Günün Tarihi / 4 Mayıs
1481 – Fatih’in sadrazamı Karamanlı Mehmet Paşa öldürüldü.
1481’de Karamanlı Mehmet Paşa, Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden hemen sonra çıkan taht mücadelesi sırasında öldürüldü. 1477-1481 yılları arasında sadrazamlık yapan Mehmet Paşa, Fatih döneminin son güçlü devlet adamlarından biriydi. Onun ölümü, Fatih’in ardından Osmanlı sarayında başlayan büyük iktidar kavgasının ilk kanlı işaretlerinden biri oldu.
Karamanlı Mehmet Paşa, adından da anlaşılacağı gibi Karaman kökenliydi. Fatih döneminde yükseldi ve özellikle merkezî devlet düzenini güçlendiren siyasetlerin içinde yer aldı. Fatih’in son yıllarında sadrazamlığa kadar yükselmesi, padişahın güvenini kazanmış etkili bir yönetici olduğunu gösterir.
Mehmet Paşa’nın sadrazamlığı, Osmanlı Devleti’nin imparatorluk düzenini sağlamlaştırdığı bir döneme denk geldi. İstanbul’un fethinden sonra yeni başkentin kurumsallaşması, devlet teşkilatının güçlendirilmesi, mali düzenlemeler, sefer hazırlıkları ve merkezî otoritenin artırılması bu dönemin ana başlıklarıydı. Fatih, güçlü bir merkezî devlet kurmak istiyordu; Karamanlı Mehmet Paşa da bu sert ve merkezileştirici devlet aklının uygulayıcılarından biri olarak görüldü.
Fakat onu asıl tarih sahnesine çıkaran olay, Fatih’in 3 Mayıs 1481’de Gebze yakınlarında ölmesiyle başladı. Fatih’in ölüm haberi, devlet içinde hemen bir taht meselesine dönüştü. Tahtın iki güçlü adayı vardı: Amasya’daki Şehzade Bayezid ve Konya’daki Şehzade Cem. Karamanlı Mehmet Paşa’nın, Cem Sultan’a yakın durduğu ya da en azından onun tahta geçmesini istediği yönünde güçlü bir kanaat vardır. Bu yüzden Fatih’in ölümünü bir süre gizlemeye çalıştığı, Cem’e haber gönderdiği ve Bayezid taraftarlarının bundan rahatsız olduğu anlatılır.
Bu sırada İstanbul’da durum hızla karıştı. Yeniçeriler ve Bayezid yanlısı çevreler, Karamanlı Mehmet Paşa’ya karşı harekete geçti. Fatih’in ölümünden sonra başkentte oluşan otorite boşluğu, saray içi hesaplaşmayı sokağa taşıdı. Mehmet Paşa yakalandı ve öldürüldü. Bazı anlatılarda cesedinin parçalandığı, başının kesildiği ve şehirde büyük bir kargaşa çıktığı aktarılır. Bu sert ölüm, Osmanlı’da padişah değişimlerinin ne kadar tehlikeli ve kanlı geçebileceğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir.
Karamanlı Mehmet Paşa’nın öldürülmesi, Cem Sultan’ın kaderini de etkiledi. Bayezid İstanbul’a ulaşıp tahta geçti. Cem ise Bursa’da kendi adına hükümdarlık iddiasında bulundu, ardından iki kardeş arasında mücadele başladı. Bu mücadele sonunda Cem Sultan Avrupa’ya sığınmak zorunda kaldı ve Osmanlı iç meselesi uzun yıllar Avrupa diplomasisinin kozu haline geldi.
Bu yüzden Karamanlı Mehmet Paşa’nın ölümü, yalnız kişisel bir iktidar kaybı değildir. Fatih’in ölümünden sonra Osmanlı Devleti’nde merkezi düzenin nasıl bir anda kırılganlaşabildiğini, yeniçerilerin ve saray gruplarının taht siyasetindeki etkisini, Cem-Bayezid çekişmesinin ilk kanlı sahnesini gösterir. Fatih Gebze yakınlarında öldü; ardından İstanbul’da haberin kontrolü, tahtın kime geçeceği ve devletin hangi şehzadenin arkasında duracağı meselesi patladı. Karamanlı Mehmet Paşa da bu fırtınanın ortasında hayatını kaybetti.
Bu nedenle Karamanlı Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinde yalnız Fatih’in son sadrazamı olarak değil, Fatih sonrası taht kavgasının da ilk kurbanlarından biridir.
1506 – Timurî hükümdarı ve şair Hüseyin Baykara hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1506’da Hüseyin Baykara hayatını kaybetti. 1438’de Herat’ta doğan Baykara, Timurîler Devleti’nin son büyük hükümdarlarından biri olarak kabul edilir. Ancak onu yalnız bir hükümdar diye anlatmak eksik kalır. Hüseyin Baykara, aynı zamanda şair, sanat hamisi ve Herat’ı 15. yüzyılın en parlak kültür merkezlerinden biri haline getiren isimlerden biridir.
Hüseyin Baykara, Timur soyundan geliyordu. Timur’un ölümünden sonra imparatorluk sınırlarını koruyamamış, hanedan üyeleri arasında taht mücadeleleri başlamıştı. Baykara da bu parçalanmış siyasi ortamda yetişti. Gençlik yılları mücadelelerle, sürgünlerle ve iktidar arayışlarıyla geçti. Sonunda 1469’da Herat’ta iktidarı ele geçirdi ve Horasan merkezli güçlü bir yönetim kurdu.
Onun dönemi, askerî ve siyasi bakımdan Timurîlerin son güçlü devri sayılır. Fakat asıl büyük mirası kültür alanındadır. Hüseyin Baykara’nın Herat’ı, dönemin İslam dünyasında şiirin, minyatürün, hat sanatının, mimarinin, müziğin ve edebiyatın en önemli merkezlerinden biri oldu. Sarayı, yalnız devlet yönetiminin değil, sanat ve fikir hayatının da merkeziydi.
Bu kültür çevresinin en büyük ismi Ali Şir Nevai idi. Nevai, Çağatay Türkçesinin en büyük şairlerinden biri kabul edilir ve Türk dili edebiyatı açısından kurucu önemde bir figürdür. Hüseyin Baykara ile Ali Şir Nevai çocukluk arkadaşıydı. Baykara hükümdar olduktan sonra Nevai’yi yanında tuttu, ona büyük destek verdi ve Herat’taki edebî hayatın gelişmesine imkân sağladı. Bu dostluk, Türk edebiyatı ve Orta Asya kültür tarihi açısından çok önemlidir.
Hüseyin Baykara’nın kendisi de şiir yazıyordu. Şiirlerinde “Hüseynî” mahlasını kullandı. Çağatay Türkçesiyle yazdığı şiirler, onun yalnız Farsça kültür çevresine yaslanmadığını, Türkçenin edebî bir dil olarak güçlenmesine de önem verdiğini gösterir. Bu yönüyle Baykara, hükümdar kimliğinin yanında Türk edebiyatı tarihinde de anılmayı hak eder.
Herat’ta onun döneminde yalnız edebiyat değil, görsel sanatlar da gelişti. Ünlü minyatür ustası Bihzad, bu kültürel atmosferin en parlak sanatçılarından biri olarak öne çıktı. Bihzad’ın minyatür sanatı, İslam resim geleneğinde çok özel bir yere sahiptir. Herat ekolü, renk, kompozisyon, insan figürü ve ayrıntı zenginliğiyle sonraki İran, Orta Asya ve Osmanlı sanat çevrelerini de etkiledi.
Hüseyin Baykara’nın dönemi bu yüzden bazen Timurî Rönesansı diye anılan kültürel yükselişin son büyük safhalarından biri olarak görülür. Bu ifade Batı’daki Rönesans’la birebir aynı anlamda kullanılmamalı; ama Herat’ın o dönemde bilim, sanat, edebiyat ve estetik bakımından olağanüstü üretken bir merkez olduğunu anlatmak için değerlidir.
Siyasi bakımdan ise Baykara’nın son yılları daha zorlu geçti. Timurî dünyası artık eski gücünü kaybediyordu. Batıda Safevîler, kuzeyde Özbekler yükseliyordu. Özellikle Muhammed Şeybani Han liderliğindeki Özbekler, Horasan ve Maveraünnehir üzerinde büyük baskı kurmaya başlamıştı. Hüseyin Baykara’nın ölümünden kısa süre sonra Herat’ın dengesi bozuldu ve Timurîlerin bölgede tutunması zorlaştı.
Hüseyin Baykara’nın ölümü, yalnız bir hükümdarın ölümü değil, aynı zamanda Herat merkezli büyük Timurî kültür dünyasının da sonuna yaklaşıldığını gösteren bir işaretti. Ondan sonra bölgede güç dengesi değişti; Safevîler ve Özbekler öne çıktı. Buna rağmen Baykara döneminde oluşan edebiyat ve sanat mirası yaşamaya devam etti.
Bu yüzden 4 Mayıs 1506, Türk ve İslam kültür tarihi açısından önemli bir tarihtir. Hüseyin Baykara, kılıçla devlet yöneten bir hükümdar olmanın ötesinde, şiire, dile, sanata ve ilme alan açan bir hükümdardı. Onun Herat’ı, Ali Şir Nevai’nin Türkçeyi yücelttiği, Bihzad’ın minyatürü zirveye taşıdığı ve Timurî kültürünün son büyük parlaklığını yaşadığı merkezlerden biri olarak hatırlanır.
1655 – Piyanonun mucidi Bartolomeo Cristofori doğdu.
4 Mayıs 1655’te, piyanonun mucidi kabul edilen İtalyan müzik aletleri yapımcısı Bartolomeo Cristofori doğdu. Cristofori, müzik tarihinde adı büyük besteciler kadar sık anılmasa da onların dünyasını değiştiren çok önemli bir ustaydı. Çünkü onun geliştirdiği çalgı, sonraki yüzyıllarda Batı müziğinin merkezine yerleşecek olan piyanonun temelini attı.
Cristofori, İtalya’nın Padova kentinde doğdu. Genç yaşta klavsen ve benzeri tuşlu çalgılar üzerine uzmanlaştı. Daha sonra Floransa’da, Toskana Büyük Prensi Ferdinando de’ Medici’nin sarayında çalışmaya başladı. Medici ailesi sanat, müzik ve bilim alanındaki himayesiyle tanınıyordu. Cristofori de burada dönemin en iyi müzik aleti ustalarından biri olarak görev yaptı; sarayın değerli klavsenlerini, spinettalarını ve başka tuşlu çalgılarını yaptı, onardı ve geliştirdi.
Cristofori’nin asıl büyük başarısı, klavsenin en temel sorununu çözmeye çalışmasıyla doğdu. Klavsende tuşa basıldığında teller küçük bir pena ya da mekanizma ile çekilir. Bu yüzden sesin gürlüğünü kontrol etmek zordur. Yani müzisyen tuşa hafif de bassa, sert de bassa ses üzerinde bugünkü piyano kadar güçlü bir ifade farkı yaratamaz. Cristofori’nin aradığı şey, tuşlu bir çalgıda hem güçlü hem hafif ses çıkarabilmekti.
Bu arayış sonunda “gravicembalo col piano e forte” adı verilen çalgıya ulaştı. Bu ifade kabaca “hafif ve güçlü ses çıkarabilen klavsen” anlamına gelir. Zaten “piyano” adı da buradan gelir. İtalyancada piano hafif, forte güçlü ses demektir. Cristofori’nin çalgısı zamanla “pianoforte”, daha sonra kısaca “piyano” adıyla anılmaya başladı.
Piyanoyu farklı kılan şey, tellerin çekilmesi değil, küçük çekiçlerle vurulmasıydı. Tuşa basan müzisyen, mekanizma aracılığıyla tele vuran çekicin hareketini etkileyebiliyordu. Böylece sesin şiddeti, tuşa basış gücüne bağlı hale geldi. Bu, müzik tarihinde devrim niteliğinde bir gelişmeydi. Çünkü artık besteci ve icracı, aynı çalgı üzerinde fısıltı gibi yumuşak seslerden güçlü ve dramatik patlamalara kadar çok daha geniş bir ifade alanına sahipti.
Cristofori’nin icadı ilk anda bugünkü piyano kadar yaygınlaşmadı. Yeni çalgı pahalıydı, mekanizması karmaşıktı ve klavsen geleneği hâlâ çok güçlüydü. Fakat 18. yüzyıl boyunca piyanonun imkânları giderek daha iyi anlaşıldı. Mozart, Haydn, Beethoven ve sonraki romantik dönem bestecileriyle piyano, Avrupa müziğinin en önemli çalgılarından biri haline geldi. Özellikle Beethoven’la birlikte piyanonun dramatik, güçlü ve kişisel ifade kapasitesi bambaşka bir seviyeye çıktı.
Bugün dünyada milyonlarca insanın evinde, okulunda, konservatuvarında ya da konser salonunda kullandığı piyano, aslında Cristofori’nin teknik bir problemi çözme merakından doğdu. Onun dehası, yalnız güzel bir çalgı yapmakta değil, müzisyenin parmaklarıyla duygu arasında daha doğrudan bir bağ kuracak mekanizmayı bulmasındaydı.
Cristofori 1731’de hayatını kaybetti. Yaşarken büyük besteciler kadar ün kazanmadı; ama icadı, sonraki yüzyılların müzik dilini değiştirdi.
1814 – Napolyon Elba Adası’na vardı; Avrupa’yı sarsan imparatorun ilk sürgünü başladı.
4 Mayıs 1814’te I. Napolyon, Akdeniz’deki Elba Adası’nın Portoferraio kasabasına ulaştı ve ilk sürgün hayatı başladı. Birkaç yıl önce Avrupa’nın büyük bölümünü savaşlarla sarsan, krallıkları deviren, imparatorluk kuran Napolyon için bu tarih büyük bir düşüşün simgesiydi.
Napolyon’un Elba’ya gönderilmesinin arkasında 1812 Rusya Seferi’yle başlayan büyük çöküş vardı. Moskova’ya kadar ilerlemiş, ancak Rusya’dan dönüşte ordusunun büyük bölümünü kaybetmişti. Ardından Avrupa devletleri yeniden birleşti. Prusya, Avusturya, Rusya ve İngiltere, Fransa’ya karşı baskıyı artırdı. 1814’te Paris düştü ve Napolyon tahttan çekilmek zorunda kaldı.
Yapılan düzenlemeyle Napolyon’a Fransa’dan uzak ama tamamen sıradan bir mahkûm hayatı da olmayan bir sürgün verildi. Elba Adası’nın yönetimi ona bırakıldı. Yani artık Avrupa imparatoru değildi; ama küçük bir adanın hükümdarı gibi davranmasına izin verildi. Bu durum tarihin en tuhaf siyasi sahnelerinden biridir: Kıta Avrupası’nı altüst etmiş bir adam, şimdi birkaç yüz kilometrekarelik bir adada kendi küçük düzenini kurmaya çalışıyordu.
Napolyon Elba’da boş durmadı. Ada yönetimiyle ilgilendi, yollar, madenler, tarım, liman ve küçük askerî birlikler üzerinde düzenlemeler yaptı. Yanında sınırlı sayıda asker vardı. Portoferraio’daki Palazzina dei Mulini ve San Martino’daki kır evi, onun Elba günlerinin en bilinen mekânları oldu. Fakat Napolyon aynı zamanda Fransa’daki gelişmeleri izliyor, Bourbon Hanedanı’nın dönüşünden memnun olmayan kesimleri takip ediyor ve yeniden iktidara dönme ihtimalini hesaplıyordu.
Elba sürgünü uzun sürmedi. Napolyon, 1815 Şubat’ında adadan kaçtı ve Fransa’ya döndü. Bu dönüş, tarihe Yüz Gün adıyla geçti. Halkın ve ordunun bir bölümü onu yeniden destekledi; fakat bu son hamle de kalıcı olmadı. 18 Haziran 1815’te Waterloo Savaşı’nda yenildi ve bu kez çok daha uzak bir yere, Atlas Okyanusu’ndaki Saint Helena Adası’na sürgüne gönderildi. Orada 1821’de hayatını kaybetti.
1825 – Darwin’in en güçlü savunucularından İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley doğdu.
4 Mayıs 1825’te İngiliz biyolog Thomas Henry Huxley doğdu. Huxley, 19. yüzyıl bilim dünyasının en etkili isimlerinden biridir. Özellikle Charles Darwin’in evrim kuramını açıkça savunması nedeniyle “Darwin’in buldogu” lakabıyla anıldı. Bu lakap, onun tartışmalardaki sertliğini, zekâsını ve Darwin’in fikirlerini kamuoyu önünde yılmadan savunmasını anlatır.
Huxley’in önemi yalnız Darwin’i savunmasından ibaret değildir. O, modern biyolojinin, bilim eğitiminin ve bilimsel düşüncenin toplumda yaygınlaşması için mücadele eden güçlü bir figürdü. Kendi döneminde bilim, hâlâ kilise otoritesiyle, geleneksel inançlarla ve aristokratik kurumlarla iç içe tartışılıyordu. Huxley ise bilimin bağımsız bir bilgi alanı olarak ciddiye alınması gerektiğini savundu.
Onu dünya çapında tanıtan en önemli olaylardan biri, 1860’ta Oxford’da yapılan ünlü evrim tartışmasıydı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı eseri 1859’da yayımlanmış ve büyük tartışma yaratmıştı. Oxford’daki toplantıda Huxley, evrim teorisine karşı çıkan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile karşı karşıya geldi. Rivayete göre Wilberforce, Huxley’e “maymun tarafından mı, yoksa büyükanneniz tarafından mı akrabasınız?” anlamına gelen alaycı bir soru yöneltti. Huxley’in buna verdiği sert cevap, bilim tarihinin en meşhur polemiklerinden biri haline geldi. Anlatının ayrıntıları sonradan efsaneleşmiş olsa da bu tartışma evrim teorisinin bilimsel ve toplumsal alanda büyük bir mücadeleyle kabul gördüğünü göstermesi bakımından önemlidir.
Huxley ayrıca insanın doğadaki yerini inceleyen çalışmalarıyla da dikkat çekti. İnsanın Doğadaki Yeri adlı eseri, insan ile diğer primatlar arasındaki biyolojik yakınlığı tartışan erken ve önemli metinlerden biridir. Bu, o dönem için oldukça cesur bir konuydu. Çünkü insanın hayvanlar âleminden ayrı, bütünüyle özel ve dokunulmaz bir varlık olarak görülmesi yaygındı. Huxley, anatomik ve bilimsel verilerle insanın doğa içindeki yerini açıklamaya çalıştı.
Bilim felsefesi açısından da önemli bir kavramı yaygınlaştırdı: agnostisizm. Huxley, kesin olarak bilinemeyen konularda ne inanç iddiasının ne de inkâr iddiasının bilimsel kesinlik gibi sunulmasını doğru buluyordu. “Agnostik” kavramını, insan bilgisinin sınırlarını kabul eden bir tutumu anlatmak için kullandı. Bu yönüyle yalnız biyolog değil, bilimsel düşüncenin sınırları üzerine düşünen bir entelektüeldi.
Huxley’in eğitim alanındaki etkisi de büyüktür. Bilimin yalnız seçkin çevrelerin uğraşı olmaktan çıkıp okullarda, üniversitelerde ve halk konferanslarında öğretilmesi gerektiğini savundu. Biyoloji eğitiminde laboratuvar çalışmasının önemini vurguladı. Öğrencilerin yalnız kitap ezberlememesi, doğrudan gözlem ve deney yoluyla öğrenmesi gerektiğini düşündü. Bu yaklaşım, modern fen eğitiminin gelişmesine katkı sağladı.
İlginç bir aile mirası da vardır. Torunu Aldous Huxley, 20. yüzyılın en ünlü yazarlarından biri oldu ve Cesur Yeni Dünya adlı distopik romanıyla tanındı. Diğer torunu Julian Huxley ise önemli bir biyolog, evrim kuramcısı ve UNESCO’nun ilk genel direktörü oldu. Yani Huxley ailesi, bilim, edebiyat ve düşünce dünyasında birkaç kuşak boyunca etkili oldu.
Thomas Henry Huxley 1895’te hayatını kaybetti. Ardında yalnız bilimsel makaleler değil, bilimin kamusal alanda nasıl savunulacağına dair güçlü bir örnek bıraktı. Bu yüzden 4 Mayıs 1825, modern biyolojinin, evrim tartışmalarının ve bilimsel düşüncenin toplumla mücadelesinde önemli bir ismin doğum günü olarak anılır. Huxley, bilimin yalnız laboratuvarda değil, fikir meydanlarında da savunulması gerektiğini gösteren isimlerden biridir.
1827 – Nil’in kaynağını arayan İngiliz kâşif John Hanning Speke doğdu.
4 Mayıs 1827’de İngiliz kâşif John Hanning Speke doğdu. Speke, 19. yüzyılda Avrupalıların Afrika içlerine yönelik keşif yolculuklarının en bilinen isimlerinden biridir. Onu tarih sahnesinde önemli yapan asıl mesele, Nil Nehri’nin kaynağı üzerine yürütülen büyük arayışta oynadığı roldür.
Nil, antik çağlardan beri dünyanın en gizemli nehirlerinden biri sayılıyordu. Mısır medeniyetini besleyen bu büyük nehrin nereden doğduğu, yüzyıllar boyunca coğrafyacılar, imparatorluklar, seyyahlar ve bilim insanları için merak konusu olmuştu. 19. yüzyılda Avrupa’nın Afrika’ya ilgisi artınca, Nil’in kaynağını bulmak yalnız bilimsel bir hedef değil, aynı zamanda prestij ve sömürgecilik çağının jeopolitik meselesi haline geldi.
Speke, önce İngiliz ordusunda görev yaptı. Hindistan’da bulundu, ardından Afrika keşiflerine yöneldi. En ünlü yolculuklarından birini, başka bir İngiliz kâşif olan Richard Francis Burton ile birlikte yaptı. Burton ve Speke, Doğu Afrika içlerine doğru ilerleyerek büyük göller bölgesini araştırdılar. Bu yolculuk çok zorluydu; hastalıklar, yetersiz haritalar, yerel güç dengeleri, iklim ve ulaşım sıkıntıları keşifleri son derece tehlikeli hale getiriyordu.
1858’de Speke, bugünkü Tanzanya, Uganda ve Kenya çevresindeki büyük göller bölgesinde Victoria Gölü’nü gördü ve buranın Nil’in kaynağı olduğunu öne sürdü. Gölü, dönemin İngiltere Kraliçesi Victoria’nın adıyla adlandırdı. Bu iddia, onu bir anda keşif dünyasının merkezine taşıdı. Ancak mesele hemen kapanmadı. Çünkü Burton, Speke’in sonucuna şüpheyle yaklaşıyordu. İki kâşif arasındaki anlaşmazlık, bilimsel tartışmadan kişisel rekabete dönüştü.
Speke, daha sonra James Augustus Grant ile ikinci bir Afrika yolculuğuna çıktı. Bu seferinde Victoria Gölü ile Nil arasındaki bağlantıyı daha güçlü biçimde ortaya koymaya çalıştı. 1862’de gölden çıkan suyun kuzeye doğru aktığını gördü ve buraya Ripon Şelaleleri adını verdi. Bu gözlem, Victoria Gölü’nün Nil sistemiyle bağlantısını destekleyen önemli bir kanıt sayıldı. Bugün Beyaz Nil’in kaynak sistemi içinde Victoria Gölü çok önemli bir yer tutar; ancak Nil’in tek ve nihai kaynağı meselesi coğrafi olarak daha karmaşıktır.
Speke’in hayatındaki en dramatik olay, Burton ile arasındaki büyük tartışmadır. İkili, Nil’in kaynağı meselesini kamuoyu önünde tartışacakken, Speke 1864’te av sırasında vurularak öldü. Ölümünün kaza mı yoksa intihar mı olduğu uzun süre tartışıldı. Bu şüpheli ölüm, onun hayatını daha da efsanevi hale getirdi. Tartışma günü gelmeden ölmesi, Burton-Speke rekabetini keşif tarihinin en meşhur gerilimlerinden birine dönüştürdü.
Bugünden bakıldığında Speke’in hikâyesini yalnız kahraman bir kâşif diliyle anlatmak eksik kalır. 19. yüzyıl Afrika keşifleri, bilimsel merak kadar sömürgeci bakışla da iç içeydi. Avrupalı kâşifler, keşfettikleri yerleri çoğu zaman zaten orada yaşayan halkların bilgisinden yararlanarak öğrendiler. Yerel rehberler, taşıyıcılar, tercümanlar ve bölge halkı olmadan bu yolculukların yapılması mümkün değildi. Buna rağmen Avrupa tarih yazımı uzun süre başarıyı yalnız Avrupalı kâşiflere yazdı.
Bu yüzden John Hanning Speke’in hayatı iki yönlü okunmalıdır. Bir yandan Nil’in kaynağı arayışında önemli bir coğrafi keşif figürüdür. Diğer yandan, Avrupa’nın Afrika’yı haritalama, adlandırma ve denetim altına alma çağının temsilcilerinden biridir.
1904 – ABD Panama Kanalı’nın inşasını devraldı; dünya deniz ticaretini değiştirecek büyük proje başladı.
4 Mayıs 1904’te Amerika Birleşik Devletleri, Panama Kanalı’nın inşasına resmen başladı. Aslında kanal fikri çok daha eskiydi. Amaç, Atlas Okyanusu ile Büyük Okyanus’u Orta Amerika üzerinden birbirine bağlamak ve gemilerin Güney Amerika’nın en ucundaki tehlikeli Horn Burnu rotasını dolaşmak zorunda kalmasını önlemekti. Bu başarıldığında, dünya ticaret yolları kısalacak, deniz taşımacılığı hızlanacak ve küresel güç dengesi değişecekti.
Panama Kanalı’nı ilk ciddi biçimde inşa etmeye çalışanlar Fransızlardı. Süveyş Kanalı’nın mimarı olarak ün kazanan Ferdinand de Lesseps, 1880’lerde Panama’da da benzer bir başarı kazanmak istedi. Fakat Panama, Süveyş’e benzemiyordu. Mısır’daki düz ve kuru arazi yerine burada tropikal iklim, yoğun yağmur, dağlık zemin, bataklıklar ve ölümcül hastalıklar vardı. Sıtma ve sarıhumma binlerce işçiyi öldürdü. Fransız girişimi mali yolsuzluklar, mühendislik zorlukları ve büyük can kayıpları nedeniyle çöktü.
ABD’nin devreye girmesi ise sadece bir mühendislik meselesi değildi; büyük bir jeopolitik hamleydi. Panama o dönemde Kolombiya’ya bağlıydı. ABD, kanal bölgesinde denetim kurmak istiyordu. Kolombiya ile anlaşma sağlanamayınca Panama’nın bağımsızlık süreci hızlandı ve 1903’te Panama, Kolombiya’dan ayrıldı. Hemen ardından ABD ile yapılan anlaşmayla kanal bölgesi üzerinde Amerikan kontrolü kuruldu. Bu yönüyle Panama Kanalı, yalnız bir ulaşım projesi değil, ABD’nin Latin Amerika’daki nüfuz politikasının da en açık örneklerinden biri oldu.
İnşaatın başarıya ulaşmasında en kritik faktörlerden biri hastalıklarla mücadeleydi. ABD’li doktor William C. Gorgas, sarıhumma ve sıtmanın sivrisineklerle yayıldığı bilgisini kullanarak bataklıkların kurutulması, su birikintilerinin temizlenmesi, kanal bölgesinde hijyen ve sağlık önlemlerinin artırılması için büyük bir kampanya yürüttü. Bu sağlık çalışmaları olmasaydı, kanal inşaatının tamamlanması neredeyse imkânsızdı.
Mühendislik açısından en önemli isimlerden biri de George Washington Goethals oldu. Kanal, deniz seviyesinde düz bir geçiş olarak değil, kilit sistemiyle çalışacak şekilde tasarlandı. Gemiler dev havuzlar aracılığıyla yükseltiliyor, Gatun Gölü üzerinden ilerliyor, sonra tekrar deniz seviyesine indiriliyordu. Bu sistem, Panama’nın dağlık ve zorlu coğrafyasına uyarlanmış büyük bir mühendislik çözümüydü.
Panama Kanalı 1914’te tamamlandı. Açıldığında dünya denizciliğinde devrim yarattı. New York’tan San Francisco’ya giden bir geminin rotası binlerce kilometre kısaldı. ABD donanması için de stratejik önem taşıyordu; Atlantik ve Pasifik filoları arasında çok daha hızlı geçiş imkânı sağladı. Kanal, ticaret kadar askerî güç projeksiyonu açısından da ABD’ye büyük avantaj verdi.
Bu yüzden 4 Mayıs 1904; modern dünyanın ticaret yollarını, deniz gücünü ve Amerika’nın küresel konumunu değiştiren büyük bir dönemeçtir. Kanal, mühendislik başarısı kadar, hastalıklarla mücadele, işçi emeği, sömürgeci güç ilişkileri ve jeopolitik hesaplarla örülmüş karmaşık bir dünya tarihi olayıdır.
1904 – Arap dünyasının efsane sesi Ümmü Gülsüm doğdu.
4 Mayıs 1904’te, Arap müziğinin en büyük seslerinden biri kabul edilen Ümmü Gülsüm doğdu. Asıl adı Fatıma İbrahim es-Seyyid el-Beltâcî idi. Mısır’ın Nil Deltası’ndaki küçük bir köyde dünyaya geldi. Yoksul ve dindar bir aileden geliyordu. Babası imamlık yapıyor, aynı zamanda dinî ilahiler okuyordu. Ümmü Gülsüm’ün müzikle ilk teması da bu dinî musiki ortamında başladı.
Çocuk yaşta güçlü sesiyle dikkat çekti. Ancak o dönemde bir kız çocuğunun sahneye çıkması toplum tarafından kolay kabul edilmiyordu. Bu yüzden ilk yıllarında erkek çocuk kıyafetleriyle ilahi topluluklarında sahne aldığı anlatılır. Bu ayrıntı hem dönemin toplumsal sınırlarını hem de onun yeteneğinin bu sınırları nasıl aşmaya başladığını gösterir.
Ümmü Gülsüm’ün asıl yükselişi Kahire’ye gitmesiyle başladı. Kahire, 20. yüzyıl başında Arap dünyasının kültür, basın, tiyatro, sinema ve müzik merkeziydi. Burada klasik Arap şiiri, saray müziği, halk müziği ve modern şehir eğlencesi birbirine karışıyordu. Ümmü Gülsüm, önce geleneksel tavrıyla dikkat çekti; sonra dönemin büyük bestecileriyle çalışarak kendi sahne üslubunu kurdu.
Onu sıradan bir şarkıcıdan ayıran şey yalnız sesinin gücü değildi. Ümmü Gülsüm, şarkıyı adeta yeniden inşa eden bir yorumcuydu. Bir dizeyi tekrar eder, her tekrarında başka bir duygu, başka bir vurgu, başka bir süsleme eklerdi. Konserlerinde şarkılar bazen yarım saati, bazen bir saati aşardı. Dinleyici yalnız şarkı dinlemez; sabırla yükselen, tekrarlarla derinleşen, sesle şiirin birleştiği bir duygu ayinine katılırdı.
Bu yüzden ona “Kevkebü’ş-Şark”, yani “Doğu’nun Yıldızı” denildi. Mısır’da, Arap dünyasında ve hatta Arapça bilmeyen ülkelerde bile büyük bir hayran kitlesi oluştu. Radyonun yaygınlaşması onun ününü daha da büyüttü. Ümmü Gülsüm’ün konserleri radyodan yayımlandığında, Kahire’den Şam’a, Bağdat’tan Beyrut’a, Kuzey Afrika’dan Körfez’e kadar milyonlarca insan aynı sesi dinlerdi. Onun sesi, Arap dünyasını aynı anda aynı duyguda buluşturan nadir kültürel güçlerden biri oldu.
Repertuvarında aşk, ayrılık, özlem, sadakat, kader, vatan ve maneviyat gibi temalar öne çıktı. “Enta Omri”, “Alf Leila wa Leila”, “Daret el-Ayyam”, “Fakkarouni” ve “El Atlal” gibi eserler Arap müziğinin klasikleri arasında yer aldı. Özellikle “Enta Omri”, besteci Muhammed Abdülvehhab ile yaptığı büyük iş birliğinin ürünüydü ve Arap müziğinde modernleşme ile klasik duygunun birleştiği güçlü örneklerden biri sayıldı.
Ümmü Gülsüm’ün siyasi ve toplumsal anlamı da büyüktür. Mısır’da Cemal Abdülnasır döneminde yalnız bir sanatçı değil, Arap milliyetçiliğinin ve Mısır kimliğinin kültürel simgelerinden biri haline geldi. 1967 Arap-İsrail Savaşı yenilgisinden sonra verdiği konserlerle Mısır’a maddi destek topladı. Bu yönüyle sesi yalnız aşkı değil, ulusal gururu, yenilginin acısını ve toparlanma arzusunu da taşıdı.
Türkiye’de de Ümmü Gülsüm, özellikle eski kuşakların bildiği büyük Arap sesi olarak tanındı. Arapça müziğin Türkiye’deki etkisi, gazino kültürü, radyolar, plaklar ve Ortadoğu sineması üzerinden düşünüldüğünde onun adı ayrı bir yerde durur. Bugün bile “Arap müziğinin divası” denildiğinde ilk akla gelen isimlerden biri odur.
Ümmü Gülsüm 1975’te hayatını kaybettiğinde cenazesi Mısır tarihinin en büyük halk uğurlamalarından birine dönüştü. Milyonlarca insan sokaklara çıktı. Bu sahne, onun yalnız bir sanatçı değil, Arap dünyasının ortak hafızasına dönüşmüş bir ses olduğunu gösterdi.
1912 – İtalya Rodos’u işgal etti; On İki Ada’nın kaderini değiştiren süreç başladı.
4 Mayıs 1912’de İtalya Krallığı, Rodos’u işgal etti. Bu olay, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki en kritik kayıplardan birinin başlangıç noktalarından biri oldu. Rodos’un işgali; Ege Denizi’nde Osmanlı hâkimiyetinin çözülmesini hızlandıran ve ileride On İki Ada meselesine dönüşecek sürecin önemli halkalarından biriydi.
İşgalin arka planında 1911’de başlayan Trablusgarp Savaşı vardı. İtalya, geç kalmış bir sömürgeci güç olarak Kuzey Afrika’da pay kapmak istiyordu. Hedefi Osmanlı’nın elindeki Trablusgarp ve Bingazi, yani bugünkü Libya topraklarıydı. Osmanlı Devleti deniz gücü bakımından zayıf olduğu için bölgeye düzenli ordu gönderemedi. Buna rağmen Enver Bey, Mustafa Kemal Bey, Fethi Bey gibi genç Osmanlı subayları gizli yollarla bölgeye geçerek yerel direnişi örgütledi.
İtalya, Trablusgarp’ta beklediği kadar kolay sonuç alamayınca savaşı Osmanlı’nın başka cephelerine yaymak istedi. Bu nedenle Ege’deki adalara yöneldi. Rodos ve çevresindeki adalar hem Osmanlı üzerinde baskı kurmak hem de Doğu Akdeniz’de stratejik üstünlük sağlamak için hedef seçildi. Rodos, konumu itibarıyla Ege ile Akdeniz arasındaki geçiş hattında çok önemliydi.
İtalyan donanması ve çıkarma birlikleri karşısında Osmanlı’nın adadaki savunma imkânları sınırlıydı. Rodos, kısa süre içinde İtalyan kontrolüne geçti. Ardından İtalya, bölgedeki başka adaları da işgal etti. Bu adalar daha sonra genel olarak On İki Ada adıyla anılacaktı. Aslında sayı ve kapsam dönem dönem değişse de bu ifade, Rodos merkezli Ege adaları grubunun Osmanlı’dan kopuşunu anlatan siyasi bir kavrama dönüştü.
1912’de imzalanan Uşi Antlaşması ile Trablusgarp Savaşı sona erdi. Antlaşmaya göre İtalya’nın Ege’de işgal ettiği adaları geçici olarak boşaltması bekleniyordu. Ancak Balkan Savaşları’nın başlaması, Osmanlı’nın zayıflığı ve uluslararası dengeler nedeniyle İtalya adalardan çekilmedi. Böylece geçici işgal, kalıcı bir statüye dönüştü.
Rodos ve On İki Ada, uzun yıllar İtalya’nın elinde kaldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise 1947 Paris Antlaşması ile Yunanistan’a verildi. Bu nedenle 1912’deki Rodos işgali, Ege’nin 20. yüzyıldaki siyasi haritasını etkileyen kalıcı bir kırılmadır.
Bu olay Türkiye açısından da önemlidir. Çünkü Rodos ve On İki Ada meselesi, Osmanlı’nın denizlerdeki gerilemesini, Ege’deki güç dengesinin değişmesini ve Cumhuriyet dönemine miras kalan ada sorunlarının tarihsel arka planını gösterir. Bugün Ege adaları, kıta sahanlığı, deniz yetki alanları ve askerî denge tartışmaları konuşulurken, 1912’de başlayan bu süreç de tarihsel hafızanın önemli bir parçasıdır.
1912 – Cinsiyet kromozomlarını keşfeden öncü genetikçi Nettie Stevens hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1912’de Amerikalı genetikçi Nettie Stevens hayatını kaybetti. 1861’de doğan Stevens, biyoloji tarihinde özellikle cinsiyetin kromozomlarla belirlendiğini ortaya koyan öncü bilim insanlarından biridir. Bugün bize temel bilgi gibi gelen “XX ve XY kromozomları” meselesinin bilimsel olarak anlaşılmasında onun çalışmaları belirleyici rol oynadı.
Nettie Stevens’ın hayatı, bilime geç ama güçlü biçimde giren bir kadının hikâyesidir. Öğretmenlik yaptıktan sonra üniversite eğitimine yöneldi. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında kadınların bilim dünyasında ilerlemesi kolay değildi. Akademik kadrolar erkeklerin hâkimiyetindeydi, kadın araştırmacılar çoğu zaman sınırlı imkânlarla çalışıyor, yaptıkları keşifler erkek meslektaşlarının gölgesinde kalabiliyordu. Stevens da bu ortamda kendi yolunu açtı.
Onun en önemli çalışması, un kurdu olarak bilinen Tenebrio molitor üzerinde yaptığı araştırmadır. Stevens, bu böceklerin hücrelerini mikroskop altında inceledi ve erkeklerle dişiler arasında kromozom yapısı bakımından düzenli bir fark olduğunu gördü. Dişilerde iki büyük X kromozomu varken, erkeklerde bir X ve daha küçük bir Y kromozomu vardı. Bu bulgu, yavrunun cinsiyetinin çevresel koşullarla ya da annenin özellikleriyle değil, babadan gelen sperm hücresindeki kromozomla ilişkili olduğunu gösteriyordu.
Bu keşif çok önemliydi. Çünkü o dönemde cinsiyetin nasıl belirlendiği konusunda farklı teoriler vardı. Bazıları beslenme, sıcaklık, annenin durumu ya da gelişim koşulları gibi çevresel etkenleri öne çıkarıyordu. Stevens’ın çalışması ise cinsiyet belirlenmesinin hücresel ve kalıtsal temelleri olduğunu güçlü biçimde ortaya koydu. Bugünkü genetik bilgisinin temel taşlarından biri böylece yerleşmeye başladı.
Burada tarihsel adalet açısından önemli bir nokta var. Benzer dönemde Edmund Beecher Wilson da cinsiyet kromozomları üzerine çalışmalar yaptı ve bilim tarihinde genellikle Stevens ile birlikte anılır. Fakat uzun süre popüler anlatılarda Wilson’ın adı daha fazla öne çıktı, Stevens’ın katkısı ise görece geri planda kaldı. Oysa Stevens’ın gözlemleri ve yorumları son derece netti. Bugün birçok bilim tarihi çalışması, onun cinsiyet kromozomu araştırmalarındaki kurucu rolünü daha açık biçimde teslim eder.
Nettie Stevens’ın bilimsel kariyeri ne yazık ki kısa sürdü. 1912’de, 50 yaşındayken meme kanseri nedeniyle hayatını kaybetti. Eğer daha uzun yaşasaydı, genetik alanına daha fazla katkı yapması kuvvetle muhtemeldi. Buna rağmen kısa bilimsel kariyerine modern biyolojinin en temel keşiflerinden birini sığdırdı.
Onun hikâyesi, bilimin yalnız büyük laboratuvarlar, büyük bütçeler ve büyük unvanlarla ilerlemediğini de gösterir. Bazen çok dikkatli bir gözlem, sabırlı mikroskop çalışması ve doğru soruyu sorma cesareti, biyolojinin temel kabullerini değiştirebilir. Stevens’ın yaptığı tam olarak buydu.
Bu yüzden 4 Mayıs 1912, yalnız bir genetikçinin ölüm tarihi değildir. Nettie Stevens, cinsiyetin biyolojik belirlenişini anlamamızda çığır açan, ancak uzun süre hak ettiği kadar görünür olmayan öncü kadın bilim insanlarından biridir. Bugün XX ve XY kromozomlarından söz ediyorsak, bu bilginin arkasında onun mikroskop başında yaptığı titiz çalışmalar vardır.
1920 – Kuvâ-yı İnzibatiye birlikleri İzmit’e getirildi; Kocaeli, Millî Mücadele’nin gerilim hattına dönüştü.
4 Mayıs 1920’de, İstanbul Hükümeti tarafından Ankara’daki Millî Mücadele hareketine karşı oluşturulan Kuvâ-yı İnzibatiye birliklerinin ilk kısmı İzmit’e getirildi. Bu olay, Kocaeli’nin Millî Mücadele yıllarında ne kadar kritik bir geçiş ve çatışma hattı olduğunu gösteren önemli yerel tarih başlıklarından biridir.
Kuvâ-yı İnzibatiye, adındaki “inzibat” kelimesinden de anlaşılacağı üzere, resmî söylemde düzeni sağlamak için kurulmuş bir kuvvet gibi sunuluyordu. Ancak siyasi anlamı çok daha açıktı: İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde güçlenen Ankara hareketini bastırmak istiyordu. Bu nedenle Kuvâ-yı İnzibatiye, Ankara’ya bağlı Kuvâ-yı Milliye birliklerine karşı kullanılacak bir askerî araç olarak ortaya çıktı.
Bu kuvvetlerin İzmit’e getirilmesi tesadüf değildi. İzmit, İstanbul’dan Anadolu’ya açılan kapı konumundaydı. İstanbul’a çok yakındı; aynı zamanda Sakarya, Adapazarı, Geyve, Bolu ve Eskişehir hattına uzanan yollar üzerinde stratejik bir noktadaydı. Bu yüzden Kocaeli, Millî Mücadele döneminde yalnız bir geçiş güzergâhı değil, İstanbul Hükümeti ile Ankara hareketi arasındaki mücadelenin doğrudan hissedildiği bölgelerden biri oldu.
Kuvâ-yı İnzibatiye birliklerinin İzmit’e gelişi, bölgede gerilimi artırdı. İstanbul Hükümeti bu birlikler aracılığıyla Ankara yanlısı güçleri bastırmayı, Anadolu’daki millî direnişi zayıflatmayı ve Boğazlar çevresinden iç bölgelere doğru kontrol kurmayı amaçlıyordu. Ankara tarafı ise bu yapıyı Millî Mücadele’ye karşı kurulmuş bir karşı kuvvet olarak görüyordu.
Bu olay Kocaeli tarihi açısından özellikle önemlidir. Çünkü İzmit ve çevresi, Millî Mücadele anlatılarında çoğu zaman cephelerin arka planında kalır. Oysa bölge; İstanbul’un baskısı, İngiliz etkisi, yerel çeteler, Kuvâ-yı Milliye unsurları, İstanbul Hükümeti yanlısı güçler ve Ankara’ya bağlı direniş hattı arasında son derece karmaşık bir sahneydi. Kuvâ-yı İnzibatiye’nin İzmit’e getirilmesi, bu karmaşık tablonun en açık örneklerinden biridir.
Sonuçta Kuvâ-yı İnzibatiye, beklenen başarıyı sağlayamadı. Ankara hareketi giderek güçlendi, düzenli orduya geçiş süreci başladı ve İstanbul Hükümeti’nin Anadolu’daki etkisi zayıfladı. Ancak 4 Mayıs 1920’de yaşanan bu gelişme, Kocaeli’nin Millî Mücadele’de yalnız seyirci olmadığını gösterir. İzmit, o günlerde yeni Türkiye’nin hangi merkezden, hangi iradeyle kurulacağı sorusunun sahada sınandığı yerlerden biriydi.
1924 – Paris Yaz Olimpiyatları başladı; modern olimpiyat tarihinde yeni bir dönem açıldı.
4 Mayıs 1924’te 1924 Yaz Olimpiyatları, Fransa’nın başkenti Paris’te başladı. Bu oyunlar, modern olimpiyat tarihinin en önemli organizasyonlarından biri oldu. Çünkü Paris 1924, hem olimpiyatların büyüyen uluslararası etkisini gösterdi hem de bugünkü olimpiyat düzeninin birçok unsurunun yerleşmeye başladığı bir dönemi temsil etti.
Paris, olimpiyatlara ikinci kez ev sahipliği yapıyordu. Şehir daha önce 1900 Olimpiyatları’nı düzenlemişti; ancak 1900 oyunları, Paris Dünya Fuarı’nın gölgesinde kalmış, organizasyon açısından dağınık ve kimliği zayıf bir olimpiyat olarak anılmıştı. 1924 ise çok daha bilinçli, daha düzenli ve daha güçlü bir olimpiyat organizasyonu oldu. Bu yönüyle Paris, modern olimpiyat hareketinin kendini daha ciddi biçimde sahnelediği merkezlerden biri haline geldi.
1924 Olimpiyatları’nın arkasındaki en önemli isimlerden biri Pierre de Coubertin idi. Modern olimpiyatların kurucusu sayılan Coubertin, Fransızdı ve Paris’te güçlü bir olimpiyat düzenlenmesini istiyordu. Bu oyunlar onun olimpiyat hareketindeki son büyük dönemlerinden biri olarak da görülür. Coubertin’in “spor yoluyla uluslararası barış ve gençliğin eğitimi” fikri, 1924 Paris’te daha görünür hale geldi.
Bu oyunlara 44 ülkeden 3 binden fazla sporcu katıldı. Dönemi için bu çok büyük bir katılımdı. Atletizm, yüzme, güreş, boks, bisiklet, futbol, eskrim, kürek, yelken ve jimnastik gibi birçok branşta yarışmalar yapıldı. Oyunların ana stadyumu Stade Olympique de Colombes idi. Paris’in olimpiyat sahnesi, artık yalnız Avrupa aristokrasisinin ya da birkaç ülkenin spor gösterisi olmaktan çıkıyor, daha geniş bir dünya organizasyonuna dönüşüyordu.
Paris 1924’ün en ünlü hikâyelerinden biri, daha sonra “Chariots of Fire” filmine de konu olan İngiliz atletler Harold Abrahams ve Eric Liddell üzerinden anlatılır. Abrahams, 100 metrede altın madalya kazandı. Eric Liddell ise inancı gereği pazar günü yarışmayı reddettiği için 100 metreye katılmadı; onun yerine 400 metrede yarıştı ve altın madalya aldı. Bu hikâye, olimpiyat tarihinin en çok anlatılan ahlak, inanç, irade ve spor anlatılarından biri haline geldi.
1924 Olimpiyatları’nın bir başka büyük yıldızı ise Fin atlet Paavo Nurmi idi. “Uçan Fin” lakabıyla anılan Nurmi, orta ve uzun mesafe koşularında olağanüstü başarılar elde etti. Paris’te kazandığı madalyalarla olimpiyat tarihinin en büyük atletlerinden biri olarak yerini sağlamlaştırdı. Onun soğukkanlı yarışı, temposunu saat gibi ayarlaması ve mesafe koşularındaki üstünlüğü, atletizm tarihinin efsaneleri arasında sayılır.
Bu oyunlar, olimpiyat geleneği açısından da bazı yeniliklerle hatırlanır. Olimpiyat Köyü fikrinin erken örneklerinden biri Paris 1924’te uygulandı. Sporcular için özel barınma alanları oluşturuldu. Bugünkü büyük olimpiyat köyleriyle kıyaslandığında çok daha sade olsa da farklı ülkelerden sporcuların aynı organizasyon içinde konaklaması fikri burada daha görünür hale geldi.
Türkiye açısından Paris 1924, Cumhuriyet’in ilk olimpiyat sahnesiydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan kısa süre sonra bu oyunlara katılarak uluslararası spor dünyasında görünür oldu. Kafile başkanlığını Türk spor tarihinin en önemli isimlerinden Ali Sami Yen yaptı; yardımcısı ise gazeteci ve spor adamı Burhan Felek idi. Türkiye oyunlara futbol, atletizm, güreş, bisiklet, halter ve eskrim dallarında sporcular gönderdi. Türkiye oyunlarda madalya kazanamadı; fakat bu katılımın asıl önemi madalyadan çok temsil meselesiydi. Yeni Cumhuriyet, savaşlardan çıkmış, ekonomik imkânları sınırlı bir ülke olmasına rağmen Paris’e sporcu göndererek dünyaya “ben artık yeni bir devlet olarak buradayım” mesajı verdi.
İsimlerden bazıları bugün Türk spor hafızası açısından özellikle dikkat çekicidir. Fuat Balkan eskrimde Türkiye’yi temsil etti; aynı zamanda Millî Mücadele dönemindeki rolü ve spor yöneticiliğiyle de önemli bir isimdi. Ömer Besim Koşalay atletizmde yarıştı; daha sonra Türk atletizminin sembol adlarından biri olarak anıldı. Tayyar Yalaz güreşte mücadele etti ve sonraki yıllarda Türk güreşinin önemli figürlerinden biri oldu. Futbol takımı ise olimpiyat turnuvasında ilk turda Çekoslovakya ile karşılaştı; Türkiye maçı 5-2 kaybetti ama bu maç, Cumhuriyet döneminde millî futbolun erken uluslararası sınavlarından biri olarak kayda geçti.
Bu yüzden 4 Mayıs 1924; modern olimpiyatların daha düzenli, daha küresel ve daha sembolik bir yapıya kavuştuğu; sporun uluslararası temsil, ulusal prestij, bireysel hikâye ve modern dünyanın ortak gösterisi haline geldiği önemli tarihlerden biridir. Paris 1924, olimpiyat tarihinin hafızasında hem sporcularıyla hem de modern olimpiyat kültürünün gelişimindeki yeriyle özel bir sayfa olarak durur.
1926 – Birleşik Krallık’ta madenciler için başlayan genel grev ülkeyi durma noktasına getirdi.
4 Mayıs 1926’da Birleşik Krallık’ta büyük bir genel grev başladı. Grevin merkezinde kömür madencileri vardı. Yaklaşık 1,2 milyon madencinin çalışma koşulları ve ücretleri üzerinden başlayan kriz, kısa sürede ülke çapında milyonlarca işçiyi ilgilendiren büyük bir sınıf mücadelesine dönüştü.
Sorunun temelinde kömür sanayisinin içine girdiği kriz vardı. I. Dünya Savaşı sonrasında İngiliz kömür sektörü zorlanıyordu. Üretim maliyetleri artmış, ihracat düşmüş, işverenler de çözümü madencilerin ücretlerini düşürmekte ve çalışma saatlerini uzatmakta aramıştı. Madenciler buna karşı çıktı. Onların sloganı çok açıktı: “Not a penny off the pay, not a minute on the day.” Yani “Ücretten bir kuruş eksilmesin, çalışma gününe bir dakika eklenmesin.”
Krizi büyüten isimlerden biri Başbakan Stanley Baldwin hükümetiydi. Hükümet, önce geçici desteklerle sorunu ertelemeye çalıştı; ancak anlaşma sağlanamayınca işverenler madencilere ücret kesintisi ve daha uzun çalışma süresi dayattı. Bunun üzerine sendikaların çatı örgütü olan Trades Union Congress, madencileri desteklemek için genel grev kararı aldı.
Genel greve yalnız madenciler değil, demiryolu işçileri, liman işçileri, matbaa çalışanları, ulaşım işçileri, metal işçileri ve farklı sektörlerden milyonlarca emekçi katıldı. Ülkenin ulaşımı, gazeteleri, limanları ve sanayi üretimi ciddi biçimde aksadı. Hükümet ise grevi yalnız ekonomik bir uyuşmazlık olarak değil, devlet otoritesine karşı bir meydan okuma gibi gördü. Gönüllülerle ulaşım ve temel hizmetleri sürdürmeye çalıştı, orduyu ve polisi hazır tuttu, kendi yayın organı British Gazette üzerinden kamuoyunu grev aleyhine yönlendirdi.
Grevin karşı tarafında ise işçiler ve sendikalar kendi yayınlarıyla seslerini duyurmaya çalışıyordu. Bu yönüyle 1926 Genel Grevi, yalnız fabrikalarda ve madenlerde değil, basın ve propaganda alanında da yaşanan bir mücadeleydi.
Grevin en dikkat çekici yanı, büyüklüğüne rağmen kısa sürmesidir. Genel grev dokuz gün sonra, 12 Mayıs’ta sona erdi. Trades Union Congress geri adım attı; ancak madenciler mücadeleyi aylarca sürdürdü. Sonunda madenciler ağır koşullar altında işe dönmek zorunda kaldı. Birçok yerde ücretler düştü, çalışma süreleri uzadı ve sendikal hareket ciddi bir yenilgi yaşadı.
Bu yenilgi, İngiliz işçi hareketi açısından büyük bir kırılma oldu. Hükümet daha sonra sendikaların gücünü sınırlayan yasal düzenlemelere yöneldi. Grev, bir yandan işçi dayanışmasının ne kadar güçlü olabileceğini gösterdi; diğer yandan devlet, işverenler ve medya karşısında örgütsüz ya da stratejik olarak hazırlıksız kalındığında büyük kitlesel hareketlerin bile nasıl geri çekilebileceğini ortaya koydu.
1929 – Zarafetiyle sinema tarihine geçen Audrey Hepburn doğdu.
4 Mayıs 1929’da Audrey Hepburn, Belçika’nın başkenti Brüksel’de doğdu. Asıl adı Audrey Kathleen Ruston idi. İngiliz bir baba ile Hollandalı bir annenin kızıydı. Sinema tarihine yalnız güzelliğiyle değil, zarafeti, sadeliği, güçlü ekran ışığı ve kırılgan ama dirençli kadın karakterleriyle geçti.
Audrey Hepburn’ün çocukluğu II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde geçti. Ailesiyle birlikte Hollanda’da yaşadığı yıllarda Nazi işgalini, açlığı ve savaşın yıkımını gördü. Özellikle 1944-45 kışında Hollanda’da yaşanan büyük kıtlık, onun sağlığını ve hayatını derinden etkiledi. Bu deneyim, sonraki yıllarda UNICEF için yaptığı çalışmaların da duygusal arka planlarından biri oldu. Çünkü o, savaşın çocuklar üzerindeki etkisini kitaplardan değil, kendi hayatından biliyordu.
Gençliğinde bale eğitimi aldı ve sahne sanatlarına bu yolla yaklaştı. Ancak savaşın getirdiği sağlık sorunları ve fiziksel koşullar nedeniyle büyük bir balerin olma hayali tam anlamıyla gerçekleşmedi. Buna rağmen bale disiplini, onun bütün oyunculuk hayatına yansıdı. Duruşu, yürüyüşü, el hareketleri, sahnedeki hafifliği ve kamera karşısındaki zarafeti bu eğitimin izlerini taşıdı.
Hepburn’ü dünya çapında yıldız yapan film, 1953 yapımı Roman Holiday (Roma Tatili) oldu. Filmde, özgürce bir gün geçirmek isteyen Prenses Ann’i canlandırdı. Karşısında Gregory Peck vardı. Audrey Hepburn bu filmdeki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ını kazandı. Bu başarı, onun Hollywood’a yalnız yeni bir yüz olarak değil, başrol taşıyabilecek büyük bir yıldız olarak girdiğini gösterdi.
Sonraki yıllarda Sabrina, Funny Face (Aşk Durağı), The Nun’s Story (Rahibenin Hikâyesi), Breakfast at Tiffany’s (Tiffany’de Kahvaltı), Charade (Öldüren Şüphe), My Fair Lady (Benim Tatlı Meleğim) ve Wait Until Dark (Karanlığa Kadar Bekle) gibi filmlerle sinema tarihindeki yerini güçlendirdi. Özellikle Breakfast at Tiffany’s (Tiffany’de Kahvaltı) filminde canlandırdığı Holly Golightly, siyah elbisesi, uzun eldivenleri, incili görünümü ve New York vitrini önündeki unutulmaz sahnesiyle popüler kültürün en tanınan imgelerinden birine dönüştü.
Audrey Hepburn’ün stilini özel yapan şey gösterişten çok sadelikti. Modacı Hubert de Givenchy ile kurduğu iş birliği, sinema ve moda tarihinin en ünlü ortaklıklarından biri oldu. Givenchy’nin tasarımları Hepburn’ün zarif, ince, modern ve sade imajını güçlendirdi. Audrey Hepburn bu yönüyle yalnız oyuncu değil, 20. yüzyıl stil ikonlarından biri haline geldi.
Ancak onu yalnızca zarif kadın imajına sıkıştırmak haksızlık olur. Hepburn’ün oyunculuğunda kırılganlık kadar direnç de vardır. Roma Tatili’nde özgürlük arayan prenses, Sabrina’da sınıf farkının ortasında kendini bulan genç kadın, Rahibenin Hikayesi’nde inanç ve kişisel irade arasında sıkışan rahibe, Karanlığa Kadar Bekle’de tehlike karşısında mücadele eden görme engelli kadın… Bu roller, onun yalnız güzel görünmekle yetinmeyen, karakterin iç çatışmasını taşıyabilen bir oyuncu olduğunu gösterir.
Hayatının son döneminde sinemadan büyük ölçüde uzaklaştı ve UNICEF iyi niyet elçisi olarak çalıştı. Afrika, Asya ve Latin Amerika’da çocuklara yardım programlarına katıldı; açlık, yoksulluk ve savaş mağduru çocuklar için dünya kamuoyunun dikkatini çekmeye çalıştı. Çocukluğunda yaşadığı savaş koşulları nedeniyle bu görevi büyük bir kişisel sorumluluk gibi gördü. Bu nedenle Audrey Hepburn’ün mirası yalnız sinema perdesinde değil, insani yardım çalışmalarında da yaşar.
Audrey Hepburn 1993’te hayatını kaybetti. Ardında Oscar ödüllü bir oyunculuk kariyeri, unutulmaz filmler, moda tarihine geçmiş bir stil ve zarafetin yalnız dış görünüş değil, davranış biçimi de olabileceğini gösteren güçlü bir imaj bıraktı.
1930 – Mahatma Gandhi İngilizler tarafından tutuklandı; Tuz Yürüyüşü sömürge yönetimini sarstı.
4 Mayıs 1930’da Mahatma Gandhi, İngiliz sömürge yönetimi tarafından tutuklandı. Bu tutuklama, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinde büyük yankı uyandıran Tuz Yürüyüşü ve sivil itaatsizlik kampanyasının ardından geldi.
Olayın arka planında İngilizlerin Hindistan’daki tuz tekeli vardı. Tuz, herkesin ihtiyaç duyduğu temel bir maddeydi; zengin-yoksul, köylü-şehirli, Hindu-Müslüman herkes tuz kullanıyordu. İngiliz yönetimi tuz üretimini ve satışını denetim altında tutuyor, halktan tuz vergisi alıyordu. Gandhi bu yüzden tuzu özellikle seçti. Çünkü tuz meselesi, sömürge yönetiminin gündelik hayatın en basit ihtiyacına bile nasıl müdahale ettiğini gösteriyordu.
Gandhi, 12 Mart 1930’da Ahmedabad yakınlarındaki Sabarmati Aşramı’ndan yola çıktı. Yanında başlangıçta 78 takipçisi vardı. Yaklaşık 390 kilometrelik yürüyüşün sonunda 6 Nisan’da Dandi kıyısına ulaştı ve denizden tuz alarak İngiliz yasasını sembolik biçimde çiğnedi. Bu hareket küçük görünüyordu; ama etkisi büyüktü. Hindistan’ın birçok yerinde insanlar kendi tuzlarını üretmeye, İngiliz mallarını boykot etmeye ve sömürge yasalarına karşı sivil itaatsizlik eylemlerine katılmaya başladı.
İngiliz yönetimi başlangıçta Gandhi’nin yürüyüşünü küçümsemişti. Fakat hareket büyüyünce durum değişti. Tuz Yürüyüşü, Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesini dünyaya duyurdu. Gandhi’nin şiddete başvurmadan, açık ve sembolik bir yasa ihlaliyle milyonları harekete geçirmesi, sömürge yönetimini zor durumda bıraktı.
4 Mayıs gecesi Gandhi tutuklandı. O sırada yeni bir eyleme, Dharasana Tuz İşletmeleri’ne yönelik şiddetsiz baskına hazırlanıyordu. İngilizler Gandhi’yi gözaltına alarak hareketin liderliğini kesmek istedi. Ama beklenenin tersine tutuklama, sivil itaatsizlik dalgasını durdurmadı; daha da büyüttü. Gandhi’nin yokluğunda eylemler devam etti. Dharasana’da göstericilere yapılan sert müdahale, Amerikan gazeteci Webb Miller tarafından dünyaya duyuruldu ve İngiliz yönetiminin imajına ağır darbe vurdu.
Gandhi’nin tutuklanması, bağımsızlık mücadelesinde onun neden bu kadar etkili bir figür olduğunu da gösterdi. O, yalnız politik bir lider değildi; sembolleri çok iyi kullanan bir stratejistti. Tuz gibi sıradan bir maddeyi, imparatorluğa karşı kitlesel direnişin simgesine dönüştürdü. Bu, siyasi zekânın en güçlü örneklerinden biridir.
Bu yüzden 4 Mayıs 1930; Hindistan’da sömürge yönetimine karşı sivil itaatsizliğin büyüdüğü, İngiliz İmparatorluğu’nun ahlaki meşruiyetinin dünya kamuoyu önünde sarsıldığı önemli tarihlerden biridir. Gandhi’nin tutuklanması, onu susturmadı; tam tersine Hindistan bağımsızlık mücadelesinin sesini daha da güçlendirdi.
1931 – Mustafa Kemal Atatürk üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçildi.
4 Mayıs 1931’de Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçildi. Bu seçim, 1931 genel seçimlerinden sonra oluşan yeni Meclis’in ilk önemli kararlarından biriydi. Atatürk, daha önce 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla ilk Cumhurbaşkanı olmuş, 1927’de ikinci kez seçilmişti. 1931’deki seçimle birlikte Cumhuriyet’in kurucu liderliği yeni Meclis döneminde de devam etti.
Bu tarih, yalnız bir görev yenileme olarak görülmemeli. 1931 Türkiye’si, Cumhuriyet’in kuruluş döneminden sonra yeni bir aşamaya geçiyordu. Harf Devrimi yapılmış, hukuk düzeni büyük ölçüde değiştirilmiş, eğitimde ve toplumsal hayatta laikleşme adımları atılmıştı. Ancak ekonomik dünya krizi, yani 1929 Büyük Buhranı, Türkiye’yi de etkilemişti. Devlet artık yalnız siyasi ve hukuki devrimlerle değil, ekonomi ve sanayi politikalarıyla da ülkeyi yeniden kurmaya çalışıyordu.
1931 seçimleri ve ardından Atatürk’ün yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi, aynı zamanda tek parti döneminin kurumsallaştığı yıllara denk gelir. Cumhuriyet Halk Fırkası, devletin ve siyasetin ana taşıyıcı gücüydü. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi 1930’da kısa sürede kapanmış, çok partili hayat arayışı ertelenmişti. Bu nedenle 1931’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi, bugünkü anlamda rekabetçi bir seçimden çok, kurucu kadronun devlet yönetimindeki sürekliliğini gösteren bir adımdı.
Atatürk’ün üçüncü Cumhurbaşkanlığı dönemi, özellikle devletçilik, sanayileşme, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, üniversite reformu ve kültür politikaları açısından belirleyici oldu. 1930’ların başında Cumhuriyet, kendi kimliğini yalnız siyasi bağımsızlık üzerinden değil, tarih, dil, eğitim, ekonomi ve modern yurttaşlık üzerinden de inşa etmeye yöneldi.
1932 – Al Capone vergi kaçırma suçundan hapse girdi.
4 Mayıs 1932’de Amerikan yeraltı dünyasının en ünlü isimlerinden Al Capone, vergi kaçırma suçundan aldığı ceza nedeniyle Atlanta’daki federal cezaevine girdi. Bu olay, ABD suç tarihinde çok ilginç bir dönüm noktasıdır. Çünkü Capone yıllarca içki kaçakçılığı, kumar, haraç, rüşvet, şiddet ve cinayetlerle anılmıştı; ancak sonunda onu hapse götüren suç, doğrudan bu kanlı dosyalar değil, gelir vergisi kaçakçılığı oldu.
Al Capone’un yükselişi, ABD’de 1920’de başlayan İçki Yasağı dönemine dayanır. Alkol üretimi ve satışı yasaklanınca, yasadışı içki ticareti dev bir yeraltı ekonomisine dönüştü. Capone, Chicago’da bu yasa dışı piyasayı kontrol eden en güçlü mafya liderlerinden biri haline geldi. Barlar, kumarhaneler, genelevler, kaçak içki depoları ve dağıtım ağları üzerinden büyük servet kazandı.
Capone’un adı özellikle Chicago mafyası ve şiddet olaylarıyla özdeşleşti. Rakip çetelerle çatışmalar yaşandı, polis ve siyaset içinde rüşvet ağları kuruldu, şehirde suç ile yerel yönetim arasındaki sınırlar bulanıklaştı. En meşhur olaylardan biri, 1929’daki Sevgililer Günü Katliamı oldu. Capone’un rakiplerine yönelik bu saldırıyla ilişkilendirildiği düşünüldü; ancak doğrudan mahkûm edilmesini sağlayacak deliller bulunamadı.
ABD makamları Capone’u cinayet ve organize suçlardan mahkûm etmekte zorlanınca başka bir yol izledi. Gelirlerinin kaynağını açıklayamaması ve vergi ödememesi üzerine dosya vergi kaçakçılığı üzerinden kuruldu. Bu stratejide federal ajanlar, muhasebe kayıtları, tanık ifadeleri ve mali izler üzerinden ilerledi. Böylece Capone’un dev suç imparatorluğu, şiddet dosyalarıyla değil, mali kayıtlarla çökertildi.
1931’de yargılandı ve suçlu bulundu. 11 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 4 Mayıs 1932’de Atlanta Federal Cezaevi’ne girmesi, halk arasında neredeyse dokunulmaz görülen bir mafya liderinin devlet tarafından nihayet yakalanması anlamına geliyordu. Daha sonra güvenlik ve ayrıcalık tartışmaları nedeniyle Alcatraz Cezaevi’ne nakledildi. Alcatraz’daki yılları, Capone efsanesinin karanlık final bölümlerinden biri oldu.
Al Capone’un hapse girmesi, modern devletin organize suçla mücadelede yalnız silah ve polis baskısıyla değil, para akışını takip ederek de sonuç alabileceğini gösterdi. Bugün kara para aklama, vergi kaçırma, mali suçlar ve organize suç ilişkisi denince kullanılan yöntemlerin erken örneklerinden biri Capone dosyasında görülebilir.
Capone hapisten çıktığında eski gücünden çok uzaktaydı. Sağlığı bozulmuştu; frengi hastalığının ilerlemesi zihinsel ve fiziksel durumunu ağır biçimde etkilemişti. 1947’de hayatını kaybetti. Ama adı, Amerikan popüler kültüründe gangster çağının en bilinen sembollerinden biri olarak kaldı.
1937 – II. Abdülhamid’in en büyük oğlu Mehmed Selim Efendi hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1937’de Mehmed Selim Efendi hayatını kaybetti. 1870’te İstanbul’da doğan Mehmed Selim Efendi, Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in en büyük oğluydu. Bu nedenle yalnız bir hanedan mensubu değil, aynı zamanda Osmanlı’nın son büyük siyasi dönemlerinden birinin saray içinde yetişmiş tanığıydı.
Mehmed Selim Efendi, Abdülhamid’in şehzadeliği sırasında dünyaya geldi. Babası 1876’da tahta çıktığında o henüz çocuk yaştaydı. Böylece çocukluğu ve gençliği, Osmanlı tarihinin en gerilimli dönemlerinden biri olan II. Abdülhamid devrinde geçti. Bu dönem bir yandan merkezî devletin ayakta tutulmaya çalışıldığı, demiryolları, eğitim kurumları ve haberleşme ağlarının geliştirildiği bir dönemdi; diğer yandan sıkı denetim, sansür, jurnaller, muhalefet korkusu ve saray merkezli siyasetle hatırlandı.
Bir padişah oğlu olarak Mehmed Selim Efendi’nin hayatı dışarıdan bakıldığında ayrıcalıklı görünse de Osmanlı hanedanındaki şehzade hayatı her zaman özgür bir hayat değildi. Şehzadeler saray disiplini içinde büyür, sıkı gözetim altında tutulur, siyasi faaliyetlerden uzak durmaları beklenirdi. Abdülhamid döneminde bu kontrol daha da belirgindi. Çünkü padişah hem hanedan içi ihtimalleri hem de dışarıdaki muhalefeti dikkatle izliyordu.
Mehmed Selim Efendi’nin tarihsel konumu, özellikle II. Meşrutiyet ve sonrasındaki gelişmelerle anlam kazanır. 1908’de Meşrutiyet yeniden ilan edildi, 1909’da ise 31 Mart Vakası’nın ardından II. Abdülhamid tahttan indirildi. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, ailesi için de büyük bir kırılmaydı. Mehmed Selim Efendi, babasının iktidarının çöküşünü ve Osmanlı hanedanının artık eski gücünü kaybetmeye başladığı süreci yakından yaşadı.
Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra aile hayatı daha zor ve sınırlı bir döneme girdi. Osmanlı Devleti; Balkan Savaşları, I. Dünya Savaşı ve ardından işgal yıllarıyla sarsılırken, hanedan üyeleri de giderek daha belirsiz bir geleceğe sürüklendi. Mehmed Selim Efendi, imparatorluğun yıkılışına, saltanatın kaldırılmasına ve Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık eden hanedan kuşağındandı.
1924’te Osmanlı hanedanının yurt dışına çıkarılmasıyla Mehmed Selim Efendi de sürgün hayatına başladı. Hanedanın birçok üyesi gibi o da hayatının son dönemini memleketinden uzakta geçirmek zorunda kaldı. Bu sürgün, yalnız siyasi bir karar değil, aynı zamanda yüzlerce yıllık hanedan hayatının kişisel trajedilere dönüşmesiydi. Sarayda doğmuş insanlar, bir anda Avrupa ve Ortadoğu şehirlerinde geçim, kimlik ve aidiyet sorunlarıyla baş başa kaldılar.
Mehmed Selim Efendi’nin adı, zaman zaman hanedan içindeki veliahtlık ve saltanat ihtimalleriyle de anıldı. Ancak Osmanlı Devleti artık ortadan kalkmış, hanedan siyasi gücünü yitirmişti. Bu nedenle onun hayatı, gerçekleşmemiş ihtimallerin ve kapanmış bir çağın hikâyesi olarak da okunabilir.
4 Mayıs 1937’de hayatını kaybettiğinde, Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışmış, Cumhuriyet yeni bir devlet düzeni kurmuştu. Mehmed Selim Efendi’nin ölümü, II. Abdülhamid kuşağının ve son Osmanlı saray çevresinin yavaş yavaş tarihten çekildiği döneme denk gelir.
1942 – Mercan Denizi Muharebesi başladı; Japonya’nın Port Moresby ilerleyişi durduruldu.
4 Mayıs 1942’de, II. Dünya Savaşı’nın Pasifik cephesindeki en önemli deniz savaşlarından biri olan Mercan Denizi Muharebesi başladı. Japonya’nın hedefi, Yeni Gine’nin güneyindeki Port Moresby’yi ele geçirmekti. Port Moresby düşerse, Japonya Avustralya’yı kuzeyden çok daha ciddi biçimde tehdit edebilecek ve Pasifik’teki Müttefik savunma hattı ağır darbe alacaktı.
Muharebenin arka planında Japonya’nın 1941 sonu ve 1942 başındaki hızlı ilerleyişi vardı. Pearl Harbor saldırısından sonra Japon kuvvetleri Güneydoğu Asya’da, Filipinler’de, Malaya’da, Singapur’da ve Hollanda Doğu Hint Adaları’nda büyük başarılar kazanmıştı. Japonya, bu ilerleyişi Pasifik’in güneyine doğru genişletmek istiyordu. Port Moresby’nin alınması hem Avustralya üzerindeki baskıyı artıracak hem de Müttefiklerin bölgedeki hava ve deniz bağlantılarını zayıflatacaktı.
Müttefikler ise Japon planını istihbarat sayesinde önceden fark etti. ABD ve Avustralya kuvvetleri, Japon donanmasının Port Moresby’ye yönelik harekâtını durdurmak için Mercan Denizi’ne yöneldi. Savaşta Amerikan tarafında USS Lexington ve USS Yorktown uçak gemileri öne çıktı. Japon tarafında ise Shōkaku ve Zuikaku uçak gemileri ile hafif uçak gemisi Shōhō harekâtta yer aldı.
Mercan Denizi Muharebesi’ni özel yapan en önemli nokta, tarihte ilk kez iki deniz gücünün birbirini doğrudan görmeden, esas olarak uçak gemilerinden kalkan uçaklarla savaşmasıdır. Eskiden deniz savaşları büyük zırhlıların, kruvazörlerin ve topların menziline dayanıyordu. Burada ise gemiler birbirine top ateşi açmadan, yüzlerce kilometre öteden gönderilen uçaklarla saldırdı. Bu, deniz savaşlarının çağının değiştiğini gösteren büyük bir dönüm noktasıydı.
7 Mayıs’ta Amerikan uçakları Japon hafif uçak gemisi Shōhō’yu batırdı. Bu sırada Amerikan pilotlarından gelen ünlü mesaj, savaş hafızasında kaldı: “Scratch one flattop.” Yani kabaca, “Bir uçak gemisi eksildi.” Ertesi gün Japon uçakları Amerikan uçak gemisi USS Lexington’ı ağır hasara uğrattı; gemi daha sonra batırılmak zorunda kaldı. USS Yorktown da hasar aldı ama onarılarak kısa süre sonra Midway Muharebesi’ne yetiştirildi.
Taktik açıdan bakıldığında Müttefikler daha ağır gemi kaybı verdiği için muharebe Japonya lehine gibi görünebilir. Ancak stratejik sonuç çok farklıydı. Japonya, Port Moresby’yi denizden işgal planını iptal etmek zorunda kaldı. Böylece savaşın başından beri neredeyse kesintisiz ilerleyen Japon yayılması ilk kez ciddi biçimde durdurulmuş oldu. Bu nedenle Mercan Denizi, Müttefikler açısından stratejik bir başarı kabul edilir.
Bu muharebe, birkaç hafta sonra yaşanacak Midway Muharebesi için de çok önemliydi. Mercan Denizi’nde hasar gören Japon uçak gemileri Shōkaku ve Zuikaku, Midway’e katılamadı. Bu durum, Japon donanmasının Midway’deki gücünü azalttı. Amerikan tarafında ise Yorktown’ın hızla onarılıp Midway’e yetişmesi, savaşın kaderini etkileyen ayrıntılardan biri oldu.
Bu yüzden 4 Mayıs 1942 Mercan Denizi Muharebesi, uçak gemilerinin deniz savaşlarındaki belirleyici rolünü gösterdi, Japonya’nın güney Pasifik’teki ilerleyişini durdurdu ve Pasifik Savaşı’nın dönüm noktalarından biri olan Midway’e giden yolu hazırladı. II. Dünya Savaşı’nın denizlerde artık eski usulle değil, havadan ve uzun menzilli güçle kazanılacağını gösteren ilk büyük işaretlerden biri oldu.
1945 – Millî Mücadele’ye destek veren Mut Müftüsü Nadir Mutluay hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1945’te Nadir Mutluay hayatını kaybetti. 1879’da Mersin’in Mut ilçesinde doğan Mutluay, Millî Mücadele yıllarında bulunduğu bölgede direnişe destek veren yerel önderlerden biriydi. Onu önemli kılan taraf da burada başlar: Müftülük makamını yalnız dinî hizmet alanı olarak değil, işgal yıllarında halkı örgütleme, direnişe moral verme ve Kuvâ-yı Milliye’ye destek sağlama sorumluluğuyla birlikte düşünmesidir.
Nadir Mutluay, Mut’ta eğitim gördükten sonra medrese tahsili için Konya’ya gitti. Dönemin önemli ilim merkezlerinden biri olan Konya’da çeşitli hocalardan ders aldı. Bazı biyografik anlatımlarda özellikle Yalvaçlı Ömer Vehbi Efendi’nin medresesinde okuduğu ve 1906’da icazet alarak Mut’a döndüğü aktarılır. 1908’de Mut mahkeme azalığına, 1910’da ise Mut Müftülüğü’ne atandı. Bu görevini uzun yıllar sürdürdü ve 1942’de emekli oldu.
Nadir Mutluay’ın tarihsel önemini asıl artıran dönem, Mondros Mütarekesi sonrasındaki işgal yıllarıdır. Osmanlı Devleti fiilen dağılma sürecine girmiş, Anadolu’nun birçok yerinde işgale karşı yerel direniş örgütlenmeleri başlamıştı. Mut ve çevresi de bu karmaşık dönemin dışında değildi. Toroslar hattı, İç Anadolu, Çukurova ve Akdeniz bağlantıları açısından stratejik bir bölgeydi. Fransız işgali, Ermeni çeteleriyle çatışmalar, yerel güvenlik sorunları ve merkezî otoritenin zayıflığı bölgede ciddi bir belirsizlik yaratıyordu.
Bu ortamda Nadir Mutluay’ın, Mut Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasında ve Kuvâ-yı Milliye’nin örgütlenmesinde etkili olduğu anlatılır. Yerel kaynaklarda, Konya’daki 12. Kolordu tarafından tahsis edilen silah ve cephanenin Karaman’dan Mut’a getirilmesinde rol oynadığı, bu silahların bölgedeki millî kuvvetlere dağıtılmasına katkı sağladığı belirtilir. Bu tür ayrıntılar, Millî Mücadele’nin yalnız büyük cephelerde değil, ilçelerde, köylerde, müftülüklerde, depolarda ve gizli sevkiyat yollarında da yürütüldüğünü gösterir.
Burada Nadir Mutluay’ın temsil ettiği tip önemlidir. Millî Mücadele’de bazı din adamları işgale karşı halkı örgütleyen, Ankara hareketine meşruiyet kazandıran ve yerel direnişi destekleyen önemli aktörler oldu. Elbette bütün din adamları aynı çizgide değildi; dönemin dinî otoriteleri arasında İstanbul hükümetine yakın duranlar da vardı, Ankara’yı destekleyenler de. Nadir Mutluay, bu ikinci çizgide, yani millî direnişe destek veren yerel dinî önderler arasındaydı.
Mutluay’ın adı özellikle “iç isyanları bastırmada ve işgale direnen Türk güçlerine silah temin etmede hizmetleri olan müftü” ifadesiyle geçer. Bu ifade, onun yalnız vaaz veren ya da fetva diliyle destek sunan biri olmadığını, sahadaki örgütlenmeye de katkı verdiğini gösterir. Millî Mücadele’nin başarısında bu yerel ağların değeri büyüktür. Ankara’da karar alınır; fakat o kararın Anadolu’da karşılık bulması, Nadir Mutluay gibi yerel itibarı olan isimlerin desteğiyle mümkün olur.
Nadir Mutluay 1945’te vefat ettiğinde, Türkiye artık Cumhuriyet’in ikinci on yılını geride bırakmış, II. Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşmıştı. Onun hayatı, Osmanlı’nın son döneminde yetişen, Meşrutiyet’i, Mondros’u, Millî Mücadele’yi ve Cumhuriyet’i gören bir kuşağın hikâyesidir. Bu kuşağın bazı isimleri büyük komutanlar ve siyasetçiler olarak hatırlanır; bazıları ise yerel hafızada kalır. Nadir Mutluay ikinci gruptadır ama bu onu önemsiz yapmaz.
Bu yüzden 4 Mayıs 1945, yalnız bir müftünün ölüm tarihi değildir. Nadir Mutluay, Millî Mücadele’nin Anadolu’daki yerel omurgasını anlamak için değerli bir isimdir. Onun hikâyesi, bağımsızlık savaşının yalnız cephedeki askerlerle değil, ilçelerde halkı ikna eden, silah ve cephane sağlayan, yerel direnişi ayakta tutan sivil ve dinî önderlerle de kazanıldığını hatırlatır.
1949 – İstiklal Mahkemeleri’ne ilişkin yasa yürürlükten kaldırıldı.
4 Mayıs 1949’da İstiklal Mahkemeleri’ne ilişkin yasa yürürlükten kaldırıldı. Bu karar, Millî Mücadele ve erken Cumhuriyet döneminin en sert yargı kurumlarından biri olan İstiklal Mahkemeleri’nin hukuki zemininin artık tamamen kapatılması anlamına geliyordu.
İstiklal Mahkemeleri, ilk olarak Millî Mücadele yıllarında ortaya çıktı. Ankara’daki Türkiye Büyük Millet Meclisi, bir yandan işgale karşı savaş yürütüyor, bir yandan iç isyanlarla, firarlarla, casuslukla, bozgunculukla ve otorite boşluğuyla mücadele ediyordu. Düzenli devlet yapısının henüz tam kurulmadığı bu olağanüstü ortamda, hızlı karar alan ve caydırıcı gücü yüksek mahkemelere ihtiyaç duyulduğu düşünüldü.
Bu mahkemeler klasik yargı düzeninden farklıydı. Üyeleri Meclis tarafından seçiliyor, çok hızlı yargılama yapıyor ve kararları çoğu zaman kesin oluyordu. Amaç, savaş şartlarında devleti ve cepheyi ayakta tutmaktı. Özellikle asker kaçakları, isyanlar ve Millî Mücadele karşıtı faaliyetler konusunda sert kararlar verdi. Bu yönüyle İstiklal Mahkemeleri, Ankara hükümetinin otorite kurmasında etkili oldu.
Ancak bu mahkemeler yalnızca Millî Mücadele yıllarıyla sınırlı kalmadı. Cumhuriyet’in ilanından sonra da farklı dönemlerde yeniden devreye sokuldular. Şeyh Sait İsyanı, Takrir-i Sükûn dönemi, muhalif basın ve siyasal hareketler, İstiklal Mahkemeleri’nin en çok tartışıldığı başlıklardan oldu. Özellikle 1925 sonrası süreçte mahkemeler, sadece güvenlik tehdidi olarak görülen olaylara değil, rejime muhalif sayılan çevrelere karşı da kullanıldı.
Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri Türk tarihinde iki yönlü değerlendirilir. Bir bakışa göre bu mahkemeler, devletin ölüm kalım savaşı verdiği bir dönemde zorunlu ve olağanüstü araçlardı. Diğer bakışa göre ise hukuk güvencesini zayıflatan, savunma hakkı ve adil yargılanma bakımından ciddi sorunlar taşıyan, siyasal iktidarın sertleşen yüzünü temsil eden kurumlardı. Doğrusu, ikisini birlikte görmek gerekir. İstiklal Mahkemeleri, bir yandan Millî Mücadele’nin olağanüstü şartlarının ürünüdür; öte yandan olağanüstü yargının hukuk devleti açısından ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceğini gösteren ağır bir örnektir.
Mahkemelerin en çok hatırlanan davaları arasında isyan yargılamaları, asker kaçakları davaları, gazeteciler ve muhalif siyasetçilerle ilgili süreçler yer aldı. Bazı kararlar toplumda uzun süre tartışıldı. Özellikle idam kararları, hızlı yargılama usulleri ve mahkemelerin siyasi iklimle ilişkisi, Cumhuriyet tarihi boyunca eleştirilerin merkezinde kaldı.
1949’da ilgili yasanın yürürlükten kaldırılması, artık çok partili hayata geçmiş Türkiye’de eski olağanüstü dönem hukukunun resmen geride bırakılması anlamı taşıyordu. Türkiye 1946’da çok partili seçimleri yapmış, 1950 seçimlerine doğru hızla yeni bir siyasi döneme yaklaşmıştı. Böyle bir ortamda İstiklal Mahkemeleri’ne ilişkin yasal zeminin kaldırılması, sembolik olarak da önemlidir. Devlet, savaş ve kuruluş döneminin sert araçlarından birini hukuk sisteminden çıkarmış oldu.
Bu yüzden 4 Mayıs 1949; Türkiye’nin Millî Mücadele ve erken Cumhuriyet dönemindeki olağanüstü yargı mirasıyla arasına hukuki mesafe koyduğu tarihlerden biridir. İstiklal Mahkemeleri, Türkiye tarihinde hem bağımsızlık savaşının sert koşullarını hem de hukuk devleti tartışmalarının ne kadar hayati olduğunu hatırlatan güçlü ve tartışmalı bir başlık olarak kalmaya devam eder.
1953 – Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz ile Pulitzer Ödülü’nü kazandı.
4 Mayıs 1953’te Amerikalı yazar Ernest Hemingway, Yaşlı Adam ve Deniz adlı eseriyle Pulitzer Kurgu Ödülü’nü kazandı. Bu ödül, Hemingway’in edebiyat kariyerindeki en önemli dönemeçlerden biri oldu. Bir yıl sonra, 1954’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacak olan Hemingway için Yaşlı Adam ve Deniz, neredeyse edebî itibarını yeniden kuran eser sayılır.
Hemingway, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en belirgin üsluplarından birini yaratmıştı. Kısa, sert, yalın ve gösterişsiz cümlelerle yazıyordu. Onun metinlerinde duygular açıkça bağırmaz; çoğu zaman suskunlukların, hareketlerin ve küçük ayrıntıların içinde hissedilir. Bu tarz, sonradan “buzdağı tekniği” diye anıldı. Yazar, görünenin altında çok daha büyük bir anlam katmanı bırakır; okur o derinliği kendisi sezer.
Yaşlı Adam ve Deniz, ilk bakışta çok sade bir hikâye anlatır. Kübalı yaşlı balıkçı Santiago, uzun süre balık yakalayamadıktan sonra denize açılır ve dev bir kılıçbalığıyla günler süren zorlu bir mücadeleye girişir. Yanında küçük dostu Manolin yoktur; Santiago denizde yalnızdır. Balığı yakalar ama dönüş yolunda köpekbalıkları avına saldırır. Yaşlı adam limana döndüğünde geriye balığın iskeleti kalmıştır.
Bu basit görünen hikâyenin gücü, taşıdığı anlamdadır. Santiago’nun mücadelesi yalnız balıkla değildir. Yaşlılıkla, yalnızlıkla, yoksullukla, kaderle, gururla ve insanın yenilse bile onurunu koruma isteğiyle ilgilidir. Romanın en bilinen cümlelerinden biri bu duyguyu özetler: İnsan yok edilebilir ama yenilemez. Hemingway bu eserde, büyük laflar etmeden insanın direnme gücünü anlatır.
Eser yayımlandığında büyük ilgi gördü. Hemingway, önceki yıllarda bazı eleştirmenler tarafından eski gücünü kaybetmiş bir yazar olarak görülmeye başlamıştı. Yaşlı Adam ve Deniz ise onun hâlâ büyük bir anlatıcı olduğunu gösterdi. Pulitzer Ödülü de bu dönüşün resmî bir teyidi gibiydi.
Romandaki Küba atmosferi de önemlidir. Hemingway uzun yıllar Küba’da yaşamış, balıkçılarla, denizle ve Karayip doğasıyla güçlü bir bağ kurmuştu. Santiago karakterinde gerçek Kübalı balıkçılardan izler olduğu düşünülür. Bu nedenle Yaşlı Adam ve Deniz, yalnız alegorik bir insanlık hikâyesi değil, aynı zamanda Hemingway’in denizle kurduğu kişisel ilişkinin de ürünüdür.
Bu yüzden 4 Mayıs 1953, Hemingway’in en yalın ama en güçlü metinlerinden biriyle dünya edebiyatında yeniden zirveye çıktığı gündür. Yaşlı Adam ve Deniz, küçük hacmine rağmen insanın direnme, kaybetme, onur ve yalnızlık hikâyesini anlatan modern klasiklerden biri olarak yaşamaya devam ediyor.
1959 – İlk Grammy Ödülleri verildi; müzik endüstrisinin Oscar’ı doğdu.
4 Mayıs 1959’da müzik dünyasının en önemli ödüllerinden biri haline gelecek olan Grammy Ödülleri ilk kez verildi. Törenler Los Angeles ve New York’ta eş zamanlı düzenlendi. O gün henüz bugünkü kadar dev bir televizyon gösterisi yoktu; ama müzik endüstrisi için yeni bir prestij alanı doğuyordu.
Grammy Ödülleri, Amerikan kayıt endüstrisinin kurduğu Recording Academy tarafından başlatıldı. Amaç, sinemadaki Oscar, televizyondaki Emmy ve tiyatrodaki Tony ödülleri gibi, müzik kayıtlarını da saygın ve kurumsal bir ödül sistemiyle değerlendirmekti. Ödülün adı, eski gramofonlardan gelir. Zaten Grammy heykelciği de gramofon biçimindedir.
İlk Grammy töreninde toplam 28 dalda ödül verildi. Gecenin en dikkat çeken başarısı İtalyan şarkıcı Domenico Modugno’nun “Nel Blu Dipinto di Blu”, daha yaygın bilinen adıyla Volare adlı şarkısı oldu. Volare, hem Yılın Kaydı hem de Yılın Şarkısı ödülünü kazandı. Bu da ilginçtir; çünkü Grammy’nin ilk büyük zaferlerinden biri İngilizce olmayan, İtalyanca bir şarkıya gitmiş oldu.
O dönemin müzik dünyasında Frank Sinatra, Ella Fitzgerald, Nat King Cole, Peggy Lee, Henry Mancini, André Previn gibi isimler çok etkiliydi. İlk Grammy’ler, caz, pop vokal, klasik müzik, beste, aranjman ve kayıt kalitesi gibi farklı alanları kapsıyordu. Yani ödül sistemi başından itibaren yalnız popüler şarkılara değil, müziğin teknik ve sanatsal üretim alanlarına da değer vermeyi hedefliyordu.
Grammy zamanla büyüdü ve Amerikan müzik endüstrisinin en büyük vitrini haline geldi. Rock, pop, rap, R&B, country, caz, klasik, Latin, gospel, dünya müziği ve daha birçok dalda ödüller verilmeye başlandı. Ödüller kimi zaman büyük prestij yarattı, kimi zaman da tartışmalara yol açtı. Çünkü Grammy, yalnız müzikal kaliteyi değil, müzik endüstrisinin güç dengelerini, türler arasındaki gerilimleri ve popüler kültürün değişimini de yansıtan bir sahneye dönüştü.
Bugün Grammy Ödülleri, dünya çapında takip edilen büyük bir müzik olayıdır. Kazananlar kadar adaylıklar, sahne performansları, protestolar, sürprizler ve dışarıda bırakılan isimler de konuşulur. Ancak bütün bu büyük gösterinin başlangıcı, 4 Mayıs 1959’daki ilk törendi.
1961 – Freedom Riders yolculuğu başladı; ABD’de ırk ayrımına karşı cesur otobüs eylemleri başladı.
4 Mayıs 1961’de, ABD’de siyah ve beyaz sivil haklar savunucularından oluşan bir grup aktivist, Freedom Riders adıyla tarihe geçecek yolculuğa başladı. Amaçları, Amerikan Güneyi’nde şehirlerarası otobüs terminallerinde süren ırk ayrımcılığını fiilen protesto etmekti.
Bu eylemin arka planında ABD Yüksek Mahkemesi’nin kararları vardı. Mahkeme, eyaletler arası otobüs yolculuklarında ve terminallerde ırk ayrımını hukuka aykırı bulmuştu. Kâğıt üzerinde siyahlar ve beyazlar aynı otobüslerde seyahat edebilir, aynı bekleme salonlarını, tuvaletleri ve lokantaları kullanabilirdi. Ancak özellikle Güney eyaletlerinde bu kararlar uygulanmıyor, ayrımcı düzen fiilen devam ediyordu.
Freedom Riders, işte bu çelişkiyi görünür kılmak için yola çıktı. Siyah ve beyaz aktivistler birlikte otobüslere bindiler. Bazı beyaz aktivistler “siyahlara ayrılmış” bölümlere, siyah aktivistler ise “beyazlara ayrılmış” alanlara oturdu. Terminal lokantalarında, bekleme salonlarında ve tuvaletlerde ayrımcı kuralları bilerek ihlal ettiler. Eylemin gücü buradaydı: Şiddet kullanmadan, sadece hukuken zaten tanınmış bir hakkı kullanarak ayrımcı düzeni açığa çıkarıyorlardı.
Yolculuk Washington’dan başladı ve Güney eyaletlerine doğru ilerledi. Ancak kısa süre içinde şiddetle karşılaştılar. Alabama’da otobüslerden biri saldırıya uğradı ve ateşe verildi. Aktivistler dövüldü, tehdit edildi, tutuklandı. Polis çoğu yerde saldırganları durdurmakta isteksiz davrandı. Bazı yerlerde ırkçı grupların saldırılarına göz yumulduğu iddia edildi. Bu görüntüler, ABD kamuoyunda ve dünyada büyük yankı yarattı.
Freedom Riders’ın en önemli tarafı, federal hükümeti harekete geçmeye zorlamasıydı. Başkan John F. Kennedy yönetimi başlangıçta bu eylemlerden rahatsızdı; çünkü Soğuk Savaş ortamında ABD’nin dünyaya demokrasi dersi verirken kendi ülkesindeki ırkçılık görüntüleri uluslararası itibar sorununa dönüşüyordu. Fakat eylemler sürdükçe federal yönetim ayrımcı uygulamalara karşı daha açık adım atmak zorunda kaldı.
Bu yolculuklara katılanlar arasında John Lewis, Diane Nash, James Farmer ve daha birçok sivil haklar aktivisti vardı. Özellikle John Lewis, daha sonra ABD Kongresi’nde uzun yıllar görev yapacak ve sivil haklar hareketinin en saygın figürlerinden biri olacaktı. Diane Nash ise öğrenci hareketinin stratejik akıllarından biri olarak öne çıktı.
Freedom Riders eylemleri, ABD’de sivil haklar mücadelesinin temel yöntemini açık biçimde gösterdi: Ayrımcı sistemi hukuken, ahlaken ve görsel olarak teşhir etmek. Aktivistler şiddet kullanmadılar; ama şiddete maruz kalmayı göze aldılar. Böylece Amerikan toplumunun önüne şu soru kondu: Bir insanın yalnız aynı otobüste oturduğu ya da aynı bekleme salonunu kullandığı için dövülmesi nasıl savunulabilir?
Sonunda federal makamlar, eyaletler arası ulaşımda ayrımcılığı yasaklayan kararların uygulanması için daha ciddi adımlar attı. Freedom Riders, yalnızca bir otobüs yolculuğu yapmadı; Amerikan demokrasisinin en büyük çelişkilerinden birini bütün dünyaya gösterdi.
1970 – ABD’de Kent State Üniversitesi’nde savaş karşıtı öğrencilere ateş açıldı; 4 öğrenci öldü.
4 Mayıs 1970’te ABD’nin Ohio eyaletindeki Kent State Üniversitesi’nde, Vietnam Savaşı’nın Kamboçya’ya yayılmasını protesto eden öğrencilere Ulusal Muhafızlar tarafından ateş açıldı. Olayda 4 öğrenci hayatını kaybetti, 9 öğrenci yaralandı. Bu saldırı, Amerikan yakın tarihinin en sarsıcı öğrenci hareketi ve devlet şiddeti olaylarından biri olarak hafızaya kazındı.
Olayın arka planında Vietnam Savaşı vardı. ABD kamuoyu zaten yıllardır savaşa karşı giderek daha fazla bölünüyordu. Binlerce Amerikan askeri ölmüş, milyonlarca Vietnamlı hayatını kaybetmiş, savaşın ne zaman biteceği belirsizleşmişti. Başkan Richard Nixon, 30 Nisan 1970’te Amerikan ve Güney Vietnam birliklerinin Kamboçya’ya girdiğini açıkladı. Bu karar, savaşı bitirme vaadiyle iktidara gelen Nixon’a karşı büyük öfke yarattı. Öğrenciler, savaşın sona ermesi yerine daha da genişletildiğini düşündü.
Kent State’te protestolar 1 Mayıs’ta başladı. Kampüste gerilim hızla yükseldi. Kent şehir merkezinde olaylar çıktı, üniversite çevresinde güvenlik önlemleri artırıldı. Ohio Valisi James Rhodes, kampüse Ulusal Muhafızları gönderdi. 4 Mayıs’ta öğrenciler kampüste yeniden toplandı. Yetkililer gösterinin dağılmasını istedi, ancak kalabalık tamamen dağılmadı. Ulusal Muhafızlar önce göz yaşartıcı gaz kullandı, ardından öğrencileri dağıtmak için ilerledi.
Kritik an, birkaç dakika içinde yaşandı. Muhafızlar geri çekilirken bir grup asker öğrencilere doğru ateş açtı. Yaklaşık 13 saniye içinde 67 el ateş edildi. Ölen öğrenciler Allison Krause, Jeffrey Miller, Sandra Scheuer ve William Schroeder idi. Üstelik ölenlerden bazıları protestonun doğrudan içinde bile değildi; kampüste derse giden ya da olayı uzaktan izleyen öğrenciler de kurşunların hedefi oldu. Bu ayrıntı, olayın toplumda yarattığı öfkeyi daha da büyüttü.
Kent State saldırısının en unutulmaz görüntülerinden biri, vurulan Jeffrey Miller’ın yerde yatan bedeni başında çığlık atan genç kadın fotoğrafıdır. Fotoğraf, savaş karşıtı hareketin ve devlet şiddetinin sembollerinden biri haline geldi. Bir anda bütün Amerika şu soruyla yüzleşti: Devlet, kendi üniversite öğrencilerine nasıl ateş açabilmişti?
Olayın ardından ABD genelinde yüzlerce üniversitede grevler ve protestolar başladı. Milyonlarca öğrenci dersleri boykot etti. Kent State, Vietnam Savaşı’na karşı muhalefetin büyüdüğü ve Amerikan toplumundaki güven krizinin derinleştiği bir dönüm noktası oldu. Savaş artık yalnız uzak bir ülkede yaşanan bir çatışma değildi; Amerika’nın kendi kampüslerinde, kendi gençlerinin kanıyla görünür hale gelmişti.
Bu olayın hukuki ve siyasi sonuçları da uzun süre tartışıldı. Ateş emrini kimin verdiği, askerlerin gerçekten tehdit altında olup olmadığı, devletin orantısız güç kullanıp kullanmadığı yıllarca gündemde kaldı. Bazı soruşturmalar ve davalar açıldı; ancak kamuoyunun büyük bir bölümü için Kent State, hiçbir mahkeme kararının tam olarak kapatamadığı bir yara olarak kaldı.
1979 – Cumhuriyet’in ilk kadın milletvekillerinden Tezer Taşkıran hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1979’da Tezer Taşkıran hayatını kaybetti. 1907’de doğan Taşkıran; öğretmen, yazar, siyasetçi ve Cumhuriyet’in ilk kadın milletvekillerinden biri olarak Türkiye’nin modernleşme tarihinde özel bir yere sahiptir. Onun hayatı, Cumhuriyet’in kadınlara açtığı eğitim ve siyaset alanlarının erken örneklerinden biridir.
Tezer Taşkıran’ın asıl önemi, 1935 seçimleriyle Meclis’e giren ilk kadın milletvekilleri arasında yer almasından gelir. Türkiye’de kadınlara 1930’da belediye seçimlerine katılma, 1933’te muhtarlık ve ihtiyar heyeti seçimlerinde seçilme, 1934’te ise milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanındı. 1935 genel seçimleri, bu hakkın ilk kez Meclis düzeyinde hayata geçtiği seçim oldu. Tezer Taşkıran da bu tarihî kuşağın içindeydi.
Bu gelişme, Türkiye açısından yalnız bir seçim düzenlemesi değildi. 1930’lar dünyasında birçok ülkede kadınların siyasal hakları hâlâ sınırlıydı. Türkiye’de kadınların Meclis’e girmesi, Cumhuriyet’in kendisini modern, laik ve toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan bir devlet olarak sunmasının en görünür adımlarından biri oldu. Ancak burada meseleyi sadece resmî övünç cümleleriyle geçmek eksik kalır. Bu haklar yukarıdan gelen güçlü bir reform iradesiyle tanındı; kadınların siyasette gerçek ve kalıcı güç kazanması ise çok daha uzun ve zorlu bir süreç olarak devam etti.
Tezer Taşkıran, milletvekilliğinden önce eğitimci kimliğiyle öne çıktı. Öğretmenlik, Cumhuriyet’in ilk kuşak kadınları için çok önemli bir kamusal alandı. Çünkü yeni devlet, modern yurttaşı okul üzerinden yetiştirmek istiyordu. Kadın öğretmenler de bu projenin en güçlü taşıyıcılarından biri oldu. Taşkıran’ın öğretmenlik geçmişi, onun siyasetçi kimliğini de besledi; eğitim, kadın hakları ve toplumsal gelişme konularına duyarlılığının temelinde bu birikim vardı.
Yazarlık yönü de önemlidir. Cumhuriyet’in erken dönem kadın aydınları, yalnız siyasette görünür olmakla kalmadı; aynı zamanda yazıları, kitapları ve konuşmalarıyla yeni toplumun nasıl kurulacağı üzerine fikir ürettiler. Tezer Taşkıran da bu kuşağın içinde, kadının eğitimi, aile, toplum ve yurttaşlık meseleleriyle ilgilenen aydın kadınlardan biri olarak anılır.
İlk kadın milletvekilleri kuşağı, Meclis’e girdiklerinde sembolik olarak büyük bir anlam taşıyordu. Fakat onların önündeki alan sınırsız değildi. Tek parti dönemi siyasetinde milletvekilliği, bugünkü anlamda bağımsız muhalefet ve sert parlamento rekabetinden çok, Cumhuriyet reformlarını temsil ve yayma işlevi taşıyordu. Bu nedenle Tezer Taşkıran ve kuşağını değerlendirirken hem öncü rollerini teslim etmek hem de dönemin siyasal sınırlarını görmek gerekir.
1985 – Fatsa’nın efsane belediye başkanı “Terzi Fikri” hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1985’te, kamuoyunda “Terzi Fikri” adıyla tanınan Fikri Sönmez hayatını kaybetti. 1938’de Ordu’nun Fatsa ilçesinde doğan Sönmez, Türkiye siyasi tarihinde özellikle Fatsa Belediye Başkanlığı ve yerel yönetim deneyimiyle anılan tartışmalı ama çok önemli bir figürdür.
Fikri Sönmez’in “Terzi Fikri” diye anılmasının nedeni mesleğiydi. Gençlik yıllarında terzilik yaptı. Halkın içinden gelen, esnaf kimliğiyle tanınan, klasik siyasetçi tipine benzemeyen bir yerel figürdü. Bu yönü onun Fatsa’daki karşılığını güçlendirdi. Sönmez, yalnız parti diliyle değil, mahalle, esnaf, köylü ve emekçi dünyasının içinden konuşan biri olarak tanındı.
1970’li yıllar Türkiye için çok sert bir dönemdi. Sağ-sol çatışmaları, ekonomik kriz, sokak şiddeti, siyasi cinayetler, grevler ve devlet otoritesinin zayıflaması ülkenin birçok yerinde gündelik hayatı etkiliyordu. Karadeniz’in önemli ilçelerinden Fatsa da bu atmosferin dışında değildi. Fikri Sönmez, bu dönemde sol-sosyalist çizgide bir yerel siyasetçi olarak öne çıktı.
1979’da bağımsız aday olarak Fatsa Belediye Başkanı seçildi. Onu Türkiye siyasi hafızasında özel yapan asıl dönem de bu başkanlık dönemidir. Sönmez, belediye yönetiminde halk komiteleri, mahalle toplantıları ve doğrudan katılım uygulamalarıyla farklı bir yerel yönetim modeli kurmaya çalıştı. Fatsa’da mahallelerin sorunlarının mahalle halkıyla konuşulduğu, belediye hizmetlerinde gönüllü katılımın öne çıkarıldığı, yol, çamur, temizlik ve altyapı gibi meselelerin halk örgütlenmesiyle çözülmeye çalışıldığı bir deneyim ortaya çıktı.
Bu deneyimin en bilinen örneklerinden biri Çamura Son Kampanyası’dır. Fatsa’da yolların ve mahallelerin çamur içinde kalması büyük bir sorundu. Belediye, halkın da katıldığı çalışmalarla yolları düzenlemeye, altyapı sorunlarını çözmeye ve gündelik hayatı kolaylaştırmaya çalıştı. Bu kampanya, Fatsa deneyiminin yalnız ideolojik sloganlardan ibaret olmadığını; somut belediye hizmetleri ve yerel katılım üzerine kurulduğunu gösteren önemli örneklerden biri olarak anlatılır.
Ancak Fatsa deneyimi, dönemin devlet aklı ve sağ siyaseti tarafından çok farklı görüldü. Fatsa, sol örgütlerin etkili olduğu, devlet otoritesinin zayıfladığı, “kurtarılmış bölge” haline geldiği iddiasıyla hedefe kondu. Bu ifade, 1970’ler Türkiye’sinde sık kullanılan ağır bir siyasi suçlamaydı. Fikri Sönmez ve çevresi ise Fatsa’da halkçı, katılımcı ve temiz bir belediyecilik yürüttüklerini savunuyordu.
11 Temmuz 1980’de, 12 Eylül darbesinden kısa süre önce, Fatsa’ya büyük bir askerî ve polis operasyonu düzenlendi. “Nokta Operasyonu” olarak bilinen bu operasyonda Fikri Sönmez gözaltına alındı, çok sayıda kişi tutuklandı. Operasyon, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’in “Fatsa’da devlet yok” anlamına gelen sert açıklamalarıyla da hafızada kaldı.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra Fikri Sönmez yargılandı ve uzun süre cezaevinde kaldı. Sağlık sorunları giderek ağırlaştı. 1985’te, henüz 47 yaşındayken cezaevinde hayatını kaybetti. Ölümü, özellikle sol çevrelerde büyük bir haksızlık ve baskı sembolü olarak anıldı.
Terzi Fikri’nin mirası bugün hâlâ tartışmalıdır. Bir kesim için o, Türkiye’de halkçı, katılımcı ve temiz belediyeciliğin erken örneklerinden biridir. Fatsa deneyimi, yerel demokrasinin, halkın doğrudan yönetime katılmasının ve belediyenin yalnız hizmet dağıtan değil, toplumu örgütleyen bir yapı olabileceğinin örneği olarak görülür. Başka bir kesim içinse Fatsa, 1970’lerin silahlı sol örgütlenmeleri ve devlet otoritesi tartışmaları içinde değerlendirilmesi gereken sorunlu bir deneyimdir.
Doğru okuma, bu iki gerilimi birlikte görmeyi gerektirir. Fatsa’da gerçekten güçlü bir yerel katılım ve belediyecilik iddiası vardı. Ama aynı zamanda bu deneyim, Türkiye’nin en sert kutuplaşma dönemlerinden birinde, silahlı çatışmaların ve devlet güvenliği kaygılarının ortasında yaşandı. Bu yüzden Terzi Fikri’yi yalnız romantik bir halk kahramanı gibi anlatmak da eksik olur, yalnız güvenlikçi bir dille mahkûm etmek de.
1994 – İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü, Gazze ve Eriha’da Filistin özerkliğini başlatan antlaşmayı imzaladı.
4 Mayıs 1994’te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail, Filistinlilere sınırlı özerklik verilmesini öngören önemli bir antlaşmaya imza attı. Antlaşma, Mısır’ın başkenti Kahire’de imzalandı ve genellikle Gazze-Eriha Antlaşması olarak anıldı. Bu metin, 1993’te imzalanan Oslo Anlaşmaları’nın sahadaki ilk büyük uygulama adımıydı.
Antlaşmaya İsrail adına Başbakan Yitzhak Rabin, Filistin Kurtuluş Örgütü adına ise Yaser Arafat imza attı. Törende Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek de ev sahibi olarak yer aldı. Oslo sürecinin uluslararası destekçileri açısından bu imza, yıllardır süren İsrail-Filistin çatışmasında barışa doğru atılmış somut bir adım olarak görülüyordu.
Antlaşmanın temel amacı, İsrail’in Gazze Şeridi ve Batı Şeria’daki Eriha bölgesinden kademeli olarak çekilmesi ve bu alanlarda Filistinlilerin kendi yönetimlerini kurmaya başlamasıydı. Böylece Filistin Yönetimi’nin temelleri atıldı. Eğitim, sağlık, yerel güvenlik, belediye hizmetleri ve sivil yönetim gibi bazı alanlarda Filistin tarafına yetki devri yapılacaktı. Ancak dış güvenlik, sınırlar, yerleşimler, Kudüs ve nihai statü meseleleri henüz çözülmemişti.
Bu ayrım çok önemlidir. 1994 antlaşması, bağımsız bir Filistin devletinin kuruluşu anlamına gelmiyordu. Daha çok sınırlı bir özerklik düzeni kuruyordu. Yani Filistinliler ilk kez kendi topraklarının bir bölümünde kendi kurumlarını oluşturma imkânı elde etti; fakat egemenlik, sınırlar, İsrail askerî varlığı ve yerleşim politikaları gibi en ağır meseleler sonraki görüşmelere bırakıldı.
Antlaşmanın ardından Yaser Arafat yıllar süren sürgünden sonra Filistin topraklarına döndü. Bu dönüş, Filistin halkı için çok güçlü bir sembolik anlam taşıyordu. FKÖ artık yalnız dışarıdan mücadele yürüten bir örgüt değil, Gazze ve Eriha’da yönetim sorumluluğu üstlenecek siyasi bir aktör haline geliyordu.
Ancak umut kadar kuşku da vardı. İsrail tarafında Oslo sürecine karşı çıkan güçlü bir sağ muhalefet bulunuyordu. Filistin tarafında ise Hamas ve diğer gruplar, antlaşmayı yetersiz ve tavizci buluyordu. İsrail yerleşimleri, güvenlik kontrolü, Kudüs’ün statüsü, mültecilerin dönüş hakkı ve sınırlar gibi temel meseleler çözülmediği için süreç kırılgan kaldı.
Nitekim sonraki yıllar bu kırılganlığı açık biçimde gösterdi. 1995’te Yitzhak Rabin bir İsrailli aşırı sağcı tarafından öldürüldü. Oslo süreci ağır darbeler aldı. İntifadalar, yerleşim politikaları, saldırılar, güvenlik operasyonları ve karşılıklı güvensizlik, 1990’larda doğan barış umudunu giderek zayıflattı.
Bu yüzden 4 Mayıs 1994, İsrail-Filistin tarihinde hem umut hem de yarım kalmışlık taşıyan bir tarihtir. Gazze-Eriha Antlaşması, Filistinlilerin sınırlı da olsa kendi yönetimlerini kurmasının önünü açtı; ancak kalıcı barışın en zor sorularını sonraya bıraktı. Bugünden bakıldığında bu antlaşma, barış ihtimalinin bir dönem ne kadar yakın göründüğünü, ama çözülmeyen temel meseleler nedeniyle ne kadar kolay kırılabildiğini gösteren önemli bir dönemeçtir.
1997 – Şebnem Paker, Dinle şarkısı ile Eurovision’da üçüncü oldu.
4 Mayıs 1997’de, İrlanda’nın başkenti Dublin’de düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması’nda Türkiye, tarihinin o güne kadarki en büyük Eurovision başarısını elde etti. Şebnem Paker, Grup Etnik eşliğinde seslendirdiği Dinle adlı şarkıyla yarışmada üçüncü oldu.
Dinle’nin bestesi Levent Çoker’e, sözleri Mehtap Alnıtemiz’e aitti. Şarkı, Eurovision sahnesinde Türkiye’nin uzun süre aradığı şeyi yakaladı: Hem yerel tınısı güçlüydü hem de uluslararası yarışma formatına uygundu. Etnik ezgiler, ritmik yapı ve Şebnem Paker’in temiz yorumu birleşince, Türkiye o yıl sahnede daha önceki birçok denemeden farklı bir etki bıraktı.
Bu başarıyı anlamak için Türkiye’nin Eurovision geçmişine bakmak gerekir. Türkiye, yarışmaya ilk kez 1975’te katılmıştı. Ancak uzun yıllar boyunca düşük puanlar, son sıralar ve hayal kırıklıkları yaşandı. Eurovision Türkiye’de çoğu zaman “Bu yıl da olmadı” duygusuyla izlenen bir yarışmaydı. Bu yüzden 1997’de gelen üçüncülük, sıradan bir derece değil, neredeyse psikolojik bir eşiğin aşılmasıydı.
Şebnem Paker aslında Eurovision’a bir önceki yıl da katılmıştı. 1996’da Beşinci Mevsim adlı şarkıyla Türkiye’yi temsil etmiş ama beklenen başarı gelmemişti. 1997’de yeniden seçildi ve bu kez Dinle ile çok daha güçlü bir sonuç aldı. Bu ayrıntı da önemlidir; çünkü Paker’in başarısı bir tesadüf değil, önceki deneyimin üzerine kurulan daha doğru bir seçim ve sahne performansının sonucuydu.
Dinle, Türkiye’nin Eurovision tarihinde uzun süre en iyi derece olarak kaldı. Ta ki 2003’te Sertab Erener, Everyway That I Can ile yarışmayı kazanana kadar. Bu nedenle Şebnem Paker’in üçüncülüğü, 2003 zaferine giden yolda önemli bir moral ve referans noktası oldu. Türkiye artık Eurovision’da üst sıralara çıkabileceğini görmüştü.
Şarkının dikkat çeken taraflarından biri de Türkçe olmasıydı. 1990’ların Eurovision ortamında birçok ülke kendi dilinde yarışıyordu; ancak İngilizcenin hakimiyeti giderek artıyordu. Dinle, Türkçe sözleriyle, yerel müzik duygusunu saklamadan başarılı olunabileceğini gösterdi. Bu yönüyle yalnız popüler bir yarışma başarısı değil, Türkiye’nin müzikal kimliğini uluslararası sahnede taşıyan güçlü bir örnek oldu.
1997 – Türk müziğinin zarif aranjörlerinden Esin Engin hayatını kaybetti.
4 Mayıs 1997’de Esin Engin hayatını kaybetti. 1945’te Sivas’ta doğan Engin; besteci, aranjör, orkestra şefi, yorumcu ve enstrümantalist kimlikleriyle Türk müzik tarihinde özel bir yere sahiptir. Esin Engin, özellikle 1970’ler ve 1980’lerde Türk popu, Türk sanat müziği, film müzikleri, tango ve nostaljik albüm çalışmalarında çok etkili olmuş bir müzik insanıydı.
Esin Engin’in müzik dünyasındaki en güçlü tarafı aranjörlüğüydü. Aranjör, bir şarkının sadece notasını düzenleyen kişi değildir; şarkının nasıl duyulacağını, hangi enstrümanlarla nefes alacağını, girişinin nasıl kurulacağını, yaylıların, üflemelilerin, ritmin ve koronun nasıl birleşeceğini belirleyen kişidir. Bu yüzden iyi bir aranjör, şarkının görünmeyen mimarıdır. Esin Engin de Türkiye’de bu görünmeyen mimarlığın en zarif isimlerinden biri oldu.
Sezen Aksu, Erol Evgin, Zerrin Özer, Nükhet Duru, Nilüfer, İlhan İrem, Tanju Okan, Ayla Algan, Erol Büyükburç ve Gönül Akkor gibi birçok sanatçıya beste ve düzenleme yaptı. Bu liste bile onun Türk popüler müziğinin farklı damarlarına ne kadar temas ettiğini gösterir. Esin Engin, yalnız tek bir türün insanı değildi; poptan tangoya, film müziğinden nostaljik repertuvara, Türk sanat müziğinden orkestral düzenlemelere kadar geniş bir alanda çalıştı.
Onun çalıştığı dönem, Türk pop müziğinde aranjman çağının ve orkestrayla yapılan kayıtların çok önemli olduğu yıllardı. Bir şarkının başarıya ulaşması, yalnız solistin sesine değil, arkasındaki düzenlemeye, stüdyo anlayışına, orkestranın dokusuna ve melodinin nasıl sunulduğuna bağlıydı. Esin Engin bu noktada birçok sanatçının yükselişine katkı veren isimlerden biriydi. Sahnenin önünde çoğu zaman solistler vardı; fakat o solistlerin şarkılarını daha güçlü, daha parlak ve daha kalıcı hale getiren isimlerden biri Esin Engin’di.
Esin Engin’in kendi seslendirdiği ve bilinen çalışmaları da vardır. Özellikle “Dök Zülfünü Meydane Gel”, “Tango”, “Gönül Oyunu” ve “Sevmesin Yeter” gibi 45’likleriyle yorumcu olarak da dikkat çektiği aktarılır. Ancak onun asıl kalıcı etkisi, başkalarının sesine kurduğu müzikal dünyadan gelir. Bazı sanatçılar şarkıyı söyler; Esin Engin gibi aranjörler ise o şarkının hafızada nasıl kalacağını belirler.
Türkiye’de “nostalji” duygusunun müzikte ayrı bir estetik haline gelmesinde de Esin Engin’in büyük katkısı vardır. Eski tangoları, unutulmuş şarkıları, Rus çingene müziklerini, oyun havalarını ve film müziklerini yeniden düzenleyerek yeni kuşakların kulağına taşıdı. “Nostalgic Russian Tzigane”, “Gypsy Fire”, “Modern Oyun Havaları” ve “Film Müzikleri” gibi albümleri bu yönünü gösterir. Bu çalışmalar yalnız eski melodileri tekrar etmek değildi; onları dönemin kayıt teknolojisi ve orkestra anlayışıyla yeniden yaşatmak anlamına geliyordu.
Film ve televizyon müzikleri de onun mirasının önemli parçasıdır. “Çalıkuşu” dizisinin klasikleşen müzikleriyle geniş kitlelerin hafızasına girdi. Ayrıca “Zübük”, “Hayallerim, Aşkım ve Sen”, “Kadının Adı Yok”, “Yol Palas Cinayeti”, “Tatlı Betüş”, “İki Kadın”, “Gül ve Diken” gibi yapımlarla da anılır. Bu eserlerde Esin Engin’in müziği, görüntünün arkasında sadece fon olmakla kalmaz; dönemin duygusunu, karakterlerin iç dünyasını ve hikâyenin nostaljik tonunu taşıyan bir unsur haline gelir.
1994’te kan kanserine yakalandı. Buna rağmen üretmeyi bırakmadı; film ve dizi müzikleri üzerine çalışmayı sürdürdü. 4 Mayıs 1997’de henüz 52 yaşındayken hayatını kaybetti. Ardında albümler, düzenlemeler, film müzikleri ve birçok sanatçının kariyerinde iz bırakan büyük bir emek bıraktı.
1997 – Ege Denizi’nde göçmen tekneleri battı; Irak’tan Avrupa’ya gitmek isteyen 17 kişi boğuldu.
4 Mayıs 1997’de, Irak’tan Avrupa ülkelerine gitmek isteyen 25 kişiyi taşıyan iki tekne Ege Denizi’nde battı. Facianın ardından 17 kişinin boğulduğu, 7 kişinin ise kaybolduğu açıklandı. Bu olay, Ege’nin yalnız turizm, ticaret ve kıyı şehirleriyle değil, aynı zamanda göç ve insan kaçakçılığı trajedileriyle de anıldığı karanlık tarihlerden biri oldu.
Bu insanların yolculuğu, büyük ihtimalle savaş, baskı, yoksulluk ve güvensizlikten kaçışın sonucuydu. 1990’lı yıllarda Irak, Körfez Savaşı sonrası ağır ambargolar, siyasal baskılar, ekonomik çöküş ve bölgesel istikrarsızlıkla boğuşuyordu. Kuzey Irak’tan, Bağdat çevresinden ya da ülkenin farklı bölgelerinden çıkan birçok kişi, Avrupa’ya ulaşmayı bir kurtuluş yolu olarak görüyordu. Ancak bu yol çoğu zaman yasal ve güvenli kapılardan değil, insan kaçakçılarının elindeki tehlikeli rotalardan geçiyordu.
Ege Denizi bu rotalardan biriydi. Türkiye kıyıları ile Yunan adaları arasındaki mesafe haritada kısa görünür; fakat küçük, bakımsız, kapasitesinin üzerinde doldurulmuş tekneler için bu geçiş ölümcül olabilir. Gece yapılan yolculuklar, kötü hava, panik, yakalanma korkusu, can yeleği eksikliği ve tekneye bindirilen insan sayısının fazlalığı facialara davetiye çıkarır. 1997’deki bu olay da aynı kırılganlığın acı örneklerinden biridir.
Bu tür haberlerde sayıların arkasındaki insan hikâyesi kolayca kaybolur. “17 kişi boğuldu, 7 kişi kayboldu” denir ve geçilir. Oysa her biri bir aileden, bir şehirden, bir savaştan, bir umuttan kopup gelmiş insandır. Avrupa’ya ulaşma hayali, Ege’nin ortasında birkaç metrelik bir teknede sona ermiştir. Kaybolanlar içinse geride kalan ailelere çoğu zaman bir mezar bile kalmaz.
Bu olay, 1990’lardan itibaren Akdeniz ve Ege’de büyüyen göç krizinin erken işaretlerinden biri olarak da okunmalıdır. Bugün çok daha sık duyduğumuz düzensiz göç, insan kaçakçılığı, sınır güvenliği, sığınma hakkı ve denizde ölüm haberleri, aslında uzun yıllardır yaşanan bir trajedinin devamıdır. Ege’de batan tekneler, yalnız göçmenlerin çaresizliğini değil, uluslararası sistemin bu insanlara güvenli ve insani yollar açmakta nasıl yetersiz kaldığını da gösterir.
2001 – İlk Türk kadın jet pilotu Leman Bozkurt Altınçekiç hayatını kaybetti.
4 Mayıs 2001’de Leman Bozkurt Altınçekiç hayatını kaybetti. 1932’de Kars’ın Sarıkamış ilçesinde doğan Altınçekiç, Türk havacılık tarihinde ilk Türk kadın jet pilotu olarak özel bir yere sahiptir. Onun hayatı, Cumhuriyet’in kadınlara açtığı meslek alanlarının ve Türkiye’de havacılık idealinin güçlü örneklerinden biridir.
Leman Bozkurt Altınçekiç, küçük yaşlardan itibaren havacılığa ilgi duydu. Türkiye’de kadınların pilotluk gibi teknik, askerî disiplin gerektiren ve riskli alanlarda görünmesi hâlâ sıra dışıydı. Cumhuriyet’in erken döneminde Sabiha Gökçen gibi öncü isimler yolu açmıştı; ancak jet çağına geçildiğinde kadın pilotların bu alanda yer alması hâlâ çok cesur bir adımdı.
Altınçekiç, önce Türk Hava Kurumu’nun İnönü Planör Kampı’nda havacılık eğitimi aldı. Planör eğitimi, o dönem birçok havacı için gökyüzüne ilk adımdı. Motorlu uçuşa geçmeden önce dengeyi, havayı, irtifayı ve uçuş disiplinini öğrenmenin temel yollarından biriydi. Daha sonra askerî havacılığa yöneldi ve İzmir Hava Harp Okulu’na girdi.
1950’li yıllar, dünya havacılığında jet çağının hızla yükseldiği bir dönemdi. Pervaneli uçaklardan jet motorlu uçaklara geçiş, yalnız teknik bir değişim değil, pilotluk becerilerinin de yeniden tanımlanması anlamına geliyordu. Jet uçakları daha hızlıydı, daha yüksek irtifalara çıkabiliyordu ve pilotlardan çok daha hızlı karar alma yeteneği istiyordu. Leman Bozkurt Altınçekiç’in bu dönemde jet pilotu olması, bu yüzden yalnız kişisel bir başarı değil, Türk havacılığı açısından da sembolik bir aşamaydı.
Eğitimini tamamladıktan sonra Türk Hava Kuvvetleri’nde görev yaptı ve jet pilotu brövesi alan ilk Türk kadını oldu. Bu unvan, onu yalnız Türkiye’de değil, dünya havacılık tarihinde de dikkat çekici bir yere yerleştirir. Çünkü o yıllarda kadınların askerî jet pilotu olması pek çok ülkede ya hiç mümkün değildi ya da son derece sınırlıydı.
Leman Bozkurt Altınçekiç’in kariyeri, Türkiye’de kadınların yalnız eğitim, sağlık ya da kültür alanlarında değil, yüksek teknoloji ve askerî disiplin gerektiren mesleklerde de yer alabileceğini gösterdi. Bu bakımdan onun hikâyesi, Cumhuriyet’in “kadın kamusal hayatta görünür olmalı” fikrinin gökyüzündeki karşılığı gibidir.
Onu Sabiha Gökçen’le birlikte düşünmek gerekir ama karıştırmamak şarttır. Sabiha Gökçen, Türkiye’nin ve dünyanın en bilinen kadın savaş pilotlarından biridir; pervaneli uçaklar döneminin büyük öncüsüdür. Leman Bozkurt Altınçekiç ise jet çağının kadın öncüsüdür. Biri Cumhuriyet’in ilk havacılık atılımını, diğeri modern jet dönemine geçişte kadın pilot varlığını temsil eder.
Altınçekiç 4 Mayıs 2001’de hayatını kaybettiğinde, ardında Türk havacılık tarihinde kolay silinmeyecek bir iz bıraktı. Bugün adı geniş kitlelerce yeterince bilinmese de Leman Bozkurt Altınçekiç’in hikâyesi Türkiye’nin modernleşme, kadın hakları ve havacılık tarihinin önemli sayfalarından biridir.
2002 – Nijerya’da yolcu uçağı yerleşim yerine düştü; 148 kişi hayatını kaybetti.
4 Mayıs 2002’de Nijerya’da EAS Airlines’a ait BAC One-Eleven tipi yolcu uçağı, Kano kentinden Lagos’a gitmek üzere havalandıktan kısa süre sonra düştü. Uçak, kalkıştan sonra yeterli irtifayı kazanamayarak Kano’daki yoğun yerleşim alanlarından Gwammaja bölgesine çarptı. Kazada yalnız uçaktakiler değil, yerdeki insanlar da hayatını kaybetti. Dönemin haberlerinde ve bazı kayıtlarda ölü sayısı 148 olarak verildi. Daha sonraki teknik kayıtlarda ise uçaktaki 77 kişiden 73’ünün ve yerde en az 30 kişinin öldüğü, toplam can kaybının 100’ün üzerinde olduğu belirtilir; yani erken haberlerdeki 148 sayısı, yerdeki kayıplar ve enkazdan çıkarılan cesetlerle birlikte oluşan ilk büyük bilanço olarak kullanılmıştır.
Uçak, Nijerya’nın kuzeyindeki Mallam Aminu Kano Uluslararası Havalimanı’ndan kalkmıştı. Hedefi ülkenin en büyük kenti Lagos’taki Murtala Muhammed Havalimanı idi. Uçakta yolcular, mürettebat ve aralarında Nijerya’nın dönemin Spor Bakanı Ishaya Mark Aku gibi tanınmış isimler de bulunuyordu. Bakan, Lagos’ta oynanacak Nijerya-Kenya dostluk maçını izlemek üzere yola çıkmıştı.
Kaza, sıradan bir pist kazası olarak kalmadı; çünkü uçak havalimanı çevresindeki kalabalık bir mahalleye düştü. Çarpmanın ardından yangın çıktı, evler yıkıldı, birçok kişi enkaz altında kaldı. Bazı haberlerde yaklaşık 30 evin tahrip olduğu, onlarca kişinin de yaralandığı aktarıldı. Bu yönüyle felaket, yalnız bir havacılık kazası değil, aynı zamanda şehir içinde yaşanan büyük bir sivil facia haline geldi.
Kazanın ardından Nijerya’da büyük öfke oluştu. Halk, ülkedeki havacılık güvenliğini, eski uçakların kullanılmasını ve denetim eksikliklerini tartışmaya başladı. Uçağın modeli olan BAC One-Eleven, İngiliz yapımı eski bir jet yolcu uçağıydı. Nijerya makamları kazadan sonra ülkedeki BAC One-Eleven tipi uçakları yere indirdi ve yaşlı uçakların kullanımıyla ilgili yeni sınırlamalar getirilmesini gündeme aldı.
Teknik incelemelerde kazanın kalkış sırasında yaşanan sorunlarla bağlantılı olduğu, uçağın pistten taşarak yeterli hız ve irtifayı kazanamadığı, motor performansı ve mürettebat hatası ihtimallerinin değerlendirildiği belirtildi. Kullanılabilir uçuş kayıtlarının yetersizliği, kazanın bütün ayrıntılarının kesin biçimde ortaya konmasını zorlaştırdı. Ancak genel sonuç açıktı: Eski uçaklar, zayıf denetim, operasyon hataları ve havalimanı çevresindeki yoğun yerleşim, felaketi büyüten unsurlar oldu.
2009 – Bilge Köyü Katliamı yaşandı; bir düğün gecesi 44 kişi öldürüldü.
4 Mayıs 2009’da Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge köyünde Türkiye’nin yakın tarihindeki en kanlı sivil katliamlardan biri yaşandı. Köyde yapılan bir nişan ve düğün töreni sırasında silahlı kişiler, törene katılanların üzerine ateş açtı. Saldırıda 3’ü hamile kadın, 6’sı çocuk olmak üzere 44 kişi hayatını kaybetti.
Olayı daha da sarsıcı hale getiren şey, saldırının rastgele bir kalabalığa değil, büyük ölçüde aynı aileden ve akraba çevresinden insanlara yönelmiş olmasıydı. İnsanlar bir kutlama için bir araya gelmişti; düğün, ailelerin birleştiği, köy hayatında en ortak sevinçlerden biri sayılan bir törendi. Fakat o gece sevinç, birkaç dakika içinde toplu bir cenazeye dönüştü.
Saldırının ardından Türkiye günlerce bu olayı konuştu. İlk aşamada terör saldırısı ihtimali gündeme gelse de soruşturma ilerledikçe olayın arkasında aile içi husumet, kan davası, köy içi güç ilişkileri ve koruculuk sistemiyle bağlantılı gerilimler olduğu anlaşıldı. Sanıklar arasında aynı köyden ve akraba çevresinden kişiler bulunuyordu. Saldırganların bir kısmının geçici köy korucusu olması, olayın yalnız aile kavgası değil, bölgede silahın ve yerel güç ilişkilerinin nasıl ölümcül sonuçlar doğurabileceği meselesi olarak da tartışılmasına yol açtı.
Bilge Köyü Katliamı, Türkiye’de koruculuk sistemi üzerine yürüyen tartışmaları yeniden büyüttü. Çünkü bölgede yıllarca güvenlik politikalarının parçası olarak köy koruculuğu uygulanmış, bu sistem bazı yerlerde aileler, aşiretler ve köy içi dengelerle iç içe geçmişti. Devlet adına silah taşıyan ya da silaha erişimi kolay olan yerel aktörlerin özel husumetlerde nasıl bir tehlikeye dönüşebileceği bu olayla çok acı biçimde görüldü.
Katliamın ardından açılan davada sanıklar ağır cezalara çarptırıldı. Ancak hukuki kararlar, geride kalan acıyı azaltmadı. Bir köyde aynı gece onlarca insanın ölmesi, çocukların, hamile kadınların ve yaşlıların hedef alınması, olayın toplumsal hafızadaki yerini daha da ağırlaştırdı. Bilge köyü adı, bir anda Türkiye’de düğün, kan davası, silah, koruculuk ve toplu travma kelimeleriyle birlikte anılır hale geldi.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.
