31 Mayıs Tarihte Bugün

70 Dakika Okuma
31 Mayıs Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 31 Mayıs

MÖ 1279 – II. Ramses tahta çıktı; Antik Mısır’ın en görkemli firavunlarından birinin dönemi başladı

MÖ 31 Mayıs 1279’da, Antik Mısır’ın 19. Hanedan firavunlarından II. Ramses tahta çıktı. Tarihe Büyük Ramses olarak geçen bu hükümdar, yalnız Mısır’ın değil, bütün Antik Çağ’ın en güçlü, en uzun süre hüküm süren ve en çok iz bırakan krallarından biri oldu.

  1. Ramses, Firavun I. Seti’nin oğluydu. Babası döneminde daha genç yaşta askerî ve idari görevlerle yetiştirildi. Bu nedenle tahta çıktığında savaş meydanını, devlet yönetimini ve imparatorluk siyasetini tanıyan bir hükümdardı. Mısır, onun döneminde hem askerî hem mimari hem de propaganda gücü bakımından zirve dönemlerinden birini yaşadı.

Ramses’in saltanatı yaklaşık 66 yıl sürdü. Bu, Antik Mısır tarihinde olağanüstü uzun bir iktidar süresidir. Uzun hükümdarlığı sayesinde kendi adını ülkenin dört bir yanına kazıdı; tapınaklar, heykeller, anıtlar ve yazıtlarla neredeyse Mısır’ın hafızasını kendi adıyla yeniden kurdu. Bugün Mısır denince akla gelen birçok görkemli yapı ve dev firavun heykeli, doğrudan ya da dolaylı olarak onun döneminin izlerini taşır.

  1. Ramses’in en bilinen askerî olayı, Hititlerle yaptığı Kadeş Savaşı’dır. MÖ 13. yüzyılda Mısır ile Hitit İmparatorluğu, Suriye ve Doğu Akdeniz üzerindeki hâkimiyet için mücadele ediyordu. Kadeş Savaşı, Antik Çağ’ın en meşhur meydan savaşlarından biri kabul edilir. Ramses, bu savaşı kendi yazıtlarında büyük bir zafer gibi anlattırdı; ancak tarihçiler savaşın kesin bir Mısır zaferinden çok, iki büyük güç arasında sonuçsuz ve yıpratıcı bir karşılaşma olduğunu belirtir.

Bu savaşın asıl tarihsel önemi, sonrasında yapılan barış antlaşmasıdır. Mısır ile Hititler arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, tarihte bilinen en eski yazılı uluslararası barış antlaşmalarından biri olarak kabul edilir. Bu antlaşma, iki devlet arasındaki savaşı bitirmesinin yanı sıra diplomasi, evlilik ittifakları ve karşılıklı tanıma yoluyla bölgesel dengelerin kurulabileceğini de gösterdi.

Ramses, savaş kadar mimariyle de hatırlanır. Abu Simbel Tapınakları, onun ihtişam arzusunun en görkemli örneklerinden biridir. Devasa oturan Ramses heykelleri, firavunun gücünü yalnız Mısır halkına değil, güney sınırındaki Nubya’ya ve yabancı elçilere de göstermek için yapılmıştı.

Onun döneminde Pi-Ramses adlı yeni başkent de önem kazandı. Nil Deltası’nda kurulan bu şehir hem askerî seferler hem de Doğu Akdeniz politikası açısından stratejik bir merkezdi. Ramses’in Mısır’ı, Nil vadisine kapanmış bir uygarlık değildi; Suriye, Filistin, Nubya ve Akdeniz dünyasıyla ilişki kuran büyük bir imparatorluktu.

  1. Ramses’in kişisel imajı da çok güçlü biçimde inşa edildi. Yazıtlarında kendisini yenilmez savaşçı, tanrıların sevgilisi, halkının koruyucusu ve Mısır’ın ebedî hükümdarı gibi gösterdi. Antik dünyada iktidarın yalnız kılıçla değil, anlatıyla da kurulduğunu gösteren en iyi örneklerden biri Ramses’tir. Onun dönemi, firavun propagandasının zirvelerinden biri sayılabilir.

Ramses aynı zamanda çok geniş bir aileye sahipti. Çok sayıda eşi, çocuğu ve hanedan bağlantısı vardı. Bu durum hem saray politikasını hem de haleflik düzenini karmaşık hale getirdi. Uzun yaşadığı için birçok oğlundan daha uzun süre hayatta kaldı; sonunda tahta oğlu Merneptah geçti.

  1. Ramses, ölümünden sonra da Mısır hafızasında olağanüstü bir yer tuttu. Sonraki firavunlar onun adını, unvanlarını ve ihtişamını örnek aldı. Antik Mısır’ın görkemli, tanrısal ve anıtsal hükümdar tipi dendiğinde, Ramses en güçlü simgelerden biri olarak öne çıkar.

1009 – Astronomi cetvelleriyle İslam bilim tarihinde iz bırakan İbn Yunus öldü

31 Mayıs 1009’da Mısırlı astronomi ve matematik bilgini İbn Yunus öldü. Tam adıyla Ebü’l-Hasan Ali bin Abdurrahman bin Yunus es-Sadefî el-Mısrî, Orta Çağ İslam dünyasının en önemli astronomlarından biri kabul edilir. Özellikle dikkatli gözlemleri ve hazırladığı astronomi cetvelleriyle tanındı.

İbn Yunus, yaklaşık 950 yılında Mısır’da doğdu. Yaşamı, Fatımîler döneminde Kahire’nin bilim ve kültür merkezi olarak yükseldiği yıllara denk geldi. Fatımî halifeleri döneminde çalışan İbn Yunus, özellikle Halife el-Hâkim adına hazırladığı büyük astronomi eseriyle ün kazandı.

Onun en önemli eseri el-Zîcü’l-Hâkimî el-Kebîr adlı astronomi cetvelidir. “Zîc”, gök cisimlerinin konumlarını, takvim hesaplarını ve astronomik ölçümleri içeren matematiksel tablolar için kullanılan bir terimdir. İbn Yunus’un eseri, gezegen hareketleri, Ay ve Güneş tutulmaları, takvimler ve trigonometrik hesaplamalar bakımından döneminin en gelişmiş çalışmalarından biri sayılır.

İbn Yunus’u önemli kılan şey, yalnız teorik bilgi üretmesi değildi. O, gökyüzünü dikkatle gözlemleyen ve bu gözlemleri matematikle birleştiren bir bilim insanıydı. Kaynaklar, onun çok sayıda gezegen kavuşumu ve Ay tutulması gözlemini kaydettiğini, hesaplarında yüksek bir hassasiyete ulaştığını belirtir.

Bu çalışmaların pratik değeri de büyüktü. İslam dünyasında astronomi, namaz vakitlerinin belirlenmesi, kıble yönünün hesaplanması, takvim düzeni ve denizcilik gibi alanlarla doğrudan ilişkiliydi. Bu nedenle İbn Yunus’un cetvelleri hem bilimsel hem de gündelik-dini hayat açısından önemliydi.

İbn Yunus aynı zamanda trigonometrik hesapları astronomiye uygulayan önemli isimlerden biriydi. Gök cisimlerinin konumlarını hesaplamak için kullanılan matematiksel yöntemlerin gelişmesine katkı sağladı. Bu yönüyle astronomi ile matematik arasındaki bağı güçlendiren bilim insanları arasında yer aldı.

Ay üzerindeki kraterlerden birine İbn Yunus adı verilmiştir. Bu da onun gökyüzünü anlamaya adanmış çalışmalarının, modern astronomi hafızasında da karşılık bulduğunu gösterir.

1237 – Anadolu Selçuklu Devleti’ni en parlak dönemine taşıyan I. Alaeddin Keykubad öldü

31 Mayıs 1237’de Anadolu Selçuklu Devleti Sultanı I. Alaeddin Keykubad öldü. 1220’de tahta çıkan Alaeddin Keykubad, Selçuklu tarihinin en güçlü hükümdarlarından biri kabul edilir. Onun dönemi, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi, askerî, ekonomik ve kültürel bakımdan en parlak dönemlerinden oldu.

Alaeddin Keykubad tahta çıktığında Anadolu hem fırsatlarla hem de tehlikelerle dolu bir coğrafyaydı. Bir yanda Bizans’ın zayıflayan etkisi, diğer yanda Trabzon Rum Devleti, Ermeni Krallığı, Eyyubiler ve bölgedeki Türkmen beyleriyle yürütülmesi gereken hassas ilişkiler vardı. Keykubad, bu karmaşık tablo içinde Anadolu’da Selçuklu hâkimiyetini genişleten güçlü bir siyaset izledi.

Onun en önemli hamlelerinden biri, denizlere açılma politikasıydı. Akdeniz’de Alanya’yı fethetti ve buraya kendi adından hareketle Alaiye adı verildi. Alanya, tersanesi ve limanıyla Selçuklu denizciliğinin önemli merkezlerinden biri haline geldi. Karadeniz’de ise Sinop’un güçlendirilmesiyle Anadolu Selçukluları, kuzey-güney ticaret yollarında daha etkili bir konuma ulaştı.

Alaeddin Keykubad döneminde Anadolu, imar faaliyetleriyle de şekillendi. Kaleler, tersaneler, kervansaraylar, köprüler ve şehir surları yaptırıldı. Bu yapılar, devletin güvenlik politikasının yanı sıra ticarete verdiği önemi de gösteriyordu. Çünkü Selçuklu yönetimi, Anadolu’yu doğu ile batı, kuzey ile güney arasında işleyen güvenli bir ticaret ülkesi haline getirmek istiyordu.

Kervansaraylar bu dönemin en dikkat çekici kurumları arasındaydı. Tüccarlar, yolcular ve kervanlar bu yapılarda konaklıyor; güvenlik, barınma ve temel ihtiyaçlar devlet düzeni içinde karşılanıyordu. Bu sayede Anadolu, uluslararası ticaret ağlarının önemli geçiş alanlarından biri haline geldi. Alaeddin Keykubad’ın gücü, yalnız ordusundan değil, yolları, şehirleri ve ticareti koruyan bu devlet aklından da geliyordu.

Onun döneminde Konya, Selçuklu başkenti olarak büyük bir kültür merkezi haline geldi. Saray çevresinde bilim, sanat, mimari ve edebiyat gelişti. Anadolu’da İslam kültürü, Türk siyasi geleneği ve yerel unsurların birleştiği güçlü bir medeniyet ortamı oluştu. Bu dönem, daha sonra Mevlânâ ve çevresindeki tasavvufi iklimin güçleneceği zemini de hazırladı.

Alaeddin Keykubad’ın hükümdarlığı, yaklaşan Moğol tehlikesini fark etmesi bakımından da önemlidir. 13. yüzyılın ilk yarısında Moğollar batıya doğru ilerliyordu. Keykubad, Anadolu’nun bu büyük tehdit karşısında hazırlıklı olması gerektiğini gördü; doğu sınırlarında kaleleri güçlendirdi, diplomatik ilişkiler kurdu ve devletin savunma kapasitesini artırmaya çalıştı. Ancak onun ölümünden sonra Anadolu Selçukluları aynı direnci gösteremeyecek, 1243 Kösedağ Savaşı’yla Moğol baskısı altına girecekti.

Ölümü konusunda farklı rivayetler vardır. Bazı kaynaklarda bir ziyafet sırasında zehirlendiği, ölümünün saray içi iktidar mücadeleleriyle bağlantılı olabileceği anlatılır. Kesin olan şudur: Alaeddin Keykubad’ın ölümü, Anadolu Selçuklu Devleti için büyük bir kırılma oldu. Yerine geçen II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde devlet eski gücünü korumakta zorlandı.

1837 – Modern palyaço tipinin oluşmasında büyük rol oynayan Joseph Grimaldi öldü

31 Mayıs 1837’de İngiliz palyaço, oyuncu ve komedyen Joseph Grimaldi öldü. 1779’da Londra’da doğan Grimaldi, tiyatro sahnesinde yarattığı palyaço karakteriyle modern palyaçoluğun en önemli öncülerinden biri kabul edilir. Bugün palyaço denince akla gelen abartılı makyaj, büyük jestler, sakarlıkla karışık fiziksel komedi ve hüzünlü komedyen imgesi büyük ölçüde onun mirasıyla şekillendi.

Grimaldi’nin sahneye çıkışı çok küçük yaşlarda başladı. Babası da eğlence dünyasının içindeydi ve Joseph Grimaldi çocuk yaşta tiyatro hayatına girdi. Dönemin İngiltere’sinde pandomim, müzikli gösteri ve halk tiyatrosu çok popülerdi. Grimaldi bu ortamda büyüdü; bedeniyle, yüz ifadesiyle ve hareketleriyle güldürmeyi olağanüstü bir ustalığa dönüştürdü.

Onu meşhur eden karakter, “Joey” adıyla bilinen palyaço tipiydi. Grimaldi, yüzünü beyaza boyayan, renkli kıyafetler giyen, abartılı mimikler kullanan ve sahnede sürekli beklenmedik şeyler yapan bir karakter yarattı. Bu “Joey” tipi o kadar etkili oldu ki, İngilizcede palyaçolar için zaman zaman “Joey” denmesi bile onun adından gelir.

Grimaldi, bedenini sahnenin merkezine koyan bir oyuncuydu. Düşer, zıplar, yuvarlanır, kaçar, kovalanır, sakarlık yapar; ama bütün bunları çok hassas bir ritim duygusuyla kurardı. Bu yönüyle hem sirk palyaçoluğunu hem de daha sonra sessiz sinemada gelişecek fiziksel komedi geleneğini etkileyen isimlerden biri oldu.

Ancak Grimaldi’nin hayatı, sahnedeki kahkahalar kadar neşeli değildi. Yoğun çalışma temposu, sahne kazaları ve fiziksel performansın yıpratıcı etkisi sağlığını bozdu. Özel hayatında da acılar yaşadı. Bu nedenle onun hayatı, “insanları güldüren ama kendi hayatı hüzünle dolu komedyen” imgesinin erken örneklerinden biri olarak anlatılır.

Joseph Grimaldi’nin ünü ölümünden sonra da sürdü. Anıları Charles Dickens tarafından düzenlenerek yayımlandı. Bu da onun 19. yüzyıl İngiliz kültür hayatının da önemli figürlerinden biri olduğunu gösterir. Dickens gibi bir yazarın onun hayatına ilgi duyması, Grimaldi’nin dönemindeki etkisini anlamak açısından önemlidir.

Bugün palyaço figürü çocuk eğlencelerinden sirklere, tiyatrodan sinemaya kadar çok farklı alanlarda yaşıyorsa, bu geleneğin temelinde Grimaldi’nin sahnede kurduğu karakterin büyük payı vardır. O, palyaçoyu basit bir soytarı olmaktan çıkarıp sahnenin başlı başına yıldızına dönüştürdü.

1859 – Big Ben’in saati çalışmaya başladı; Londra zamanı artık kulede duyulacaktı

31 Mayıs 1859’da Londra’daki Westminster Sarayı’nın saat kulesinde yer alan büyük saat mekanizması ilk kez çalışmaya başladı. Bugün dünyada Big Ben adıyla tanınan yapı, kısa sürede yalnız Londra’nın değil, İngiltere’nin en güçlü simgelerinden biri haline geldi.

Burada küçük bir ayrım yapmak gerekir. Halk arasında bütün kuleye “Big Ben” dense de aslında Big Ben adı kulenin değil, saat kulesindeki büyük çanın adıdır. Kule uzun yıllar “Clock Tower” olarak anıldı; 2012’de Kraliçe II. Elizabeth’in tahttaki 60. yılı nedeniyle resmen Elizabeth Tower adını aldı. Ancak günlük dilde Big Ben hem çanı hem saati hem de kuleyi anlatan ortak bir simgeye dönüşmüştür.

Bu büyük saat, 1834’te eski Westminster Sarayı’nın büyük bir yangında yok olmasından sonra inşa edilen yeni Parlamento binasının parçasıydı. İngiltere, imparatorluk gücünün zirvesine yaklaşırken, başkentinin kalbinde zamana, düzene ve devlet ciddiyetine işaret eden anıtsal bir yapı yükseltiyordu. Saat kulesi, bu yeni Westminster tasarımının en görünür unsurlarından biri oldu.

Saatin tasarımı ve yapımı dönemi için büyük bir mühendislik işiydi. Amaç yalnız büyük bir saat yapmak değildi; son derece doğru çalışan, uzaktan görülebilen ve çan sesiyle şehrin ritmini belirleyen bir sistem kurmaktı. Saat mekanizması, Victoria dönemi İngiltere’sinin mühendislik özgüvenini yansıtan yapılardan biri sayılır.

Big Ben’in sesi, zamanla Londra’nın gündelik hayatının parçası haline geldi. Parlamento çevresinde, Thames kıyısında, Westminster sokaklarında bu çanın sesi, şehrin düzenini, devletin sürekliliğini ve İngiliz kamu hayatının ritmini de temsil etti.

Kule ve saat, özellikle radyo ve televizyon çağında daha da güçlü bir simgeye dönüştü. BBC yayınlarında Big Ben’in çan sesi, İngiltere’de yeni yılın, önemli haberlerin ve ulusal anların vazgeçilmez işaretlerinden biri oldu.

Big Ben, savaş dönemlerinde de sembolik değer kazandı. II. Dünya Savaşı sırasında Londra Alman bombardımanlarıyla sarsılırken, Westminster çevresi zarar gördü; ancak saat kulesinin ayakta kalması, İngiliz direncinin görsel simgelerinden biri olarak yorumlandı. Savaş zamanında zamanı göstermeye devam eden kule, halka moral veren bir işaret haline geldi.

Bugün Big Ben, Londra denince akla gelen ilk görüntülerden biridir. Parlamento binası, Thames Nehri ve saat kulesi birlikte İngiliz siyasi geleneğinin en tanınan manzarasını oluşturur. Turistler için fotoğraf karesi, İngilizler için ulusal hafıza, siyaset için ise devletin kalbinde atan zaman göstergesidir.

1889 – Johnstown Sel Felaketi yaşandı; ABD tarihinin en büyük afetlerinden biri meydana geldi

31 Mayıs 1889’da ABD’nin Pennsylvania eyaletinde Johnstown Sel Felaketi yaşandı. South Fork Barajı’nın çökmesiyle yaklaşık 20 milyon ton su vadiden aşağı boşaldı ve Johnstown kenti büyük ölçüde yıkıldı. Felakette 2.209 kişi hayatını kaybetti.

Johnstown, sanayi çağının hızla büyüyen Amerikan kentlerinden biriydi. Çelik, demiryolu ve fabrika işçiliğiyle gelişen bölgede binlerce insan dar vadilerde, su yollarına yakın alanlarda yaşıyordu. Şehrin yukarısında yer alan South Fork Barajı ise yıllar içinde bakımsız kalmış, güvenliği tartışmalı hale gelmişti.

Felaketin arkasında ihmal zinciri de vardı. South Fork Barajı, zengin iş insanlarının kullandığı özel bir kulüp gölünü tutuyordu. Barajın bakımındaki eksikler, mühendislik uyarılarının yeterince ciddiye alınmaması ve yoğun yağışlar birleşince, 31 Mayıs günü büyük çöküş yaşandı.

Baraj yıkıldığında su, önüne çıkan evleri, ağaçları, köprüleri, tren vagonlarını ve fabrikaları sürükleyerek Johnstown’a doğru ilerledi. Kentin üzerine tonlarca suyla beraber devasa bir enkaz dalgası da geldi. İnsanlar kaçacak vakit bulamadı. Bazıları evleriyle birlikte sürüklendi; bazıları taş, kereste ve demir yığınlarının arasında kaldı.

Felaketin ardından ABD çapında büyük bir yardım kampanyası başladı. Johnstown, ülkenin vicdanını sarsan bir afet sembolüne dönüştü. Amerikan Kızılhaçı’nın kurucusu Clara Barton ve yardım ekipleri bölgede uzun süre çalıştı. Bu yönüyle Johnstown Sel Felaketi, modern afet yardımı tarihinin önemli örneklerinden biri olarak da anılır.

Johnstown felaketi, Amerika’da baraj güvenliği ve kamu sorumluluğu tartışmalarını da büyüttü. Çünkü olay, “doğal afet” kadar “insan eliyle büyütülmüş bir felaket” olarak görüldü. Zenginlerin kullandığı bir gölün ihmal edilen barajı, aşağıdaki işçi kentinin binlerce insanına mezar olmuştu.

1910 – Modern dünyada tıp diploması alan ilk kadın kabul edilen Elizabeth Blackwell öldü

31 Mayıs 1910’da tıp tarihinin öncü isimlerinden Elizabeth Blackwell öldü. 1821’de İngiltere’de doğan, daha sonra ailesiyle birlikte Amerika’ya göç eden Blackwell, 1849’da New York’taki Geneva Medical College’dan mezun olarak ABD’de tıp diploması alan ilk kadın oldu. Birçok kaynak onu aynı zamanda modern dünyada tıp diploması alan ilk kadın olarak kabul eder.

  1. yüzyılda tıp fakülteleri neredeyse tamamen erkeklere açıktı. Kadınların doktorluk yapabileceği fikri hem akademik çevrelerde hem de toplumda büyük dirençle karşılanıyordu. Blackwell birçok tıp okuluna başvurdu, ancak defalarca reddedildi.

Sonunda Geneva Medical College onu kabul etti. Bu kabulün arkasında da dönemin zihniyetini gösteren ilginç bir ayrıntı vardı: Okuldaki erkek öğrenciler, başvuruyu ciddi bulmayarak ve biraz da alaycı bir tavırla kabul yönünde oy verdi. Fakat Blackwell bu fırsatı son derece ciddiye aldı; derslerini başarıyla tamamladı ve 1849’da diplomasını aldı.

Bu diploma, kadınların modern tıp eğitimine girişi açısından sembolik bir kapı açtı. Blackwell, yalnız kendi adına bir başarı kazanmadı; ondan sonra gelecek kadın hekimler için de “bu meslek erkeklere mahsus değildir” diyen güçlü bir örnek oluşturdu.

Diplomasını aldıktan sonra da yolu kolay olmadı. Kadın doktorlara hastanelerde, kliniklerde ve akademik çevrelerde yer açılmıyordu. Blackwell Avrupa’da eğitimini geliştirdi; ancak geçirdiği bir enfeksiyon sonucu bir gözünü kaybettiği için cerrah olma hayalinden vazgeçmek zorunda kaldı. Buna rağmen tıp alanından kopmadı.

Elizabeth Blackwell’in en önemli katkılarından biri, kadınlar ve çocuklar için sağlık hizmeti veren kurumların kurulmasına öncülük etmesiydi. Kız kardeşi Emily Blackwell ve Marie Zakrzewska ile birlikte New York Infirmary for Women and Children adlı kurumu kurdu. Bu kurum hem kadın hastalara hizmet verdi hem de kadın doktorların mesleki eğitim alabileceği önemli bir alan açtı.

Blackwell daha sonra İngiltere’ye döndü ve burada da kadınların tıp eğitimi alması için çalıştı. Onun mücadelesi, yalnız bireysel bir kariyer hikâyesi değildi; kadınların bilimsel eğitimden, meslek hayatından ve kamusal alandan dışlanmasına karşı verilen uzun mücadelenin önemli bir parçasıydı.

31 Mayıs 1910, bu yüzden tıp ve kadın hakları tarihi açısından önemli bir tarihtir. Elizabeth Blackwell, modern dünyada tıp diploması alan ilk kadın kabul edilerek tıp tarihinde yeni bir sayfa açtı. Onun hayatı, bir kadının kapalı tutulan bir mesleğin kapısını zorlayıp açmasının ve ardından o kapıdan başkalarının da geçebilmesi için mücadele etmesinin hikâyesidir.

1911 – Titanic denize indirildi; “batmaz” denilen geminin trajik yolculuğu başlamadan önce dünya hayranlıkla baktı

31 Mayıs 1911’de RMS Titanic, Kuzey İrlanda’nın Belfast kentindeki Harland and Wolff tersanesinde denize indirildi. Geminin inşası henüz tamamlanmamıştı; iç donanımı, makineleri, lüks salonları ve yolcu bölümleri üzerinde çalışmalar devam edecekti. Titanic’in tamamlanması ve ilk seferine çıkması ise 1912’de gerçekleşecekti.

Titanic, White Star Line şirketi için inşa edilen Olympic sınıfı dev yolcu gemilerinden biriydi. Kardeş gemileri Olympic ve Britannic ile birlikte dönemin denizcilik anlayışını değiştirmeyi hedefliyordu. Amaç, okyanus aşırı yolculuğu daha büyük, daha konforlu, daha güvenli ve daha gösterişli hale getirmekti.

O yıllarda Avrupa ile Amerika arasındaki deniz yolculuğu büyük önem taşıyordu. Zengin yolcular iş, seyahat ve sosyal prestij için Atlantik’i geçerken; yoksul göçmenler Amerika’da yeni bir hayat kurma umuduyla aynı gemilere biniyordu. Titanic bu iki dünyanın aynı gövde içinde buluştuğu bir gemiydi: Üst güvertelerde lüks ve ihtişam, alt sınıflarda ise umut ve belirsizlik vardı.

31 Mayıs 1911’deki denize indirme töreni büyük ilgi gördü. Binlerce kişi, tersanede inşa edilen bu dev gövdenin suyla buluşmasını izledi. Titanic o anda henüz bir “efsane” ya da “felaket sembolü” değildi. Tam tersine, insan mühendisliğinin ve sanayi çağının kendine güveninin en parlak örneklerinden biri olarak görülüyordu.

Geminin büyüklüğü dönemi için olağanüstüydü. Titanic, yalnız boyutlarıyla değil, sunduğu konforla da dikkat çekiyordu. Birinci sınıf yolcular için görkemli merdivenler, yemek salonları, sigara odaları, okuma salonları, spor alanları ve dönemin lüks otellerini aratmayan mekânlar tasarlandı. Bu nedenle Titanic, yüzen bir saray gibi tanıtıldı.

Geminin güvenliği de öne çıkarılan başlıklardan biriydi. Su geçirmez bölmeler, güçlü gövde yapısı ve modern sistemleri nedeniyle Titanic için “batmaz” algısı oluştu. Aslında bu ifade teknik bir garanti olmaktan çok, dönemin gazete dili ve şirket tanıtımlarının büyüttüğü bir özgüven cümlesiydi. Fakat 1912’de yaşanacak felaket, tam da bu aşırı güven duygusunu tarihin en acı derslerinden birine dönüştürecekti.

Titanic, 10 Nisan 1912’de Southampton’dan New York’a doğru ilk seferine çıktı. Gemide zengin iş insanları, aristokratlar, sanatçılar, mürettebat ve Amerika’ya göç eden yüzlerce yolcu vardı. 14 Nisan gecesi Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarptı; 15 Nisan 1912’nin ilk saatlerinde battı. Felakette 1500’den fazla insan hayatını kaybetti.

Titanic’in batışı, yalnız bir deniz kazası olarak kalmadı. Modern dünyanın teknolojiye duyduğu sınırsız güveni sarstı. En büyük, en lüks ve en güvenli olduğu düşünülen bir geminin ilk seferinde batması, sanayi çağının kibri üzerine güçlü bir sembole dönüştü.

Bu felaketin ardından denizcilik kuralları değişti. Gemilerde yeterli sayıda filika bulundurulması, buz uyarılarının daha ciddiye alınması, telsiz nöbetlerinin kesintisiz sürdürülmesi ve uluslararası deniz güvenliği düzenlemeleri yeniden ele alındı. Titanic, çok büyük bir bedelle de olsa deniz güvenliği tarihinde yeni bir dönemin başlamasına yol açtı.

1916 – I. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz savaşı olan Jutland Muharebesi başladı

31 Mayıs 1916’da Jutland Muharebesi başladı. Kuzey Denizi’nde, Danimarka’nın Jutland Yarımadası açıklarında gerçekleşen bu savaşta İngiliz Kraliyet Donanması ile Alman İmparatorluk Donanması karşı karşıya geldi. Muharebe, I. Dünya Savaşı’nın en büyük deniz savaşı olarak kabul edilir.

Savaşın temelinde deniz hâkimiyeti vardı. İngiltere, güçlü donanmasıyla Almanya’yı denizden abluka altında tutuyor; Almanya ise bu ablukayı kırmak ve İngiliz donanmasını zayıflatmak istiyordu. Bu nedenle Jutland, savaşın ekonomik ve stratejik kaderini etkileyen büyük bir hesaplaşmaydı.

İngiliz filosuna Amiral John Jellicoe ve David Beatty, Alman filosuna ise Reinhard Scheer ve Franz von Hipper komuta ediyordu. Savaşta dretnotlar, muharebe kruvazörleri, hafif kruvazörler ve destroyerler kullanıldı. Bu yönüyle Jutland, büyük zırhlı savaş gemilerinin karşı karşıya geldiği son büyük deniz çarpışmalarından biri oldu.

Muharebenin sonucu uzun süre tartışıldı. Alman donanması, İngilizlere ağır kayıplar verdirdiğini öne sürdü; İngilizler ise stratejik üstünlüğün kendilerinde kaldığını savundu. Gerçekten de savaş sonunda Alman filosu limanlarına çekildi ve İngiliz deniz ablukası devam etti. Bu nedenle Jutland, taktik olarak tartışmalı ama stratejik olarak İngiltere’nin deniz üstünlüğünü koruduğu bir savaş sayılır.

Jutland’da binlerce denizci hayatını kaybetti. İngiliz tarafında 6 binden fazla denizcinin öldüğü, Alman tarafında da ağır kayıplar verildiği kaydedilir. Savaşın en acı taraflarından biri, dev zırhlı gemilerin birkaç dakika içinde patlayarak yüzlerce denizciyle birlikte batmasıydı.

Bu muharebe, aynı zamanda deniz savaşlarının değişmekte olduğunu da gösterdi. Büyük zırhlılar hâlâ güç sembolüydü; ancak denizaltılar, mayınlar, hava keşfi ve daha hareketli savaş teknikleri giderek önem kazanıyordu. Jutland, eski deniz gücü anlayışı ile modern savaş teknolojisi arasındaki geçişin en büyük sahnelerinden biri oldu.

1921 – Tulsa Katliamı başladı; “Black Wall Street” yakılıp yıkıldı

31 Mayıs 1921’de ABD’nin Oklahoma eyaletindeki Tulsa kentinde, Amerikan tarihinin en ağır ırkçı şiddet olaylarından biri başladı. Hedefte, Greenwood adıyla bilinen ve dönemin en varlıklı siyah mahallelerinden biri olan bölge vardı. Greenwood, siyah girişimcileri, dükkânları, gazetesi, okulları, kiliseleri ve canlı ekonomik hayatı nedeniyle “Black Wall Street” olarak anılıyordu.

Olayların fitilini, siyah bir genç olan Dick Rowland hakkında ortaya atılan bir iddia ateşledi. Rowland’ın beyaz bir asansör görevlisi olan Sarah Page’e saldırdığı öne sürüldü. Bu iddia kısa sürede linç söylentilerine dönüştü. Siyah Tulsalılar Rowland’ı korumak için adliye çevresine giderken, beyaz kalabalıklar da silahlandı ve gerilim hızla büyüdü.

31 Mayıs gecesi başlayan saldırılar, 1 Haziran’da Greenwood’un yakılıp yıkılmasıyla devam etti. Beyaz kalabalıklar siyahların evlerine, iş yerlerine, kiliselerine ve okullarına saldırdı. Silahlar kullanıldı, binalar ateşe verildi, insanlar sokaklarda öldürüldü. Ölü sayısı uzun yıllar gizlendi ya da küçültüldü; bugün bazı tahminler can kaybının 300’e kadar çıkmış olabileceğini belirtir.

Tulsa Katliamı’nın en çarpıcı yönlerinden biri ekonomik ve toplumsal yıkımdı. Greenwood, siyah Amerikalıların ırk ayrımcılığına rağmen kurduğu güçlü bir ekonomik merkezdi. Bu mahallenin yakılması, bir topluluğun birikiminin, güvenliğinin ve geleceğinin hedef alınması anlamına geliyordu.

Katliamdan sonra binlerce siyah Tulsalı evsiz kaldı. Buna rağmen uzun yıllar olay kamu hafızasında bastırıldı. Okullarda anlatılmadı, resmî kayıtlarda yeterince yer bulmadı, kurbanların hikâyeleri uzun süre görmezden gelindi. Tulsa, ancak 20. yüzyılın sonlarından itibaren yeniden araştırılmaya ve açıkça konuşulmaya başlandı.

Bugün Tulsa Katliamı, ABD’de ırkçılığın, beyaz üstünlükçü şiddetin ve tarihsel adalet arayışının en önemli sembollerinden biri kabul ediliyor. Son yıllarda toplu mezar aramaları, kurbanların kimliklendirilmesi ve tazminat tartışmaları yeniden gündeme geldi.

1921 – İzmit Amerikan Hastanesi açıldı; işgal yıllarında kentte sivil ve askerî hastalara hizmet verdi

31 Mayıs 1921’de İzmit’te, halk arasında Amerikan Hastanesi olarak anılan sağlık kurumu resmen açıldı. Açılış, kentin yaklaşık 100 ileri geleninin katılımıyla yapıldı; hastane hem sivil halka hem de askerlere tıbbi yardım sağladı.

Bu hastanenin kuruluşu, İzmit’in işgal yıllarındaki karmaşık atmosferi içinde değerlendirilmelidir. Mondros Mütarekesi sonrasında İzmit ve çevresi, Millî Mücadele’nin en hassas bölgelerinden biri haline gelmişti. Kentte farklı askerî güçler, yerel idareler, göçmenler, yaralılar, salgın hastalıklar ve yoksulluk iç içe geçmişti. Böyle bir dönemde sağlık hizmeti aynı zamanda insani ve toplumsal bir ihtiyaçtı.

İzmit Amerikan Hastanesi’nin arkasında, Yakın Doğu Yardım Heyeti’nin bölgedeki faaliyetleri vardı. Dr. Mabel Elliot’un İzmit’te yürüttüğü tıbbi ve insani yardım çalışmaları, bu hastanenin kuruluşunda önemli rol oynadı. Akademik bir çalışmada, yeni hastanenin resmî açılışının 31 Mayıs 1921 Salı günü öğleden sonra Türk, Ermeni, Yunan, Fransız, İngiliz ve Amerikan temsilcilerin katılımıyla yapıldığı belirtilir.

Bu ayrıntı önemlidir; çünkü İzmit o dönemde savaşın, işgalin, diplomatik temasların ve insani yardım faaliyetlerinin kesiştiği bir yerdi. Hastanenin açılışında farklı milletlerden temsilcilerin bulunması, kentin o günkü çok katmanlı ve gerilimli yapısını gösterir.

Hastanede sivillerin yanı sıra askerî hastalara da bakıldı. Bu durum, sağlık kurumunun yalnız yerel halka dönük bir yardım noktası olmadığını; bölgedeki savaş ve işgal koşullarının yarattığı geniş tıbbi ihtiyaçlara cevap verdiğini gösterir. 1921 yazına ait raporlarda yatak sayısı, klinik sayısı ve tedavi gören hasta sayıları da hastanenin kısa sürede yoğun biçimde çalıştığını ortaya koyar.

İzmit Amerikan Hastanesi, Kocaeli’nin sağlık tarihi açısından da değerlidir. Çünkü bu olay, kentte modern sağlık hizmetlerinin savaş, göç, işgal ve yardım faaliyetleriyle nasıl iç içe geliştiğini gösterir. İzmit’in Millî Mücadele yıllarındaki hikâyesi yalnız cepheler, çatışmalar ve siyasi kararlarla değil; hastaneler, doktorlar, yaralılar ve siviller üzerinden de okunmalıdır.

1930 – Clint Eastwood doğdu; western yıldızlığından Oscar’lı yönetmenliğe uzanan bir sinema efsanesi oldu

31 Mayıs 1930’da Amerikalı aktör, yönetmen, yapımcı ve besteci Clint Eastwood doğdu. Sinema tarihinin en popüler yüzlerinden biri olan Eastwood, önce sert bakışlı western kahramanlarıyla dünya çapında ün kazandı; daha sonra kamera arkasına geçerek Hollywood’un en saygın yönetmenlerinden biri haline geldi.

Eastwood’un kariyerindeki ilk büyük kırılma, televizyon dizisi Rawhide ile geldi. Ancak onu dünya yıldızına dönüştüren asıl dönem, İtalyan yönetmen Sergio Leone’nin çektiği “spagetti western” filmleriydi. Bir Avuç DolarBirkaç Dolar İçin ve İyi, Kötü ve Çirkin filmlerinde canlandırdığı isimsiz, suskun, soğukkanlı silahşor karakteri, modern western mitolojisinin en güçlü figürlerinden biri oldu.

Bu filmlerdeki Clint Eastwood imajı çok belirgindi: Az konuşan, duygularını göstermeyen, tehlike karşısında kıpırdamayan, adalet anlayışı resmi kanunlardan çok kendi iç pusulasına bağlı bir adam. Eastwood, bu karakter tipiyle yalnız western sinemasını değil, aksiyon kahramanı anlayışını da etkiledi.

1970’lerde ise Eastwood, bu kez Kirli Harry serisiyle şehirli sert polis figürünün simgelerinden biri oldu. San Francisco polisi Harry Callahan karakteri, kanun, suç, adalet ve şiddet arasındaki tartışmalı çizgiyi temsil ediyordu. Bu rol, Eastwood’un popüler kültürdeki “sert adam” imajını daha da güçlendirdi.

Ancak Clint Eastwood’u yalnız oyuncu olarak görmek eksik olur. O, 1970’lerden itibaren yönetmenliğe de ağırlık verdi ve zamanla kendi sinema dilini kurdu. Eastwood’un yönetmenliği, abartıdan uzak, sade, karakter odaklı ve çoğu zaman melankolik bir anlatı üzerine kuruldu. Kahramanlık mitini hem kullandı hem de yıllar içinde sorguladı.

Bu sorgulamanın en güçlü örneklerinden biri Affedilmeyen filmidir. 1992 yapımı film, klasik westernin yaşlı, yorgun ve ahlaki olarak karanlık bir versiyonu gibidir. Eastwood bu filmle hem başrolde yer aldı hem de yönetmen olarak büyük takdir topladı. Affedilmeyen, ona En İyi Yönetmen ve En İyi Film Oscar’larını kazandırdı.

Eastwood, 2004 yapımı Milyonluk Bebek ile de ikinci kez En İyi Yönetmen Oscar’ını aldı. Film, boks dünyası üzerinden baba-kız ilişkisi, yalnızlık, umut, bedel ve vicdan gibi temaları işliyordu. Bu başarı, Eastwood’un güçlü dramatik hikâyeler anlatabilen usta bir yönetmen olduğunu kesin biçimde gösterdi.

Kariyeri boyunca Gizemli NehirGran TorinoIwo Jima’dan MektuplarSullyKeskin Nişancı gibi çok farklı türlerde filmler yönetti. Onun sinemasında çoğu zaman geçmişin yükünü taşıyan erkekler, vicdan muhasebesi, suçluluk, kayıp, kefaret ve yaşlılık temaları öne çıkar.

Clint Eastwood’un ilginç yanlarından biri de kendi efsanesini yaşlandıkça yeniden yorumlamasıdır. Gençliğinde yenilmez görünen silahşorları ve polisleri canlandırırken, ilerleyen yaşlarında bu sertliğin arkasındaki yalnızlığı, pişmanlığı ve kırılganlığı anlattı. Bu nedenle Eastwood’un kariyeri, Hollywood’da bir yıldızın zamanla nasıl auteur yönetmene dönüşebileceğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.

1933 – Darülfünun kapatıldı; Türkiye’de modern üniversite reformunun yolu açıldı

31 Mayıs 1933’te, İstanbul Darülfünunu’nun kapatılıp yerine Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı yeni bir üniversite kurulmasına ilişkin kanun kabul edildi. Bu karar, Cumhuriyet’in eğitim ve bilim alanındaki en köklü reformlarından biri oldu. Osmanlı’dan devralınan yükseköğretim kurumu tasfiye edildi; yerine modern, merkezi yapıya bağlı, Batı’daki üniversite anlayışına daha yakın bir kurum oluşturulmak istendi.

Darülfünun, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan önemli bir yükseköğretim mirasıydı. “Fenler evi” anlamına gelen bu kurum, modern bilimlerin okutulduğu bir merkez olarak düşünülmüş; zaman içinde hukuk, tıp, edebiyat ve fen alanlarında eğitim veren bir yapıya dönüşmüştü. Ancak Cumhuriyet yönetimi, 1930’lara gelindiğinde Darülfünun’u yeni rejimin bilim, eğitim ve toplumsal dönüşüm hedefleri açısından yetersiz görmeye başladı.

Eleştirilerin merkezinde Darülfünun’un Cumhuriyet devrimlerine yeterince destek vermediği, bilimsel üretimde beklenen canlılığı gösteremediği ve çağdaş üniversite modeline uygun bir dinamizm yaratamadığı düşüncesi vardı. Özellikle dil, tarih, hukuk, laiklik ve modernleşme alanlarında büyük dönüşümler yaşanırken, Darülfünun’un bu değişimlere öncülük eden bir yapı olmaktansa, çoğu zaman mesafeli duran bir kurum olduğu ileri sürülüyordu.

Bu süreçte İsviçreli eğitimci Albert Malche Türkiye’ye davet edildi ve Darülfünun hakkında bir rapor hazırladı. Malche Raporu, kurumun yapısı, öğretim kadrosu, bilimsel çalışmaları ve yönetim anlayışı konusunda önemli eleştiriler içeriyordu. Rapor, üniversite reformunun düşünsel dayanaklarından biri haline geldi.

31 Mayıs 1933’te kabul edilen kanunla İstanbul Darülfünunu’nun kapatılması ve yerine İstanbul Üniversitesi’nin kurulması kararlaştırıldı. Böylece Osmanlı’dan gelen Darülfünun geleneği resmen sona erdi; Cumhuriyet’in yeni üniversite modeli başladı. Yeni üniversite, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak yeniden yapılandırıldı.

Reformla beraber öğretim üyeleri yeniden değerlendirildi; bazı hocaların görevine son verildi, bazıları yeni üniversitede kaldı. Ders programları, fakülte yapıları ve akademik kadrolar yeniden düzenlendi. Cumhuriyet, üniversiteyi modernleşmenin taşıyıcılarından biri olarak görmek istiyordu.

1933 Üniversite Reformu’nun en önemli sonuçlarından biri de Avrupa’dan gelen bilim insanlarının Türkiye’de görev alması oldu. Aynı yıllarda Almanya’da Nazi rejiminin yükselmesiyle birçok Yahudi ve muhalif akademisyen üniversitelerden uzaklaştırılıyordu. Türkiye, bu bilim insanlarının bir bölümüne kapı açtı. Böylece İstanbul Üniversitesi, hukuk, tıp, fen, iktisat ve sosyal bilimler alanlarında çok değerli akademisyenlerle güçlendi.

Bu gelişme Türkiye yükseköğretimi için büyük bir fırsat yarattı. Almanya’dan ve Avrupa’nın farklı yerlerinden gelen bilim insanları, yalnız ders vermekle kalmadı; laboratuvarların, kliniklerin, kürsülerin, kütüphanelerin ve akademik yayın anlayışının gelişmesine katkı sağladı. Türkiye’de modern üniversite kültürünün oluşmasında bu kuşağın etkisi büyük oldu.

İstanbul Üniversitesi, 1 Ağustos 1933’te yeni yapısıyla faaliyete geçti. Böylece Cumhuriyet’in ilk büyük üniversite reformu hayata geçirilmiş oldu. Bu reform, daha sonra Ankara Üniversitesi’nin kuruluşuna, yeni fakültelerin açılmasına ve Türkiye’de yükseköğretimin yaygınlaşmasına giden yolun önemli basamaklarından biri sayılır.

Ancak reformun tartışmalı yanları da vardı. Darülfünun’un kapatılması, bazı akademisyenlerin tasfiyesi ve üniversitenin Millî Eğitim Bakanlığı’na sıkı biçimde bağlanması, üniversite özerkliği açısından ilerleyen yıllarda farklı değerlendirmelere konu oldu. Bir yandan modernleşme hamlesi olarak görüldü; diğer yandan akademik özgürlük ve kurumsal süreklilik bakımından eleştirildi.

1946 – Varto ve Hınıs depremi yaşandı; Doğu Anadolu’da yüzlerce kişi hayatını kaybetti

31 Mayıs 1946’da Muş’un Varto ilçesi ile Erzurum’un Hınıs ilçesi çevresinde 5,7 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Deprem, büyüklüğü bugünün ölçülerine göre çok yüksek görünmese de bölgedeki yapıların dayanıksızlığı ve kırsal yerleşimlerin kırılganlığı nedeniyle ağır bir felakete dönüştü. Kaynaklarda 839 kişinin hayatını kaybettiği1991 evin yıkıldığı bilgisi yer alır.

Bu afet, Türkiye’nin deprem gerçeğini hatırlatan acı olaylardan biridir. Doğu Anadolu, büyük fay hatlarının, yüksek dağların ve sert iklim koşullarının iç içe geçtiği bir bölgedir. Depremler burada, ulaşımın zorlaşması, yardımın gecikmesi, kış ve kırsal yoksulluk koşullarıyla birleşerek daha ağır sonuçlar doğurabilir.

Varto ve Hınıs çevresinde o dönemde yapıların büyük bölümü taş, kerpiç ve ahşap karışımı geleneksel yöntemlerle inşa edilmişti. Bu yapılar, mühendislik hizmeti almadan, çoğu zaman ağır toprak damlarla ve zayıf bağlantılarla kuruluyordu. Böyle bir yapı stoğu, orta büyüklükte bir depremde bile kolayca yıkılabiliyordu.

Depremin en ağır sonuçlarından biri de köy yerleşimlerinde yaşandı. Kırsal bölgelerde evler aynı zamanda aile ekonomisinin merkeziydi. Hayvanlar, yem depoları, ambarlar ve günlük yaşam aynı yapı düzeninin parçasıydı. Evlerin yıkılması, insanların sadece çatısını değil, geçim düzenini de kaybetmesi anlamına geliyordu.

1946 Türkiye’si, II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki zor yıllardan geçiyordu. Ülke savaşa girmemiş olsa da savaş ekonomisinin baskısını yaşamış, kaynakları sınırlı kalmış, ulaşım ve haberleşme imkânları bugüne göre çok zayıf durumdaydı. Bu nedenle deprem bölgesine yardım ulaştırmak da kolay değildi.

Varto adı, Türkiye’nin deprem hafızasında özellikle 1966’daki büyük depremle daha çok anılır. Ancak 1946’daki Varto-Hınıs depremi de bölgenin ne kadar sismik risk taşıdığını erken biçimde gösteren büyük acılardan biridir. Aynı coğrafyanın ilerleyen yıllarda yeniden yıkıcı depremler yaşaması, Doğu Anadolu’daki yapı güvenliği meselesinin ne kadar hayati olduğunu ortaya koyar.

Bu deprem, yalnız can kayıplarıyla değil, Türkiye’de afet yönetimi ve kırsal yapılaşma sorunları açısından da önemlidir. Deprem ülkesi olan Türkiye’de asıl sorun çoğu zaman depremin büyüklüğü kadar, binaların nasıl yapıldığı, yerleşimlerin nereye kurulduğu ve afet sonrasında müdahalenin ne kadar hızlı organize edilebildiğidir.

1955 – Nilüfer doğdu; Türk pop müziğinin en güçlü ve zarif seslerinden biri sahneye çıktı

31 Mayıs 1955’te Türk pop müziğinin en sevilen isimlerinden Nilüfer Yumlu, İstanbul’da doğdu. Sanat hayatında yalnızca Nilüfer adıyla tanındı ve 1970’lerden itibaren Türkiye’de pop müziğin en güçlü kadın seslerinden biri haline geldi.

Nilüfer’in müzik yolculuğu çok genç yaşta başladı. 1970’te katıldığı Altın Ses Yarışması’nda birinci oldu. Bu yarışma, onun profesyonel müzik dünyasına açılan kapısıydı. Kısa süre sonra yayımladığı plaklarla geniş kitlelerin dikkatini çekti. Temiz sesi, güçlü yorumu ve sahnedeki zarif duruşu, onu dönemin genç pop yıldızları arasında öne çıkardı.

1970’li yıllarda Türk pop müziği büyük bir dönüşüm yaşıyordu. Batı pop müziği etkileri, Türkçe sözlerle birleşiyor; aranjmanlar, festivaller ve 45’lik plaklar üzerinden yeni bir popüler müzik dili kuruluyordu. Nilüfer bu dönemin en parlak isimlerinden biri oldu. Şarkılarında hem romantik bir duyarlılık hem de güçlü bir vokal disiplini vardı.

Nilüfer’in kariyerindeki önemli dönüm noktalarından biri, Türkiye’yi Eurovision Şarkı Yarışması’nda temsil etmesiydi. 1978’de Grup Nazar ile birlikte seslendirdiği Sevince adlı şarkıyla Eurovision sahnesine çıktı. Türkiye’nin Eurovision geçmişinde erken dönem temsilcilerinden biri olarak hafızalarda yer etti.

Onu kalıcı yapan asıl unsur, yalnızca döneminin yıldızı olması değildi. Nilüfer, yıllar içinde repertuvarını genişletti, kuşaklar değişse de dinleyicisiyle bağını korudu. Dünya Dönüyor, Son Arzum, Erkekler Ağlamaz, Yolcu Yolunda Gerek gibi şarkılar, Türk pop müziğinin ortak hafızasına yerleşti.

Nilüfer’in kariyerinde Kayahan’la kurduğu müzikal ortaklık ayrıca özel bir yer tutar. Kayahan’ın söz ve besteleriyle Nilüfer’in güçlü ama ölçülü yorumu birleşince, Türk pop müziğinin en unutulmaz şarkılarından bazıları ortaya çıktı. Geceler, Kar Taneleri, Mor Menekşe, Esmer Günler, Çok Uzaklarda gibi şarkılar, yalnız döneminin hitleri olmakla kalmadı; yıllar içinde Türkiye’de romantik pop müziğin klasiklerine dönüştü.

Bu ortaklık, iki sanatçının birbirini tamamlayan taraflarından güç aldı. Kayahan’ın duyguyu doğrudan yakalayan besteleri, Nilüfer’in temiz, güçlü ve abartısız vokaliyle geniş kitlelere ulaştı. Nilüfer’in sesinde Kayahan şarkıları daha zarif, daha içli ve daha kalıcı bir biçim kazandı; Kayahan’ın repertuvarı da Nilüfer’in yorumuyla büyük bir dinleyici hafızasına yerleşti.

1990’lar ve 2000’lerde de müzikten kopmadı. Yeni albümler yaptı, konserler verdi, farklı kuşaklardan müzisyenlerle çalıştı. Böylece yalnız nostaljik bir figür olarak kalmadı; Türk pop müziğinin yaşayan ve üretmeye devam eden güçlü temsilcilerinden biri oldu.

Nilüfer’in müzik kariyeri aynı zamanda Türkiye’de kadın pop yıldızlığının dönüşümünü de gösterir. 1970’lerin plak döneminden televizyon çağının büyük sahnelerine, kaset ve CD döneminden dijital müzik zamanına kadar uzanan geniş bir süreçte varlığını korudu. Bu süreklilik, onun yalnız sesinin değil, müzikal karakterinin de güçlü olduğunu gösterir.

1957 – Atatürk Üniversitesi Kanunu kabul edildi; Doğu Anadolu’da yükseköğretim için tarihi adım atıldı

31 Mayıs 1957’de Atatürk Üniversitesi Kanunu kabul edildi. Bu karar, Türkiye’de yükseköğretimin İstanbul ve Ankara merkezli yapısından çıkıp Anadolu’ya yayılması açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Erzurum’da kurulacak üniversite, özellikle Doğu Anadolu’nun eğitim, bilim, tarım, sağlık ve kalkınma ihtiyaçlarına cevap verecek bir merkez olarak düşünüldü.

Atatürk Üniversitesi fikri, aslında Cumhuriyet’in erken dönemlerine uzanır. Mustafa Kemal Atatürk, 1937’de Doğu Anadolu’da büyük bir üniversite kurulması gerektiğini dile getirmişti. Bu düşünce, bölgenin eğitim, bilim, üretim ve kültür yoluyla güçlendirilmesi gerektiği anlayışına dayanıyordu.

Erzurum’un seçilmesi de tesadüf değildi. Erzurum, tarih boyunca Doğu Anadolu’nun önemli merkezlerinden biri olmuştu. Millî Mücadele hafızasında da özel bir yeri vardı. 1919 Erzurum Kongresi, bağımsızlık mücadelesinin temel kararlarının alındığı en kritik toplantılardan biriydi. Bu yüzden Erzurum’da Atatürk adını taşıyan bir üniversitenin kurulması hem bölgesel kalkınma hem de Cumhuriyet sembolizmi bakımından anlamlıydı.

1950’li yıllarda Türkiye’de üniversite sayısı çok sınırlıydı. Yükseköğretim ağı daha çok büyük şehirlerde toplanmıştı. Bu durum, Anadolu’nun geniş bölgelerinde eğitimli insan gücü yetişmesini zorlaştırıyordu. Doğu Anadolu’da üniversite kurulması, bölgeden gençlerin başka şehirlere gitmeden yükseköğrenim görmesine imkân sağlayacak, aynı zamanda bölgenin ihtiyaçlarına uygun bilimsel çalışmaların önünü açacaktı.

Atatürk Üniversitesi, klasik anlamda bir eğitim kurumu olarak tasarlanmadı. Tarım, hayvancılık, sağlık, öğretmen yetiştirme, fen bilimleri ve sosyal bilimler alanlarında bölgeye doğrudan katkı sunacak bir merkez olması hedeflendi. Doğu Anadolu’nun sert iklimi, geniş tarım ve hayvancılık potansiyeli, sağlık hizmetlerindeki ihtiyaçları ve ulaşım zorlukları düşünüldüğünde, üniversitenin bölgeyle organik bağ kurması büyük önem taşıyordu.

Kanunun kabulüyle birlikte Erzurum’da üniversite kuruluş süreci resmen başladı. Daha sonra fakülteler, enstitüler, araştırma merkezleri ve kampüs yapılarıyla Atatürk Üniversitesi, Türkiye’nin en büyük ve köklü yükseköğretim kurumlarından biri haline geldi. Özellikle Doğu Anadolu’dan yetişen birçok akademisyen, öğretmen, doktor, mühendis, veteriner, ziraatçı ve kamu görevlisinin eğitiminde belirleyici rol oynadı.

Atatürk Üniversitesi’nin kuruluşu, Türkiye’de üniversitelerin bölgesel kalkınmadaki rolünü de gündeme getirdi. Üniversite, bulunduğu şehirde ekonomi, kültür, sosyal hayat ve şehirleşme üzerinde etkili olan büyük bir kurumdur. Erzurum’da da üniversitenin gelişmesi, kentin nüfus yapısını, kültürel hayatını, ticaretini ve Türkiye içindeki konumunu değiştirdi.

Bu karar, daha sonra Anadolu’nun farklı şehirlerinde üniversitelerin kurulmasına giden zihniyetin de erken örneklerinden biri sayılabilir. Üniversiteyi başkent ve büyük metropollerin ayrıcalığı olmaktan çıkarıp ülkenin farklı bölgelerine taşımak, Cumhuriyet’in eğitim yoluyla kalkınma anlayışının önemli parçalarından biri oldu.

31 Mayıs 1957’de Atatürk Üniversitesi Kanunu’nun kabul edilmesi, bu yüzden sadece Erzurum için değil, Türkiye’nin yükseköğretim tarihi için de önemli bir tarihtir. O gün atılan adım, Doğu Anadolu’da bilimsel üretimin, nitelikli insan gücünün ve bölgesel kalkınma hedefinin kurumsal temelini oluşturdu.

1963 – “Manisa Tarzanı” olarak tanınan doğa dostu Ahmet Bedevi öldü

31 Mayıs 1963’te, halk arasında “Manisa Tarzanı” olarak tanınan Ahmet Bedevi öldü. Bu sıra dışı isim, Manisa’da ağaçlara, doğaya ve sade yaşama adanmış hayatıyla Türkiye’nin en ilginç yerel figürlerinden biri haline geldi.

Ahmet Bedevi, 1899’da doğdu. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarını yaşadı; askerlik yaptı, savaşın yıkıcılığına tanık oldu. Daha sonra yolu Manisa’ya düştü. 1922’de Yunan ordusunun çekilirken yaktığı Manisa, büyük bir felaket yaşamıştı. Şehirde mahalleler, evler, bağlar, bahçeler harabeye dönmüştü. Ahmet Bedevi’nin Manisa’yla kurduğu bağ da bu yıkımın ardından başladı.

Onu unutulmaz yapan şey, Manisa’nın yeniden yeşermesi için verdiği kişisel mücadeleydi. Spil Dağı çevresinde, şehirde ve boş alanlarda ağaç dikti; diktiği fidanları suladı, korudu, büyüttü. Bunu bir görev, hatta bir hayat biçimi haline getirdi. Maaş, makam, unvan peşinde koşmadı; doğayla iç içe, son derece sade bir yaşam sürdü.

Manisa Tarzanı lakabı da bu yaşam tarzından doğdu. Çoğu zaman yarı çıplak dolaşması, bedeniyle doğanın içinde yaşaması, gösterişten uzak hayatı ve ağaçlarla kurduğu bağ, halk arasında ona bu adı kazandırdı. Ancak bu lakap basit bir tuhaflık ifadesi değildi; zamanla sevgi ve saygı anlamı taşıyan bir kimliğe dönüştü.

Ahmet Bedevi’nin hikâyesi, aslında erken bir çevre bilinci örneğidir. Bugün “doğa koruma”, “kent ekolojisi”, “yeşil alan”, “iklim krizi” gibi kavramlarla konuştuğumuz meseleleri o, çok daha sade bir yerden kavramıştı: Bir şehir ancak ağaçlarıyla, gölgesiyle, nefesiyle yaşar. Manisa’nın yanmış, yorgun ve çıplak kalmış coğrafyasına fidan dikmesi bu yüzden yalnız fiziksel bir emek değil, bir iyileştirme çabasıydı.

Manisa halkı onu zamanla şehrin simgelerinden biri olarak benimsedi. Çocuklar, esnaf, memurlar, şehirde yaşayan herkes onu tanır hale geldi. O da kendini Manisa’nın yeşiline adamış bir gönüllü gibi yaşadı. Servet biriktirmedi, konfor aramadı; ömrünü ağaçların ve doğanın yanında geçirdi.

Ahmet Bedevi’nin ölümü, Manisa’da büyük üzüntü yarattı. Ardında büyük yapılar, kitaplar ya da siyasi miras bırakmadı; ama diktiği fidanlarla, oluşturduğu şehir hafızasıyla ve doğaya adanmış kişiliğiyle kalıcı bir iz bıraktı. Bugün Manisa Tarzanı, Türkiye’de çevre sevgisinin en erken ve en dokunaklı sembollerinden biri olarak anılır.

1967 – Türkiye’de ikinci kez yapay kalp kapakçığı takıldı; kalp cerrahisinde yeni bir eşik aşıldı

31 Mayıs 1967’de Türkiye’de ikinci kez bir hastaya yapay kalp kapakçığı takıldı.

Kalp kapakçıkları, kalbin içindeki kan akışını doğru yönde tutan yapılardır. Bu kapakçıklardan biri doğuştan bozuk olabilir, romatizmal kalp hastalığı nedeniyle hasar görebilir ya da zamanla daralıp görevini yapamaz hale gelebilir. Kapak düzgün çalışmadığında kalp ya kanı ileri pompalamakta zorlanır ya da pompalanan kan geriye kaçar. Bu da nefes darlığı, çabuk yorulma, ritim bozukluğu ve kalp yetmezliği gibi ağır sonuçlara yol açabilir.

Yapay kalp kapakçığı takılması, işte bu bozulmuş kapakçığın cerrahi olarak çıkarılıp yerine mekanik ya da biyolojik bir protez kapak yerleştirilmesi anlamına gelir. Bugün kalp cerrahisinin bilinen işlemlerinden biri gibi görünse de 1960’lar Türkiye’si için son derece ileri ve riskli bir ameliyattı. Çünkü bu operasyonlar açık kalp cerrahisi, kalp-akciğer makinesi, yoğun bakım takibi, kanama kontrolü ve ameliyat sonrası pıhtılaşma yönetimi gibi çok gelişmiş bir altyapı gerektiriyordu.

Türkiye’de kalp cerrahisi 1950’lerden itibaren hız kazandı. 1960’lara gelindiğinde açık kalp ameliyatları yapılmaya başlanmış, cerrahlar artık yalnız kalbin dışındaki sorunlarla değil, doğrudan kalbin iç yapısıyla ilgilenebilecek teknik düzeye yaklaşmıştı. Türk Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Dergisi’nde yayımlanan tarihsel değerlendirmede, Dr. Ersek ve arkadaşlarının Haydarpaşa’da açık kalp ameliyatlarını seri biçimde uyguladıkları ve Türkiye’de ilk kez suni kapak taktıkları aktarılır. Aynı metin, takip eden yıllarda ilk çift kapak ve üçlü kapak replasmanlarının da yapıldığını belirtir.

Türkiye’de yapay kapak uygulamaları henüz birkaç yıllık bir geçmişe sahipken, ikinci vaka ya da ikinci önemli uygulama olarak kayda geçen bu operasyon, alanın artık tekil bir deneme olmaktan çıkıp gelişen bir cerrahi pratiğe dönüşmeye başladığını gösterir.

O dönemde kalp kapak hastalıklarının önemli nedenlerinden biri romatizmal kalp hastalığıydı. Çocuklukta geçirilen boğaz enfeksiyonlarının ardından gelişebilen romatizmal ateş, kalp kapaklarında kalıcı hasara yol açabiliyordu. Antibiyotiklere ve koruyucu sağlık hizmetlerine erişimin bugünkü kadar yaygın olmadığı yıllarda, Türkiye’de kapak hastalıkları ciddi bir halk sağlığı problemiydi. Bu nedenle yapay kapak ameliyatları yalnız teknoloji başarısı değil, çok sayıda hasta için hayata dönüş umuduydu.

Yapay kapak ameliyatı, hastanın hayatını kurtarabilir; ama ameliyat sonrası dikkatli izlem de gerektirir. Özellikle mekanik kapak takılan hastaların kan pıhtılaşmasını önlemek için düzenli kan sulandırıcı kullanması gerekir. Bu da hastanın ömür boyu takip edilmesi, ilaç dozunun ayarlanması ve kanama-pıhtı riskinin dengelenmesi anlamına gelir. Yani başarı yalnız ameliyathanede değil, ameliyat sonrası tıbbi takipte de devam eder.

1967’de Türkiye’de böyle bir ameliyatın yapılması, dönemin hekimlik birikimi açısından önemlidir. Çünkü kalp cerrahisi, bir kişinin becerisiyle değil, ekip çalışmasıyla yürüyen bir alandır. Cerrah, anestezi uzmanı, perfüzyonist, hemşire, yoğun bakım ekibi, laboratuvar ve kan bankası birlikte çalışmadan bu tür ameliyatların başarıya ulaşması mümkün değildir.

Bu madde, Türkiye tıp tarihinde sessiz ama değerli bir eşiği gösterir. 1960’ların sonunda Türkiye, kalp cerrahisinde dünyadaki gelişmeleri yakından izlemeye ve kendi hastanelerinde uygulamaya başlamıştı. Yapay kalp kapakçığı ameliyatları, ilerleyen yıllarda daha güvenli, daha yaygın ve daha başarılı hale gelecekti.

1969 – Maria Callas Türkiye’ye geldi; Pasolini’nin Medea filmi Kapadokya’da çekilecekti

31 Mayıs 1969’da dünyaca ünlü soprano Maria Callas, Pier Paolo Pasolini’nin yöneteceği Medea filmi için Türkiye’ye geldi. Opera tarihinin en büyük seslerinden biri olarak kabul edilen Callas’ın Türkiye’ye gelişi, dünya sanatının iki büyük ismini, Callas ile Pasolini’yi, Anadolu’nun büyüleyici coğrafyalarından biri olan Kapadokya’da buluşturan sıra dışı bir olaydı.

Maria Callas, 20. yüzyıl operasının en güçlü figürlerinden biriydi. Yalnız sesiyle değil, sahnedeki dramatik varlığıyla da efsaneleşmişti. Norma, Tosca, La Traviata, Medea gibi rollerde gösterdiği yorum gücü, onu klasik opera divası kimliğinin ötesine taşıdı.

Pasolini ise İtalyan sinemasının en tartışmalı ve özgün yönetmenlerinden biriydi. Şair, yazar, düşünür ve sinemacı kimliğiyle modern dünyanın çelişkilerine sert biçimde bakan bir sanatçıydı. Onun Medea yorumu da klasik bir mitoloji uyarlaması olmaktan çok, uygarlık, inanç, yabancılık, tutku ve yıkım üzerine kurulmuş şiirsel bir sinema denemesiydi.

Medea, Yunan mitolojisinin en trajik kadın karakterlerinden biridir. Aşkı, ihaneti, öfkesi ve korkunç intikamıyla edebiyat ve tiyatro tarihinin en sarsıcı figürleri arasında yer alır. Maria Callas’ın bu rol için seçilmesi tesadüf değildi. Callas daha önce operada Medea karakteriyle büyük başarı kazanmıştı. Pasolini, onun sahnedeki trajik gücünü sinemaya taşımak istiyordu.

Filmin önemli bölümleri Göreme ve Kapadokya çevresinde çekildi. Kapadokya’nın peri bacaları, kayalık vadileri, mağara yerleşimleri ve zamansız görüntüsü, Pasolini’nin aradığı arkaik ve mitolojik atmosfer için çok uygundu. Bu coğrafya filmde Medea’nın yabancı, büyülü ve eski dünyasını taşıyan görsel bir karaktere dönüştü.

Callas’ın Türkiye’ye gelişi dönemin basınında da ilgi uyandırdı. Çünkü bu, dünya çapında bir opera yıldızının Anadolu’da film çekmesi anlamına geliyordu. Türkiye, o yıllarda uluslararası sinema ekipleri için egzotik ve güçlü görsel mekânlar sunan bir ülke olarak da dikkat çekiyordu. Kapadokya ise bu ilgiyi en çok hak eden yerlerden biriydi.

Medea filmi, Callas’ın sinemadaki en özel denemelerinden biri oldu. İlginçtir, filmde bir opera divası olan Callas şarkı söylemedi; Pasolini onu sesiyle değil, yüzüyle, bakışıyla ve trajik varlığıyla kullandı. Bu tercih, filmi klasik bir müzikal ya da opera uyarlaması olmaktan çıkarıp daha sessiz, daha sert ve daha görsel bir trajediye dönüştürdü.

Film 1969’da tamamlandı ve 1970’te gösterime girdi. Ticari anlamda büyük bir popüler başarıya ulaşmasa da zamanla Pasolini sinemasının önemli yapıtlarından biri olarak değerlendirildi. Bugün Medea, hem Callas’ın opera dışındaki en dikkat çekici sanat denemesi hem de Kapadokya’nın dünya sinemasındaki unutulmaz görünümlerinden biri olarak anılır.

1994 – Türk pop müziğine unutulmaz düzenlemeler yapan Uzay Heparı öldü

31 Mayıs 1994’te müzisyen, besteci ve aranjör Uzay Heparı öldü. Henüz 24 yaşındaydı. Kısa ömrüne rağmen 1990’lar Türk pop müziğinin sesini, ruhunu ve üretim biçimini etkileyen en özel müzisyenlerden biri olarak hatırlanır.

Uzay Heparı, 1969’da doğdu. Müzikle çok genç yaşta ilgilenmeye başladı. Piyano eğitimi aldı, klasik müzik altyapısını pop müzikle birleştirdi. Onu döneminin birçok müzisyeninden ayıran şey yalnız iyi enstrüman çalması değildi; şarkının duygusunu anlayan, onu düzenlemeyle büyüten çok güçlü bir müzikal sezgisi vardı.

1990’ların başı, Türk pop müziğinde büyük bir patlamanın yaşandığı dönemdi. Yeni yıldızlar çıkıyor, albümler milyonlara ulaşıyor, özel televizyonların çoğalmasıyla pop müzik gündelik hayatın merkezine yerleşiyordu. Uzay Heparı, işte bu dönüşümün en yaratıcı aranjörlerinden biri oldu.

Özellikle Sezen Aksu ile çalışmaları, onun müzikal kimliğinin en önemli sayfalarından biridir. Sezen Aksu’nun şarkılarındaki duygu yoğunluğunu modern, zarif ve etkili düzenlemelerle buluşturdu.

Uzay Heparı’nın adı Şinanay, Hadi Bakalım, Tükeneceğiz gibi dönemin çok bilinen şarkılarıyla birlikte anılır. Bu şarkılarda 1990’ların enerjisi, melankolisi ve şehirli pop duygusu bir araya gelir. Heparı’nın düzenlemeleri hem dönemin ruhunu yakaladı hem de Türk popuna daha rafine bir ses kazandırdı.

Onun müziğindeki önemli taraflardan biri, duyguyu büyütürken şarkıyı boğmamasıdır. Piyano, yaylılar, ritim ve elektronik unsurlar arasında dengeli bir yapı kurar. Bu yüzden çalıştığı şarkılar yalnız dönemsel hitler olarak kalmadı; yıllar sonra da dinlendiğinde eskimeyen bir hava taşıdı.

Uzay Heparı’nın ölümü de Türkiye’nin yakın dönem magazin ve sanat hafızasına çok sarsıcı biçimde geçti. 20 Mayıs 1994’te İstanbul’da motosikletiyle kaza yaptı. Kazada ağır yaralandı ve günler süren yaşam mücadelesinin ardından 31 Mayıs 1994’te hayatını kaybetti.

1999 – Abdullah Öcalan’ın İmralı’daki yargılaması başladı; Türkiye’nin en kritik davalarından biri açıldı

31 Mayıs 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yargılanmasına, Marmara Denizi’ndeki İmralı Adası’nda başlandı. Bu dava, Türkiye’nin yakın tarihindeki en kritik yargı süreçlerinden biri oldu. Çünkü yargılanan kişi, uzun yıllar boyunca Türkiye’nin güvenlik gündeminin merkezinde yer alan PKK’nın kurucu lideriydi.

Abdullah Öcalan, 1978’de kurulan PKK’nın lideri olarak özellikle 1984’ten itibaren Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı silahlı çatışma sürecinin baş aktörlerinden biri haline geldi. PKK’nın eylemleri, güvenlik güçleriyle çatışmalar, köy baskınları, faili belirsizler, zorunlu göçler, olağanüstü hâl uygulamaları ve binlerce can kaybı, Türkiye’nin 1980’lerden 1990’lara uzanan en ağır iç güvenlik sorununu oluşturdu.

Öcalan, 1998’de Suriye’den çıkarıldıktan sonra uzun süre farklı ülkelerde sığınma aradı. Türkiye’nin diplomatik baskısı, uluslararası ilişkiler ve istihbarat faaliyetleri sonucunda 15 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirildi. Yakalanması, Türkiye’de büyük yankı uyandırdı; ülkede hem güvenlik hem siyaset hem de hukuk açısından yeni bir dönem başladı.

Yargılamanın İmralı Adası’nda yapılması tesadüf değildi. Dava, güvenlik bakımından olağanüstü önlem gerektiren bir süreç olarak görülüyordu. Öcalan, adadaki özel güvenlik koşulları altında yargılandı. Dava, Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yürütüldü.

Öcalan’a yöneltilen temel suçlama, Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya yönelik faaliyetlerde bulunmak ve silahlı örgüt liderliği üzerinden çok sayıda ölümden sorumlu olmaktı. Dava boyunca PKK’nın eylemleri, örgütün yapısı, Öcalan’ın liderlik rolü ve Türkiye’de yıllardır süren çatışmalı dönemin siyasi-hukuki boyutu gündeme geldi.

Yargılama yalnız Türkiye’de değil, uluslararası alanda da yakından izlendi. Avrupa ülkeleri, insan hakları örgütleri ve uluslararası basın davayı dikkatle takip etti. Özellikle ölüm cezası ihtimali, savunma hakları, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yapısı ve yargılamanın adil olup olmadığı tartışmaları öne çıktı.

Dava kısa sürede sonuçlandı. Abdullah Öcalan, 29 Haziran 1999’da ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak Türkiye’de ölüm cezası daha sonra kaldırıldı. Avrupa Birliği süreci ve hukuk reformları çerçevesinde Öcalan’ın cezası ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrildi. O tarihten itibaren İmralı, Türkiye’nin Kürt meselesi, terörle mücadele politikası ve güvenlik-siyaset ilişkisi açısından sembolik bir mekâna dönüştü.

Bu yargılama, Türkiye’de 1990’ların kapanışını temsil eden olaylardan biri olarak da görülebilir. Bir yanda yıllardır süren silahlı çatışmanın lideri yargılanıyor, diğer yanda Türkiye’nin demokrasi, hukuk devleti, güvenlik ve Avrupa ile ilişkileri aynı dava üzerinden tartışılıyordu. Bu nedenle İmralı davası, yalnız ceza hukuku açısından değil, siyasal tarih açısından da büyük önem taşıdı.

2002 – Dünya Kupası Asya’da başladı; Türkiye’nin unutulmaz üçüncülük yürüyüşü sahne aldı

31 Mayıs 2002’de 2002 FIFA Dünya Kupası, Güney Kore ve Japonya’nın ortak ev sahipliğinde başladı. Bu turnuva, Dünya Kupası tarihinde birkaç açıdan ilkti: İlk kez Asya kıtasında düzenleniyor, ilk kez iki ülke tarafından ortaklaşa organize ediliyor ve futbolun küresel yayılımında yeni bir dönemin işareti olarak görülüyordu.

Turnuvanın açılış maçı Güney Kore’nin başkenti Seul’de oynandı. Son şampiyon Fransa, Senegal karşısına çıktı. Kâğıt üzerinde maçın büyük favorisi Fransa’ydı; kadrosunda dünya yıldızları vardı ve 1998 Dünya Kupası ile 2000 Avrupa Şampiyonası’nı kazanmıştı. Ancak Senegal, daha ilk maçta Fransa’yı 1-0 yenerek turnuvanın en büyük sürprizlerinden birine imza attı.

2002 Dünya Kupası, daha ilk günden klasik ezberleri bozacağını gösterdi. Fransa grup aşamasında gol bile atamadan elendi. Arjantin de gruptan çıkamadı. Güney Kore, ev sahibi avantajını da kullanarak yarı finale kadar yükseldi. Senegal çeyrek final gördü. Türkiye ise 48 yıl aradan sonra katıldığı Dünya Kupası’nda tarihinin en büyük futbol başarısına ulaştı.

Türkiye için bu turnuvanın anlamı çok özeldi. A Millî Takım, Dünya Kupası’na en son 1954’te katılmıştı. 2002’de Şenol Güneş yönetimindeki kadro, başlangıçta zorlu bir grupta yer aldı. Brezilya’ya karşı iyi oynayıp tartışmalı kararların da konuşulduğu maçta 2-1 kaybeden Türkiye, Kosta Rika ile berabere kaldı, Çin’i yenerek gruptan çıktı.

Sonrasında Türk futbol tarihinin en unutulmaz yürüyüşlerinden biri başladı. Türkiye, ikinci turda ev sahibi Japonya’yı 1-0 mağlup etti. Çeyrek finalde Senegal karşısında İlhan Mansız’ın uzatmalarda attığı altın golle yarı finale yükseldi. Bu gol hem turnuvanın hem de Türkiye futbol tarihinin en unutulmaz anlarından biri oldu.

Yarı finalde Türkiye’nin rakibi yine Brezilya’ydı. Ronaldo’nun golüyle maçı 1-0 kazanan Brezilya finale yükseldi. Türkiye ise üçüncülük maçında Güney Kore ile karşılaştı. Maçın hemen başında atılan gol, Dünya Kupası tarihinin en erken gollerinden biri olarak kayda geçti. Türkiye maçı 3-2 kazanarak dünya üçüncüsü oldu.

Turnuvanın şampiyonu Brezilya oldu. Finalde Almanya’yı 2-0 yenen Brezilya, beşinci kez Dünya Kupası’nı kazandı. Ronaldo, 1998 finalindeki hayal kırıklığının ardından 2002’de attığı gollerle turnuvanın en büyük yıldızına dönüştü. Böylece Brezilya futbolu, dünya sahnesindeki üstünlüğünü bir kez daha ilan etti.

2002 Dünya Kupası, Türkiye’de yalnız bir spor başarısı olarak hatırlanmadı. Ülkenin ekonomik ve siyasi olarak zor yıllardan geçtiği bir dönemde, millî takımın başarısı büyük bir moral dalgası yarattı. Sokaklar bayraklarla doldu, maçlar milyonları ekran başına topladı, futbolcular bir kuşağın hafızasında kahramanlara dönüştü.

Bu turnuva, Türk futbolunda Galatasaray’ın 2000 UEFA Kupası başarısıyla başlayan yükseliş döneminin millî takım düzeyindeki zirvesi sayılabilir. Rüştü Reçber, Alpay Özalan, Bülent Korkmaz, Tugay Kerimoğlu, Emre Belözoğlu, Hasan Şaş, Ümit Davala ve İlhan Mansız gibi isimler, 2002 yazında Türkiye’nin dünya futbolundaki en parlak kadrolarından birini oluşturdu.

2010 – Mavi Marmara baskını yaşandı; Türkiye-İsrail ilişkilerinde büyük kırılma başladı

31 Mayıs 2010’da İsrail ordusu, Gazze’ye insani yardım götürmek ve İsrail ablukasını protesto etmek amacıyla yola çıkan Gazze Özgürlük Filosu’na Akdeniz’de müdahale etti. Filonun en bilinen gemisi, Türkiye’den hareket eden Mavi Marmara’ydı. Baskın uluslararası sularda gerçekleşti ve özellikle Mavi Marmara’da yaşananlar Türkiye-İsrail ilişkilerinde uzun yıllar sürecek büyük bir krize yol açtı.

Mavi Marmara’nın yanı sıra Sfendoni, Challenger I, Eleftheri Mesogios, Gazze I ve Defne Y adlı gemiler filoda yer alıyordu. Filo, Gazze’ye insani yardım malzemesi ulaştırmayı ve İsrail’in Gazze ablukasına dikkat çekmeyi amaçlıyordu. İsrail ise Gazze’ye denizden girişe izin vermeyeceğini, gemilerin Aşdod Limanı’na yönelmesi gerektiğini bildirdi. Filodakiler bu çağrıyı kabul etmeyince İsrail komandoları 31 Mayıs sabahı gemilere operasyon düzenledi.

En kanlı müdahale Mavi Marmara’da yaşandı. İsrail askerlerinin helikopterlerden gemiye inişi sırasında çatışma çıktı. Baskında ilk aşamada 9 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Ağır yaralanan Uğur Süleyman Söylemez’in yıllar sonra vefat etmesiyle can kaybı sayısı 10’a yükseldi.

Olay, Türkiye’de büyük öfke yarattı. Ankara, İsrail’e sert tepki gösterdi; iki ülke arasındaki ilişkiler büyükelçilik düzeyinden siyasi söyleme kadar birçok alanda hızla gerildi.

İsrail tarafı operasyonu, Gazze’ye uygulanan deniz ablukasını delme girişimine karşı güvenlik müdahalesi olarak savundu. Türkiye ve filoyu destekleyen çevreler ise olayın uluslararası sularda gerçekleştiğini, sivillere orantısız güç kullanıldığını ve yardım filosunun hedef alındığını vurguladı. Bu nedenle Mavi Marmara, kısa sürede sadece Türkiye-İsrail meselesini aşarak Gazze ablukası ve uluslararası hukuk tartışmasının da sembollerinden biri haline geldi.

Baskından sonra Birleşmiş Milletler çatısı altında farklı inceleme süreçleri yürütüldü. BM Genel Sekreteri’nin kurduğu panel, olayın uluslararası sonuçlarını değerlendirdi; BM İnsan Hakları Konseyi’ne bağlı raporlarda ise İsrail’in güç kullanımı sert biçimde eleştirildi. Bu raporlar, olayın yıllarca hukuk ve diplomasi gündeminde kalmasına neden oldu.

Mavi Marmara krizi, Türkiye-İsrail ilişkilerinde 1990’lardan itibaren kurulan askerî, diplomatik ve ekonomik yakınlaşmayı ağır biçimde sarstı. İlişkiler uzun süre normalleşemedi; özür, tazminat, Gazze ablukası ve diplomatik temsil düzeyi tartışmaları iki ülke arasında yıllarca devam etti.

31 Mayıs 2010 bu yüzden yakın tarih açısından çok önemli bir gündür. O sabah Akdeniz’de yaşanan baskın, Gazze meselesini Türkiye kamuoyunun merkezine taşıdı; Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni ve sert bir dönemin başlangıcı oldu. Mavi Marmara adı da hem insani yardım girişimi hem diplomatik kriz hem de Gazze ablukasına karşı uluslararası tepki açısından hafızalara kazındı.

2013 – Gezi Parkı’na polis müdahalesi Türkiye çapında protestolara dönüştü

31 Mayıs 2013 sabahı, İstanbul Taksim’deki Gezi Parkı’nda birkaç gündür süren çevre nöbetine polis müdahale etti. Parktaki ağaçların kesilmesine ve Taksim Topçu Kışlası projesine karşı başlayan küçük çaplı eylem, bu sert müdahalenin ardından Türkiye çapında büyük protestolara dönüştü. Reuters, 31 Mayıs 2013’te polisin Gezi Parkı’ndaki çevrecileri zorla tahliye ettiğini ve bu tarihin protestoların büyümesinde kırılma noktası olduğunu aktarır.

Gezi Parkı’ndaki ilk eylemler, parkın yeşil alan olarak korunması talebiyle başlamıştı. Başlangıçta çok sınırlı sayıda çevreci, şehir plancısı, aktivist ve yurttaş parkta nöbet tutuyordu. Ancak polis müdahalesi, çadırların kaldırılması ve biber gazı kullanımı görüntüleri kısa sürede sosyal medyada yayıldı.

Bu görüntüler, olayın niteliğini değiştirdi. Mesele yalnız Gezi Parkı’ndaki ağaçlar olmaktan çıktı; ifade özgürlüğü, kent hakkı, polis şiddeti, yaşam tarzına müdahale ve demokrasi üzerine büyük bir toplumsal tepkiye dönüştü. İstanbul’daki protestolar kısa sürede Ankara, İzmir, Eskişehir, Antakya ve birçok kente yayıldı.

Gezi protestoları, Türkiye’de sosyal medyanın toplumsal hareketlerdeki gücünü de açık biçimde gösterdi. Televizyonların ilk günlerde olaylara sınırlı yer vermesi, insanların Twitter ve diğer dijital mecralar üzerinden haberleşmesine yol açtı. Bu nedenle Gezi, Türkiye’de dijital çağın ilk büyük kitlesel protesto dalgalarından biri olarak da görüldü.

Protestolar haftalarca sürdü. Meydanlar, forumlar, park toplantıları, duvar yazıları, mizah dili ve yaratıcı protesto biçimleriyle Gezi, Türkiye’nin yakın dönem siyasi ve kültürel hafızasında özel bir yer edindi. Ancak süreç aynı zamanda sert çatışmalara, çok sayıda yaralanmaya, gözaltılara ve can kayıplarına da sahne oldu.

Gezi Parkı olayları, Türkiye siyasetinde uzun süre etkisini korudu. Kimileri için bu protestolar demokratik itiraz ve kent hakkı mücadelesiydi; iktidar cephesi ise olayları farklı siyasi ve güvenlik başlıklarıyla değerlendirdi. Bu ayrışma, Gezi’nin yalnız 2013 yazına ait bir olay değil, sonraki yılların siyasal tartışmalarında da sürekli geri dönen bir başlık olmasına yol açtı.

2015 – Maksim Gazinosu’nun büyük assolistlerinden Behiye Aksoy öldü

31 Mayıs 2015’te Türk sanat müziğinin önemli seslerinden Behiye Aksoy İstanbul’da hayatını kaybetti. Doğum adı Behiye Tetiker olan sanatçı, 19 Eylül 1929’da İstanbul’da doğdu. Müzikle küçük yaşta tanışmasında, piyano ve ud çalabilen annesi ile halasının etkisi vardı. Çocukluğunda Müzeyyen Senar ve Münir Nurettin Selçuk’un filmlerde söylediği şarkılardan etkilenerek Türk musikisine ilgi duymaya başladı.

Ortaokulu bitirdikten sonra Ankara Radyosu’nun açtığı sınavlara girdi. Yaklaşık 200 kişi arasından seçilerek 1948’de radyoya stajyer olarak kabul edildi. Radyoda yalnız şarkı söylemedi; müzik bilgisini geliştirdi, repertuvar çalıştı ve zamanla repertitör muavinliğine kadar yükseldi. Bu dönem, Behiye Aksoy’un sahneye çıkmadan önce ciddi bir musiki disiplini kazanmasını sağladı.

Onu geniş kitlelere taşıyan asıl dönem ise gazino yılları oldu. Behiye Aksoy, özellikle Maksim Gazinosu sahnesinde dönemin en gözde assolistlerinden biri haline geldi. Platin rengi saçları, gösterişli kostümleri ve sahnedeki kendine güvenen tavrıyla yalnız sesiyle değil, sahne imajıyla da dikkat çekti. O yıllarda gazino sahnesi, Türkiye’de bir sanatçının gerçek gücünü gösterdiği en büyük vitrinlerden biriydi.

Behiye Aksoy’un sesinin güzelliğini bir kez söylemek yeterli: Güçlü, parlak ve sahneye hâkim bir sesti. Asıl önemli olan, bu sesi dönemin eğlence kültürü içinde bir “assolist kimliğine” dönüştürmesidir. 1960’lar ve 1970’lerde gazinolar yalnız müzik dinlenen yerler değil; kostüm, repertuvar, orkestra, protokol ve magazin dünyasıyla başlı başına bir gösteri alanıydı. Aksoy da bu dünyanın en bilinen kadın yıldızlarından biri oldu.

Sanatçının plakları büyük ilgi gördü. Hatta başarılarından dolayı kendisine altın plak yerine platin taç armağan edildiği anlatılır. Bu ayrıntı, onun döneminde nasıl bir sahne yıldızı olarak algılandığını göstermesi bakımından önemlidir. Repertuvarında Türk sanat müziğinin klasikleşmiş eserleri, dönemin sevilen şarkıları ve gazino sahnesine uygun dramatik yorumlar geniş yer tuttu.

Behiye Aksoy, yalnız sahnede değil, sinemada da göründü. 1967’de Kederli Günlerim1972’de Falcı1975’te Deli Deli Tepeli ve 1989’da Taş Plaktan Bugüne adlı yapımlarda yer aldı. Bu filmler, onun şöhretinin yalnız müzik çevresiyle sınırlı kalmadığını, dönemin popüler kültür dünyasında da karşılık bulduğunu gösterir.

Özel hayatı da dönemin magazin gündeminde yer aldı. Halil Aksoy’la evliliğinden Ahmet Kazım adında bir oğlu oldu. 1973’te yapımcı Berker İnanoğlu ile evlendi ancak bu evlilik yalnızca 19 gün sürdü. Aynı yıl, uzun süre birlikte olduğu ünlü gazinocu Fahrettin Aslan ile evlendi; bu evlilik de bir yıl sonra sona erdi.

Behiye Aksoy, 1980’li yıllara kadar müzik dünyasının sevilen isimlerinden biri olarak kaldı. Gazino kültürünün değişmesi, müzik piyasasının kaset ve televizyon merkezli yeni bir düzene geçmesiyle birlikte onun temsil ettiği büyük assolistlik dönemi de yavaş yavaş geride kaldı. Ancak adı, Maksim Gazinosu, platin saçlar, büyük kostümler ve eski İstanbul eğlence hayatının görkemli sahneleriyle birlikte anılmaya devam etti.

Sanatçıya 2001’de Alzheimer hastalığı teşhisi kondu. Hastalığının ilerlemesi üzerine İstanbul Şişli’deki Nezih Huzur ve Yaşlı Bakım Merkezi’ne yerleştirildi. Aralık 2014’te yoğun bakıma alındı; 31 Mayıs 2015’te 85 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesinin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi.

2020 – Karamürselli felsefeci ve yazar Oruç Aruoba öldü

31 Mayıs 2020’de felsefeci, yazar, şair ve çevirmen Oruç Aruoba öldü. 14 Temmuz 1948’de Kocaeli’nin Karamürsel ilçesinde doğan Aruoba, Türkçede felsefe, şiir, deneme ve aforizma arasında kendine özgü bir dil kuran en farklı yazarlardan biri oldu.

Oruç Aruoba, TED Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra Hacettepe Üniversitesi’nde psikoloji eğitimi aldı. Aynı üniversitede akademisyen olarak çalıştı; felsefe, epistemoloji, etik, dil ve insan ilişkileri üzerine yoğunlaştı. Akademik dünyadan gelen bir isim olmasına rağmen onu geniş okur kitlesine taşıyan şey, düşünceyi edebiyatla buluşturan yalın ama derin üslubuydu.

Aruoba’nın metinleri çoğu zaman kısa cümlelerden, parçalı notlardan, aforizmalardan ve iç konuşmalardan oluşur. De ki işteYürümeUzakHaniOl/an gibi kitaplarında insanın kendisiyle, başkasıyla, dil ile, zamanla ve yalnızlıkla ilişkisini işler. Onun yazısında felsefe yalnız kavramlarla değil, gündelik hayatın içinden geçen küçük kırılmalarla kurulur.

Oruç Aruoba aynı zamanda önemli bir çevirmendi. Özellikle Ludwig WittgensteinFriedrich NietzscheRainer Maria Rilke ve Paul Celan gibi yazar ve düşünürlerden yaptığı çevirilerle Türkçede düşünce ve şiir dilinin zenginleşmesine katkı sağladı. Çeviriyi yalnız kelime aktarmak değil, başka bir düşünme biçimini Türkçede yeniden kurmak olarak gördü.

Karamürsel doğumlu olması, onu Kocaeli açısından da özel bir isim haline getirir. Türkiye’de daha çok İstanbul ve Ankara merkezli kültür çevreleri içinde tanınsa da Oruç Aruoba’nın doğum yeri Kocaeli’dir.

Aruoba’nın okurlarıyla kurduğu bağ, popülerlikten çok sadakat üzerinden oluştu. Onu okuyanlar, çoğu zaman kitaplarında kendilerine ait bir iç ses buldu. Bu yüzden Oruç Aruoba, geniş kitlelerin gündelik popüler kültür figürü olmasa da Türkçede düşünen, yalnızlığı, yürümeyi, susmayı, sevmeyi ve insanın kendine bakmasını yazan özgün bir yazar olarak özel bir yerde durur.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.