29 Nisan Tarihte Bugün

54 Dakika Okuma
29 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 29 Nisan

Dünya Dans Günü

29 Nisan Dünya Dans Günü, dansın yalnız sahnede icra edilen estetik bir sanat olmadığını; aynı zamanda insanın bedenle düşünme, ritimle hafıza kurma ve duyguyu hareketle ifade etme biçimi olduğunu hatırlatan uluslararası bir gündür. Bugün, 1982’de Uluslararası Tiyatro Enstitüsü’nün dans komitesi tarafından ilan edildi. Tarihin 29 Nisan olarak seçilmesi de rastlantı değildir: Dünya Dans Günü, modern balenin kurucu isimlerinden sayılan Fransız dans ustası Jean-Georges Noverre’ün doğum gününe ithaf edildi. Noverre, dansı yalnızca süslü figürlerden oluşan bir saray gösterisi olmaktan çıkarıp karakter, duygu ve hikâye taşıyan bağımsız bir sahne diline dönüştüren isimlerden biri kabul edilir.

Dansın asıl gücü ise bu modern çerçevenin çok öncesine uzanmasında yatar. Dans en eski toplumlarda ritüel, tören, ibadet, toplumsal birlik ve duygusal boşalma için kullanılıyordu. Mağara resimlerinden eski Mısır’a, klasik Yunan’dan kabile toplumlarına kadar çok farklı kültürde dans, yalnızca eğlence olarak değil, hayatın kutsal ve toplumsal tarafını düzenleyen bir hareket dili olarak yer aldı. Erken halk danslarında görülen daire biçimli düzenler, ortak ritim ve el ele hareket etme biçimleri de bu kolektif kökene bağlanır.

Bu yüzden bugün dans dediğimiz şey tek bir gelenekten ibaret değildir. Klasik bale, Rönesans İtalya’sı ve Fransız saray kültürü içinden gelişip sahne sanatının incelikli formuna dönüşürken; halk dansları köy yaşamı, tarım ritüelleri, düğünler ve mevsimsel kutlamalar içinden beslendi. Flamenko, tango, sema, çeşitli Afrika dans gelenekleri, Latin Amerika’daki topluluk dansları ya da Asya’nın sahne ve tapınak kökenli dansları, her toplumun bedene başka bir anlam yüklediğini gösterir. UNESCO’nun kültürel miras yaklaşımı da dansı yalnız gösteri değil, topluluk hafızasını, kimliği ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiyi taşıyan bir alan olarak görür.

Modern dansın doğuşu da ayrı bir kırılmadır. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında bazı sanatçılar, klasik balenin katı kurallarına karşı daha özgür, daha doğal ve daha içsel bir hareket dili aramaya başladı. Bu arayış, özellikle Isadora Duncan, ardından Martha Graham gibi isimlerle güçlendi. Böylece dans, yalnız güzellik ve teknik kusursuzluk değil; bireysel ruh hali, kırılganlık, öfke, acı ve çağın psikolojisi ile de ilişki kurmaya başladı. Yani modern dans, bedeni yalnız disiplin altına alınmış bir araç gibi değil, düşüncenin ve duygunun doğrudan taşıyıcısı gibi ele aldı.

Dünya Dans Günü’nün bugün hâlâ anlamlı olmasının nedeni de burada yatıyor. Dans, bir yandan klasik bale gibi yüksek teknik isteyen disiplinleri, bir yandan sokak danslarını, halk oyunlarını, çağdaş koreografiyi, ritüel hareketleri ve gündelik beden hafızasını aynı çatı altında buluşturuyor. Her yıl bugünde düzenlenen gösteriler, atölyeler, okul etkinlikleri ve uluslararası mesajlar, dansın evrensel bir dil olduğu fikrini yeniden öne çıkarıyor. Uluslararası Tiyatro Enstitüsü de bugünün temel amaçlarını, dansın tüm biçimlerini dünyaya duyurmak, sanat formu olarak değerini hatırlatmak ve insanları ortak bir dil etrafında buluşturmak olarak tanımlıyor.

Kısacası 29 Nisan, yalnızca dansçıların günü değildir. Aynı zamanda insanın binlerce yıldır ritimle düşündüğünü, bedenle hatırladığını ve hareketle anlattığını hatırlatan bir gündür. Bu yüzden Dünya Dans Günü, baleden halk oyunlarına, çağdaş danstan sokak kültürüne kadar tüm dans biçimlerinin kutlandığı; ama daha derinde, insan bedeninin kültür üretme gücünün görünür olduğu özel bir tarih olarak kutlanır.

1091 – Bizans, Levounion Muharebesi’nde Peçenekleri ağır yenilgiye uğrattı.

29 Nisan 1091’de Bizans İmparatorluğu ile Peçenekler arasında Levounion Muharebesi yapıldı. Savaş, bugünkü Trakya hattında, Enez’e yakın bölgede gerçekleşti ve İmparator I. Aleksios Komnenos, Kumanların yardımıyla Peçenekleri ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zafer, Bizans’ın uzun süredir yaşadığı askerî ve siyasî çöküşten sonra toparlanma döneminin ilk büyük başarılarından biri sayılır. Oxford Reference ve diğer tarih kaynakları, bu savaşın Bizans için gerçek bir dönüm noktası olduğunu vurgular.

Peçenekler, Orta Asya bozkır kökenli, Türk dili konuşan göçebe bir topluluktu. Yüzyıllar boyunca Karadeniz’in kuzey bozkırlarında, Tuna hattında ve Balkan sınırlarında etkili oldular. Zaman zaman Bizans’la anlaştılar, zaman zaman da imparatorluğun topraklarına akınlar düzenlediler. Yani Peçenekler; 11. yüzyılda Doğu Avrupa ve Balkan siyasetini etkileyen, Bizans için ciddi tehdit oluşturan büyük bozkır güçlerinden biriydi. Özellikle kuzey Balkanlarda yarattıkları baskı, Bizans’ın Avrupa topraklarını sürekli savunma altında bıraktı.

Levounion Muharebesi’nin önemi de burada yatıyor. Bizans, Peçenekleri tek başına durdurmakta zorlanıyordu; bu yüzden I. Aleksios, yine bir başka bozkır topluluğu olan Kumanlarla ittifak kurdu. Ortaya çıkan sonuç, Peçeneklerin siyasî ve askerî güç olarak belini kıran bir yıkım oldu. Birçok tarih anlatısında, bu savaştan sonra Peçeneklerin bağımsız büyük bir güç olarak eski etkilerini sürdüremediği, sağ kalanların dağıldığı ya da başka topluluklar içinde eridiği belirtilir.

Bu yüzden 29 Nisan 1091, yalnızca Bizans’ın kazandığı bir savaşın tarihi değildir. Aynı zamanda Balkanlar’daki Türk bozkır toplulukları tarihinin en kritik kırılmalarından biridir. Bir tarafta Bizans’ın yeniden nefes aldığı, diğer tarafta Peçeneklerin tarih sahnesindeki ağırlığının çözüldüğü gündür.

1514 – Yavuz Sultan Selim’in ordusu, Çaldıran seferi yolunda Kocaeli’ndeki Kazıklı Derbendi yakınında konakladı.

29 Nisan 1514’te Yavuz Sultan Selim’in ordusu, İran seferi yolunda bugünkü Kocaeli sınırları içindeki Kazıklı Derbendi yakınında konakladı. Bu bilgi Haydar Çelebi Ruznâmesi’ne dayanılarak veriliyor; eserde Çaldıran seferi sırasında 29 Nisan’da Kazıklı Karyesi yakınında konaklandığı açıkça belirtiliyor. İlk bakışta bu, sıradan bir menzil notu gibi görünebilir. Oysa bu tür kayıtlar, Osmanlı sefer yollarının nasıl işlediğini ve Kocaeli’nin imparatorluğun doğu-batı hareketliliğinde ne kadar kritik bir geçit olduğunu göstermesi bakımından çok değerlidir.

Yavuz Sultan Selim sıradan bir hükümdar değildi. 1512’de tahta çıktıktan sonra Osmanlı Devleti’nin yönünü köklü biçimde değiştiren padişahlardan biri oldu. Onun asıl büyük hedefi, Osmanlı için hem siyasî hem dinî tehdit saydığı Safevî hükümdarı Şah İsmail’i durdurmaktı. Doğu Anadolu’da Safevî etkisi büyüyor, Anadolu’daki Kızılbaş hareketleri siyasal bir güvenlik meselesi haline geliyordu. Bu yüzden Yavuz’un 1514 seferi yalnız bir fetih yürüyüşü değil, aynı zamanda Osmanlı’nın doğu siyaseti ve mezhep temelli güvenlik anlayışı açısından belirleyici bir hesaplaşmaydı.

Yavuz, 20 Mart 1514’te Edirne’den İran seferi için yola çıktı. İstanbul’dan sonra İzmit’e ulaştığında Şah İsmail’e sert bir mektup göndererek savaşı fiilen ilan etti. Bu ayrıntı çok önemli; çünkü İzmit ve çevresi burada sadece bir geçiş noktası değil, Osmanlı’nın Safevîlere karşı büyük doğu seferinin siyasî ilan hattı gibi işliyor. Yani Yavuz’un ordusu Marmara’nın doğu yakasına geçtiğinde sefer artık bir hazırlık safhası değil, açık bir askerî ve siyasî hesaplaşma yoluna girmişti.

Kazıklı Derbendi’nin önemi de burada ortaya çıkıyor. Bu hat sadece ticari bir hat değildi, aynı zamanda ordu ve hac güzergâhı olarak kullanılıyordu; daha sonraki yüzyıllarda da Kazıklı önemli bir menzil oldu. 16. yüzyıldan itibaren bu bölge, İstanbul’dan Anadolu içlerine geçen yolların düğüm noktalarından biri haline gelmişti. Matrakçı Nasuh’tan Dernschwam’a kadar çeşitli seyahat ve sefer kaynakları; Kazıklı hattının askerî konaklama ve iaşe zinciri bakımından uzun ömürlü bir menzil olduğunu anlatıyor. Bu nedenle 29 Nisan 1514’teki konaklama, Kocaeli coğrafyasının Osmanlı sefer lojistiği içindeki stratejik rolünü ortaya koyan tarihî bir izdir.

Bu konaklamanın birkaç ay sonraki sonucu ise dünya tarihini etkileyecek kadar büyüktü. Yavuz’un ordusu bu yürüyüşün sonunda 23 Ağustos 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup etti. Bu zafer, Osmanlı’nın doğu sınırlarını yeniden şekillendirdi; Safevî yayılmasını kırdı ve imparatorluğun doğu siyasetinde kalıcı bir üstünlük yarattı. Yani Kazıklı Derbendi yakınındaki bu 29 Nisan konaklaması, sonradan Çaldıran gibi büyük bir meydan savaşına uzanacak hattın küçük ama anlamlı halkalarından biridir. Başka bir deyişle Kocaeli’de atılan o sefer adımı, birkaç ay sonra Osmanlı tarihinin en kritik doğu zaferlerinden birine bağlanmıştır.

Bu yüzden 29 Nisan 1514, Kocaeli için sadece geçmişten kalmış ilginç bir tarih notu değildir. Aynı zamanda şunu gösterir: Kocaeli, Osmanlı tarihinde yalnızca limanları, geçitleri ve ticaret yollarıyla değil, imparatorluğun büyük askerî yürüyüşlerine menzil oluşturan stratejik konumuyla da önem taşıyan bir coğrafyaydı. Yavuz Sultan Selim’in Kazıklı Derbendi hattındaki konaklaması, bu yerel coğrafyanın dünya tarihine uzanan büyük seferlerle nasıl birleştiğini gösteren güçlü bir örnek olarak okunmalıdır.

1785 – Bisikletin atası sayılan aracı geliştiren Alman mucit Karl Drais doğdu.

29 Nisan 1785’te Karlsruhe’de doğan Karl Drais, bugün geniş kitlelerce çok tanınmasa da ulaşım tarihini değiştiren isimlerden biri olarak kabul edilir. Onu önemli yapan şey, 1817’de geliştirdiği Laufmaschine adlı iki tekerlekli aracıyla, bugünkü bisikletin temel mantığını ortaya koymuş olmasıdır. Bu araç pedal taşımıyordu; sürücü ayaklarıyla yerden güç alarak ilerliyordu. Yine de iki tekerlek üzerinde denge kuran, gidonu olan ve insan gücüyle çalışan bu düzenek, sonraki bisiklet ve motosiklet tasarımlarının temelini attı. Bu yüzden Drais, birçok kaynakta bisikletin babası olarak anılır.

Drais’in ilk büyük gösteri sürüşü 12 Haziran 1817’de Mannheim çevresinde yapıldı. Yaklaşık 7 kilometrelik mesafeyi bu araçla kat etmesi, o dönem için atsız kişisel ulaşım fikrinin gerçekten mümkün olduğunu göstermişti. Ancak aracın başarısı ilk anda kalıcı bir devrime dönüşmedi. Çünkü dönemin yolları çok bozuktu; sürücüler çoğu zaman kaldırıma çıkıyor, bu da yayalar için tehlike yaratıyordu. Sonunda Almanya, Britanya ve başka bazı yerlerde bu araçların kullanımı sınırlandırıldı ve modası bir süre söndü. Yani Drais’in fikri hemen dünyayı değiştirmedi; ama daha sonra pedalın, zincirin ve lastiğin eklenmesiyle modern bisikletin yolunu açtı.

Karl Drais yalnızca bu araçla da sınırlı kalmadı. Erken dönem daktilo benzeri bir klavyeli araç, bir stenografi makinesi, ilk et kıyma makinesi ve raylı sistemler için ayakla çalışan bir el aracı gibi başka icatlar da geliştirdi. Buna rağmen hayatı parlak geçmedi. Siyasi çalkantılar, maddi sıkıntılar ve resmî görevlerle yaşadığı gerilimler nedeniyle ömrünün son döneminde zor koşullarda yaşadı ve 1851’de yoksul halde öldü.

1880 – Cumhuriyet’in kuruluş kadrosundaki en önemli isimlerden Ali Fethi Okyar doğdu.

29 Nisan 1880’de bugün Kuzey Makedonya sınırları içinde kalan Pirlepe’de doğan Ali Fethi Okyar, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan geçişte asker, diplomat, başbakan, Meclis başkanı ve parti lideri olarak iz bırakan başlıca isimlerden biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşıydı. Genç yaşta askerî eğitim aldı; Harbiye yıllarında Mustafa Kemal’le tanıştı ve bu ilişki sonraki siyasî hayatının da en belirleyici damarlarından biri oldu.

Ali Fethi Bey’in önemi, farklı rejim dönemlerinde etkili roller üstlenmiş olmasından gelir. Osmanlı’nın son yıllarında subay ve siyasetçi olarak öne çıktı; İttihat ve Terakki çevresiyle temaslı oldu, elçilik ve mebusluk yaptı, bir dönem sadrazamlığa kadar yükseldi. Millî Mücadele yıllarında da Ankara hareketinin siyasal hattında yer aldı. Cumhuriyet kurulduktan sonra ise hem diplomatik görevlerde bulundu hem de hükümet başkanlığı yaptı. Başbakanlığı, 1925’te Şeyh Said İsyanı sonrasındaki sertleşme ortamında sona erdi; ardından Paris’e büyükelçi olarak gönderildi.

Onu Türk siyasal tarihinde asıl ayrıcalıklı yere koyan olay ise Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyidir. 1930’da Atatürk’ün teşvikiyle kurulan bu parti, Cumhuriyet döneminin ilk kontrollü muhalefet denemesi olarak görüldü ve Ali Fethi Okyar da partinin lideri oldu. Ama beklenenden çok daha büyük bir toplumsal ilgiyle karşılaşınca, kısa sürede iktidar açısından hassas bir meseleye dönüştü. Parti yalnızca birkaç ay yaşadı ve 17 Kasım 1930’da kapatıldı. Bu kısa ömürlü deneyim, Türkiye’de çok partili hayatın neden bu kadar zor başladığını anlamak için bugün bile dönüp bakılan başlıca kırılmalardan biridir.

Ali Fethi Okyar’ı ilginç kılan şey, siyasette daha ılımlı, uzlaşmacı ve yumuşak üslubuyla anılmasıdır. Aynı kuşağın bazı sert ve çatışmacı figürlerinden farklı olarak hem Osmanlı’nın son döneminde hem de Cumhuriyet’in ilk yıllarında daha dengeli bir siyasal çizgi aradı. Bu yüzden adı yalnız iktidarla değil, muhalefetin meşru zeminde kurulması arayışıyla da birlikte anılır. 1943’te öldüğünde ardında, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin neredeyse bütün büyük kırılmalarına dokunmuş bir hayat bırakmıştı.

1916 – Kût’ül-Amâre’de İngiliz ordusu teslim oldu, Osmanlı İmparatorluğu savaşın en büyük zaferlerinden birini kazandı.

29 Nisan 1916’da Irak Cephesi’nde Kût’ül-Amâre Kuşatması aylar süren mücadelenin ardından Osmanlı zaferiyle sonuçlandı. Halil Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Kût kasabasında kuşatma altında tuttuğu İngiliz-Hint ordusunu teslim aldı. Yaklaşık beş aya yayılan bu kuşatma sonunda, General Charles Townshend komutasındaki birlikler silah bıraktı. Osmanlı için bu, doğrudan doğruya devletin itibarını yükselten büyük bir askerî zafer anlamına geliyordu.

Bu olayın öncesi de en az sonucu kadar önemlidir. İngilizler Basra’dan başlayarak Bağdat’a doğru ilerlemek, Mezopotamya’daki petrol ve ulaşım hatlarını denetim altına almak istiyordu. Ancak Selmanpak Muharebesi’nden sonra geri çekilmek zorunda kaldılar ve Kût’ül-Amâre’de sıkıştılar. Osmanlı ordusu bu geri çekilmeyi iyi değerlendirdi; kasabayı kuşatarak dış dünyayla bağını kesti. İngilizler kuşatmayı yarmak için defalarca yardım harekâtı düzenledi ama başarılı olamadı. Açlık, hastalık ve yıpranma içerideki kuvvetleri çökertti.

Kût’ül-Amâre Zaferi’ni büyük yapan şey, İngiliz İmparatorluğu açısından çok ağır bir teslimiyet olmasıydı. Binlerce asker esir düştü ve bu gelişme, o dönem için Britanya’nın en sarsıcı askerî yenilgilerinden biri sayıldı. Osmanlı kamuoyunda ise zafer büyük coşkuyla karşılandı; Çanakkale’den sonra savaş yıllarının en parlak başarılarından biri olarak görüldü. Halil Paşa da bu zaferin ardından Kut soyadıyla anılmaya başladı.

Ama bu zaferin ilginç ve biraz da acı tarafı şudur: Osmanlı için böylesine büyük bir başarı olmasına rağmen, Cumhuriyet döneminde uzun yıllar Çanakkale kadar güçlü bir toplumsal hafızaya dönüşemedi. Oysa 29 Nisan 1916, Osmanlı ordusunun I. Dünya Savaşı’nda sadece savunmada değil, kuşatma ve teslim alma bakımından da ne kadar etkili olabildiğini gösteren en çarpıcı tarihlerden biridir. Bu nedenle Kût’ül-Amâre, Türk askerî tarihinde yalnız bir cephe notu değil, imkânsız görünen şartlarda kazanılmış büyük bir zafer olarak anılır.

1919 – Anzavur Ahmet, İzmit’e mutasarrıf vekili olarak atandı; Kocaeli hattında Millî Mücadele karşıtı baskı sertleşti.

29 Nisan 1919’da Damat Ferit Paşa Hükümeti, Anzavur Ahmet’i İzmit’e mutasarrıf vekili olarak atadı. Bu atamanın amacı, bölgede gelişen millî teşkilatlanmayı kontrol altına almak ve İstanbul hükümetine bağlılığı güçlendirmekti. Anzavur’un göreve başlaması, İzmit ve çevresinde yalnızca idarî bir değişiklik anlamına gelmiyordu; aynı zamanda İstanbul yanlısı güçlerle millî hareket arasındaki mücadelenin yerelde sertleşmesi demekti. Anzavur Ahmet daha sonra Millî Mücadele karşıtı isyanlarıyla anılacak ve adı Kocaeli-Balıkesir hattındaki karşı hareketlerin simgesi haline gelecekti.

1920 – TBMM, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu kabul etti.

29 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi, açılışından sadece altı gün sonra, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu kabul etti. Bu kanun, Ankara’da yeni kurulan Meclis’in kendi meşruiyetini ve otoritesini korumak için attığı en sert ve kurucu adımlardan biriydi. Kanunun resmî metninde, TBMM’nin meşruluğuna karşı sözlü, fiilî ya da yayın yoluyla muhalefet eden, isyan çıkaran, kışkırtan ya da bu hareketlere yardım edenlerin vatana ihanet kapsamında cezalandırılacağı açıkça yazıldı. Kanun 29 Nisan 1920’de kabul edildi ve ilanından kırk sekiz saat sonra yürürlüğe girdi.

Bu kanunun neden bu kadar erken çıkarıldığını anlamak için dönemin şartlarına bakmak gerekir. Ankara’da Meclis henüz yeni açılmıştı; Anadolu’da ise hem işgal kuvvetlerinin baskısı hem de İstanbul Hükümeti’ne bağlı ayaklanmalar, fetvalar, asker kaçakları ve otorite boşluğu vardı. Yani mesele sadece dış düşmanla savaşmak değildi; içeride de yeni kurulan siyasî merkezin tanınıp tanınmayacağı hayati bir sorundu. Akademik çalışmalar, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun tam da bu ortamda, TBMM’nin meşruluğunu hukuk yoluyla ilan etmek ve Millî Mücadele aleyhindeki hareketleri caydırmak amacıyla çıkarıldığını vurguluyor.

Kanunun en dikkat çekici yönlerinden biri, Meclis’in o günkü anlayışını çok çıplak biçimde göstermesidir. Yasama gücünü yeni eline alan TBMM, sadece kanun yapmıyor; aynı zamanda yürütmeyi ve belirli ölçüde yargı denetimini de kendi çatısı altında topluyordu. Nitekim sonraki aylarda kurulan İstiklâl Mahkemeleri de büyük ölçüde bu mantığın uzantısı oldu. Bazı değerlendirmelerde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun 1920’lerin başındaki olağanüstü rejimin hukukî omurgalarından biri olduğu özellikle belirtiliyor.

Kanunun tarihi etkisi, sadece Millî Mücadele günleriyle sınırlı kalmadı. Metin sonraki yıllarda çeşitli değişikliklerle yaşamaya devam etti; 1923’te Cumhuriyet karşıtı propaganda ve saltanat yanlısı faaliyetlere karşı genişletildiği de hukuk tarihine ilişkin çalışmalarda yer alıyor. Yasa ancak 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırıldı. Yani 29 Nisan 1920’de kabul edilen bu kanun, yalnız o günün isyan ve kargaşa ortamına verilmiş geçici bir tepki değil; Türkiye’nin siyasal ve ceza hukuku tarihinde onlarca yıl izi süren sert bir kurucu metin oldu.

1939 – Türk güreşçileri Yaşar Doğu ve Mustafa Çakmak, Avrupa Şampiyonası’nda gümüş madalya kazandı.

29 Nisan 1939’da yapılan Avrupa Güreş Şampiyonası müsabakalarında, Türk güreşçiler Yaşar Doğu ile Mustafa Çakmak, kendi sıkletlerinde Avrupa ikincisi oldu. Yaşar Doğu 66 kiloda, Mustafa Çakmak ise 87 kiloda gümüş madalya kazanarak Türkiye’nin minder güreşindeki yükselişinin erken işaretlerinden birini verdi. O yıllarda Türkiye, güreşte henüz dünya çapındaki büyük altın dönemine tam ulaşmamıştı; ama bu tür dereceler, birkaç yıl sonra gelecek uluslararası başarıların temelini atıyordu.

Bu maddeyi önemli yapan asıl isim elbette Yaşar Doğu’dur. Çünkü o, daha sonra Türk güreş tarihinin en büyük figürlerinden birine dönüşecekti. 1948 Londra Olimpiyatları’nda altın madalya kazanacak, dünya şampiyonluğu yaşayacak ve yalnız başarılarıyla değil, yetiştirdiği sporcularla da Türk güreşinin efsane isimlerinden biri haline gelecekti.

Mustafa Çakmak’ın derecesi de aynı şekilde önemlidir. Çünkü bu başarılar, tek tek sporculardan öte, Türkiye’nin güreşte uluslararası bir okul haline gelmeye başladığını gösteriyordu. Cumhuriyet’in ilk döneminde spor, özellikle de güreş hem millî gurur hem de uluslararası görünürlük alanı olarak görülüyordu. Bu nedenle 29 Nisan 1939; Türk güreşinin Avrupa minderlerinde kalıcı bir güç olma yolunda verdiği erken işaretlerden biri olarak anılır.

1939 – Hitler’in en kritik isimlerinden Franz von Papen, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi olarak güven mektubunu sundu.

29 Nisan 1939’da Franz von Papen, Almanya’nın Ankara Büyükelçisi sıfatıyla güven mektubunu sundu. Bu sıradan bir diplomatik atama değildi. Von Papen, Nazi Almanyası’nın herhangi bir diplomatı değil; Weimar döneminde şansölyelik yapmış, Hitler’in iktidara geliş sürecinde önemli rol oynamış, ardından da Nazi dış politikasında kullanılan çok deneyimli bir siyasetçiydi. Almanya’nın onu Türkiye’ye göndermesi, 1939 baharında Avrupa savaşın eşiğine gelirken Ankara’nın ne kadar kritik görüldüğünü açıkça gösteriyordu.

Bu atamanın arka planı da ilginçtir. Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop, von Papen’i Türkiye’ye göndermek istiyordu; ancak önce Mustafa Kemal Atatürk, ardından da bir süre İsmet İnönü yönetimi bu atamaya mesafeli davrandı. Atatürk’ün, von Papen’i I. Dünya Savaşı yıllarından tanıdığı ve bu isme sıcak bakmadığı aktarılır. Türkiye sonunda Nisan 1939’da bu atamayı kabul etti; ama bu kabul, Almanya’ya yakınlaşmadan çok, yaklaşan savaş öncesi denge siyasetinin parçasıydı. Von Papen Ankara’ya, tam da Türkiye’nin İngiltere ve Fransa ile yakınlaştığı bir dönemde geldi.

Von Papen’in Ankara’daki görevi açıktı: Türkiye’yi İngiliz-Fransız ekseninden uzak tutmak, mümkünse Alman etkisine açık bir çizgide tutmak ve en azından savaşın dışında ama Berlin’e tamamen kapanmamış bir konumda bırakmak. Nitekim sonraki yıllarda Türkiye, II. Dünya Savaşı boyunca savaş dışında kalmaya çalışırken Ankara bir büyük güçler diplomasisi ve casusluk merkezi haline geldi. Von Papen de bu oyunun başlıca aktörlerinden biri oldu.

1943 – Operation Mincemeat başladı; II. Dünya Savaşı’nın en ünlü aldatma planlarından biri devreye girdi.

29 Nisan 1943’te Müttefikler, tarihin en meşhur istihbarat aldatmalarından biri olan Operation Mincemeat planını uygulamaya koydu. Sahte kimlik verilmiş bir cesedin üzerine yerleştirilen resmî görünümlü belgeler, İspanya kıyılarına bırakıldı. Amaç, Almanları Müttefiklerin Sicilya yerine Yunanistan ve Sardinya’ya çıkarma yapacağına inandırmaktı. Plan işe yaradı; Berlin yanlış yönlendirildi ve Sicilya çıkarması öncesinde Alman savunma hesabı bozuldu. Olayın ilginç yanı, savaş tarihinin en etkili operasyonlarından birinin tankla, uçakla değil, ölü bir beden ve inandırıcı evraklarla yapılmış olmasıdır. Bu yüzden 29 Nisan 1943, savaşta bilginin ve aldatmanın bazen ordular kadar belirleyici olabileceğini gösteren eşiklerden biri sayılır.

1945 – İtalya’daki Alman orduları teslim oldu, Avrupa’da savaşın sonu iyice görünür hale geldi.

29 Nisan 1945’te, İtalya’daki Alman birlikleri Müttefik kuvvetlere teslim olmayı kabul etti. Teslim anlaşması aslında o gün imzalandı, ancak 2 Mayıs 1945’te yürürlüğe girdi. Yani 29 Nisan, fiilî çöküşün resmileştiği; 2 Mayıs ise silahların gerçekten sustuğu tarih olarak düşünülmeli. Bu teslimiyet, kuzey İtalya’da ve Avusturya’nın bir bölümünde bulunan Alman ordularının artık savaşı sürdüremeyeceğini kabul etmesi anlamına geliyordu.

Bu gelişmenin öncesi de son derece çarpıcıydı. Nisan 1945’in son günlerinde Müttefikler kuzeyden hızla ilerliyor, İtalya’daki faşist düzen çözülüyor, partizanlar şehirleri ele geçiriyor, Mussolini de kaçmaya çalışırken yakalanıyordu. Yani İtalya cephesinde askerî çöküş ile siyasî çöküş neredeyse aynı anda yaşandı. Alman birliklerinin teslimi de bu büyük dağılmanın son halkalarından biri oldu.

Bu olayın önemi, yalnızca İtalya cephesiyle sınırlı değildir. Çünkü Avrupa’da Nazi Almanyası’nın askerî direncinin artık kırıldığını gösteren en açık işaretlerden biriydi. İtalya’daki teslimiyet, Berlin’in düşmesine ve Almanya’nın genel teslimiyetine giden son günlerde, savaşın artık geri dönülmez biçimde bittiği anlamına geliyordu.

1945 – Hitler, Berlin’de Eva Braun’la evlendi; birkaç saat sonra gerçekleşecek intiharından önce yerine Karl Dönitz’i bıraktı.

29 Nisan 1945 gecesi, Adolf Hitler, Berlin’de yer altındaki sığınağında uzun yıllardır yanında bulunan Eva Braun ile evlendi. O sırada Sovyet ordusu Berlin’i kuşatmış, III. Reich fiilen çökmüş, başkent düşmek üzereydi. Yani bu evlilik bir iktidar gösterisinin değil, sonu gelmiş bir rejimin karanlık ve kapalı bir son perdesinin parçasıydı. Tören çok dar bir çevrede, sığınakta yapıldı; ardından Hitler siyasi vasiyetini ve özel vasiyetini dikte ettirdi.

Bu belgelerde Hitler, Reichsmarschall Hermann Göring ile Heinrich Himmler’i artık güvenilmez saydığını belirtti ve Büyük Amiral Karl Dönitz’i Reich Başkanı ve silahlı kuvvetlerin başkomutanı, Joseph Goebbels’i ise Reich Şansölyesi olarak tayin etti. Yani yaygın anlatıdaki gibi Dönitz doğrudan yeni Führer ilan edilmedi; ama Hitler’in ölümünden sonra devletin başına geçecek isim olarak bırakıldı. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Nazi rejiminin son saatlerinde bile Hitler, çöken devlet yapısını kâğıt üzerinde yeniden düzenlemeye çalışıyordu.

Hitler ile Eva Braun, evlendikten yaklaşık bir gün sonra, 30 Nisan 1945’te, yine aynı sığınakta intihar etti. Goebbels de kısa süre sonra intihar etti. Dönitz ise kuzey Almanya’da çok kısa ömürlü bir yönetim kurdu; ama bu yönetim birkaç gün içinde Almanya’nın genel teslimiyetine giden süreci ancak geciktirebildi. Bu nedenle 29 Nisan 1945; Nazi Almanyası’nın son saatlerinde iktidarın, sadakatin ve çöküşün grotesk biçimde iç içe geçtiği tarihtir.

1945 – Sovyet tankları Berlin’e girdi, Nazi Almanyası’nın sonu artık kaçınılmaz hale geldi.

29 Nisan 1945’te Sovyet tankları Berlin’in merkezine kadar ulaştı ve şehirdeki son büyük savaş, artık doğrudan başkentin kalbinde yaşanmaya başladı. Kızıl Ordu günlerdir Berlin’i kuşatma altına almış, sokak sokak, bina bina ilerliyordu. Bu aşamaya gelindiğinde Alman savunması büyük ölçüde çökmüş, şehir harabeye dönmüş, sivil halk ise açlık, bombardıman ve kaos içinde hayatta kalmaya çalışıyordu. Sovyet birliklerinin merkeze girmesi, askeri bakımdan olduğu kadar psikolojik bakımdan da çok ağır bir darbeydi; çünkü artık Hitler yönetiminin başkentte tutunamayacağı açıkça görülüyordu.

Berlin Muharebesi, II. Dünya Savaşı’nın Avrupa cephesindeki en sert ve en yıkıcı son çatışmalarından biriydi. Sovyetler için Berlin’e girmek, Nazi Almanyası’nı kendi başkentinde ezmek ve savaşın hesabını sembolik olarak da görmek anlamına geliyordu. Alman tarafında ise yaşlılar, gençler, Hitler Gençliği üyeleri ve elde kalan son birlikler bile savunmaya sürülmüştü. Şehir artık düzenli bir başkentten çok, her köşesinde ölüm kalım savaşı verilen dev bir yıkım alanına dönmüştü.

Bu gelişmenin en önemli sonucu, Hitler’in sonunun birkaç saat ve birkaç güne kadar indiğinin kesinleşmesiydi. Nitekim Sovyet tanklarının merkeze kadar ulaştığı bu günlerin hemen ardından Hitler sığınağında intihar etti, Reichstag çevresindeki çarpışmalar son bir sembolik mücadeleye dönüştü ve birkaç gün içinde Berlin tamamen düştü.

1945 – Dachau Toplama Kampı kurtarıldı, Nazi zulmünün en karanlık yüzlerinden biri dünyaya açıldı.

29 Nisan 1945’te, Almanya’daki Dachau Toplama Kampı, ABD Kara Kuvvetleri’ne bağlı birlikler tarafından kurtarıldı. ABD ordusunun farklı kayıtlarında ve Holokost Müzesi kaynaklarında, kampa ulaşan başlıca birlikler arasında 42. ve 45. Piyade Tümenleri ile 20. Zırhlı Tümen unsurlarının bulunduğu belirtiliyor. Amerikan askerleri kampa ulaştığında içeride yaklaşık 32 bin mahkûm hâlâ hayattaydı; ancak kampın çevresinde ve tren vagonlarında gördükleri manzara, Nazi sisteminin ulaştığı vahşeti bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Dachau, 1933’te kurulan ilk düzenli Nazi toplama kampıydı ve sonraki kamplar için bir model haline gelmişti. Başlangıçta siyasî muhalifler için açılmış, zamanla Yahudiler, Romanlar, dinî gruplar, eşcinseller, savaş esirleri ve rejimin hedef aldığı birçok topluluk için bir baskı ve ölüm sistemine dönüşmüştü. Britannica ve Holokost kaynakları, Dachau’nun sadece bir hapis alanı değil, aynı zamanda zorla çalıştırma, sistematik kötü muamele, açlık, hastalık ve deneylerin uygulandığı merkezlerden biri olduğunu vurguluyor.

Amerikan birliklerinin karşılaştığı ilk görüntülerden biri de kamp yakınındaki ölü bedenlerle dolu tren vagonları oldu. Holokost Müzesi’nin zaman çizelgesi, bu vagonlarda çürümüş halde çok sayıda ceset bulunduğunu, ayrıca kampta tifüs ve aşırı kötü yaşam koşullarının hüküm sürdüğünü belirtiyor. Kampın kurtarılması mahkûmlar için elbette bir özgürlük anıydı; ama bu özgürlük, aynı zamanda ağır açlık, salgın hastalık, travma ve ölümün iç içe geçtiği bir sahneyle geldi. Birçok mahkûm kurtuluş günlerinden sonra da hastalık ve bitkinlik nedeniyle yaşamını yitirdi.

Bu yüzden 29 Nisan 1945; dünyanın, Nazi toplama kampı sisteminin ne kadar büyük bir insanlık suçu ürettiğini gözleriyle gördüğü tarihlerden biridir. Dachau’nun kurtuluşu, Holokost’un soyut bir vahşet anlatısı olmaktan çıkıp, askerlerin, gazetecilerin ve sağ kalanların tanıklıklarıyla bütün dünyaya açıldığı dönüm noktalarından biridir.

1947 – Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hem bakanlık hem büyükelçilik yapan Zekai Apaydın hayatını kaybetti.

29 Nisan 1947’de İstanbul’da ölen Zekai Apaydın, Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan geçişte görev almış, çok yönlü devlet adamlarından biriydi. 1884’te Bosna’nın Graveşka bölgesinde doğdu; ailesi daha sonra Anadolu’ya göç etti. Aydın ve İzmir’de öğrenim gördükten sonra Mekteb-i Mülkiye’yi bitirdi ve kaymakamlık, mutasarrıflık gibi idari görevlerde bulundu. Bu erken dönem memuriyetler, onu taşra yönetimini bilen bir bürokrat haline getirdi.

Millî Mücadele başladığında Anadolu hareketine katıldı ve TBMM’ye milletvekili olarak girdi. Ankara hükümetinin dış temaslarında da görev aldı; Londra Konferansı’nda TBMM heyeti içinde yer aldı, Lozan Konferansı’nda müşavirlik yaptı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü Apaydın yalnız iç siyasette değil, yeni devletin uluslararası tanınma sürecinde de rol alan isimlerden biriydi.

Cumhuriyet döneminde ise kariyeri daha da dikkat çekici hale geldi. Tarım Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı ve Millî Savunma Bakanlığı yaptı; ayrıca Londra ve Moskova büyükelçiliği gibi çok kritik görevlerde bulundu. Özellikle 1920’ler ve 1930’larda hem içeride devlet teşkilatının kurulması hem dışarıda yeni rejimin temsil edilmesi açısından bu tür isimler kurucu kadronun görünmeyen ama önemli parçalarıydı. Apaydın da onlardan biriydi.

Zekai Apaydın bugün çok sık anılan bir isim olmayabilir; ama biyografisi, erken Cumhuriyet’in nasıl bir kadroyla kurulduğunu anlamak açısından öğreticidir. Taşra idaresinden diplomasiye, Meclis’ten bakanlığa uzanan hayatı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte devletin farklı kademelerinde görev yapan bürokrat-siyasetçi tipinin tipik ama önemli örneklerinden biridir.

1951 – Türkiye, serbest stilde ilk kez düzenlenen Dünya Güreş Şampiyonası’nı takım halinde kazandı.

29 Nisan 1951’de Helsinki’de yapılan serbest stil Dünya Güreş Şampiyonası, Türk güreşi için tarihî bir başarıyla sonuçlandı. Türkiye Millî Takımı, ilk kez ayrı bir organizasyon olarak düzenlenen bu şampiyonayı takım halinde birinci bitirdi. Bu sonuç, Türkiye’nin güreşte dünya düzeyinde sistemli bir güç haline geldiğini gösteren önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Bu başarının arka planı da önemlidir. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren güreş, Türkiye’de hem geleneksel kökleri hem de uluslararası başarı potansiyeli nedeniyle özel önem verilen spor dallarından biriydi. Minder güreşiyle yağlı güreş arasında kurulan kültürel bağ, Anadolu’daki güçlü spor hafızasını modern spor düzenine taşıdı. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda gelen Avrupa ve olimpiyat başarıları, 1951’de artık dünya şampiyonluğu düzeyine çıkmış oldu. Yani Helsinki’de kazanılan birincilik, tesadüfî bir çıkış değil; yıllardır biriken emeğin, disiplinin ve teknik gelişimin sonucuydu.

1955 – Güney Vietnam’da iç savaş başladı, ülke uzun ve yıkıcı bir savaş dönemine girdi.

29 Nisan 1955’te Güney Vietnam’da, tarihe Saygon Muharebesi olarak geçen çatışmalar başladı ve ülke içindeki büyük iktidar kavgası açık silahlı mücadeleye dönüştü. Güney Vietnam Başbakanı Ngo Dinh Diem, devlet otoritesini kendi elinde toplamak isterken, Saygon çevresinde güçlü olan silahlı Binh Xuyen grubuna karşı harekete geçti. Çatışmalar özellikle başkent çevresinde yoğunlaştı; sokak savaşları, topçu ateşi ve büyük yangınlar yaşandı.

1954 Cenevre Anlaşması’yla Vietnam fiilen kuzey ve güney olarak ayrılmıştı; kuzeyde Ho Şi Minh yönetimi, güneyde ise Batı destekli yeni bir yapı kuruluyordu. Ancak Güney Vietnam’ın içinde de birlik yoktu. Dini gruplar, yerel silahlı yapılar, suç örgütleri ve farklı siyasî odaklar merkezi otoriteye direniyordu. Diem’in Binh Xuyen’e karşı giriştiği bu mücadele, Güney Vietnam devletini merkezîleştirme çabasının ilk büyük kanlı sınavı oldu.

Sonraki yıllarda çatışma daha da büyüdü. Güney Vietnam’daki iç iktidar mücadeleleri, kırsaldaki isyanlar, Viet Cong’un yükselişi ve ABD müdahalesinin artmasıyla birlikte ülke giderek tam ölçekli Vietnam Savaşı’na sürüklendi. Bu yüzden 29 Nisan 1955, yalnız Güney Vietnam’da bir iç çatışmanın başlangıcı değil; birkaç yıl sonra bütün dünyanın adını ezbere bileceği Vietnam savaşı felaketinin erken kırılma anlarından biridir.

1960 – İstanbul’da öğrenci olayları patlak verdi, Turan Emeksiz öldü; 27 Mayıs’a giden yol sertleşti.

29 Nisan 1960’a girilirken, bir gün önce başlayan üniversite protestoları büyüdü ve Demokrat Parti iktidarıyla toplum arasındaki gerilim açık bir kırılmaya dönüştü. İstanbul Üniversitesi merkezli gösterilerde polis sert müdahale yaptı; öğrenci Turan Emeksiz hayatını kaybetti, çok sayıda öğrenci ve öğretim üyesi yaralandı, üniversite kapatıldı ve sıkıyönetim ilan edildi. Bu olayların arka planında Tahkikat Komisyonu kararı, basın üzerindeki baskılar ve muhalefetle iktidar arasındaki sert kutuplaşma vardı. 28-29 Nisan olayları, daha sonra 27 Mayıs darbesine giden sürecin en önemli toplumsal eşiklerinden biri oldu. Turan Emeksiz’in adı da uzun yıllar bu dönemin sembollerinden biri haline geldi.

1968 – Hair müzikali Broadway’de sahnelendi; sahne sanatlarında yeni bir çağın simgelerinden biri oldu.

29 Nisan 1968’de Hair, Broadway’de perde açtı ve kısa sürede 1960’ların kültürel ruhunu sahneye taşıyan büyük bir kırılma haline geldi. Tam adıyla Hair: The American Tribal Love-Rock Musical, gençlik karşı kültürünü, Vietnam Savaşı’na tepkiyi, kuşak çatışmasını, cinsellik ve özgürlük tartışmalarını doğrudan sahneye taşıyordu. Broadway seyircisi alışık olduğu klasik müzikal formunun yerine, uzun saçlı, savaş karşıtı, kuralları reddeden bir kuşağın sesini duydu. Bu yüzden Hair, dönemin toplumsal atmosferinin sahneye taşınmış haliydi.

Müzikali önemli yapan en büyük yeniliklerden biri, rock müziği Broadway’in merkezine yerleştirmesiydi. James Rado ile Gerome Ragni’nin yazdığı, müzikleri Galt MacDermot’a ait olan eser; sahne müziği ile 1960’ların pop-rock sesini bir araya getirdi. “Aquarius”, “Let the Sunshine In”, “Good Morning Starshine” ve “Easy to Be Hard” gibi şarkılar, tiyatro sahnesini aşıp popüler müzik dünyasında da büyük yankı buldu.

Oyun, ırksal olarak karma bir oyuncu kadrosu, açık savaş karşıtlığı, uyuşturucu göndermeleri, cinsellik, çıplaklık ve sahne sonunda izleyiciyi de içine çeken “be-in” bölümüyle büyük tartışma yarattı. Broadway seyircisi o gece ilk kez karşı kültürü bu kadar doğrudan, bu kadar provokatif ve bu kadar canlı biçimde gördü. Tepki çeken yanları kadar, tiyatro dilini zorlayan cesaretiyle de dikkat çekti.

Hair’in ilginç bir başka tarafı da Broadway’e gelmeden önce Off-Broadway’de doğmuş ve birkaç aylık yoğun yeniden çalışma sonrasında Broadway versiyonuna kavuşmuş olmasıdır. Yönetmen Tom O’Horgan’ın deneysel yaklaşımı, oyunu klasik hikâye anlatımından daha parçalı, daha serbest ve daha duyusal bir yapıya taşıdı. Broadway yapımı dört yıl boyunca sahnede kaldı ve 1.750 temsil yaptı. Londra dâhil dünyanın başka merkezlerinde de uzun soluklu yapımlara dönüştü.

Bu yüzden 29 Nisan 1968; Broadway’in geleneksel sınırlarının zorlandığı, gençlik kültürünün ve rock müziğin sahne sanatlarını dönüştürdüğü, modern müzikal anlayışının yön değiştirdiği tarihlerden biridir.

1979 – Türk tiyatrosunun kurucu isimlerinden Muhsin Ertuğrul hayatını kaybetti.

29 Nisan 1979’da ölen Muhsin Ertuğrul, Türk tiyatrosu ve sinemasında yalnız önemli bir sanatçı değil, doğrudan kurucu figür sayılan isimlerden biridir. 1892’de İstanbul’da doğdu. Genç yaşta tiyatroya yöneldi; o dönemde sahne sanatları Osmanlı toplumunda hâlâ sınırlı ve tartışmalı bir alanken Muhsin Ertuğrul, tiyatroyu hayatının merkezine koydu. Oyunculuk yaptı, yönetti, çevirdi, uyarladı, topluluklar kurdu ve sahne disiplinini değiştirdi. Bu yüzden Muhsin Ertuğrul, Türkiye’de modern tiyatronun örgütlenmesinde belirleyici rol oynayan insandır.

Onu bu kadar önemli yapan şey, tiyatroyu bir heves ya da yan uğraş olmaktan çıkarıp kurum, repertuvar ve disiplin işi haline getirmesidir. Darülbedayi’nin, sonra şehir tiyatrolarının ve devlet tiyatrosu fikrinin gelişiminde çok etkili oldu. Batı tiyatrosunu yakından izledi, yurtdışında çalıştı, Rusya ve Avrupa’daki sahne anlayışlarını inceledi. Ama bunu körü körüne taklit için değil, Türkiye’de sahnenin ciddiye alınması için kullandı. Metin seçimi, oyuncu disiplini, prova düzeni, sahne estetiği gibi konularda çıtayı yükseltti. Türkiye’de tiyatronun ciddi sanat olarak kabul edilmesinde onun payı çok büyüktür.

Muhsin Ertuğrul’un bir başka büyük önemi de kadın oyuncuların sahneye çıkmasını savunması ve bunu fiilen gerçekleştirmesidir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminde bu mesele sadece sanatsal değil, toplumsal bir kırılmaydı. Müslüman Türk kadınlarının sahnede yer alması uzun süre büyük dirençle karşılanmıştı. Ertuğrul, bu tabuyu kıran sürecin en kararlı isimlerinden biri oldu. Bu yüzden onun etkisi sadece sanat tarihinde değil, toplumsal modernleşme tarihinde de hissedilir.

Sinemadaki yeri de ayrıca önemlidir. Türkiye’de sinemanın ilk döneminde yönetmenlik yaptı; tiyatro kökenli bir anlatım diliyle çalışsa da sinemanın kurumsallaşma evresinde öncü isimlerden biri oldu. Uzun yıllar boyunca hem tiyatroda hem sinemada o kadar baskın bir figürdü ki, bir dönem Türk sahne sanatları neredeyse onun adıyla birlikte anıldı. Bu baskınlık zaman zaman eleştirildi de çünkü çok güçlü kurucu figürler, ardından gelen kuşakların nefesini de daraltabilir. Ama bu eleştiri bile onun ne kadar merkezi bir isim olduğunu gösterir.

Muhsin Ertuğrul 1979’da öldüğünde ardında sadece oyunlar, filmler ya da anılar bırakmadı. Asıl bıraktığı şey, kurumsal bir sahne geleneğiydi. Bugün Türkiye’de tiyatrodan ciddi biçimde söz edilebiliyorsa, bunda onun açtığı yolun büyük payı vardır.

1980 – Gerilim sinemasının büyük ustası Alfred Hitchcock hayatını kaybetti.

29 Nisan 1980’de ölen Alfred Hitchcock, sinema tarihinin gerilim ve psikolojik korku anlatısının dilini değiştiren kurucu isimlerden biriydi. İngiltere doğumlu olan Hitchcock, önce sessiz sinema döneminde yükseldi, ardından Hollywood’a geçerek dünya çapında etkili bir kariyer kurdu.

Hitchcock’u büyük yapan şey, yalnız sürükleyici hikâyeler anlatması değildi; o, seyircinin bakışını yöneten, gerilimi olayın kendisinden çok bekleyiş duygusundan çıkaran bir yönetmendi. Korkuyu bir canavarın ya da katilin ansızın görünmesinden değil, seyircinin yaklaşan tehlikeyi karakterden önce fark etmesinden üretirdi. Bu yüzden onun sineması, “ne oldu?” sorusundan çok “şimdi ne olacak?” gerilimi üzerine kuruludur. Bu yaklaşım, modern gerilim sinemasının temel taşlarından biri haline geldi.

Kariyerinde Rebecca, Aşktan da Üstün (Notorious), Arka Pencere (Rear Window), Ölüm Korkusu (Vertigo), Gizli Teşkilat (North by Northwest), Sapık (Psycho), Kuşlar (The Birds) ve İp (Rope) gibi filmlerle sinema tarihine damga vurdu. Bu filmlerin her biri başka bir yönünü öne çıkarır. Arka Pencere, bakmanın, gözetlemenin ve seyirciliğin kendisini sinema konusu haline getirir. Ölüm Korkusu, saplantıyı ve kimlik duygusunun kırılmasını neredeyse hipnotik bir sinema diliyle anlatır. Sapık, hikâyeyi ortasında kıran yapısı, sıra dışı kurgu anlayışı ve duş sahnesiyle yalnız korku sinemasını değil, ana akım anlatının güvenli kalıplarını da sarsmıştır. Kuşlar, görünürde açıklaması olmayan bir dehşeti gündelik hayatın içine bırakarak doğanın ve belirsizliğin korkusunu sinemaya taşır.

İp (Rope) ise Hitchcock’un teknik cesaretinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Film, neredeyse hiç kesme yokmuş hissi veren yapısıyla ilerler; bu tercih yalnız bir gösteriş değildir. Hitchcock, böylece zaman ve mekân duygusunu seyircinin üzerine kapatır, odadaki gerilimi nefes aldırmadan büyütür. Uzun plan duygusunu bu kadar bilinçli biçimde kullanması, sinemanın sadece hikâye değil, zamanı ve mekânı düzenleme sanatı olduğunu da gösterir. Hitchcock bu tür denemelerle kamerayı pasif bir kayıt aracı olmaktan çıkarıp, doğrudan anlatının psikolojik kurucusu haline getirdi.

Onun sinemaya getirdiği bir başka büyük yenilik de suç ve gerilimi yalnız dış olaylar üzerinden değil, insan zihninin iç karanlığı üzerinden kurmasıdır. Masum görünen insanların suçlulukla lekelenmesi, yanlış kimlikler, bastırılmış arzular, takıntı, korku ve paranoya onun filmlerinin temel meseleleri arasındadır. Bu yüzden Hitchcock, insan psikolojisinin kırılganlığını popüler sinema içinde ustaca işleyen bir anlatıcıdır.

Hitchcock ayrıca kendi filmlerinde birkaç saniyelik kısa görünümler yaparak, yani meşhur cameo’larıyla, sinema tarihinin en tanınan yüzlerinden biri haline geldi. Ama onu ölümsüz yapan asıl şey bu küçük oyunlar değil; bugün gerilim, suç, psikolojik korku ve hatta modern televizyon dizilerinde bile hâlâ hissedilen sinema düşüncesidir. Kısacası Alfred Hitchcock, sadece büyük bir yönetmen değil; seyircinin nasıl korktuğunu, nasıl beklediğini, nasıl baktığını ve nasıl kandırıldığını sinemanın merkezine yerleştiren bir ustadır.

1988 – Türkiye’nin ilk kadın mimarlarından Leman Cevat Tomsu hayatını kaybetti.

29 Nisan 1988’de ölen Leman Cevat Tomsu, Türkiye mimarlık tarihinin öncü kadınlarından biriydi. Tomsu, Münevver Belen ile birlikte Türkiye’de mimarlık diploması alan ilk kadın mimarlardandı. Ayrıca İstanbul Mimarlar Odası’na kaydolan ilk kadın mimar olduğu da özellikle vurgulanır. Bu haliyle bile, Türkiye mimarlık tarihinde çok özel bir yerde durduğu tartışmasızdır.

1913’te Kayseri’de doğan Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kuşak kadın profesyonelleri arasında yer aldı. 1929’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin mimarlık bölümüne giren ilk kadın öğrencilerden biri oldu; 1934’te mezun olduğunda Türkiye’de bu alanda diploma alan ilk kadınlardan biri olarak tarihe geçti. Meslek hayatına İstanbul Belediyesi’nde, dönemin önemli şehir plancılarından Martin Wagner ile çalışarak başladı. Bu erken dönem, onun hem modern şehircilik anlayışını hem de mimarlık pratiğini sahada öğrenmesini sağladı.

Leman Cevat Tomsu, erkek egemen bir meslek alanında yarışmalara katılan, ödüller kazanan, kamu yapıları tasarlayan ve akademide yükselen bir mimardı. 1938 ile 1954 arasında çok sayıda mimari yarışmada ödül aldı; Kayseri Halkevi, Gerede Halkevi, Cerrahpaşa Poliklinik Binası ve çeşitli kamusal projeler onun adıyla anıldı. Yani Tomsu, sembolik bir öncü olmanın ötesinde, gerçek üretimi ve görünür yapıları olan bir mimardı.

Akademik yönü de en az mimarlığı kadar önemlidir. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde görev aldı ve Türkiye’de mimarlık eğitimi veren ilk kadın akademisyenlerden biri, hatta bazı kaynaklara göre ilk kadın mimarlık hocası oldu. Özellikle Bursa Evleri üzerine yaptığı çalışma, erken Cumhuriyet döneminde yerel mimari mirasın sistemli biçimde incelenmesi açısından değerli kabul edilir. Bu da onun sadece bina tasarlayan biri değil, aynı zamanda Türkiye’de mimarlık bilgisinin üretilmesine katkı veren bir isim olduğunu gösterir.

Bu yüzden 29 Nisan 1988, yalnız bir mimarın ölüm tarihi değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in kadınlara açtığı yeni kamusal alanların en görünür örneklerinden birini temsil eden, mimarlıkta öncü bir kuşağın önemli isminden mahrum kalınan tarihtir. Leman Cevat Tomsu, bugün ürettiği yapılar, kazandığı yarışmalar ve akademide açtığı yol ile anılmayı hak eden önemli bir figürdür.

1991 – Bangladeş’teki büyük kasırga yüz binlerce insanı etkiledi, ülke tarihinin en ağır felaketlerinden biri yaşandı.

29 Nisan 1991 gecesi Bangladeş’in güneydoğu kıyılarını vuran büyük tropikal kasırga, modern tarihin en ölümcül doğal afetlerinden birine dönüştü. Fırtına özellikle Chittagong ve çevresini hedef aldı; çok güçlü rüzgârlarla birlikte gelen yaklaşık 6 metrelik dev dalga, kıyı şeridini ve alçak adaları sular altında bıraktı. Britannica, felakette yaklaşık 140 bin kişinin öldüğünü ve 10 milyona kadar insanın evsiz kaldığını belirtiyor; başka güvenilir kaynaklarda ölü sayısı 138 bin 866 gibi daha kesin rakamlarla da veriliyor. Ortak tablo değişmiyor: Bu, Bangladeş tarihinin en ağır afetlerinden biriydi.

Felaketi bu kadar yıkıcı yapan şey yalnız rüzgârın gücü değildi. Kasırga, kıyıya yüksek gelgit saatine yakın bir zamanda ulaştı ve özellikle deniz seviyesine çok yakın yaşayan yoksul nüfusu vurdu. Birçok köy bütünüyle silindi, bazı küçük adalarda neredeyse tüm nüfus kaybedildi. History ve diğer kaynaklar, milyonlarca insanın yalnızca evini değil, yiyeceğini, hayvanlarını ve geçim kaynaklarını da kaybettiğini vurguluyor. Bu yüzden olay sadece bir meteorolojik afet değil, aynı zamanda büyük bir insanî yıkım ve sağlık krizi yarattı.

Kasırganın uzun vadeli etkisi de en az ilk bilanço kadar önemlidir. Felaketin ardından Bangladeş, erken uyarı sistemlerini, kıyı sığınaklarını ve tahliye kapasitesini ciddi biçimde geliştirdi. Sonraki yıllarda yapılan çalışmalar, 1991’deki büyük kaybın ülkenin afet hazırlık anlayışını kökten değiştirdiğini gösterdi.

1992 – Los Angeles’ta patlayan ayaklanma, ABD’de ırk, polis şiddeti ve kent eşitsizliği tartışmalarını yeniden alevlendirdi.

29 Nisan 1992’de, ABD’nin Los Angeles kentinde, polislerin Rodney King’i döverken görüntülendiği davada beraat kararlarının açıklanmasının ardından büyük bir halk ayaklanması başladı. Olaylar kısa sürede yağma, kundaklama, sokak çatışmaları ve büyük çaplı yıkıma dönüştü. Farklı kaynaklarda toplam sürenin üç gün, dört gün ya da altı güne yayıldığı görülse de bilanço nettir: 50’den fazla kişi öldü, 2 binden fazla kişi yaralandı, binin üzerinde bina hasar gördü ya da yandı, maddi zarar ise yaklaşık 1 milyar dolar düzeyine ulaştı.

Bu ayaklanmayı sadece bir mahkeme kararına bağlamak eksik olur. Rodney King davasındaki beraat kararları kıvılcım oldu; ama patlayan şey, uzun yıllardır biriken polis şiddeti, ırksal ayrımcılık, yoksulluk, işsizlik ve kent içi eşitsizlik öfkesiydi. Özellikle Los Angeles Polis Departmanı ile siyah mahalleler arasındaki gerilim çok yüksekti. History’nin özetinde de vurgulandığı gibi, 1991’de videoya kaydedilen polis dayağı olayı, bu güvensizliğin sembolüne dönüşmüş; beraat kararları ise “adalet sisteminin de buna ortak olduğu” duygusunu büyütmüştü.

Olayların en çarpıcı yönlerinden biri, ayaklanmanın yalnız siyah-beyaz gerilimi olarak kalmamasıydı. Kore kökenli esnafın yoğun olduğu Koreatown bölgesi ağır hasar gördü; böylece kentteki farklı topluluklar arasındaki ekonomik ve toplumsal gerilimler de açık biçimde görünür hale geldi. Devletin ve yerel yönetimin ilk anda yetersiz kalması, olayların büyümesinde önemli rol oynadı; sonunda California Ulusal Muhafızları, ardından ABD ordusu ve deniz piyadeleri devreye sokuldu. Bu yüzden 29 Nisan 1992; ABD’de polis gücü, ırk ilişkileri ve şehir yoksulluğu tartışmalarında kalıcı iz bırakan büyük kırılma anlarından biri haline geldi.

1997 – Kimyasal Silahlar Sözleşmesi yürürlüğe girdi; savaş hukukunda yeni dönem başladı.

29 Nisan 1997’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi yürürlüğe girdi ve böylece kimyasal silahların geliştirilmesi, üretilmesi, stoklanması, taşınması ve kullanılmasını yasaklayan küresel hukuk düzeni fiilen işlemeye başladı. Bu, sıradan bir diplomatik metin değildi. Sözleşme, bütünüyle bir silah kategorisini uluslararası hukuk açısından topyekûn hedef alan en güçlü rejimlerden birini kurdu. Uygulamayı denetlemek için OPCW de bu çerçevede çalışmaya başladı. 20. yüzyılın gaz saldırılarıyla, cephelerde ve siviller üzerinde yarattığı korkuyla tanınan kimyasal silahlar için bu tarih gerçek bir kırılmaydı. Bu yüzden 29 Nisan 1997, insanlığın savaşta hangi sınırları aşmaması gerektiğine dair en net ortak mutabakatlardan birinin hayata geçtiği tarih olarak önem taşır.

2004 – Oldsmobile son otomobilini üretti, Amerikan otomotiv tarihinde bir dönem kapandı.

29 Nisan 2004’te Oldsmobile, son otomobilini banttan indirerek 107 yıllık üretim hayatını resmen noktaladı. Böylece General Motors’un en eski markalarından biri kapanmış oldu. Oldsmobile’in hikâyesi, 19. yüzyılın sonuna kadar uzanıyordu; marka 1897’de kurulmuş, Amerikan otomotiv sanayisinin ilk büyük öncülerinden biri haline gelmişti. Britannica, Oldsmobile’i ABD otomobil tarihinin erken ve etkili markalarından biri olarak anlatır; özellikle Curved Dash Oldsmobile modelinin ticari başarı kazanan ilk Amerikan otomobillerinden biri olduğunu vurgular.

Oldsmobile’i önemli yapan şey sadece uzun ömürlü bir marka olması değildi. 20. yüzyıl boyunca otomotiv dünyasında birçok yenilikte öncü sayıldı. Seri üretim mantığının erken örneklerinden biri olarak öne çıktı; ayrıca otomatik vites gibi daha sonra sektörde standartlaşacak bazı teknolojilerin yaygınlaşmasında da etkili oldu. Bir dönem orta sınıf Amerikan aile otomobilinin, bir dönem de ulaşılabilir prestij anlayışının sembol markalarından biri haline geldi. Özellikle 1940’lardan 1970’lere kadar ABD’de çok güçlü bir kültürel karşılığı vardı.

Peki neden kapandı? Bunun cevabı, sadece tek bir modelin kötü gitmesi değil, markanın zamanla General Motors içindeki kimliğini kaybetmesiydi. Chevrolet, Pontiac, Buick ve Cadillac arasında sıkışan Oldsmobile, bir süre sonra tüketici gözünde ne tam ekonomik ne tam lüks ne de tam sportif bir çizgide kalabildi. 1990’larda satışlar giderek düştü; GM de 2000 yılında markayı aşamalı olarak kapatma kararı aldı. Son otomobilin 29 Nisan 2004’te üretilmesiyle bu karar fiilen tamamlanmış oldu.

Bu nedenle 29 Nisan 2004; Amerikan otomotiv tarihinde at arabasından otomobile, seri üretimden modern tüketime uzanan büyük dönüşümün en eski tanıklarından birinin sahneden çekildiği gündür. Oldsmobile’in kapanışı, otomobil dünyasında bazen markaların teknoloji yetersizliğinden değil, kimliklerini ve çağla bağlarını yitirdikleri için de sona erebildiğini gösteren simgesel örneklerden biri olarak anılır.

2005 – Suriye, 29 yıl süren askerî varlığının ardından Lübnan’dan tamamen çekildi.

29 Nisan 2005’te Suriye’nin Lübnan’daki yaklaşık 29 yıllık askerî varlığı fiilen sona erdi. Çekilme teknik olarak birkaç gün süren bir süreçti; son birliklerin sınırı geçtiği ve bunun resmen teyit edildiği tarih kaynaklarda 26–29 Nisan 2005 aralığında verilir. Ancak tarihî anlamı nettir: 1976’da Lübnan İç Savaşı sırasında başlayan Suriye müdahalesi, 2005 baharında sona ermiş oldu.

Bu çekilmenin arka planında çok güçlü bir sarsıntı vardı. Eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005’te suikastla öldürülmesi, ülkede büyük bir öfke yarattı. Suriye’nin Lübnan üzerindeki etkisinden rahatsız olan geniş kesimler sokaklara çıktı. “Sedir Devrimi” diye anılan bu protesto dalgası hem Suriye yanlısı hükümeti sarstı hem de uluslararası baskıyı artırdı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararı da Lübnan’daki yabancı askerî güçlerin çekilmesini açıkça istiyordu. Sonunda Şam yönetimi geri adım atmak zorunda kaldı.

Suriye’nin varlığı, yıllar boyunca sadece askerî değil, aynı zamanda siyasî, istihbarî ve idarî bir nüfuz düzeni kurmuştu. Bakanlıklar, güvenlik kurumları, seçim dengeleri ve devlet içi güç ilişkileri üzerinde Şam’ın etkisi çok büyüktü. Bu yüzden 2005’teki çekilme, Lübnan için tam bağımsızlık umudunu yeniden gündeme taşıdı. Ama aynı zamanda başka bir gerçeği de açığa çıkardı: Askerî varlık sona erse bile, Suriye’nin ve müttefiklerinin Lübnan iç siyasetindeki etkisi bir günde ortadan kalkmıyordu.

Bu nedenle 29 Nisan 2005; Lübnan’da işgal, vesayet ve dış müdahale tartışmalarının yeni bir evreye geçtiği tarih olarak anılır. 1976’da iç savaş bahanesiyle başlayan Suriye varlığı, 2005’te büyük halk baskısı ve uluslararası diplomasi sonucunda sona erdi; ama bu son aynı zamanda Lübnan’ın kendi kaderini ne kadar bağımsız belirleyebileceği sorusunu da yeniden gündeme getirdi.

2011 – Prens William ile Kate Middleton evlendi; dünya bu düğünü canlı izledi.

29 Nisan 2011’de, Birleşik Krallık tahtının ikinci sıradaki varisi Prens WilliamKate Middleton ile Londra’daki Westminster Abbey’de evlendi. Törenden sonra çift, William’a verilen unvanla Cambridge Dükü ve Düşesi olarak anılmaya başladı. Düğün, milyonlarca insanın televizyon başında izlediği küresel bir medya olayı haline geldi. Londra sokakları kalabalıklarla doldu; dünya basını günlerce bu evliliği konuştu.

William, Prenses Diana ile Kral III. Charles’ın büyük oğluydu; bu yüzden çocukluğundan beri dünyanın en çok izlenen kraliyet figürlerinden biriydi. Kate Middleton ise aristokrat bir hanedandan değil, modern Britanya orta sınıfından gelen bir isimdi. Bu nedenle evlilik, İngiliz monarşisinin geleneksel yapısı ile çağdaş toplum arasındaki mesafenin azaldığına dair bir işaret olarak da yorumlandı. Başka bir deyişle bu düğün, monarşinin 21. yüzyılda kendini yenileme çabasının da sembollerinden biri oldu.

Törenin kültürel etkisi de büyüktü. Kate Middleton’ın gelinliği, törenin müzikleri, balkon selamı ve kraliyet alayı uzun süre konuşuldu. Düğün, Britanya’da ekonomik sıkıntıların ve siyasî tartışmaların yaşandığı bir dönemde, ülke için kısa süreli de olsa ortak bir törensel coşku yarattı.

2019 – Hayat hikâyesiyle de hafızalara kazınan sanatçı Dilber Ay hayatını kaybetti.

29 Nisan 2019’da vefat eden Dilber Ay, Türkiye’de sesi kadar hayat hikâyesiyle de geniş kitlelerin hafızasında yer etmiş bir isimdi. 1956’da Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde doğdu. Çok yoksul bir çocukluk geçirdi; küçük yaşta evlendirildi, şiddet gördü, ağır zorluklar yaşadı. Onun hikâyesi, uzun yıllar boyunca sadece sanat dünyasında değil, Türkiye’de kadınların maruz kaldığı baskılar ve yoksulluk üzerine konuşulurken de anıldı.

Dilber Ay’ı farklı kılan şey, bu sert hayat tecrübesini doğrudan sesine taşımasıydı. Özellikle arabesk, halk müziği ve uzun hava çizgisinde söylediği eserlerle tanındı. Sesindeki kırılganlık, acı ve isyan duygusu, onu teknik olarak kusursuz bir yorumcudan çok, dinleyicinin kalbine doğrudan dokunan bir sanatçı haline getirdi. Bu yüzden onun şarkıları çoğu zaman hayatın içinden kopmuş bir dert anlatısı gibi karşılık buldu.

Zamanla televizyon programlarıyla da daha görünür hale geldi. Sadece şarkı söyleyen biri olarak değil, konuşan, anlatan, hayat tecrübesini paylaşan bir ekran figürü olarak da tanındı. Bu yönüyle, özellikle alt ve orta sınıf seyirciyle güçlü bir bağ kurdu. Kendisini sahici kılan şey de buydu; hayatını parlatmadan, olduğu gibi anlatabiliyordu.

Dilber Ay’ın ölümü, Türkiye’de acıyı, yoksulluğu, kadınlık halini ve hayatta kalma mücadelesini sesiyle taşıyan bir figürün vedasıydı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.