Günün Tarihi / 14 Nisan
- Kutlu Doğum Haftası / 14–20 Nisan.
- 1126 – İbn Rüşd doğdu.
- 1629 – Christiaan Huygens doğdu.
- 1828 – Noah Webster sözlüğünü yayımladı.
- 1865 – Abraham Lincoln’a suikast düzenlendi.
- 1894 – Sinemanın ilk büyük adımlarından biri atıldı: Edison kinetoskopu tanıttı.
- 1900 – Paris Uluslararası Fuarı açıldı.
- 1912 – Galata Köprüsü hizmete girdi.
- 1912 – Titanic buzdağına çarptı.
- 1915 – Süleyman Askerî öldü.
- 1917 – Savaşan dünyaya ortak bir dil armağan etmeye çalışan Zamenhof öldü
- 1927 – Volvo’nun ilk aracı yola çıktı.
- 1930 – Vladimir Mayakovski öldü.
- 1931 – İspanya’da monarşi çöktü, cumhuriyet ilan edildi.
- 1935 – Modern fiziğin görünmez kurucularından Emmy Noether öldü.
- 1944 – Bombay Limanı’ndaki patlamada 800’den fazla kişi hayatını kaybetti.
- 1947 – Yaşar Doğu Avrupa şampiyonu oldu, Türkiye takım halinde üçüncü sırayı aldı.
- 1956 – Video çağı Chicago’da başladı.
- 1963 – Türkiye Spor Yazarları Derneği kuruldu.
- 1964 – Çevre hareketinin seyrini değiştiren Rachel Carson öldü.
- 1981 – Suavi Süalp öldü.
- 1981 – Bülent Ersoy, Londra’da geçirdiği ameliyatla cinsiyet değiştirdi.
- 1987 – Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik için resmen başvurdu.
- 1992 – Turgut Özal’a suikast düzenleyen Kartal Demirağ tahliye edildi.
- 1994 – ABD jetleri, içinde üç Türk subayının da bulunduğu iki helikopteri düşürdü.
- 1999 – NATO uçakları, Kosovalı Arnavut mülteci konvoyunu vurdu.
- 2000 – Rusya, nükleer başlıkların azaltılmasını öngören START II anlaşmasını onayladı.
- 2020 – Trump, Dünya Sağlık Örgütü’nün fonunu askıya alacağını açıkladı.
- 2021 – Yıldırım Akbulut öldü.
- 2021 – Tarihin en büyük saadet zinciri dolandırıcılıklarından birinin mimarı Bernard Madoff öldü.
- 2022 – Balkan Naci İslimyeli öldü.
Kutlu Doğum Haftası / 14–20 Nisan.
Kutlu Doğum Haftası, Türkiye’de uzun yıllar boyunca Hz. Muhammed’in doğumunu anmak için düzenlenen dinî ve kültürel bir etkinlik haftasıydı. Amaç sadece onun doğumunu hatırlamak değil; hayatını, ahlakını, merhamet, adalet, dürüstlük ve dayanışma gibi değerlerini toplumun daha geniş kesimlerine anlatmaktı. Bu hafta boyunca camilerde mevlitler okunur, hutbelerde ve vaazlarda Hz. Peygamber’in hayatı anlatılır, konferanslar, paneller, okul programları ve çeşitli kültürel etkinlikler yapılırdı. Ancak Hz. Muhammed’in doğumu miladî takvime göre sabit bir güne bağlı değildir. İslam geleneğinde bu tarih, hicrî takvime göre Rebiülevvel ayının 12. gecesi kabul edilir. Türkiye’de bir dönem bu anmaları her yıl aynı tarihte yapmak için 14–20 Nisan arası benimsendi. Daha sonra bu uygulama değiştirildi. Artık bu kutlamalar “Kutlu Doğum Haftası” adıyla ve 14–20 Nisan arasında yapılmıyor; onun yerine “Mevlid-i Nebi Haftası” adı kullanılıyor ve tarih hicrî takvime göre belirleniyor.
1126 – İbn Rüşd doğdu.
14 Nisan 1126’da Kurtuba’da doğan İbn Rüşd, İslam düşüncesi ile Batı felsefesi arasında köprü kuran en büyük isimlerden biriydi. Tam adı Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed b. Rüşd’dü; seçkin bir aileden geliyordu ve hem babası hem dedesi Kurtuba’da kadılık yapmıştı. Bu yüzden çocukluğu sıradan bir eğitim çevresinde değil, hukuk, din ve ilim geleneğinin tam ortasında geçti. Genç yaşta fıkıh, hadis, kelâm, tıp ve felsefe alanlarında güçlü bir eğitim aldı; yani o sadece filozof değil, aynı zamanda fakih, kadı ve hekimdi. Sonraki yıllarda Kurtuba kadılığı yaptı, saray çevresinde hekim olarak görev aldı ve özellikle Aristoteles’e yazdığı ayrıntılı şerhlerle ün kazandı. Onun asıl önemi burada yatar: İbn Rüşd, akıl ile vahyin birbirine düşman olmadığını savundu, felsefenin dinle çatışmak zorunda olmadığını anlattı ve İslam düşüncesinde aklı küçümseyen yaklaşımlara karşı güçlü bir hat kurdu. Bu tavrı yüzünden hayatının son döneminde siyasî baskı da gördü; eserlerinin bir kısmı yasaklandı, sürgün edildi. Ama düşüncesi burada bitmedi. Tam tersine, Latin dünyasına çevrilen eserleri Avrupa’da büyük yankı uyandırdı; öyle ki Batı’da ona uzun süre sadece “Yorumcu” denildi. Yani İbn Rüşd, İslam dünyasında aklın itibarını savunan, Batı’da skolastik düşünceyi sarsan ve yüzyıllar sonra bile “din ile akıl bir arada düşünülebilir mi” sorusunun en güçlü cevaplarından birini veren bir isimdi.
1629 – Christiaan Huygens doğdu.
14 Nisan 1629’da Lahey’de doğan Christiaan Huygens, 17. yüzyıl bilim devriminin en parlak zihinlerinden biriydi. Seçkin ve iyi eğitimli bir ailede büyüdü; genç yaşta matematikte olağanüstü bir yetenek gösterdi, ardından optik, mekanik ve astronomi alanlarında çalıştı. Huygens gökyüzünü dahaiyi görebilmek için aletler de geliştiriyordu. Kendi yaptığı ve geliştirdiği teleskoplarla Satürn’ün en büyük uydusu Titan’ı keşfetti, Satürn’ün tuhaf görünüşünün nedenini açıklayarak gezegenin halka sistemi olduğunu doğru biçimde ortaya koydu. Fizikte ise özellikle ışık kuramı, merkezkaç kuvveti ve sarkaçlı saat üzerindeki çalışmalarıyla büyük etki yarattı. Zamanı daha hassas ölçmeye yarayan sarkaçlı saat üzerindeki geliştirmeleri hem bilim hem de denizcilik açısından çok önemliydi; çünkü doğru zaman ölçümü, özellikle boylam hesabı ve seyrüsefer için kritik bir meseleyi temsil ediyordu. Huygens’in önemi burada yatar: O hem göğü gözleyen hem ölçüm araçlarını geliştiren hem de matematikle fizik arasında yeni bağlar kuran bir bilim insanıydı.
1828 – Noah Webster sözlüğünü yayımladı.
14 Nisan 1828’de Noah Webster’in An American Dictionary of the English Language adlı iki ciltlik sözlüğü yayımlandı ve bu olay, Amerikan İngilizcesinin kendine güven kazanmasının da simge anlarından biri oldu. Webster’ın sözlüğünü büyük yapan şey, ilk büyük Amerikan İngilizcesi sözlüğü olmasıydı. Webster, daha önce 1806’da küçük ölçekli bir sözlük yayımlamış, ardından 1807’de çok daha kapsamlı bir eser üzerinde çalışmaya başlamıştı. Bu çalışma yirmi yılı aşkın sürdü; Webster bu süreçte etimoloji için çok sayıda dil öğrendi, Avrupa’da da çalıştı ve sonunda yaklaşık 70 bin kelimelik dev bir eser ortaya koydu. Merriam-Webster’ın tarihçesi de bu sözlüğün Amerikan yazımını biçimlendiren dönüm noktalarından biri olduğunu vurgular; colour yerine color, centre yerine center gibi bugün “Amerikan İngilizcesi” diye bildiğimiz birçok tercih bu anlayışla güç kazandı. İşin ilginç yanı şu: Webster sadece kelime toplamıyordu; genç Amerika’nın Britanya’dan siyaseten olduğu kadar kültürel ve dilsel olarak da ayrışması gerektiğine inanıyordu. Yani bu sözlük, bir yandan dilin kaydıydı, bir yandan da yeni bir ulusal kimlik projesiydi.
1865 – Abraham Lincoln’a suikast düzenlendi.
14 Nisan 1865 gecesi, Amerikan İç Savaşı fiilen Kuzey’in zaferiyle sonuçlanmışken, ABD Başkanı Abraham Lincoln Washington’daki Ford Tiyatrosu’nda eşi Mary Todd Lincoln ile birlikte bir oyun izlerken vuruldu. Suikastı gerçekleştiren kişi, Güney yanlısı ünlü tiyatro oyuncusu John Wilkes Booth’tu. Booth, sadece Lincoln’ü değil, aynı gece Başkan Yardımcısı Andrew Johnson ile Dışişleri Bakanı William H. Seward’ı da hedef alan daha geniş bir komplo kurmuştu. Amaç, savaşın hemen ardından Birlik yönetimini felce uğratmak ve Güney davasına son bir darbe vurmaktı. O gece Booth başkan locasına girerek Lincoln’ü başının arkasından tek kurşunla vurdu, ardından sahneye atlayıp kaçtı. Lincoln ağır yaralı halde tiyatronun karşısındaki Petersen Evi’ne taşındı ve 15 Nisan sabahı hayatını kaybetti. Bu suikastın dramatik tarafı şuydu: Lincoln, köleliğin kaldırılması yolunu açmış, Birliği dağılmaktan kurtarmış ve savaşın son günlerinde daha ılımlı bir yeniden yapılanma dönemi tasarlamaya başlamıştı. Ölümü, Amerika’da sadece büyük bir yas yaratmadı; savaş sonrası dönemin yönünü de değiştirdi. Yerine geçen Andrew Johnson daha sert ve daha dağınık bir yeniden inşa sürecine girdi, Güney’in geleceği ve siyahların hakları konusundaki mücadele daha çalkantılı bir hale geldi.
1894 – Sinemanın ilk büyük adımlarından biri atıldı: Edison kinetoskopu tanıttı.
14 Nisan 1894’te New York’taki bir salonda Thomas Edison’un icadı kinetoskop ilk kez ücretli ve düzenli biçimde halka sunuldu. Bu olay, bugünkü anlamda sinema salonunun doğuşu değildi; çünkü kinetoskopta görüntüler perdeye yansıtılmıyor, tek kişi kutunun içine bakarak kısa hareketli görüntüleri izliyordu. Yine de bu gösteri çok önemliydi, çünkü insanların ilk kez para verip hareket eden görüntüleri izlediği ticari düzenlerden biriydi. Sistemin teknik geliştirilmesinde Edison kadar yardımcısı W. K. L. Dickson da belirleyici rol oynadı; cihaz, peep-show mantığıyla çalışıyor ve birkaç saniyelik sahneleri art arda sunuyordu. Konu yalnız bir icat gösterisi değildi: Bu tarih, görüntünün eğlenceye, ticarete ve yeni bir kitle alışkanlığına dönüşmeye başladığı dönüm noktalarından biriydi. Sonrasında perdeye yansıtılan sinema hızla öne geçecek, kinetoskop geride kalacaktı.
1900 – Paris Uluslararası Fuarı açıldı.
14 Nisan 1900’de açılan Paris Uluslararası Fuarı, yeni yüzyılın dünyaya nasıl gireceğini gösteren dev bir vitrindi. Elektrikten optiğe, ulaşımdan mimariye kadar dönemin ilerleme fikrini sahneye çıkaran bu fuarda Osmanlı Devleti de resmî olarak yer aldı. Rue des Nations üzerinde, İtalya ile ABD pavyonları arasında kurulan Osmanlı Pavyonu, yaklaşık 4 bin metrekarelik alanda imparatorluğu yalnız ürünleriyle değil, mimarisiyle de temsil etti. Fransız mimar Adrien-René Dubuisson tarafından tasarlanan bu yapı, İstanbul’daki camilerden ve İslam mimarisinden esinlenen görünüşüyle Osmanlı’nın dünyaya nasıl görünmek istediğini anlatıyordu. El sanatları, süsleme geleneği ve doğulu ihtişam duygusu bu temsilin merkezindeydi. Fuarın öne çıkan cazibe merkezleri arasında Elektrik Sarayı, dev teleskop, Art Nouveau üslubunun yeni örnekleri ve yeniden düzenlenmiş haliyle Eyfel Kulesi vardı. Kule bu fuar için yapılmamıştı; 1889’dan kalmıştı, ama 1900’de yeniden boyanıp ışıklandırılarak yine fuarın en güçlü simgelerinden biri haline getirildi.
1912 – Galata Köprüsü hizmete girdi.
14 Nisan 1912’de, 1910’da Alman firması MAN AG / Vereinigte Maschinen Fabriken’e ısmarlanan yeni Galata Köprüsü törenle hizmete açıldı. Burada söz konusu olan, Galata Köprüsü’nün dördüncü büyük versiyonuydu; İstanbul Teknik Üniversitesi’ndeki köprü tarihçesi çalışmasına göre bu köprü 1912’de devreye girdi ve önceki köprünün yerini aldı. Köprü yaklaşık 466 metre uzunluğunda ve 25 metre genişliğindeydi. Bu yapı sadece iki yakayı bağlayan bir geçit değildi; tramvayların, yayaların, at arabalarının ve ticaret akışının iç içe geçtiği İstanbul hayatının ana damarlarından biriydi.
Köprünün ilginç tarafı yalnız teknik yapısı değildi. Geçişler 1 Haziran 1930’a kadar paralıydı ve bu ücret halk arasında “müruriye” diye biliniyor, ücreti toplayan görevlilere de “müruriyeci” deniyordu. Bazı anlatımlarda tahsildarların büyük cepli önlükler giydiği, geçişten toplanan parayı bu şekilde taşıdığı ve bunun İstanbul hafızasında ayrı bir yer tuttuğu vurgulanıyor. Yani Galata Köprüsü o dönemde yalnız bir ulaşım hattı değil, aynı zamanda gündelik hayatın içinde küçük bir vergi kapısıydı.
Bu yüzden 14 Nisan 1912, İstanbul’un modern ulaşım düzeninin, tramvaylı kent hayatının ve iki kıyı arasındaki gündelik akışın yeni bir altyapıya kavuştuğu günlerden biri olarak da önem taşır. Sonraki yıllarda köprü sadece insanların değil, şehrin ritminin de parçası oldu; balıkçılarıyla, tramvayıyla, kalabalığıyla, altındaki ve üstündeki hayatla İstanbul’un en güçlü simgelerinden birine dönüştü. Üstelik bu 1912 köprüsü, 1992’deki büyük yangına kadar uzun ömürlü biçimde kullanıldı; yani açıldığı gün yalnız yeni bir yapı doğmamış, neredeyse bir asırlık şehir hafızasının ana sahnelerinden biri kurulmuştu.
1912 – Titanic buzdağına çarptı.
14 Nisan 1912 gecesi, dönemin en büyük ve en gösterişli yolcu gemisi RMS Titanic, Kuzey Atlantik’te seyir halindeyken saat 23.40 sularında bir buzdağına çarptı ve birkaç saat içinde batmaya başladı. Titanic aslında modern mühendisliğin, lüksün ve asla batmayacağına dair iddianın sembolü gibi sunuluyordu. 10 Nisan’da Southampton’dan yola çıkmış, Fransa ve İrlanda duraklarının ardından New York’a gitmek üzere açık denize çıkmıştı. Gemide dönemin zenginleri, göçmen aileler, mürettebat ve farklı sınıflardan toplam 2 binden fazla insan vardı. Çarpışma anında sancak tarafa kırma manevrası yapıldı ama geç kalındı; buzdağı geminin bordasını yırtarak birden fazla su geçirmez bölmeyi hasara uğrattı. İşte felaketin büyüklüğü burada ortaya çıktı: Titanic’in tasarımında bölmeli güvenlik sistemi vardı ama art arda çok sayıda bölme su alınca geminin kurtulması imkânsız hale geldi. İlk anda birçok yolcu tehlikenin boyutunu anlamadı; orkestra çalmaya devam etti, bazı yolcular güvertede bekledi, filikalar ise başlangıçta tam dolmadan indirildi. Gemide yeterli sayıda filika da yoktu; çünkü o dönemin kuralları geminin gerçek yolcu kapasitesine göre değil, tonaj esasına göre belirlenmişti. Titanic gece yarısından sonra hızla su almaya devam etti ve 15 Nisan 1912 sabaha karşı 02.20’de tamamen battı. Felaket sonucunda 1.500’den fazla kişi hayatını kaybetti. Bu olay yalnız büyük bir deniz kazası değildi; denizcilik güvenliği, filika kuralları, telsiz nöbeti ve buz uyarıları gibi alanlarda uluslararası düzenlemelerin sert biçimde değişmesine yol açtı. Bu yüzden 14 Nisan 1912, teknolojiye duyulan sınırsız güvenin, doğa karşısında bir anda nasıl dağıldığını gösteren en ünlü felaket tarihlerinden biri olarak hafızaya kazındı.
1915 – Süleyman Askerî öldü.
14 Nisan 1915’te hayatını kaybeden Süleyman Askerî, Osmanlı’nın son dönemindeki en dikkat çekici askerî ve siyasî figürlerden biriydi. 1884’te doğdu, Harbiye ve Erkân-ı Harbiye’de yetişti, genç yaşta İttihat ve Terakki çevresine girdi ve daha sonra hem Trablusgarp’ta hem Balkanlar’da hem de gizli operasyonlarda öne çıkan bir isim haline geldi. Teşkilât-ı Mahsusa’nın ilk başkanıydı; yani sadece cephede savaşan bir subay değil, Osmanlı’nın düzensiz harp, istihbarat ve yerel örgütlenme alanındaki öne çıkan isimlerden biriydi. I. Dünya Savaşı sırasında Irak cephesinde görevlendirildi; İngiliz ilerleyişini durdurmak için aşiret kuvvetlerini toplamaya, Basra hattında savunma kurmaya ve bölgeyi elde tutmaya çalıştı. Başlangıçta bazı taktik başarılar kazansa da Şuaybiye Muharebesi ve çevresindeki ağır yenilgiler tabloyu tersine çevirdi. Bu yenilginin ardından ağır yaralı haldeyken geri çekildi ve 14 Nisan 1915’te büyük hayal kırıklığı içinde intihar etti. Onu ilginç ve trajik kılan şey de burada yatar: Süleyman Askerî, imparatorluğun çözüldüğü bir dönemde, siyasetle, gizli teşkilatlarla ve cephe gerçeğiyle iç içe yaşayan, çok hızlı yükselen ve aynı hızla dramatik biçimde düşen bir savaş adamıydı. Bu yüzden 14 Nisan 1915, imparatorluğun son yıllarında fedailik, örgütçülük ve çaresiz askerî direnişin sembol isimlerinden birinin acı sonu olarak da önem taşır.
1917 – Savaşan dünyaya ortak bir dil armağan etmeye çalışan Zamenhof öldü
14 Nisan 1917’de hayatını kaybeden Ludwik Lejzer Zamenhof, insanların birbirini daha az düşmanlıkla anlayabileceği ortak bir dil kurmaya çalışan sıra dışı bir idealistti. 1859’da, o dönemde Rus İmparatorluğu sınırları içindeki Białystok’ta doğdu. Bu şehirde Polonyalılar, Ruslar, Yahudiler, Almanlar ve başka topluluklar bir arada yaşıyor, ama aynı zamanda dil ve kimlik farkları yüzünden birbirine sert biçimde yabancılaşıyordu. Zamenhof’un çocukluğu tam da bu çok dilli ve gergin ortamda geçti. Onun aklına yerleşen fikir şuydu: İnsanlar birbirini anlamadıkça düşmanlık büyüyor, o halde kimseye ait olmayan ortak ve kolay bir dil bu gerilimi azaltabilir. Böylece yıllar süren çalışmanın ardından 1887’de Esperanto’yu yayımladı. Amacı yeni bir millet dili yaratmak değildi; herkesin ikinci dil olarak öğrenebileceği, basit gramerli, nötr ve ortak bir iletişim aracı kurmaktı. İlginç olan şu ki, başlangıçta bir idealistin masa başı denemesi gibi görünen bu proje kısa sürede Avrupa’da ve sonra başka ülkelerde karşılık buldu; dernekler kuruldu, dergiler çıktı, çeviriler yapıldı, hatta bu dili gerçekten konuşan topluluklar oluştu. Zamenhof’u önemli kılan şey sadece bir yapay dil üretmesi değildi; dilin, barışın ve insanlık fikrinin aracı olabileceğine inanmasıydı. Yani o, kelime icat eden bir filologdan çok daha fazlasıydı. 14 Nisan 1917 bu yüzden, insanlığın birbirini daha kolay anlayabileceği bir ortak zemin kurma hayalinin en ünlü mimarlarından birinin vedası olarak da önem taşır.
1927 – Volvo’nun ilk aracı yola çıktı.
14 Nisan 1927’de İsveç’in Göteborg kentinde fabrikadan çıkan ilk Volvo ÖV4, ileride güvenlik kavramıyla neredeyse özdeşleşecek bir markanın başlangıcı anlamında geliyordu. Burada küçük ama önemli bir ayrım var: 14 Nisan 1927, çoğu kaynakta Volvo’nun doğduğu gün gibi anlatılır; ama esasen bu tarih, ilk seri üretim Volvo otomobilinin yola çıktığı gündür. Volvo Cars ile Volvo Group’un resmi tarihçeleri, o sabah Göteborg’daki Lundby fabrikasının kapısından çıkan bu ilk aracın ÖV4 adlı, dört silindirli açık bir otomobil olduğunu belirtiyor. Markanın arkasındaki iki kilit isim ise satış ve iş tarafını kuran Assar Gabrielsson ile teknik tarafı yöneten mühendis Gustaf Larson’dı; hedefleri de İsveç’in sert iklimine ve kötü yollarına dayanabilecek sağlam araçlar üretmekti. İşin ilginç ve çok anlatılan ayrıntısı şu: ilk otomobil tam fabrikadan çıkarken bir terslik yaşandı ve aracın ileri gitmek yerine geri gittiği fark edildi; bunun sebebi arka diferansiyeldeki dişlinin ters takılmış olmasıydı. Sorun düzeltilince araç yeniden yola çıkarıldı ve 14 Nisan 1927, Volvo’nun sembolik doğum günü haline geldi. Bugün Volvo denince akla ilk gelen şey güvenlik olsa da bu imaj daha sonra özellikle emniyet kemeri ve çarpışma güvenliği alanındaki yeniliklerle güçlendi; yani 1927’deki başlangıç aslında güvenli otomobil efsanesinin ilk adımıydı.
1930 – Vladimir Mayakovski öldü.
14 Nisan 1930’da Moskova’da hayatını kaybeden Vladimir Mayakovski, 20. yüzyılın en en kışkırtıcı ve en trajik edebî figürlerinden biriydi. 1893’te bugünkü Gürcistan sınırları içindeki Bağdadi’de doğdu; genç yaşta devrimci çevrelere katıldı, Çarlık döneminde birkaç kez tutuklandı ve hapishane deneyimi yaşadı. Sanata yönelişi de sıradan olmadı; Rus fütürizminin en öne çıkan ismine dönüştü ve şiiri sadece güzel söz kurma işi olmaktan çıkarıp adeta bağıran, meydan okuyan, afiş gibi çarpan bir dile çevirdi. Uzun dizeleri, sert ritmi, kent hayatını, aşkı, devrimi ve yalnızlığı aynı anda taşıyan tonu onu döneminin en ayırt edici şairlerinden biri yaptı. Ekim Devrimi’nden sonra Bolşevik iktidarı destekledi; propaganda şiirleri yazdı, afiş ve slogan diline yaklaştı, sanatın yeni toplumun kurucu araçlarından biri olduğuna inandı. Ama zamanla onun için işler karmaşık hale geldi. Bir yandan resmî ideolojiye yakın duruyor, öte yandan bürokrasiye, sanattaki sığlığa ve hayatın boğuculuğuna öfke duyuyordu. Aşk hayatındaki çalkantılar, sanat çevreleriyle gerilimleri ve giderek ağırlaşan ruh hali onu çıkmaza sürükledi. 14 Nisan 1930’da intihar ederek öldü. Ölümünden sonra Sovyet rejimi onu sahiplenip büyük bir devrim şairi olarak anıtsallaştırdı; ama Mayakovski’nin asıl ilginç tarafı burada yatar: O hem devrimin sesi oldu hem de devrim çağının insanı nasıl ezebildiğini kendi hayatında göstermiş oldu.
1931 – İspanya’da monarşi çöktü, cumhuriyet ilan edildi.
14 Nisan 1931, İspanya’da yıllardır biriken siyasal hoşnutsuzluğun aniden görünür hale geldiği büyük bir kırılmaydı. İki gün önce yapılan belediye seçimlerinde cumhuriyetçi ve sosyalist adaylar özellikle büyük şehirlerde açık üstünlük sağlayınca, bu sonuç monarşi için bir halk oylaması gibi görüldü. Kral XIII. Alfonso’nun adı zaten uzun süredir General Primo de Rivera’nın diktatörlüğü, Fas’taki askerî başarısızlıklar ve siyasî istikrarsızlıkla birlikte anılıyordu. Seçim sonucunun ardından ordu ve güvenlik aygıtı da kral adına sokakta sert bir direniş göstermeye istekli görünmeyince, Alfonso bir iç savaş riskini göze almak yerine 14 Nisan’da ülkeyi terk etti. Aynı gün İkinci İspanyol Cumhuriyeti ilan edildi. Bu değişimle kilise-devlet ilişkilerinden toprak reformuna, eğitimden bölgesel özerklik taleplerine kadar İspanya’nın en sert meseleleri artık yeni rejimin önüne geliyordu. Sonraki yıllarda yaşanan kutuplaşma, darbeler, toplumsal çatışmalar ve sonunda 1936’da başlayan İspanya İç Savaşı düşünüldüğünde, 14 Nisan 1931, modern İspanya’nın en çalkantılı dönemlerinden birinin kapısını açan tarih olarak da önem taşır.
1935 – Modern fiziğin görünmez kurucularından Emmy Noether öldü.
14 Nisan 1935’te hayatını kaybeden Amalie Emmy Noether, modern bilimin arka planını değiştiren en güçlü zihinlerden biriydi. 1882’de Almanya’nın Erlangen kentinde doğdu; babası da matematikçiydi, ama buna rağmen onun yolu kolay açılmadı. O dönemde kadınların üniversitede düzenli akademik kariyer kurması son derece zordu; Noether yıllarca resmî kadro ve maaş olmadan çalışmak zorunda kaldı. Buna rağmen önce cebirde çığır açan işler yaptı, sonra Göttingen’de David Hilbert ve Felix Klein gibi dev isimlerin yanında çalıştı. Noether Teoremi diye bilinen büyük buluşuyla, doğadaki simetri ile korunma yasaları arasındaki bağı gösterdi; yani bugün fizikte enerji, momentum ve benzeri temel yasaların nasıl kavrandığını etkileyen en önemli teorik araçlardan birini kurdu. Britannica, onun soyut cebirdeki yenilikleri nedeniyle “modern zamanların en yaratıcı soyut cebircisi” olarak görüldüğünü belirtiyor; bu, abartılı bir övgü değil. İlginç ve acı tarafı da şu: Almanya’da Yahudi olduğu ve Nazi rejimi yükseldiği için üniversiteden uzaklaştırıldı, bunun üzerine ABD’ye giderek Bryn Mawr College’da çalışmaya başladı. Tam da burada, 1935’te geçirdiği ameliyat sonrası gelişen beklenmedik komplikasyonlar yüzünden öldü. Ölümünün ardından Albert Einstein bile onun için özel bir anma yazısı kaleme aldı. Yani 14 Nisan 1935, adı geniş kitlelerce belki az bilinse de bugünkü matematik ve fiziğin temel taşlarını döşeyen en büyük beyinlerden birinin sustuğu tarihtir.
1944 – Bombay Limanı’ndaki patlamada 800’den fazla kişi hayatını kaybetti.
14 Nisan 1944’te Hindistan’ın Bombay Limanı’nda demirli SS Fort Stikine adlı İngiliz yük gemisinde çıkan yangın, kısa süre sonra iki büyük patlamaya dönüştü ve kenti sarsan büyük bir felakete yol açtı. Olayın arka planı da en az patlamanın kendisi kadar çarpıcıydı: Gemide pamuk balyaları, kereste, petrol, altın ve çok büyük miktarda mühimmat birlikte taşınıyordu. Yangın kontrol altına alınamayınca önce bir, ardından ikinci büyük infilak yaşandı; çevredeki gemiler battı ya da ağır hasar gördü, liman çevresinde yangınlar çıktı, on binlerce insan evsiz kaldı. Resmî soruşturmalarda bile yüzlerce liman çalışanı ve sivilin öldüğü, toplam can kaybının 800’ü aştığı, bazı anlatımlarda ise 1.300’e kadar çıktığı belirtilir.
1947 – Yaşar Doğu Avrupa şampiyonu oldu, Türkiye takım halinde üçüncü sırayı aldı.
14 Nisan 1947’de Prag’da sona eren 1947 Avrupa Güreş Şampiyonası, Türk güreşi açısından önemli dönemeçlerden biriydi. Şampiyona 11–14 Nisan tarihleri arasında düzenlendi ve yalnızca erkekler grekoromen müsabakaları yapıldı. Türkiye, takım sıralamasında Avrupa üçüncülüğünü elde ederken, en büyük başarıyı Yaşar Doğu getirdi; Doğu, kendi sıkletinde altın madalya kazanarak Avrupa şampiyonu oldu. Türk güreşi, savaş sonrası dönemde yeniden uluslararası sahnede ağırlık kurmaya çalışıyordu ve Yaşar Doğu da ileride olimpiyat ve dünya şampiyonluklarıyla efsaneleşecek kariyerinin en güçlü halkalarını örüyordu. Kısacası 14 Nisan 1947, Türkiye’nin güreşte Avrupa’nın en güçlü ülkelerinden biri olma yolunda istikrar kazandığını gösteren önemli bir dönüm noktasıdır.
1956 – Video çağı Chicago’da başladı.
14 Nisan 1956’da Chicago’da yapılan bir gösteri, televizyon ve görüntü tarihini kökten değiştirdi. O gün Ampex şirketi, NARTB fuarında dünyanın ilk pratik ve ticari olarak başarılı videoteyp kaydedicisini tanıttı. Burada küçük bir ayrım önemli: “video ilk kez icat edildi” demek doğru olmaz; daha önce de görüntüyü manyetik ortama kaydetme denemeleri vardı. Asıl büyük kırılma, ilk kez gerçekten işe yarayan, yayıncılıkta kullanılabilecek ve televizyon dünyasının satın almak isteyeceği bir sistemin ortaya çıkmasıydı. Ampex’in VR-1000 / Mark IV adlı cihazı, iki inçlik Quadruplex formatıyla çalışıyordu ve canlı televizyon yayınlarını daha sonra yüksek kalitede oynatmayı mümkün hale getiriyordu. Gösterinin en meşhur ayrıntısı da şuydu: CBS yöneticilerinden William Lodge bir konuşma yaptıktan hemen sonra, kendi görüntüsü neredeyse anında yeniden ekrana verildi ve salonda büyük şaşkınlık yaşandı. O güne kadar televizyon yayıncılığı büyük ölçüde ya canlıya ya da film kayıtlarına mahkûmdu; bu cihaz ise zamanı kaydetmenin ve yayını ertelemenin önünü açtı. Sonrasında CBS, NBC ve ABC gibi büyük ağlar sipariş verdi; aynı yılın kasım ayında da ilk zaman kaydırmalı televizyon haber yayını bu teknolojiyle yapıldı. Yani 14 Nisan 1956, televizyonun saklanabilen, yeniden oynatılabilen ve küresel yayın ritmini değiştiren bir güce dönüşmesinin başlangıç tarihidir.
1963 – Türkiye Spor Yazarları Derneği kuruldu.
14 Nisan 1963’te kurulan ve ilk adıyla Türkiye Spor Yazarları ve Spor Kulübü Derneği olarak anılan yapı, Türkiye’de spor basınının dağınık hâlini kurumsal bir çatı altında toplama girişiminin en önemli adımlarından biriydi. TSYD’nin kendi tarihçesine göre dernek, spor muhabirlerini, yazarları, foto muhabirlerini, televizyon ve radyo emekçilerini ortak bir meslek örgütü altında bir araya getirmek amacıyla kuruldu; ilk yolculuk da 22 gazeteciyle başladı. Bu tarih önemlidir; çünkü 1960’larda spor artık sadece saha içindeki sonuçlardan ibaret değildi; büyük kulüpler, millî maçlar, olimpik branşlar ve gazetecilik dili üzerinden kitle kültürünün büyüyen bir parçasına dönüşüyordu. Böyle bir ortamda spor basını da yalnız haber aktaran değil, kamuoyu oluşturan, taraftar dilini şekillendiren ve meslek etiği tartışmalarını taşıyan bir alan haline geliyordu. TSYD tam da bu noktada ortaya çıktı ve zamanla Türkiye’nin en güçlü meslek kuruluşlarından birine dönüştü; Bakanlar Kurulu kararıyla adının önüne “Türkiye” ibaresi alması da bu ağırlığın sembollerinden biri oldu. Sonraki yıllarda spor karşılaşmalarında akreditasyon, meslek dayanışması, basın tribünleri kültürü ve spor yazarlarının hakları gibi başlıklarda belirleyici rol oynadı.
1964 – Çevre hareketinin seyrini değiştiren Rachel Carson öldü.
14 Nisan 1964’te hayatını kaybeden Rachel Carson, yalnız Amerikalı bir yazar değil, modern çevre hareketinin yönünü değiştiren en etkili isimlerden biriydi. 1907’de Pennsylvania’da doğdu; çocukluğunda doğaya büyük ilgi duydu, üniversiteye aslında yazar olmak için girdi ama sonra yönünü biyolojiye çevirdi. Johns Hopkins’te yüksek lisans yaptı, bir süre ders verdi, ardından ABD Balıkçılık Bürosu’nda ve daha sonra Balık ve Yaban Hayatı Servisi’nde çalıştı. Yani Carson doğayı uzaktan izleyen bir edebiyatçı değil, bilimle iç içe çalışan bir biyologdu. Onu dünya çapında ünlü yapan ise 1962’de yayımlanan Sessiz Bahar kitabı oldu. Carson bu kitapta, özellikle DDT gibi tarım ilaçlarının kuşlara, suya, toprağa ve insan sağlığına verdiği zararı güçlü örneklerle anlattı. Kitap yalnız bilimsel bir uyarı değildi; modern hayatın ilerleme diye sunduğu şeylerin doğayı sessizce öldürebileceğini gösteren büyük bir alarmdı. Kimya sanayisi onu sert biçimde hedef aldı, duygusal olmakla ve abartmakla suçladı; ama Carson geri adım atmadı. Britannica’ya göre Sessiz Bahar, modern çevre hareketinin en etkili kitaplarından biri oldu ve pestisit denetimlerinin sıkılaşmasına güçlü bir etkisi oldu. Carson 1964’te öldüğünde 56 yaşındaydı; yani eserinin uzun vadeli sonuçlarını tam göremeden hayatını kaybetti. Ama bugün çevre kirliliği, zehirli kimyasallar ve doğanın korunması üzerine kurulan büyük kamuoyu bilincinin arkasında onun payı çok büyüktür.
1981 – Suavi Süalp öldü.
14 Nisan 1981’de hayatını kaybeden Suavi Süalp, Türk mizahının en kendine has kalemlerinden biriydi. 1926’da İstanbul’da doğdu; Güzel Sanatlar Akademisi’nde afiş eğitimi aldı ama asıl gücünü mizah yazarlığında, senaryoda ve çizimde gösterdi. Süalp, Türkçenin gündelik akışını, şehir hayatının tuhaflıklarını ve küçük insanın komik trajedisini yakalayabilen bir yazardı. Süalp’in adı geniş kitlelerin hafızasında yalnızca dergi ve kitaplarla değil, sinemayla da yer etti; absürt, hafif çatlak, bazen mantıksızlığa kadar giden ama tam da bu yüzden akılda kalan mizahı, Yeşilçam komedisinin diline karıştı. Kaynaklarda Türkiye’de absürt mizahın öncülerinden biri olarak anılması boşuna değil. “Zavallı Behçet”, “Meşhur Rezaletler” ve “Gene İyi Dayandık” gibi kitaplarıyla, sıradan hayatın saçmalığını büyütmeden ama tam yerinden yakalayan bir ton kurdu. 14 Nisan 1981’de geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünde geride, Türk mizahında daha serbest, daha tuhaf ve daha şehirli bir damarın izini bırakmıştı.
1981 – Bülent Ersoy, Londra’da geçirdiği ameliyatla cinsiyet değiştirdi.
14 Nisan 1981’de Bülent Ersoy’un Londra’da geçirdiği cinsiyet uyum operasyonu, Türkiye magazin tarihinin ötesine geçen büyük bir toplumsal tartışmayı tetikledi. O tarihte Ersoy zaten güçlü sesi, klasik Türk müziğindeki çıkışı ve sahne ağırlığıyla ülkenin en tanınan sanatçılarından biriydi; bu yüzden yaşanan şey yalnız kişisel bir karar olarak kalmadı, doğrudan kamuoyunun, medyanın, hukukun ve devletin gündemine girdi. Türkiye o yıllarda cinsiyet değişikliğini hukuken tanımıyordu. Bu nedenle Ersoy’un sahne hayatı, kimliği ve resmî statüsü etrafında büyük bir hukuk ve toplum kavgası doğdu; 1980’lerin ilk yarısında sahne yasağı, mahkeme süreçleri ve kimlik tartışmaları uzun süre gündemde kaldı. Nitekim sonraki yıllarda Danıştay kararları ve sonunda 1988’de çıkan yasal düzenleme, yalnız Bülent Ersoy’un hayatını değil, Türkiye’de trans bireylerin hukuk önündeki görünürlüğünü de etkileyen bir çerçeve oluşturdu.
1987 – Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik için resmen başvurdu.
14 Nisan 1987’de Türkiye, Avrupa ile ilişkilerinde tarihî bir eşiği aştı ve Avrupa Ekonomik Topluluğu’na tam üyelik başvurusunu resmen yaptı. Başvuru dosyası, Türkiye adına Devlet Bakanı Ali Bozer tarafından, dönemin Belçika Dışişleri Bakanı ve AET Dönem Başkanı Leo Tindemans’a sunuldu. Türkiye, 1963’te imzalanan Ankara Anlaşması ile AET’yle ortaklık ilişkisine girmiş, 1970’te Katma Protokol’le bu hattı derinleştirmişti. Yani 1987 başvurusu, uzun yıllardır Avrupa’yla bütünleşme hedefi taşıyan bir çizginin tam üyelik noktasına gelmesiydi. Avrupa Komisyonu başvuruyu hemen kabul etmedi; 1989’daki görüşünde Türkiye’nin üyelik ehliyetini tümden reddetmeden, o dönemki ekonomik ve siyasal şartları gerekçe göstererek sürecin hemen ilerlemeyeceğini söyledi. Ama asıl önemli taraf şuydu: 14 Nisan 1987, Türkiye’nin Avrupa’yla ilişkisinde geri dönüşü olmayan bir siyasî niyet beyanıydı. Sonraki yıllarda gümrük birliği, aday ülke statüsü ve üyelik müzakereleri gibi bütün tartışmalar, bir bakıma bu başvurunun açtığı yolda şekillendi.
1992 – Turgut Özal’a suikast düzenleyen Kartal Demirağ tahliye edildi.
14 Nisan 1992’de, 18 Haziran 1988’de ANAP’ın Ankara Atatürk Spor Salonu’ndaki kongresinde Başbakan Turgut Özal’a silahlı saldırı düzenleyen ve bu nedenle 20 yıl hapis cezasına çarptırılan Kartal Demirağ, şartlı tahliyeden yararlanarak serbest kaldı. Olayın kendisi zaten Türkiye yakın tarihinin en çarpıcı saldırılarından biriydi: Demirağ kürsüye doğru ateş açmış, Özal elinden yaralı kurtulmuş, saldırı canlı yayın ve salon tanıklıkları sayesinde bütün ülkenin hafızasına kazınmıştı. Demirağ’ın yalnızca dört yıl sonra tahliye edilmesi ise o günlerde ciddi tartışma yarattı; çünkü kamuoyunda, başbakana yönelik böylesine ağır bir suikast girişiminde bulunan bir ismin bu kadar kısa sürede dışarı çıkması adalet, af ve şartlı tahliye uygulamaları üzerinden yoğun biçimde sorgulandı.
1994 – ABD jetleri, içinde üç Türk subayının da bulunduğu iki helikopteri düşürdü.
14 Nisan 1994’te Irak’ın kuzeyindeki uçuş yasağı bölgesinde yaşanan olay, sadece trajik bir kaza değil, askerî tarihin en sarsıcı dost ateşi vakalarından biriydi. Operasyon Provide Comfort kapsamında görev yapan iki ABD Kara Kuvvetleri Black Hawk helikopteri, kuzey Irak’ta Zakho’dan Erbil’e doğru giderken ABD Hava Kuvvetleri’ne ait iki F-15tarafından vuruldu. Helikopterlerde ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye’den askerî personel, Kürt temsilciler ve bir Amerikan diplomat vardı; toplam 26 kişi öldü. Hayatını kaybeden üç Türk subay da Hikmet Alp, Ceyhun Civas ve Barlas Gültepe idi. GAO raporuna göre asıl felaket zinciri şuydu: Bölgede görev yapan AWACS uçağındaki ekip, Black Hawk’ların havada olduğunu biliyordu, ama bu bilgi F-15 pilotlarına doğru ve zamanında aktarılmadı; F-15’ler radar temasını “bilinmeyen hedef” diye gördü, elektronik tanımlama girişimleri sonuç vermedi ve pilotlar helikopterleri Irak’a ait Mi-24 Hind taarruz helikopterleri sanarak vurdu. Üstelik GAO, görsel teşhisin de çok yetersiz koşullarda yapıldığını, pilotların işareti ve silueti doğru seçemediğini, AWACS ile helikopterlerin farklı frekansta bulunduğu için birbirlerinin konuşmalarını duyamadığını, yani olayın tek bir hatadan değil, komuta, haberleşme ve teşhis zincirindeki çok katmanlı bir çöküşten kaynaklandığını ortaya koydu. Sonrasında Washington’da ve askerî bürokraside büyük tartışma çıktı; Kongre’de oturumlar yapıldı, soruşturmalar açıldı, GAO süreci ayrıca inceledi. Ama olayın en çok eleştirilen tarafı, böylesine ağır bir hataya rağmen cezai sürecin sınırlı kalmasıydı. ABD Savunma Bakanlığı daha sonra Amerikan vatandaşı olmayan kurbanların ailelerine 100 bin dolar ex gratia ödeme yapacağını açıkladı; yani hukuken suç kabul edilmeksizin yapılan bir tazmin jestiyle dosya kapatılmak istendi. Olaydan sonra uçuş planlaması, IFF kodlarının paylaşımı ve Black Hawk uçuşlarının günlük hava görev emirlerine işlenmesi gibi uygulamalarda değişiklik yapıldı; yani sistem hatayı fiilen kabul etti.
1999 – NATO uçakları, Kosovalı Arnavut mülteci konvoyunu vurdu.
14 Nisan 1999’da Kosova’daki savaşın en tartışmalı anlarından biri yaşandı. NATO savaş uçakları, Djakovica/Đakovica ile Deçan arasındaki yol üzerinde ilerleyen bir konvoyu bombaladı; saldırıda çoğu sivil olan çok sayıda kişi öldü. İlk aşamada NATO, vurulan hedefin Yugoslav askerî unsurları olduğunu savundu. Ancak kısa süre içinde bölgede traktörler, sivil araçlar ve kaçan ailelerin bulunduğu anlaşıldı; bunun üzerine olay, Kosova hava harekâtının en ağır yanlış hedef vakalarından biri haline geldi. NATO, Mart 1999’da Yugoslavya’ya hava harekâtı başlatmış, gerekçe olarak Kosova’daki Arnavut sivillere yönelik baskı, katliam ve zorla göç ettirme politikasını göstermişti. Yani 14 Nisan’daki facia, sivilleri koruma iddiasıyla yürütülen bir operasyon sırasında yaşandı. Bu da olayı daha sarsıcı hale getirdi. NATO sonradan pilotların konvoy içindeki askerî araçları hedef aldığını, ancak sivillerin de aynı hatta bulunduğunu söyledi; yine de olay uluslararası kamuoyunda ciddi tepki çekti ve harekâtın hedef tespiti ile istihbarat güvenilirliği sert biçimde sorgulandı.
Sonrasında NATO hava saldırıları durmadı; tam tersine harekât sürdü ve haziran ayında Yugoslav güçlerinin Kosova’dan çekilmesiyle sonuçlandı. Ama bu olay, savaşın ahlaki ve siyasî tartışmalarında kalıcı bir iz bıraktı. Bir yanda Sırp güçlerinin Kosova’daki sistematik şiddeti ve etnik temizlik suçlamaları vardı; öte yanda NATO’nun hassas hava harekâtının bile sivilleri koruyamadığı, hatta zaman zaman doğrudan sivilleri vurduğu gerçeği ortaya çıkıyordu.
2000 – Rusya, nükleer başlıkların azaltılmasını öngören START II anlaşmasını onayladı.
14 Nisan 2000’de Rusya Parlamentosu’nun alt kanadı Duma, ABD ile imzalanmış START II anlaşmasını onaylayarak Soğuk Savaş sonrası nükleer silahların azaltılması sürecinde önemli bir adım attı. Anlaşma aslında 1993’te imzalanmıştı; hedefi, iki tarafın stratejik nükleer savaş başlığı sayısını ciddi biçimde düşürmek ve özellikle birden fazla bağımsız hedefe yönelen kara konuşlu kıtalararası füzeleri sınırlandırmaktı. Ancak süreç yıllarca tıkandı; NATO genişlemesi, Kosova savaşı ve ABD füze savunma planları yüzünden Moskova’da büyük kuşku oluştu. Rusya’nın 2000’de verdiği onay bu yüzden, Washington’la ilişkilerde hâlâ müzakere zemini bulunduğunu gösteren siyasî bir işaretti. Fakat işin ironisi şu oldu: Anlaşma onaylansa da kalıcı bir başarıya dönüşemedi. ABD’nin 2002’de Anti-Balistik Füze Anlaşması’ndan çekilmesinin ardından Rusya da START II yükümlülüklerinden uzaklaştı ve süreç fiilen çöktü. Yani 14 Nisan 2000, nükleer gerilimi azaltma umudunun yeniden canlandığı bir gün olarak önem taşısa da aynı zamanda büyük güçler arasındaki güven eksikliği yüzünden silah kontrolü anlaşmalarının ne kadar kırılgan olabileceğini de gösteren bir tarih olarak hatırlanır.
2020 – Trump, Dünya Sağlık Örgütü’nün fonunu askıya alacağını açıkladı.
14 Nisan 2020’de ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray’daki basın toplantısında, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) koronavirüs salgınını ele alış biçimi ve Çin’le ilişkileri konusunda bir inceleme yürütülürken ABD’nin örgüte sağladığı fonu 60 ila 90 günlüğüne askıya alacağını duyurdu. O günün önemi, bunun sıradan bir bütçe tartışması olmamasından geliyordu; dünya COVID-19’un ilk büyük dalgasıyla boğuşurken, WHO küresel koordinasyonun merkezindeki kurumdu ve ABD de onun en büyük finansörlerinden biriydi. Trump, WHO’yu salgının ilk döneminde Çin’e fazla yakın davranmakla ve tehlikeyi yeterince erken duyurmamakla suçladı; Reuters’ın aktardığına göre Washington o sırada örgüte yapılacak 58 milyon dolarlık zorunlu katkı payını durdurmayı planlıyor, gönüllü fonları da başka ortaklara yönlendirmeyi düşünüyordu. Karar hemen yoğun tepki çekti; Birleşmiş Milletler ve çok sayıda uluslararası çevre, pandeminin ortasında küresel sağlık kurumunu zayıflatmanın yanlış olduğunu söyledi. Sonrasında süreç daha da büyüdü: Trump yönetimi 2020 yazında ABD’yi WHO’dan tamamen çekme niyetini de açıkladı, ancak bu adım daha sonra Biden yönetimi tarafından geri alındı.
2021 – Yıldırım Akbulut öldü.
14 Nisan 2021’de hayatını kaybeden Yıldırım Akbulut, Türk siyasetinde 1980’lerin sonu ile 1990’ların başındaki geçiş döneminin en tanınan isimlerinden biriydi. 1935’te Erzincan’da doğdu; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi, bir süre serbest avukatlık yaptı ve ardından siyasete atıldı. Adalet Partisi geleneğinden gelen Akbulut, 1980 darbesi sonrasında kurulan yeni siyasal düzende Anavatan Partisi içinde yükseldi; milletvekilliği, bakanlık ve Meclis başkanlığı yaptı. Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı seçilmesinin ardından 1989’da başbakanlığa geldi ve böylece Türkiye’nin 20. Başbakanı oldu. Akbulut, Türkiye’nin liberal açılım, merkez sağ yeniden yapılanma ve koalisyonlara giden siyasal geçiş sürecinde etkili olmuş isimlerden biriydi. Başbakanlığının ardından aktif siyasetten çekilmedi; daha sonra yeniden Anavatan Partisi genel başkanlığı yaptı ve uzun süre Türk siyasetinde görünür kaldı. 2021’de Ankara’da hayatını kaybettiğinde, ardında hem başbakanlık hem de Meclis başkanlığı yapmış bir siyasal kariyer bırakmıştı.
2021 – Tarihin en büyük saadet zinciri dolandırıcılıklarından birinin mimarı Bernard Madoff öldü.
14 Nisan 2021’de Bernard L. Madoff, Kuzey Karolina’daki hapishane sağlık merkezinde 82 yaşında öldü. Madoff sıradan bir finans suçlusu değildi; Wall Street’te yıllarca saygın görünen bir yatırımcı ve eski Nasdaq başkanı olarak güven topladı, sonra da bu güveni tarihin en büyük Ponzi saadet zinciri dolandırıcılıklarından birine çevirdi. 2008 finans krizinin ortasında sistem çöktüğünde, müşterilere yıllardır gerçek kâr değil, yeni gelen paralarla ödeme yaptığı ortaya çıktı; Reuters’a göre hesaplarda görünen sahte toplam büyüklük yaklaşık 64,8 milyar dolar, kayıpların anapara bazlı tutarı ise yaklaşık 17,5 milyar dolar düzeyindeydi. Madoff 2009’da 11 suçlamayı kabul etti ve 150 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu olayın popüler kültür tarafı da güçlüydü: Madoff skandalı hakkında çok sayıda belgesel çekildi, The Wizard of Lies gibi yapımlarda hikâyesi dramatize edildi.
2022 – Balkan Naci İslimyeli öldü.
14 Nisan 2022’de hayatını kaybeden Balkan Naci İslimyeli, Türk resminde yalnız güçlü tablolarıyla değil, resmi yazıyla, bedenle, hafızayla ve düşünceyle iç içe kuran çok yönlü sanat anlayışıyla iz bırakan isimlerden biriydi. 1947’de Adapazarı’nda doğdu; 1967’de dönemin İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na girdi, 1972’de birincilikle mezun oldu ve kısa süre sonra aynı kurumda asistan olarak akademik hayata başladı. 1975’te Avusturya hükümet bursuyla Salzburg’a giderek taş baskı eğitimi aldı; sonraki yıllarda, gravür, fotoğraf, şiir, aforizma, sahne tasarımı ve yazı alanlarında da üretim yaptı. Onu önemli kılan şey tam da buydu: Balkan Naci İslimyeli; figürü, bedeni, acıyı, kimliği ve toplumsal hafızayı büyük, çarpıcı ve çoğu zaman rahatsız edici bir görsel dile dönüştüren bir sanatçıydı. Bu yüzden çağdaş Türk sanatında hem akademik hem kamusal etkisi olan figürlerden biriydi. 14 Nisan 2022’de kanser nedeniyle 75 yaşında hayatını kaybetti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

