Tarihte Bugün 26 Şubat: Tarihin Kavşak Noktası

13 Dakika Okuma
Tarihte Bugün 26 Şubat: Tarihin Kavşak Noktası

Bugün, bir imparatorluğun taht değişiminden bir dünya edebiyatı devinin doğumuna; İzmitli bir devlet adamının vefatından, toplumsal hafızada iz bırakan kentsel dönüşümlere kadar pek çok önemli olaya ev sahipliği yapıyor.,

1618 | İstanbul – I. Mustafa indirildi, II. Osman tahta çıktı, Genç Osman dönemi başladı.

Osmanlı’da ilk kez “ekber-erşed” çizgisinin fiilen test edildiği o kırılgan dönemde I. Mustafa’nın kısa süren ilk saltanatı sona erdi; 14 yaşındaki II. Osman tahta çıktı. Bu değişim sadece bir taht devri değildi, yeni padişahın reform arayışları, yeniçeri düzeniyle çatışma ve devletin iç disiplin krizini derinleştiren süreç, birkaç yıl içinde II. Osman’ın trajik sonuna uzanan bir zinciri tetikleyecekti.

1802 | Besançon – Victor Hugo doğdu. Tek bir yazarın bir ülkenin vicdanına dönüşmesi.

Hugo, romantizmin büyük sesi olmanın ötesinde, edebiyatın siyaset ve toplumla hesaplaşma kapasitesini büyüten bir figürdür. Sefiller ve Notre Dame’ın Kamburu gibi eserleri, sadece anlatı değil; yoksulluk, adalet ve vicdan tartışmasının kültürel zemini olarak hâlâ yaşamaya devam eder.

1804 | İzmit – İzmitli Ahmed Ağa vefat etti.

Ahmed Ağa’nın burada yer almasının nedeni, sadece bir vefat kaydı olması değil; Kocaeli’nin (özellikle İzmit’in) Osmanlı döneminde yalnız bir kavşak noktası değil, merkeze kadro veren bir coğrafya olduğunu göstermesidir. Ahmed Ağa’nın Enderun’dan yetişip saray teşkilatı içinde görev alması, dönemin en kapalı ve seçkin eğitim/terbiye mekanizmasının taşradan gelen bir isim için de yükselme imkânı yarattığını anlatır. 26 Şubat 1804’te vefat edip Beyoğlu Mevlevîhânesi’ne defnedilmesi ise ikinci bir anlam taşır: Bu tür definler genellikle kişinin İstanbul’un kültürel-dini çevreleriyle, yani yalnız bürokrasiyle değil şehirli elit ağlarla da temas kurduğunu ifade eder. Kocaeli açısından bu madde, İzmit’ten İstanbul’a giden yolun sadece ticaretle değil, insan, kariyer ve statüyle de örüldüğünü; şehrin merkezle kurduğu ilişkinin bir yönünün de bürokratik/saray kariyerleri üzerinden ilerlediğini gösteren küçük ama kıymetli bir kayıt niteliğindedir.

1886 | İstanbul – Mihri Müşfik Hanım doğdu. Türkiye’de kadınların sanat eğitimine kapı aralayan öncü ressam.

Mihri Müşfik Hanım’ı önemli yapan şey yalnız iyi resim yapması değil; kadınların sanat eğitiminin kurumsal olarak açıldığı dönemde, bu kapının gerçekten aralanmasında fiilî rol üstlenmiş olmasıdır. Portrelerinde dönemin çağdaş resim dilini takip eden, figürü ve yüz ifadesini merkeze alan bir çizgi kurarken; aynı zamanda kadın öğrencilerin güzel sanatlar eğitimi alabilmesi için verilen mücadelede görünür bir öncüye dönüştü. Kadınların modelle çalışabildiği, atölye disiplinine girebildiği, yani sanatın sadece hobi değil meslek olabildiği bir zeminin oluşmasına katkı veren isimlerden biri olarak anılır. Bu yüzden Mihri Müşfik Hanım, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme hikâyesinde, sanat alanında kadınlara açılan alanın simge figürlerinden biridir.

1925 | Ankara – Tütün Rejisi’nin kaldırılması Meclis’ten geçti. Cumhuriyet’in gelir ve egemenlik dosyasında kritik bir sayfa kapandı.

Osmanlı’nın son döneminde tütün gelirleri, Düyun-u Umumiye düzeni içinde yabancı denetime açık bir yapıya bağlanmış; Reji sistemi, tütün üreticisinden tüccara kadar geniş bir kesimin hayatına doğrudan temas eden sert bir tekel mekanizmasına dönüşmüştü. 26 Şubat 1925’te TBMM’de kabul edilen düzenlemeyle bu sistem tasfiye edildi ve 1 Mart 1925’ten itibaren tütün alanında yeni bir devlet tekeli/denetim çizgisi güçlendirildi. Erken Cumhuriyet açısından bu hamlenin ağırlığı şuradadır: Mesele sadece tütün değil, devletin gelir kaynaklarını yeniden kendi denetimine alması, yani ekonomik egemenliğini somut bir alanda yeniden kurmasıdır. Reji’nin kaldırılması, hem çiftçiye uzanan günlük ekonomik ilişkilerde hem de yeni devletin mali bağımsızlık iddiasında eski rejimin yabancı tahakkümünü sona erdiren simge adımlardan biri olarak görülür.

1930 | İstanbul – Ahmed Rıza Bey öldü. Meşrutiyet’in meclis aklı, İttihatçı kuşağın en entelektüel yüzlerinden.

Ahmed Rıza, Jön Türk hareketinin yalnızca muhalif bir figürü değil; Osmanlı’nın anayasal düzene geçiş arayışında fikri omurgayı kuran, örgütlü siyaseti Avrupa’daki sürgün muhalefetiyle birlikte taşıyan isimlerden biriydi. Paris yıllarında II. Abdülhamid yönetimine karşı muhalefetin merkezinde yer aldı; meşrutiyet fikrini “devletin kurtuluşu” olarak savundu ve 1908 sonrası Meclis-i Mebusan’ın açıldığı dönemde meclis geleneğinin kurumsallaşmasında etkili bir rol üstlendi. Onu önemli yapan şey, sadece bir dönemin aktörü olması değil; Osmanlı’nın son yıllarında “padişahlık–meclis–millet” dengesinin nasıl kurulacağına dair tartışmalarda, çoğu zaman sert ama tutarlı bir anayasal çizgiyle ısrar etmesiydi. Bu yüzden Ahmed Rıza’nın ölümü, imparatorluktan Cumhuriyet’e uzanan siyasal modernleşme hikâyesinde, perde arkasındaki büyük kurucu akıllardan birinin sahneden çekilmesi olarak okunur.

1934 | İstanbul – Belediye kafes/cumbaları kaldırma kararı aldı. Karar hıfzıssıhha gerekçesiyle ilerledi, sokakta tartışma büyüdü.

Osmanlı evinin sokağa uzanan cumbaları ve pencereleri örten ahşap kafesler, yüzyıllar boyunca hem mahremiyet hem de sokağı izleme imkânı sağlayan bir şehir diliydi. 1934’te İstanbul Belediyesi, eski ahşap evlerdeki kafesler için inceleme başlattı; yeni hıfzıssıhha kanununda kafeslerin kaldırılmasına dayanak olabilecek hükümler bulunduğu yazıldı ve belediyenin şubelere tamim göndererek ev sahiplerine süre tanıyıp sonunda kafeslerin sökülmesini isteyeceği belirtildi. Karar daha o gün kamuoyunu ikiye böldü: Bir kesim “peçe kalktı ama kafes kaldı” diyerek bunu çağdaşlaşma ve sağlık meselesi olarak savunurken, karşı çıkanlar “kafes mahremiyet içindir; kaldırınca tül masrafı doğar, ayrıca eski İstanbul’un karakteri silinir” diyerek itiraz etti; hatta bir mahallenin “kafesli bırakılıp geçmiş zaman müzesi yapılacağı” söylentisi bile dolaşıma girdi.

1936 | İstanbul – Fatih–Harbiye tramvayı Beyoğlu’nda devrildi.

Dönemin İstanbul’unda tramvaylar, iş-okul saatlerinde aşırı kalabalık taşıyan, dar sokaklarda otomobil, fayton ve yaya trafiğiyle aynı zemini paylaşan araçlardı; ray üstünde ilerleyen bu ağır kütlenin bir noktada dengesini kaybetmesi, sadece teknik bir arıza değil, bir semtin günlük ritmini durduran kamusal bir krizdi. Kazada ölü ve yaralılar olduğu aktarılır; olayın yankısı da buradan büyür. Bu kaza, o dönemde aslında kentin güvenlik standardı, altyapı bakımı, hız-kontrol disiplini ve yoğun saat yönetimi gibi başlıkların da tartışmaya açıldığı bir şehir gündemi üretir. Bugün geriye bakınca 26 Şubat 1936, İstanbul’un modernleşirken aynı zamanda ne kadar kırılgan kaldığını; şehrin hızlandıkça, kazaların da bir tür şehir gerçeği haline geldiğini hatırlatan somut bir tarih notudur.

1943 | İstanbul–Aşkale – Varlık Vergisi borçluları çalışma kamplarına sevk edildi.

  1. Dünya Savaşı’nın gölgesinde çıkarılan Varlık Vergisi, kâğıt üzerinde devletin olağanüstü koşullarda gelir toplama aracıydı; ancak uygulamada özellikle ödeme gücü ve süre baskısı yüzünden, birçok insan için mali yükümlülük olmaktan çıkıp hayatı bir anda tersine çeviren bir cezalandırma sürecine dönüştü. 26 Şubat 1943’te İstanbul’da vergisini ödeyemeyen 160 kişinin Aşkale’ye gönderilmesi, bu dönüşümün en sert eşiklerinden biri olarak anılır. Borç, artık sadece haciz ve tahsilat meselesi değil; evden, işten, aileden kopuş anlamına gelmeye başlamıştır. Sevkler genellikle gece-sabah arası hazırlıkla, valizini toparlayıp “nereye, ne kadar süre” sorularının bile netleşmediği bir belirsizlik içinde gerçekleşir; gidenler, Aşkale’de ağır kış koşullarında beden gücüne dayalı işlerde çalıştırılır. Bu tablo, dönemin şehir hayatında bir korku iklimi de yaratır. Dükkânların el değiştirmesi, ailelerin ekonomik olarak çökmesi, toplumsal ilişkilerde gerilim ve özellikle azınlık toplulukları üzerinde derin bir güven kırılması gibi sonuçlarıyla Varlık Vergisi ve Aşkale sevkleri, Türkiye’nin yakın tarihinde ekonomik kararların toplumsal bedeli denince en dramatik başlıklardan biri olarak hâlâ tartışılır.

1950 | İstanbul – Ali Rıza Binboğa doğdu. 70’lerin “dile dolanan” melodilerini yazan, hikâyesi şarkıları kadar konuşulan isim.

Ali Rıza Binboğa, Türkiye’de pop müziğin ana akıma yerleştiği yıllarda hem besteci hem yorumcu kimliğiyle önemli isimlerden biri oldu; en bilinen imzası “Yarın / Sen de Katıl Bize” 45’liği ve onun etrafında büyüyen “Yarınlar Bizim” hikâyesidir. 1975 Eurovision Türkiye elemelerinde şarkının halkta büyük karşılık bulduğu, ama sürecin tartışmalı biçimde sonuçlanması, biyografisinin merkezinde durur. Repertuvarında sadece politik/umutlu marş duygusu yoktur; “İlk Öğretmen”“Baharı Beklerim”“Baharım Sensin”“Yürüyorum Dikenlerin Üstünde” gibi parçalarla 70’ler-80’ler arasında geniş bir pop duygu skalasına yayılır. Binboğa’yı özel kılan taraflardan biri de 12 Eylül sonrası dönemde sahne ve sanat hayatının sert biçimde daraldığı atmosferde yaşadıklarıyla müzik ve Türkiye tarihinin aynı bedende kesişmesidir; şarkıları kadar yaşam çizgisi de bu yüzden hatırlanır.

1951 | İstanbul – Ferhan Şensoy doğdu.

Ferhan Şensoy, Türkiye’de tiyatro denince hem entelektüellerin hem de geniş seyircinin aynı anda sahiplendiği ender figürlerden biridir: yazardı, oyuncuydu, yönetmendi ama en önemlisi, sahneyi gündelik politikaya bulaştırmadan politik hafızayı ve dil eleştirisini güldürerek anlatmanın yolunu buldu. 1980 sonrası Türkiye’sinin kırılmalarını, baskı iklimini, “küçük insan”ın devletle ve düzenle kurduğu ilişkiyi; kaba slogan yerine kelime oyunları, tarihsel göndermeler ve ince taşlamayla sahneye taşıdı. Popüler kültürdeki en güçlü izi, yıllarca kapalı gişe oynayan Ferhangi Şeyler oldu. Tek kişilik gibi görünen ama aslında bir ülkenin gündelik hayatını taşıyan, sürekli güncellenen bir canlı köşe yazısı formatı kurdu. Tiyatro kuruculuğu tarafında ise Ortaoyuncular ve mekân olarak Ses Tiyatrosu (Şensoy’un yeniden canlandırdığı sahne) ile sadece oyun yazan değil, tiyatroya ev açan bir isim haline geldi. Mizahının gücü, şakayı bitirmemesinde değil; şakanın içinden Türkiye’nin acı gerçeklerini geçirmesinde yatıyordu.

1954 | İstanbul – Recep Tayyip Erdoğan doğdu. Yakın dönem Türkiye siyasetinin merkezindeki lider.

26 Şubat 1954’te İstanbul’da doğan Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’de son çeyrek yüzyılın siyasi gündemini belirleyen isimlerden biri olarak öne çıktı. Siyasi kariyerinde yerel yönetimden başlayarak ulusal düzeye yükseldi; 2000’li yıllarda hükümet başkanlığı görevini üstlendi ve 2014’ten itibaren Cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. Bu süreklilik, iç politikadan dış politikaya, ekonomi yönetiminden kamu yönetimi tartışmalarına kadar pek çok başlığın Erdoğan’ın liderliği döneminde şekillenmesine neden oldu; bu yüzden biyografisi, yakın dönem Türkiye tarihi anlatılarında temel referans noktalarından biri olarak değerlendiriliyor.

1959 | Taşkent – Ahmet Davutoğlu doğdu. Akademiden dış politikaya uzanan bir siyasi profil.

Ahmet Davutoğlu, uluslararası ilişkiler alanında akademik çalışmalarıyla tanındı; ardından devlet kademelerinde dış politika danışmanlığı yaptı ve 2009’da Dışişleri Bakanı olarak kabinede yer aldı. 2014’te AK Parti Genel Başkanıseçilmesinin ardından Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev üstlendi; başbakanlığı 2016’ya kadar sürdü. Bu çizgi, onu 2000’ler ve 2010’larda Türkiye’nin dış politika tartışmalarında “teoriyle pratiğin birleştiği” en görünür isimlerden biri haline getirdi. 26 Şubat 1961 | İstanbul – Hasan Âli Yücel öldü: ‘Köy Enstitüleri ve çeviri hamlesi’ ile anılan Millî Eğitim Bakanı. Yücel denince Türkiye’nin eğitim tarihinde iki büyük başlık öne çıkar: Köy Enstitüleri projesinin kurumsallaşması ve dünya klasiklerini Türkçeye kazandıran büyük çeviri seferberliği. Bu miras, eğitim tartışmalarının değişmeyen referanslarından biri olmayı sürdürüyor.

1992 | Hocalı Katliamı. Türkiye-Azerbaycan ortak hafızasının yarası.

26 Şubat 1992 gecesi Hocalı’da yaşanan katliam, Karabağ savaşının cephe meselesi olmaktan çıkıp sivil halka yönelen en ağır trajedilerinden biri olarak kayda geçti; Azerbaycan resmî anlatımında yüzlerce sivilin öldürüldüğü, ailelerin parçalandığı, kaçmaya çalışanların hedef alındığı bir felaket olarak anılır. Türkiye’de olay, yalnız dış haber olarak kalmadı; “iki devlet bir millet” duygusunun toplumsal karşılığı nedeniyle yıllar içinde anma kültürüne dönüştü; 26 Şubat her yıl, Karabağ savaşının sivil bedelini hatırlatan bir yas ve hafıza günü olarak yeniden gündeme geliyor. Bu nedenle Hocalı, Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde sadece diplomatik değil, doğrudan duygusal ve toplumsal bağın içinde yaşayan, kapanmayan bir travma başlığıdır.

1994 | İstanbul – Tarık Buğra öldü. ‘Küçük Ağa’ ile milli hafızaya roman yazan kalem.

Tarık Buğra’nın edebiyattaki ağırlığı, tarihsel kırılmaları (özellikle Millî Mücadele ruhunu) insan hikâyesiyle birleştirmesinden gelir. Küçük AğaOsmancık gibi eserleriyle tarih duygusunu popüler okura taşıyan başat yazarlardan biri olarak anılır.

2001 | Bamyan – Taliban Buda heykellerini tahrip etti. Kültürel mirasa canlı yayında saldırı.

Taliban’ın Bamyan Vadisi’ndeki dev Buda heykellerini yıkması, sadece Afganistan’ın değil, insanlığın ortak mirasına yönelik en sembolik saldırılardan biri olarak kayda geçti. Yüzyıllar boyunca ayakta kalmış, İpek Yolu coğrafyasının çok katmanlı tarihini temsil eden bu anıtların kısa süre içinde geri dönülmez biçimde yok edilmesi; savaşın ve ideolojik fanatizmin, taşın hafızasını bile hedef alabileceğini gösterdi. Olayın küresel yankısı tam da buradan büyüdü: dünya kamuoyu, tarihî eser dediğimiz şeyin aslında kırılgan bir emanet olduğunu; korunmadığında, diplomasinin ve uluslararası hukuk çağrılarının bile bazen yetişemediğini acı biçimde gördü.