886 | Bağdat – Ebû Maşer el-Belhî öldü.
Ebû Maşer, İslam dünyasının erken dönem astronomi/astroloji geleneğinde en etkili isimlerden biridir. Gelgitin Ay’la ilişkisinin eski çağlardan beri bilinen bir tarafı vardır. Ancak Ebû Maşer’in önemi, gelgitleri Ay’ın konumlarıyla ilişkilendiren açıklamalarının Ortaçağ’da geniş dolaşıma girmesi ve Latin dünyasına da aktarılmasıdır; bu metinler, Avrupa’da gelgit bilgisinin yüzyıllar boyunca nasıl kurulduğunu etkileyen kaynaklar arasında sayılır.
1444 | Floransa – Leonardo Bruni öldü.
Bruni, erken Rönesans’ın insan merkezli tarih yazımını kuran isimlerinden biridir ve bu yüzden birçok kaynakta ilk modern tarihçi diye anılır. Onu gerçekten özel yapan şey, tarihi sadece olayları sıralayan bir kronik gibi değil, insan iradesi ve siyasal kurumlarla birlikte okuyan bir anlatı olarak kurmasıdır. Ayrıca tarih düşüncesinde üçlü dönemleme fikrini, yani Antik Çağ–Orta Çağ–Modern dönem ayrımını sistemli biçimde kullanan en erken isimlerden biri olarak gösterilir; bugünkü tarihçilikteki dönem adları birebir aynı olmasa da kavramsal zemini buradan güç kazanır.
1847 | Lyme Regis – Mary Anning öldü.
Mary Anning, yoksul bir kadın olarak bilim dünyasının dış çeperinden gelip paleontolojinin yönünü değiştiren keşiflere imza atan nadir isimlerdendir. Jurassic kayalıklarından çıkardığı örnekler arasında ilk doğru tanımlanan iktiyozor iskeleti, plesiyozor bulguları ve Almanya dışındaki ilk pterozor örneği gibi dönemi için sarsıcı keşifler sayılır. Dönemin bilim kurumlarına tam kabul görmemesine rağmen buldukları, tarih öncesi yaşam araştırmalarının somut kanıtlarını büyütmüş ve jeolojinin/paleontolojinin bilimleşme hızını artırmıştır.
1851 | Kopenhag – Hans Christian Ørsted öldü.
Ørsted, elektrik akımı ile manyetizma arasındaki ilişkiyi gösteren bulgusuyla, modern fiziğin temel kapılarından birini açan isimdir. Elektrik akımının pusula iğnesini saptırdığını göstererek elektromanyetizmaya giden yolu açması, onun adını bilim tarihinde kalıcı yapan esas katkıdır.
1913 | Adapazarı – Adapazarı İslam Ticaret Bankası kuruldu.
9 Mart 1913’te kurulan bu banka, daha sonra isim değişiklikleriyle Türk Ticaret Bankası çizgisine bağlanmıştır. Doğrudan Kocaeli’yle ilgili bir tarih olmasa da Marmara’nın doğu yakasında yerli sermayenin kurumsallaşma refleksi açısından anlamlıdır. Bu tip yerel bankalar, ticaret erbabının nakit akışını ve kredi imkânlarını şehir merkezinden taşraya taşıyarak bölgesel ekonomi dilini güçlendiren yapılardı.
1923 | Sovyetler – Lenin felç sonrası konuşma yeteneğini büyük ölçüde kaybetti; iktidar mücadelesi hızlandı.
1922’den itibaren peş peşe felçler geçiren Lenin’in 1923’e gelindiğinde sahneden çekilmesi, Sovyet yönetiminde “fiilî liderlik” boşluğu yarattı. Sağlık durumu ağırlaştıkça Parti’nin günlük yönetimi, Stalin’in Genel Sekreterlik makamı üzerinden kurduğu örgüt gücü ile Troçki, Zinovyev, Kamenev ve Buharin gibi isimlerin siyasi ağırlığı arasında bir bilek güreşine dönüştü; Lenin’in bu dönemde kadrolara dair eleştirilerini içeren notları ve uyarıları da tartışmayı daha keskinleştirdi. Lenin 21 Ocak 1924’te öldüğünde süreç zaten başlamıştı; ardından birkaç yıl içinde Stalin, parti teşkilatı üzerindeki kontrolünü kullanarak rakiplerini adım adım tasfiye etti ve Sovyetler Birliği’nde iktidarın yönü “kolektif görüntüden” tek merkeze doğru kaydı. Bu yüzden 1923, Lenin’in kişisel sağlık krizinden öte, Sovyet sisteminin kim tarafından ve hangi yöntemle yönetileceğini belirleyen uzun güç mücadelesinin hızlandığı yıl olarak görülür.
1929 | İstanbul – Matbaacılık Mektebi açıldı.
9 Mart 1929’da Matbaacılık Mektebi’nin açılması, Cumhuriyet’in erken döneminde basını sadece fikir ve haber üretimi olarak değil, aynı zamanda teknik bir üretim alanı olarak ele alma yaklaşımının somut adımıydı. Gazete ve kitap üretimi o yıllarda dizgicilik, baskı, klişe, cilt ve kâğıt gibi tamamen teknik disiplinlere dayanıyordu; bu işin ustalığı çoğu zaman usta–çırak ilişkisiyle taşınıyordu. Okulun açılmasıyla birlikte dizgi ve baskı işlerinin eğitimle standartlaştırılması, insan kaynağının sistemli biçimde yetiştirilmesi ve matbaa süreçlerinde kalite kontrol mantığının yerleşmesi hedeflendi. Bu adımın uzun vadeli sonucu, yayıncılık ve gazetecilik dünyasının üretim kapasitesinin artması, baskı kalitesinin yükselmesi ve basın endüstrisinin daha kurumsal bir yapıya doğru evrilmesi oldu; yani 9 Mart 1929, matbaanın kültür hayatındaki görünmeyen ama belirleyici altyapısının güçlendirildiği tarih olarak kayda geçti.
1952 | ABD’de Türk modası dalgası: İstanbul Sarısı, Türk Kırmızısı, Helva Beji, Fes Rengi… Bir de Harem markası.
9 Mart 1952’de ABD’de bir anda Türk esintisi moda ve kozmetik sektörüne taşındı. Amerikan moda dergilerinde İstanbul Sarısı, Türk Kırmızısı, Helva Beji, Fes Rengi gibi adlandırmalar dolaşıma girdi; bir firma da Harem adıyla kozmetik ürünler çıkardı.
Okuyucu açısından çekici olan tam da bu: Türkiye, o günlerin Amerika’sında gerçek bir ülke olmaktan çok, renk adları ve çağrışımlar üzerinden bir stile dönüştürülüyordu.
Bu dalga büyük ihtimalle tek bir olaydan değil, dönemin genel ruhundan besleniyordu. 1950’ler Batı’sında egzotik temalar, özellikle moda ve kozmetikte hızlı satan bir pazarlama malzemesi; marka isimleri ve renk paletleri, tüketiciye uzak bir coğrafyanın kokusunu satmak için kullanılıyordu. Burada oryantalist bakışın da payı var. Harem kelimesi, Osmanlı-Türkiye gerçekliğini anlatmak için değil, Batı’nın zihnindeki Doğu imgesini parlatmak için seçilmiş bir etiket gibi duruyor. İstanbul Sarısı ya da Türk Kırmızısı gibi ifadeler de bilimsel bir renk standardından çok, kataloglara romantik bir hikâye ekleyen pazarlama dili. Yani 9 Mart 1952, modanın trend yaratırken kültürü nasıl basitleştirebildiğini, Türkiye imgesinin de bu basitleştirmenin içinde bir tüketim sembolüne çevrildiğini gösteren magazinel ama öğretici bir kayıt olarak okunmalıdır.
1954 | Türkiye – Yayın yoluyla işlenen suçlara ağır ceza getiren yasa yürürlüğe girdi; basın rejimi sertleşti.
9 Mart 1954’te “Neşir Yoluyla veya Radyo ile İşlenecek Bazı Cürümler Hakkında Kanun” yürürlüğe girdi ve yayın yoluyla işlenen suçlara daha ağır cezalar öngörüldü. Düzenlemenin tartışmayı büyüten yanı, iktidarın eleştirel yayınları “devletin siyasi ve mali itibarını sarsan yayın” gibi geniş yorumlanabilecek bir çerçeveye çekmesi ve bu alanda yeni suç başlıkları yaratmasıydı; muhalefet ve basın çevreleri, bunun basın özgürlüğünü daralttığını savundu. Aynı günlerde Meclis’te “ispat hakkı” tartışmaları da alevlendi; eleştirinin doğruluğunu kanıtlama imkânının sınırlanması, basın–yargı ilişkisinde yeni bir gerilim hattı doğurdu. Bu yasa, DP’nin ilk yıllarında özgürlük vaadiyle gelen basın ikliminin 1954’e gelindiğinde daha denetimli bir çerçeveye kaydığını gösteren temel dönemeçlerden biri olarak anılır.
1955 | Erzurum – Sovyet casusları idam edildi; Soğuk Savaş’ın sert güvenlik dili sahaya indi.
9 Mart 1955’te Erzurum’da “Sovyet hesabına casusluk” suçlamasıyla yargılanan İvan Adamidi ve Nikola Antonovhakkında verilen idam cezaları infaz edildi; dosya, Türkiye’nin NATO’ya girişinden sonra (1952) Soğuk Savaş geriliminin iç güvenlik alanına nasıl yansıdığını gösteren çarpıcı örneklerden biri olarak kayda geçti. Bu tür davalar, sadece mahkeme kararı değildir; devletin bloklar arası gerilimde içeriye sızma korkusunu nasıl yönettiğini, istihbarat ve güvenlik kurumlarının hangi sertlikte çalıştığını da gösterir. Erzurum başlığı özellikle anlamlıdır; çünkü sınır hattına yakın bir şehirde casusluk dosyasının görülmesi, dönemin Türkiye’sinde coğrafyanın da güvenlik algısını nasıl belirlediğini hatırlatır.
1957 | Türkiye – İlk kadın doktor subay Sema Aran göreve başladı; orduda kadın profesyoneller için kapı açıldı.
9 Mart 1957’de Sema Aran, teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nde doktor subay olarak göreve başladı; bu, Türkiye’de kadınların askeri kurum içinde yalnızca yardımcı görevlerde değil, uzmanlık gerektiren profesyonel bir rolde de görünür hale gelmesinin ilk ve en sembolik eşiklerinden biridir. Bu tarih, iki şeyi aynı anda gösterir: Birincisi, tıbbın kurumlar arası dolaşımında ordunun modernleşme ihtiyacı; ikincisi, kadınların kamusal meslek alanlarına girişinin artık sadece sivil kurumlarla sınırlı kalmayıp, disiplin ve hiyerarşinin en sert olduğu yapılarda da rütbeyle yer bulmaya başlaması. Sema Aran’ın göreve başlaması, sonraki yıllarda kadınların askeri sağlık hizmetlerinde ve daha geniş anlamda profesyonel kadrolarda artacak görünürlüğünün erken bir işaret fişeğidir.
1959 | New York – Barbie ilk kez tanıtıldı.
9 Mart 1959’da Barbie, New York’taki Amerikan Uluslararası Oyuncak Fuarı’nda ilk kez tanıtıldı ve kısa sürede oyuncak tarihinde yeni bir sayfa açtı. Çünkü Barbie, o güne kadarki bebeklerin çoğundan farklı olarak yetişkinlik rollerine yaslanan bir figürdü; çocukların oyun dünyasına meslek, stil ve kimlik denemesi gibi yeni temalar taşıdı. Zaman içinde Barbie, bir yandan küresel bir marka ve popüler kültür simgesi haline gelirken, diğer yandan beden algısı ve toplumsal rol kalıpları üzerine eleştirilerin de merkezine yerleşti; bu ikili etki, 9 Mart 1959’u sadece bir ürün lansmanı değil, tüketim kültüründe ve çocukluk temsillerinde kalıcı bir dönüm noktası yapan şey oldu.
1967 | Kocaeli / Gölcük – Türkiye’nin tersanede inşa edilen ilk fırkateyni TCG Berk’in yapımına başlandı.
9 Mart 1967’de Gölcük Tersanesi’nde TCG Berk’in (D-358) inşa süreci başlatıldı; Berk, Türkiye’de tersanede inşa edilen ilk fırkateyn olduğu için bu tarih Kocaeli açısından da güçlü bir eşiktir. Bu adım, savaş gemisi ihtiyacını sadece dış alımla karşılamak yerine, tasarım-işçilik-test disiplinini içeride büyütme iradesinin sahaya indiğini gösterdi; Gölcük’te yürütülen inşa, tersane kabiliyetini bir üretim okuluna çevirdi. Geminin 1971’de denize indirilip envantere uzanan çizgisi, yerli tersane üretiminin Türkiye Deniz Kuvvetleri için kalıcı bir kapasiteye dönüştüğünü gösterirken, Kocaeli’nin de denizcilik sanayiinin çekirdek merkezlerinden biri olduğunu takvime bağlayan somut bir not olarak kaldı.
1983 | Belgrad – Büyükelçi Galip Balkar’a silahlı saldırı.
9 Mart 1983’te Türkiye’nin Belgrad Büyükelçisi Ahmet Galip Balkar, büyükelçilik binası yakınlarında iki silahlı saldırganın otomatik silahlarla açtığı ateş sonucu ağır yaralandı; Balkar iki gün sonra hayatını kaybetti. Saldırı, 1970’lerin sonundan 1980’lerin ortasına kadar Avrupa ve Kuzey Amerika’da Türk diplomatlarını hedef alan suikast zincirinin Balkanlar’daki en sert örneklerinden biridir. Yugoslavya’da da olay, bir büyükelçiye başkentte saldırı düzenlenmesi nedeniyle doğrudan iç güvenlik ve diplomatik koruma krizine dönüştü. Saldırı sırasında olay yerinden geçen Yugoslav bir öğrenci de kurşun isabetiyle yaşamını yitirdi; bu ayrıntı, saldırının sadece hedef kişiyi değil, kamusal alanı da vurduğunu gösterdi. Saldırıyı, dönemin Türk diplomatlarını hedef alan silahlı eylemleriyle bilinen Ermeni militan örgütü Justice Commandos of the Armenian Genocide (JCAG) tarafından üstlendi; eylemin politik motivasyonu, örgütün Ermeni soykırımı iddiaları etrafında Türkiye’yi hedef alan propaganda ve baskı stratejisinin bir parçası olmasıydı. Saldırıyı gerçekleştiren iki saldırgan yakalanarak yargılandı; Yugoslav mahkemesi, bir yıl sonra 9 Mart 1984’te her birine 20’şer yıl hapis cezası verdi ve kararın gerekçesi, büyükelçiye yönelik suikastın yanı sıra kaçış sırasında bir Yugoslav vatandaşının ölümü ve güvenlik güçleriyle çatışma gibi unsurlarla genişledi.
2005 | Güney Kore – Bir internet kafede 50 saat oyun oynayan kişi hayatını kaybetti.
Güney Kore’de 2005 Ağustos’unda, 28 yaşındaki bir kişi bir internet kafede neredeyse aralıksız 50 saat çevrim içi oyun oynadıktan sonra fenalaşıp hayatını kaybetti; polis kaynakları olayın aşırı yorgunluğa bağlı kalp yetmezliği şüphesiyle değerlendirildiğini bildirdi. Bu haber, o dönemde Güney Kore’de çok yaygın olan “PC bang” kültürüyle birlikte dünyada da geniş yankı buldu; uzun süre uykusuz kalmanın, beslenmeyi aksatmanın ve hareketsizliğin sağlık üzerindeki etkileri yeniden gündeme taşındı ve dijital çağda ekran başında aşırılık meselesi kamu politikası başlığına dönüştü.
2003 | Siirt – Recep Tayyip Erdoğan ara seçimle TBMM’ye girdi.
9 Mart 2003’te Siirt’te milletvekili yenileme seçimi yapıldı. Seçimin arka planında, 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde Siirt’teki sonuçların Yüksek Seçim Kurulu tarafından bazı sandıklarda yaşanan usulsüzlükler nedeniyle iptal edilmesi ve üç milletvekilliği için yeniden sandığa gidilmesi vardı. Bu yenileme seçimi, Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasının ardından ilk kez milletvekili olabildiği seçim olduğu için siyasi açıdan kritik bir eşiktir; seçim sonucunda Erdoğan ve AK Parti’nin iki adayı Siirt’ten milletvekili seçildi. Erdoğan’ın TBMM’ye girmesi, yürütmenin fiilî lideri ile Meclis’teki temsilin aynı kişide birleşmesini sağladı; bunun hemen ardından Recep Tayyip Erdoğan 59. Hükûmeti kurarak başbakan oldu.
