarak ne olduğunu bilemiyoruz.
İbn-i Hişam’ın çalışması, İslam dünyasında yüzyıllar boyunca okundu, şerh edildi, özetlendi ve sonraki tarihçilere kaynaklık etti. Hz. Muhammed’in hayatına dair anlatıların ortak hafızaya yerleşmesinde onun metninin büyük payı vardır. Mekke’deki baskılar, hicret, Bedir, Uhud, Hendek, Hudeybiye, Mekke’nin fethi ve Veda Hutbesi gibi birçok temel olay, sonraki kuşakların zihninde büyük ölçüde bu siyer geleneği üzerinden şekillendi.
Burada dikkatli olmak gerekir. İbn-i Hişam’ın eseri modern anlamda arşiv belgelerine dayalı soğuk bir tarih kitabı değildir. Rivayetlere, sözlü aktarımlara, şiirlere, nesep bilgilerine ve erken İslam hafızasına dayanır. Bu nedenle bugün akademik tarihçilik açısından eser hem vazgeçilmez bir kaynak hem de eleştirel okunması gereken bir metindir. Fakat zaten değerini de buradan alır. O, yalnız olayları değil, erken Müslüman toplumun Hz. Peygamber’i nasıl hatırladığını da gösterir.
İbn-i Hişam 833’te Mısır’da hayatını kaybetti. Ardında İslam tarih yazıcılığının en etkili metinlerinden birini bıraktı. Onun adı, özellikle siyer alanında İbn İshak’la birlikte anılır; hatta birçok okur Hz. Muhammed’in hayatını doğrudan İbn-i Hişam üzerinden öğrenir.
973 – Kutsal Roma İmparatoru I. Otto hayatını kaybetti.
7 Mayıs 973’te I. Otto, yani Büyük Otto, hayatını kaybetti. Saksonya Hanedanı’ndan gelen Otto, Orta Çağ Avrupa tarihinin en önemli hükümdarlarından biridir. Onun iktidarı, Alman krallığının güçlenmesi, Papalık’la imparatorluk ilişkisinin yeniden kurulması ve daha sonra Kutsal Roma İmparatorluğu olarak anılacak siyasi yapının temellerinin atılması açısından belirleyicidir.
Otto, 912’de doğdu. Babası I. Heinrich, Doğu Frank Krallığı’nı toparlayan güçlü bir hükümdardı. Otto 936’da kral olduğunda, bugünkü Almanya’nın çekirdeğini oluşturan farklı dükalıklar üzerinde otorite kurmaya çalıştı. Bu hiç kolay değildi. Saksonya, Frankonya, Bavyera, Svabya ve Loren gibi bölgeler güçlü yerel hanedanların etkisi altındaydı. Otto’nun başarısı, bu parçalı yapıyı sert ama etkili bir krallık düzeni içinde kontrol edebilmesiydi.
Onun en büyük askerî başarılarından biri, 955 Lechfeld Muharebesidir. Otto, bu savaşta Macar akıncılarını ağır yenilgiye uğrattı. Bu zafer, Orta Avrupa için büyük önem taşıyordu. Çünkü Macar akınları uzun süredir Alman topraklarını ve çevre bölgeleri tehdit ediyordu. Lechfeld zaferi, Otto’nun yalnız Alman dükleri üzerindeki otoritesini güçlendirmedi; onu Hristiyan Avrupa’nın koruyucu hükümdarı gibi gösterdi.
Otto’nun asıl tarihî dönüm noktası ise 962’de Roma’da Papa XII. Ioannes tarafından imparator ilan edilmesidir. Bu taç giyme, Batı’da imparatorluk fikrinin yeniden canlanması anlamına geliyordu. 800 yılında Şarlman’ın imparator ilan edilmesinden sonra zayıflayan imparatorluk geleneği, Otto ile yeni bir biçim kazandı. Bu nedenle Otto, çoğu tarihçi tarafından Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kurucu figürü olarak kabul edilir.
Burada dikkatli olmak gerekir. Otto’nun kurduğu yapı, modern anlamda merkezi bir devlet değildi. Ne bugünkü Almanya’ydı ne de Roma İmparatorluğu’nun gerçek devamıydı. Daha çok Alman krallığı, İtalya üzerindeki iddialar, Papalık’la kurulan ilişki ve Hristiyan imparatorluk fikrinin birleştiği karmaşık bir Orta Çağ düzeniydi. Ama bu düzen, Avrupa siyasetini yüzyıllar boyunca etkileyecekti.
Otto’nun Papalık’la ilişkisi de yalnız dinî bir bağlılık ilişkisi değildi. İmparatorluk tacı, hükümdara büyük bir meşruiyet sağlıyordu; fakat Papa’yı koruma ve Roma siyasetine müdahale etme iddiasını da beraberinde getiriyordu. Bu model, ilerleyen yüzyıllarda imparatorlar ile papalar arasında büyük çekişmelere yol açacaktı. Yani Otto’nun başarısı, aynı zamanda Avrupa Orta Çağı’nın en uzun siyasi gerilimlerinden birinin de zeminini hazırladı.
- Otto, yönetiminde kilise kurumlarından da yoğun biçimde yararlandı. Piskoposları ve manastırları yalnız dinî aktörler olarak değil, krallık yönetiminin güvenilir unsurları olarak kullandı. Soylu ailelerin kalıtsal güç biriktirmesine karşı, kilise görevlileri üzerinden merkezî otoriteyi desteklemeye çalıştı. Bu yöntem kısa vadede işe yaradı; ancak uzun vadede imparatorluk ile kilise arasındaki güç ilişkisinin daha da karmaşık hale gelmesine neden oldu.
Otto’nun döneminde kültürel bir canlanmadan da söz edilir. Saray çevresi, manastırlar ve kilise merkezleri yazı, eğitim, teoloji ve sanat üretiminde etkili oldu. Bu dönem bazen Ottonyen Rönesansı olarak anılır. Elbette bu, 15. yüzyıl İtalyan Rönesansı gibi geniş bir kültürel patlama değildir; ama 10. yüzyıl Avrupa’sında öğrenim, el yazmaları, mimari ve saray kültürü açısından önemli bir toparlanmadır.
- Otto 973’te öldüğünde ardında güçlü bir miras bıraktı. Yerine oğlu II. Ottogeçti. Kurduğu imparatorluk düzeni ise kesintiler, krizler ve dönüşümlerle birlikte 1806’ya kadar varlığını sürdürecek Kutsal Roma İmparatorluğu’nun tarihsel temelini oluşturdu.
1429 – Jeanne d’Arc Orléans kuşatmasının kırılmasında belirleyici rol oynadı; Yüz Yıl Savaşları’nın seyri değişti.
7 Mayıs 1429’da Jeanne d’Arc, İngilizlerin kuşatması altındaki Orléans önlerinde Fransız kuvvetlerinin moralini ve saldırı gücünü değiştiren hamlenin merkezinde yer aldı. Orléans kuşatmasının kırılması, Yüz Yıl Savaşları içinde Fransa lehine büyük bir dönüm noktası oldu.
O sırada Fransa son derece zor durumdaydı. İngilizler, Fransa’nın kuzeyinde büyük bir üstünlük kurmuştu. Fransız tahtının meşruiyeti tartışmalıydı. Veliaht Charles, henüz taç giymemişti ve ülkenin geniş kesimleri İngiliz ya da İngiliz yanlısı Burgonya etkisi altındaydı. Orléans düşerse, Fransa’nın güneyine giden yol açılacak ve Charles’ın krallık iddiası çok daha zayıf hale gelecekti.
Jeanne d’Arc bu karanlık tablo içinde ortaya çıktı. Domrémy köyünden gelen genç bir kızdı. Tanrısal sesler duyduğunu, Fransa’yı kurtarmak ve Charles’ı Reims’te taç giydirmekle görevlendirildiğini söylüyordu. Başlangıçta bu iddia inanılmaz görünüyordu; fakat dönemin çaresizliği içinde Jeanne’ın inancı, kararlılığı ve etkileyici kişiliği Fransız tarafında büyük bir moral gücüne dönüştü.
Jeanne d’Arc, Nisan 1429 sonunda Orléans’a ulaştığında şehir uzun süredir baskı altındaydı. Onun gelişi psikolojik bir kırılma yarattı. Fransız askerleri ve halk, daha önce savunmada kalmaya alışmışken yeniden saldırabileceklerine inanmaya başladı. Jeanne’ın beyaz zırhı, sancağı ve dinsel dili, savaş alanında sembolik bir güç oluşturdu.
7 Mayıs’ta Orléans çevresindeki İngiliz mevzilerine karşı kritik saldırılar yapıldı. Özellikle Les Tourelles adı verilen tahkimatın ele geçirilmesi kuşatmanın kaderini değiştirdi. Jeanne bu çatışmalar sırasında yaralandı; ancak savaş alanından çekilmedi. Onun geri dönmesi ve askerleri yeniden cesaretlendirmesi, Fransız anlatısında efsanevi bir an olarak yer etti. Ertesi gün İngilizler kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.
Orléans’ın kurtuluşu öncesinde Fransızlar uzun süredir yenilgi psikolojisi içindeydi. Jeanne d’Arc’ın ortaya çıkışı ve Orléans başarısı, bu psikolojiyi tersine çevirdi. Ardından Charles’ın Reims’e götürülüp VII. Charles olarak taç giymesi mümkün oldu. Bu taç giyme, Fransız krallığının meşruiyetini güçlendirdi ve savaşın siyasi seyrini değiştirdi.
Jeanne d’Arc’ın kaderi ise trajik oldu. 1430’da Burgonyalılar tarafından yakalandı, İngilizlere teslim edildi ve 1431’de Rouen’da yargılanarak yakıldı. Henüz 19 yaşındaydı. Daha sonra itibarı iade edildi; Katolik Kilisesi tarafından azize ilan edildi ve Fransa’nın en güçlü ulusal sembollerinden biri haline geldi.
1682 – Deli Petro Rus Çarı oldu; Rusya’yı imparatorluğa dönüştürecek dönem başladı.
7 Mayıs 1682’de I. Petro, daha yaygın bilinen adıyla Deli Petro, Rus Çarı oldu. O sırada henüz çocuk yaştaydı. Bu nedenle iktidarının ilk yılları saray entrikaları, aile içi mücadeleler ve naiplik yönetimi altında geçti. Ancak ilerleyen yıllarda Petro, Rus tarihinin en büyük ve en dönüştürücü hükümdarlarından biri haline gelecekti.
Petro’nun tahta çıkışı oldukça karmaşık bir süreçti. Babası Çar Aleksey Mihayloviç’in ölümünden sonra Rus tahtında Romanov ailesinin farklı kolları arasında rekabet yaşandı. Petro, üvey kardeşi V. İvan ile birlikte ortak çar ilan edildi. Gerçek iktidar ise bir süre ablaları Sofya Alekseyevna’nın naipliği altında yürütüldü. Yani Petro’nun hükümdarlığı baştan itibaren güçlü bir merkezi otoriteyle değil, parçalı ve gerilimli bir saray düzeniyle başladı.
Fakat Petro büyüdükçe iktidarı kendi elinde toplamaya başladı. Rusya’nın Batı Avrupa karşısında geri kaldığını düşünüyordu. Bu nedenle orduyu, donanmayı, devlet bürokrasisini, eğitim sistemini, sanayiyi ve şehir hayatını köklü biçimde değiştirmeye girişti. Onun hedefi, Rusya’yı Avrupa siyasetinde söz sahibi modern bir imparatorluk haline getirmekti.
Petro’nun en bilinen hamlelerinden biri, Batı’ya açılma politikası oldu. Avrupa’ya seyahat etti, gemicilik ve teknik alanlarıyla ilgilendi, tersaneleri gezdi, mühendislik ve askerî örgütlenme üzerine gözlemler yaptı. Rus soylularının kıyafetlerinden sakallarına kadar gündelik hayata müdahale eden reformlar yaptı. Bu reformlar kimi zaman modernleşme hamlesi, kimi zaman da yukarıdan aşağıya zorlayıcı bir kültürel dönüşüm olarak değerlendirildi.
Deli Petro’nun en büyük başarılarından biri Rus donanmasını kurması ve Baltık Denizi’ne açılma hedefiydi. İsveç’e karşı yürütülen Büyük Kuzey Savaşı, Rusya’nın Avrupa’daki konumunu değiştirdi. 1709’daki Poltava Zaferi, İsveç’in bölgedeki üstünlüğünü sarsarken Rusya’yı yeni büyük güçlerden biri haline getirdi.
Bu dönüşümün en güçlü sembolü ise Sankt-Peterburg oldu. Petro, Baltık kıyısında yeni bir başkent kurdu. Batı’ya dönük bu şehir, Rusya’nın yönünü Avrupa’ya çevirdiğini gösteren büyük bir siyasi işaretti. Moskova’nın eski dinî ve geleneksel havasına karşılık Sankt-Peterburg, Petro’nun modern, askerî, bürokratik ve Avrupalı Rusya hayalinin vitriniydi.
Ancak Petro’yu yalnız büyük reformcu diye anlatmak eksik olur. Yönetimi son derece sertti. Vergiler arttı, halk ağır angaryalara zorlandı, ordu ve devlet için insan gücü acımasız biçimde kullanıldı. Sankt-Peterburg’un inşasında binlerce işçi çok ağır koşullarda çalıştı. Muhalefete tahammülü azdı. Kendi oğlu Aleksey ile yaşadığı çatışma bile onun iktidar anlayışının ne kadar sert olduğunu gösterir; Aleksey, babasına karşı komplo şüphesiyle yargılandı ve hapiste öldü.
Bu yüzden Petro’nun mirası iki yönlüdür. Bir yanda Rusya’yı Avrupa’nın büyük güçleri arasına sokan, orduyu ve devleti modernleştiren, donanma kuran, yeni başkent inşa eden büyük bir hükümdar vardır. Diğer yanda bu dönüşümü baskıyla, zorla, ağır insan maliyetiyle yürüten acımasız bir otokrat vardır.
Petro 1721’de “İmparator” unvanını aldı ve Rus Çarlığı resmen Rus İmparatorluğu’na dönüştü. Böylece 1682’de çocuk yaşta başlayan hükümdarlık, Rusya’nın dünya siyasetindeki yerini değiştiren büyük bir imparatorluk projesine evrildi.
Bu yüzden 7 Mayıs 1682, Rusya’nın eski Moskova merkezli çarlık düzeninden, Avrupa güç dengelerinde belirleyici olacak modern ve yayılmacı bir imparatorluğa dönüşmesinin başlangıç noktalarından biridir.
1718 – New Orleans kuruldu; Mississippi kıyısında benzersiz bir kültür şehri doğdu.
7 Mayıs 1718’de, Fransız kolonici Jean-Baptiste Le Moyne de Bienville tarafından New Orleans kuruldu. Mississippi Nehri kıyısındaki bu yerleşim, zamanla Amerika Birleşik Devletleri’nin en özgün şehirlerinden birine dönüşecekti.
New Orleans’ın kuruluş yeri rastlantı değildi. Mississippi Nehri, Kuzey Amerika’nın iç bölgelerini Meksika Körfezi’ne bağlayan dev bir ticaret yoluydu. Bu nedenle burada kurulacak bir şehir, yalnız yerel bir koloni merkezi değil, nehir ticaretinin, liman hareketliliğinin ve kıta içi ulaşımın stratejik noktalarından biri olacaktı. Fransızlar için New Orleans, Louisiana bölgesindeki hâkimiyetin kilit taşıydı.
Şehrin adı, Fransa’da naiplik yapan Orléans Dükü Philippe II’den geldi. Başlangıçta bataklık, hastalık, sel ve zorlu iklim koşullarıyla boğuşan küçük bir koloni yerleşimiydi. Ancak zamanla Fransız, İspanyol, Afrikalı, Karayipli ve Amerikan etkilerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir kültür merkezine dönüştü.
New Orleans’ı benzersiz yapan şey, bu karışımın sıradan bir “çok kültürlülük” olmamasıdır. Şehirde Fransız ve İspanyol koloni mimarisi, Katolik gelenek, Afrika kökenli ritimler, Karayip etkisi, Kreol ve Cajun mutfağı, kölelik tarihi, liman işçiliği ve Amerikan güneyinin toplumsal yapısı birbirine karıştı. Bu karışımdan Amerika’nın başka hiçbir şehrine tam benzemeyen bir kimlik doğdu.
New Orleans denince akla gelen en güçlü başlıklardan biri caz müziğidir. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında şehirdeki Afro-Amerikan müzik geleneği, bandolar, blues, ragtime, kilise müziği ve sokak kültürü birleşerek cazın doğuşuna zemin hazırladı. Louis Armstrong gibi isimler bu şehirden çıktı. Bu yüzden New Orleans önemli bir liman kenti olmasının yanı sıra, modern müzik tarihinin de ana kaynaklarından biridir.
Şehir aynı zamanda Mardi Gras kutlamalarıyla dünyaca tanındı. Maskeler, geçit törenleri, müzik, dans, renkli kostümler ve sokak eğlenceleri, New Orleans’ın yaşamla ölüm, neşe ile acı, dinî takvimle dünyevi coşku arasındaki kendine özgü dengesini gösterir. Bu şehir, tarih boyunca salgınlar, kasırgalar, yoksulluk ve ırk ayrımcılığıyla mücadele etti; ama müziğini, yemeğini, ritmini ve mizahını kaybetmedi.
New Orleans’ın tarihi karanlık yönler de taşır. Köle ticareti, plantasyon ekonomisi, ırk ayrımcılığı, yoksulluk ve 2005’teki Katrina Kasırgası şehrin hafızasında ağır izler bıraktı. Katrina, özellikle siyah ve yoksul mahallelerin ne kadar kırılgan olduğunu bütün dünyaya gösterdi. Bu nedenle New Orleans’ı yalnız romantik caz, yemek ve festival şehri olarak anlatmak eksik olur. Şehrin büyüsü kadar yarası da büyüktür.
Bu yüzden New Orleans’ın kuruluşu, Mississippi kıyısında ticaretin, müziğin, göçün, acının, direncin ve kültürel karışımın iç içe geçtiği benzersiz bir şehir kimliğinin de başlangıcıdır.
1804 – Akka savunmasıyla tarihe geçen Cezzar Ahmed Paşa hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1804’te hayatını kaybeden Cezzar Ahmed Paşa, Osmanlı Devleti’nin 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başındaki en sert, en renkli ve en tartışmalı taşra yöneticilerinden biridir. Onun adı özellikle Akka savunması ve Napolyon Bonapart’ı durduran Osmanlı paşası olarak hafızaya kazındı.
Cezzar Ahmed Paşa’nın doğum yeri ve gençlik yılları hakkında farklı rivayetler vardır. Genellikle Bosna kökenli olduğu kabul edilir. Genç yaşta Osmanlı hizmetine girdi, farklı bölgelerde görev aldı ve zamanla Suriye-Filistin hattında güç kazandı. “Cezzar” lakabı, Arapçada “kasap” anlamına gelir. Bu lakap ona sertliği, acımasızlığı ve cezalandırma yöntemleri nedeniyle verilmiştir. Yani bu isim bir övgüden çok, onun yönetim tarzının ne kadar korkutucu olduğunu anlatan bir unvandır.
Cezzar Ahmed Paşa, uzun yıllar Sayda Valiliği yaptı ve yönetim merkezi olarak Akka’yı kullandı. Akka, Doğu Akdeniz kıyısında stratejik bir liman kentiydi. Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıfladığı bir dönemde Cezzar Paşa, bölgede neredeyse yarı bağımsız bir güç gibi hareket etti. Vergi topladı, asker besledi, kaleleri güçlendirdi, yerel ayanlar, bedevi topluluklar, tüccarlar ve farklı dinî cemaatler üzerinde sert bir otorite kurdu.
Onun yönetimi iki yönlü değerlendirilmelidir. Bir yanda Akka’yı tahkim eden, bölgesel düzeni sağlayan, Osmanlı adına önemli bir savunma hattı kuran güçlü bir idareci vardır. Diğer yanda baskıcı, kuşkucu, acımasız ve korkuya dayalı bir yönetim anlayışı vardır. Cezzar Paşa’nın eli ağırdı; muhaliflerini sert biçimde cezalandırdığı, çevresindeki insanlara bile güvenmediği ve iktidarını şiddetle koruduğu anlatılır.
Cezzar Ahmed Paşa’yı dünya tarihine taşıyan olay ise 1799 Akka Kuşatması’dır. Napolyon Bonapart, Mısır seferinden sonra Suriye üzerine yürüdü. Yafa’yı aldıktan sonra Akka’yı ele geçirmek istedi. Eğer Akka düşseydi, Napolyon’un Doğu Akdeniz’deki ilerleyişi çok daha tehlikeli bir hal alabilir; Osmanlı Suriye’si, belki de İstanbul’a kadar uzanan daha büyük bir tehdit altında kalabilirdi.
Ancak Akka direndi. Cezzar Ahmed Paşa, şehir savunmasını kararlılıkla yönetti. İngiliz donanmasından Sir Sidney Smith’in desteği, Osmanlı kuvvetlerinin direnci ve Akka surlarının dayanıklılığı Napolyon’un planlarını bozdu. Fransız ordusu haftalarca süren kuşatmaya rağmen şehri alamadı. Salgın hastalıklar, ikmal sorunları ve direnişin sertliği Napolyon’u geri çekilmek zorunda bıraktı.
Bu yenilgi, Napolyon’un Doğu’daki büyük imparatorluk hayallerine vurulan en ciddi darbelerden biriydi. Napolyon’un daha sonra “Akka’da durduruldum” anlamına gelen sözlerle bu yenilgiyi hatırladığı aktarılır. Elbette burada başarı yalnız Cezzar Paşa’ya yazılamaz; İngiliz deniz desteği, Osmanlı askerleri, yerel savunma gücü ve Fransız ordusunun lojistik sorunları birlikte etkili oldu. Ama Cezzar Ahmed Paşa, bu savunmanın sembol ismi haline geldi.
Akka savunması Osmanlı tarihi açısından da önemlidir. 18. yüzyıl sonlarında Osmanlı Devleti birçok cephede gerileme ve çözülme yaşıyordu. Böyle bir dönemde Napolyon gibi Avrupa’nın yükselen askerî dehasının Akka önlerinde durdurulması, Osmanlı kamuoyunda büyük moral değeri taşıdı. Bu olay, merkezî devletin zayıfladığı bir çağda güçlü taşra paşalarının imparatorluk savunmasında nasıl kritik rol oynayabildiğini de gösterir.
Cezzar Ahmed Paşa 1804’te Akka’da hayatını kaybetti. Ardında hem korkulan bir yönetici hem de Napolyon’u durduran paşa imajı kaldı. Onu yalnız kahramanlaştırmak da doğru değildir, yalnız zalim bir taşra despotuna indirgemek de. Cezzar Paşa, Osmanlı’nın geç dönem taşra düzeninin bütün çelişkilerini taşıyan bir figürdür: Serttir, acımasızdır, ama aynı zamanda askerî ve idari açıdan son derece etkilidir.
1824 – Beethoven’ın 9. Senfonisi Viyana’da ilk kez seslendirildi.
7 Mayıs 1824’te Ludwig van Beethoven’ın 9. Senfonisi, Viyana’da ilk kez dinleyici karşısına çıktı. Bu eser, yalnız klasik müzik tarihinin değil, insanlık kültürünün de en büyük yapıtlarından biri kabul edilir. Çünkü Beethoven, bu senfoniyle müzikte sınırları zorlamış; orkestraya insan sesini ekleyerek senfoni formunu bambaşka bir noktaya taşımıştır.
Beethoven bu eseri bestelediğinde işitme duyusunu büyük ölçüde yitirmişti. Bu ayrıntı, 9. Senfoni’nin etrafındaki efsanenin en güçlü tarafıdır. Bir bestecinin, neredeyse duyamaz haldeyken insanlık tarihinin en coşkulu, en büyük ve en umut dolu müziklerinden birini yazması, sanat tarihinde benzersiz bir dramatik anlam taşır. Beethoven artık dış dünyayı eskisi gibi işitemiyordu; ama müziği zihninde, hafızasında ve iç dünyasında kuruyordu.
Senfoni’nin en ünlü bölümü, son bölümde yer alan Neşeye Övgü’dür. Beethoven burada Alman şair Friedrich Schiller’in “Ode an die Freude” şiirinden yararlandı. Eserde kardeşlik, özgürlük, insanlığın birleşmesi ve ortak sevinç fikri öne çıkar. Bu nedenle 9. Senfoni, yalnız estetik bir başyapıt değil, insanlığın ortak idealini anlatan evrensel bir sembole dönüşmüştür.
İlk seslendirme Viyana’daki Theater am Kärntnertor’da yapıldı. Beethoven sahnedeydi; fakat işitme kaybı nedeniyle orkestrayı ve salonu tam olarak duyamıyordu. Anlatıya göre eser bittiğinde alkışları duyamadı. Solistlerden biri onu seyirciye doğru çevirdiğinde, salonun büyük coşkusunu ancak o zaman fark etti. Bu sahne, Beethoven efsanesinin en dokunaklı anlarından biri olarak hafızaya kazındı.
Senfoni müzik tarihi açısından devrimciydi. Daha önce senfoni, ağırlıklı olarak enstrümantal bir türdü. Beethoven son bölümde koroyu ve solistleri kullanarak senfoniyi neredeyse felsefi ve toplumsal bir bildirgeye dönüştürdü. Bu cesur tercih, sonraki besteciler üzerinde büyük etki bıraktı. Mahler’den Bruckner’e, Wagner’den modern bestecilere kadar birçok isim Beethoven’ın açtığı bu büyük form fikriyle hesaplaşmak zorunda kaldı.
Eserin kaderi, bestecisinin ölümünden sonra daha da büyüdü. 9. Senfoni, farklı dönemlerde özgürlük, birlik, barış ve insan kardeşlik fikrinin müziği olarak kullanıldı. Bugün Avrupa Birliği’nin marşı, bu senfoninin “Neşeye Övgü” temasına dayanır. Bu da eserin yalnız konser salonlarında değil, siyasi ve kültürel semboller dünyasında da yaşamaya devam ettiğini gösterir.
1825 – Mozart’la girdiği rekabet efsanesiyle de anılan besteci Antonio Salieri hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1825’te hayatını kaybeden İtalyan besteci Antonio Salieri, 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başında Avrupa müzik dünyasının en etkili isimlerinden biriydi. Bugün adı çoğu zaman Mozart’la ilgili efsaneler üzerinden hatırlansa da bu oldukça eksik ve haksız bir bakıştır. Salieri, kendi döneminde son derece saygın, üretken ve güçlü bir besteciydi.
Salieri, 1750’de İtalya’nın Legnago kentinde doğdu. Genç yaşta müzik yeteneği fark edildi ve Viyana’ya götürüldü. Viyana, o dönemde Avrupa müziğinin en önemli merkezlerinden biriydi. Habsburg sarayının çevresinde opera, kilise müziği, oda müziği ve senfonik üretim güçlü biçimde gelişiyordu. Salieri de bu dünyanın içinde yükseldi.
Onun kariyerindeki en önemli noktalardan biri, Viyana sarayında uzun yıllar görev yapmasıdır. İmparator II. Joseph döneminde saray bestecisi ve daha sonra saray kapellmeisteri olarak çalıştı. Bu görev; saray operasının işleyişi, müzisyenlerin yönetimi, repertuvar, tören müzikleri ve müzik kurumlarının düzeni gibi alanlarda da büyük sorumluluk taşıyordu.
Salieri özellikle opera bestecisi olarak tanındı. İtalyanca, Fransızca ve Almanca opera gelenekleri içinde eserler verdi. Armida, Les Danaïdes, Tarare, Axur, re d’Ormus ve Falstaff gibi operaları döneminde ilgi gördü. Bugün Mozart, Haydn ve Beethoven kadar sık icra edilmese de yaşadığı dönemde Salieri’nin sahne başarısı ve itibarı çok yüksekti.
Salieri’nin bir başka önemli yönü de hocalığıdır. Avrupa müziğinin büyük isimlerinden bazıları ondan ders aldı ya da onun rehberliğinden geçti. Ludwig van Beethoven, Franz Schubert, Franz Liszt ve Mozart’ın oğlu Franz Xaver Wolfgang Mozart gibi isimler Salieri’nin öğrencileri arasında anılır. Bu tek başına bile onun Viyana müzik hayatındaki ağırlığını gösterir. Bir bestecinin etkisi yalnız kendi eserleriyle değil, yetiştirdiği kuşaklarla da ölçülür.
Fakat Salieri’nin adı modern popüler kültürde en çok Mozart’ı kıskanan ve hatta onun ölümünde rol oynadığı iddia edilen kişi olarak bilinir. Bu iddia tarihsel olarak sağlam değildir. Mozart ile Salieri arasında mesleki rekabet ve dönemsel gerilimler olmuş olabilir; bu, Viyana gibi yoğun rekabetin yaşandığı bir müzik merkezinde doğaldır. Ancak Salieri’nin Mozart’ı zehirlediğine dair güvenilir tarihsel kanıt yoktur.
Bu efsanenin büyümesinde özellikle Aleksandr Puşkin’in Mozart ve Salieri adlı kısa oyunu, ardından Rimsky-Korsakov’un operası ve modern dönemde Peter Shaffer’ın Amadeus oyunu ile Milos Forman’ın aynı adlı filmi etkili oldu. Amadeus, dramatik olarak çok güçlü bir eserdir; ama tarihsel gerçeklik açısından Salieri’ye büyük haksızlık yapar. Filmdeki kıskanç, karanlık ve Mozart’ın dehası karşısında ezilen Salieri imgesi, tarihsel Salieri’den çok, dramatize edilmiş bir karakterdir.
Asıl tarihsel Salieri ise Viyana müzik dünyasının merkezinde yer alan, sarayda güçlü görevler üstlenen, dönemin önemli operalarını yazan ve büyük bestecilere hocalık eden ciddi bir sanatçıdır. Onun trajedisi, belki de kendi eserlerinden çok bir başkasının efsanesindeki kötü karakter olarak hatırlanmasıdır.
Salieri’nin müziği bugün yeniden keşfedilmektedir. Özellikle tarihsel icra hareketiyle birlikte 18. yüzyıl opera repertuvarına duyulan ilgi artmış, Salieri’nin eserleri de yeniden sahnelere dönmeye başlamıştır. Bu yeniden değerlendirme, onun sadece “Mozart’ın rakibi” değil, kendi başına önemli bir besteci olduğunu daha iyi göstermektedir.
1830 – Osmanlı-Amerikan Ticaret ve Dostluk Antlaşması imzalandı.
7 Mayıs 1830’da Osmanlı Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri arasında Ticaret ve Dostluk Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma, iki ülke arasındaki ilk resmî diplomatik ve ticari ilişkinin başlangıcı kabul edilir. O tarihe kadar Osmanlı ile ABD arasında sınırlı temaslar ve özellikle Akdeniz ticareti üzerinden gelişen ilişkiler vardı; ancak 1830 antlaşmasıyla bu ilişki hukuki bir zemine oturdu.
Antlaşmanın arka planında ABD’nin Akdeniz ve Doğu ticaretine açılma isteği vardı. 18. yüzyılın sonlarında bağımsızlığını kazanan Amerika, kısa sürede yalnız Atlantik dünyasında değil, Akdeniz ve Levant ticaretinde de yer edinmeye çalıştı. Osmanlı limanları, Amerikan tüccarları için önemli fırsatlar sunuyordu. İzmir, İstanbul, Selanik, Beyrut ve İskenderiye gibi merkezler, Doğu Akdeniz ticaret ağının güçlü noktalarıydı.
Osmanlı Devleti açısından ise 19. yüzyıl, Avrupa güçleriyle ilişkilerin yoğunlaştığı, ticaret antlaşmalarının arttığı ve imparatorluğun dış dünyaya daha fazla açıldığı bir dönemdi. ABD, İngiltere ve Fransa kadar baskın bir güç değildi; fakat yükselen bir ticaret devleti olarak Osmanlı açısından dikkate değer bir aktördü. Bu nedenle antlaşma, iki taraf için de karşılıklı çıkar taşıyordu.
1830 antlaşmasıyla Amerikan vatandaşlarına Osmanlı topraklarında ticaret yapma, gemilerini Osmanlı limanlarına getirme ve belirli hukuki güvencelerden yararlanma imkânı tanındı. ABD, Osmanlı Devleti nezdinde resmî diplomatik temsil hakkı kazandı. Antlaşma, daha sonra Amerikan konsolosluklarının ve diplomatik varlığının Osmanlı coğrafyasında güçlenmesinin yolunu açtı.
Bu ilişkinin en önemli merkezlerinden biri İzmir oldu. 19. yüzyılda İzmir, Osmanlı’nın dış ticaret kapılarından biriydi. Amerikan tüccarları özellikle incir, üzüm, afyon, pamuk, halı ve çeşitli tarım ürünleriyle ilgilendi. Buna karşılık Amerikan malları da Osmanlı pazarına girmeye başladı. Yani antlaşma, yalnız devletler arası bir belge değil, liman şehirlerinde gündelik ticareti etkileyen bir adımdı.
Antlaşmanın uzun vadeli sonuçları yalnız ticaretle sınırlı kalmadı. 19. yüzyılda Amerikan misyonerleri, okulları, hastaneleri ve matbaaları Osmanlı topraklarında daha görünür hale geldi. Özellikle Anadolu, Suriye, Lübnan ve İstanbul çevresinde Amerikan eğitim ve misyonerlik faaliyetleri arttı. Robert Kolej gibi kurumlar, bu uzun temas tarihinin ilerleyen aşamalarında ortaya çıktı. Bu nedenle 1830 antlaşması, Osmanlı-Amerikan ilişkilerinin sadece ekonomik değil, kültürel ve toplumsal boyutlarını da başlatan bir eşik olarak görülebilir.
Elbette bu ilişki eşit güçler arasında kurulmuş sade bir dostluk ilişkisi gibi romantikleştirilmemelidir. 19. yüzyılda Osmanlı Devleti, Batılı devletlerle yaptığı ticaret antlaşmaları ve kapitülasyon düzeni nedeniyle giderek daha bağımlı bir ekonomik yapıya sürükleniyordu. ABD bu dönemde Avrupa güçleri kadar belirleyici olmasa da Osmanlı pazarına ayrıcalıklı koşullarla girmek isteyen dış aktörlerden biriydi.
Osmanlı-Amerikan Ticaret ve Dostluk Antlaşması, bugün Türkiye-ABD ilişkilerinin tarihsel başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir. Ticaretle başlayan bu temas, zamanla diplomasiye, eğitime, misyonerlik faaliyetlerine, kültürel ilişkilere ve 20. yüzyılda çok daha karmaşık bir siyasi ortaklık ve gerilimler tarihine dönüşecekti.
1832 – Yunanistan Krallığı kuruldu; Osmanlı’dan kopan yeni devlet Avrupa dengesiyle şekillendi.
7 Mayıs 1832’de Yunanistan Krallığı’nın kuruluşu uluslararası düzeyde kabul edilen bir siyasi düzene kavuştu. Bu gelişme, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki çözülme süreci ve Avrupa güç dengesi açısından da önemli bir dönüm noktasıydı.
Yunan bağımsızlık süreci 1821’de Mora’da başlayan isyanla açılmıştı. Başlangıçta Osmanlı Devleti bu isyanı kendi iç meselesi olarak bastırmaya çalıştı. Ancak mesele kısa sürede uluslararası bir boyut kazandı. Avrupa’da yükselen filhelenizm, yani Yunan kültürüne ve bağımsızlık mücadelesine duyulan sempati, kamuoyunu etkiledi. Antik Yunan mirasını Avrupa medeniyetinin temeli olarak gören çevreler, Yunan isyanını yalnız siyasi değil, kültürel ve romantik bir dava gibi sahiplendi.
Osmanlı Devleti, isyanı bastırmak için Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım aldı. Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, Mora’da etkili bir askerî harekât yürüttü. Ancak bu durum, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın müdahalesini hızlandırdı. 1827’deki Navarin Deniz Muharebesi’nde Osmanlı-Mısır donanmasının yakılması, savaşın seyrini değiştirdi. Ardından 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması, Yunan meselesini Osmanlı’nın tek başına belirleyemeyeceği bir noktaya taşıdı.
1830’da Londra Protokolü ile Yunanistan’ın bağımsızlığı kabul edildi. Fakat yeni devletin yönetim biçimi, sınırları ve başına kimin geçeceği henüz tam anlamıyla netleşmemişti. 1832’de yapılan düzenlemelerle Yunanistan Krallığı kuruldu ve Bavyera Prensi Otto, Yunanistan Kralı olarak belirlendi. Böylece yeni devlet, cumhuriyetçi ya da tamamen yerli bir siyasal düzenle değil, Avrupa büyük güçlerinin uygun gördüğü monarşik bir modelle şekillendirildi.
Bu ayrıntı önemlidir. Yunanistan bağımsızlık mücadelesiyle doğdu; ama kuruluş düzeni büyük ölçüde İngiltere, Fransa ve Rusya’nın hesaplarıyla belirlendi. Avrupa devletleri, Osmanlı’ya karşı yeni bir Hristiyan devletin doğmasını destekledi; fakat bu devletin kendi çıkarlarını tehdit edecek ölçüde bağımsız ve kontrolsüz olmasını da istemedi. Bu nedenle Yunanistan’ın ilk yılları, bağımsızlık ideali ile dış müdahale gerçekliği arasında geçti.
Osmanlı açısından Yunanistan Krallığı’nın kuruluşu büyük bir kayıptı. Çünkü bu, imparatorluk içindeki bir gayrimüslim topluluğun milliyetçilik dalgasıyla bağımsız devlete dönüşmesinin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Bundan sonra Balkanlar’da Sırp, Bulgar, Romen ve diğer milliyetçi hareketler de güçlenecek; Osmanlı’nın Avrupa’daki varlığı 19. yüzyıl boyunca adım adım daralacaktı.
Yunanistan açısından ise 1832, modern devletin başlangıç eşiğidir. Ancak yeni krallık küçük, yoksul, savaş yorgunu ve dış borçlara bağımlı bir ülke olarak doğdu. Başkent önce Nafplio idi; Atina daha sonra başkent yapıldı. Yeni devlet, Antik Yunan mirası, Ortodoks kimliği, modern Avrupa devlet modeli ve Osmanlı’dan kopuş hafızası üzerine kendi ulusal anlatısını kurmaya başladı.
1833 – Alman romantik müziğinin büyük bestecisi Johannes Brahms doğdu.
Alman romantik müziğinin en büyük bestecilerinden biri olan Brahms, 19. yüzyıl klasik müziğinde hem geleneğe bağlılığı hem de derin duygusal diliyle özel bir yere sahiptir. Büyü bir besteci olmasının yanında Brahms’ı, Beethoven’dan sonra senfoni geleneğiyle hesaplaşan büyük bir müzik aklı olarak görmek gerekir.
Brahms, Hamburg’da yoksul sayılabilecek bir ailede dünyaya geldi. Babası müzisyendi ve Brahms küçük yaşta piyano eğitimi aldı. Gençliğinde ailesine katkı sağlamak için çeşitli mekânlarda piyano çaldı. Bu erken deneyim, onun hem sağlam bir icracı hem de müziğin pratik dünyasını bilen bir sanatçı olarak yetişmesini sağladı.
Brahms’ın kariyerindeki en önemli dönemeçlerden biri, Robert Schumann ve Clara Schumann ile tanışmasıdır. Robert Schumann, genç Brahms’ın yeteneğini hemen fark etti ve onu geleceğin büyük bestecisi olarak tanıttı. Clara Schumann ise Brahms’ın hayatında hem sanatsal hem duygusal açıdan derin iz bırakan bir figür oldu. Brahms’ın Clara’ya duyduğu bağlılık, müzik tarihinin en çok konuşulan ama kolayca basitleştirilmemesi gereken ilişkilerinden biridir.
Brahms’ın müziğinde yoğun bir iç dünya vardır; fakat bu duygu hiçbir zaman tamamen dağınık ya da kontrolsüz değildir. O, romantik duyguyu klasik form disiplini içinde tutmayı başardı. Senfonileri, konçertoları, oda müziği eserleri, piyano parçaları ve liedleri, hem teknik ustalık hem de derin bir melankoli taşır. Brahms’ın gücü, duyguyu bağırmadan büyütebilmesindedir.
Onun üzerinde Beethoven’ın gölgesi çok büyüktü. Brahms uzun süre senfoni yazmakta zorlandı; çünkü Beethoven’dan sonra senfoni yazmanın büyük bir sorumluluk olduğunu biliyordu. İlk senfonisini ancak uzun yıllar süren çalışma ve tereddütten sonra tamamladı. Bu yüzden Brahms, aceleci bir dahi değil, ağır çalışan, kendini çok eleştiren, eserlerini titizlikle şekillendiren bir besteciydi.
Brahms’ın en önemli eserleri arasında Dört Senfoni, Alman Requiem’i, Macar Dansları, Birinci ve İkinci Piyano Konçertoları, Keman Konçertosu, oda müziği eserleri ve sayısız lied yer alır. Özellikle Ein deutsches Requiem, yani Alman Requiem’i, onun insani ve felsefi derinliğini gösteren başyapıtlardan biridir. Geleneksel Latince ağıt metinleri yerine Almanca İncil metinlerine dayanan bu eser, ölüm karşısında dinleyiciye korkudan çok teselli duygusu verir.
Brahms, yaşadığı dönemde muhafazakâr sayılan müzikal çizginin temsilcisi olarak görüldü. Wagner ve Liszt gibi isimler müzikte daha programlı, dramatik ve yenilikçi yollar açarken, Brahms mutlak müzik, form ve klasik yapı geleneğini sürdürdü. Fakat bu, onun basitçe eskiye bağlı bir besteci olduğu anlamına gelmez. Brahms’ın armonik dili, ritmik yapısı ve yoğun iç gerilimi, 20. yüzyıl müziğine giden yolu da etkilemiştir.
Brahms’ın kişiliği de müziği gibi karmaşıktı. Sert, mesafeli, alaycı ve zaman zaman kaba görünebilirdi; ama aynı zamanda güçlü bir sadakati, kırılganlıkları ve yoğun bir iç dünyası vardı. Hiç evlenmedi. Hayatının büyük bölümünü Viyana’da geçirdi ve 1897’de burada öldü.
1861 – Nobel ödüllü şair Rabindranath Tagore doğdu.
Bengal edebiyatının ve modern Hint düşüncesinin en büyük isimlerinden biri olan Tagore, 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Asyalı yazar oldu. Şair, romancı, oyun yazarı, besteci, ressam, eğitimci ve düşünür kimliğiyle yalnız Hindistan’ın değil, dünya edebiyatının da en önemli figürlerinden biridir.
Tagore, Kalküta’da kültürlü ve varlıklı bir Bengal ailesinde doğdu. Ailesi, 19. yüzyıl Hindistan’ında kültürel ve düşünsel yenilenme hareketlerinin merkezindeydi. Bu ortam, onun hem geleneksel Hint kültürüyle hem de Batı edebiyatı ve düşüncesiyle erken yaşta temas kurmasını sağladı. Tagore’un dünyası tek bir kültürün içine kapanmış değildi; Doğu ile Batı arasında sürekli düşünen, karşılaştıran ve yeni bir dil arayan bir dünyaydı.
Onu dünya çapında tanıtan eserlerinden biri Gitanjali oldu. Tagore’un kendi şiirlerinden İngilizceye yaptığı seçmeler, Batı’da büyük ilgi gördü. 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanması, sadece kişisel bir başarı değildi; Asya edebiyatının dünya sahnesinde güçlü biçimde görünür olması anlamına da geliyordu. Ancak Tagore’u Batı’nın onayıyla değer kazanmış bir şair gibi görmek yanlış olur. O zaten Bengalce edebiyatın, Hint düşüncesinin ve modern Doğu edebiyatının büyük kurucu seslerinden biriydi.
Tagore’un şiirlerinde doğa, insan ruhu, Tanrı, özgürlük, sevgi, ölüm, çocukluk ve evrensel insanlık fikri öne çıkar. Onun dili çoğu zaman sade görünür; ama arkasında derin bir felsefi duyarlılık vardır. Tagore için insan, yalnızca milletin ya da dinin sınırlarına kapatılacak bir varlık değildir. O, insanın evrensel yanını, doğayla ve ruhla kurduğu bağı, hayatın içindeki inceliği arar.
Tagore aynı zamanda güçlü bir eğitim düşünürüydü. Santiniketan’da kurduğu okul, daha sonra Visva-Bharati Üniversitesi’ne dönüşecekti. Burada eğitimi kapalı sınıflara, ezbere ve katı disipline hapsetmek istemedi. Doğayla iç içe, sanatla, müzikle, şiirle ve özgür düşünceyle beslenen bir eğitim anlayışı kurmaya çalıştı. Bu yönüyle Tagore, yeni bir insan yetiştirme fikri üzerinde de çalışan bir düşünürdü.
Siyasi olarak da önemli bir figürdür. İngiliz sömürge yönetimine karşıydı; fakat dar, saldırgan ve kör bir milliyetçiliği de eleştirdi. 1919’daki Amritsar Katliamı’ndan sonra İngilizlerin verdiği şövalyelik unvanını reddetti. Bu tavır, onun ahlaki duruşunu gösterir. Ancak Tagore’un milliyetçilik eleştirisi de önemlidir. O, sömürgeciliğe karşı çıkarken insanlığı yeni nefret duvarlarına hapsetmek istemiyordu.
Tagore’un mirası Hindistan ve Bangladeş’in ulusal hafızasında da çok güçlüdür. Hindistan’ın millî marşı Jana Gana Mana onun şiirinden bestelenmiştir. Bangladeş’in millî marşı Amar Shonar Bangla da Tagore’a aittir. Yani onun sözü, iki ayrı ülkenin ulusal kimliğinde yaşamaya devam eder.
Tagore 1941’de hayatını kaybetti. Ardında binlerce şiir, şarkı, öykü, roman, oyun, deneme, resim ve eğitim fikri bıraktı. Onu yalnız “mistik Doğulu şair” klişesine indirgemek büyük hata olur. Tagore, sömürgecilik, modernleşme, eğitim, insanlık, doğa ve kültürler arası ilişki üzerine düşünen çok katmanlı bir entelektüeldir.
1867 – Alfred Nobel dinamitin patentini aldı; patlayıcı teknolojisinde yeni bir çağ başladı.
7 Mayıs 1867’de İsveçli kimyager, mühendis ve mucit Alfred Nobel, en ünlü buluşu olan dinamitin patentini aldı. Bu buluş, madencilikten demiryolu inşaatına, tünel açmaktan büyük altyapı projelerine kadar birçok alanda devrim yarattı. Ancak aynı zamanda Nobel’in adını, insanlığa fayda ile yıkım arasındaki en çarpıcı ikilemlerden birinin merkezine yerleştirdi.
Dinamitten önce en güçlü patlayıcılardan biri nitrogliserindi. Fakat nitrogliserin son derece tehlikeliydi. En küçük sarsıntıda, taşıma sırasında ya da yanlış kullanımda patlayabiliyor; laboratuvarlar, fabrikalar ve şantiyeler için büyük risk oluşturuyordu. Alfred Nobel’in arayışı, bu güçlü ama kontrolsüz maddeyi daha güvenli ve kullanılabilir hale getirmekti.
Nobel, nitrogliserini emici bir maddeyle karıştırarak daha kararlı bir patlayıcı elde etti. Bu madde, kolay taşınabiliyor, kalıplar halinde kullanılabiliyor ve uygun düzenekle kontrollü biçimde patlatılabiliyordu. Böylece dinamit ortaya çıktı. Buluşun önemi buradaydı: Patlayıcı gücü tamamen yeni değildi; asıl yenilik, bu gücün daha güvenli biçimde yönetilebilir hale getirilmesiydi.
Dinamit kısa sürede sanayi çağının en etkili araçlarından biri oldu. Dağlar delinerek tüneller açıldı, madenler daha hızlı işletildi, demiryolları ve yollar için kayalar parçalandı, limanlar ve kanallar inşa edildi. 19. yüzyılın büyük altyapı hamlelerinde dinamit, insan emeğinin ve mekanik gücün tek başına aşmakta zorlandığı engelleri kıran bir teknoloji olarak kullanıldı.
Fakat bu buluşun karanlık tarafı da vardı. Dinamit, yalnız barışçıl amaçlarla inşaat ve madencilikte değil, savaşta ve şiddet eylemlerinde de kullanılabilecek bir araçtı. Nobel’in serveti büyük ölçüde patlayıcı sanayisinden geldi. Bu yüzden hayatı boyunca icadının yarattığı ahlaki yükle de anıldı. Bir yandan insanlığın teknik ilerlemesine katkı sunmuştu; diğer yandan daha güçlü yıkım araçlarının yaygınlaşmasına da yol açmıştı.
Alfred Nobel’in adı bugün en çok Nobel Ödülleri ile bilinir. Bunun arkasında da sık anlatılan bir hikâye vardır. Kardeşi Ludvig Nobel öldüğünde bazı gazeteler yanlışlıkla Alfred Nobel’in öldüğünü sanmış ve onu “ölüm taciri” gibi ağır ifadelerle anmıştır. Bu olayın Nobel’i derinden etkilediği, geride bırakacağı mirası yeniden düşünmesine yol açtığı anlatılır. Bu hikâyenin ayrıntıları tartışmalı olsa da Nobel’in vasiyetiyle servetini bilim, edebiyat ve barış alanlarında insanlığa katkı sunanlara ödül verilmesi için bırakması tarihsel bir gerçektir.
1915 – Lusitania bir Alman denizaltısı tarafından batırıldı; ABD kamuoyu Almanya’ya karşı döndü.
7 Mayıs 1915’te, İngiliz yolcu gemisi RMS Lusitania, İrlanda açıklarında Alman denizaltısı U-20 tarafından torpillendi. New York’tan Liverpool’a giden gemi, torpidonun isabet etmesinden kısa süre sonra battı. Yaklaşık 18 dakika içinde sulara gömülen Lusitania’da 1.198 kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında çok sayıda Amerikan vatandaşı da vardı.
Lusitania, dönemin en büyük ve en hızlı transatlantiklerinden biriydi. Cunard Line’a ait bu gemi, İngiliz denizcilik gücünün ve teknolojik prestijinin simgelerinden biriydi. Ancak I. Dünya Savaşı başladığında Atlantik artık güvenli bir ticaret ve yolcu hattı olmaktan çıkmıştı. Almanya, İngiltere’ye karşı denizaltı savaşını giderek sertleştiriyor; İngiltere ise Almanya’yı deniz ablukasıyla ekonomik olarak sıkıştırıyordu.
Almanya, İngiltere çevresindeki suları savaş bölgesi ilan etmişti. Hatta Lusitania’nın seferinden önce Amerikan gazetelerine ilanlar verilmiş ve İngiliz bayraklı gemilerle savaş bölgesine girmenin tehlikeli olduğu uyarısı yapılmıştı. Buna rağmen gemi yolculuğuna devam etti. Alman tarafı, Lusitania’nın yalnız sivil yolcu taşımadığını, savaş malzemesi de taşıdığını savundu. İngiliz ve Amerikan kamuoyunda ise olay, büyük ölçüde sivillere yönelik acımasız bir saldırı olarak görüldü.
Facianın en sarsıcı tarafı, geminin çok hızlı batmasıydı. Yolcuların ve mürettebatın büyük bölümü filikalara düzenli biçimde ulaşamadı. Panik, eğim, teknik sorunlar ve zamanın çok kısa olması can kaybını artırdı. Kadınlar, çocuklar ve aileler de kurbanlar arasındaydı. Bu görüntü, Almanya’ya karşı öfkeyi büyüttü.
Lusitania’nın batırılması, ABD’nin savaşa hemen girmesine yol açmadı. Amerika Birleşik Devletleri savaşa ancak 1917’de katıldı. Fakat bu olay, Amerikan kamuoyunda Almanya’ya karşı duygusal ve siyasi kırılmayı hızlandırdı. Başkan Woodrow Wilson yönetimi, Almanya’ya sert diplomatik notalar verdi. Almanya bir süre denizaltı savaşını sınırlamak zorunda kaldı; ancak 1917’de sınırsız denizaltı savaşına yeniden dönmesi, ABD’nin savaşa girişini tetikleyen başlıca nedenlerden biri oldu.
Bu yüzden Lusitania faciasını doğru yere koymak gerekir. Olay, ABD’yi tek başına savaşa sokmadı; ama Amerikan kamuoyunda tarafsızlık fikrini zayıflatan, Almanya’yı “sivil hayatı hedef alan güç” olarak gösteren büyük bir propaganda ve diplomasi kırılması yarattı. Özellikle ölen Amerikalılar, olayın Washington’da daha sert ele alınmasına neden oldu.
Lusitania faciası, modern savaşın sivilleri nasıl doğrudan hedef alan ya da savaşın içine çeken bir karakter kazandığını da gösterdi. Artık savaş yalnızca cephede askerler arasında yaşanmıyordu. Deniz ticareti, yolcu gemileri, ablukalar, denizaltılar ve küresel ulaşım hatları da savaşın parçasıydı.
1921 – Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği kuruldu.
7 Mayıs 1921’de Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği kuruldu. Bu kuruluş, Millî Mücadele yıllarında öğretmenlerin yalnız sınıfta ders veren kişiler değil, aynı zamanda yeni Türkiye’nin fikrî ve toplumsal kuruluşunda sorumluluk üstlenen aydın kadrolar olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
1921 yılı, Türkiye için savaşın en ağır dönemlerinden biriydi. Ankara’da Büyük Millet Meclisi açılmıştı; ancak Anadolu’nun birçok bölgesi işgal altındaydı. Cephede askerî mücadele sürerken, cephe gerisinde de eğitim, örgütlenme, halkı bilgilendirme ve yeni devletin kurumsal temellerini atma çabası vardı. Böyle bir ortamda öğretmenlerin bir birlik çatısı altında toplanması, yalnız mesleki bir örgütlenme değil, aynı zamanda millî bir seferberlik hamlesiydi.
O dönem öğretmenler için “muallim” ifadesi kullanılıyordu. Muallim cemiyetleri, farklı şehirlerde öğretmenlerin dayanışma, meslekî gelişim, eğitim politikası ve toplumsal görevler etrafında bir araya geldiği yapılardı. Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği ise bu dağınık yapıları daha geniş bir çatı altında toplama arayışının sonucuydu.
Kuruluşun en önemli anlamı, eğitimin Millî Mücadele’nin dışında görülmemesidir. Ankara yönetimi, bağımsızlık savaşını yalnız silahla kazanılacak bir mücadele olarak düşünmüyordu. Cehaletle mücadele, yeni kuşakların yetiştirilmesi, millî bilincin yayılması ve Cumhuriyet’e gidecek toplumsal zeminin hazırlanması da aynı mücadelenin parçasıydı. Öğretmenler bu nedenle erken dönemde çok özel bir konuma sahipti.
Nitekim aynı dönemde eğitim meselesi Meclis’in ve Mustafa Kemal Paşa’nın gündemindeydi. 1921’de toplanan Maarif Kongresi, savaş şartlarında bile eğitimin ertelenmeyecek kadar önemli görüldüğünü gösterir. Mustafa Kemal Paşa’nın öğretmenlere yüklediği tarihî sorumluluk da bu anlayışın sonucudur. Yeni ülkenin yalnız sınırları değil, insanı da yeniden kurulacaktı; bu görevin merkezinde de öğretmenler bulunacaktı.
Türkiye Muallimler ve Muallim Cemiyetleri Birliği, sonraki yıllarda öğretmen örgütlenmeleri ve eğitim alanındaki mesleki dayanışma kültürü açısından da önemli bir başlangıç noktası olarak görülebilir. Cumhuriyet’in eğitim devrimleri, harf devrimi, millet mektepleri, köy öğretmenliği, halk eğitimi ve laik-modern okul düzeni gibi adımlar, öğretmeni yalnız memur değil, toplumsal dönüşümün taşıyıcısı haline getirdi.
1924 – Cumhuriyet gazetesi İstanbul’da yayımlanmaya başladı.
7 Mayıs 1924’te Cumhuriyet gazetesi, İstanbul’da yayımlanmaya başladı. Gazetenin kurucusu ve başyazarı Yunus Nadi Abalıoğlu idi. Bu tarih, Cumhuriyet rejiminin kuruluş yıllarında basın üzerinden yeni bir kamusal dilin kurulması açısından da önemlidir.
Cumhuriyet’in ilk sayısı, yeni devletin henüz çok genç olduğu bir dönemde çıktı. Cumhuriyet ilan edileli yalnız birkaç ay olmuştu. Hilafet kaldırılmış, siyasal ve toplumsal hayat hızla değişmeye başlamıştı. Böyle bir dönemde gazetenin adının doğrudan “Cumhuriyet” olması başlı başına güçlü bir tercihti. Bu isim, gazetenin kendisini yeni rejimin yanında, Cumhuriyet fikrinin savunucusu ve anlatıcısı olarak konumlandırdığını gösteriyordu.
Yunus Nadi, Millî Mücadele döneminde de aktif bir gazeteciydi. Anadolu hareketini destekleyen yazılarıyla tanınmış, Ankara’daki yeni siyasi merkezin sesini kamuoyuna duyuran isimlerden biri olmuştu. Cumhuriyet gazetesini çıkarırken amacı yalnız haber vermek değildi; yeni rejimin siyasal ve kültürel yönünü halka anlatmak, Cumhuriyet’in ilkelerini savunmak ve kamuoyu oluşturmak istiyordu.
Gazete, yayın hayatına başladığında İstanbul basını hâlâ Osmanlı’dan devralınan güçlü bir merkezdi. İstanbul, matbuatın, fikir tartışmalarının, eski ve yeni siyasal eğilimlerin karşı karşıya geldiği ana sahneydi. Ankara siyasi başkent olmuştu; ama İstanbul kültür, ticaret ve basın hayatındaki ağırlığını koruyordu. Cumhuriyet gazetesinin İstanbul’da çıkması bu açıdan anlamlıydı. Yeni rejimin sesi, eski başkentin basın ortamında kendine güçlü bir yer açmaya çalışıyordu.
Cumhuriyet gazetesi, zamanla Türkiye basın tarihinin en köklü gazetelerinden biri haline geldi. Siyaset, dış haberler, kültür-sanat, edebiyat ve düşünce yazılarıyla yalnız gündelik haber akışını değil, Cumhuriyet dönemi aydın tartışmalarını da etkiledi. Gazete sayfalarında yıllar içinde birçok önemli yazar, gazeteci, düşünür ve sanatçı yer aldı.
Elbette Cumhuriyet gazetesinin tarihi yalnız bir başarı hikâyesi gibi okunamaz. Türkiye’deki siyasal kırılmalar, tek parti dönemi, çok partili hayata geçiş, darbeler, basın üzerindeki baskılar, ideolojik ayrışmalar ve laiklik tartışmaları gazetenin yayın çizgisini ve algısını sürekli etkiledi. Cumhuriyet, kimi dönemlerde sert biçimde desteklendi, kimi dönemlerde ağır biçimde eleştirildi. Fakat bu tartışmalı konum bile gazetenin Türkiye’nin düşünce ve basın hayatındaki merkezî yerini gösterir.
1928 – Birleşik Krallık’ta kadınlara erkeklerle eşit oy hakkı tanındı.
7 Mayıs 1928’de Birleşik Krallık’ta kabul edilen düzenlemeyle kadınlara, erkeklerle eşit oy hakkı tanındı. Bu gelişme, İngiliz demokrasi tarihi açısından büyük bir dönüm noktasıydı. Çünkü kadınlar 1918’de sınırlı biçimde oy hakkı kazanmıştı; ancak gerçek siyasal eşitlik 1928’de sağlandı.
1918’de çıkarılan düzenleme, 30 yaş üzerindeki ve belirli mülkiyet şartlarını karşılayan kadınlara oy hakkı tanımıştı. Erkekler için ise yaş sınırı 21’di. Yani kadınlara oy hakkı verilmişti ama bu hak erkeklerle eşit değildi. Genç kadınlar ve mülkiyet şartını karşılamayan pek çok kadın hâlâ seçim sisteminin dışında kalıyordu.
1928’de kabul edilen Equal Franchise Act, bu eşitsizliği ortadan kaldırdı. Artık 21 yaş üzerindeki kadınlar da erkeklerle aynı koşullarda oy kullanabilecekti. Böylece Birleşik Krallık’ta kadın seçmen sayısı milyonlarca kişi arttı ve siyaset ilk kez kadınların erkeklerle eşit düzeyde katıldığı çok daha geniş bir demokratik zemine kavuştu.
Bu hakkın arkasında uzun ve zorlu bir mücadele vardı. 19. yüzyılın sonlarından itibaren kadınların oy hakkı için kampanyalar yürütüldü. Suffragist olarak bilinen daha anayasal ve barışçıl yöntemleri savunan hareketin yanında, suffragette olarak anılan daha militan eylemci kadınlar da vardı. Mitingler, dilekçeler, açlık grevleri, gözaltılar, zorla beslemeler ve sert polis müdahaleleri bu mücadelenin parçasıydı.
Emmeline Pankhurst ve Kadınların Sosyal ve Politik Birliği gibi yapılar, kadınların oy hakkı mücadelesini İngiliz kamuoyunun merkezine taşıdı. Bu hareket, yalnız sandık hakkı istemiyordu; kadınların akıl, yurttaşlık ve siyasi sorumluluk bakımından erkeklerden aşağı görülmesine de itiraz ediyordu. Oy hakkı, kadınların toplumdaki yerinin yeniden tanımlanması anlamına geliyordu.
- Dünya Savaşı da bu süreci hızlandırdı. Savaş sırasında kadınlar fabrikalarda, hastanelerde, ulaşımda, kamu hizmetlerinde ve cephe gerisinde büyük sorumluluk üstlendi. Bu katkı, kadınların kamusal hayatta “ikincil” görülmesini daha da tartışmalı hale getirdi. 1918’deki sınırlı oy hakkı kısmen bu değişimin sonucuydu. Ancak tam eşitlik için bir on yıl daha mücadele etmek gerekti.
1928 düzenlemesi, İngiliz siyasetinin toplumsal tabanını genişletti. Partiler artık kadın seçmenleri görmezden gelemezdi. Aile, çalışma hayatı, eğitim, sağlık, çocuk bakımı, sosyal haklar ve kadınların kamusal yaşamdaki konumu siyaset gündeminde daha güçlü yer bulmaya başladı.
Elbette oy hakkının kazanılması, kadın-erkek eşitliğinin tamamen sağlandığı anlamına gelmiyordu. Ücret eşitsizliği, temsil azlığı, eğitim ve iş yaşamındaki engeller, aile içi roller ve toplumsal cinsiyet kalıpları devam etti. Ama sandık hakkı olmadan bu mücadelelerin siyasal zemini eksik kalırdı. 1928, bu bakımdan temel bir eşiğin aşıldığı tarihtir.
1943 – Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurucusu Ali Fethi Okyar hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1943’te hayatını kaybeden Ali Fethi Okyar; asker, diplomat ve siyaset adamı olarak Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanan kritik süreçlerde görev almış önemli isimlerden biridir. Onu özellikle önemli yapan noktalardan biri, Türkiye’de çok partili hayata geçişin ilk ciddi denemelerinden biri olan Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurucusu olmasıdır.
Ali Fethi Okyar, 1880’de Pirlepe’de doğdu. Askerî eğitim aldı ve genç yaşta Osmanlı ordusunda görev yaptı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaş çevresinde yer aldı. İttihat ve Terakki dönemini, Balkan Savaşları’nı, I. Dünya Savaşı’nı, Mondros sonrası işgal yıllarını ve Millî Mücadele’ye giden süreci yakından yaşadı. Bu kuşak, imparatorluğun çöküşünü görmüş ve yeni bir devletin kuruluşunda rol almış asker-siyasetçi kuşaktı.
Okyar’ın siyasi kariyeri Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na kadar uzanır. Millî Mücadele döneminde Ankara hareketiyle ilişki içinde oldu. Cumhuriyet’in ilanından sonra da yeni devletin önemli görevlerinde bulundu. Başbakanlık, Meclis Başkanlığı, bakanlık ve büyükelçilik yaptı. Özellikle diplomatik görevleri, onun yalnız iç siyasette değil, dış ilişkilerde de güvenilen bir isim olduğunu gösterir.
Ali Fethi Okyar, 1924-1925 yıllarında Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci başbakanı olarak görev yaptı. Bu dönem, Cumhuriyet’in henüz çok genç olduğu, hilafetin kaldırılmasının ardından yeni rejimin kurumlarını sağlamlaştırmaya çalıştığı, aynı zamanda iç muhalefet ve bölgesel sorunlarla karşılaştığı zorlu bir dönemdi. 1925’teki Şeyh Sait İsyanı ve ardından gelen sert siyasi iklim, Okyar’ın başbakanlığı döneminin en kritik başlıklarından biri oldu.
Onun Türk siyasi tarihindeki en dikkat çekici rolü ise 1930’da kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’dır. Atatürk’ün teşvikiyle kurulan bu parti, tek parti yönetimi içinde kontrollü bir muhalefet denemesi olarak ortaya çıktı. Amaç, Cumhuriyet Halk Fırkası karşısında meşru bir muhalefet oluşturmak, ekonomik ve toplumsal şikâyetlerin siyaset içinde ifade edilmesine imkân tanımak ve rejimin kendini sınamasını sağlamaktı. Ali Fethi Okyar, Atatürk’e yakınlığı ve güvenilirliği nedeniyle bu deneme için seçilen isim oldu.
Fakat Serbest Cumhuriyet Fırkası kısa sürede beklenenden çok daha büyük bir ilgi gördü. Özellikle ekonomik sıkıntılardan bunalan halk, yerel yönetimlerden şikâyet eden kesimler, rejim muhalifleri ve farklı toplumsal gruplar partiye yöneldi. İzmir mitingi ve sonrasındaki gelişmeler, partinin yalnız “kontrollü muhalefet” sınırında kalmayacağını gösterdi. Rejim karşıtı unsurların da parti etrafında toplandığı düşüncesi Ankara’da kaygı yarattı.
Bunun üzerine Ali Fethi Okyar, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı aynı yıl içinde feshetti. Parti yalnız birkaç ay yaşayabildi; ama Türk siyasi tarihinde çok büyük bir iz bıraktı. Çünkü bu deneyim, Türkiye’de toplumun tek parti düzeni içinde bastırılmış siyasal taleplerinin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Aynı zamanda çok partili hayata geçişin yalnız yukarıdan izin verilerek kolayca yönetilemeyeceğini de ortaya koydu.
Okyar’ın tavrı bu noktada önemlidir. O, rejime karşı cephe alan bir siyasetçi değildi. Atatürk’ün yakın arkadaşıydı, Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna dahildi ve sistem içi bir muhalefet denemesi yapıyordu. Buna rağmen açılan siyasal alan beklenenden hızlı genişledi. Bu yüzden Serbest Cumhuriyet Fırkası olayı, Cumhuriyet tarihinin en öğretici siyasi deneylerinden biridir.
Ali Fethi Okyar daha sonra diplomatik görevlerde bulundu. Paris ve Londra gibi önemli merkezlerde Türkiye’yi temsil etti. Dış ilişkilerde ölçülü, sakin ve güven veren bir devlet adamı profili çizdi. Soyadı Kanunu’ndan sonra “Okyar” soyadını aldı.
1943’te hayatını kaybettiğinde, ardında hem Cumhuriyet’in kuruluş döneminde görev yapmış bir devlet adamı hem de Türkiye’nin erken çok partili siyaset arayışını temsil eden bir figür olarak güçlü bir miras bıraktı.
1945 – Almanya kayıtsız teslim belgesini imzaladı; Avrupa’da savaşın sonu kesinleşti.
7 Mayıs 1945’te, Alman General Alfred Jodl, Fransa’nın Reims kentinde Almanya’nın Müttefik Devletler’e kayıtsız şartsız teslim olduğunu bildiren belgeyi imzaladı. Belge, 8 Mayıs 1945’te yürürlüğe girdi. Böylece II. Dünya Savaşı’nın Avrupa cephesinde Nazi Almanyası’nın yenilgisi resmen kesinleşti.
Bu imza, aslında savaşın fiilen bitmiş olduğunu ilan eden son büyük adımdı. Adolf Hitler, 30 Nisan 1945’te Berlin’de intihar etmişti. Berlin Sovyet birliklerinin eline geçmiş, Alman ordusu cephelerde çökmüş, ülke hem doğudan hem batıdan işgal edilmişti. Hitler’in ardından kısa süreliğine devlet başkanı konumuna gelen Karl Dönitz, savaşı daha fazla sürdüremeyeceğini görüyordu. Ancak Alman yönetimi, mümkün olduğunca çok askerin ve sivilin Sovyetler yerine Batılı Müttefiklere teslim olmasını sağlamaya çalışıyordu.
Teslim belgesi, Reims’teki Müttefik karargâhında imzalandı. Almanya adına General Alfred Jodl, Batılı Müttefikler adına General Walter Bedell Smith, Sovyetler adına General Ivan Susloparov hazır bulundu. Fransa da tanık olarak temsil edildi. Belgeye göre Almanya bütün kara, deniz ve hava kuvvetleriyle koşulsuz teslim oluyordu.
Ancak Sovyetler Birliği açısından Reims’teki imza yeterli görülmedi. Nazi Almanyası’nı yenmenin en ağır bedelini Sovyetler ödemişti; savaşın doğu cephesinde milyonlarca insan ölmüş, Sovyet şehirleri büyük yıkıma uğramıştı. Stalin, teslimin Berlin’de ve Sovyet komutanlığının huzurunda ayrıca onaylanmasını istedi. Bu nedenle 8 Mayıs gecesi Berlin-Karlshorst’ta ikinci bir teslim töreni yapıldı. Saat farkı nedeniyle Sovyetler Birliği ve bugün Rusya başta olmak üzere bazı ülkeler zaferi 9 Mayıs’ta kutlamaktadır.
Batı Avrupa ve ABD’de ise 8 Mayıs, VE Day, yani “Avrupa’da Zafer Günü” olarak kutlandı. Londra, Paris, New York ve birçok şehirde insanlar sokaklara çıktı. Altı yıl süren savaş, Avrupa’da milyonlarca insanın ölümüne, şehirlerin yıkılmasına, Yahudi Soykırımı’na, işgallere, sürgünlere ve büyük bir insanlık felaketine yol açmıştı. Bu yüzden 8 Mayıs, hem sevinç hem de ağır bir yas duygusu taşıyordu.
Almanya’nın teslimi, II. Dünya Savaşı’nı tamamen bitirmedi. Pasifik’te Japonya savaşı sürdürüyordu ve savaş ancak Ağustos 1945’te Japonya’nın teslim olmasıyla sona erecekti. Fakat Avrupa için 7 Mayıs’ta imzalanan belge, Nazi rejiminin askerî ve siyasi sonunu resmileştirdi.
Bu teslimin ardından Avrupa bambaşka bir döneme girdi. Almanya işgal bölgelerine ayrıldı. Nazi suçları için Nürnberg Mahkemeleri kuruldu. Avrupa’nın doğusu Sovyet etkisine, batısı Amerikan ve Batılı müttefiklerin etkisine girdi. Kısa süre içinde eski savaş ittifakı dağılacak ve dünya Soğuk Savaş düzenine geçecekti.
1954 – Dien Bien Phu düştü; Fransa’nın Hindiçini’ndeki sömürge savaşı sona yaklaştı.
7 Mayıs 1954’te, Vietnam’da Viet Minh kuvvetleri, Dien Bien Phu’da Fransız ordusunu yenilgiye uğrattı. Bu zafer, sadece Vietnam tarihi açısından değil, 20. yüzyıl sömürgecilik karşıtı mücadeleleri açısından da büyük bir dönüm noktası oldu.
Dien Bien Phu, Vietnam’ın kuzeybatısında, dağlarla çevrili bir vadide yer alıyordu. Fransız komutanlığı, burada güçlü bir askerî üs kurarak Viet Minh kuvvetlerini açık savaşa çekmek ve yok etmek istiyordu. Plan, havadan ikmal edilen, tahkim edilmiş bir Fransız garnizonunun çevredeki Viet Minh güçlerini yıpratması üzerine kuruluydu. Fakat bu hesap büyük ölçüde ters tepti.
Viet Minh lideri Ho Chi Minh ve askerî komutan Vo Nguyen Giap, Fransızların beklemediği ölçekte büyük bir hazırlık yaptı. Ağır toplar, mühimmat ve ikmal malzemeleri ormanlardan, dağ yollarından, çoğu zaman insan gücü ve bisikletlerle taşındı. Fransızlar, Viet Minh’in bu kadar ağır silahı dağlık araziye çıkarabileceğini ve mevzilerini yukarıdan vurabileceğini yeterince öngöremedi.
Mart 1954’te başlayan kuşatma haftalarca sürdü. Fransız mevzileri tek tek düştü. Havaalanı kullanılamaz hale geldi, ikmal zorlaştı, askerler çamur, hastalık, bombardıman ve sürekli baskı altında kaldı. 7 Mayıs 1954’te Fransız garnizonu teslim oldu. Bu yenilgi, Fransa için askerî olduğu kadar psikolojik bir çöküştü.
Dien Bien Phu’nun sonucu, Birinci Hindiçini Savaşı’nın kaderini belirledi. Fransa, Vietnam’daki sömürge düzenini sürdürme iradesini büyük ölçüde kaybetti. Aynı yıl toplanan Cenevre Konferansı sonucunda Vietnam geçici olarak 17. paralel üzerinden kuzey ve güney olarak bölündü. Kuzeyde Ho Chi Minh önderliğinde komünist yönetim güçlenirken, güneyde Batı destekli ayrı bir siyasi yapı oluştu.
Bu bölünme, sonraki büyük felaketin de zeminini hazırladı. Fransa’nın çekilişi, Vietnam’da barışı kalıcı hale getirmedi; aksine birkaç yıl sonra ABD’nin giderek daha fazla dahil olacağı Vietnam Savaşı’na giden yolu açtı. Bu nedenle Dien Bien Phu, bir savaşın sonu olduğu kadar başka bir savaş döneminin de başlangıç eşiğidir.
Dien Bien Phu’nun dünya tarihi açısından önemi daha da büyüktür. Bu zafer, bir Asya halk hareketinin Avrupa’nın büyük sömürge güçlerinden birini konvansiyonel savaşta yenebileceğini gösterdi. Cezayir’den Afrika’ya, Asya’dan Latin Amerika’ya kadar birçok anti-sömürgeci hareket için güçlü bir sembol haline geldi. Fransa açısından ise imparatorluk çağının sona erdiğini gösteren en ağır işaretlerden biriydi.
1973 – Nermin Çiftçi, Türkiye’nin ilk kadın Meclis Başkanvekili seçildi.
7 Mayıs 1973’te Muş Milletvekili Nermin Çiftçi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk kadın Meclis Başkanvekili seçildi. Bu seçim, Türkiye parlamenter tarihi açısından sembolik değeri yüksek bir gelişmeydi. Çünkü kadınlar 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkını kazanmış, 1935’te ilk kadın milletvekilleri Meclis’e girmişti; ancak Meclis yönetiminde kadınların görünür hale gelmesi çok daha yavaş ilerlemişti.
Nermin Çiftçi’nin Meclis Başkanvekilliği’ne seçilmesi, bu açıdan önemli bir eşiği temsil eder. Meclis Başkanvekilliği, yalnız törensel bir görev değildir. Genel Kurul çalışmalarını yönetmek, oturumlarda söz düzenini sağlamak, yasama faaliyetinin işleyişinde Meclis Başkanı adına sorumluluk üstlenmek anlamına gelir. Bu nedenle bir kadının bu makama seçilmesi, kadınların yasama organında yalnız temsil edilen değil, yöneten konumuna da geçebileceğini gösterdi.
Nermin Çiftçi, Muş milletvekili olarak Meclis’te yer aldı. Doğu Anadolu’dan seçilmiş bir kadın siyasetçi olarak bu göreve gelmesi ayrıca dikkat çekicidir. Türkiye’de kadınların siyasete katılımı uzun yıllar boyunca hem sayısal olarak sınırlı kaldı hem de çoğu zaman büyük şehirler ve belirli siyasi çevrelerle sınırlı algılandı. Muş milletvekili bir kadının Meclis Başkanvekilliği’ne seçilmesi, bu kalıbı aşan sembolik bir anlam taşır.
1970’ler Türkiye siyaseti açısından çalkantılı bir dönemdi. Sağ-sol gerilimi, koalisyon hükümetleri, ekonomik sorunlar, toplumsal kutuplaşma ve artan siyasi şiddet, Meclis çalışmalarını da sertleştiriyordu. Böyle bir dönemde Meclis Başkanvekilliği görevi daha da önem kazanıyordu. Genel Kurul’u yönetmek, yalnız usul bilgisi değil, soğukkanlılık, otorite ve siyasi denge duygusu da gerektiriyordu.
Bu olay bize Türkiye’de kadınların siyasi hakları ile fiilî siyasal güç arasındaki farkı da hatırlatır. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı erken verilmiş olsa da siyaset kurumunun üst yönetimlerinde kadınların yer alması çok daha uzun ve zorlu bir süreç olmuştur. Nermin Çiftçi’nin 1973’teki seçimi, bu uzun yolun önemli ama yeterince hatırlanmayan duraklarından biridir.
1978 – Superman evrenini büyüten editör Mort Weisinger hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1978’de Amerikalı dergi ve çizgi roman editörü Mort Weisinger hayatını kaybetti. Çizgi roman tarihinin özellikle Superman mitolojisi üzerindeki en etkili isimlerinden biridir. Onu önemli yapan şey; bugün Superman denince akla gelen birçok karakterin, kavramın ve dünyanın şekillenmesinde belirleyici rol oynamasıdır.
Mort Weisinger, 1915’te New York’ta doğdu. Genç yaşta bilimkurguya ve popüler dergiciliğe ilgi duydu. 1930’larda bilimkurgu dergileriyle ilişki kurdu, yazarlar ve çizerlerle çalıştı. Bu dönem Amerikan popüler kültüründe pulp dergilerin, bilimkurgu hikâyelerinin, süper kahramanların ve çizgi romanların hızla geliştiği yıllardı. Weisinger de bu yeni dünyanın editör kuşağı içinde yer aldı.
Onun adı en çok DC Comics ve özellikle Superman yayınlarıyla birlikte anılır. 1940’lardan itibaren Superman çizgi romanlarında editörlük yaptı; asıl etkisini ise 1950’ler ve 1960’larda gösterdi. Bu dönem, çizgi roman tarihinde Gümüş Çağ olarak bilinen yenilenme dönemine denk gelir. Weisinger, Superman’i yalnız güçlü bir kahraman olmaktan çıkarıp geniş bir evrenin merkezine yerleştiren isimlerden biri oldu.
Superman mitolojisine bugün çok doğal görünen birçok unsur bu dönemde güçlendi ya da popülerleşti. Supergirl, Krypto, Brainiac, Bizarro, Legion of Super-Heroes, Kandor, farklı türlerde kryptonitler, Superman’in geçmişine ve Kripton’a dair ayrıntılar, alternatif hikâyeler ve “ya şöyle olsaydı?” mantığıyla kurulan senaryolar bu genişlemenin parçalarıydı. Weisinger’in editörlüğünde Superman evreni, tek bir kahramanın maceralarından çok, kendi kuralları, yan karakterleri, gezegenleri, tehditleri ve duygusal bağları olan büyük bir popüler mitolojiye dönüştü.
Weisinger’in güçlü tarafı, çocuk ve genç okurun merak duygusunu iyi anlamasıydı. Okur mektuplarını ciddiye alır, çocukların sorduğu sorulardan hikâye fikirleri çıkarırdı. “Superman tıraş olur mu?”, “Kryptonit her zaman aynı mı etki eder?”, “Superman çocukken nasıldı?”, “Başka Kriptonlular var mı?” gibi sorular, onun döneminde hikâye motoruna dönüşebiliyordu. Bu yüzden Weisinger dönemi Superman anlatıları çoğu zaman tuhaf, yaratıcı, renkli ve fazlasıyla fikir doludur.
Ancak Mort Weisinger’in editörlük tarzı da tartışmalıdır. Birçok yazar ve çizer, onun çok sert, baskıcı ve zorlayıcı bir editör olduğunu anlatmıştır. Yaratıcı ekipler üzerinde güçlü kontrol kurduğu, yazarları yıprattığı ve zaman zaman kaba davrandığı bilinir. Yani Weisinger’i yalnız çizgi roman dünyasının yaratıcı mimarı diye romantikleştirmek doğru olmaz. Evet, Superman evrenini büyüttü; ama bunu çoğu zaman ağır editoryal baskıyla yapan sert bir yayın yöneticisiydi.
Buna rağmen çizgi roman tarihindeki etkisi açıktır. Superman’in yalnız “uçan güçlü adam” olarak kalmayıp çocukların, gençlerin ve koleksiyoncuların takip ettiği karmaşık bir evrene dönüşmesinde Weisinger’in büyük payı vardır. Bugün sinema, televizyon, animasyon ve çizgi romanlarda kullanılan birçok Superman fikrinin kökleri onun editörlük dönemine uzanır.
Weisinger daha sonra çizgi roman editörlüğünden uzaklaştı; farklı yayıncılık ve yazarlık işleriyle ilgilendi. 1978’de hayatını kaybetti. İlginç biçimde aynı yıl Richard Donner’ın yönettiği Superman filmi gösterime girdi ve karakter sinema tarihinde yeni bir çağa geçti. Weisinger bu büyük popüler sıçramayı göremedi; ama filmin beslendiği mitolojinin önemli bir bölümü onun yıllar içinde büyüttüğü evrenden geliyordu.
1979 – İran’da devrim sonrası evlenme yaşı kızlarda 13’e, erkeklerde 15’e indirildi.
7 Mayıs 1979’da İran’da İslam Devrimi sonrasında kadınların ve aile hukukunun statüsünü doğrudan etkileyen kararlardan biri alındı. Yeni yönetim, evlenme yaşını kızlarda 13’e, erkeklerde 15’e indiren düzenlemeyi yürürlüğe koydu. Bu karar, devrimden sonra İran’da kadın hakları alanında yaşanan büyük geri dönüşün sembolik başlıklarından biri haline geldi.
İran’da 1979 Devrimi’nden önce, özellikle 1967 ve 1975’te yapılan Aile Koruma Kanunu düzenlemeleriyle kadınlara boşanma, velayet, evlilik yaşı ve aile hukuku alanlarında bazı haklar tanınmıştı. Bu dönemde evlenme yaşı yükseltilmiş, mahkeme denetimi ve kadınların hukuki konumu kısmen güçlendirilmişti. Ancak Şah rejiminin devrilmesinden sonra yeni İslam Cumhuriyeti, bu düzenlemelerin önemli bölümünü Batılılaşma ve eski rejim politikası olarak gördü. Devrim sonrası aile hukuku, dinî yorumlara dayalı daha muhafazakâr bir çizgiye çekildi. USIP’in İran’da kadınlara ilişkin hukuk incelemesi de 1967-1975 arasında kadınların bazı haklar kazandığını, evlilik yaşının yükseltildiğini; devrimden sonra ise bu alanda ciddi geri dönüşler yaşandığını aktarır.
Evlenme yaşının kızlarda 13’e indirilmesi, yalnız teknik bir medeni hukuk değişikliği değildi. Çocuk yaşta evliliklerin önünü açan, kız çocuklarının eğitim, sağlık, bedensel bütünlük ve özgür irade haklarını zayıflatan bir düzenlemeydi. Bugün uluslararası insan hakları sistemi, 18 yaşından önce yapılan evlilikleri çocuk yaşta evlilik ya da erken evlilik kapsamında değerlendirir. Oxford Academic’te yayımlanan bir çalışmada da İran’da kızların 13, erkeklerin 15 yaşında evlenebildiği; bu durumun uluslararası insan hakları sistemi ile İran hukuku arasında sürekli bir gerilim alanı oluşturduğu belirtilir.
İran hukukunda bugün de çocuk yaşta evlilik tartışması sürüyor. Mevcut düzenlemelerde kızlar için 13, erkekler için 15 yaş sınırı esas alınmakla birlikte, daha küçük yaşlarda evlilik de baba ya da erkek vasi izni ve mahkeme onayıyla mümkün olabiliyor. Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı’nın İran’daki erken ve zorla evliliklere ilişkin ülke bilgi notunda, kız çocuklarının 13 yaşından itibaren yasal olarak evlendirilebildiği, hatta baba/vasi ve yargı izniyle daha küçük yaşlarda evliliğin de mümkün olduğu belirtilir.
Bu kararın en ağır tarafı, aile hukukunun doğrudan çocukların hayatını belirleyen bir alana dönüşmesidir. Erken yaşta evlilik, kız çocukları için çoğu zaman okuldan kopma, ekonomik bağımlılık, erken gebelik, sağlık riskleri ve aile içi şiddete karşı savunmasızlık anlamına gelir. Bu nedenle mesele yalnız “evlilik yaşı” gibi kuru bir hukuk başlığı değildir; bir toplumda kız çocuklarının çocuk kalma hakkı, eğitim hakkı ve kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma imkânıyla ilgilidir.
Humeyni liderliğindeki yeni rejim, aileyi ve kadın bedenini devrimin ideolojik alanlarından biri haline getirdi. Zorunlu örtünme tartışmaları, boşanma ve velayet düzenlemeleri, kamusal alanda kadın davranışlarına getirilen sınırlamalar ve evlilik yaşı meselesi aynı genel dönüşümün parçalarıydı. Devrim, bir yandan Şah rejimine karşı bağımsızlık ve adalet söylemiyle yükselmişti; diğer yandan kadınların medeni hakları bakımından sert bir muhafazakâr geri dönüş getirdi.
1983 – Laleli’deki Washington Oteli’nde tüpgaz patladı; 37 kişi hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1983’te İstanbul Laleli’deki Washington Oteli’nin çay ocağında tüpgaz patlaması meydana geldi. Patlamanın ardından çıkan yangında çoğu Yunan ve Avustralyalı turistlerden oluşan 37 kişi hayatını kaybetti. Olay, Türkiye’de turizm tesisleri ve otel güvenliği açısından hafızalara kazınan en ağır facialardan biri oldu.
Facia, İstanbul’un turistik bölgelerinden Laleli’de yaşandı. O dönem Laleli, özellikle yabancı turistlerin, küçük otellerin, seyahat acentelerinin ve ticaret hareketliliğinin yoğun olduğu bir bölgeydi. Washington Oteli de bu çevrede konaklayan yabancı turistleri ağırlayan işletmelerden biriydi. Ancak binanın içinde bulunan çay ocağındaki tüpgaz patlaması, kısa sürede büyük bir yangına dönüştü.
Tüpgaz patlamaları, özellikle kapalı alanlarda son derece yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Gaz kaçağı biriktiğinde küçük bir kıvılcım bile büyük bir patlamaya yol açar. Ardından başlayan yangın, dar koridorlar, yetersiz çıkışlar, duman tahliyesi eksikliği ve panik nedeniyle çok daha ölümcül hale gelir. Washington Oteli faciasında da asıl can kaybını büyüten unsur yalnız patlama değil, patlamadan sonra otel içinde yayılan duman ve yangın oldu.
Ölenlerin çoğunun yabancı turist olması, olayın uluslararası yankısını artırdı. Yunanistan ve Avustralya vatandaşlarının hayatını kaybetmesi nedeniyle facia, Türkiye dış basınında da yer aldı. Bu yönüyle olay, yalnız İstanbul’da yaşanan bir yangın değil, Türkiye’nin turizm güvenliği algısını da etkileyen bir felaketti.
Bu facia, otellerde yangın merdiveni, acil çıkış, gaz tesisatı kontrolü, yangın alarmı, duman tahliye sistemi ve personel eğitimi gibi başlıkların ne kadar hayati olduğunu gösterdi. Turizmde konfor, fiyat ve konum kadar güvenlik de temel bir standarttır. Bir oteldeki küçük bir ihmal, onlarca insanın hayatına mal olabilir.
1983 Türkiye’sinde denetim, yapı güvenliği ve turistik işletmelerin standartları bugünkü kadar görünür biçimde tartışılmıyordu. Ancak Washington Oteli yangını gibi olaylar, şehirlerdeki otel ve konaklama tesislerinin yalnız ticari işletme olarak değil, can güvenliği açısından sürekli denetlenmesi gereken yerler olduğunu acı biçimde hatırlattı.
1986 – Türk tiyatrosu ve öykücülüğünün büyük ustası Haldun Taner hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1986’da hayatını kaybeden Haldun Taner, Türk edebiyatının ve tiyatrosunun en önemli isimlerinden biridir. Öykü, oyun, kabare, deneme ve gazete yazılarıyla Cumhuriyet dönemi kültür hayatında derin iz bıraktı. Haldun Taner, modern Türk tiyatrosuna yeni bir dil kazandıran, öykücülükte ince mizahı ve toplumsal gözlemi ustalıkla birleştiren büyük bir yazardır.
Haldun Taner, 1915’te İstanbul’da doğdu. Babası hukukçu ve siyasetçi Ahmet Selahattin Bey’di. Küçük yaşta babasını kaybetmesi, hayatında derin iz bıraktı. Galatasaray Lisesi’nde okudu. Daha sonra Almanya’da eğitim aldı; fakat sağlık sorunları nedeniyle Türkiye’ye dönmek zorunda kaldı. İstanbul Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı eğitimi gördü. Bu Batı edebiyatı ve tiyatrosu bilgisi, onun yazarlığında belirleyici oldu.
Edebiyata öyküyle başladı. Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu, On İkiye Bir Var, Konçinalar, Sancho’nun Sabah Yürüyüşü, Ayışığında Çalışkur gibi öykü kitaplarıyla tanındı. Haldun Taner’in öykülerinde İstanbul’un insanları, küçük burjuva hayatı, apartmanlar, bürolar, kahveler, sahte incelikler, toplumsal değişim ve insan zaafları keskin ama zarif bir gözle anlatılır. Mizahı kaba değildir; iğnesini batırır ama gürültü çıkarmaz.
Tiyatrodaki en büyük eserlerinden biri Keşanlı Ali Destanı’dır. 1964’te sahnelenen bu oyun, Türk tiyatrosunda epik tiyatro anlayışının en güçlü örneklerinden biri kabul edilir. Brecht etkisini yerli malzemeyle birleştirir. Gecekondu mahallesini, halk kahramanı yaratma ihtiyacını, düzenin adaletsizliğini ve toplumun efsane üretme mekanizmasını sahneye taşır. Keşanlı Ali, sadece bir kabadayı hikâyesi değildir; toplumun güçsüzlüğünden kahraman çıkarma arzusunun eleştirisidir.
Haldun Taner’in bir diğer büyük katkısı kabare tiyatrosudur. Devekuşu Kabare’nin kurucuları arasında yer aldı. Metin Akpınar ve Zeki Alasya gibi isimlerle birlikte, Türkiye’de politik taşlamaya, güncel mizaha ve sahne üzerinden toplumsal eleştiriye yeni bir alan açtı. Kabare, onun elinde, toplumu aynada gösteren hızlı, zeki ve sivri bir tiyatro biçimine dönüştü.
Oyunları arasında Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Eşeğin Gölgesi, Fazilet Eczanesi, Vatan Kurtaran Şaban gibi eserler vardır. Bu oyunlarda Türkiye’nin bürokrasisi, küçük hesapları, korkaklığı, ikiyüzlülüğü, aydın zaafları ve gündelik hayatın absürtlüğü görünür hale gelir. Haldun Taner’in gücü, büyük laflar etmeden büyük meseleleri anlatabilmesindedir.
Gazete yazarlığı da önemlidir. Güncel olaylara, kültür hayatına, şehir yaşamına ve insan davranışlarına bakarken hem edebiyatçı zarafetini hem de usta bir gözlemcinin keskinliğini korudu. Türkçesi temiz, akıcı ve ölçülüdür. Fazla bağırmaz, ama ne söylediğini çok iyi bilir. Bugün hâlâ “iyi Türkçe nasıl yazılır?” sorusuna verilecek örneklerden biridir.
Haldun Taner’in edebiyatındaki temel damar, insanı hem severek hem de zaaflarıyla görerek yazmasıdır. Onun karakterleri çoğu zaman komiktir, ama sadece komik değildir. Gülünçlüklerinin ardında sınıfsal sıkışmışlık, korku, gösteriş merakı, eziklik, çıkarcılık ya da hayatta kalma çabası vardır. Bu yüzden Taner’in mizahı kalıcıdır; çünkü yalnız espriye değil, insan doğasına dayanır.
1986’da hayatını kaybettiğinde, ardında Türk öykücülüğünün ve tiyatrosunun temel taşlarından sayılan büyük bir miras bıraktı. Bugün onun eserlerini okumak, Türkiye’nin şehirleşme, modernleşme, bürokrasi, orta sınıf ahlakı ve halk mizahı tarihini okumak gibidir.
1988 – Oral Çelik Fransa’da yakalandı.
7 Mayıs 1988’de, Abdi İpekçi cinayeti ve Papa II. Jean Paul’e yönelik suikast girişimi dosyalarında adı geçen Oral Çelik, Fransa’da yakalandı. Bu gelişme, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık dosyalardan ikisini yeniden gündeme taşıdı.
Oral Çelik’in adı öncelikle Milliyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin öldürülmesiyle birlikte anıldı. Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da İstanbul’da uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmişti. Cinayetin faili olarak Mehmet Ali Ağca yakalanmış, ancak olayın arkasındaki bağlantılar, yardım eden kişiler ve siyasi ilişkiler uzun yıllar tartışılmıştı. Oral Çelik de bu cinayet dosyasında adı geçen isimlerden biri oldu.
Çelik’in adı daha sonra 13 Mayıs 1981’de Vatikan’da Papa II. Jean Paul’e düzenlenen suikast girişimiyle de ilişkilendirildi. Mehmet Ali Ağca, Papa’ya ateş ederek onu ağır yaralamıştı. Bu saldırı yalnız Vatikan’ı değil, bütün dünyayı sarsmış; olayın arkasında kimlerin olduğu, Ağca’nın bağlantıları, Soğuk Savaş dengeleri, istihbarat servisleri ve örgüt ilişkileri yıllarca tartışılmıştı. Oral Çelik’in adı da bu karmaşık dosyada Ağca’yla ilişkili kişiler arasında geçti.
Fransa’da yakalanması bu nedenle sıradan bir adli gelişme değildi. 1970’lerin sonu ve 1980’lerin başında Türkiye’den Avrupa’ya uzanan siyasi şiddet ağları, ülkücü hareket içindeki radikal unsurlar, kaçakçılık, istihbarat iddiaları ve uluslararası bağlantılar yeniden konuşulmaya başlandı. Oral Çelik, bu ağların merkezinde olduğu iddia edilen figürlerden biri olarak kamuoyunun dikkatini çekti.
Bu dosyaların en çarpıcı tarafı, olayların hiçbir zaman yalnız tek kişilik suçlar gibi okunamamasıdır. Abdi İpekçi cinayeti, Türkiye’de gazetecilere yönelik siyasi şiddetin en ağır örneklerinden biridir. Papa suikastı ise Soğuk Savaş’ın en karanlık uluslararası olaylarından biri olarak görülür. İki olayda da Mehmet Ali Ağca’nın adı öne çıksa da onun çevresindeki ilişkiler, kaçış güzergâhları, yardım aldığı kişiler ve arkasındaki muhtemel yapılar yıllarca tam anlamıyla aydınlatılamadı.
Oral Çelik, yakalandıktan sonra Türkiye’ye iade süreci ve yargılamalarla gündeme geldi. Hakkındaki iddialar, özellikle Abdi İpekçi cinayeti ve Papa suikastı bağlantıları üzerinden tartışıldı. Ancak bu dosyalar, Türkiye’de kamu vicdanını bütünüyle rahatlatacak biçimde kapanmış dosyalar değildir. Hâlâ birçok kişi için 1970’ler sonu siyasi cinayetleri ve 1980’lerin uluslararası suikast dosyaları, devlet, örgütler ve istihbarat ilişkileri bakımından karanlık alanlar taşır.
1990 – Türkiye’nin ilk özel televizyon kanalı Star 1 test yayınına başladı.
7 Mayıs 1990’da Magic Box şirketinin kurduğu Star 1 televizyonu test yayınına başladı. Bu tarih, Türkiye’de televizyon yayıncılığı açısından büyük bir kırılma noktasıdır. Çünkü o güne kadar televizyon yayıncılığı fiilen TRT tekelindeydi. Star 1’in yayına başlamasıyla Türkiye’de özel televizyonculuk döneminin kapısı açıldı.
Star 1’in ortaya çıkışı, Türkiye’de medya düzeninin, eğlence anlayışının, haber dilinin, reklam pazarının ve popüler kültürün değişeceği yeni bir çağın habercisiydi. 1980’lerin sonunda Türkiye’de uydu yayıncılığı, özel girişimcilik ve medya yatırımları tartışılmaya başlamıştı. Ancak mevcut yasal düzen, özel televizyon yayıncılığına açık biçimde izin vermiyordu. Bu nedenle Star 1 yayınları, Türkiye dışından yapılan uydu yayını modeliyle başladı.
Kanalın arkasındaki isimler Cem Uzan ve Ahmet Özal’dı. Magic Box şirketi üzerinden kurulan bu yapı, Türkiye’de özel televizyon yayıncılığının öncüsü oldu. Yayınların Almanya üzerinden yapılması, dönemin hukuki boşluklarını aşmak için kullanılan bir yöntemdi. Bu nedenle Star 1’in başlangıcı aynı zamanda “fiilî durumun hukuku zorlaması” anlamına da geliyordu. Önce yayın başladı, ardından Türkiye bu yeni medya gerçeğini hukuken düzenlemek zorunda kaldı.
Star 1, kısa sürede büyük ilgi gördü. TRT’nin daha resmî, ölçülü ve devlet merkezli yayın anlayışına karşı, özel televizyon daha renkli, hızlı, eğlence odaklı ve ticari bir dil getirdi. Yabancı diziler, yarışmalar, müzik programları, magazin, canlı yayınlar, farklı haber sunumları ve reklam kuşaklarıyla izleyiciye bambaşka bir ekran deneyimi sundu. Türkiye’de televizyon artık yalnız devletin seslendiği bir kutu değil, rekabetin, reytingin ve popüler kültürün ana sahnesi haline gelmeye başladı.
Bu dönüşümün olumlu tarafı açıktı. Yayın çeşitliliği arttı, televizyonculukta dinamizm doğdu, yeni sunucular, yapımcılar, teknik ekipler ve medya profesyonelleri ortaya çıktı. Reklam sektörü büyüdü. Televizyon, kültür endüstrisinin en güçlü alanlarından biri haline geldi. Özel kanallar, sonraki yıllarda Türkiye’de dizilerin, eğlence programlarının, haber kanallarının ve magazin kültürünün patlamasına zemin hazırladı.
Ama bu değişimin bedeli de vardı. Özel televizyonculukla birlikte reyting baskısı, sansasyon, magazinleşme, haberin gösteriye dönüşmesi, siyasi-medya-sermaye ilişkileri ve denetim sorunları da büyüdü. Türkiye’de medya düzeni, bir yandan çoğullaşırken diğer yandan ticari ve siyasi çıkar ağlarının daha görünür olduğu yeni bir döneme girdi.
1997 – İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi yandı.
7 Mayıs 1997’de İstanbul’un en önemli tasavvuf ve kültür merkezlerinden biri olan Yenikapı Mevlevihanesi yandı. Bu yangın, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan büyük bir kültür hafızasının ağır yara alması anlamına geliyordu.
Yenikapı Mevlevihanesi, İstanbul’daki en köklü Mevlevî merkezlerinden biriydi. Kuruluşu 16. yüzyıla, III. Murad dönemine kadar uzanır. Mevlevîlik, yalnız dinî ve tasavvufî bir yapı değil; aynı zamanda musiki, edebiyat, hat, şiir, mimari ve zarafet kültürüyle Osmanlı şehir hayatında özel bir yer tutan bir gelenekti. Bu nedenle mevlevihaneler sadece zikir ve sema yapılan yerler değildi; aynı zamanda sanatçıların, şairlerin, musikîşinasların ve düşünce insanlarının yetiştiği kültür ocaklarıydı.
Yenikapı Mevlevihanesi de bu geleneğin İstanbul’daki en güçlü merkezlerinden biri oldu. Burada şeyhler, dervişler, bestekârlar, neyzenler ve hattatlar yetişti. Mevlevî ayinleri, klasik Türk musikisinin en rafine formlarından biri olarak bu tür mekânlarda gelişti. Bu yüzden Yenikapı Mevlevihanesi’ni yalnız bir tekke yapısı olarak görmek eksik olur; burası İstanbul’un musikî ve edebiyat hafızasının da ana damarlarından biriydi.
Tekke ve zaviyelerin 1925’te kapatılmasından sonra birçok mevlevihane gibi Yenikapı Mevlevihanesi de eski işlevini kaybetti. Yapı zaman içinde bakımsızlık, yangınlar, onarımlar ve farklı kullanımlar nedeniyle yıprandı. Bu tür yapılar için en büyük tehlike çoğu zaman yalnız yasaklar ya da işlev kaybı değildir; ihmal, korunamama, yangın riski ve kültürel belleğin zayıflamasıdır.
7 Mayıs 1997’de çıkan yangın, bu uzun ihmal ve kırılganlık tarihinin acı halkalarından biri oldu. Ahşap tarihî yapılarda yangın, neredeyse geri döndürülemez bir kayıp anlamına gelir. Duvarlar yeniden yapılabilir, planlar üzerinden yapı ayağa kaldırılabilir; ama eski ahşabın, mekânın taşıdığı zaman duygusunun, yaşanmışlığın ve tarihî dokunun kaybı tam olarak yerine konamaz.
Yenikapı Mevlevihanesi daha sonra onarım ve restorasyon çalışmalarıyla yeniden ayağa kaldırıldı. Bugün İstanbul’un Mevlevî mirasını hatırlatan önemli yapılardan biri olarak varlığını sürdürmektedir. Ancak 1997 yangını, bize tarihî miras konusunda çok açık bir ders verir: Bir yapıyı yandıktan sonra onarmak değerlidir; fakat asıl sorumluluk, onu yanmadan, çökmeden, yok olmadan koruyabilmektir.
1998 – Bilgisayarlı tomografinin geliştirilmesine katkı veren Nobel ödüllü fizikçi Allan MacLeod Cormack hayatını kaybetti.
7 Mayıs 1998’de, Güney Afrika doğumlu Amerikalı fizikçi Allan MacLeod Cormack hayatını kaybetti. Cormack, modern tıbbın en önemli görüntüleme yöntemlerinden biri olan bilgisayarlı tomografinin, yani BT/CT teknolojisinin teorik temellerine yaptığı katkıyla tanındı. Bu çalışmaları sayesinde 1979’da Godfrey Hounsfield ile birlikte Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı.
Cormack’ın hikâyesi ilginçtir; çünkü o doğrudan klinik doktor değildi. Fizikçiydi. Ancak fizik bilgisini tıpta devrim yaratacak bir probleme uyguladı. Temel soru şuydu: İnsan vücudunun içini, ameliyat etmeden, farklı açılardan alınan ölçümleri birleştirerek nasıl görüntüleyebiliriz?
Röntgen, 20. yüzyılın başından beri tıpta kullanılıyordu. Ancak klasik röntgen görüntüsü, üç boyutlu yapıyı iki boyutlu bir gölge gibi gösterir. Kemikler, organlar ve dokular üst üste biner. Bu nedenle vücudun içindeki bazı ayrıntıları ayırt etmek zorlaşır. Cormack, farklı açılardan alınan X-ışını ölçümlerinin matematiksel yöntemlerle birleştirilmesi halinde, vücudun kesit görüntülerinin oluşturulabileceğini gösteren teorik çalışmalar yaptı.
Bu fikir, bugün bilgisayarlı tomografinin temelidir. Tomografi, kelime anlamıyla “kesit görüntüleme” demektir. Cihaz, vücudun etrafında dönerek çok sayıda ölçüm alır; bilgisayar bu verileri işler ve doktorlara organların, damarların, kemiklerin, tümörlerin ya da iç kanamaların kesit kesit görüntüsünü verir. Bugün acil servislerden kanser tanısına, beyin kanamalarından travma değerlendirmesine kadar sayısız alanda kullanılan BT, modern tıbbın vazgeçilmez araçlarından biridir.
Cormack’ın çalışmaları başlangıçta büyük ilgi görmedi. 1960’larda yayımladığı teorik makaleler, tıp dünyasında hemen büyük yankı uyandırmadı. Daha sonra İngiliz mühendis Godfrey Hounsfield, bağımsız biçimde ilk pratik bilgisayarlı tomografi cihazını geliştirdi. Cormack’ın matematiksel temelleri ile Hounsfield’ın mühendislik uygulaması birleşince, tıbbi görüntüleme tarihinde büyük bir devrim ortaya çıktı.
1979 Nobel Ödülü’nün Cormack ve Hounsfield’a birlikte verilmesi bu yüzden anlamlıdır. Biri teorik fizik ve matematik tarafını güçlendirmiş, diğeri bu fikri çalışan bir cihaza dönüştürmüştü. Bu ortaklık, modern bilimin nasıl ilerlediğini de gösterir: Büyük atılımlar çoğu zaman tek bir dâhinin değil, farklı alanlardan gelen bilgilerin birleşmesiyle doğar.
Allan MacLeod Cormack’ın hayatı, temel bilimlerin tıpla ilişkisinin ne kadar güçlü olabileceğini gösteren iyi bir örnektir. Fizikte geliştirilen bir matematiksel düşünce, yıllar sonra hastanelerde hayat kurtaran bir teknolojiye dönüşebilir. Bugün bir hastanın beyin kanaması dakikalar içinde görülebiliyorsa, iç organlardaki tümörler erken fark edilebiliyorsa, ağır kazalardan sonra vücuttaki hasar hızlıca değerlendirilebiliyorsa, bunun arkasında Cormack gibi bilim insanlarının açtığı yol vardır.
1998 – Apple iMac’i tanıttı; kişisel bilgisayar tasarımında yeni bir dönem başladı.
7 Mayıs 1998’de Apple, daha sonra teknoloji tarihinin en ikonik ürünlerinden biri haline gelecek olan iMac’i tanıttı. Bu bilgisayar, zor günler geçiren Apple’ın yeniden sahneye çıkışının, tasarım odaklı teknoloji anlayışının ve kişisel bilgisayar pazarında farklılaşma arayışının güçlü bir işaretiydi.
iMac’in ortaya çıktığı dönemde Apple ciddi bir krizden geçiyordu. Şirket, 1990’ların ortasında ürün karmaşası, düşen satışlar, zayıflayan marka algısı ve Microsoft karşısındaki rekabet baskısıyla boğuşuyordu. Steve Jobs, 1997’de Apple’a geri döndükten sonra ürün gamını sadeleştirmeye ve şirketin yeniden neyi temsil edeceğini belirlemeye çalıştı. iMac, bu dönüşümün ilk büyük sembollerinden biri oldu.
İlk iMac’in tasarımı dönemi için son derece çarpıcıydı. Bilgisayar kasası ve monitör tek gövdede birleşiyordu. En dikkat çekici tarafı ise Bondi Blue adı verilen yarı saydam mavi-yeşil kasasıydı. O yıllarda bilgisayarlar çoğunlukla gri, sıkıcı ve ofis eşyası gibi görünen cihazlardı. iMac ise teknoloji ürününü evin içinde sergilenecek renkli, dost canlısı ve tasarım değeri taşıyan bir nesneye dönüştürdü.
iMac’in tasarımında Jony Ive liderliğindeki Apple tasarım ekibinin büyük payı vardı. Yuvarlak hatlar, taşıma kulpu, şeffaf plastik yüzey ve sade bütünleşik yapı, Apple’ın sonraki yıllarda ürünlerinde sürdüreceği tasarım dilinin habercisiydi. Bu anlayış daha sonra iPod, iPhone ve iPad gibi ürünlerde de görülecek olan “teknolojiyi soğuk mühendislik nesnesi olmaktan çıkarıp gündelik hayatın parçası haline getirme” fikrinin erken örneklerinden biriydi.
iMac teknik tercihleriyle de tartışma yarattı. Apple, bu modelde geleneksel disket sürücüsünü kaldırdı ve USB bağlantısını öne çıkardı. O dönem için bu cesur, hatta riskli bir karardı. Disket hâlâ yaygın olarak kullanılıyordu. Fakat Apple geleceğin bağlantı standardının USB olacağını gördü ve bu eski alışkanlığı kırdı. Bu hamle, kişisel bilgisayar dünyasında USB’nin yaygınlaşmasına ciddi katkı sağladı.
Ürünün adındaki “i” harfi öncelikle internet vurgusunu taşıyordu. 1990’ların sonunda internet ev kullanıcıları için hızla büyüyen bir alandı. iMac, kolay kurulum, internete hızlı bağlanma ve ev kullanıcısına hitap eden sade deneyim iddiasıyla tanıtıldı. Böylece bilgisayar, yalnız uzmanların ya da ofis çalışanlarının değil, evde internete girmek isteyen sıradan kullanıcıların da cihazı olarak konumlandırıldı.
iMac ticari olarak da Apple için büyük başarı getirdi. Şirketin finansal toparlanmasına katkı sağladı ve Apple markasını yeniden cazip hale getirdi. Daha önemlisi, Apple’ın yalnız teknik özellik yarışıyla değil, tasarım, kullanıcı deneyimi ve marka duygusuyla rekabet edeceğini gösterdi.
Bugünden bakınca ilk iMac’in donanımı elbette eski kaldı; ama etkisi hâlâ önemlidir. Çünkü teknoloji tarihinde bazı ürünler, bir dönemin yönünü değiştirdikleri için hatırlanır. iMac de kişisel bilgisayarı masa üzerindeki gri bir kutu olmaktan çıkarıp kimliği olan, renkli, erişilebilir ve arzulanabilir bir ürüne dönüştürdü.
1998 – Mercedes-Benz’in sahibi Daimler-Benz, Chrysler’ı satın aldı; DaimlerChrysler doğdu.
7 Mayıs 1998’de Alman otomotiv devi Daimler-Benz, Amerikan otomobil üreticisi Chrysler ile birleşme anlaşmasını duyurdu. Yaklaşık 40 milyar dolarlık bu anlaşma sonucunda DaimlerChrysler ortaya çıktı. O günlerde bu birleşme, otomotiv tarihinin en büyük uluslararası şirket hamlelerinden biriydi.
Burada küçük bir düzeltme yapmak gerekir: Satın alan doğrudan “Mercedes-Benz” değil, Mercedes-Benz markasının sahibi olan Daimler-Benz şirketiydi. Chrysler ise Dodge, Jeep ve Plymouth gibi markaları bünyesinde barındıran büyük bir Amerikan üreticisiydi. Anlaşma kamuoyuna çoğu zaman “Mercedes, Chrysler’ı aldı” diye yansıdı; ama kurumsal olarak doğru ifade Daimler-Benz ile Chrysler birleşti şeklindedir.
Birleşme ilk açıklandığında “iki eşit şirketin birleşmesi” gibi sunuldu. Ama gerçekte güç dengesi daha çok Daimler-Benz lehineydi. Almanya’nın mühendislik disiplini, lüks otomobil tecrübesi ve Mercedes markasının küresel itibarı ile Chrysler’ın Amerikan pazarındaki gücü, kamyonet, SUV ve uygun fiyatlı otomobil deneyimi birleştirilecek sanılıyordu. Kâğıt üzerinde fikir etkileyiciydi: Avrupa’nın prestijli otomotiv aklı ile Amerika’nın kitlesel pazar sezgisi aynı çatı altında buluşacaktı.
Ancak bu evlilik beklenen başarıyı getirmedi. İki şirketin kültürü birbirine kolay uyum sağlamadı. Daimler tarafı daha hiyerarşik, mühendislik merkezli ve kalite takıntılıydı. Chrysler ise daha hızlı karar alan, maliyet ve pazar refleksi güçlü, Amerikan tarzı daha esnek bir yapıya sahipti. Birleşmenin en büyük zaafı da burada ortaya çıktı: İki şirket aynı hedefe yürüyen ortaklar gibi değil, aynı evde yaşayan ama birbirinin dilini tam anlamayan iki ayrı dünya gibi çalıştı.
Zamanla Chrysler tarafında mali sorunlar büyüdü. Beklenen sinerji oluşmadı. Ortak platformlar, teknoloji paylaşımı ve pazar avantajı planlandığı kadar güçlü sonuç vermedi. DaimlerChrysler dönemi, otomotiv tarihinde büyük ölçekli şirket birleşmelerinin yalnız bilanço ve marka gücüyle başarılamayacağını gösteren önemli örneklerden biri oldu.
Sonunda Daimler, 2007’de Chrysler’ın büyük bölümünü Amerikan yatırım şirketi Cerberus Capital Management’a sattı. Böylece 1998’de büyük umutlarla başlayan DaimlerChrysler dönemi fiilen sona erdi. Chrysler daha sonra 2008 krizinden ağır etkilendi, iflas korumasına gitti ve ardından Fiat ile birleşme sürecine girdi. Bugün Chrysler markası, Stellantis çatısı altındadır.
2011 – Dijital kameraların temel teknolojilerinden CCD’nin mucidi Willard Boyle hayatını kaybetti.
7 Mayıs 2011’de hayatını kaybeden Kanadalı fizikçi Willard Boyle, modern görüntüleme teknolojisinin en önemli buluşlarından biri olan CCD, yani yük bağlaşımlı aygıt teknolojisini geliştiren bilim insanlarından biridir. Bu buluşu nedeniyle George E. Smith ile birlikte 2009’da Nobel Fizik Ödülü’nü aldı.
Willard Boyle, 1924’te Kanada’da doğdu. Fizik eğitimi aldıktan sonra uzun yıllar Bell Laboratuvarları’nda çalıştı. Bell Labs, 20. yüzyılın en üretken bilim ve teknoloji merkezlerinden biriydi. Transistörden lazer çalışmalarına, iletişim teknolojilerinden görüntüleme sistemlerine kadar birçok büyük buluş bu araştırma ortamından çıktı. Boyle da bu güçlü bilimsel atmosferin içinde yer aldı.
1969’da Boyle ve George E. Smith, görüntüyü elektronik olarak yakalayıp saklayabilen yeni bir yarı iletken aygıt fikri üzerinde çalıştı. Ortaya çıkan CCD teknolojisi, ışığı elektrik yüklerine dönüştürüyor ve bu yükleri düzenli biçimde okuyarak görüntü oluşturuyordu. Basitçe söylersek, ışığın elektronik hafızaya çevrilmesini sağlayan bir sistemdi.
Bu buluşun etkisi zamanla olağanüstü büyüdü. CCD sensörler, dijital kameraların, video kameraların, teleskopların, tıbbi görüntüleme cihazlarının, faks makinelerinin, barkod okuyucuların ve birçok bilimsel ölçüm sisteminin temel teknolojilerinden biri haline geldi. Bugün cep telefonuyla çekilen fotoğraflardan uzay teleskoplarının görüntülerine kadar uzanan dijital görsel çağın arkasında bu teknolojinin açtığı yol vardır.
CCD’nin en büyük devrimlerinden biri, fotoğrafı kimyasal filmden elektronik algılamaya taşımasıdır. Geleneksel fotoğrafçılıkta görüntü film üzerinde kimyasal süreçlerle oluşurken, CCD ile görüntü sayısal veriye dönüştürülebilir hale geldi. Bu, fotoğrafın saklanmasını, çoğaltılmasını, işlenmesini ve iletilmesini kökten değiştirdi. Dijital fotoğrafçılık, gözetleme sistemleri, bilimsel gözlem ve medya üretimi bu dönüşümden doğrudan etkilendi.
Astronomi alanında CCD teknolojisinin etkisi özellikle büyüktür. Çok zayıf ışıkları hassas biçimde yakalayabildiği için teleskopların evreni daha derin ve ayrıntılı görmesini sağladı. Gökadalar, yıldızlar, gezegenler ve uzak kozmik olaylar artık daha duyarlı elektronik sensörlerle kaydedilebildi. Tıpta ise görüntüleme sistemlerinin gelişmesine katkı verdi.
Willard Boyle’un hikâyesi, temel fizik araştırmasının gündelik hayatı nasıl değiştirebileceğini gösterir. Bell Laboratuvarları’ndaki bir fikir, yıllar sonra milyonlarca insanın cebindeki kameraya, bilim insanlarının teleskobuna ve doktorların görüntüleme cihazlarına kadar uzandı. Bu tür buluşlar, teknolojinin bir anda değil, laboratuvardaki sessiz ve yoğun düşünce süreçlerinden doğduğunu hatırlatır.
2024 – İbrahim Oktugan cinayeti gerçekleşti; eğitimde şiddet tartışması büyüdü.
7 Mayıs 2024’te, İstanbul Eyüpsultan’da özel bir lisede okul müdürü olarak görev yapan İbrahim Oktugan, makam odasında silahlı saldırıya uğradı. Ağır yaralanan Oktugan, kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Cinayet, Türkiye’de öğretmenlere ve eğitim çalışanlarına yönelik şiddet tartışmasını yeniden ve çok sert biçimde gündeme taşıdı.
İbrahim Oktugan, Özel Eyüpsultan Final Akademi Anadolu Lisesi’nin müdürüydü. 74 yaşındaydı ve uzun yıllarını eğitime vermiş bir isimdi. Cenazesine Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz, İstanbul İl Millî Eğitim Müdürü Murat Mücahit Yentür, öğretmenler ve öğrenciler katıldı.
Saldırının faili olarak, okuldan daha önce ayrıldığı ya da uzaklaştırıldığı belirtilen eski öğrenci Yousif K. tutuklandı. Anadolu Ajansı’nın dava sürecine ilişkin haberinde, Eyüpsultan’da 7 Mayıs’ta okul müdürü İbrahim Oktugan’ı öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanan 17 yaşındaki Yousif K. hakkında 19 yıldan 27 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldığı, dosyada başka sanıklar hakkında da ceza talep edildiği aktarıldı.
Olayın en sarsıcı tarafı, cinayetin bir okulda, bir eğitim yöneticisinin makam odasında işlenmiş olmasıydı. Okul, normal şartlarda çocukların, öğretmenlerin ve ailelerin güvenli alanı olmalıdır. Bir okul müdürünün odasında silahla vurularak öldürülmesi, bu güven duygusunu derinden sarstı. Cinayet sonrası öğretmen örgütleri ve eğitim sendikaları ülke genelinde tepki gösterdi; birçok yerde öğretmenler derslere girmedi, basın açıklamaları yapıldı ve eğitim çalışanlarına yönelik şiddetin önlenmesi için daha güçlü yasal ve idari tedbirler istendi.
İbrahim Oktugan cinayeti, yalnız bireysel bir saldırı olarak görülemez. Türkiye’de öğretmenlerin veli, öğrenci, okul dışı kişiler ya da çeşitli baskı grupları tarafından tehdit edilmesi, sözlü ya da fiziksel saldırıya uğraması uzun süredir konuşulan bir sorun. Bu cinayet, sorunun en uç ve en acı örneklerinden biri oldu. Eğitim çalışanları, yalnız maaş, atama ya da müfredat tartışmalarının değil, doğrudan can güvenliği meselesinin de gündeme alınması gerektiğini söyledi.
Cinayet aynı zamanda disiplin, okul güvenliği, öğrenci-öğretmen ilişkileri, özel okullardaki yönetim süreçleri ve şiddete erişim gibi birçok başlığı da tartışmaya açtı. Bir öğrencinin ya da eski öğrencinin okula silahla girebilmesi, eğitim kurumlarında güvenlik açıklarının ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösterdi. Ancak bu meseleyi yalnız kapıya güvenlik koymakla çözmek de yeterli değildir. Okullarda şiddeti önlemek için rehberlik, erken uyarı mekanizmaları, disiplin süreçleri, ailelerle iletişim, psikolojik destek ve öğretmeni yalnız bırakmayan kurumsal yapı birlikte düşünülmelidir.
Bu yüzden 7 Mayıs 2024, yalnız İbrahim Oktugan’ın öldürüldüğü tarih değildir. Bu tarih, Türkiye’de eğitim çalışanlarının güvenliği, öğretmenlik mesleğinin itibarı ve okulların güvenli alan olma niteliği üzerine ağır bir uyarı olarak hafızaya geçti. Bir toplumda öğretmen okulunda korunamıyorsa, mesele yalnız adli bir dosya değildir; eğitim düzeninin ve toplumsal saygı kültürünün de ciddi biçimde sorgulanması gerekir.
2025 – Vehda Sokağı katliamı yaşandı.
7 Mayıs 2025’te, Gazze Şehri’nin en yoğun bölgelerinden biri olan El-Vehda Sokağı İsrail saldırılarının hedefi oldu. Saldırıda bir restoranın ve yakınındaki pazar alanı vuruldu, onlarca sivil hayatını kaybetti. İlk haberlerde ölü sayısı farklı kaynaklarda değişmekle birlikte, en az 33 Filistinlinin öldüğü, onlarca kişinin de yaralandığı aktarıldı. Reuters, aynı gün okul, pazar ve restoran çevresini hedef alan İsrail saldırılarında çok sayıda kişinin öldüğünü; AP ise Gazze genelindeki saldırılarda ölü sayısının 90’ın üzerine çıktığını bildirdi.
El-Vehda Sokağı, Gazze’de sadece bir ulaşım hattı ya da ticaret noktası değildi. Savaş, abluka ve kıtlık koşullarında insanların yiyecek bulmaya, alışveriş yapmaya, kısa süreliğine de olsa normal hayata tutunmaya çalıştığı alanlardan biriydi. Bu yüzden saldırının bir restoran ve pazar çevresinde gerçekleşmesi, olayı daha da sarsıcı hale getirdi.
Saldırı, Gazze’de Mart 2025’te ateşkesin çökmesinden sonra yeniden yoğunlaşan İsrail bombardımanları ve ağır abluka koşulları içinde yaşandı. Reuters’ın haberinde, 7 Mayıs saldırılarının İsrail’in Gazze’deki operasyonlarını genişletmeye hazırlandığı bir dönemde gerçekleştiği, yardım girişlerinin durması nedeniyle açlık ve insani krizin derinleştiği de belirtildi.
Bu olayın hafızada yer etmesinin nedenlerinden biri de Gazze’de gündelik hayatın en sıradan anlarının bile ölümle iç içe hale geldiğini göstermesidir. Bir restoran masası, bir pazar köşesi, bir sokak satıcısının bulunduğu kavşak; savaşın doğrudan hedef alanına dönüşmüştür. Bu tür saldırılar, Gazze’de siviller için güvenli alanın neredeyse kalmadığı yönündeki tartışmaları daha da büyüttü.
Saldırıda Filistinli gazeteci Yahya Sobeih de hayatını kaybetti. AP, 7 Mayıs’taki saldırılarda iki gazetecinin öldüğünü aktarırken, uluslararası basın özgürlüğü kuruluşları Gazze’de gazetecilerin ölüm sayısının savaş boyunca çok ağır bir düzeye ulaştığını vurguladı.
1840 – Rus müziğinin büyük bestecisi Pyotr İlyiç Çaykovski doğdu.
Rus klasik müziğinin en büyük bestecilerinden biri olan Çaykovski, yalnız Rusya’da değil, bütün dünyada en çok dinlenen ve en çok sahnelenen besteciler arasındadır. Senfonileri, baleleri, operaları ve konçertolarıyla 19. yüzyıl romantik müziğinin en güçlü isimlerinden biridir.
Çaykovski, Rus İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Votkinsk’te doğdu. Küçük yaşta müziğe ilgi duydu; ancak ailesi onu önce daha güvenli bir meslek yoluna yönlendirdi. Hukuk eğitimi aldı ve devlet memurluğu yaptı. Fakat müzik tutkusu ağır bastı. St. Petersburg Konservatuvarı’nda eğitim gördü ve daha sonra Moskova Konservatuvarı’nda ders verdi. Bu yönüyle hem Rus müzik kurumlarının geliştiği bir dönemin öğrencisi hem de öğretmeni oldu.
Onun müziğinde en güçlü taraf, yoğun duygudur. Çaykovski, insan ruhundaki kırılganlığı, özlemi, korkuyu, tutkuyu, yalnızlığı ve coşkuyu büyük orkestral yapılar içinde anlatmayı başardı. Melodi kurma gücü olağanüstüydü. Bu yüzden eserleri yalnız uzman dinleyicilere değil, geniş kitlelere de doğrudan ulaşabildi. Çaykovski’nin müziği çoğu zaman ilk dinleyişte bile insanı yakalar; bu, onun kalıcı popülerliğinin en önemli nedenlerinden biridir.
En bilinen eserleri arasında Kuğu Gölü, Uyuyan Güzel ve Fındıkkıran baleleri yer alır. Bugün klasik bale repertuvarının merkezinde duran bu eserler, sahne sanatları tarihinin en güçlü müziklerinden bazılarını içerir. Özellikle Fındıkkıran, Noel döneminin vazgeçilmez klasiklerinden biri haline gelmiş; Kuğu Gölü ise romantik balenin en tanınan simgelerinden biri olmuştur.
Çaykovski yalnız bale bestecisi değildi. 1812 Uvertürü, Romeo ve Juliet Fantezi Uvertürü, Birinci Piyano Konçertosu, Keman Konçertosu, 4., 5. ve 6. senfonileri onun büyük orkestra repertuvarındaki yerini sağlamlaştırdı. Özellikle 6. Senfoni, yani Patetik Senfoni, bestecinin iç dünyasının en yoğun, en karanlık ve en sarsıcı ifadelerinden biri kabul edilir.
Opera alanında da önemli eserler verdi. Yevgeni Onegin ve Maça Kızı, Rus edebiyatı ile müziği arasında güçlü bir bağ kurar. Puşkin’in eserlerinden hareketle yazılan bu operalar, Çaykovski’nin yalnız büyük melodiler yazan bir besteci olmadığını, karakter psikolojisini ve dramatik gerilimi de sahneye taşıyabildiğini gösterir.
Çaykovski’nin hayatı içsel çatışmalarla doluydu. Kişisel yalnızlığı, duygusal kırılmaları, evlilik deneyiminin başarısızlığı ve dönemin toplumsal baskıları onun biyografisinin önemli parçalarıdır. Bestecinin eşcinselliği uzun süre tartışılmış, kimi dönemlerde örtülmüş, kimi zaman da eserlerini açıklamak için fazlasıyla basitleştirici biçimde kullanılmıştır. Burada dikkatli olmak gerekir. Çaykovski’nin hayatındaki acılar müziğini anlamak için önemlidir; ama onu yalnız trajik özel hayatına indirgemek de haksızlıktır. Büyük besteciliği, kişisel dramından daha geniş bir sanatsal zekâya dayanır.
Rus müziği içinde Çaykovski’nin yeri de ilginçtir. Bir yanda Batı Avrupa klasik müzik formlarını çok iyi bilen, senfoni, konçerto ve bale gibi türlerde evrensel ölçekte eserler veren bir bestecidir. Diğer yanda Rus melodik duyarlılığını, halk müziği renklerini ve Slav hüznünü eserlerine taşır. Bu nedenle hem Batılı hem Rus hem kozmopolit hem yerel bir besteci olarak okunabilir.
Çaykovski 1893’te hayatını kaybetti. Ölümü de hayatı gibi tartışmalarla çevrilidir; resmi anlatıda kolera nedeniyle öldüğü kabul edilir, ancak farklı iddialar da ortaya atılmıştır. Fakat bu tartışmaların ötesinde kesin olan şudur: Çaykovski, müziğin duygu gücünü en yüksek düzeye taşıyan bestecilerden biridir.
1911 – Hababam Sınıfı’nın yazarı Rıfat Ilgaz doğdu.
7 Mayıs 1911’de doğan Rıfat Ilgaz, Türk edebiyatının en sevilen, en çok okunan ve en güçlü mizah damarlarından birini kuran yazarlardandır. Onu geniş kitleler en çok Hababam Sınıfı ile tanır; fakat Rıfat Ilgaz’ı yalnız bu eserle sınırlamak haksızlık olur. O, şiirden romana, öyküden mizaha, çocuk edebiyatından toplumsal eleştiriye kadar uzanan geniş bir alanda üretmiş, hayatı boyunca yoksulluğu, adaletsizliği, baskıyı, eğitim sistemini ve sıradan insanın sıkışmışlığını yazmıştır.
Rıfat Ilgaz, Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğdu. Öğretmen okulunda eğitim gördü ve uzun yıllar öğretmenlik yaptı. Öğretmenlik deneyimi, onun yazarlığını derinden etkiledi. Sınıfı, öğrenciyi, okul idaresini, disiplin anlayışını, yoksul çocukların halini ve eğitim sistemindeki çarpıklıkları yakından tanıdı. Bu yüzden Hababam Sınıfı yalnız hayal ürünü bir okul komedisi değildir; içeriden gözlenmiş bir eğitim sistemi eleştirisidir.
Edebiyata şiirle başladı. İlk dönem şiirlerinde toplumcu gerçekçi damar güçlüdür. Yoksulluk, emek, hastalık, savaş, işsizlik ve halkın gündelik hayatı onun şiirlerinde yer buldu. Sınıf adlı şiir kitabı nedeniyle kovuşturmaya uğradı ve hapis yattı. Bu da Rıfat Ilgaz’ın yalnız güldüren bir yazar değil, yazdığı sözün bedelini ödemiş bir edebiyatçı olduğunu gösterir.
Rıfat Ilgaz’ın hayatı kolay geçmedi. Veremle mücadele etti, öğretmenlikten uzaklaştırıldı, geçim sıkıntısı yaşadı, yazıları nedeniyle baskı gördü. Ancak bütün bunlara rağmen mizah duygusunu kaybetmedi. Onun mizahı basit şakaya dayanmaz; düzenin aksayan yerini gösterir, insanın zaafını yakalar, bürokrasiyi, ezberci eğitimi, sahte ciddiyeti ve küçük iktidarları görünür kılar.
Hababam Sınıfı, ilk olarak mizah dergilerinde yayımlanan yazılarla doğdu. Rıfat Ilgaz bu metinleri Stepne takma adıyla yazdı. Daha sonra kitaplaştı, tiyatroya ve sinemaya uyarlandı. Eser, Özel Çamlıca Lisesi’nde okuyan tembel, haylaz ama sevimli öğrencilerin hikâyesi gibi görünür. Fakat asıl gücü, eğitim sisteminin ezberci, baskıcı ve ikiyüzlü yanlarını mizah yoluyla eleştirmesindedir.
Hababam Sınıfı’nın sinema uyarlamaları, özellikle Ertem Eğilmez’in yönettiği filmlerle Türkiye’nin ortak hafızasına yerleşti. Kel Mahmut, İnek Şaban, Damat Ferit, Güdük Necmi, Hafize Ana ve diğer karakterler artık yalnız roman ya da film karakteri değil, Türkiye’nin popüler kültür figürleri haline geldi. Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Filmler daha sıcak, nostaljik ve komik bir dünya kurarken, Rıfat Ilgaz’ın metinlerinde eğitim sistemine yönelik eleştiri daha belirgindir. Yani Hababam Sınıfı’nı sadece “okulda haylazlık yapan çocuklar” diye okumak eksik olur.
Rıfat Ilgaz’ın başka önemli eserleri de vardır. Karartma Geceleri, II. Dünya Savaşı yıllarının baskı atmosferini ve aydınlar üzerindeki politik gerilimi anlatan güçlü romanlarından biridir. Sarı Yazma, yazarın kendi hayatından izler taşıyan önemli bir otobiyografik metindir. Bizim Koğuş, Yokuş Yukarı, Halime Kaptan, Pijamalılar ve çocuk kitapları da onun geniş edebî üretiminin parçalarıdır.
Ilgaz’ın dili yalın, sıcak ve halktan yanadır. Büyük laflar etmek yerine küçük hayatların içinden konuşur. Öğretmeni, öğrenciyi, memuru, hastayı, yoksulu, kasabalıyı, mahkûmu ve sıradan insanı yazarken onları yukarıdan izlemez; onların arasından konuşur. Bu yüzden metinleri yapay bir edebiyat gösterisine dönüşmez. Okur, onun dünyasında hem güler hem de güldüğü şeyin aslında acı bir tarafı olduğunu hisseder.
Rıfat Ilgaz 1993’te hayatını kaybetti. Ardında yalnız Türk mizahının en unutulmaz eserlerinden birini değil, aynı zamanda Türkiye’nin eğitim, adalet, yoksulluk ve özgürlük meselelerine bakan güçlü bir edebiyat mirası bıraktı.
1940 – Karaciğer nakli alanında dünyanın sayılı cerrahlarından Münci Kalayoğlu doğdu.
7 Mayıs 1940’ta Prof. Dr. Münci Kalayoğlu Ankara’da doğdu. Türk genel cerrahisinin ve organ nakli tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Kalayoğlu, özellikle karaciğer nakli yapan ilk Türk doktor olarak tanındı. Ancak onu yalnız bu unvanla anlatmak eksik olur; Kalayoğlu, Türkiye’den çıkıp dünya transplantasyon cerrahisinin en saygın isimleri arasına giren büyük bir hekimdi.
Münci Kalayoğlu, 1963’te Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Ardından Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde, Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın yanında genel cerrahi eğitimi aldı. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek New York’taki Mount Sinai Tıp Fakültesi’nde cerrahi staj yaptı; ardından Pittsburgh Çocuk Hastanesi’nde çocuk cerrahisi alanında çalıştı. Bu eğitim çizgisi, onu hem genel cerrahi hem çocuk cerrahisi hem de organ nakli alanında çok güçlü bir noktaya taşıdı.
Kalayoğlu’nun kariyerindeki en parlak dönemlerden biri, Wisconsin Üniversitesi yıllarıdır. Burada karaciğer nakli programının kurulmasında ve gelişmesinde öncü rol oynadı. Wisconsin’de ilk karaciğer nakli, ilk küçültülmüş karaciğer nakli, ilk karaciğer-bağırsak nakli, ilk “split liver” yani bölünmüş karaciğer nakli ve ilk erişkinden erişkine canlı vericili karaciğer nakli gibi birçok öncü ameliyat gerçekleştirdi. Ayrıca Wisconsin’de yapışık ikizlerin ayrılması operasyonunu gerçekleştiren isimlerden biri olarak da kayda geçti.
Karaciğer nakli, tıbbın en zor alanlarından biridir. Damarların, safra yollarının, bağışıklık sisteminin, organ saklama tekniklerinin ve ameliyat sonrası yoğun bakım sürecinin kusursuza yakın yönetilmesini gerektirir. Kalayoğlu’nun büyüklüğü, bu zorlu alanda yalnız ameliyat yapan bir cerrah olmasından değil, nakil programları kuran, ekip yetiştiren ve yöntem geliştiren bir hekim olmasından gelir.
Kariyeri boyunca binlerce karaciğer nakli yaptığı, çok sayıda bilimsel yayına imza attığı ve organ nakli alanında uluslararası saygınlık kazandığı belirtilir. Koç Üniversitesi Hastanesi’nin tanıtımında Kalayoğlu’nun 1.500’den fazla karaciğer nakli gerçekleştirdiği ve Wisconsin’de birçok ilke imza attığı aktarılır. Bazı haber ve mesleki kaynaklarda ise bu sayı daha yüksek verilir. Bu tür rakamlarda kaynaklara göre farklılık olsa da tartışmasız gerçek şudur: Münci Kalayoğlu, karaciğer nakli alanında dünyanın en deneyimli cerrahlarından biriydi.
Kalayoğlu’nun Türkiye açısından önemi ayrıca büyüktür. Türkiye’de modern organ nakli bilincinin gelişmesinde, karaciğer naklinin kamuoyunda tanınmasında ve genç cerrahların bu alana yönelmesinde etkili oldu. Uzun yıllar Amerika’da çalıştıktan sonra Türkiye’de de görev yaptı; bilgi birikimini kendi ülkesindeki sağlık kurumlarına ve hekimlere aktardı.
Kalayoğlu 2024’te hayatını kaybetti. Cenazesi 19 Kasım 2024’te İstanbul’da defnedildi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
