28 Nisan Tarihte Bugün

32 Dakika Okuma
28 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 28 Nisan

1257 – Mısır’ın ilk ve tek kadın hükümdarı Şecerüddür öldürüldü.

28 Nisan 1257’de Kahire’de öldürülen Şecerüddür, Orta Çağ İslam ve Mısır tarihinin en sıra dışı kadın hükümdarlarından biridir. Aslen Türk ya da Ermeni kökenli olduğu düşünülen Şecerüddür, önce köle olarak saraya girdi, ardından Eyyûbî Sultanı el-Sâlih Eyyûb’un eşi oldu. Kocasının 1249’da Yedinci Haçlı Seferi sürerken ölmesi üzerine ölüm haberini bir süre gizledi; böylece ordu ve devlet düzeni dağılmadan yönetimin sürmesini sağladı. Ardından iktidarı fiilen ele aldı ve 1250’de Mısır’da kendi adına hutbe okutulup para bastırılan, Mısır tarihinin ilk ve tek kadın sultanı oldu.

Şecerüddür’ün kısa süren iktidarı, Eyyûbîlerden Memlûklere geçişin en kritik halkasıdır. Bazı tarihçiler onu Memlûk döneminin ilk hükümdarı sayarken, bazıları bu unvanı daha sonra tahta çıkan Aybak’a verir. Şecerüddür, Abbasi halifesinin ve Suriye’deki emirlerin bir kadının tek başına hüküm sürmesine itiraz etmesi üzerine Aybak’la evlenerek iktidarı paylaşmak zorunda kaldı. Ancak saray içi mücadele büyüdü; sonunda Aybak’ın öldürülmesinden sorumlu tutuldu ve 1257’de rakipleri tarafından öldürüldü. Böylece hem kölelikten sultanlığa yükselen hem de iktidar savaşının kurbanı olan dramatik bir hayat sona erdi.

1541 – Osmanlı’yı içeriden anlatan büyük tarihçi ve yazar Gelibolulu Mustafa Âlî doğdu.

1541’de Gelibolu’da doğan Gelibolulu Mustafa Âlî, Osmanlı İmparatorluğu’nu içeriden gözlemleyip yazıya döken önemli tarihçilerinden biriydi. Medrese eğitimi gördü, genç yaşta şiirleriyle dikkat çekti ve devlet hizmetine girdi. Hayatı boyunca Şam, Halep, Bağdat, Sivas, Erzurum, Kahire ve Cidde gibi birçok merkezde bulundu; bu da ona Osmanlı dünyasını sadece İstanbul’dan değil, taşradan ve bürokrasinin içinden görme imkânı verdi. Mevki hırsı güçlüydü; daha yüksek görevlere gelmek istedi, sık sık hayal kırıklığı yaşadı. Bu kişisel kırgınlıklar, eserlerine de açıkça yansıdı.

Mustafa Âlî’yi önemli yapan asıl şey, çok yönlü yazarlığıdır. Şiir, tarih, siyaset düşüncesi, ahlâk ve nasihat alanlarında çok sayıda eser verdi. En önemli eserlerinden Künhü’l-ahbâr, Osmanlı tarih yazıcılığının temel kaynaklarından biri sayılır. Nasihatü’s-selâtin ise devlet düzeni, liyakat, bozulma ve yönetici ahlâkı üzerine dikkat çekici eleştiriler içerir. Bugün tarihçiler onun metinlerine, 16. yüzyıl Osmanlı zihniyetini, bürokratik düzenini ve iç gerilimlerini anlamak için halen başvurmaktadır. Bu yüzden Gelibolulu Mustafa Âlî, sadece bir edebiyatçı değil, Osmanlı dünyasının nabzını tutan büyük bir müellif olarak anılır.

1600 yılında Cidde’de öldüğünde ardında elliyi aşan eser bıraktı. Hayatı boyunca aradığı mevkinin tamamına ulaşamamış olabilir; ama yazdıkları sayesinde, yaşadığı çağın en kalıcı tanıklarından biri haline geldi. Bu nedenle Gelibolulu Mustafa Âlî, Osmanlı’nın sadece resmî başarı hikâyesini değil, içindeki huzursuzluğu, yükselme arzusunu ve çürüme işaretlerini de kayda geçiren önemli isimlerden biri olarak görülür.

1903 – Modern termodinamiğin ve fizikokimyanın kurucularından J. Willard Gibbs öldü.

28 Nisan 1903’te ABD’nin New Haven kentinde ölen J. Willard Gibbs, adı çok bilinmese de modern bilimin kurucu isimlerinden biridir. Gibbs’in asıl önemi, termodinamiği kimyaya uygulayarak fizikokimyanın büyük bölümünü deney-yanılma alanından çıkarıp kuramsal ve hesaplanabilir bir bilim haline getirmesidir.

1839’da doğan Gibbs, Yale’de eğitim gördü ve yine burada çalıştı. Hayatı boyunca Avrupa’daki bazı çağdaşları kadar popüler olmadı; hatta çalışmalarının değeri uzun süre dar bir bilim çevresi dışında tam anlaşılmadı. Ama zaman içinde ortaya çıktı ki onun geliştirdiği kavramlar olmadan modern kimya, malzeme bilimi, enerji hesapları ve istatistiksel fizik bugünkü haline gelemezdi.

Gibbs’in en kalıcı katkılarından biri bugün hâlâ her kimya ve mühendislik öğrencisinin karşısına çıkan Gibbs serbest enerjisi kavramıdır. Bu kavram, bir kimyasal tepkimenin ya da fiziksel değişimin kendiliğinden olup olmayacağını anlamada kullanılan temel araçlardan biridir. Pillerin çalışmasından sanayi reaksiyonlarına, çözeltilerden faz geçişlerine kadar çok geniş bir alanda kullanılır. Yine onun adıyla anılan çalışmalar, heterojen dengeler ve istatistiksel mekanik gibi alanların matematik temelini kurdu. İstatistiksel mekaniğin matematiksel yapısı, Gibbs’in 1902 tarihli kitabıyla yerleşti.

Gibbs, Einstein ya da Newton gibi popüler kültürde büyük bir simgeye dönüşmedi; ama bilim dünyasında etkisi son derece derindir. Bugün onun soyadı ders kitaplarında, denklemlerde ve temel kavramlarda yaşamaya devam ediyor.

1915 – Çanakkale Kara Savaşları’nda ilk büyük İngiliz-Fransız taarruzu olan Birinci Kirte Muharebesi başladı.

28 Nisan 1915’te, İtilaf Devletleri’nin 25 Nisan’daki çıkarma girişiminden üç gün sonra, Birinci Kirte Muharebesi başladı. Seddülbahir’e çıkan İngiliz ve Fransız kuvvetleri, kuzeye ve doğuya doğru ilerleyip Kirte köyünü ve ardından Alçıtepe’yi ele geçirmeyi amaçlıyordu. Plan kâğıt üzerinde açıktı: Kıyıbaşını genişletmek, Osmanlı savunmasını yarmak ve Gelibolu Yarımadası’nın güneyindeki stratejik hattı ele geçirmek. Ama savaş, daha ilk büyük kara taarruzunda bunun hiç de kolay olmayacağını gösterdi.

Muharebenin önemi tam da burada yatar. İtilaf kuvvetleri sayıca ve ateş gücü bakımından güçlüydü; donanma desteği de vardı. Buna karşılık Osmanlı tarafı, kıyıdaki ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra savunma hatlarını toparlamıştı. Arazi dar, açık ve saldıran birlikler için son derece elverişsizdi. Bu yüzden 28 Nisan’da başlayan taarruz, beklendiği gibi hızlı bir ilerleme getirmedi. İngiliz ve Fransız birlikleri ağır kayıplar vererek ancak sınırlı bir mesafe kat edebildi; gün sonunda Kirte alınamadı, hedeflenen yarma da sağlanamadı.

Birinci Kirte Muharebesi’nin asıl tarihî anlamı, Çanakkale’de savaşın karakterini göstermesidir. İtilaf Devletleri, birkaç gün içinde sonuç alabileceklerini düşünürken; Osmanlı savunması bunun uzun, kanlı ve yıpratıcı bir cephe savaşına dönüşeceğini ilk büyük muharebede ortaya koydu. Nitekim Kirte ve Alçıtepe hattı sonraki haftalarda yeniden yeniden saldırıya uğrayacak, ama cephe kolay kolay kırılmayacaktı.

1918 – I. Dünya Savaşı’nı başlatan suikastın faili Gavrilo Princip öldü.

28 Nisan 1918’de ölen Gavrilo Princip, dünya tarihinin akışını değiştiren tek bir eylemle hafızaya kazınmış isimlerden biridir. 1894’te Bosna’da doğan Princip, Avusturya-Macaristan yönetimi altındaki Güney Slav topraklarında büyüdü. Genç yaşta milliyetçi ve devrimci fikirlerden etkilendi; özellikle Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan egemenliğinden kurtulması ve Güney Slavların birleşmesi düşüncesine yakınlaştı. Bu ortam onu, dönemin radikal gençlik örgütleriyle ve Sırp milliyetçi çevreleriyle ilişki içine soktu.

Princip’in adını tarihe geçiren olay, 28 Haziran 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand ile eşi Sophie’yi vurması oldu. Aslında o gün düzenlenen suikast girişimi ilk anda başarısız gibi görünmüştü; ancak konvoy güzergâhındaki karışıklık ve tesadüfler sonucu Princip kendisini bir anda veliahdın arabasının karşısında buldu. Açtığı ateş, sadece iki kişiyi öldürmekle kalmadı; ardından gelen diplomatik kriz zinciri birkaç hafta içinde I. Dünya Savaşı’nı başlattı. Bu yüzden Princip, tarihte etkisi kendi ömrünü fazlasıyla aşan figürlerden biridir.

Suikastı gerçekleştirdiğinde henüz 20 yaşından küçük olduğu için idam edilmedi. Avusturya-Macaristan mahkemesi tarafından 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapishane yılları çok ağır geçti; kötü koşullar, açlık, hastalık ve yalnızlık içinde hızla çöktü. Verem başta olmak üzere ciddi sağlık sorunları yaşadı, hatta bir kolu hastalık yüzünden kesildi. Sonunda 28 Nisan 1918’de, savaş henüz bitmeden, hapiste hayatını kaybetti.

Gavrilo Princip’in tarih içindeki yeri hâlâ tartışmalıdır. Kimileri onu işgale karşı direnen bir milliyetçi ya da devrimci olarak görür, kimileri ise milyonlarca insanın ölümüne giden yolu açan bir suikastçı olarak anar. Ama tartışmasız olan şudur: 28 Nisan 1918’de ölen bu genç adam, modern tarihin en büyük kırılmalarından birinin merkezindeki isimlerden biridir.

1920 – Kızıl Ordu Bakü’ye girdi, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bağımsızlığını kaybetti.

28 Nisan 1920’de Kızıl Ordu’nun Bakü’ye girmesiyle 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti fiilen sona erdi ve ülkede Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti dönemi başladı. Bu tarih bazen kabaca “Azerbaycan Sovyetler Birliği’ne katıldı” diye anlatılır; ancak tarihsel olarak daha doğru ifade, bağımsızlığını kaybettiği ve Sovyetleştirildiği gün olmasıdır. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’nın resmî tarih anlatısı da 28 Nisan 1920’yi, ülkenin Bolşevik Rusya tarafından işgal edildiği ve bağımsızlığını yitirdiği tarih olarak veriyor.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Müslüman dünyada parlamento temelli ilk cumhuriyetlerden biri sayılıyor ve kısa ömrüne rağmen modern devlet kurumları kurmaya çalışıyordu. Azerbaycan’ın bugünkü resmî anlatısında da bu cumhuriyet, çağdaş devlet geleneğinin başlangıcı olarak görülüyor. Ancak 1920 baharında ülke hem içerideki siyasî kırılganlıklar hem de dışarıdan gelen Bolşevik baskısı karşısında ayakta kalamadı; Bakü’de yönetim çöktü ve Sovyet yanlısı kadrolar öne çıktı.

Burada önemli bir ayrıntı daha var: 28 Nisan 1920, bugünkü anlamda doğrudan SSCB’ye dahil olma tarihi de değildir. Azerbaycan önce Azerbaycan SSC olarak Sovyetleştirildi; daha sonra 1922’de Transkafkasya federatif yapısı içine alındı ve böylece biçimsel bağımsızlığı da tamamen ortadan kalktı. Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı’nın resmî tarih sayfası da 1920-1922 arasında formal bir bağımsızlık görüntüsünün sürdüğünü, ama bunun fiilen işgal koşulları altında yaşandığını açıkça söylüyor.

Bu yüzden 28 Nisan 1920, Azerbaycan tarihinde yalnızca bir rejim değişikliği değil, ulusal bağımsızlığın kesintiye uğradığı büyük kırılma olarak anılır. Azerbaycan, bu kaybı ancak 1991’de Sovyetler Birliği’nden ayrılarak telafi edebildi.

1920–1921 – İzmit önce İngiliz, ardından Yunan işgaline girdi; şehir iki ay sonra Türk ordusu tarafından geri alındı.

Millî Mücadele yıllarında İzmit ve çevresi, sıradan bir sancak merkezi değildi, İstanbul’dan Anadolu’ya açılan en kritik kapılardan biriydi. Demiryolu hattı, liman bağlantısı, İstanbul’a yakınlığı ve Anadolu’ya geçiş üzerinde bulunması nedeniyle burayı elinde tutan güç, sadece bir şehri değil, haberleşme, sevkiyat ve siyasî denetim hattını da kontrol etmiş oluyordu. Bu yüzden İzmit, savaş sonrası dönemde sadece askerî haritalarda değil, Ankara ile İstanbul arasındaki meşruiyet mücadelesinde de düğüm noktası haline geldi. Şehir 6 Temmuz 1920’de önce İngilizler, ardından 28 Nisan 1921’de Yunanlılar tarafından işgal edildi, 28 Haziran 1921’de ise Türk ordusu tarafından geri alındı.

İngiliz işgali dönemi, bölgede tam bir istikrar kurmaktan çok, kontrolü elde tutma ve geçiş yollarını denetleme amacı taşıyordu. Ancak sahadaki güç dengesi sürekli değişiyordu. Bölgede İngilizler, Yunanlılar, İstanbul Hükümeti’ne bağlı unsurlar ve Ankara yanlısı millî güçler iç içe geçmiş bir mücadele yürütüyordu. Yani bu süreç tek bir günde olup biten bir işgal değil; İzmit’in adım adım baskı altına alındığı, denetimin el değiştirdiği ve şehir hayatının sürekli gerilim altında yaşandığı bir dönemdi.

Yunan işgaliyle birlikte şehirdeki baskı daha görünür hale geldi. Yunan kuvvetleri bölgede yerleştikten sonra Müslüman halkı silahsızlandırmaya ve sindirmeye yöneldi, ayrıca İzmit’e yerleştirmek üzere dışarıdan Rum nüfus getirildi. Bu, işgalin yalnız askerî değil, aynı zamanda demografik ve psikolojik bir baskı siyaseti taşıdığını gösteriyor. Bölgede yaşayan halk için işgal; güvenlik kaybı, iaşe sıkıntısı, göç korkusu, keyfî baskı, malların ve üretimin tehdit altına girmesi anlamına geliyordu. Hilâl-i Ahmer üzerine yapılan sempozyum çalışması da 1920 sonbaharında İzmit ve çevresindeki Yunan işgali sırasında ahalinin imdadına yardım heyetlerinin yetiştiğini, iaşe, barınma ve sağlık desteğinin hayati hale geldiğini belirtiyor. Bu ayrıntı önemli; çünkü işgal sadece cephede yaşanan bir askerî hadise değil, doğrudan sivil hayatı bozan bir insani krizdi.

Peki şehir nasıl geri alındı? 1921 yazına gelindiğinde Millî Mücadele kuvvetleri bölgede daha derli toplu bir askerî yapı kurmuştu. Kocaeli Grup Komutanlığı ve cephe düzenlemeleriyle birlikte İzmit hattında baskı arttı. Adapazarı ve Sapanca hattının düşman işgalinden temizlenmesinin ardından İzmit üzerindeki baskı arttı ve şehir 28 Haziran 1921’de Türk ordusu tarafından kurtarıldı. Bu kurtuluş, Marmara’nın doğusunda Anadolu’ya geçiş hattının güvence altına alınması anlamına geliyordu.

Bu dönemin hafızada en acı taraflarından biri de işgalin son günleridir. Yunan kuvvetleri çekilme sürecinde şehirde yağma, yangın ve sivil ölümleri yaşandı. Yerel yazılarda bu sayı daha da ağır biçimde anlatılır. Her ayrıntı konusunda kaynaklar birebir örtüşmese de genel tablo nettir: İzmit, işgalden çıkarken sadece el değiştirmedi; ağır bir yıkım ve travma da yaşadı.

Bu yüzden 1920–1921 hattı, Kocaeli tarihinde tek bir “işgal günü” notuyla geçiştirilemez. Doğru okuma şudur: İzmit önce İngiliz denetimine girdi, ardından 28 Nisan 1921’de Yunan işgalini yaşadı, halk baskı ve yoklukla karşı karşıya kaldı, şehir ancak 28 Haziran 1921’de Türk ordusu tarafından geri alınabildi. Başka bir deyişle bu tarih, Kocaeli’nin Millî Mücadele’de neden yalnız bir geçiş noktası değil, doğrudan bir cephe, bir kırılma hattı ve bir hafıza mekânı olduğunu gösteren en önemli eşiklerden biridir.

1923 – Wembley Stadyumu açıldı; modern futbolun en büyük simgelerinden biri doğdu.

28 Nisan 1923’te Londra’daki Wembley Stadyumu ilk kez kapılarını açtı. Aslında yapı, 1924 Britanya İmparatorluğu Sergisi için inşa edilmişti; yani kalıcı bir futbol mabedi olarak değil, büyük bir serginin anıtsal parçası olarak düşünülmüştü. Ama açıldığı gün oynanan Bolton Wanderers–West Ham United FA Cup Finali, stadı daha ilk maçında tarihe geçirdi. Resmî kapasitenin çok üstünde kalabalık, tribünlere ve saha kenarına taştı; polis atlarıyla kalabalığın geri itilmesi, “White Horse Final” diye anılan o ünlü görüntüyü doğurdu. Wembley böylece kitlesel futbol çağının simgesi olarak doğdu.

Wembley’i önemli yapan şey sadece büyüklüğü değildi. İki beyaz kulesiyle tanınan eski Wembley, kısa sürede İngiliz futbolunun törensel merkezi haline geldi; FA Cup finalleri, İngiltere millî takım maçları, daha sonra büyük konserler ve uluslararası spor organizasyonları burada yapıldı. 1966 Dünya Kupası finalinde İngiltere’nin kupayı kaldırdığı yer de Wembley’di. Bu yüzden stadyum, sadece Londra’nın değil, modern spor kültürünün hafıza mekânlarından biri sayıldı. 2000’lerde eski yapı yıkıldı, yerine bugün bildiğimiz yeni Wembley yapıldı; ama 28 Nisan 1923’te açılan ilk stadyum, futbolun kitle kültürüne dönüşmesinde sembolik bir eşik olarak kaldı.

1935 – Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin adı Kızılay oldu.

28 Nisan 1935’te, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan yardım geleneğinin en köklü kurumlarından biri olan Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin adı resmen “Kızılay” olarak değiştirildi. Kurum aslında 1868’de Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti adıyla kurulmuş, daha sonra Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti adını almıştı. “Hilal-i Ahmer” ifadesi Arapça kökenliydi ve “Kızıl Hilal” anlamına geliyordu. Cumhuriyet döneminde dilde sadeleşme ve Türkçeleşme politikalarının etkisiyle bu ad da Türkçeleştirildi ve kurum Kızılay adını aldı.

Kızılay, Osmanlı’nın son dönem savaşlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar cephede yaralı bakımı, göçmen ve mülteci yardımı, salgınlarla mücadele, aşevi ve barınma desteği gibi çok geniş alanlarda faaliyet göstermişti. Cumhuriyet döneminde de bu çizgi sürdü; afet yardımları, kan hizmetleri, sosyal yardım ve uluslararası insani destek gibi alanlarda ülkenin en tanınan kurumlarından biri haline geldi.

Bugün herkesin doğal biçimde kullandığı Kızılay adı o kadar yerleşmiştir ki, kurumun yüzyıla yaklaşan bir dönem boyunca Hilal-i Ahmer adıyla yaşadığını çoğu kişi bilmez. Bu yüzden 28 Nisan 1935, hem dil tarihi hem kurumsal hafıza hem de Türkiye’de örgütlü insani yardım geleneği açısından özel bir tarihtir.

1936 – Mısır’da Kral Fuad öldü, yerine 16 yaşındaki oğlu Faruk geçti.

28 Nisan 1936’da Mısır Kralı I. Fuad’ın beklenmedik ölümü üzerine, henüz 16 yaşında olan Prens Faruk tahta çıktı. Böylece Mısır’da yeni bir dönem başladı. Ancak Faruk yaşça küçük olduğu için yönetim hemen bütünüyle onun eline geçmedi; önce bir naiplik konseyi devreye girdi ve genç kral bir süre bu gözetim altında hükümdarlığa hazırlandı.

Faruk’un tahta çıkışı, Mısır açısından yalnız bir hanedan değişimi değildi. Çünkü ülke o sırada bir yandan İngiliz etkisi altında yaşamaya devam ediyor, bir yandan da daha bağımsız bir siyasal düzen kurmaya çalışıyordu. Genç yaşta tahta çıkan Faruk, ilk yıllarında halk arasında umut uyandırdı; gençliği, hanedan devamlılığını temsil etmesi ve yeni bir başlangıç beklentisi onu popüler bir figüre dönüştürdü.

Ama sonrasında tablo değişti. Faruk yıllar içinde lüks hayatı, saray çevresindeki israf, siyasî istikrarsızlık ve yolsuzluk iddialarıyla anılmaya başladı. Özellikle 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndaki başarısızlık, monarşiye duyulan güveni iyice sarstı. Sonunda 1952’de Hür Subaylar Hareketi tarafından tahttan indirildi ve Mısır’da krallık rejiminin sonu geldi.

1937 – Max Theiler, sarıhumma aşısını geliştirdi; tropikal hastalıklarla mücadelede yeni dönem başladı.

28 Nisan 1937’de Güney Afrika doğumlu bilim insanı Max Theiler, sarıhummaya karşı geliştirilen aşının temelini oluşturan çalışmasını duyurdu ve bu başarı daha sonra modern enfeksiyon hastalıkları tarihinin en önemli eşiklerinden biri haline geldi. Sarıhumma, özellikle Afrika ve Güney Amerika’da yüzyıllar boyunca çok yüksek sayıda ölümlere yol açmış, sivrisineklerle yayılan son derece tehlikeli bir virüstü. Theiler’in geliştirdiği yöntem, virüsü laboratuvarda zayıflatarak bağışıklık oluşturmayı mümkün kıldı. Sonunda ortaya çıkan 17D aşısı, tıp tarihinin en başarılı canlı aşılarından biri kabul edildi. Theiler bu çalışmasıyla 1951 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü aldı.

Sarıhumma, özellikle liman kentleri, tropikal bölgeler ve sömürge döneminin ticaret yollarında korkulan salgınlardan biriydi; orduları, şehirleri ve ekonomileri etkileyebiliyordu. Aşının devreye girmesiyle hastalığın kontrolü ilk kez gerçek anlamda mümkün hale geldi. Dünya Sağlık Örgütü ve modern tıp kaynakları, 17D aşısını bugün bile sarıhummaya karşı en etkili korunma yöntemi olarak kabul ediyor.

Max Theiler, adını Einstein kadar duyurmamış bir bilim insanı olsa da etkisi son derece büyüktür. Sarıhumma aşısı sayesinde birçok ülkede büyük salgınların önü kesildi; uluslararası seyahat, tropikal bölgelerde çalışma ve halk sağlığı planlaması çok daha güvenli hale geldi. Kısacası 28 Nisan 1937, tıp tarihinde sessiz ama devasa sonuçlar doğuran keşiflerden birinin tarihidir.

1945 – Mussolini ile Clara Petacci öldürüldü; cesetlerinin teşhir edilmesi faşist dönemin çöküşünün simgesi oldu.

28 Nisan 1945’te, İtalya’nın faşist diktatörü Benito Mussolini ile metresi Clara Petacci, İtalyan partizanlar tarafından yakalandıktan sonra kurşuna dizildi. Mussolini, II. Dünya Savaşı’nın son günlerinde Almanların yenilgisi belirginleşince kuzeye kaçmaya çalışıyordu. Yanında Clara Petacci de vardı. Ancak ikisi de Como Gölü çevresinde partizanların eline geçti. Ertesi gün, cesetleri Milano’daki Piazzale Loreto’da bir benzin istasyonunun çatısına ayaklarından asılarak teşhir edildi. Bu görüntü, yalnız bir diktatörün sonu değil, faşist rejimin halk öfkesinin ortasında aşağılayıcı biçimde çöktüğünün de simgesine dönüştü.

Mussolini, 1922’de iktidara gelmiş ve İtalya’da tek adam yönetimi kurmuştu. Basını bastırmış, muhalefeti ezmiş, saldırgan bir milliyetçilik ve yayılmacı dış politika izlemişti. Hitler Almanyası’yla ittifaka girerek ülkesini savaşa sokmuş, savaş ilerledikçe İtalya’yı büyük bir yıkıma sürüklemişti. 1943’te iktidardan düşürülse de Alman desteğiyle kuzeyde kısa ömürlü bir kukla yönetimin başına getirilmişti. 1945 baharında ise artık son kaçınılmazdı.

Mussolini’nin ve Clara Petacci’nin cesetlerinin halkın gözü önünde ters asılarak sergilenmesi, sıradan bir infaz görüntüsü değildi; yıllarca baskı altında yaşamış bir toplumun, nefret ettiği rejime sembolik bir hesap sormasıydı. Piazzale Loreto’nun seçilmesi de tesadüf değildi; çünkü aynı meydanda daha önce faşistler tarafından direnişçilerin cesetleri teşhir edilmişti.

1947 – Thor Heyerdahl, Kon-Tiki salıyla Peru’dan yola çıktı; amacı okyanusun ilkel araçlarla aşılabileceğini göstermekti.

28 Nisan 1947’de Norveçli kâşif ve etnolog Thor Heyerdahl, beş kişilik ekibiyle birlikte Peru’dan, balsa ağacından yapılmış Kon-Tiki adlı sallla Pasifik Okyanusu’na açıldı. Heyerdahl’ın amacı, çok eski dönemlerde Güney Amerika’dan insanların ilkel deniz araçlarıyla Polinezya’ya ulaşmasının mümkün olup olmadığını göstermekti. Bu yolculuk, antik çağlarda uzak uygarlıklar arasında okyanus aşırı temas kurulmuş olabileceği tezini sınamak için düzenlenmişti.

Heyerdahl’ın düşüncesi kendi döneminde hayli tartışmalıydı. O, Pasifik adalarının en azından bir bölümüne yerleşimin Güney Amerika kökenli olabileceğini savunuyordu. Bu görüş bugün ana akım antropoloji tarafından kabul edilmiyor; modern araştırmalar Polinezya halklarının temel kökeninin büyük ölçüde Asya ve Okyanusya hattına dayandığını gösteriyor. Ama Kon-Tiki yolculuğunun asıl önemi, Heyerdahl’ın bu tezi doğrudan deneyerek sınamış olmasıydı.

Yolculuk yaklaşık üç buçuk ay sürdü ve ekip Polinezya’ya ulaşmayı başardı. Bu da en azından şunu kanıtladı: Modern motorlar ve çelik gemiler olmadan da uygun rüzgâr ve akıntılarla Pasifik aşılabiliyordu. Seferin etkisi bilim dünyasının ötesine geçti; Heyerdahl daha sonra Kon-Tiki adlı kitabında bu yolculuğu anlattı, aynı adla çekilen belgesel de büyük yankı uyandırdı.

1971 – Sıkıyönetim Meclis’te kabul edildi, Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün kapatıldı.

28 Nisan 1971’de, 12 Mart Muhtırası sonrasında ilan edilen sıkıyönetim, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi ve aynı gün basın üzerindeki baskının simge kararlarından biri geldi: Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri 10 gün süreyle kapatıldı.

Bu gelişme, 26 Nisan’da 11 ilde ilan edilen sıkıyönetimin sadece bir güvenlik tedbiri olarak kalmayıp çok kısa sürede siyaset ve basın hayatını doğrudan etkileyen bir rejime dönüştüğünü gösteriyordu. O dönemde devlet, öğrenci hareketleri, işçi eylemleri, sağ-sol çatışmaları ve siyasal şiddeti gerekçe göstererek olağanüstü yetkileri devreye sokmuştu. Ancak ilk sonuçlardan biri, kamu düzenini sağlama iddiasıyla birlikte yayın özgürlüğünün daraltılması oldu. Akademik literatürde 12 Mart döneminde sıkıyönetimin basına yönelik çok sayıda süreli ve süresiz kapatma cezası verdiği, Cumhuriyet ve Akşam kararının da bunun erken örneklerinden biri olduğu vurgulanıyor. Bu yüzden 28 Nisan 1971; 12 Mart rejiminin basın üzerindeki denetimini açık biçimde gösterdiği tarihlerden biridir.

1975 – Bülent Ecevit, Erzincan’da taşlı ve silahlı saldırıya uğradı.

28 Nisan 1975’te CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, Erzincan’daki programı sırasında taşlı, sopalı ve silahlı saldırıya uğradı. Dönemin kaynaklarında olayın, seçim gezisi ya da siyasi temaslar sırasında gerilen ortam içinde büyüdüğü ve saldırıda çok sayıda kişinin yaralandığı aktarılır; bazı kaynaklar yaralı sayısını 10, bazıları ise ağır yaralılar üzerinden daha farklı biçimde verir. Ecevit saldırıdan kurtuldu, ancak beraberindeki siyasetçiler ve partililer de hedef oldu.

1970’lerin ortasında Türkiye’de siyaset giderek sokak şiddetiyle iç içe geçiyor, parti liderlerinin gezileri bile güvenlik riski taşır hale geliyordu. Ecevit’e yönelik Erzincan saldırısı da Türkiye’de kutuplaşmanın yalnız Meclis kürsüsünde değil, meydanlarda ve taşrada da sertleştiğini gösteren örneklerden biri olarak hafızada kaldı. Ecevit’in ilerleyen yıllarda Niksar, Gerede ve başka yerlerde de benzer saldırılarla karşılaşması, bu dönemin siyasal şiddet iklimini daha da görünür kıldı.

1978 – Türk tiyatrosunun usta oyuncusu ve komedyeni Muammer Karaca hayatını kaybetti.

28 Nisan 1978’de İstanbul’da ölen Muammer Karaca, Türk tiyatrosunda özellikle bulvar tiyatrosu, revü ve taşlama geleneğinin en tanınan isimlerinden biriydi. 1906’da İstanbul’da doğdu. Tiyatroya çok genç yaşta yöneldi; 1920’lerin başında sahneye çıktı, ardından Darülbedayi kadrosuna girerek profesyonel tiyatro hayatını sağlamlaştırdı. Daha sonra operet, revü ve güldürü alanında kendi çizgisini kurdu.

Karaca’yı önemli yapan şey sadece oyunculuğu değildi. O, sahnede güncel siyaseti, şehir hayatını, bürokrasiyi ve toplumsal alışkanlıkları hicivle birleştiren özel bir üslup geliştirdi. Seyirciyle doğrudan bağ kuran, hızlı tempolu, yer yer taşlamaya dayanan bu tarz, onu klasik tiyatro oyuncusundan ayırdı. 1930’lu yıllarda revülerle daha geniş bir ün kazandı; 1940’lardan sonra ise kendi topluluklarıyla ve kendi tiyatrosuyla iyice öne çıktı.

Onun adıyla anılan en önemli yapılardan biri de Muammer Karaca Tiyatrosu oldu. Adı özellikle Cibali Karakolu ile birlikte hafızaya kazındı; ayrıca politik taşlamalarıyla da büyük ilgi gördü. Dönemin iktidarını ve siyasetçilerini hicveden oyunları, onu sadece güldüren biri değil, sahneyi güncel hayatın aynasına çeviren bir sanatçı haline getirdi.

Muammer Karaca’nın etkisi kendi dönemiyle sınırlı kalmadı. Sonraki kuşaklardan birçok oyuncu ve tiyatrocu onun sahne geleneğinden geçti ya da onun tiyatrosunda çalıştı. Bu yüzden 28 Nisan 1978, İstanbul’un canlı, halkla iç içe ve bol taşlamalı sahne geleneğinin en görünür ustalarından birinin vedası anlamına gelir.

1979 – Sovyet donanmasının uçak taşıyan kruvazörü Kiev, İstanbul Boğazı’ndan geçti; geçiş Montreux tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

28 Nisan 1979’da Sovyet donanmasına ait Kiev, İstanbul Boğazı’ndan geçti. Sovyetler, Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin uçak gemileriyle ilgili sınırlamaları nedeniyle, bu sınıftaki gemilerini resmen “ağır uçak taşıyan kruvazör” olarak sınıflandırıyordu. Kiev de teknik olarak bu adla anıldı. Yine de fiiliyatta uçak ve helikopter taşıyan, Sovyet donanmasının yeni deniz gücü anlayışını temsil eden çok büyük bir savaş gemisiydi.

Kiev’i önemli yapan şey yalnız büyüklüğü değildi. Gemi, Kiev sınıfının ilk örneğiydi ve 1970’lerin ortasında hizmete girmişti. Üzerinde Yak-38 tipi savaş uçakları ve helikopterler taşıyabiliyor, aynı zamanda güçlü füze sistemleriyle klasik bir kruvazör gibi de hareket edebiliyordu. Bu hibrit yapı, Sovyet deniz stratejisinin bir yansımasıydı: Gemiyi resmen “uçak gemisi” değil, ağır silahlı bir kruvazör olarak tanımlıyor; ama denizde hava gücü de yaratıyordu. Bu yüzden Boğaz’dan geçişi sadece askerî bir hareket değil, aynı zamanda hukukî tanım ile fiilî güç arasındaki gri alanın somut örneğiydi.

Bu olayın ilginç tarafı da tam burada yatıyor. Montreux rejimi, Boğazlar’dan hangi savaş gemilerinin nasıl geçeceğini sıkı biçimde düzenliyordu. Sovyetler ise Kiev gibi gemileri “uçak taşıyan kruvazör” diye adlandırarak bu sınırın etrafından dolaşan bir yol bulmuştu.

1980 – Abdi İpekçi cinayetinin firari sanığı Mehmet Ali Ağca, gıyabında idama mahkûm edildi.

28 Nisan 1980’de, Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin davada, firari sanık Mehmet Ali Ağca İstanbul’daki yargılama sonunda gıyabında idama mahkûm edildi. Bu karar, 1970’lerin sonundaki siyasal şiddet ortamının, basına yönelik tehditlerin ve devletin güvenlik zaaflarının da simge dosyalarından biri haline gelmiş bir olayın yargı aşamasıydı.

Abdi İpekçi, Türkiye basınında sadece bir gazeteci değil, aynı zamanda etkili bir yorumcu, demokratik çizgisi güçlü bir yayıncı ve kamuoyunda ağırlığı olan bir isimdi. 1 Şubat 1979’da İstanbul’da silahlı saldırıyla öldürülmesi büyük sarsıntı yarattı. Cinayetin faili olarak yakalanan Mehmet Ali Ağca’nın daha sonra cezaevinden kaçması ise olayı daha da büyüttü.

Olayın sonrası da en az dava kadar çarpıcı oldu. Mehmet Ali Ağca, Türkiye’den kaçtıktan sonra 1981’de bu kez Papa II. Jean Paul’e suikast girişimiyle dünya gündemine çıktı. Böylece Abdi İpekçi cinayeti, uluslararası ölçekte de yankı uyandıran karanlık dosyalardan biri haline geldi.

1984 – İran’da yaşayan Türk iş insanı Işık Yönder, ASALA saldırısında öldürüldü.

28 Nisan 1984’te, Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği Sekreteri Şadiye Yönder’in eşi ve İran ile Türkiye arasında ticaret yapan iş insanı Işık Yönder, Tahran’da uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti. Olay, 1970’lerin sonundan 1980’lerin ortasına kadar dünyanın farklı ülkelerinde Türk diplomatlarını, görevlilerini ve Türkiye bağlantılı sivilleri hedef alan Ermeni terör dalgasının İran’a uzanan örneklerinden biri olarak hafızaya geçti.

Bu suikastı önemli kılan şey, hedefin resmî görevli bir diplomat olmamasıydı. Işık Yönder, doğrudan diplomatik görev yürütmeyen ama Türkiye’nin dış temsilcilik çevresiyle bağlantılı bir isimdi. Bu yönüyle saldırı, ASALA’nın yalnızca büyükelçi ve konsolosları değil, Türk devletini temsil eden ya da onun çevresinde bulunan daha geniş bir insan halkasını da hedef alabildiğini gösteriyordu. 1980’li yıllarda Türkiye’nin dış temsilcilikleri bu nedenle sadece diplomatik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da sürekli baskı altındaydı.

1988 – ASALA’nın kurucusu Agop Agopyan, Atina’da öldürüldü.

28 Nisan 1988’de, Ermeni terör örgütü ASALA’nın kurucusu ve uzun yıllar liderliğini yapan Agop Agopyan, Atina’da kimliği resmen açıklanmayan silahlı kişiler tarafından öldürüldü. Dönemin haberlerine göre Agopyan, sabaha karşı evinden çıkıp havaalanına gitmek üzereyken saldırıya uğradı. Böylece 1970’ler ve 1980’lerde Türk diplomatlarına ve Türkiye bağlantılı hedeflere yönelik çok sayıda kanlı saldırıyla anılan ASALA’nın en kilit ismi sahneden çekilmiş oldu.

Agopyan’ın öldürülmesi, zaten iç bölünmeler ve güç kaybı yaşayan ASALA’nın daha da zayıflamasına yol açtı. Sonraki yıllarda örgütün etkisi belirgin biçimde azaldı, saldırı kapasitesi düştü ve eski gücünü sürdüremedi. Ancak saldırının arkasında kimin olduğu hiçbir zaman kesin biçimde aydınlatılamadı; farklı kaynaklarda Türk istihbaratı, Suriye bağlantısı ya da örgüt içi hesaplaşma gibi ihtimaller öne sürüldü.

1996 – Port Arthur katliamı, Avustralya’nın silah yasalarını kökten değiştiren dönüm noktası oldu.

28 Nisan 1996’da Avustralya’nın Tazmanya eyaletindeki Port Arthur bölgesinde gerçekleşen silahlı saldırıda 35 kişi öldü, 18 kişi yaralandı. Saldırı 28 Nisan’da başlayıp 29 Nisan sabahına kadar sürdü; fail Martin Bryant daha sonra yakalandı, suçunu kabul etti ve 35 kez müebbet aldı. Bu, Avustralya tarihinin en ağır kitlesel katliamıydı.

Port Arthur olayını sıradan bir toplu cinayet başlığından çıkaran şey, ülkenin silah politikasını kökten değiştirmesi oldu. Katliamdan bir aydan kısa süre sonra, Başbakan John Howard öncülüğünde hazırlanan National Firearms Agreement ile ülke genelinde ruhsat ve kayıt sistemi sertleştirildi, satışlara bekleme süresi getirildi ve tam otomatik ile yarı otomatik silahlara çok ağır sınırlamalar kondu. Ardından büyük bir silah toplama programı başlatıldı ve yaklaşık 700 bin silah teslim alındı.

2001 – Amerikalı iş insanı Dennis Tito, parasını ödeyerek uzaya çıkan ilk kişi oldu.

28 Nisan 2001’de Amerikalı yatırımcı ve eski mühendis Dennis Tito, Rus Soyuz TM-32 aracıyla Uluslararası Uzay İstasyonu’na doğru yola çıkarak tarihe dünyanın ilk ücretli uzay yolcusu olarak geçti. Tito bu uçuş için yaklaşık 20 milyon dolar ödedi. Aslında önce Rusya’nın uzay istasyonu Mir’e gitmesi planlanmıştı; ancak Mir programı sona erince görev Uluslararası Uzay İstasyonu’na yöneldi.

Bu olayın ilginç tarafı, o gün herkesin bunu heyecanla karşılamamış olmasıydı. Tito’nun uçuşu özellikle NASA tarafında tartışma yarattı; çünkü NASA, onun Uluslararası Uzay İstasyonu için yeterli eğitim almadığını düşünüyordu. Yine de Tito, Rus kozmonotlar Talgat Musabayev ve Yury Baturin ile birlikte başarıyla yola çıktı, istasyonda yaklaşık altı gün kaldı ve 6 Mayıs 2001’de Kazakistan’a iniş yaptı. Tito’nun kendisi “uzay turisti” denmesinden hoşlanmıyor, daha çok “uzay uçuşu katılımcısı” olarak anılmayı tercih ediyordu.

Dennis Tito’yu önemli yapan şey sadece zengin biri olarak uzaya gitmesi değildi. O uçuş, uzayın sadece devletlerin ve profesyonel astronotların alanı olmaktan çıkıp özel para ve özel girişimle erişilebilir yeni bir alana dönüşmesinin sembolik başlangıcı oldu. Bugün Blue Origin, SpaceX ve Virgin Galactic gibi şirketlerle konuştuğumuz ticari uzay turizmi fikrinin ilk büyük dönüm noktalarından biri bu uçuş kabul edilir.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.