Günün Tarihi / 7 Nisan
Dünya Sağlık Günü / 1948 | Dünya Sağlık Örgütü’nün anayasası yürürlüğe girdi.
7 Nisan, Dünya Sağlık Günü olarak kutlanıyor; çünkü Dünya Sağlık Örgütü’nün anayasası bu tarihte, 1948’de yürürlüğe girdi. Bunun arkasında çok somut bir savaş sonrası ihtiyaç vardı. II. Dünya Savaşı, milyonlarca insanı yalnız cephede değil, açlık, salgın, göç, yıkılmış altyapı ve çökmüş sağlık sistemleriyle de baş başa bırakmıştı. Daha önce uluslararası sağlık alanında bazı girişimler vardı ama bunlar parçalıydı ve küresel ölçekte güçlü bir eşgüdüm sağlayamıyordu. Birleşmiş Milletler 1945’te kurulurken, sağlık başlığının ayrı ve kalıcı bir uluslararası kuruma bağlanması fikri de güç kazandı. 1946’da WHO Anayasası kabul edildi, 61 devlet belgeyi imzaladı; gerekli onay sayısına ulaşılınca 7 Nisan 1948’de anayasa yürürlüğe girdi ve bu gün daha sonra Dünya Sağlık Günü olarak kutlanmaya başladı. WHO Anayasası, sağlığı yalnızca hastalıkların iyileştirilmesi şeklinde tanımlamadı; onu bedensel, ruhsal ve sosyal iyilik hali olarak tarif etti ve “sağlığın mümkün olan en yüksek düzeyine ulaşmanın temel bir insan hakkı” olduğunu söyledi. Bu yaklaşım, sağlık tarihinin yönünü değiştirdi; çünkü sağlık ilk kez sadece tıbbın konusu olmaktan çıkarılıp insan hakkı ve kamusal sorumluluk başlığına yerleştiriliyordu.
WHO’nun ilk yıllardaki öncelikleri de bu yüzden çok temel ve hayatî alanlarda toplandı: Sıtma, verem, zührevi hastalıklar, çiçek, cüzzam, anne-çocuk sağlığı, beslenme ve çevre hijyeni. Sonraki on yıllarda çiçek hastalığının dünyadan silinmesi gibi tarihî başarılarda rol oynadı; uluslararası sağlık istatistikleri, aşılama kampanyaları, salgın bildirimi, hastalık sınıflandırmaları ve küresel sağlık standartları gibi bugün bize çok normal gelen pek çok mekanizmanın kurulmasında belirleyici oldu. Yani 7 Nisan 1948; devletlerin hastalıklarla tek başına baş edemeyeceğinin, sağlık krizlerinin sınır tanımadığının ve “küresel sağlık” diye ayrı bir gerçeklik bulunduğunun resmen kabul edildiği gündür. Bugün aşı kampanyalarından pandemi koordinasyonuna, tütünle mücadeleden anne-çocuk sağlığı verilerine kadar günlük hayatta dolaylı biçimde hissettiğimiz pek çok şeyin arkasında o gün kurulan çerçevenin izi vardır.
30 | Hz. İsa’nın çarmıha gerilip öldürüldüğü düşünülen tarih.
Hristiyanlık tarihinin en önemli kronoloji başlıklarından biri budur. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gün için tam bir görüş birliği yoktur; araştırmacılar arasında öne çıkan tarihlerden biri 7 Nisan 30, bir diğeri ise 3 Nisan 33’tür. Bu yüzden doğru ifade, 7 Nisan 30’un, Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği gün için öne çıkan en güçlü aday tarihlerden biri olduğudur. Olayın, Roma valisi Pontius Pilatus döneminde, Fısıh Bayramı civarında ve büyük olasılıkla bir cuma günü gerçekleştiği genel kabul görür.
Hz. İsa, Roma egemenliği altındaki Yahudiye’de ortaya çıkan bir dinî öğretmen ve vaiz olarak tanındı. Celile ve çevresinde Tanrı’nın egemenliği, merhamet, bağışlama, adalet ve ahlaki dönüşüm üzerine vaaz verdi; hastalarla, yoksullarla ve toplum dışına itilmiş insanlarla kurduğu ilişki, onu kısa sürede geniş kitlelerin dikkatini çeken bir figüre dönüştürdü. Kudüs’e gelişiyle birlikte gerilim büyüdü. Dönemin bazı Yahudi dinî otoriteleri onu tehlikeli ve kışkırtıcı bulurken, Roma yönetimi de kalabalıkları etkileyen her hareketi potansiyel siyasî tehdit olarak görüyordu. Sonunda Hz. İsa tutuklandı, sorgulandı ve Roma valisi Pontius Pilatus’un yetkisi altında çarmıha gerilme cezasına gönderildi. Çarmıha germe, Roma İmparatorluğu’nun özellikle isyancılar, köleler ve aşağı görülmek istenen suçlular için kullandığı en ağır ve aşağılayıcı infaz yöntemlerinden biriydi. Amaç yalnız öldürmek değil, aynı zamanda kamuya açık biçimde korku yaymaktı. Hristiyan anlatısına göre Hz. İsa önce kırbaçlandı, alay konusu edildi, sonra çarmıhını taşıyarak infaz yerine götürüldü ve orada çivilerle ya da bağlarla çarmıha sabitlenerek ölüme terk edildi.
Bu olayın dünya tarihi açısından asıl ağırlığı, sonrasında nasıl anlatıldığıyla ilgilidir. Hristiyanlıkta Hz. İsa’nın ölümü; insanlığın günahları için çekilmiş kurtarıcı bir acı ve ardından gelen diriliş inancının başlangıcı olarak kabul edilir. Yani çarmıha gerilme, ilk bakışta Roma’nın aşağılayıcı cezasıyken, Hristiyanlık içinde zamanla en güçlü inanç sembolüne dönüştü. Havarilerin anlatıları, Hz. İsa’nın üçüncü gün dirildiği inancı, ardından gelen vaazlar ve ilk Hristiyan topluluklarının yayılması, bu infazı sıradan bir tarih olayından çıkarıp dünya tarihinin en etkili dinî anlatılarından birinin merkezine yerleştirdi. Bu yüzden 7 Nisan 30 başlığı yalnız bir tarih tartışması değildir; milyarlarca insanın inanç, ibadet ve tarih anlayışını şekillendiren olayın bir tarihe işaret eder.
451 | Attila, Metz’i ele geçirdi.
7 Nisan 451’de Hun hükümdarı Attila, Galya seferi sırasında Metz’i aldı ve Batı Roma dünyasına doğru yürüyüşünün en sarsıcı aşamalarından birine ulaştı. Bu saldırı, bir sınır akınından çok daha büyük bir anlam taşıyordu. Attila birkaç yıl boyunca Doğu Roma’yı ağır vergiye bağlamış, ardından yönünü Batı’ya çevirmişti. Elinde yalnız Hun savaşçıları değil, Germen müttefiklerden oluşan büyük bir kuvvet de vardı. Metz’in düşmesi, Galya’daki Roma düzeni ve yerel halk üzerinde büyük korku yarattı; çünkü artık karşılarında yalnız yağma yapan göçebe birlikler değil, şehirleri tek tek ezerek ilerleyen büyük bir askerî güç vardı. Metz’in ardından Reims, Trier, Köln, Mainz ve çevredeki başka merkezlerde de panik büyüdü; bazı yerler yağmalandı, bazıları boşaltıldı, bazıları ise sıranın kendilerine gelmesini bekledi. Attila’nın amacı yalnız ganimet değil, Batı Roma üzerinde siyasi baskıyı artırmak ve Galya’daki üstünlüğü ele geçirmekti. Ancak bu ilerleyiş sonsuz olmadı. Aynı yıl Batı Roma generali Aetius, Vizigotlar ve başka Germen güçleriyle birleşerek Attila’nın önüne çıktı. Sonuçta Catalaunum Ovası’nda yapılan büyük savaş, Attila’nın ilerleyişini durdurdu.
669 | Hasan bin Ali öldü.
Hasan bin Ali, Hz. Ali ile Hz. Fâtıma’nın büyük oğlu, Hz. Muhammed’in torunu ve İslam tarihinin en önemli isimlerinden biridir. 624 ya da 625 yılında Medine’de doğdu. Daha çocukluğundan itibaren Hz. Peygamber’in yakın ilgisiyle anıldı; kaynaklarda ona duyulan sevgi özellikle vurgulanır. Babası halife olduktan sonra Cemel ve Sıffîn gibi büyük kırılmalarda onun yanında yer aldı. Hz. Ali’nin 661’de öldürülmesinin ardından Kûfe’de halife olarak kendisine biat edildi. Ancak karşısında Muâviye gibi güçlü, örgütlü ve geniş destekli bir rakip vardı. Hasan bin Ali kısa süre sonra ordusunun isteksizliğini, iç bölünmeleri ve yeni bir büyük iç savaşın doğuracağı ağır sonucu gördü. Bunun üzerine Muâviye ile anlaşarak hilâfetten çekildi. Bu karar, o gün de tartışmalıydı, bugün de İslam tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri sayılır. Çünkü bu karar, bir yandan Emevî iktidarının önünü açtı, öte yandan erken İslam dünyasında kan dökülmesini bir süreliğine engelledi. Nitekim bu uzlaşma yılı, İslam tarihinde “birlik yılı” olarak da anıldı. Hasan bin Ali daha sonra Medine’ye çekildi ve siyasetten uzak yaşamayı tercih etti. Ölümü de ayrı bir tartışma başlığıdır. 669’da büyük ihtimalle Medine’de öldü; bazı kaynaklarda zehirlenerek öldürüldüğü, hatta bunun siyasî bir tertiple bağlantılı olabileceği anlatılır, ancak bu konu kesin biçimde açıklığa kavuşmuş değildir. Şiî gelenekte ikinci imam olarak kabul edilmesi, onu yalnız tarihî bir şahsiyet değil, inanç dünyasında da merkezi bir figür haline getirir. Sünnî gelenekte ise fitneyi büyütmeyen, kan dökülmesini önleyen ve Hz. Peygamber ailesinin en seçkin isimlerinden biri olarak anılır. Hasan bin Ali’nin ölümü; İslam tarihindeki ilk büyük siyasî bölünmelerin, meşruiyet tartışmalarının ve Ehl-i beyt hafızasının merkezindeki isimlerden birinin kaybı olarak önem taşır.
1521 | Ferdinand Magellan, Cebu’ya ulaştı.
7 Nisan 1521’de Ferdinand Magellan’ın filosu Cebu’ya ulaştı ve bu an, ilk kez dünya çevresinin dolaşıldığı seferin en kritik dönemeçlerinden biri oldu. Magellan aslında Portekizliydi ama bu yolculuğu İspanya adına yürütüyordu; amacı Batı’dan giderek Baharat Adaları’na ulaşacak bir rota bulmaktı. 1519’da yola çıkan filo Güney Amerika’nın ucundaki boğazı geçti ve aylar süren korkunç açlık, susuzluk ve iskorbüt sonrasında Filipinler’e vardı. O sırada Cebu gelişmiş bir limandı ve Magellan burada ada hükümdarı Humabon’la ilişki kurdu; yerel yöneticilerle ittifak aradı, İspanya için Pasifik’te üs niteliği taşıyabilecek bir bağlantı oluşturmaya çalıştı ve Hristiyanlığa geçişi teşvik etti. Yani 7 Nisan 1521, hem Avrupa denizcilik tarihinin büyük keşif yolculuklarından birinin somut başarı anlarından biri hem de Filipinler’de başlayacak İspanyol etkisinin erken eşiği oldu. Ancak bu başarı çok kısa sürdü. Magellan, Cebu’daki nüfuzunu komşu adalara da kabul ettirmek isteyince yerel güç dengelerini yanlış okudu ve Mactan Adası’ndaki Lapulapu’ya karşı giriştiği harekâtta 27 Nisan 1521’de öldürüldü. Kendisi dünya çevresi seferini tamamlayamadı, ama filosundan geriye kalan tek gemi Victoria, İspanya’ya dönerek ilk dünya çevresi yolculuğunu tamamladı. Bu yüzden bu tarih; küresel deniz imparatorlukları çağının, misyonerlik faaliyetlerinin ve Güneydoğu Asya’daki sömürge rekabetinin de başlangıç anlarından biri olarak görülüyor.
1600 | Bâkî hayatını kaybetti.
7 Nisan 1600’de ölen Bâkî, Divan şiirinin en büyük ustalarından biri olarak kabul edilir. Asıl adı Mahmud Abdülbâkî idi. Yoksul bir aileden geldi; gençliğinde saraç çıraklığı gibi işlerde çalıştığı, ardından medrese çevresine girerek kendini yetiştirdiği anlatılır. Şiirdeki gücü sayesinde kısa sürede dikkat çekti ve Kanuni devrinin en parlak edebî çevresine yükseldi. Ona “Sultânü’ş-şuarâ”, yani “şairler sultanı” denmesi boşuna değildir. Bâkî’yi büyük yapan şey yalnız biçim ustalığı değildi. O, Divan şiirine canlılık, şehir duygusu, dünya zevki ve İstanbul Türkçesinin berraklığını taşıdı. Şiirlerinde ağır bir iç karanlıktan çok hayatın tadı, sözün parıltısı, gençlik, aşk, meclis ve güzellik hissedilir. Bu yüzden klasik şiirin en rafine ama en canlı seslerinden biri olarak görülür. Kanuni Sultan Süleyman için yazdığı ünlü mersiye, Osmanlı edebiyatının en güçlü ağıtlarından biri sayılır; şairin yalnız gazelde değil, büyük tarihî ve duygusal tonlarda da ne kadar etkili olduğunu gösterir. Bâkî medresede yükseldi, kadılık ve kazaskerlik gibi görevlere geldi, saray çevresinde büyük itibar gördü; fakat en büyük arzularından biri olan şeyhülislamlığa ulaşamadı. Buna rağmen yaşarken gördüğü saygı çok büyüktü. Ölümü, Osmanlı şiirinde bir devrin kapanışı anlamına geliyordu; cenazesinin çok kalabalık kaldırılması da bunun göstergesi oldu. Bugün Bâkî, sadece bir büyük divan şairi olarak değil, klasik Osmanlı şiirine söyleyiş gücü, dil parlaklığı ve İstanbul havası kazandıran en belirleyici isimlerden biri olarak anılıyor.
1789 | I. Abdülhamid öldü, III. Selim tahta çıktı.
7 Nisan 1789’da I. Abdülhamid öldü ve yerine yeğeni III. Selim geçti. Bu değişim, sıradan bir taht devri değildi; Osmanlı Devleti’nin ağır bir askerî ve idarî bunalımın içinden geçtiği bir anda yaşandı. İmparatorluk o sırada hem Rusya hem Avusturya ile savaş halindeydi ve cepheden gelen yenilgi haberleri İstanbul’da büyük baskı yaratıyordu. I. Abdülhamid zaten problemli bir dönemin padişahıydı; Küçük Kaynarca’nın ağır sonuçlarını yaşamış, devletin askerî ve mali çözülüşünü durdurmaya çalışmıştı. Ancak 1787’den itibaren yeniden başlayan savaşlar durumu daha da kötüleştirdi. Kaynaklar, özellikle savaşta alınan kötü haberlerin ve devletin içine düştüğü sıkışmanın Abdülhamid’i derinden sarstığını, sonunda da nüzul geçirerek öldüğünü anlatır. Onun ölümüyle birlikte, amcasının gözetimi altında büyüyen ve uzun süre saray içinde kapalı bir hayat yaşayan Şehzade Selim tahta çıktı. Selim gençti, iyi eğitim almıştı, Batı’daki gelişmeleri izliyor, devletin bu gidişle ayakta kalamayacağını görüyordu. Nitekim tahta geçer geçmez önce dışarıdaki savaş yükünü hafifletmeye, ardından içeride köklü bir toparlanma programı kurmaya yöneldi. Birkaç yıl içinde Nizam-ı Cedid adı verilen yeni bir ordu ve reform çizgisi doğdu; askerî eğitimden maliyeye, diplomatik ilişkilerden idarî anlayışa kadar birçok alanda modernleşme arayışı başladı. Yani 7 Nisan 1789; Osmanlı’da geleneksel yapının artık yetmediğinin daha açık biçimde hissedildiği ve reform düşüncesinin devletin merkezine taşındığı yeni bir devrin başlangıcı olarak önem taşıyor.
1811 | Hoca Tahsin Efendi doğdu.
7 Nisan 1811’de doğan Hoca Tahsin Efendi, son dönem Osmanlı düşünce hayatının en dikkat çekici ve en cesur isimlerinden biriydi. Yanya bölgesinde doğdu, medrese eğitimi aldı, klasik dinî ilimlerle yetinmeyip astronomi, matematik, fizik, felsefe ve tabiat bilimlerine yöneldi. Onu önemli yapan şey tam da buydu: Osmanlı’da geleneksel ulema dünyasının içinden gelip modern bilim anlayışına açılan öncü bir zihin olması. Paris’e gönderilmesi de bu yüzden anlamlıdır; orada Batı’daki bilim ve düşünce ortamını yakından gördü, Osmanlı’nın geri kalışını yalnız askerî değil zihnî ve ilmî bir mesele olarak kavradı. Dârülfünun’un ilk müdürü olması da boşuna değildir; çünkü yüksek öğretimi, yalnız nakil ve ezber üzerine kurulu bir yapı olmaktan çıkarıp gözleme, deneye ve modern bilgiye açma arzusunu taşıyan kuşağın en görünür yüzlerinden biriydi.
Hoca Tahsin; yazıları, dersleri ve fikirleriyle Osmanlı’da modern düşüncenin önünü açan isimlerden biri oldu. Tabiat ilimlerini meşru ve gerekli görmesi, akıl ile inancı mutlak karşıtlık içinde ele almaması, buna karşılık dogmatik düşünceye mesafe koyması onu hem ilgi çekici hem tartışmalı hale getirdi. Bu yüzden sevenleri onu aydınlanmacı ve öncü bir hoca olarak gördü; eleştirenler ise fazla serbest ve tehlikeli buldu. Kısa ömrüne rağmen ardında yalnız bilim merakı değil, Osmanlı’da modern üniversite, yeni bilim, yeni düşünce gibi başlıkların nasıl tartışılacağına dair de güçlü bir iz bıraktı.
1827 | Kibriti bulan John Walker, buluşunu satışa çıkardı.
7 Nisan 1827’de İngiliz kimyager John Walker, bugün kullandığımız kibritin ilk örneklerini dükkânında satışa sundu. Walker’ın buluşu planlı ve büyük bir bilim projesinin sonucu değildi. Kimyasal bir karışımı çubukla karıştırırken, ucundaki maddenin sürtünmeyle birden alev aldığını fark etti. Bu basit ama çarpıcı gözlem, gündelik hayatı değiştirecek bir buluşa dönüştü. Walker daha sonra karışımı geliştirerek küçük tahta çubukların ucuna sürdü ve bunları satmaya başladı. O güne kadar ateş yakmak daha zahmetli, daha yavaş ve daha riskliydi. Kibrit ise ateşi cepte taşınabilen, istenildiğinde kolayca üretilebilen bir şeye dönüştürdü.
Bu hikâyenin en ilginç yanı şu: Walker kibriti bulmasına rağmen buluşunun patentini almadı. Yani bugün milyarlarca kez kullanılan bir ürünün mucidi, bundan büyük bir servet kazanmadı. Ama etkisi çok büyük oldu. Kibrit, evlerde soba ve ocak yakmaktan atölyelere, yolculuktan gündelik yaşama kadar her alanda büyük kolaylık sağladı. Sonraki yıllarda daha güvenli ve gelişmiş kibrit türleri üretildi, ama 7 Nisan 1827, modern kibritin günlük hayatın içine ilk kez girdiği tarih olarak önemini korudu.
1921 | Kuramsal fizikte dünya çapında iz bırakan Feza Gürsey doğdu.
7 Nisan 1921’de İstanbul’da doğan Feza Gürsey, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük teorik fizikçilerden biriydi. Bilimle bağı aileden başlıyordu; annesi Remziye Hisar, Türkiye’nin ilk kadın kimyacılarındandı, babası Reşit Süreyya Gürsey ise tıp ve bilim çevrelerine yakın bir isimdi. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi, İstanbul Üniversitesi’nde matematik-fizik okudu, ardından Londra’da doktora yaptı. Sonraki yıllarda Cambridge, Brookhaven, Princeton, Columbia, ODTÜ ve Yale gibi merkezlerde çalıştı. Bu biyografiyi önemli yapan şey yalnız iyi okullarda bulunması değil; Türkiye’den çıkıp parçacık fiziğinin en zor ve en soyut alanlarında dünya çapında sözü dinlenen bir isim haline gelmesidir.
Feza Gürsey’in asıl ağırlığı, fizik problemlerini simetri üzerinden düşünme gücünde yatıyordu. Teorik fizikte simetri, doğadaki farklı parçacık ve kuvvetlerin derindeki ortak düzenini anlamaya yarar; Gürsey de grup kuramını parçacık fiziğine uygulayarak bu alanda çok etkili çalışmalar yaptı. Özellikle kiral simetri, SU(6) simetrisi ve daha sonra E6 gibi birleşik model arayışlarıyla anıldı. Bunlar kulağa teknik gelebilir, ama özünde şu soruya cevap arıyordu: Evrenin en küçük yapı taşları gerçekten ne kadar farklı, ne kadar aynı düzenin parçaları? Onun çalışmaları, kuark modeli ve parçacıkların sınıflandırılmasıyla ilgili tartışmalarda ciddi iz bıraktı. 1977’de Sheldon Glashow ile birlikte Oppenheimer Anı Ödülü alması, ardından Wigner Madalyası gibi saygın ödüller kazanması da bu yüzden önemlidir. Feza Gürsey’in adı bugün Türkiye’de araştırma merkezlerine, arşivlere ve bilim kurumlarına veriliyorsa, bunun nedeni yalnız iyi bir akademisyen olması değil; modern fiziğin en soyut alanlarında Türkiye’den çıkmış gerçek bir kurucu zihin olarak görülmesidir.
1933 | Nazi Almanyası, Yahudileri ve muhalifleri devlet kadrolarından tasfiye eden yasayı çıkardı.
7 Nisan 1933’te Nazi yönetimi, “Profesyonel Devlet Memurluğunun Yeniden Düzenlenmesi Yasası” adı verilen düzenlemeyi yürürlüğe koydu. İsmi bürokratik ve masum gibi görünüyordu ama içeriği son derece sertti. Bu yasa ile Yahudiler, komünistler, sosyal demokratlar ve rejime sadık sayılmayan çok sayıda kişi devlet memurluğundan çıkarılmaya başladı. Hedef yalnız sıradan memurlar değildi. Öğretmenler, profesörler, hâkimler, savcılar, doktorlar ve kamuya bağlı çalışan birçok meslek grubu bu tasfiyenin içine girdi. Hitler birkaç ay önce iktidara gelmişti; Reichstag Yangını ve Yetki Kanunu ile muhalefet zaten ezilmeye başlanmıştı. 7 Nisan yasası ise Nazi rejiminin ayrımcılığı yalnız sokak şiddetiyle değil, hukuk görüntüsü altında kurumsallaştırdığını gösterdi. Yasa ilk aşamada bazı istisnalar içeriyordu; örneğin I. Dünya Savaşı gazileri veya 1914’ten beri görevde olan bazı kişiler geçici olarak korunmuştu. Ama bu, sistemin gidişini değiştirmedi. Asıl amaç, devleti “Aryan” ve Nazi sadakati temelinde yeniden kurmaktı. Sonraki Nürnberg Yasaları, meslek yasakları, mal varlığı gaspları ve nihayet soykırıma giden yol, işte bu tür idari görünen adımlarla döşendi. Yani bu tarih, sadece bir memuriyet düzenlemesi değil; Nazi rejiminin terörü hukuk diliyle meşrulaştırmaya başladığı günlerden biridir.
1933 | Sakıp Sabancı doğdu.
7 Nisan 1933’te Kayseri’nin Akçakaya köyünde doğan Sakıp Sabancı, Türkiye’de özel sektör tarihinin en etkili isimlerinden biri oldu. Hacı Ömer Sabancı’nın oğluydu; çok genç yaşta aile işlerinin içine girdi, Bossa’da veznedarlık yaptı, ardından çiftlik ve fabrika yönetiminde görev aldı. Babasının 1966’daki ölümünden sonra, 1967’de kardeşleriyle birlikte Sabancı topluluğunun başına geçti ve dağınık aile işlerini daha kurumsal, daha büyük ve daha uluslararası bir yapıya dönüştürdü. Tekstilden çimentoya, lastikten bankacılığa, perakendeden sanayiye uzanan çok geniş bir alanda büyüyen Sabancı topluluğu, onun döneminde Türkiye’nin en güçlü holdinglerinden biri haline geldi. Sakıp Sabancı; halkla doğrudan konuşan, iş dünyasını sade dille anlatan, esprili ve sıcak üslubuyla öne çıkan bir isimdi. “Sakıp Ağa” imajı da tam bu yüzden yerleşti.
Sakıp Sabancı’nın iş dünyasının dışında da aktif bir isimdi. Sabancı Vakfı, Sabancı Üniversitesi ve Sakıp Sabancı Müzesi gibi kurumlarla eğitim, kültür ve hayır işlerini de kalıcı yapılar üzerinden destekledi. Kendi hayatını ve iş tecrübelerini anlattığı kitaplar yazdı; ve bu kitapların gelirlerini sosyal amaçlara aktardı. Onu simge isim haline getiren bir başka özelliği de buydu: Türkiye’de büyük sermayenin yalnız fabrika ve banka ile değil, üniversite, müze ve vakıf üzerinden de kamusal rol üstlenebileceğini gösterdi. 10 Nisan 2004’te öldüğünde ardında yalnız büyük bir holding değil, aynı zamanda Türkiye’nin iş dünyasında “patron” ile “kamusal figür” kimliğini aynı bedende taşıyan en görünür örneklerden birini bırakmıştı.
1939 | The Godfather ve Apocalypse Now gibi klasiklerle modern sinemayı değiştiren Francis Ford Coppola doğdu.
7 Nisan 1939’da Detroit’te doğan Francis Ford Coppola, modern sinemanın en büyük yönetmenlerinden biri kabul ediliyor. Onu önemli yapan şey; 1970’ler Amerikan sinemasının dilini, cesaretini ve ölçeğini değiştiren kuşağın en güçlü isimlerinden biri olmasıdır. Sinemaya düşük bütçeli işlerle başladı, Roger Corman çevresinde çalıştı; ilk büyük başarısını ise Patton filminin senaryosuyla kazandı ve bu işle Oscar aldı. Ama onu gerçek anlamda sinema tarihinin merkezine yerleştiren filmler peş peşe geldi: The Godfather, The Conversation, The Godfather Part II ve Apocalypse Now. Özellikle The Godfather, mafya hikâyesini yalnız suç ve şiddet üzerinden değil, aile, iktidar, sadakat ve çürüme ekseninde anlatan büyük bir destana dönüştürdü. Ardından gelen The Godfather Part II hem anlatı yapısı hem karanlık tonu hem de kuşaklar arası çöküş hikâyesiyle daha da büyük bir başarı kazandı. Coppola, Patton, The Godfather ve The Godfather Part II ile toplam beş Oscar kazandı; bunlar arasında senaryo, yapım ve yönetmenlik ödülleri de vardı.
Coppola’yı sinema tarihinde özel yere koyan bir başka özelliği de sanat ile büyük prodüksiyonu aynı filmde buluşturabilmesidir. The Conversation ile paranoya ve gözetim üzerine çok daha küçük ama son derece etkili bir film kurdu; aynı yıl hem bu filmle hem The Godfather Part II ile En İyi Film Oscar’ında iki farklı yapımla yarışan ender yönetmenlerden biri oldu. Apocalypse Now ise Vietnam Savaşı’nı yalnız bir savaş filmi olarak değil, uygarlık, delilik ve güç üzerine görkemli bir kâbus olarak anlattı; sancılı yapım süreci neredeyse film kadar efsane haline geldi ve eser Cannes’da Altın Palmiye kazandı. Coppola’nın önemi burada yatıyor: O, Hollywood içinde çalışırken bile stüdyo sistemine alternatif bir yaratıcı alan açmaya çalışan, aile şirketi American Zoetrope üzerinden daha bağımsız bir sinema hayal eden yönetmenlerden biriydi. Bu yüzden 7 Nisan 1939; sinemada modern klasiklerin dilini kuran, mafya filmini, savaş filmini ve auteur sinemasını yeniden tanımlayan bir ismin doğduğu gün olarak önem taşıyor.
1947 | Henry Ford hayatını kaybetti.
7 Nisan 1947’de ölen Henry Ford, otomobili zenginlerin oyuncağı olmaktan çıkarıp geniş halk kitlelerinin ulaşabildiği bir ürüne dönüştüren isim olarak tarihe geçti. Michigan’da çiftçi bir ailenin çocuğu olarak doğdu, genç yaşta makinelerle ilgilenmeye başladı, Edison şirketinde mühendis olarak çalıştı, sonra kendi otomobil denemelerine yöneldi. 1903’te Ford Motor Company’yi kurdu. Asıl büyük kırılma ise 1908’de Model T ile geldi. Bu araç yalnız sağlam ve kullanışlı değildi; orta sınıf Amerikalının da satın alabileceği kadar ucuz olma iddiası taşıyordu. Ford’un hedefi buydu: “büyük kalabalıklar için” otomobil üretmek. Başlangıçta otomobil, hâlâ pahalı ve sınırlı bir üründü; ama Ford üretim mantığını değiştirince tablo da değişti. 1913’te şirketin hareketli montaj hattını devreye sokmasıyla üretim süreleri sert biçimde düştü, verimlilik arttı, maliyet azaldı. Model T’nin fiyatı birkaç yıl içinde önemli ölçüde geriledi ve otomobil, ilk kez büyük sayılarda ailelerin hayatına girmeye başladı.
Ford’un etkisi yalnız fabrikayla sınırlı kalmadı. Seri üretim, standart parça kullanımı ve yüksek verimlilik anlayışı, 20. yüzyıl sanayisinin temel modeli haline geldi. Ayrıca 1914’te işçilere günlük 5 dolar ücret verme kararı da büyük yankı yarattı; bu adım hem işçi devrini azaltmayı hem de kendi işçisinin kendi ürettiği ürünü satın alabilecek güce yaklaşmasını hedefliyordu. Sonradan “Fordizm” diye anılan bu üretim ve ücret mantığı, otomotivden beyaz eşyaya kadar pek çok sektörde örnek alındı. Ancak işçi denetimi, sendika karşıtlığı ve antisemitik görüşleri de onu tartışmalı bir figür haline getirdi. Ama tarihsel etkisi tartışılmazdır. Otomobilin gündelik hayatı, şehir planlamasını, çalışma düzenini, banliyö yaşamını ve modern tüketim kültürünü değiştirmesinde Henry Ford’un payı çok büyüktür.
1966 | ABD’nin İspanya açıklarında kaybettiği hidrojen bombası bulundu.
7 Nisan 1966’da ABD ordusunun Akdeniz’de haftalardır aradığı hidrojen bombası sonunda İspanya açıklarında denizin dibinden çıkarıldı. Olayın başlangıcı 17 Ocak 1966’ya gidiyordu. ABD’ye ait bir B-52 bombardıman uçağı, İspanya semalarında yakıt ikmali yaptığı sırada bir tanker uçakla çarpıştı. Uçakta bulunan toplam dört termonükleer bomba kazayla yere ve denize savruldu. Bunlardan üçü Palomares yakınlarında karaya düştü; ikisinde nükleer patlama olmadı ama konvansiyonel patlayıcıların infilakı yüzünden çevreye radyoaktif madde yayıldı. Dördüncü bomba ise Akdeniz’e düştü ve kayboldu. Asıl büyük panik burada başladı. ABD ordusu, savaş başlığı taşıyan bir hidrojen bombasını açık denizde kaybetmişti. Bombanın aranması için yaklaşık 3 bin personel, 33 savaş gemisi, denizaltılar, sonar sistemleri ve erken dönem bilgisayar hesaplamaları kullanıldı. Arama haftalar sürdü. Sonunda bir İspanyol balıkçının verdiği bilgiyle alan daraltıldı; bomba önce denizaltı araçlarıyla tespit edildi, ardından 7 Nisan’da ağır hasarlı ama büyük ölçüde sağlam halde sudan çıkarıldı. Bu olay, Soğuk Savaş’ın ne kadar tehlikeli bir denge üzerinde yürüdüğünü gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak kaldı. Çünkü ortada savaş yoktu, ama yine de bir süper güç kendi hidrojen bombasını bir başka ülkenin kıyılarında kaybedebiliyordu. Olay sonrasında ABD tazminatlar ödedi, kirlenen toprakların bir kısmını topladı ve “Broken Arrow” denen nükleer kaza başlıkları kamuoyunda daha görünür hale geldi.
1969 | İnternetin ortak dilinin temeli atıldı.
7 Nisan 1969, internetin sembolik doğum günlerinden biridir. Bunun nedeni, bugünkü interneti mümkün kılan ortak kuralların ilk kez bu dönemde yazılı hale gelmeye başlamasıdır. O yıllarda bilgisayarlar vardı ama birbirleriyle bugünkü gibi rahat konuşamıyordu. Her makine kendi düzeninde çalışıyordu. ABD’de yürütülen ARPANET projesiyle, farklı yerlerdeki bilgisayarların aynı ağ içinde haberleşmesi hedeflenince şu soru ortaya çıktı: “Bu makineler birbirine ne diyecek, hangi kuralla veri gönderecek?” İşte 7 Nisan 1969’da dolaşıma giren ilk RFC metinleri, bu soruların cevabını arayan notlardı. RFC’yi teknik bir belge gibi düşünmek yerine, “internetin kullanım kılavuzunu birlikte yazmaya başlama” süreci gibi görmek daha doğru olur. İlk RFC metni de 7 Nisan 1969 tarihini taşıyordu. Burada amaç kusursuz bir yasa koymak değil, “gelin bunu birlikte tartışalım” demekti. Bu yönüyle internetin ruhuna da çok uygun bir başlangıçtı: Kapalı bir emir sistemi değil, ortak akılla ilerleyen açık bir yapı.
Bu tarih o yüzden ilginçtir. Çünkü bugünkü internetin hayatımızdaki karşılığı çok büyük: e-posta, web siteleri, mesajlaşma, görüntülü konuşma, bulut sistemleri, sosyal medya ve hatta bugün kullandığımız birçok uygulama, aslında makinelerin ortak kurallarla konuşabilmesi fikrine dayanır. 7 Nisan 1969’da olan şey tam da bu ortak dilin yazılmaya başlanmasıydı. Yani ortada henüz bugünkü internet yoktu ama onun iskeleti kuruluyordu. Bu yüzden 7 Nisan 1969’u internetin doğum günü diye vermek fazla iddialı olur; ama internetin teknik hafızasında, bilgisayarların aynı dili konuşması için ilk ciddi adımların atıldığı günlerden biri olarak özel bir yeri vardır.
1980 | Tiyatro ve operet sanatçısı Mehmet İbrahim Karaca hayatını kaybetti.
7 Nisan 1980’de ölen Mehmet İbrahim Karaca, bugün çoğu zaman yalnız Cem Karaca’nın babası olarak hatırlansa da kendi kuşağında sahne dünyasında yeri olan bir tiyatro ve operet oyuncusuydu. Azerbaycan kökenli bir aileden geliyordu; İstanbul’da doğdu, Mercan İdadisi’nde okudu ve 1920’lerin başında sahneye çıktı. Bir dönem kendi topluluğuyla çalıştı, ardından Raşit Rıza, Muhlis Sabahattin ve İstanbul Halk Opereti gibi dönemin önemli sahne çevrelerinde yer aldı; 1934’te de İstanbul Şehir Tiyatroları kadrosuna geçti. Shakespeare’den yerli oyunlara, operetten komediye uzanan geniş bir alanda çalıştı; Macbeth, Hamlet, Paydos ve Hacıyatmaz gibi yapımlarda rol aldı. 1939’da Toto Karaca ile evlendi; bu evlilik, Türkiye sahne hayatının en bilinen ailelerinden birini ortaya çıkardı. 1968’de geçirdiği beyin kanamasından sonra sahneden çekilmek zorunda kaldı.
1984 | Cumhuriyet Türkiye’sini fotoğraflarıyla anlatan Othmar Pferschy hayatını kaybetti.
7 Nisan 1984’te ölen Avusturyalı fotoğrafçı Othmar Pferschy, Cumhuriyet Türkiye’sinin görsel hafızasında çok özel bir yere sahip. 1898’de Graz’da doğdu, genç yaşta fotoğrafçılığa yöneldi ve 1926’da İstanbul’a geldi. Bir süre Beyoğlu’ndaki Foto Français stüdyosunda çalıştı. Asıl büyük kırılma ise 1930’larda yaşandı. Basın-Yayın Genel Müdürlüğü’nün başındaki Vedat Nedim Tör’ün çağrısıyla 1935’ten 1940’a kadar devlet adına çalışan bir fotoğrafçı haline geldi. Bu dönemde Türkiye’yi dolaşarak binlerce kare fotoğraf çekti; fabrikalar, demiryolları, limanlar, okullar, köylüler, kadınlar, kamusal yapılar, tarım alanları ve şehir manzaraları onun objektifinden geçti. Yani Pferschy yalnız fotoğraf çekmedi; genç Cumhuriyet’in kendisini hem kendi halkına hem dış dünyaya nasıl göstermek istediğini de kadraja taşıdı.
Pferschy’nin fotoğrafları, başta La Turquie Kemaliste dergisi olmak üzere broşürlerde, afişlerde, kartpostallarda ve tanıtım malzemelerinde kullanıldı. Böylece Cumhuriyet’in “çalışan, üreten, modernleşen ülke” imajı büyük ölçüde onun kareleri üzerinden yayıldı. Bugün erken Cumhuriyet dönemine bakarken aklımıza gelen birçok görsel kodun arkasında Pferschy’nin gözü vardır: İstasyonda bekleyen tren, fabrika önündeki işçiler, yeni okul binası, üniformalı öğrenciler, tarlada çalışan köylüler, bozkırın içindeki anıtsal kamu yapıları.
2019 | Atatürk Havalimanı tarifeli yolcu seferlerine kapatıldı, İstanbul Havalimanı tam kapasiteye geçti.
7 Nisan 2019’dan itibaren Atatürk Havalimanı’ndaki tarifeli yolcu uçuşları sona erdi ve İstanbul Havalimanı ana merkez olarak tam kapasiteyle devreye girdi. Bu değişim bir gecede olup bitmedi; kamuoyunda “Büyük Taşınma” ya da “Büyük Göç” diye anılan dev bir lojistik operasyonla gerçekleştirildi. Taşınma 5 Nisan’da başladı, toplam 45 saat sürdü ve 6 Nisan gecesi 23.59’da tamamlandı. Süreç boyunca binlerce ekipman, bagaj sistemi parçası, yer hizmeti aracı ve teknik malzeme yeni havalimanına taşındı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre yalnız THY’nin malzeme ve araçları için 707 TIR seferi planlandı; ayrıca ilk aşamada 167 uçağın boş olarak yeni havalimanına intikali öngörüldü. Taşınmanın sağlıklı yapılabilmesi için 6 Nisan sabahı 02.00 ile 14.00 arasında hem Atatürk Havalimanı hem de İstanbul Havalimanı ticari yolcu uçuşlarına kapatıldı. Atatürk Havalimanı’ndan yolcu taşıyan son tarifeli sefer ise Singapur uçuşu oldu; uçak 6 Nisan 2019’da saat 02.40’ta 319 yolcusuyla havalandı. Ardından THY’nin İstanbul Havalimanı’ndan ilk tarifeli seferi aynı gün saat 14.00’te Ankara’ya yapıldı. Böylece İstanbul’un hava trafiği merkezi fiilen yer değiştirmiş oldu. Atatürk Havalimanı tamamen kapanmadı; tarifeli yolcu taşımacılığı sona erse de kargo, bakım-onarım, genel havacılık, iş jeti ve devlet uçuşları gibi alanlarda kullanılmaya devam etti.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
