Günün Tarihi / 25 Nisan
Dünya Penguen Günü
25 Nisan Dünya Penguen Günü, penguenleri sevimli kutup hayvanları olmalarının ötesinde, deniz ekosisteminin ve iklim değişiminin önemli göstergeleri olarak hatırlatan bir farkındalık günüdür. Bu tarihin seçilmesinin en yaygın kabul gören nedeni, Antarktika’daki McMurdo İstasyonu çevresinde gözlem yapan araştırmacıların, Adélie penguenlerinin her yıl aşağı yukarı 25 Nisan’da üreme alanlarına dönmesini fark etmesidir. Zamanla araştırma istasyonundaki bu küçük gelenek dünya çapında bir farkındalık gününe dönüşmüştür.
Penguenler deniz suyu sıcaklığındaki değişim, buz örtüsünün daralması, besin zincirindeki bozulma, aşırı balıkçılık ve kirlilik gibi sorunlardan doğrudan etkilenir. Bu yüzden penguen popülasyonlarındaki değişim, bilim insanları için okyanus sağlığına dair ciddi bir uyarı niteliği taşır. 25 Nisan’da yapılan kampanyalar da tam bu noktaya odaklanır: Türlerin korunması, yaşam alanlarının savunulması, plastik kirliliğinin azaltılması ve iklim krizine dikkat çekilmesi.
Bugün Dünya Penguen Günü’nde genellikle hayvanat bahçeleri, akvaryumlar, doğa koruma kuruluşları ve okullar çeşitli etkinlikler düzenler; çocuklara yönelik bilgilendirme çalışmaları yapılır, penguen türleri anlatılır, bağış kampanyaları ve koruma çağrıları öne çıkar. Kısacası 25 Nisan; kutup ve okyanus ekosistemlerinin kırılganlığını, iklim krizinin canlılar üzerindeki etkisini ve doğayı korumanın neden ertelenemez olduğunu hatırlatan uluslararası bir farkındalık günüdür.
1719 – Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe romanı yayımlandı.
25 Nisan 1719’da yayımlanan Robinson Crusoe, modern roman tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri sayılır. Daniel Defoe’nun ilk uzun kurmaca eseri olan kitap, ıssız adaya düşen bir denizcinin hayatta kalma mücadelesini anlatırken, bir yandan da yalnızlık, emek, uygarlık, inanç ve insanın doğayla ilişkisi gibi temaları işliyordu. Eser 1719’da Londra’da yayımlandı ve dünya edebiyatına Robinson Crusoe ile Cuma gibi iki kalıcı karakter kazandırdı. Romanın bu kadar etkili olmasının bir nedeni de kurmaca ile gerçek hayat hissini ustaca karıştırmasıydı; Defoe, hikâyeyi sanki gerçekten yaşanmış bir hatırat gibi kurdu. Bu yüzden kitap ilk çıktığında birçok okur onu sadece bir roman gibi değil, gerçek bir deniz kazazedesinin anıları olarak okudu.
Defoe’nun, 1704’te ıssız bir adaya bırakılan İskoç denizci Alexander Selkirk’in hikâyesinden yararlandığı kabul edilir. Ama Robinson Crusoe’yu bu kadar önemli ve popüler yapan şey sadece bu çıkış noktası değildi. Kitap, yayımlandıktan kısa süre sonra büyük başarı kazandı, aynı yıl içinde yeni baskılar gördü ve Defoe hemen bir devam kitabı daha yazdı. Sonraki yüzyıllarda da yalnız edebiyatı değil, çocuk kitaplarını, macera romanlarını, tiyatroyu ve sinemayı etkiledi; hatta “robinsonad” diye anılan, ıssız adada hayatta kalma hikâyeleri türünün doğmasına yol açtı.
1744 – Sıcaklık ölçümünde kullanılan derece sistemine adını veren Anders Celsius öldü.
25 Nisan 1744’te hayatını kaybeden Anders Celsius, adı bugün her gün kullanılan bir ölçü sistemine dönüşmüş bilim insanlarından biriydi. 1701’de İsveç’in Uppsala kentinde doğdu; iyi bir eğitim aldı, genç yaşta astronomiye yöneldi ve daha sonra Uppsala Üniversitesi’nde profesör oldu. Avrupa’nın farklı gözlemevlerini gezdi, dönemin bilim çevreleriyle temas kurdu, özellikle gökbilim ve ölçüm alanında çalıştı. Onu kalıcı yapan şey ise sıcaklığı ölçmek için geliştirdiği ölçek oldu. İlginç olan şu: Celsius’un ilk önerisinde ölçek bugün alıştığımızın tersiydi; suyun kaynama noktası 0, donma noktası 100 olarak alınmıştı. Daha sonra bu düzen ters çevrildi ve bugünkü kullanım yerleşti. Yani bugün hava durumundan ateş ölçmeye kadar her yerde kullandığımız Celsius derecesi, adını ondan alır. Kısa sayılabilecek ömrüne rağmen hem astronomi hem ölçüm bilimi açısından iz bıraktı.
1859 – Süveyş Kanalı’nın kazılmasına Port Said’de başlandı.
25 Nisan 1859’da Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayacak Süveyş Kanalı için ilk kazma Mısır’ın Port Said kentinde vuruldu. Bu girişim, sadece büyük bir mühendislik projesi değildi; dünya ticaretinin yönünü değiştirecek bir hamlenin başlangıcıydı. Projeyi hayata geçiren isim, Mısır Hidivi Said Paşa’dan aldığı imtiyazla hareket eden Fransız diplomat Ferdinand de Lesseps’ti ve inşaat tam da 25 Nisan 1859’da Port Said’de başladı. O güne kadar Avrupa’dan Hindistan’a ve Uzak Doğu’ya giden deniz yolu Afrika’nın güneyinden, Ümit Burnu’nu dolaşarak ilerliyordu. Kanal açıldığında ise bu rota büyük ölçüde kısalacak, Akdeniz’den çıkan bir gemi doğrudan Kızıldeniz’e geçebilecekti.
Kanalın önemi tam da burada yatıyordu. İnşaat 1859’dan 1869’a kadar sürdü ve tamamlandığında Süveyş Kanalı, Avrupa ile Asya arasındaki en kısa deniz yolu haline geldi. Port Said’in kısa sürede büyümesi, Mısır’ın küresel ticaretteki ağırlığının artması ve Britanya başta olmak üzere büyük güçlerin bölgeye daha fazla ilgi göstermesi de bu projenin doğrudan sonuçları arasında yer aldı. Yani 25 Nisan 1859; modern çağın deniz ticaretini, sömürge yollarını ve jeopolitiğini kalıcı biçimde değiştirecek büyük bir projenin hayata geçtiği tarih olarak da önem taşır.
1874 – Telsiz haberleşmesinin öncüsü Guglielmo Marconi doğdu.
25 Nisan 1874’te İtalya’nın Bologna kentinde doğan Guglielmo Marconi, modern haberleşme tarihini değiştiren isimlerden biri oldu. Babası İtalyan, annesi İrlandalıydı; önce Bologna ve Floransa’da okudu, sonra Livorno’daki teknik okulda fizik ve elektromanyetik dalgalarla ilgilenmeye başladı. O dönemde James Clerk Maxwell’in kuramı ve Heinrich Hertz’in deneyleri biliniyordu, ama bunları işe yarar bir haberleşme sistemine dönüştüren kişi Marconi oldu. 1890’ların ortasında ailesinin Bologna yakınlarındaki çiftliğinde yaptığı deneylerle kablosuz sinyal göndermeyi geliştirdi; 1896’da İngiltere’ye giderek ilk patentini aldı, 1897’de İtalya’da 19 kilometreye kadar sinyal iletmeyi başardı, 1899’da Manş Denizi üzerinden haberleşme kurdu, 1901’de ise Atlantik Okyanusu’nu aşan ilk kablosuz sinyali göndererek adını bütün dünyaya duyurdu. Marconi’yi önemli yapan şey, kablosuz haberleşmeyi laboratuvardan çıkarıp denizciliğin, askerliğin ve günlük hayatın parçası haline getirmesidir. Özellikle gemiler arasındaki ve gemi-kara arasındaki haberleşmeyi değiştirdi; bu yüzden deniz güvenliği açısından da çağ açıcı bir rol oynadı. 1909’da Nobel Fizik Ödülü’nü Alman fizikçi Ferdinand Braun ile paylaştı. Sonraki yıllarda kısa dalga haberleşme üzerinde çalıştı; bu alan da modern uzun mesafe radyo iletişiminin temelini oluşturdu. 20 Temmuz 1937’de Roma’da öldüğünde ardında yalnızca teknik bir buluş değil, bugünkü radyo, yayıncılık ve kablosuz iletişim dünyasının temelini oluşturan büyük bir dönüşüm bırakmıştı.
1915 – İngiliz ve Fransız kuvvetleri Çanakkale’de karaya çıktı; Seddülbahir ve Arıburnu muharebeleri başladı.
25 Nisan 1915 sabahı İtilaf Devletleri, 18 Mart’ta boğazı denizden geçemeyince bu kez Gelibolu Yarımadası’na büyük çıkarma harekâtı başlattı. Planın ana yükü güneyde Seddülbahir bölgesine bindirilmişti; burada hedef, kıyıbaşını tutup hızla Alçıtepe-Kilitbahir hattına yönelerek boğaz savunmasını arkadan çökertmekti. Aynı saatlerde Arıburnu’na yapılan çıkarma ise ilk planda daha tali görülse de kısa süre içinde savaşın en kritik cephelerinden birine dönüştü. 25 Nisan böylece Çanakkale’de deniz savaşlarının yerini kara savaşlarına bıraktığı, aylar sürecek siper muharebelerinin başladığı gün oldu.
Seddülbahir cephesinde İngiliz ve Fransız birlikleri Ertuğrul Koyu başta olmak üzere farklı kumsallardan kıyıya çıkmaya çalıştı. Ancak çıkarma, kâğıt üstünde planlandığı kadar kolay olmadı. Osmanlı savunması özellikle dar kıyı şeritlerinde çok sert karşılık verdi; kıyı tahkimatı, makineli tüfek mevzileri ve küçük birliklerin direnişi nedeniyle İtilaf kuvvetleri daha ilk saatlerde ağır kayıplar verdi. Seddülbahir’de gün sonunda bazı kıyıbaşları tutuldu ama hedeflenen hızlı ilerleme gerçekleşmedi. Sonraki günlerde başlayan Kirte muharebeleri de bunun devamı oldu; yani 25 Nisan’da İtilaf Devletlerinin kolay olacağını düşündüğü başarı sağlanamadı ve cephe giderek kilitlendi.
Arıburnu cephesinde ise Anzak Kolordusu, 25 Nisan sabahı kıyıya çıktı; ancak kuvvetler planlanan yerin biraz kuzeyine indi ve sarp arazi içinde dağınık biçimde tutunmak zorunda kaldı. Bu cephenin kaderini belirleyen gelişme, Mustafa Kemal’in 19. Tümeniyle süratle bölgeye yönelmesi oldu. 25 Nisan’da Arıburnu’na çıkan kuvvetlere karşı yapılan Türk taarruzu düşmanı kıyıya sıkıştırdı. Böylece Anzaklar içerilere yürüyüp yarımadayı yaramadı; tutundukları dar sahil şeridinde kaldılar. Arıburnu, bundan sonra aylar sürecek kanlı siper savaşlarının, Conkbayırı ve Anafartalar hattına uzanacak mücadelenin başlangıç noktası haline geldi.
Bu yüzden 25 Nisan 1915’i tek bir çıkarma günü diye okumak eksik kalır. O gün, İtilaf Devletleri’nin İstanbul’a ve boğazlara kara yoluyla ulaşma umudunun başladığı; ama aynı anda Osmanlı savunmasının da bu umudu ilk andan itibaren durdurduğu gündür. Seddülbahir’de İngiliz-Fransız kuvvetleri, Arıburnu’nda Anzaklar karaya çıktı; fakat beklenen hızlı sonuç alınamadı. Çanakkale savaşı o andan sonra kısa bir çıkarma harekâtı olmaktan çıktı, yıpratıcı ve uzun bir kara savaşına dönüştü. Bu nedenle 25 Nisan 1915, Çanakkale’nin sadece askerî değil, hafıza ve kimlik bakımından da en belirleyici tarihlerinden biri olarak anılır.
1920 – Şiirle tiyatro arasında kendine özgü bir dil kuran Sabahattin Kudret Aksal doğdu.
25 Nisan 1920’de İstanbul’da doğan Sabahattin Kudret Aksal, Türk edebiyatında hem şiir hem öykü hem de tiyatro alanında iz bırakan çok yönlü yazarlardan biri oldu. Öğrenimini İstanbul’da tamamladı; bir süre iktisat eğitimi aldı. Uzun yıllar edebiyat öğretmenliği yaptı; bu da onun dil duygusunu ve gözlem gücünü besleyen önemli damarlardan biri oldu. Aksal’ı özel kılan şey, yazdıklarında gösterişli bir büyük anlatıdan çok, gündelik hayatın içindeki insanı, şehirli yalnızlığı, küçük sıkışmaları, ince gerilimleri ve konuşma dilinin imkânlarını öne çıkarmasıydı. Şiirde daha içe dönük, ölçülü ve yoğun bir ses kurarken; öykü ve özellikle tiyatroda, sıradan görünen hayatların altındaki çatışmayı güçlü biçimde işledi. Bu yüzden Türk tiyatrosunda da ayrı bir yere oturdu; insan ilişkilerini, aile içi gerilimleri, şehir hayatının daralan ruhunu sahneye taşıyan oyunlarıyla tanındı. Şakacı, Tersine Dönen Şemsiye, Kahvede Şenlik Var, Kral Üşümesi gibi oyunları ve şiir kitaplarıyla edebiyat çevrelerinde sürekli anılan bir isim haline geldi. 31 Ağustos 1993’te İstanbul’da hayatını kaybettiğinde ardında, sesi yüksek çıkmayan ama dili sağlam, etkisi kalıcı bir edebiyat mirası bırakmıştı.
1925 – Hindenburg, Almanya’da halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu.
25 Nisan 1925’te yapılan seçimle Paul von Hindenburg, Weimar Cumhuriyeti’nin halk oyuyla seçilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Tannenberg Muharebesi ile büyük ün kazanan Hindenburg, savaş sonrası Almanya’da yalnız bir asker değil, muhafazakâr çevrelerin güven duyduğu millî bir figür haline gelmişti. Cumhurbaşkanlığına gelişi de bu yüzden sıradan bir seçim sonucu değildi; savaş yenilgisi, ekonomik kriz, siyasî kutuplaşma ve rejim tartışmaları içindeki Almanya’da, eski imparatorluk dönemini hatırlatan güçlü bir otorite figürü devletin başına geçmiş oldu. Hindenburg başlangıçta cumhuriyet fikrine mesafeli bir isimdi, ama cumhurbaşkanı olarak Weimar düzeninin en tepesine yerleşti. Onu tarih açısından asıl önemli kılan şey ise sonraki yıllarda yaşandı. 1930’lardan itibaren Almanya’daki kriz derinleşirken, olağanüstü yetkilere dayanan kararname siyasetinin önünü açtı ve sonunda 1933’te Adolf Hitler’i şansölye olarak atayan kişi oldu. Bu yüzden 25 Nisan 1925, yalnız yaşlı bir mareşalin seçim zaferi değil; Weimar Almanyası’nın demokrasi ile otoriterlik arasında gidip geldiği dönemde, ileride çok daha ağır sonuçlara yol açacak siyasî sürecin en önemli eşiklerinden biri olarak da önem taşır.
1926 – Bugünkü TÜİK’in temeli olan Merkezi İstatistik Dairesi kuruldu.
25 Nisan 1926’da çıkarılan kararnameyle Merkezi İstatistik Dairesi kuruldu ve böylece Türkiye’de ekonomik, demografik ve toplumsal verilerin daha düzenli, daha merkezi ve daha kurumsal biçimde toplanacağı yeni bir dönem başladı. Bugün Türkiye İstatistik Kurumu, kısaca TÜİK adıyla bilinen yapının başlangıcı sayılan bu adım, genç Cumhuriyet’in ülkeyi yalnızca siyasal olarak değil, sayılarla tanıma, veriyle izleme ve planlama anlayışıyla da kurmaya çalıştığını gösteriyordu. Nüfus sayımlarından enflasyon verilerine, iş gücü istatistiklerinden üretim ve yaşam koşullarına kadar bugün devletin, ekonominin ve kamuoyunun başvurduğu çok geniş veri alanının kurumsal kökeni bu tarihe uzanır.
1927 – Asteriks’in çizeri Albert Uderzo doğdu.
25 Nisan 1927’de Fransa’da doğan Albert Uderzo, dünya çizgi roman tarihinin en tanınan isimlerinden biri haline geldi. Onu ölümsüzleştiren eser, kuşkusuz René Goscinny ile birlikte yarattığı Asteriks oldu. Uderzo’nun çizgileri, küçük Galya köyünün Roma İmparatorluğu’na karşı verdiği mizahi direnişi sadece komik değil, aynı zamanda görsel olarak da unutulmaz hale getirdi. Asteriks ve Oburiks gibi karakterler onun kaleminde, yalnızca çocukların değil yetişkinlerin de sahiplendiği kültür ikonlarına dönüştü. Uderzo’yu büyük yapan şey, çizgi romanda hareketi, kalabalık sahneleri, yüz ifadelerini ve mizahı olağanüstü canlı kurabilmesiydi; bu sayede Asteriks albümleri dünyanın birçok diline çevrildi, milyonlarca sattı, sinemaya ve animasyona uyarlandı. Hayatı da kolay başlamamıştı; İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğuydu, çocukluğunda renk körlüğü ve sağlık sorunları yaşadı, ama buna rağmen çizim yeteneğini geliştirerek Fransa’nın en büyük çizerlerinden biri oldu. Goscinny’nin ölümünden sonra Asteriks’i tek başına sürdürmesi de onun kariyerindeki en önemli kırılma noktalarından biriydi. 2020’de öldüğünde ardında yalnızca başarılı bir çizgi roman serisi değil, Avrupa popüler kültürünün en kalıcı görsel miraslarından birini bırakmıştı.
1926 – Rıza Han kendini şah ilan etti, İran’da Pehlevi dönemi başladı.
25 Nisan 1926’da Rıza Han Pehlevi, resmen taç giyerek kendisini İran Şahı ilan etti ve böylece ülkede Kaçar Hanedanı dönemi kapandı ve Pehlevi dönemi başladı. Rıza Han aslında birkaç yıl önce, 1921 darbesiyle öne çıkmış, ardından hızla devletin en güçlü ismine dönüşmüştü. Önce orduyu denetimi altına aldı, sonra başbakan oldu, sonunda da hanedan değişikliğine giderek tahta çıktı. Onu önemli yapan şey sadece iktidarı ele geçirmesi değildi; İran’da merkezi otoriteyi sert biçimde yeniden kurmaya, orduyu güçlendirmeye, aşiret yapısını zayıflatmaya ve ülkeyi yukarıdan aşağıya modernleştirmeye girişmesiydi. Kılık kıyafetten eğitime, bürokrasiden ulaştırmaya kadar birçok alanda köklü değişiklik yaptı; bu yüzden kimi çevreler onu modern İran’ın kurucu figürlerinden biri saydı, kimi çevreler ise otoriter ve baskıcı bir yönetici olarak gördü. Sonraki yıllarda onun kurduğu Pehlevi düzeni, oğlu Muhammed Rıza Şah döneminde devam etti ve 1979 İran Devrimi’ne kadar ülkenin kaderini belirledi.
1939 – İstanbul-Berlin arasında düzenli uçak seferleri için Lufthansa ile anlaşma yapıldı.
25 Nisan 1939’da imzalanan sözleşmeyle, 1 Haziran’dan başlayarak İstanbul ile Berlin arasında düzenli uçak seferleri yapılması kararlaştırıldı. Bu gelişme, Türkiye’de sivil havacılığın dış hatlar bakımından genişlediği dönemin dikkat çekici adımlarından biriydi. Hükümet teklifi 17 Nisan 1939’da onayladığı ve İstanbul-Berlin seferleri 1 Haziran’da başladı. Bu yüzden 25 Nisan 1939, yalnız bir ticari sözleşme tarihi değildir; Türkiye’nin Avrupa hava ulaşım ağına daha düzenli biçimde bağlandığı önemli bir dönüm noktasıdır.
Bu hattın önemi sadece yolcu taşımacılığı değildi. O yıllarda hava yolları, posta ve diplomatik temas açısından da stratejik görülüyordu. Ancak bu yeni düzenin ömrü uzun olmadı; birkaç ay sonra başlayan II. Dünya Savaşı, Avrupa’daki sivil havacılık düzenini altüst etti. Yani 1939’da umutla kurulan İstanbul-Berlin hava hattı, bir yandan Türkiye’nin dış dünyaya açılan yeni ulaşım kanallarından biri olurken, öte yandan savaş öncesi son normalleşme adımlarından biri olarak tarihte yerini aldı.
1940 – Sinema tarihinin en büyük oyuncularından Al Pacino doğdu.
25 Nisan 1940’ta New York’un Bronx bölgesinde doğan Al Pacino, sadece Hollywood’un değil, dünya sinemasının da en etkili oyuncularından biri kabul edilir. İtalyan kökenli yoksul bir ailenin çocuğuydu; anne babası küçük yaşta ayrıldı, çocukluğunu annesi ve büyükannesiyle geçirdi. Gençlik yıllarında oyunculuğa yöneldi ama bu yol onun için kolay olmadı; uzun süre küçük işlerde çalıştı, oyunculuk eğitimi aldı, tiyatroda pişti ve sahne disiplinini burada kazandı. Sinemadaki büyük çıkışı The Godfather ile oldu; Michael Corleone rolünde gösterdiği soğukkanlı, içe kapanık ama giderek kararan performans, onu bir anda dünya çapında üne taşıdı. Sonraki yıllarda Serpico, Dog Day Afternoon, The Godfather Part II, Scarface, Kadın Kokusu, Carlito’nun Yolu, Heat, The Insider gibi filmlerle sadece yıldız değil, oyunculuk gücü de tartışılmaz bir isim olduğunu kanıtladı. Onu büyük yapan şey; kırılganlık, öfke, suçluluk, hırs ve çöküş gibi duyguları aynı karakter içinde inandırıcı biçimde taşıyabilmesidir. Uzun yıllar Oscar’a aday gösterildikten sonra 1993’te Kadın Kokusu (Scent of a Woman) ile En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını aldı. Al Pacino bugün yalnız ünlü bir oyuncu değil, modern suç filmi, karakter sineması ve oyunculuk sanatı denince ilk akla gelen birkaç isimden biri olarak görülüyor.
1941 – Atatürk’ün çocukluk arkadaşı ve yaveri Salih Bozok öldü.
25 Nisan 1941’de hayatını kaybeden Salih Bozok, Türk askerî ve siyasi tarihinin en özel isimlerinden biridir; çünkü o, sadece bir subay ya da milletvekili değildi, Mustafa Kemal Atatürk’ün çocukluk arkadaşı, silah arkadaşı ve en yakın yaverlerinden biriydi. 1881’de Selanik’te doğdu; Atatürk’le aynı şehirde, aynı kuşağın çocuğu olarak büyüdü. Askerlik eğitimini de onunla benzer çizgide aldı; Harp Okulu ve askerî görevler boyunca yolları sık sık kesişti. Trablusgarp’tan Balkan Savaşları’na, ardından Millî Mücadele yıllarına uzanan süreçte her zaman Atatürk’ün yakın çevresinde yer aldı. Ancak Salih Bozok’u tarih içinde asıl ayrıcalıklı kılan şey, resmî görevlerinin ötesinde, Atatürk’le olan dostluk bağıdır. Atatürk’ün yanında sadece emir alan bir yaver değildi, çocukluk günlerinden beri ona güvenen, onunla hayatın en kritik anlarını paylaşan insanlardan biriydi.
Hayatının en çarpıcı kırılma noktası da Atatürk’ün ölümü sırasında yaşandı. 10 Kasım 1938’de Atatürk’ün ölüm haberini aldıktan sonra duyduğu büyük sarsıntıyla intihar girişiminde bulundu; ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı ve kurtarıldı. Bu olay, onun Atatürk’e duyduğu bağlılığın ne kadar kişisel ve derin olduğunu gösteren en sert örneklerden biri olarak hafızada kaldı. Daha sonra iyileşti, bir süre daha yaşadı; ancak bu sarsıntının izlerini hep taşıdı. Salih Bozok, askerlikten sonra siyaset hayatına da girdi ve milletvekilliği yaptı. Ölümünden sonra ise adı, daha çok Atatürk’ün hayatındaki en sadık ve en yakın insanlardan biri olarak anılmaya devam etti.
1945 – 50 ülkenin temsilcisi San Francisco’da toplanarak Birleşmiş Milletler’in temelini attı.
25 Nisan 1945’te, II. Dünya Savaşı henüz bitmeden, 50 ülkenin delegeleri ABD’nin San Francisco kentinde bir araya geldi ve birkaç ay sonra Birleşmiş Milletler Şartı’na dönüşecek büyük konferansı başlattı. Bu toplantı, savaşlar arası dönemin başarısız kurumu sayılan Milletler Cemiyeti’nin yerini alacak yeni bir uluslararası düzen kurma girişimiydi. Daha önce Dumbarton Oaks ve Yalta görüşmelerinde ana çerçevesi çizilen sistem, San Francisco’da masaya yatırıldı; delegeler örgütün amaçlarını, üyelik yapısını, Güvenlik Konseyi’nin yetkilerini, veto meselesini ve uluslararası mahkeme düzenini tek tek görüştü.
Bu konferansın önemi, sadece yeni bir örgüt kurulmasında değildi. 1945 dünyası iki büyük savaşın yıkımını görmüş, eski diplomasi dili çökmüş, milyonlarca insan ölmüş ve uluslararası sistem güven kaybetmişti. San Francisco’da toplanan delegeler işte bu enkazın içinden daha kalıcı bir barış düzeni kurmaya çalıştı. Konferans 26 Haziran 1945’e kadar sürdü; sonunda Birleşmiş Milletler Şartı imzaya açıldı. İlk gün San Francisco’ya gelen 50 ülke temsilcisi arasında Türkiye de vardı. Birleşmiş Milletler ise daha sonra, gerekli onayların tamamlanmasının ardından 24 Ekim 1945’te resmen kuruldu.
1946 – İstanbul-Ankara hattında yataklı tren seferleri başladı.
25 Nisan 1946’da İstanbul ile Ankara arasında yataklı tren seferlerinin başlaması, demiryolu yolculuğunda konforun ve uzun mesafe gece seyahatinin yeni bir aşamaya geçtiğini gösteren dikkat çekici adımlardan biri oldu. Bu yenilik sayesinde iki şehir arasındaki yolculuk sadece ulaşım meselesi olmaktan çıkıp, gece boyunca daha düzenli ve daha rahat yapılabilen bir seyahate dönüştü. O yıllarda hava yolu ulaşımı henüz yaygın değildi, kara yolu da bugünkü kadar gelişmiş değildi; bu yüzden demiryolu özellikle Ankara-İstanbul hattında hem devlet görevlileri hem tüccarlar hem de sıradan yolcular için en önemli ulaşım araçlarından biriydi. Yataklı vagonların devreye girmesi de Cumhuriyet’in demiryollarında sadece hat kurmaya değil, yolculuk standardını yükseltmeye de yöneldiğini gösteriyordu.
1947 – Modern futbolun yönünü değiştiren isimlerden Johan Cruyff doğdu.
25 Nisan 1947’de Amsterdam’da doğan Johan Cruyff, sadece büyük bir futbolcu değil, oyunun nasıl oynanması gerektiğine dair düşünceyi de değiştiren bir figürdü. Futbola Ajax altyapısında başladı; kısa sürede hem tekniği hem oyun zekâsı hem de sahadaki özgüveniyle öne çıktı. 1960’ların sonu ve 1970’lerde Ajax’ın Avrupa’ya damga vurduğu dönemin merkezindeki isimdi. Ardından Hollanda Millî Takımı’yla 1974 Dünya Kupası’nda finale çıktı; o turnuvada takım kupayı alamasa da Cruyff’un önderliğindeki Hollanda, hareketli, baskılı, sürekli yer değiştiren oyunuyla bütün dünyayı etkiledi. Bu anlayış daha sonra “Total Futbol” denince akla gelen en güçlü örneklerden biri oldu. Cruyff’u büyük yapan şey, sadece çalımı, pası ya da golü değildi; oyunu birkaç hamle sonrasını görerek oynaması ve takım arkadaşlarının oyununu da yükseltmesiydi.
Futbolculuktan sonra etkisi daha da büyüdü. Teknik direktör olarak özellikle Barcelona’da kurduğu anlayış, kulübün sonraki on yıllarını belirledi. Bugün pas oyunu, alan kullanımı, önde baskı, topa sahip olarak rakibi boğma gibi kavramlar konuşuluyorsa, Cruyff bu düşüncenin en güçlü kurucularından biri sayılır. Guardiola başta olmak üzere birçok teknik adam doğrudan onun etkisiyle yetişti. Yani Johan Cruyff, sadece kendi döneminin yıldızı değil; bugünkü modern futbolun hem sahadaki hem kenardaki en önemli kaynaklarından biriydi.
1953 – DNA’nın çift sarmal yapısı çözüldü, modern biyolojinin yönü değişti.
25 Nisan 1953’te James Watson ile Francis Crick, Cambridge’de yürüttükleri çalışmanın sonucunu Nature dergisinde yayımladı ve DNA’nın çift sarmal yapısını bilim dünyasına duyurdu. DNA maddesinin varlığı daha önce biliniyordu; asıl büyük kırılma, bu molekülün kalıtsal bilgiyi nasıl taşıyabildiğini açıklayan yapısının anlaşılmasıydı. Watson ve Crick’in önerdiği çift sarmal model, DNA’nın iki zincirden oluştuğunu ve bu zincirlerin birbirini tamamlayan bazlarla eşleştiğini gösterdi. Bu da kalıtsal bilginin nasıl kopyalanabildiğini, yani anne-babadan çocuğa nasıl aktarılabildiğini açıklayan temel anahtar oldu.
Bu buluşun önemi yalnızca biyoloji laboratuvarlarıyla sınırlı kalmadı. DNA’nın yapısının anlaşılması, modern moleküler biyolojinin, daha sonra da genetik, biyoteknoloji, adli tıp, kanser araştırmaları, kalıtsal hastalık tanıları ve en sonunda İnsan Genom Projesi gibi dev çalışmaların temelini attı. ABD Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü de 1953’teki çift sarmal keşfini, biyolojik bilginin nasıl taşındığını anlamamızı sağlayan dönüm noktası olarak tanımlıyor. Sonraki yıllarda bu başarı sadece Watson ve Crick’le anılmadı; özellikle Rosalind Franklin ile Maurice Wilkins’in X-ışını kırınım çalışmalarının da yapının çözülmesinde kritik rol oynadığı giderek daha güçlü biçimde kabul edildi.
1957 – Fethiye’de 7,1 büyüklüğünde deprem oldu, 67 kişi öldü.
25 Nisan 1957 sabahı saat 04.25 sularında Muğla’nın Fethiye-Rodos hattında meydana gelen 7,1 büyüklüğündeki deprem, bölgenin en yıkıcı afetlerinden biri oldu. Ancak bu felaket tek başına sabaha karşı gelen ana sarsıntıdan ibaret değildi; kaynaklar, 24 Nisan akşamı daha küçük ama ciddi bir öncü depremin yaşandığını, asıl yıkımın ise birkaç saat sonra gelen ikinci ve daha büyük sarsıntıyla ortaya çıktığını gösteriyor. Bu yüzden 25 Nisan 1957, Fethiye tarihinde bir gecede iki depremle sarsılan büyük yıkımın tarihi olarak anılır.
Depremde 67 kişi hayatını kaybetti, binlerce yapı yıkıldı ya da ağır hasar gördü. Kentin neredeyse tamamı zarar gördü, özellikle eski yapı stoğu büyük ölçüde çöktü ve afet sadece Fethiye merkezle sınırlı kalmayıp çevre yerleşimleri de etkiledi. İlk depremden sonra halkı evlerine girmemeleri için uyaran yöneticilerin tavrı, ikinci büyük sarsıntıda can kaybının daha da artmasını önleyen etkenlerden biri oldu.
1962 – Anayasa Mahkemesi kuruldu, Türkiye’de kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen yeni dönem başladı.
22 Nisan 1962’de kabul edilen 44 sayılı Kanun ile Anayasa Mahkemesi resmen kuruldu. Aslında bu mahkemenin temeli, 27 Mayıs sonrasında hazırlanan 1961 Anayasası ile atılmıştı; ancak kurumun nasıl işleyeceği, yetkileri, üyeleri ve yargılama usulleri bu özel kanunla netleşti. Anayasa Mahkemesi’nin kendi tarihçesine göre kanun 25 Nisan 1962’de Resmî Gazete’de yayımlandı ve yürürlüğe girdi; mahkeme üyeleri daha sonra seçildi, ilk toplantılar yapıldı ve kurum 28 Ağustos 1962’de resmen çalışmaya başladı. Yani 22 Nisan, mahkemenin hukukî kuruluş tarihi; sonraki aylar ise fiilen faaliyete geçiş süreciydi. Bu adımın önemi çok büyüktü. Çünkü Türkiye’de ilk kez, Meclis’in çıkardığı kanunların Anayasa’ya uygun olup olmadığını denetleyecek ayrı ve yüksek bir yargı organı kuruluyordu. Sonraki yıllarda Anayasa Mahkemesi; siyasî partilerin kapatılması, Yüce Divan sıfatıyla yargılama ve daha sonra bireysel başvuru gibi görevlerle Türkiye’nin en etkili kurumlarından birine dönüştü.
1974 – Portekiz’de Karanfil Devrimi yapıldı, diktatörlük dönemi sona erdi.
25 Nisan 1974’te Portekiz’de ordu içindeki genç subayların başlattığı askerî ayaklanma, ülkeyi onlarca yıldır yöneten otoriter düzeni devirdi. Bu olay tarihe Karanfil Devrimi adıyla geçti. Çünkü darbe sırasında halk sokaklara çıktı, askerlerin namlularına kırmızı karanfiller takıldı ve iktidar değişimi büyük ölçüde kitlesel bir iç savaşa dönüşmeden gerçekleşti. Burada küçük ama önemli bir ayrıntı var: Devrilen düzen doğrudan António de Oliveira Salazar’ın kişisel iktidarı değildi; Salazar 1970’te ölmüştü. Ancak 1974’te yıkılan rejim, onun kurduğu Estado Novo adlı otoriter sistemdi ve son yıllarda Marcelo Caetano tarafından sürdürülüyordu. General António de Spínola ise bu süreçte öne çıkan en önemli askerî figürlerden biri oldu, ama ayaklanmanın asıl örgütleyici gücü ordu içindeki Silahlı Kuvvetler Hareketiydi.
Bu devrimin arka planında uzun süredir biriken ciddi sorunlar vardı. Portekiz, Afrika’daki sömürgelerini elinde tutmak için Angola, Mozambik ve Gine-Bissau gibi yerlerde pahalı ve yıpratıcı savaşlar yürütüyordu. Genç subaylar hem bu savaşlardan hem de ülkedeki baskıcı siyasî düzenden rahatsızdı. Basın sansür altındaydı, muhalefet bastırılıyordu, seçimler gerçek bir demokrasi üretmiyordu. 25 Nisan sabahı başkent Lizbon’da kilit noktalar hızla ele geçirildi, rejim çöktü ve Caetano teslim oldu. Sonrasında Portekiz’de siyasal tutuklular serbest bırakıldı, sansür kaldırıldı, çok partili düzene geçildi ve sömürgelerin bağımsızlık süreci hızlandı.
1990 – Discovery mürettebatı Hubble Uzay Teleskobu’nu yörüngeye yerleştirdi.
25 Nisan 1990’da NASA’nın Discovery uzay mekiği, insanlığın en önemli bilim araçlarından biri haline gelecek Hubble Uzay Teleskobu’nu Dünya yörüngesine yerleştirdi. O gün yaşanan şey; astronomların atmosferin bozucu etkisinden kurtulup uzayı çok daha net görmesini sağlayacak yeni bir çağın başlangıcıydı. Yerden yapılan gözlemlerde atmosfer ışığı soğuruyor ve görüntüyü bulanıklaştırıyordu; Hubble ise bu engelin üstüne çıkıp çok daha parlak, daha keskin ve daha ayrıntılı görüntüler gönderecekti.
Ama Hubble’ın hikâyesi hemen başarıyla başlamadı. Fırlatmadan kısa süre sonra teleskobun ana aynasında üretim hatası olduğu anlaşıldı ve ilk görüntüler beklenenden bulanık çıktı. Bu kriz, projeyi neredeyse büyük bir hayal kırıklığına çevirecekti. Ancak 1993’te yapılan bakım göreviyle sorun giderildi; yeni kamera ve düzeltici optik sistemler takıldı. Bundan sonra Hubble, evrenin yaşı, galaksilerin oluşumu, kara delikler, bulutsular, uzak yıldız sistemleri ve gezegen atmosferleri konusunda sayısız büyük keşfe imza attı.
2001 – Merkez Bankası’na özerklik getiren yasa yürürlüğe girdi.
25 Nisan 2001’de yürürlüğe giren 4651 sayılı Kanun, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın yapısını köklü biçimde değiştirdi ve para politikasında yeni bir dönem başlattı. 2001 ekonomik krizinin en sert günlerinde çıkan bu düzenlemeyle Merkez Bankası’nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamak olarak tanımlandı; Hazine’ye ve kamu kurumlarına doğrudan kredi açmasının önü kapatıldı, para politikası araçlarını kullanma yetkisi daha açık biçimde bankaya bırakıldı. Bu değişiklik, Türkiye’de uzun yıllar tartışılan “Merkez Bankası özerkliği” meselesinde en önemli dönüm noktası oldu. Çünkü artık bankanın kısa vadeli siyasî ihtiyaçlara göre para basan bir kurum gibi çalışmaması, enflasyonla mücadelede daha bağımsız hareket etmesi hedefleniyordu.
2005 – Japonya’da Amagasaki tren kazası meydana geldi, 107 kişi hayatını kaybetti.
25 Nisan 2005 sabahı Japonya’nın Hyogo eyaletindeki Amagasaki kentinde, aşırı hız yaptığı belirtilen bir banliyö treni raydan çıktı ve hattın kenarındaki apartman bloğuna çarptı. Kazada 107 kişi hayatını kaybetti, 500’den fazla kişi de yaralandı. Olay, Japonya’nın savaş sonrası dönemde yaşadığı en ağır demiryolu facialarından biri olarak kayda geçti. Kazayı bu kadar sarsıcı kılan şey yalnızca can kaybının büyüklüğü değildi; Japonya gibi dakikliği, disiplinli çalışma kültürü ve güvenli toplu taşıma sistemiyle tanınan bir ülkede yaşanmış olmasıydı. Soruşturmalar ilerledikçe, makinistin önceki gecikmeyi telafi etmek için hızlandığı, şirket içindeki sert zaman baskısının ve ceza kültürünün de bu felakette dolaylı rol oynadığı tartışıldı.
2015 – Nepal’de büyük deprem meydana geldi, yaklaşık 9 bin kişi hayatını kaybetti.
25 Nisan 2015’te Nepal’de, merkezi Katmandu’nun kuzeybatısında bulunan Gorkha bölgesi yakınlarında çok yıkıcı bir deprem meydana geldi. ABD Jeoloji Araştırmaları Kurumu depremi 7,8 büyüklüğünde kayda geçirdi; bazı kaynaklarda farklı ölçüm sistemleri nedeniyle 8,1 olarak da anıldı. Deprem yalnızca Nepal’i değil, Hindistan, Çin ve Bangladeş’i de etkiledi; ancak asıl yıkım Nepal’de yaşandı. Birleşmiş Milletler verilerine göre 8.891 kişi öldü, on binlerce insan evsiz kaldı; USGS ise toplam yaralı sayısını yaklaşık 23 bin olarak verir.
Bu depremi bu kadar önemli kılan şey yalnızca can kaybının büyüklüğü değildi. Katmandu Vadisi’ndeki tarihî yapılar büyük zarar gördü, yüz binlerce ev yıkıldı ya da oturulamaz hale geldi, Everest çevresinde çığlar meydana geldi ve ülkenin zaten kırılgan olan altyapısı neredeyse felç oldu. Depremin ardından gelen güçlü artçılar, özellikle de 12 Mayıs’taki 7,3 büyüklüğündeki sarsıntı, yıkımı daha da derinleştirdi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
