Günün Tarihi / 29 Mayıs
1453 – Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetti; Doğu Roma İmparatorluğu sona erdi
29 Mayıs 1453’te Osmanlı padişahı II. Mehmet, yani tarihe geçecek adıyla Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethetti. Bu fetihle birlikte yaklaşık bin yılı aşkın süredir varlığını sürdüren Doğu Roma İmparatorluğu, yaygın adıyla Bizans İmparatorluğu, tarih sahnesinden çekildi. İstanbul’un Fethi, sadece Osmanlı tarihi için değil, dünya tarihi için de büyük bir dönüm noktası kabul edilir.
İstanbul, o dönemde Bizans’ın başkentiydi. Ancak eski görkeminden çok şey kaybetmişti. Bir zamanların büyük imparatorluk merkezi, 15. yüzyıla gelindiğinde siyasi, ekonomik ve askerî açıdan zayıflamıştı. Buna rağmen şehir hâlâ büyük bir semboldü. Çünkü İstanbul, Roma mirasının son kalesi, Hristiyan dünyasının en önemli merkezlerinden biri ve Karadeniz ile Akdeniz arasındaki geçişin kilit noktasıydı.
Osmanlılar için İstanbul’un alınması uzun süredir büyük bir hedefti. Şehir, Osmanlı topraklarının ortasında kalan stratejik bir engel gibiydi. Balkanlar ve Anadolu’daki Osmanlı toprakları arasında tam anlamıyla bütünlük sağlanabilmesi için İstanbul’un alınması gerekiyordu. Ayrıca Boğazlar üzerindeki kontrol, ticaret yolları ve askerî geçişler açısından da hayatiydi.
II. Mehmet, tahta çıktığında henüz çok gençti. Fakat İstanbul’u alma hedefi onun için yalnız askerî bir hamle değil, tarihsel bir iddiaydı. Bu amaçla kuşatma öncesinde ciddi hazırlık yaptı. Rumeli Hisarı inşa ettirildi. Böylece Karadeniz’den Bizans’a gelebilecek yardım yolları kontrol altına alınmak istendi. Osmanlı ordusu güçlendirildi, donanma hazırlandı ve dönemin en büyük toplarından bazıları döktürüldü.
Kuşatma 6 Nisan 1453’te başladı. Osmanlı ordusu şehri karadan kuşatırken, donanma da denizden baskı kurmaya çalıştı. İstanbul’un en büyük savunma gücü ise meşhur Theodosius Surları’ydı. Bu surlar, yüzyıllar boyunca birçok saldırıya dayanmış, şehri defalarca kurtarmıştı. Bu nedenle İstanbul’u almak, cesaretin yanında mühendislik, sabır ve strateji gerektiriyordu.
Kuşatmanın en meşhur hamlelerinden biri, Osmanlı gemilerinin karadan yürütülerek Haliç’e indirilmesi oldu. Bizans, Haliç’in girişini zincirle kapatmıştı. Osmanlı donanmasının Haliç’e girmesi, şehir savunması üzerinde büyük bir baskı yarattı. Bu hamle, Fatih Sultan Mehmet’in şaşırtıcı ve yaratıcı taktiklerle de hareket ettiğini gösterdi.
29 Mayıs sabahı büyük hücum başladı. Osmanlı birlikleri dalga dalga surlara yüklendi. Uzun ve kanlı çatışmaların ardından şehir düştü. Bizans İmparatoru XI. Konstantinos da son savunma sırasında hayatını kaybetti. Böylece Roma İmparatorluğu’nun Doğu’daki son siyasi varlığı sona erdi.
Fetihten sonra II. Mehmet şehre girdi ve İstanbul’u Osmanlı Devleti’nin yeni başkenti yaptı. Bu karar, Osmanlı’nın bölgesel bir beylikten çıkıp imparatorluk iddiasını açık biçimde ortaya koyduğunu gösteriyordu. İstanbul, kısa süre içinde Osmanlı’nın siyasi, ticari, kültürel ve dinî merkezi haline geldi.
Fatih Sultan Mehmet’in en önemli adımlarından biri, şehri yeniden canlandırmak oldu. Çünkü fetih sırasında ve öncesindeki uzun yıpranma döneminde İstanbul’un nüfusu azalmış, şehir büyük ölçüde boşalmıştı. Fatih, farklı dinlerden ve topluluklardan insanların İstanbul’a yerleşmesini teşvik etti. Müslümanlar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve başka topluluklar şehir hayatının parçası haline geldi. Böylece İstanbul, Osmanlı döneminde çok kültürlü bir imparatorluk başkentine dönüştü.
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi de fethin en sembolik adımlarından biriydi. Ayasofya, Bizans dünyasının en büyük mabediydi. Osmanlı döneminde cami olarak kullanılması, şehrin yeni siyasi ve dinî kimliğinin işareti haline geldi. Ancak İstanbul yalnız dinî semboller üzerinden değil, saraylar, çarşılar, medreseler, külliyeler, limanlar ve mahallelerle de yeniden kuruldu.
Birçok tarihçi için İstanbul’un Fethi, Orta Çağ’ın sonu kabul edilir. 1453, Roma mirasının son imparatorluk kurumunun sona erdiği, Osmanlı’nın büyük bir dünya gücü olarak yükseldiği, Avrupa’nın doğu ticaret yolları üzerindeki dengelerin değiştiği ve yeni çağın siyasi haritasının şekillenmeye başladığı bir tarihtir.
Elbette Orta Çağ’ın tam olarak hangi tarihte bittiği sorusunun tek bir cevabı yoktur. Bazı tarihçiler matbaanın yaygınlaşmasını, bazıları Amerika’nın keşfini, bazıları Reform hareketlerini ya da Rönesans’ı daha belirleyici görür. Fakat İstanbul’un Fethi, bu büyük dönüşümün en güçlü sembollerinden biridir.
29 Mayıs 1453, Osmanlı tarihinin en görkemli zaferlerinden biri, Bizans tarihinin son günü ve dünya tarihinin en büyük kırılmalarından biridir. Bu fetihle birlikte İbir çağın kapısı kapanırken, yeni bir imparatorluk başkenti doğdu.
1453 – Ulubatlı Hasan şehit düştü; İstanbul surlarına sancak diken efsane asker hafızalara kazındı
29 Mayıs 1453’te İstanbul’un fethi sırasında Osmanlı ordusunun en sembolik isimlerinden biri haline gelen Ulubatlı Hasan’ın şehit düştüğü kabul edilir. Anlatıya göre Ulubatlı Hasan, surlara tırmanarak Osmanlı sancağını diken ilk yeniçerilerden biriydi. Bu sahne, İstanbul’un fethini anlatan popüler hafızanın en güçlü görüntülerinden biri oldu.
Ulubatlı Hasan’ın Bursa’nın Ulubat bölgesinden geldiği, 1428 doğumlu olduğu ve yeniçeri ocağında görev yaptığı anlatılır. Fetih sırasında özellikle Topkapı-Edirnekapı hattındaki kara surları çevresinde yaşanan son hücumlarda öne çıktığı kabul edilir. Osmanlı ordusu, haftalar süren kuşatmanın ardından 29 Mayıs sabahı genel saldırıya geçmişti. Bizans savunması yorgundu ama Theodosius Surları hâlâ büyük bir direnç gösteriyordu.
Rivayete göre Ulubatlı Hasan, yoğun ok, taş ve mermi yağmuru altında arkadaşlarıyla birlikte surlara tırmandı. Yaralanmasına rağmen elindeki sancağı bırakmadı ve Osmanlı bayrağını burçlara dikti. Ardından aldığı darbelerle şehit düştü. Bu anlatı, yalnız bir askerin cesaret hikâyesi değil, fethin psikolojik kırılma anını temsil eden sembolik bir sahne olarak önem kazandı.
Ancak burada tarihsel bir dikkat notu düşmek gerekir. Ulubatlı Hasan’ın varlığı ve surlara ilk sancağı diken kişi olduğu bilgisi, klasik Osmanlı kroniklerinde çok ayrıntılı ve kesin biçimde yer almaz. Bu nedenle bazı tarihçiler Ulubatlı Hasan anlatısını tarihî kişilikten çok, fetih hafızasında büyüyen bir kahramanlık sembolü olarak değerlendirir. Fakat bu durum onun kültürel önemini azaltmaz. Çünkü tarih bazen yalnız belgelerle değil, toplumun hafızasında taşıdığı sembollerle de yaşar.
Ulubatlı Hasan figürü özellikle Cumhuriyet döneminde ders kitapları, romanlar, filmler ve popüler tarih anlatıları aracılığıyla çok tanındı. İstanbul’un fethi anlatılırken Fatih Sultan Mehmet’in siyasi ve askerî dehasının yanında, surlara sancak diken adsız askerlerin fedakârlığını temsil eden bir kahraman olarak öne çıktı.
Savaşlarda bir burca ya da kaleye sancak dikmek, “burası artık alındı” anlamına gelen güçlü bir işarettir. Sancağın surda görünmesi, saldıran taraf için moral, savunan taraf için ise psikolojik çöküş yaratır. Bu yüzden Ulubatlı Hasan’ın hikâyesi, fethin yalnız top ve surlarla değil, cesaret ve moral üstünlüğüyle de kazanıldığı fikrini temsil eder.
1453 – XI. Konstantinos öldü; Bizans’ın son imparatoru İstanbul surlarında tarihe karıştı
29 Mayıs 1453’te Bizans’ın son imparatoru XI. Konstantinos Paleologos, İstanbul’un Osmanlı ordusu tarafından fethedildiği gün hayatını kaybetti. Onun ölümü, kökleri Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan Doğu Roma/Bizans İmparatorluğu’nun fiilen sona ermesi anlamına geliyordu.
XI. Konstantinos, 1405’te doğdu. Paleologos Hanedanı’na mensuptu. Tahta çıktığında Bizans artık eski görkeminden çok uzaktaydı. Bir zamanlar Akdeniz’in ve Balkanlar’ın en büyük güçlerinden biri olan imparatorluk, 15. yüzyıl ortasında neredeyse sadece İstanbul ve çevresine sıkışmış durumdaydı. Şehir hâlâ tarihî ve sembolik bakımdan çok büyüktü; fakat askerî, ekonomik ve siyasi gücü oldukça zayıflamıştı.
Konstantinos, 1449’da imparator oldu. Tahta çıktığında karşısında giderek güçlenen Osmanlı Devleti vardı. II. Mehmet, İstanbul’u almak için sistemli hazırlık yapıyordu. Rumeli Hisarı’nın inşası, Boğaz kontrolünün Osmanlı lehine değişmesi, büyük topların dökülmesi ve kuşatma hazırlıkları Bizans’ın artık son büyük sınavına yaklaştığını gösteriyordu.
Bizans imparatoru, kuşatma öncesinde Batı’dan yardım aradı. Papalık ve Avrupa devletleriyle temas kurdu. Ancak Katolik-Ortodoks ayrılığı, Avrupa’daki siyasi bölünmüşlük ve Bizans’ın zayıflığı nedeniyle beklenen büyük yardım gelmedi. Şehirdeki bazı çevreler Batı’yla kilise birliğine sıcak bakarken, bazıları bunu ihanet gibi görüyordu. Bu yüzden Konstantinos yalnız dışarıdan değil, içeriden de zor bir denge yürütmek zorunda kaldı.
1453 kuşatması başladığında XI. Konstantinos, şehrin savunmasını bizzat yönetti. Osmanlı ordusu sayıca ve teknik bakımdan üstündü. Bizans tarafında ise imparatorun askerleri, Cenevizli komutan Giovanni Giustiniani Longo ve az sayıdaki yabancı birliklerle birlikte surları savunuyordu. Şehrin en büyük gücü hâlâ Theodosius Surları’ydı. Bu surlar yüzyıllar boyunca İstanbul’u birçok kuşatmaya karşı korumuştu.
29 Mayıs sabahı Osmanlı ordusu genel hücuma geçti. Surların özellikle Topkapı-Edirnekapı hattı çevresinde şiddetli çarpışmalar yaşandı. Giustiniani’nin yaralanarak cepheden çekilmesi savunma moralini sarstı. Osmanlı askerleri surlardan içeri girmeye başladığında Bizans savunması çözüldü.
XI. Konstantinos’un son anları tarih ile efsane arasında anlatılır. Yaygın rivayete göre imparator, imparatorluk alametlerini çıkarıp sıradan bir asker gibi savaşın içine girdi ve surlar çevresindeki son çarpışmalarda öldü. Cesedinin kesin biçimde teşhis edilip edilmediği tartışmalıdır. Bazı anlatılar, mor çizmelerinden ya da imparatorluk işaretlerinden tanındığını söyler; bazıları ise bedeninin hiçbir zaman kesin olarak bulunamadığını aktarır.
Bu belirsizlik, Konstantinos’u tarihsel bir figür olmanın ötesinde trajik bir sembole dönüştürdü. O, yıkılmakta olan bir imparatorluğun son hükümdarıydı. Kaçmadı, teslim olmadı; şehrinin son savunmasında öldüğü kabul edildi. Bu nedenle özellikle Yunan ve Ortodoks hafızasında “son imparator” olarak güçlü bir yer edindi.
XI. Konstantinos’un ölümüyle birlikte, 330 yılında I. Konstantinos tarafından Roma İmparatorluğu’nun yeni başkenti olarak kurulan Konstantinopolis’in Bizans dönemi kapandı. Aradan geçen 1123 yılın ardından şehir, artık Osmanlı başkenti olacaktı. Bu yönüyle 29 Mayıs 1453, hem bir son hem de yeni bir başlangıçtır.
Konstantinos’un adı, İstanbul’un fethi anlatılarında çoğu zaman Fatih Sultan Mehmet’in karşısındaki son hükümdar olarak geçer. Fatih yeni bir çağın kapısını açan lider olarak yükselirken, XI. Konstantinos eski dünyanın son temsilcisi olarak sahneden çekildi. Bu karşıtlık, fethin tarihsel ağırlığını daha da büyütür.
29 Mayıs 1453’te XI. Konstantinos’un ölümü, Roma mirasının doğudaki son siyasal temsilinin sona erdiği gündür. Bu yüzden Konstantinos, kaybeden tarafın hükümdarı olmasına rağmen, tarihte direnerek yıkılan bir imparatorluğun son yüzü olarak hatırlanır.
1489 – Mimar Sinan doğdu; Osmanlı mimarisini zirveye taşıyan büyük usta dünyaya geldi
29 Mayıs 1489, yaygın kabul gören kayıtlara göre Osmanlı mimarisinin en büyük isimlerinden Mimar Sinan’ın doğum tarihidir. Sinan, yalnız Osmanlı’nın değil, dünya mimarlık tarihinin de en önemli ustalarından biri kabul edilir. Onun adı, camilerden köprülere, medreselerden su kemerlerine kadar Osmanlı şehirlerini şekillendiren büyük bir mimari akılla birlikte anılır.
Mimar Sinan’ın doğum yeri, Kayseri’nin Ağırnas köyüdür. Asıl adı kaynaklarda genellikle Sinaneddin Yusuf ya da Yusuf Sinan olarak geçer. Çocukluk ve gençlik yıllarına dair bilgiler sınırlıdır. Osmanlı’nın devşirme sistemi içinde İstanbul’a getirildiği, ardından Acemi Oğlanlar Ocağı’nda yetiştiği kabul edilir. Bu süreç, onun hayatını sıradan bir köy çocuğunun kaderinden çıkarıp imparatorluğun en büyük mimarına uzanan bir yola soktu.
Sinan’ın mimarlığa giden yolu doğrudan saray atölyesinden başlamadı. Önce askerî teşkilat içinde yetişti. Yeniçeri Ocağı’nda görev yaptı, Osmanlı ordusuyla birçok sefere katıldı. Bu seferler onun mimari dehasını besleyen çok önemli bir okul oldu. Çünkü Sinan, İstanbul’un dışında Balkanlar’ı, İran coğrafyasını, Suriye’yi, Mısır’ı, Mezopotamya’yı ve Akdeniz dünyasını gördü. Farklı şehirleri, kaleleri, köprüleri, su yollarını, kubbeleri ve yapı tekniklerini gözlemledi.
Bu ayrıntı çok önemlidir. Sinan sadece masa başında çizim yapan bir mimar değildi. Savaş meydanlarında köprü kuran, yollar açan, lojistik sorunları çözen, arazinin dilini bilen bir mühendis-mimardı. Onun eserlerindeki sağlamlık, ölçü, malzeme bilgisi ve mekân hâkimiyeti, bu askerî-teknik tecrübeden beslenir.
Sinan’ın yükselişinde özellikle Prut Seferi sırasında yaptığı köprü çalışmasının dikkat çektiği anlatılır. Ardından Osmanlı sarayının mimarlık teşkilatında yükseldi ve 1538’de Hassa Başmimarı oldu. Hassa Mimarları Ocağı, Osmanlı sarayına bağlı mimarlık ve inşaat teşkilatıydı. Bu makam, imparatorluğun dört bir yanındaki büyük yapı faaliyetlerinin merkezinde yer almak demekti.
Mimar Sinan, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde başmimar olarak görev yaptı. Yani Osmanlı’nın siyasî, askerî ve ekonomik bakımdan en güçlü dönemlerinden birinde, imparatorluğun mimari yüzünü o belirledi. İstanbul başta olmak üzere Edirne, Şam, Halep, Mekke, Medine, Diyarbakır, Bosna, Kırım ve Balkanlar’da onun imzasını taşıyan ya da onun teşkilatı tarafından yapılan çok sayıda eser ortaya çıktı.
Sinan’ın eserleri arasında camiler, mescitler, medreseler, türbeler, köprüler, kervansaraylar, hamamlar, saray yapıları, su kemerleri, imaretler ve darüşşifalar bulunur. Kaynaklarda ona atfedilen eser sayısı 300’ü aşar. Bu sayı yalnız bireysel üretkenliğini değil, başında bulunduğu mimarlık teşkilatının büyüklüğünü de gösterir. Sinan, tek başına çalışan bir sanatçıdan çok, büyük bir imparatorluk mimarlık sisteminin kurucu aklıydı.
Onun mimari serüveni çoğu zaman üç büyük cami üzerinden anlatılır. Sinan, İstanbul’daki Şehzade Camii için “çıraklık eserim”, yine İstanbul’daki Süleymaniye Camii için “kalfalık eserim”, Edirne’deki Selimiye Camii için ise “ustalık eserim” demiştir. Bu üç yapı, onun kubbe, mekân, ışık, denge ve şehir silueti konusundaki gelişimini gösteren büyük duraklardır.
Şehzade Camii, Kanuni Sultan Süleyman’ın genç yaşta ölen oğlu Şehzade Mehmed için yaptırıldı. Sinan burada merkezi kubbe düzenini güçlü biçimde denedi. Yapı hem simetrisi hem de dengeli kütlesiyle klasik Osmanlı cami mimarisinin önemli eşiklerinden biri oldu.
Süleymaniye Camii ise yalnız bir cami değildir; medreseleri, kütüphanesi, hamamı, imareti, darüşşifası ve diğer yapılarıyla büyük bir külliyedir. İstanbul’un siluetine yerleşme biçimi, Haliç ve Boğaz’dan algılanışı, kubbesinin ağırlığı ve sadeliğiyle Süleymaniye, Osmanlı mimarisinin en güçlü şehircilik hamlelerinden biridir. Sinan burada aynı zamanda bir manzara ve şehir hafızası da kurmuştur.
Selimiye Camii ise Sinan’ın zirvesidir. Edirne’de inşa edilen bu yapı, merkezi kubbe fikrinin en kusursuz örneklerinden biri kabul edilir. Sinan, Ayasofya’nın kubbesiyle yüzyıllardır süren hesaplaşmayı burada kendi mimari diliyle aşmaya çalıştı. Selimiye’nin kubbesi, taşıyıcı sistemi, ince minareleri ve iç mekândaki ferahlığı, onun teknik ve estetik ustalığının doruğudur.
Mimar Sinan’ın büyüklüğü yalnız kubbe yapmasında değildir. O, taşıyıcı sistemi gizleyerek mekânı hafifletmeyi, ışığı yapının içine dengeli biçimde almayı, büyük kütleleri zarif oranlarla yumuşatmayı başardı. Taş, kurşun, tuğla, mermer ve ahşabı mimari fikrin parçaları olarak kullandı.
Sinan’ın köprüleri de en az camileri kadar önemlidir. Büyükçekmece Köprüsü, Drina Köprüsü ve başka birçok köprü, onun mühendislik zekâsını gösterir. Köprü yapmak, suyun akışını, zemini, ağırlığı, kemer açıklığını ve uzun ömürlü dayanımı doğru hesaplamaktır. Sinan bu alanda da imparatorluğun altyapı hafızasında büyük bir iz bıraktı.
Su yapıları da Sinan’ın ustalığının önemli bir parçasıdır. İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak için geliştirilen kemerler, bentler ve su yolları, onun mühendis kimliğini ortaya koyar. Mağlova Kemeri, bu açıdan yalnız işlevsel bir su yapısı değil, estetik değeri de yüksek bir mühendislik eseridir.
Mimar Sinan 1588’de İstanbul’da hayatını kaybetti. Türbesi, en büyük eserlerinden biri olan Süleymaniye Külliyesi’nin yanında yer alır. Bu bile başlı başına anlamlıdır: Sinan, kendi kurduğu mimari dünyanın kıyısında, İstanbul’un hafızasına gömülmüş gibidir.
1500 – Ümit Burnu’nu aşarak denizcilik tarihini değiştiren Bartolomeu Dias öldü
29 Mayıs 1500’de Portekizli kâşif ve denizci Bartolomeu Dias, Atlas Okyanusu’nda çıkan büyük bir fırtınada hayatını kaybetti. Dias, dünya tarihindeki en önemli denizcilerden biridir. Çünkü 1488’de Afrika’nın güney ucunu dolaşarak Ümit Burnu’nu aşan ilk Avrupalı denizci oldu ve Avrupa’dan Hint Okyanusu’na deniz yoluyla ulaşılabileceğini gösterdi.
Bartolomeu Dias, Avrupa’nın dünya ticaret haritasını değiştiren büyük denizcilik çağının kapısını açan isimlerden biridir. 15. yüzyılda Portekiz, Afrika kıyılarını adım adım keşfederek Hindistan’a ve baharat ticaretine deniz yoluyla ulaşmak istiyordu. Çünkü Doğu’nun baharatı, ipeği ve değerli malları Avrupa’ya büyük ölçüde kara yolları ve Müslüman tüccarların hâkim olduğu ticaret ağları üzerinden geliyordu.
Dias, Portekiz Kralı II. João’nun görevlendirmesiyle 1487’de Afrika’nın batı kıyılarından güneye doğru yola çıktı. Amaç, Afrika’nın güney ucunu dolaşıp Hint Okyanusu’na açılmanın mümkün olup olmadığını anlamaktı. O dönem Avrupalılar için bu hem teknik hem psikolojik bakımdan büyük bir meydan okumaydı. Açık okyanus, güçlü akıntılar, bilinmeyen rüzgâr sistemleri, haritasız kıyılar ve mürettebatın korkuları seferi son derece riskli hale getiriyordu.
Dias’ın seferindeki en kritik an, bugünkü Güney Afrika açıklarında yaşandı. Gemileri büyük fırtınalarla güneye sürüklendi ve Afrika kıyılarını bir süre gözden kaybetti. Fırtına dindikten sonra kuzeye yöneldiklerinde, artık Afrika’nın güney ucunu geride bırakmış olduklarını fark ettiler. Böylece Avrupalılar ilk kez Afrika’nın etrafından dolaşarak Hint Okyanusu’na açılabileceklerini anlamış oldu.
Dias bu noktaya ilk başta “Fırtınalar Burnu” anlamına gelen Cabo das Tormentas adını verdi. Çünkü bölgeyi şiddetli fırtınalar, sert dalgalar ve tehlikeli deniz koşullarıyla tanımıştı. Ancak Portekiz Kralı II. João, bu adı daha iyimser ve stratejik bir anlam taşıyan “Ümit Burnu” olarak değiştirdi. Çünkü burası artık Hindistan’a deniz yoluyla ulaşma umudunun kapısıydı.
Bartolomeu Dias’ın açtığı yol, birkaç yıl sonra Vasco da Gama tarafından tamamlandı. Vasco da Gama, 1498’de Ümit Burnu’nu aşarak Hindistan’ın Kalikut limanına ulaştı. Böylece Avrupa ile Hindistan arasında doğrudan deniz ticareti yolu kuruldu. Bu gelişme, dünya ekonomisinde büyük bir kırılma yarattı. Akdeniz merkezli eski ticaret yollarının önemi azalmaya başladı; Atlas Okyanusu kıyısındaki Portekiz ve İspanya gibi denizci devletler yükseldi.
Dias’ın ölümü de hayatı gibi denizle bağlantılı oldu. 1500’de Portekizli Pedro Álvares Cabral’ın Hindistan seferine katıldı. Bu sefer sırasında Portekiz filosu Atlantik’te batıya açıldı ve Brezilya kıyılarına ulaştı. Ardından filo Hindistan’a yönelmek üzere Afrika’nın güneyine doğru ilerlerken büyük bir fırtınaya yakalandı. Bartolomeu Dias’ın gemisi battı ve Dias hayatını kaybetti.
Bu ölümün sembolik tarafı çok güçlüdür. Dias, yıllar önce Avrupa’ya Ümit Burnu yolunu açmıştı; sonunda yine aynı tehlikeli denizlerin yakınında, fırtınalarla özdeşleşen o rotada can verdi. Bir zamanlar “Fırtınalar Burnu” adını verdiği coğrafya, onun kaderini de belirlemiş oldu.
Bartolomeu Dias’ın keşfi, yalnız Portekiz tarihinin değil, dünya tarihinin de dönüm noktalarından biridir. Onun seferi, Avrupalıların okyanuslara açıldığı, küresel ticaret yollarının değiştiği, sömürgecilik çağının hızlandığı ve dünyanın ekonomik merkezinin yavaş yavaş Akdeniz’den Atlantik’e kaydığı büyük dönüşümün başlangıç işaretlerinden biridir.
1807 – Kabakçı Mustafa İsyanı III. Selim’i tahttan indirdi; Osmanlı’da reform umudu ağır darbe aldı
29 Mayıs 1807’de Osmanlı tarihinde Kabakçı Mustafa İsyanı olarak bilinen ayaklanma sonucunda Sultan III. Selim tahttan indirildi, yerine IV. Mustafa çıkarıldı. İsyancılar, saraydan Şehzade Mustafa ve Şehzade Mahmut’un kendilerine teslim edilmesini istedi. Bu olay, Osmanlı Devleti’nde yenileşme hareketlerine karşı verilen en sert tepkilerden biri oldu.
III. Selim, Osmanlı tarihinde reformcu padişahlardan biri olarak bilinir. Tahta çıktığında devletin askerî, mali ve idari açıdan ciddi sorunlar yaşadığını görüyordu. Avrupa karşısında alınan yenilgiler, ordunun savaş kabiliyetindeki gerileme, yeniçeri düzeninin bozulması ve devlet gelirlerinin yetersizliği, Osmanlı’nın artık eski yöntemlerle ayakta kalamayacağını gösteriyordu.
Bu nedenle III. Selim, Nizam-ı Cedid adı verilen yenileşme programını başlattı. Nizam-ı Cedid, kelime anlamıyla “yeni düzen” demektir. Bu programın en önemli ayağı, Avrupa tarzında eğitilmiş yeni bir ordunun kurulmasıydı. Çünkü padişah, klasik yeniçeri ocağıyla modern savaş meydanlarında başarı kazanmanın artık zorlaştığını düşünüyordu.
Ancak Nizam-ı Cedid yalnız askerî bir yenilik değildi. Yeni vergi düzenlemeleri, yeni kurumlar, diplomatik temsilcilikler, eğitim ve maliye alanındaki değişiklikler de bu reform anlayışının parçasıydı. III. Selim’in amacı, Osmanlı Devleti’ni kökten yıkmadan yenilemekti. Fakat bu hedef, mevcut düzenden çıkar sağlayan birçok grubu rahatsız etti.
Yeniçeriler, bazı ulema çevreleri, esnaf grupları ve taşradaki kimi güç odakları Nizam-ı Cedid’i tehdit olarak görmeye başladı. Çünkü yeni ordu güçlenirse yeniçerilerin eski ayrıcalıkları sarsılacaktı. Yeni mali düzenlemeler ise vergi ve kaynak paylaşımında eski çıkar ilişkilerini bozuyordu. Kısacası reform, aynı zamanda yerleşik güç dengelerine dokunan siyasi bir müdahaleydi.
İsyanın görünen lideri Kabakçı Mustafa idi. Kabakçı Mustafa, Boğaz kalelerinde görev yapan yeniçeri kökenli bir askerdi. Ayaklanma, başlangıçta Nizam-ı Cedid’e karşı bir tepki olarak ortaya çıktı; kısa sürede İstanbul’da büyük bir siyasal krize dönüştü. İsyancılar, reform yanlısı devlet adamlarının görevden alınmasını, Nizam-ı Cedid’in kaldırılmasını ve padişahın bu politikalardan vazgeçmesini istedi.
Saray üzerindeki baskı giderek arttı. İsyancılar bazı yöneticilerin cezalandırılmasıyla yetinmedi; hanedan içindeki şehzadeleri de siyasi koz haline getirdi. Şehzade Mustafa ve Şehzade Mahmut’un kendilerine teslim edilmesini istemeleri, olayın artık basit bir askerî ayaklanma olmaktan çıktığını, taht meselesine dönüştüğünü gösteriyordu.
Sonunda III. Selim tahttan indirildi ve yerine IV. Mustafa geçirildi. Böylece Nizam-ı Cedid dönemi sona erdi. Reformcu kadrolar tasfiye edildi, yenileşme hareketi büyük bir darbe aldı. Ancak bu darbe Osmanlı’da reform fikrini tamamen öldürmedi; tam tersine, devletin değişim meselesini erteledikçe daha büyük krizlerle karşılaşacağını gösterdi.
Kabakçı Mustafa İsyanı’nın asıl önemi burada yatar. Bu olay, Osmanlı’da modernleşme ile eski düzen arasındaki çatışmanın ne kadar sertleşebileceğini gösterdi. III. Selim, devleti yenilemek istemişti; fakat bu yeniliğin toplumsal ve siyasi dayanağını yeterince sağlam kuramadı. Reform, sadece padişah iradesiyle değil, güçlü bir yönetim ağı, ikna kabiliyeti ve askerî güvenceyle sürdürülebilirdi. III. Selim bu desteği kaybedince tahtını da kaybetti.
İsyanın ardından Osmanlı siyasetinde belirsizlik ve şiddet arttı. Kısa süre sonra Alemdar Mustafa Paşa, III. Selim’i yeniden tahta çıkarmak için İstanbul’a yürüyecek; ancak III. Selim öldürülecek, Şehzade Mahmut ise kurtularak II. Mahmut adıyla tahta çıkacaktı. II. Mahmut’un ileride Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması ve daha sert reformlara yönelmesi, bir bakıma Kabakçı Mustafa İsyanı’nın bıraktığı acı derslerin sonucuydu.
1862 – Divan-ı Muhasebat kuruldu; bugünkü Sayıştay’ın temeli atıldı
29 Mayıs 1862’de Osmanlı Devleti’nde Divan-ı Muhasebat kuruldu. Bu kurum, bugünkü Sayıştay’ın tarihî temeli kabul edilir. Devletin gelir ve giderlerini denetlemek, kamu harcamalarını kontrol altına almak ve mali işleyişi daha düzenli hale getirmek amacıyla oluşturulan Divan-ı Muhasebat, Osmanlı’da modern mali denetim anlayışının en önemli adımlarından biri oldu.
Bu kuruluşu anlamak için 19. yüzyıl Osmanlısına bakmak gerekir. Devlet, Tanzimat’la birlikte sadece hukuk ve idare alanında değil, maliye alanında da kendisini yenilemeye çalışıyordu. Vergilerin toplanması, bütçenin hazırlanması, devlet harcamalarının denetlenmesi ve kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının izlenmesi artık eski usullerle sürdürülemeyecek kadar karmaşık hale gelmişti.
Osmanlı Devleti uzun süre gelir ve giderlerini klasik maliye düzeni içinde yürütmüştü. Ancak 19. yüzyıla gelindiğinde savaşların maliyeti, dış borçlanma, merkezî idarenin büyümesi, yeni kurumların kurulması ve Avrupa devletleriyle ilişkilerin artması, daha sistemli bir denetim ihtiyacını ortaya çıkardı. Devletin yalnız para toplaması yetmiyor; bu paranın nereye, nasıl ve hangi yetkiyle harcandığının da denetlenmesi gerekiyordu.
İşte Divan-ı Muhasebat bu ihtiyacın sonucu olarak doğdu. “Muhasebat” kelimesi, hesaplar ve mali işler anlamına gelir. Divan-ı Muhasebat ise devlet hesaplarını inceleyen, kamu gelir ve giderlerini denetleyen yüksek bir mali denetim kurumu olarak tasarlandı. Bugünkü dille söylersek, devletin kasasına giren ve çıkan paranın hesabını sormakla görevli bir kurumdu.
Kurumun ilk başkanı olarak Ahmet Vefik Paşa görevlendirildi. Bu ayrıntı önemlidir. Ahmet Vefik Paşa bir devlet adamı olmasının yanı sıra dil, tarih, kültür ve tiyatro alanlarında da iz bırakmış çok yönlü bir Osmanlı aydınıydı. Onun Divan-ı Muhasebat’ın başına getirilmesi, bu kurumun devletin modernleşme hamlesinin ciddi bir parçası olarak görüldüğünü gösterir.
Divan-ı Muhasebat’ın kurulması, Osmanlı’da “hesap verme” fikrinin kurumsallaşması bakımından da dikkat çekicidir. Çünkü modern devlet, sadece emir veren ve vergi toplayan bir yapı değildir; aynı zamanda topladığı kaynağın hesabını tutmak ve denetlenebilir olmak zorundadır. Bu anlayış, zamanla anayasal düzen, bütçe hakkı, parlamento denetimi ve kamu maliyesi gibi kavramlarla birleşecektir.
Kurum, ilerleyen yıllarda Osmanlı Meclis-i Mebusan düzeniyle ve bütçe denetimi fikriyle daha da önemli hale geldi. Devletin hesaplarının bağımsız bir kurul tarafından incelenmesi, kamu harcamalarının keyfîliğini sınırlamayı amaçlıyordu. Elbette Osmanlı’nın son dönemindeki siyasi ve mali krizler içinde bu denetim her zaman ideal biçimde işlemedi; fakat kurumsal fikir olarak çok önemli bir eşik aşıldı.
Cumhuriyet döneminde bu miras devam etti. Divan-ı Muhasebat’ın yerini modern anlamda Sayıştay aldı. Sayıştay bugün de kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarını denetleyen, kamu kaynaklarının hukuka ve kurallara uygun kullanılıp kullanılmadığını inceleyen yüksek denetim kurumu olarak görev yapıyor.
1867 – Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kuruldu; Avrupa’nın çok uluslu devlerinden biri doğdu
29 Mayıs 1867’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu kuruldu. Bu yeni yapı, Avusturya İmparatorluğu ile Macaristan Krallığı arasında yapılan siyasi uzlaşmanın sonucuydu. Tarihte bu düzenleme Avusturya-Macaristan Uzlaşması ya da Almanca adıyla Ausgleich olarak bilinir.
Avusturya İmparatorluğu, 19. yüzyılın ortalarında Avrupa’nın en büyük ve en karmaşık devletlerinden biriydi. İçinde Almanlar, Macarlar, Çekler, Slovaklar, Polonyalılar, Rutenler, Hırvatlar, Sırplar, Romenler, Slovenler, İtalyanlar ve daha birçok halk yaşıyordu. Bu kadar farklı dili, kimliği ve siyasi talebi bir arada tutmak giderek zorlaşıyordu.
Bu zorluğun arkasında 1848 Devrimleri’nin bıraktığı miras vardı. 1848’de Avrupa’nın birçok yerinde halk hareketleri, anayasa talepleri, milliyetçi isyanlar ve liberal reform beklentileri yükselmişti. Macarlar da Avusturya yönetimine karşı daha fazla özerklik ve ulusal hak talep etmişti. İsyan bastırılmış olsa da Macar meselesi kapanmadı. Tam tersine, imparatorluğun geleceğini belirleyecek en büyük sorunlardan biri haline geldi.
Avusturya’yı bu uzlaşmaya zorlayan bir başka gelişme de dış politikadaki yenilgilerdi. 1866’da Prusya karşısında alınan yenilgi, Avusturya’nın Alman dünyasındaki liderlik iddiasını ağır biçimde sarstı. Prusya yükselirken Avusturya, imparatorluğu içeriden sağlamlaştırmak zorunda kaldı. Bu yüzden Macarlarla anlaşmak artık bir tercih değil, devletin devamı için zorunluluk haline gelmişti.
1867 Uzlaşması’yla devlet iki ana parçaya ayrıldı: Avusturya ve Macaristan. İki tarafın ayrı parlamentoları, ayrı hükümetleri ve iç işlerinde geniş yetkileri vardı. Ancak dışişleri, savaş ve ortak maliye gibi bazı temel alanlar ortak yönetiliyordu. İmparator Franz Joseph hem Avusturya İmparatoru hem de Macaristan Kralı olarak hüküm sürdü.
Bu nedenle Avusturya-Macaristan’a çifte monarşi denir. Çünkü tek bir hükümdarın başında bulunduğu, fakat iki merkezli yönetilen bir imparatorluktu. Viyana Avusturya tarafının, Budapeşte ise Macar tarafının siyasi merkezi haline geldi. Bu düzenleme Macarlara büyük bir statü kazandırdı; fakat imparatorluktaki diğer halkların sorunlarını çözmedi.
Asıl mesele de burada başladı. Macarlar imparatorluk içinde güçlü bir ortak haline gelirken, Çekler, Hırvatlar, Slovaklar, Romenler, Sırplar ve diğer halklar aynı ölçüde hak elde edemedi. Yani uzlaşma, Avusturya ile Macaristan arasındaki krizi hafifletti ama imparatorluğun çok uluslu yapısındaki gerilimi ortadan kaldırmadı. Hatta bazı halklar açısından yeni düzen, Alman ve Macar egemenliğinin birlikte güçlenmesi anlamına geldi.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, buna rağmen uzun süre Avrupa siyasetinin en önemli güçlerinden biri olarak kaldı. Orta Avrupa’dan Balkanlar’a uzanan geniş coğrafyada etkiliydi. Viyana ve Budapeşte, kültür, müzik, mimari, bilim ve siyaset bakımından dönemin en canlı merkezleri arasında yer aldı. Ancak bu parlak görüntünün altında milliyetçilik, sınıfsal gerilimler ve imparatorluğun parçalanma korkusu sürekli büyüdü.
Balkanlar, imparatorluğun en hassas bölgelerinden biriydi. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki gücü zayıfladıkça Avusturya-Macaristan, bölgeye daha fazla ilgi gösterdi. Bu durum Sırp milliyetçiliğiyle, Rusya’nın Slav halkları üzerindeki etkisiyle ve Osmanlı sonrası güç mücadelesiyle birleşince Avrupa’nın en tehlikeli gerilim alanlarından biri doğdu.
Nitekim 1914’te Saraybosna’da Avusturya-Macaristan veliahdı Arşidük Franz Ferdinand öldürüldü. Bu suikast, I. Dünya Savaşı’nı başlatan krizin fitilini ateşledi. Savaş sonunda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağıldı; yerine Avusturya, Macaristan, Çekoslovakya, Yugoslavya gibi yeni devletler ve sınırlar ortaya çıktı.
29 Mayıs 1867’de kurulan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Avrupa tarihinin en dikkat çekici siyasi deneylerinden biridir. Bir yandan çok uluslu bir imparatorluğu uzlaşmayla ayakta tutma çabasıydı; diğer yandan milliyetçilik çağında eski imparatorluk düzeninin artık ne kadar zor sürdürülebileceğinin kanıtıydı. Bu yapı, yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Avrupa’nın merkezinde yaşadı; fakat içindeki halkların talepleri ve büyük güç rekabeti sonunda onu tarihe gömdü.
1868 – Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi doğdu
29 Mayıs 1868’de Osmanlı hanedanının son halifesi Abdülmecid Efendi doğdu. Sultan Abdülaziz’in oğlu olan Abdülmecid Efendi, Osmanlı tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birinde yetişti; imparatorluğun yıkılışına, saltanatın kaldırılışına, Cumhuriyet’in ilanına ve halifeliğin sona ermesine tanıklık etti.
Abdülmecid Efendi, klasik Osmanlı şehzadelerinden farklı bir kişiliğe sahipti. Siyasetten çok sanatla, edebiyatla, müzikle ve resimle ilgilendi. Batı kültürüne açık, entelektüel yönü güçlü, zarif ve sanatçı bir hanedan üyesi olarak tanındı. Özellikle ressamlığıyla Osmanlı saray çevresinde ayrı bir yer edindi.
Onun yaşadığı çocukluk ve gençlik yılları hanedan için huzurlu bir dönem değildi. Babası Sultan Abdülaziz, 1876’da tahttan indirildi ve kısa süre sonra şüpheli biçimde hayatını kaybetti. Bu olay, Abdülmecid Efendi’nin hayatında derin iz bıraktı. Osmanlı sarayında taht değişiklikleri, darbeler, gözetim altında tutulan şehzadeler ve siyasî güvensizlik havası onun kuşağının kaderini belirledi.
Abdülmecid Efendi’nin sanatçı kimliği özellikle önemlidir. Osmanlı resminde figüratif ve Batılı tarzda çalışan hanedan üyeleri arasında en dikkat çekici isimlerden biridir. Haremde Beethoven, Goethe Haremde ve Avluda Kadınlar gibi tabloları, onun Doğu-Batı kültürleri arasında kurmaya çalıştığı estetik ilişkiyi gösterir. Bu resimler, sadece saray içi hayatı anlatmaz; Osmanlı seçkinlerinin modernleşme, Batılılaşma ve kültürel kimlik arayışlarını da yansıtır.
Abdülmecid Efendi aynı zamanda Osmanlı modernleşmesinin saray içindeki sanatçı yüzlerinden biriydi. Piyano çalar, klasik Batı müziğiyle ilgilenir, resim yapar, entelektüel çevrelerle ilişki kurardı. Bu yönüyle, yıkılan bir imparatorluğun son dönemindeki kültürel karmaşayı kişiliğinde taşıyan figürlerden biridir.
Abdülmecid Efendi, 1918’de Sultan Vahdettin’in tahta çıkmasıyla veliaht oldu. Bu, onun hanedan içindeki konumunu güçlendirdi. Ancak artık Osmanlı Devleti son yıllarını yaşıyordu. I. Dünya Savaşı kaybedilmiş, Mondros Mütarekesi imzalanmış, İstanbul işgal edilmiş, Anadolu’da Millî Mücadele başlamıştı. Hanedanın siyasi geleceği belirsizdi.
1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı padişahlığı sona erdi. Sultan Vahdettin kısa süre sonra ülkeden ayrıldı. Ancak halifelik kurumu bir süre daha devam ettirildi. TBMM, 18 Kasım 1922’de Abdülmecid Efendi’yi halife seçti. Böylece Abdülmecid Efendi, Osmanlı hanedanından gelen ama artık padişah olmayan bir halife olarak tarihte özel bir konuma yerleşti.
Bu durum başlı başına tuhaftı. Çünkü Osmanlı tarihinde halifelik ve padişahlık aynı kişide birleşmişti. Abdülmecid Efendi ise siyasi iktidarı olmayan, sembolik ve dinî temsil niteliği taşıyan bir halifeydi. Ankara’daki yeni Cumhuriyet yönetimi açısından bu kurumun varlığı zamanla sorunlu hale geldi. Çünkü halifelik, saltanat kaldırılmış olsa bile eski rejimin ve hanedan meşruiyetinin devamı gibi görülebilirdi.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edildi. Yeni devlet, egemenliği millete dayandırıyor; hanedan, saltanat ve eski imparatorluk düzeniyle bağlarını kesiyordu. Bu ortamda halifeliğin sürdürülmesi giderek daha zor hale geldi. Abdülmecid Efendi’nin çevresinde oluşan sembolik ilgi, Ankara’da kuşkuyla izleniyordu.
3 Mart 1924’te halifelik kaldırıldı. Aynı gün Osmanlı hanedanı üyelerinin Türkiye dışına çıkarılmasına karar verildi. Abdülmecid Efendi de ailesiyle birlikte sürgüne gönderildi. Böylece Osmanlı hanedanının yüzyıllar süren siyasi ve dinî temsil dönemi resmen sona erdi.
Sürgün yılları Abdülmecid Efendi için hüzünlü geçti. Önce İsviçre’ye, ardından Fransa’ya gitti. Hayatının son dönemini büyük ölçüde Paris ve çevresinde geçirdi. Eski bir imparatorluk hanedanının son halifesi olarak Avrupa’da yaşamak zorunda kalması, Osmanlı tarihinin kapanış sahnelerinden biri gibidir.
Abdülmecid Efendi 1944’te Paris’te hayatını kaybetti. II. Dünya Savaşı’nın sürdüğü yıllarda öldüğü için cenazesinin defni ve nakli de kolay olmadı. Sonunda Medine’ye defnedildi. Böylece İstanbul’da doğan, Osmanlı sarayında yetişen, Cumhuriyet’in ilanına ve halifeliğin kaldırılmasına tanıklık eden son halife, hayatını sürgünde tamamladı.
1887 – Müfit Ratip doğdu; Meşrutiyet tiyatrosunun genç yaşta kaybedilen kalemlerinden biri dünyaya geldi
29 Mayıs 1887’de Türk oyun yazarı, çevirmen ve tiyatro eleştirmeni Müfit Ratip doğdu. Edebiyat tarihinde adı geniş kitlelerce çok bilinmese de özellikle II. Meşrutiyet dönemi Türk tiyatrosu içinde önemli bir yere sahiptir. Kısa ömrüne oyunlar, çeviriler, uyarlamalar ve tiyatro üzerine eleştiri yazıları sığdırdı.
Müfit Ratip, Fecr-i Âti topluluğunun kurucuları arasında yer aldı. Fecr-i Âti, 1909’da Servet-i Fünun dergisi çevresinde toplanan genç edebiyatçıların oluşturduğu bir topluluktu. “Sanat şahsi ve muhteremdir” anlayışıyla yola çıktılar. Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit, Tahsin Nahit, Emin Bülent ve Şahabettin Süleyman gibi isimlerle aynı edebiyat ortamında bulundu. Müfit Ratip’in bu topluluk içindeki asıl alanı ise tiyatroydu.
Burada II. Meşrutiyet dönemini hatırlamak gerekir. 1908’den sonra Osmanlı’da basın, dernekleşme, fikir hayatı ve sahne sanatları canlanmıştı. Gazeteler, dergiler, tiyatro toplulukları, edebiyat çevreleri ve siyasi tartışmalar artmıştı. Tiyatro da bu ortamda toplum, ahlak, modernleşme, aile, kadın-erkek ilişkileri ve siyasi bilinç konularının tartışıldığı canlı bir alan haline geldi.
Müfit Ratip’in tiyatro anlayışı bu yüzden önemlidir. O, tiyatroyu kaba melodramlardan ve yapay duygusallıktan uzaklaştırmak isteyen isimlerdendi. Müfit Ratip, tiyatronun eğitici bir yanı olması gerektiğini savunur; izleyicinin ya sanat zevkini ya da vicdanını beslemesi gerektiğini düşünür. Ona göre tiyatro, halka ait bir sanat alanıdır ve daha yerli, daha gerçekçi bir çizgiye yönelmelidir.
Bu düşünce, dönem için yabana atılacak bir şey değildir. Osmanlı sahnesinde uzun süre melodramlar, uyarlamalar, vodviller ve yabancı metinlerin etkisi güçlüydü. Müfit Ratip gibi genç yazarlar ise tiyatronun hem edebî değerini yükseltmek hem de onu yerli hayatla daha ciddi biçimde buluşturmak istiyordu.
Müfit Ratip’in eserleri arasında Sayfiyede, Zincir, Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije Müdafaası öne çıkar. Tiryaki Hasan Paşa ve Kanije Müdafaası’nı Refik Halit Karay ile birlikte yazdığı belirtilir. Ayrıca Batı edebiyatından oyun çevirileri ve uyarlamalar yaptı; Namus, Hücum, Büyük Gece gibi çeviri oyunları sahneye kazandırdı. Guy de Maupassant’ın Bel-Ami romanını da Güzel Dost adıyla Türkçeye çevirdi.
Onun tiyatro yazarlığı kadar tiyatro eleştirmenliği de dikkate değerdir. Servet-i Fünun, Resimli Kitab, Musavver Muhit gibi yayınlarda tiyatro yazıları yazdı. Bu yazılar, dönemin sahne anlayışını, oyunculuğunu, oyun seçimini ve tiyatronun toplumsal işlevini tartışması bakımından önemlidir. Müfit Ratip, tiyatronun nasıl bir sanat olması gerektiği üzerine düşünen erken dönem eleştirmenlerindendir.
Müfit Ratip’in hayatındaki ilginç ve hüzünlü ayrıntılardan biri de doğduğu günle öldüğü günün aynı tarihe denk gelmesidir. Bazı biyografik kaynaklarda, 29 Mayıs 1887’de doğduğu ve yine 29 Mayıs 1917’de İstanbul’da öldüğü belirtilir. Yani yalnız 30 yıllık kısa bir ömür yaşadı.
Bu erken ölüm, onun edebiyat ve tiyatro içindeki yerini sınırladı. Daha uzun yaşasaydı, Cumhuriyet’e giden süreçte Türk tiyatrosunun gelişiminde daha belirgin bir rol oynayabilirdi. Fakat kısa ömrüne rağmen Meşrutiyet döneminin tiyatro arayışları içinde adı anılması gereken isimlerden biri oldu.
1914 – RMS Empress of Ireland battı; Kanada tarihinin en büyük deniz facialarından biri yaşandı
29 Mayıs 1914’te Kanada Pasifik Şirketi’ne ait yolcu gemisi RMS Empress of Ireland, Saint Lawrence Nehri’nde Norveç bandıralı kömür gemisi SS Storstad ile çarpıştıktan sonra battı. Facia sonucunda binden fazla kişi hayatını kaybetti. Bazı kaynaklarda ölü sayısı 1024 olarak geçse de yaygın kabul edilen sayı 1012 ölüdür. Bu olay, Kanada ve dünya tarihinin en büyük deniz felaketlerinden biri olarak kabul edilir.
RMS Empress of Ireland, Kanada ile İngiltere arasında yolcu taşıyan büyük okyanus gemilerinden biriydi. Gemi, Québec’ten Liverpool’a gitmek üzere yola çıkmıştı. O dönemde transatlantik yolculuklar, Avrupa ile Kuzey Amerika arasında göç, ticaret, aile bağları ve iş bağlantıları açısından büyük önem taşıyordu. Empress of Ireland da bu düzenli hatlarda çalışan saygın gemilerden biriydi.
Facia, Saint Lawrence Nehri’nin genişlediği bölgede, Québec eyaletindeki Rimouski yakınlarında meydana geldi. Burada bir noktayı düzeltmek gerekir: Olay bazen Saint Lawrence Körfezi diye yazılsa da kaza daha doğru ifadeyle Saint Lawrence Nehri üzerinde, Rimouski açıklarında yaşandı. Gemi henüz açık okyanusa çıkmamıştı.
Çarpışma gecesi bölgede yoğun sis vardı. Empress of Ireland ile kömür gemisi Storstad birbirini fark ettiğinde iki gemi de manevra yapmaya çalıştı. Ancak sis, iletişim ve yön tayini hataları nedeniyle Storstad, Empress of Ireland’ın bordasına çarptı. Darbe, yolcu gemisinin yan tarafında büyük bir yara açtı.
Felaketi büyüten asıl unsur, geminin çok hızlı batmasıydı. Titanic 1912’de battığında dünya saatler süren bir dram izlemişti; Empress of Ireland ise çarpışmadan sonra yaklaşık 14-15 dakika içinde sulara gömüldü. Bu kadar kısa sürede yolcuların kamaralarından çıkması, can yeleklerine ulaşması, filikalara binmesi ve düzenli tahliye yapılması neredeyse imkânsızdı.
Gece vakti olması da kayıpları artırdı. Yolcuların büyük bölümü uykudaydı. Alt güvertelerde bulunanlar geminin hızla yan yatması ve su alması nedeniyle dışarı çıkamadı. Birçok kişi buz gibi suda boğuldu ya da hipotermi nedeniyle hayatını kaybetti. Kurtarma çalışmaları başlatılsa da geminin batış hızı, faciayı engellemeye yetmedi.
Empress of Ireland faciası, Titanic kadar küresel hafızaya yerleşmedi. Bunun birkaç nedeni vardır. Titanic, “batmaz” denilen lüks bir geminin ilk seferinde batması nedeniyle büyük bir sembole dönüşmüştü. Empress of Ireland ise I. Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yaşandı; birkaç hafta sonra Avrupa büyük bir savaşın içine sürükleneceği için bu facia dünya gündeminde zamanla geri plana düştü.
Oysa kayıp sayısı bakımından olay son derece ağırdı. Kanada açısından bakıldığında Empress of Ireland, Titanic’ten bile daha yerel ve sarsıcı bir travmaydı. Gemide Kanadalılar, İngilizler, göçmen aileler, mürettebat üyeleri ve çeşitli topluluklardan yolcular bulunuyordu. Ölenler arasında çok sayıda kadın ve çocuk da vardı.
Facianın ardından gemi güvenliği, sisli havalarda seyir kuralları, çarpışma önleme yöntemleri, can filikalarının kullanımı ve acil tahliye düzeni yeniden tartışıldı. Titanic felaketinden yalnız iki yıl sonra benzer ölçekte bir deniz faciasının yaşanması, denizcilikte güvenlik reformlarının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gösterdi.
29 Mayıs 1914, denizcilik tarihinin en acı günlerinden biridir. RMS Empress of Ireland’ın batışı, gösterişli bir okyanus gemisinin birkaç dakika içinde nasıl ölüm tuzağına dönüşebileceğini gösterdi. Titanic kadar bilinmese de bu facia, modern yolcu taşımacılığı tarihinin en büyük uyarılarından biri olarak hatırlanmayı hak eder.
1914 – Paul von Mauser öldü; modern piyade tüfeğinin seyrini değiştiren silah tasarımcısı tarihe geçti
29 Mayıs 1914’te Alman silah tasarımcısı Paul von Mauser öldü. Mauser, özellikle geliştirdiği sürgülü mekanizmalı tüfeklerle 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı askerî teknolojisinin en etkili isimlerinden biri oldu. Onun adı, yalnız Almanya’da değil, dünyanın birçok ordusunda kullanılan Mauser tüfekleriyle özdeşleşti.
Paul Mauser, 1838’de Württemberg Krallığı’na bağlı Oberndorf am Neckar’da doğdu. Babası da silah fabrikasında çalışan bir ustaydı. Bu nedenle Mauser, çocuk yaşlardan itibaren metal işçiliği, namlu, mekanizma ve askerî üretim dünyasının içinde yetişti. Kardeşi Wilhelm Mauser ile birlikte çalışarak dönemin ateşli silah teknolojisini değiştirecek tasarımlar geliştirdi.
Mauser’in önemini anlamak için 19. yüzyılın silah teknolojisine bakmak gerekir. O yüzyılın ortalarında ordular, namludan doldurulan eski tüfeklerden arkadan doldurulan, daha hızlı ateş edebilen, daha güvenilir piyade tüfeklerine geçiyordu. Sanayi Devrimi, metal işleme teknikleri ve seri üretim imkânları askerî alanda büyük bir dönüşüm yaratmıştı. Artık savaş meydanında yalnız asker sayısı değil, tüfeğin menzili, atış hızı, isabet gücü ve mekanik güvenilirliği belirleyici hale geliyordu.
Paul ve Wilhelm Mauser’in geliştirdiği ilk büyük başarı, Mauser Model 1871 oldu. Bu tüfek, Alman İmparatorluğu tarafından kabul edildi ve Mauser adını Avrupa askerî çevrelerinde duyurdu. Ancak asıl büyük etki, daha sonraki modellerle geldi. Mauser sisteminin en güçlü yanı, sağlam, güvenilir ve hızlı çalışan sürgülü mekanizmasıydı.
Sürgülü mekanizma, tüfeğin arkasındaki kolun elle çekilip itilmesiyle boş kovanın atılması, yeni fişeğin yatağa sürülmesi ve silahın yeniden ateşe hazır hale gelmesi prensibine dayanır. Bu sistem bugün basit görünebilir; fakat 19. yüzyıl sonlarında savaş teknolojisi için büyük bir hız ve güvenilirlik avantajı sağlıyordu. Mauser’in tasarımları, askerlerin sahada daha hızlı, daha düzenli ve daha güvenilir biçimde ateş etmesine imkân verdi.
Mauser’in en ünlü tasarımlarından biri Mauser Model 1898, yani yaygın adıyla Gewehr 98 oldu. 1898’de Alman ordusu tarafından kabul edilen bu tüfek, uzun yıllar boyunca Alman piyadesinin temel silahlarından biri olarak kullanıldı. Sağlam mekanizması, güçlü fişeği, güvenilir sürgü sistemi ve isabet kabiliyetiyle modern piyade tüfeklerinin klasik örneklerinden biri kabul edilir.
Gewehr 98’in etkisi yalnız Almanya ile sınırlı kalmadı. Mauser sistemi, Osmanlı Devleti dahil birçok ülke tarafından benimsendi ya da örnek alındı. Osmanlı ordusu 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Mauser tüfeklerini yaygın biçimde kullandı. Bu nedenle Mauser adı, Osmanlı askerî tarihinde de tanıdık bir isimdir. Balkan Savaşları’nda, I. Dünya Savaşı’nda ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Mauser sistemli tüfekler cephelerde kullanıldı.
Mauser’in tasarımları, yalnız piyade tüfeği alanında değil, silah mühendisliği standartları bakımından da etkili oldu. Onun geliştirdiği sürgü sistemi, emniyet yapısı, fişek besleme düzeni ve mekanik dayanıklılık anlayışı başka ülkelerin tüfek tasarımlarına da ilham verdi. 20. yüzyılın birçok askerî ve sivil tüfeğinde Mauser etkisi görüldü.
Elbette Paul von Mauser’in mirası teknik başarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda modern savaşın daha ölümcül hale gelmesinin de bir parçasıdır. Sanayi çağında silah tasarımı, mühendislik zekâsının savaş alanındaki yıkıcı sonuçlarla birleştiği alanlardan biridir. Mauser tüfekleri güvenilir, dayanıklı ve etkili oldukları için övülür; ama bu etki, milyonlarca insanın savaştığı ve öldüğü modern cephelerin de gerçeğidir.
Paul Mauser, 1912’de Alman soyluluk unvanı alarak “von Mauser” adını kullanmaya başladı. İki yıl sonra, 29 Mayıs 1914’te öldü. Onun ölümünden yalnız birkaç hafta sonra Saraybosna Suikastı gerçekleşecek ve I. Dünya Savaşı’na giden süreç başlayacaktı. Bu da Mauser’in tasarımlarının, ölümünden hemen sonra patlayacak büyük savaşta ne kadar yaygın ve etkili kullanılacağını daha çarpıcı hale getirir.
1919 – Eddington güneş tutulmasını gözledi; Einstein’ın görelilik kuramı dünyaya kanıtlandı
29 Mayıs 1919’da gerçekleşen tam güneş tutulması, bilim tarihinin en önemli gözlemlerinden birine sahne oldu. İngiliz astronom Arthur Eddington ve ekibi, tutulma sırasında Güneş’in yakınından geçen yıldız ışıklarını ölçerek Albert Einstein’ın genel görelilik kuramını sınadı. Sonuçlar, Einstein’ın öngörülerini destekledi ve onu bilim dünyasının ötesinde, bütün dünyanın tanıdığı bir isim haline getirdi.
Einstein, 1915’te genel görelilik kuramını ortaya koymuştu. Bu kurama göre kütleçekim, Newton’un düşündüğü gibi yalnız iki cisim arasındaki görünmez bir çekim kuvveti değildi. Büyük kütleler, uzay ve zamanı büker; cisimler ve hatta ışık bile bu bükülmüş uzay-zaman içinde yol alır. Bu fikir, fizik tarihinin en radikal düşüncelerinden biriydi.
Kuramın en çarpıcı öngörülerinden biri şuydu: Güneş gibi büyük kütleli bir gökcisminin yakınından geçen yıldız ışıkları, düz bir çizgide ilerlemek yerine çok küçük bir açıyla bükülmeliydi. Normalde gündüz vakti Güneş’in çevresindeki yıldızlar görülemez. Ancak tam güneş tutulması sırasında Ay, Güneş’in parlak yüzünü kapattığı için Güneş’in hemen yakınındaki yıldızlar gözlemlenebilir hale gelir. Bu da Einstein’ın öngörüsünü test etmek için eşsiz bir fırsat yaratır.
1919 tutulması bu nedenle büyük önem taşıyordu. Eddington, gözlem yapmak üzere Batı Afrika açıklarındaki Príncipe Adası’na gitti. Bir başka ekip de Brezilya’nın Sobral kentinde ölçümler yaptı. Amaç, tutulma sırasında Güneş’in yakınında görünen yıldızların konumlarını fotoğraflamak ve bu konumları Güneş o bölgede değilken alınan normal yıldız konumlarıyla karşılaştırmaktı.
Bu ölçüm son derece hassastı. Çünkü beklenen sapma çok küçüktü. Yıldızların gökyüzündeki yerlerinde çıplak gözle fark edilemeyecek kadar küçük bir kayma aranıyordu. Üstelik gözlemler savaş sonrası dünyanın teknik imkânlarıyla, tropikal hava koşulları, bulutlanma, fotoğraf plakalarının kalitesi ve ölçüm hataları gibi birçok zorluk içinde yapılmıştı.
Eddington’ın Príncipe’deki gözlemleri hava koşulları nedeniyle kolay geçmedi. Bulutlar zaman zaman görüntüyü engelledi. Buna rağmen yeterli sayıda fotoğraf plakası elde edildi. Sobral’daki gözlemlerle birlikte sonuçlar değerlendirildiğinde, yıldız ışığındaki sapmanın Newton fiziğinden çok Einstein’ın genel görelilik kuramına uygun olduğu açıklandı.
Kasım 1919’da sonuçların duyurulması büyük yankı yarattı. Gazeteler, Einstein’ın kuramının doğrulandığını manşetlere taşıdı. “Newton’un fikirleri yıkıldı” gibi abartılı başlıklar atıldı. Aslında bilimde mesele bu kadar basit değildi; Newton fiziği günlük hayat, mühendislik ve birçok hesap için hâlâ son derece geçerliydi. Ama Einstein, kütleçekimi daha derin ve evrensel bir çerçevede açıklayan yeni bir teori sunmuştu.
Bu olayın ilginç bir yönü de I. Dünya Savaşı sonrasındaki bilimsel barış anlamıdır. Einstein Alman bilim dünyasından geliyordu; Eddington ise İngilizdi. Savaş henüz bitmiş, Avrupa büyük bir yıkımdan çıkmıştı. Eddington’ın Alman bir bilim insanının kuramını test etmeye ve hakkını teslim etmeye çalışması, bilimin milliyet sınırlarını aşan evrensel niteliğini gösteren güçlü bir sembole dönüştü.
29 Mayıs 1919’daki güneş tutulması sırasında gökyüzünde yapılan ölçüm, insanlığın evreni anlama biçimini değiştiren bir fikrin doğrulanmasına yardım etti. Einstein artık modern çağın en büyük bilim simgelerinden biri haline geldi.
Bu gözlemden sonra genel görelilik, kara delikler, evrenin genişlemesi, kütleçekimsel merceklenme, GPS sistemlerindeki zaman düzeltmeleri ve modern kozmoloji gibi birçok alanın temel taşlarından biri oldu. 29 Mayıs 1919, bilimin bazen bir tutulma anında, gökyüzündeki yıldızların çok küçük bir kaymasında çağ değiştirebildiğini gösteren tarihlerden biridir.
1927 – Ankara-Kayseri Demiryolu açıldı; Cumhuriyet’in ilk büyük demiryolu hamlesi Anadolu’nun kalbine ulaştı
29 Mayıs 1927’de Ankara-Kayseri Demiryolu, Başvekil İsmet Paşa’nın katıldığı törenle hizmete açıldı. Yaklaşık 380 kilometrelik bu hat, erken Cumhuriyet döneminin en önemli ulaşım yatırımlarından biriydi. Çünkü bu demiryolu, yalnız Ankara ile Kayseri’yi birbirine bağlamıyor; yeni Cumhuriyet’in Anadolu’yu demir ağlarla örme idealinin ilk büyük sonuçlarından birini temsil ediyordu.
Cumhuriyet yönetimi için demiryolu, sıradan bir ulaşım meselesi değildi. Osmanlı’dan kalan demiryolu ağı hem yetersizdi hem de büyük ölçüde yabancı şirketlerin ekonomik çıkarlarına göre şekillenmişti. Yeni devlet ise demiryolunu ülkenin iç bütünlüğünü sağlayacak, üretim merkezlerini pazarlara bağlayacak, askerî sevkiyatı kolaylaştıracak ve başkent Ankara’yı Anadolu’nun gerçek merkezi haline getirecek stratejik bir araç olarak görüyordu.
Ankara-Kayseri hattı, aslında daha büyük bir hedefin parçasıydı: Ankara’dan Sivas’a, oradan doğuya uzanacak demiryolu hattı. Başlangıçta Ankara-Sivas bağlantısı doğrudan Yozgat üzerinden düşünülmüştü. Ancak askerî ve stratejik değerlendirmeler sonucunda hattın Kayseri üzerinden geçirilmesi daha uygun görüldü. Böylece Kayseri, Cumhuriyet’in demiryolu haritasında önemli bir kavşak haline geldi.
Hattın yapımı kolay değildi. İç Anadolu’nun sert iklimi, geniş bozkır coğrafyası, malzeme nakliyesinin güçlüğü ve dönemin sınırlı teknik imkânları ciddi zorluklar yaratıyordu. O yıllarda bugünkü gibi gelişmiş iş makineleri yoktu. Ray döşeme, taş kırma, dolgu yapma, yarma açma ve malzeme taşıma işlerinin büyük bölümü insan gücüyle yürütülüyordu. Kayseri çevresinde taş malzemenin ocaklardan hatta taşınması için katırların kullanıldığı, daha sonra taş ocaklarıyla hat arasında dekovil hattı döşenerek taşımanın hızlandırıldığı anlatılır.
Burada dekovil hattı kavramını açıklamak gerekir. Dekovil, genellikle dar hatlı, hafif raylı geçici taşıma sistemidir. Büyük demiryolu inşaatlarında taş, toprak, balast ve başka malzemeleri kısa mesafede taşımak için kullanılır. Yani ana demiryolu yapılırken, inşaatın kendisine hizmet eden küçük bir yardımcı demiryolu gibi düşünülebilir. Bu ayrıntı, hattın ne kadar emek yoğun bir süreçle tamamlandığını gösterir.
Açılış töreni de dönemin ruhunu yansıtır. Kayseri İstasyonu’nda yapılan törende aslında Türkiye’nin kalkınma iddiası kutlanıyordu. Törende kullanılan “Memleketi demirle örmek azmimizdir” ifadesi, erken Cumhuriyet’in demiryolu politikasını özetleyen en güçlü cümlelerden biri haline geldi.
İsmet Paşa’nın açılışta yaptığı konuşmada Kayserililerin uzun yıllardır demiryolunu beklediğini vurgulaması da önemlidir. Çünkü demiryolu, şehirler için ticaretin canlanması, ürünlerin pazara ulaşması, insanların daha hızlı seyahat etmesi, posta ve haberleşmenin güçlenmesi, devletin hizmetlerinin daha düzenli ulaşması anlamına geliyordu.
Bu hattın bir başka önemli ismi de Cumhuriyet demiryolculuğunun kurucu figürlerinden Behiç Erkin’dir. Kurtuluş Savaşı sırasında demiryollarının sevk ve idaresinde kritik görev üstlenen Behiç Erkin, Cumhuriyet döneminde de ulusal demiryolu politikasının en önemli yöneticilerinden biri oldu. Ankara-Kayseri hattı gibi yatırımlar, onun temsil ettiği “millî demiryolculuk” anlayışının somut sonuçlarıydı.
Kayseri açısından bu hattın etkisi büyüktü. Şehir, tarih boyunca ticaret ve zanaat kültürüyle biliniyordu; demiryolunun gelişiyle birlikte bu ekonomik damar yeni bir ulaşım gücü kazandı. Kayseri’nin ilerleyen yıllarda sanayi, ticaret ve üretim merkezi olarak büyümesinde demiryolu bağlantısının önemli payı oldu.
29 Mayıs 1927’de açılan Ankara-Kayseri Demiryolu, Cumhuriyet’in “Anadolu’yu merkeze alma” politikasının raylara dökülmüş halidir. Bu hat, savaşlardan çıkmış yoksul bir ülkenin, kendi imkânlarıyla ayağa kalkma iradesinin erken ve güçlü işaretlerinden biridir.
1936 – Türk Bayrağı Kanunu kabul edildi; ay yıldızın ölçüsü ve şekli resmî kurala bağlandı
29 Mayıs 1936’da Türk Bayrağı Kanunu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Bu kanunla Türk bayrağının şekli, oranları, rengi ve kullanım esasları resmî olarak düzenlendi. Böylece ay yıldızlı bayrak, hukukî tanımı yapılmış bir devlet alameti olarak da kesin kurallara bağlandı.
Türk bayrağı, kırmızı zemin üzerinde beyaz ay ve yıldızdan oluşur. Bu sembol Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e taşınan en güçlü devlet ve millet işaretlerinden biridir. Ancak Cumhuriyet döneminde modern devlet yapısının gereği olarak bayrağın ölçülerinin, biçiminin ve kullanılma şartlarının standart hale getirilmesi gerekiyordu. Çünkü bayrak, devlet dairelerinden okullara, askerî birliklerden elçiliklere, gemilerden resmî törenlere kadar her yerde aynı biçimde temsil edilmesi gereken bir işarettir.
1936 tarihli kanun bu ihtiyaca cevap verdi. Kanunda bayrağın eni, boyu, ayın ve yıldızın konumu, çapları ve birbirine oranları teknik ölçülerle belirlendi. Yani bayrağın üzerindeki ay ve yıldızın “göze güzel göründüğü gibi” yerleştirilmesi yeterli görülmedi; bunların matematiksel oranlara göre çizilmesi esas alındı. Bu, devlet sembolünün keyfî biçimde değişmesini önleyen önemli bir standartlaşmaydı.
Burada teknik ayrıntı önemlidir. Türk bayrağında hilal ve yıldızın yeri, bayrağın gönder tarafına göre hesaplanır. Ayın dış ve iç çemberleri, yıldızın çapı, yıldızın ayla arasındaki mesafe ve bayrağın boy-en oranı belirli bir ölçü sistemine bağlıdır. Bu sayede küçük bir masa bayrağıyla büyük bir meydan bayrağı aynı oranları korur. Ölçek değişir ama sembol bozulmaz.
Kanunun arka planında Cumhuriyet’in devlet sembollerini düzenleme ve kurumsallaştırma anlayışı da vardır. 1920’ler ve 1930’lar, yeni Türkiye’nin hukuk, eğitim, alfabe, kıyafet, ölçü birimleri, takvim ve kurumlar alanında kendisini yeniden tanımladığı yıllardı. Bayrak kanunu da bu sürecin sembolik ama çok önemli parçalarından biridir.
Ay yıldızın tarihî kökleri Osmanlı’dan daha eski dönemlere kadar götürülür; ancak bugünkü kırmızı zemin üzerindeki beyaz ay yıldızlı bayrak, özellikle Osmanlı’nın son döneminden itibaren devletin en tanınmış simgesi haline geldi. Cumhuriyet, bu sembolü reddetmedi; tam tersine onu yeni devletin bayrağı olarak benimsedi ve hukuken netleştirdi.
Bu kanunla beraber bayrağın nerelerde ve nasıl kullanılacağı, hangi durumlarda yarıya indirileceği, resmî kurumlarda nasıl çekileceği gibi konular da zaman içinde yönetmeliklerle ayrıntılandırıldı. Çünkü bayrak, devlet protokolünde ve toplumsal hayatta saygı gösterilmesi gereken bir sembol olarak kabul edilir.
1937 – Hatay meselesinde Cenevre anlaşmaları imzalandı; Türkiye ile Fransa, Sancak’ın geleceği için masaya oturdu
29 Mayıs 1937’de Türkiye ile Fransa arasında, o dönem resmî belgelerde “Sancak” olarak anılan Hatay meselesine ilişkin önemli antlaşmalar Cenevre’de imzalandı. Bu belgeler arasında “Sancak’ın Tamamiyet-i Mülkiyesini Tekeffül Eden Antlaşma”, “Türkiye-Suriye Hududunun Teminine Dair Antlaşma”, ayrıca müşterek beyanname ve buna bağlı protokol yer alıyordu. Bu adım, Hatay’ın Türkiye’ye katılmasına giden diplomatik sürecin en kritik aşamalarından biri oldu.
Burada önce “Sancak” ifadesini açıklamak gerekir. Hatay, Osmanlı döneminde Halep vilayetine bağlı İskenderun Sancağı olarak anılıyordu. I. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti bölgeden çekilmiş, Suriye ve Lübnan Fransız mandası altına girmişti. İskenderun Sancağı da Fransa’nın Suriye mandası içinde özel statülü bir bölge olarak kaldı. Ancak bölgede güçlü bir Türk nüfusu vardı ve Türkiye, buranın tamamen Suriye’ye bırakılmasını kabul etmiyordu.
Hatay meselesinin temeli, 1921’de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara Antlaşması’na dayanır. Bu antlaşmayla Sancak, Türkiye sınırları dışında kaldı; fakat bölgedeki Türklerin kültürel haklarının korunması ve Türkçenin resmî nitelik taşıması gibi özel hükümler kabul edildi. Yani Türkiye, daha Kurtuluş Savaşı yıllarında bile Sancak’taki Türk varlığının hukuken güvence altına alınmasını istemişti.
1930’larda mesele yeniden alevlendi. Çünkü Fransa, Suriye üzerindeki manda yönetimini sona erdirme ve Suriye’ye bağımsızlık verme sürecine girmişti. Türkiye açısından sorun şuydu: Eğer Suriye bağımsız olacaksa, İskenderun Sancağı doğrudan Suriye’ye mi bırakılacaktı, yoksa bölgenin özel statüsü korunacak mıydı? Mustafa Kemal Atatürk bu konuda son derece hassastı. Bölgeye Hatay adının verilmesi de bu dönemde Türkiye’nin tarihî ve millî tezinin parçası olarak öne çıktı.
Hatay meselesi, Türkiye ile Fransa arasında doğrudan bir diplomatik sorun haline geldi. Türkiye, bölgenin Türk karakterini vurguluyor; Fransa ise Suriye mandasının yöneticisi olarak hem Suriye’nin toprak bütünlüğünü hem de kendi bölgesel çıkarlarını gözetmeye çalışıyordu. Mesele sonunda Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Cenevre’de yürütülen görüşmeler, bu uluslararası diplomasi sürecinin sonucuydu.
29 Mayıs 1937’de imzalanan belgeler, Sancak’a özel bir statü kazandırdı. Buna göre Sancak, iç işlerinde ayrı bir yönetime sahip olacak; fakat dış ilişkiler bakımından Suriye ile bağlantısı sürecekti. Türkiye ve Fransa, bölgenin toprak bütünlüğünü güvence altına alan taraflar olarak öne çıktı. Bu, Hatay’ın hemen Türkiye’ye katılması anlamına gelmiyordu; ama Sancak’ın doğrudan ve sıradan bir Suriye vilayeti sayılması da engellenmiş oluyordu.
“Tamamiyet-i mülkiye” ifadesi, bugünkü Türkçeyle toprak bütünlüğü anlamına gelir. “Tekeffül etmek” ise güvence altına almak, garanti etmek demektir. Yani antlaşmanın adı sadeleştirildiğinde, Sancak’ın toprak bütünlüğünü güvence altına alan antlaşma anlamına gelir. Bu teknik ifade aslında çok önemli bir siyasi anlam taşıyordu: Hatay’ın statüsü artık Türkiye’nin de doğrudan taraf olduğu uluslararası bir konu haline gelmişti.
Aynı gün imzalanan Türkiye-Suriye sınırının güvenliğine dair antlaşma da önemlidir. Çünkü Hatay meselesi aynı zamanda sınır güvenliği, askerî denge, göç, yerel yönetim ve bölgesel istikrar meselesiydi. Türkiye, güney sınırında belirsiz, kırılgan ve kendi aleyhine dönebilecek bir yapı oluşmasını istemiyordu.
Bu süreçte Atatürk’ün tutumu belirleyiciydi. Atatürk, Hatay meselesini kişisel olarak yakından takip etti. Hatta sağlık durumunun giderek ağırlaştığı dönemde bile Hatay konusundaki diplomatik ve siyasi gelişmelere özel önem verdi. Onun “Hatay benim şahsi meselemdir” dediği aktarılır. Bu söz, Hatay’ın Türkiye açısından Millî Mücadele’nin tamamlanmamış bir dosyası gibi görüldüğünü anlatır.
1937 Cenevre anlaşmaları, Hatay’ın Türkiye’ye katılması yolunda ara bir basamaktı. Bu belgelerden sonra bölgede seçimler, temsil meselesi ve yerel yönetim tartışmaları başladı. 1938’de Hatay Devleti kuruldu. Bu devlet kısa ömürlü oldu; fakat Türkiye’ye katılma sürecinin son aşamasını hazırladı. 1939’da Hatay Meclisi Türkiye’ye katılma kararı aldı ve Hatay, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ili haline geldi.
Bu nedenle 29 Mayıs 1937, Hatay tarihinin en kritik diplomatik günlerinden biridir. Cenevre’de imzalanan belgeler, Hatay’ın kaderini doğrudan değiştirmedi; ama sürecin yönünü değiştirdi. Türkiye, masa başında Hatay’ın özel statüsünü kabul ettirmiş, Fransa’yı bu konuda bağlayıcı bir zemine çekmiş ve birkaç yıl sonra gerçekleşecek katılımın diplomatik temelini güçlendirmiş oldu.
Hatay meselesi, Cumhuriyet tarihinin en önemli diplomasi başarılarından biri olarak kabul edilir. Çünkü Türkiye, büyük bir savaşa girmeden, uluslararası hukuk ve diplomasi yoluyla güney sınırındaki tarihî bir meseleyi kendi lehine çözmeyi başardı. 29 Mayıs 1937’de Cenevre’de atılan imzalar, bu uzun ve dikkatli yürütülen sürecin dönüm noktalarından biridir.
1939 – CHP 5. Kurultayı toplandı; tek parti döneminde “kontrollü muhalefet” arayışı başladı
29 Mayıs 1939’da Cumhuriyet Halk Partisi 5. Büyük Kurultayı, Ankara’da toplandı. Kurultay 3 Haziran’a kadar sürdü. Bu toplantı, Atatürk’ün ölümünden sonra yapılan ilk olağan CHP kurultayı olması bakımından önemlidir. Türkiye artık İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı ve Millî Şef dönemi içinde yeni bir siyasi evreye girmişti.
CHP o yıllarda devlet yönetimiyle iç içe geçmiş, tek parti rejiminin merkezindeki ana kurumdu. Bu nedenle CHP kurultayları sadece parti içi toplantılar gibi görülemez. Kurultaylarda alınan kararlar, devletin yönetim anlayışını, hükümet-parti ilişkilerini ve Türkiye’nin siyasal yönünü doğrudan etkiliyordu.
1939 Kurultayı’nın toplandığı dönem oldukça kritikti. Atatürk 10 Kasım 1938’de hayatını kaybetmiş, İsmet İnönü Cumhurbaşkanı seçilmişti. Türkiye, bir yandan Atatürk sonrası yeni liderlik düzenine uyum sağlamaya çalışıyor, diğer yandan Avrupa’da hızla yaklaşan büyük savaşın gölgesini hissediyordu. Nitekim II. Dünya Savaşı birkaç ay sonra, 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başlayacaktı.
Bu yüzden 5. Kurultay, yalnız geçmişin muhasebesi değil, fırtınalı bir döneme hazırlık toplantısıydı. Türkiye’nin önünde zor bir soru vardı: Genç Cumhuriyet, Avrupa’yı yeniden savaşa sürükleyen büyük krizin dışında kalabilecek miydi? İçeride ise tek parti düzeni içinde yönetim nasıl denetlenecek, halkla parti arasındaki bağ nasıl korunacak, rejim kendi içinde nasıl nefes alacaktı?
Kurultayın en dikkat çekici sonucu, Müstakil Grup adı verilen yeni bir yapının kurulmasıydı. Müstakil Grup, CHP içinde oluşturulan ve hükümet ile parti çalışmalarını denetlemesi beklenen özel bir gruptu. Bu grup, kurultay tarafından seçilecek milletvekillerinden oluşacaktı. Amaç, tek parti yönetimi içinde hiç değilse sınırlı bir denetim mekanizması kurmaktı.
Burada “müstakil” kelimesi yanıltıcı olabilir. Müstakil Grup, bugünkü anlamda gerçek bir muhalefet partisi değildi. CHP’nin dışında, iktidarı değiştirmeye aday bağımsız bir siyasi hareket olarak kurulmamıştı. Tam tersine, parti içinde ve rejimin kontrolü altında çalışan bir denetim organıydı. Bu yüzden onu kontrollü muhalefet ya da parti içi denetim mekanizması olarak tanımlamak daha doğru olur.
Bu girişimin arkasında daha eski bir tecrübe de vardı. Türkiye, 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesiyle çok partili hayata kontrollü bir geçiş yapmayı denemiş, fakat bu deneme kısa sürede kapatılmıştı. 1939’da kurulan Müstakil Grup ise çok partili hayata geçiş değildi; ama tek parti düzeninin kendi içinde bir denetim ihtiyacı hissettiğini gösteriyordu.
Kurultayda parti tüzüğünde değişiklikler yapıldı. Parti müfettişlikleri ve parti içi denetim yapısı yeniden düzenlendi. Müstakil Grup’un hükümet ve parti uygulamalarını izlemesi, eleştiri ve değerlendirme yapması amaçlandı. Ancak bu eleştirinin sınırları belliydi. Grup, rejimin temel çizgisinin dışına çıkmayacak, İnönü liderliğiyle çatışmayacak, muhalefeti sistemin içinde tutacaktı.
Bu durum, Millî Şef döneminin siyasal mantığını da gösterir. İnönü yönetimi, özellikle yaklaşan savaş koşullarında ülkede sert bir siyasi bölünme istemiyordu. Fakat tamamen denetimsiz bir tek parti düzeninin de sorun üreteceğini görüyordu. Müstakil Grup, bu iki kaygı arasında kurulmuş bir ara formüldü: Muhalefet var gibi olacak, ama iktidarın temel kontrolünü sarsmayacaktı.
Kurultayın bir başka önemi, Atatürk sonrası CHP’nin yeni liderlik düzenini pekiştirmesidir. İnönü, artık yalnız Cumhurbaşkanı değil, partinin de tartışmasız lideriydi. Bu dönemde “Millî Şef” ifadesi, İnönü’nün devlet ve parti üzerindeki ağırlığını anlatan siyasal bir unvan haline geldi. 5. Kurultay, bu yeni dönemin kurumsal zeminini güçlendirdi.
1939 Kurultayı’nı anlamak için dönemin dünya atmosferini de unutmamak gerekir. Avrupa savaşın eşiğindeydi. Almanya, İtalya, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Fransa arasındaki gerilim Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyordu. Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle savaşın dışında kalmak istese de Balkanlar, Boğazlar, Akdeniz ve Orta Doğu dengeleri yüzünden sürekli baskı altındaydı. Böyle bir ortamda iktidar, iç siyasette sıkı denetimi tercih etti.
CHP 5. Kurultayı, bu nedenle Türkiye siyasi tarihinde sessiz ama önemli bir dönemeçtir. Çok partili hayata geçiş değildir; demokratik muhalefetin doğuşu da değildir. Fakat tek parti yönetiminin kendi içinde denetim ihtiyacını kabul ettiği, Atatürk sonrası İnönü döneminin kurumsallaştığı ve savaş yıllarına girerken Türkiye’nin siyasal düzenini sıkı biçimde yeniden ayarladığı bir kurultaydır.
1942 – İşgal altındaki Paris’te Yahudilere sarı yıldız zorunluluğu getirildi; soykırıma giden ayrımcılık görünür hale sokuldu
29 Mayıs 1942’de Nazi işgali altındaki Paris’te ve Fransa’nın kuzeyindeki işgal bölgesinde yaşayan Yahudilere, kıyafetlerinin üzerine sarı yıldız takma zorunluluğu getirildi. Bu karar, Yahudileri toplum içinde açıkça işaretlemeyi, aşağılamayı, izole etmeyi ve daha sonra gelecek toplu tutuklama ile sürgünlerin zeminini hazırlamayı amaçlıyordu.
Burada küçük ama önemli bir tarihî düzeltme gerekir. Bazı popüler tarih kaynakları, bu kararı doğrudan Adolf Hitler’in Joseph Goebbels’in tavsiyesiyle verdiğini yazar. Ancak daha güvenli ifade, kararın Nazi işgal yönetimi ve Alman makamları tarafından uygulamaya konulduğudur.
Sarı yıldız, Yahudilerin kıyafetlerine dikmek zorunda bırakıldığı, çoğunlukla Davud Yıldızı biçiminde bir işaretti. Fransa’da kullanılan rozetin üzerinde “Juif”, yani Fransızca “Yahudi” yazıyordu. Bu işaret, yalnız kimlik belirtmek için değil, Yahudileri herkesin gözü önünde hedef haline getirmek için kullanıldı.
Sarı yıldız, Nazi antisemitizminin gündelik hayata sokulmuş en sert sembollerinden biriydi. İnsanlar artık sokakta yürürken, tramvaya binerken, alışveriş yaparken, okula giderken ya da komşularının arasından geçerken doğrudan işaretleniyordu. Amaç, Yahudileri toplumun doğal parçası olmaktan çıkarıp gözle görülür bir “öteki”ye dönüştürmekti.
Fransa, 1940’ta Almanya tarafından işgal edildikten sonra ikiye bölünmüştü. Kuzey ve batı bölgeleri Alman işgali altındaydı; güneyde ise Vichy yönetimi bulunuyordu. Vichy rejimi, kendi antisemit yasalarını çıkararak Yahudileri kamu hayatından dışladı ve Nazi politikalarıyla iş birliği yaptı. Bu nedenle Fransa’daki Yahudilerin yaşadığı felaket yalnız Alman işgalinin değil, aynı zamanda Fransız iş birlikçi yönetiminin de tarihî sorumluluğunu taşır.
Sarı yıldız zorunluluğu, birkaç hafta sonra daha büyük felaketlerin habercisi oldu. 1942 yazında Fransa’da Yahudilere yönelik toplu tutuklamalar yoğunlaştı. Özellikle Temmuz 1942’deki Vel d’Hiv Baskını, Paris Yahudileri için en ağır kırılmalardan biri oldu. Binlerce Yahudi, Fransız polisi tarafından gözaltına alındı; çoğu daha sonra Auschwitz’e gönderildi ve öldürüldü.
Bu nedenle 29 Mayıs 1942, sadece sembolik bir ayrımcılık tarihi değildir. O gün alınan karar, insanları önce görünür biçimde damgalayan, sonra toplumdan koparan, ardından toplama ve ölüm merkezlerine gönderen soykırım mekanizmasının adımlarından biriydi.
1948 – Birleşmiş Milletler’in ilk barış gücü görevi başladı
29 Mayıs 1948’de Birleşmiş Milletler, Orta Doğu’da ateşkesi gözlemlemek üzere ilk askerî gözlem görevini başlattı. Bu görev, daha sonra Birleşmiş Milletler barış gücü operasyonlarının başlangıcı kabul edildi. Bugün “mavi bereliler” olarak bilinen BM barış gücü geleneğinin ilk adımı, İsrail-Arap savaşı sırasında atılmış oldu.
II. Dünya Savaşı’nın ardından kurulan Birleşmiş Milletler’in temel amacı, yeni bir dünya savaşını önlemek, devletler arası çatışmaları sınırlamak ve uluslararası barışı korumaktı. Ancak daha kuruluşunun ilk yıllarında BM, son derece zor bir krizle karşı karşıya kaldı: Filistin meselesi ve İsrail’in kuruluşu sonrasında başlayan savaş.
1947’de Birleşmiş Milletler, Filistin’in Arap ve Yahudi devletleri arasında bölünmesini öngören planı kabul etti. 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti ilan edildi. Hemen ardından Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak’ın da dahil olduğu Arap devletleriyle İsrail arasında savaş başladı. Bölge hızla uluslararası bir krizin merkezine dönüştü.
BM Güvenlik Konseyi, çatışmaların yayılmasını önlemek ve ateşkes sürecini izlemek için askerî gözlemciler görevlendirdi. Bu yapı, United Nations Truce Supervision Organization, yani kısaca UNTSO adıyla bilinir. Türkçeye “Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Örgütü” olarak çevrilebilir. UNTSO, BM’nin ilk barış gücü görevi olarak kabul edilir.
BM barış gücü, klasik anlamda savaşan bir ordu değildir. Görevi, çatışan taraflar arasında ateşkesi izlemek, ihlalleri raporlamak, tampon bölgelerde gözlem yapmak, sivillerin korunmasına katkı sağlamak ve taraflar arasında gerilimin yeniden savaşa dönüşmesini engellemeye çalışmaktır. Yani barışı zorla kurmaktan çok, varılan kırılgan ateşkesi ayakta tutmaya çalışır.
İlk BM gözlemcileri silahsız ya da sınırlı yetkilerle görev yaptı. Bu da barış gücü fikrinin doğasındaki zorluğu gösterir. BM sahada bulunur ama egemen devletlerin ve çatışan tarafların rızası olmadan istediği gibi hareket edemez. Barışı korumaya çalışır ama çoğu zaman elinde ne yeterli askerî güç ne de kesin siyasi çözüm yetkisi vardır.
UNTSO’nun başlamasıyla birlikte, BM’nin sahadaki rolü yeni bir boyut kazandı. Artık Birleşmiş Milletler yalnız karar alan, kınama yayımlayan ya da diplomatik çağrı yapan bir örgüt değildi; çatışma bölgelerine gözlemci gönderen, fiilen sahada varlık gösteren bir uluslararası aktör haline geliyordu.
Daha sonraki yıllarda BM barış gücü operasyonları dünyanın birçok bölgesine yayıldı. Kore, Kongo, Kıbrıs, Lübnan, Bosna, Kosova, Somali, Ruanda, Sudan ve daha pek çok kriz bölgesinde BM askerleri ve gözlemcileri görev yaptı. Kimi operasyonlar başarı örneği sayıldı; kimileri ise yetersizlik, geç müdahale ya da sivilleri koruyamama eleştirileriyle anıldı.
Bu nedenle BM barış gücü tarihi hem umut hem tartışma taşır. Mavi bereliler birçok yerde çatışmanın büyümesini önledi, insani yardıma zemin hazırladı ve taraflar arasında güvenlik aralığı oluşturdu. Ama bazı büyük trajedilerde, özellikle Ruanda ve Bosna örneklerinde olduğu gibi, BM’nin pasifliği ve yetki sınırları ağır biçimde eleştirildi.
29 Mayıs tarihi bugün aynı zamanda Uluslararası Birleşmiş Milletler Barış Gücü Günü olarak anılır. Bugün, dünyanın farklı bölgelerinde görev yaparken hayatını kaybeden barış gücü personelini hatırlamak için de kullanılır. Çünkü barış gücü görevi çoğu zaman savaşın tam ortasında, mayınların, silahlı grupların, etnik çatışmaların ve siyasi belirsizliklerin içinde yapılır.
1953 – Everest’te tarih yazıldı; Hillary ve Tenzing zirveye çıkan ilk insanlar oldu
29 Mayıs 1953’te Yeni Zelandalı dağcı Edmund Hillary ile Nepalli Şerpa Tenzing Norgay, dünyanın en yüksek noktası olan Everest Dağı’nın zirvesine ulaştı. Böylece insanlık tarihinde ilk kez iki kişi, deniz seviyesinden 8.848 metreyi aşan bu dev dağın tepesine çıkmayı başardı.
Everest, Himalayalar’da, Nepal ile Tibet arasındaki sınır hattında yer alır. Nepal’de Sagarmatha, Tibetçe’de ise Chomolungma adıyla bilinir. Batı dünyasında kullanılan “Everest” adı ise Hindistan’daki İngiliz ölçüm çalışmalarında görev yapmış olan Sir George Everest’ten gelir. Dağın yüksekliği ve sert koşulları nedeniyle Everest, 20. yüzyılın başından itibaren dağcılığın en büyük hedeflerinden biri haline gelmişti.
Hillary ve Tenzing’in başarısı bir anda ortaya çıkmadı. Everest’e çıkmak için daha önce birçok keşif ve tırmanış denemesi yapılmıştı. Özellikle İngiliz ekspedisyonları 1920’lerden itibaren dağa defalarca yaklaşmış, fakat zirveye ulaşamamıştı. 1924’te George Mallory ve Andrew Irvine’in zirve denemesi sırasında kaybolması, Everest tarihinin en büyük gizemlerinden biri olarak kaldı. Mallory’nin meşhur “Çünkü orada” sözü, dağcılığın tutku ve takıntı arasındaki ruhunu anlatan simge cümlelerden biri oldu.
1953 Everest seferi, İngilizler tarafından düzenlenen büyük ve disiplinli bir ekspedisyondu. Ekibin lideri John Hunt idi. Bu tür tırmanışlar, aylar süren hazırlık, rota planlaması, kamp düzeni, oksijen tüpleri, yük taşıyan Şerpalar, meteoroloji takibi ve ekip içi görev paylaşımıyla mümkün oluyordu.
Burada Şerpa kelimesini doğru anlamak gerekir. Şerpalar, Himalayalar’da yaşayan Tibet kökenli bir halktır. Yüksek irtifaya uyumları, dağ bilgileri ve tırmanışlardaki emekleri sayesinde Himalaya dağcılığının vazgeçilmez unsuru oldular. Tenzing Norgay da bu geleneğin en büyük isimlerinden biri haline geldi.
Zirve denemesinden önce ekip, dağda kademeli kamplar kurdu. Everest gibi bir dağda doğrudan yukarı çıkmak mümkün değildir. Dağcılar önce belirli yüksekliklerde kamplar kurar, sonra iniş çıkışlarla vücutlarını yüksek irtifaya alıştırır. Çünkü 8 bin metrenin üzerindeki bölgeye ölüm bölgesi denir. Bu yükseklikte oksijen miktarı insan vücudunun normal işleyişi için çok düşüktür. Beyin, akciğerler, kaslar ve karar verme yeteneği hızla zorlanmaya başlar.
Hillary ve Tenzing, 29 Mayıs sabahı son kamptan zirveye doğru yola çıktı. Önlerinde buz, kaya, dar sırtlar ve dik geçitler vardı. Tırmanışın en meşhur bölümlerinden biri, bugün Hillary Step olarak bilinen dik kaya-buz engelidir. Hillary, bu zorlu geçişi aşarak zirve yolunu açtı. Ardından Tenzing’le birlikte dağın en yüksek noktasına ulaştılar.
Zirvede uzun süre kalmadılar. Bu yükseklikte dakikalar bile değerlidir. Fotoğraflar çekildi, küçük sembolik eşyalar bırakıldı ve ikili inişe geçti. İlginç bir ayrıntı şudur: Zirvede Tenzing’in fotoğrafı çekildi, fakat Hillary’nin zirvedeki fotoğrafı yoktur. Çünkü Tenzing fotoğraf makinesi kullanmayı bilmiyordu ya da o anda böyle bir çekim yapılmadı. Bu yüzden dünyanın çatısındaki o tarihi anın en meşhur görüntüsü, Tenzing Norgay’ın buz kazmasıyla verdiği poz oldu.
Başarının haberi, birkaç gün sonra dünyaya duyuruldu. Haber, 2 Haziran 1953’te İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in taç giyme töreni gününde Londra’ya ulaştı ve İngiliz kamuoyu tarafından büyük bir imparatorluk başarısı gibi karşılandı. Hillary, daha sonra şövalyelik unvanı aldı. Tenzing Norgay ise Nepal, Hindistan ve dünya dağcılık tarihinde büyük bir kahraman olarak anıldı.
Ancak Everest başarısını sadece Batılı keşif ruhunun zaferi gibi anlatmak eksik olur. Bu tırmanışta Tenzing Norgay’ın rolü en az Hillary kadar belirleyiciydi. Ayrıca yüzlerce yerel taşıyıcı, Şerpa, teknik ekip üyesi ve destek personeli olmasaydı zirve denemesi mümkün olmazdı. Everest tarihi, çoğu zaman birkaç ünlü ismin çevresinde anlatılır; oysa bu başarı kolektif emeğin sonucudur.
1953’ten sonra Everest, dağcılık dünyasının en büyük simgelerinden biri olmaya devam etti. Ancak zamanla tırmanışların ticari hale gelmesi, kalabalık kuyruklar, çöp sorunu, ölümler ve Şerpaların ağır çalışma koşulları da tartışılmaya başlandı. Bugün Everest hâlâ insan iradesinin sınırlarını zorlayan bir dağdır; fakat aynı zamanda doğanın metalaştırılması ve riskin paraya çevrilmesi üzerine sert sorular da sordurur.
1954 – Bilderberg Toplantıları başladı; dünyanın en tartışmalı kapalı zirvelerinden biri doğdu
29 Mayıs 1954’te Bilderberg Toplantıları’nın ilki, Hollanda’nın Oosterbeek kentindeki Hotel de Bilderberg’de başladı. Toplantı adını da bu otelden aldı. İlk buluşma 29-31 Mayıs 1954 tarihleri arasında yapıldı ve daha sonra her yıl düzenlenen, dünyanın en çok merak edilen kapalı uluslararası toplantılarından birine dönüştü.
Bilderberg’in ortaya çıktığı dönem Soğuk Savaş yıllarıydı. II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa yıkımdan çıkmaya çalışıyor, ABD Batı bloğunun lideri haline geliyor, Sovyetler Birliği ise Doğu Avrupa üzerindeki etkisini artırıyordu. Avrupa ile Kuzey Amerika arasındaki siyasi, ekonomik ve askerî iş birliğinin güçlendirilmesi Batı dünyası için temel hedeflerden biriydi.
İlk toplantının arkasındaki önemli isimlerden biri Polonya asıllı siyaset danışmanı Józef Retinger idi. Retinger, Avrupa ile Amerika arasındaki ilişkileri güçlendirecek gayriresmî bir tartışma zemini oluşturmak istiyordu. Hollanda Prensi Bernhard da bu girişimin öne çıkan destekçilerinden biri oldu ve ilk yıllardaki toplantılarda etkili rol oynadı.
Bilderberg Toplantıları’nın temel mantığı şuydu: Siyaset, ekonomi, medya, akademi, finans, diplomasi ve güvenlik dünyasından etkili isimler, resmî açıklama baskısı olmadan kapalı kapılar ardında küresel meseleleri tartışacaktı. Katılımcılar hükümetlerini ya da kurumlarını resmen temsil etmiyor; daha çok kişisel görüşleriyle toplantıya katılıyordu.
Burada Chatham House Kuralı denen uygulamayı açıklamak gerekir. Bu kurala göre toplantıda konuşulan bilgiler genel olarak kullanılabilir; ancak kimin ne söylediği açıklanamaz. Amaç, katılımcıların kamuoyu baskısı ya da siyasi hesap kaygısı olmadan daha açık konuşabilmesini sağlamaktır. Bilderberg’in kapalı yapısı büyük ölçüde bu anlayışa dayanır.
Ancak tam da bu kapalılık, Bilderberg’i yıllar içinde yoğun tartışmaların ve komplo teorilerinin merkezine yerleştirdi. Toplantılara devlet başkanları, başbakanlar, bakanlar, büyük şirket yöneticileri, bankacılar, medya patronları, akademisyenler ve askerî-stratejik çevrelerden isimlerin katılması, kamuoyunda “dünya burada mı yönetiliyor?” sorusunu doğurdu.
Bu soruyu ciddiye almak ama abartmamak gerekir. Bilderberg, resmî karar alan bir dünya hükümeti değildir. Toplantı sonunda bağlayıcı kararlar yayımlanmaz, anlaşmalar imzalanmaz, oy kullanılarak politika belirlenmez. Fakat bu, toplantının önemsiz olduğu anlamına da gelmez. Çünkü dünyanın en etkili insanlarının aynı odada, kayıt dışı ve kamudan uzak biçimde fikir alışverişi yapması başlı başına güçlü bir etki alanı yaratır.
Bilderberg’i önemli yapan şey, karar alma mekanizması olmaktan çok gündem kurma gücüdür. Enerji krizleri, savaşlar, NATO, Avrupa Birliği, ekonomik dalgalanmalar, finans piyasaları, teknoloji, yapay zekâ, göç, güvenlik ve Çin gibi başlıklar burada tartışıldığında, bu tartışmalar katılımcıların kendi ülkelerinde ve kurumlarında alacağı kararlara dolaylı olarak yansıyabilir.
Toplantıların en çok eleştirilen tarafı ise demokratik şeffaflık meselesidir. Seçilmiş siyasetçiler ile büyük sermaye, medya ve güvenlik çevrelerinin kapalı toplantılarda bir araya gelmesi, haklı olarak kamu denetimi tartışması yaratır. Halkın oyuyla seçilmiş kişiler, halkın bilmediği ortamlarda kimlerle, neyi, hangi çerçevede konuşmaktadır? Bu soru, Bilderberg’in meşruiyet tartışmasının merkezindedir.
Diğer yandan savunucuları, Bilderberg’in bir karar merkezi değil, serbest tartışma zemini olduğunu söyler. Onlara göre karmaşık küresel sorunları anlamak için siyasetçilerin, uzmanların ve iş dünyasının kapalı da olsa açık fikirli tartışma ortamlarına ihtiyacı vardır. Eleştirmenler ise bu savunmanın, elitler arası gayriresmî güç ilişkilerini masum göstermeye yaradığını düşünür.
Bilderberg’i asıl merak konusu yapan şey, toplantıların katılımcı profilidir. Yıllar içinde ABD eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, finans dünyasının simge isimlerinden David Rockefeller, eski ABD Başkanı Bill Clinton, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair ve eski İngiltere Başbakanı David Cameron gibi siyaset ve diplomasi figürleri bu çevreyle anıldı. Daha yakın yıllarda ise teknoloji ve ekonomi dünyasından çok dikkat çekici isimler listelerde yer aldı. Örneğin resmî 2025 katılımcı listesinde Microsoft CEO’su Satya Nadella, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis, Spotify CEO’su Daniel Ek, Pfizer CEO’su Albert Bourla, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, eski Finlandiya Başbakanı Sanna Marin, Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis ve Türkiye’den Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Fiba Grubu Başkanı Murat Özyeğin yer aldı. 2024 Madrid toplantısında ise Türkiye’den Mehmet Şimşek, Ömer Koç, gazeteci Kadri Gürsel, akademisyen Mustafa Aydın ve ekonomist Şebnem Kalemli-Özcan katılımcılar arasındaydı. 2026 Washington toplantısında Türkiye bağlantılı isimler arasında Ali Koç, Murat Özyeğin, Mehmet Tara, AGİT Genel Sekreteri Feridun Sinirlioğlu, Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol ve Cambridge Üniversitesi’nden Ayşe Zarakol da listede göründü. Bu tablo, Bilderberg’in neden bu kadar konuşulduğunu açıklar: Toplantı karar almıyor olabilir; ama siyaset, finans, savunma, enerji, medya ve teknoloji dünyasının en etkili isimlerini aynı kapalı salonda buluşturuyor.
Bilderberg Toplantıları, 1954’ten itibaren Batı dünyasının en dikkat çeken elit ağlarından biri haline geldi. Hakkında anlatılan bazı komplo teorileri abartılıdır; fakat toplantının tamamen önemsiz ve sıradan olduğunu söylemek de saflık olur. Asıl mesele şudur: Bilderberg, modern dünyada gücün yalnız parlamentolarda, hükümet binalarında ve resmî zirvelerde değil; kapalı ağlarda, gayriresmî temaslarda ve seçkinler arası ilişkilerde de şekillendiğini gösterir.
29 Mayıs 1954’te Hollanda’daki bir otelde başlayan bu toplantı dizisi, bugün hâlâ siyasetin görünmeyen yüzü, küresel elitler, şeffaflık ve demokrasi tartışmalarının sembolik başlıklarından biri olarak yaşamaya devam ediyor.
1960 – Darbe sonrası Kocaeli’de askerî valilik dönemi başladı; halka 4 numaralı tebliğ yayımlandı
29 Mayıs 1960’ta, 27 Mayıs askerî darbesinin ardından Kocaeli’de yeni yönetim düzenini halka duyuran önemli bir tebliğ yayımlandı. Kocaeli Askerî Valisi ve Belediye Başkanı Tümgeneral Raif Yaşar, 4 numaralı tebliğiyle kentte asayiş, kimlik taşıma, sağlık, gıda denetimi ve günlük hayatın kuralları konusunda halka uyarılarda bulundu.
Bu olay, 27 Mayıs darbesinin yalnız Ankara’da yaşanan bir iktidar değişikliği olmadığını, kısa sürede bütün illerde yerel yönetim düzenini de değiştirdiğini gösteren somut örneklerden biridir. Darbeden sonra Demokrat Parti iktidarı devrilmiş, ülke yönetimi Millî Birlik Komitesi’nin kontrolüne geçmişti. Valiler, belediye başkanları, emniyet birimleri ve yerel idareler de bu yeni askerî düzen içinde yeniden şekillendirildi.
Kocaeli’de bu sürecin öne çıkan ismi Tümgeneral Raif Yaşar oldu. Raif Yaşar, darbe sonrası Kocaeli’de hem askerî vali hem de belediye başkanı sıfatıyla görev yaptı. Bu ikili görev, olağan demokratik yönetimden olağanüstü askerî yönetime geçişin yerel düzeyde nasıl işlediğini gösterir. Artık şehirdeki idari kararlar, seçilmiş ya da sivil yerel yönetim mekanizmasından çok askerî otoritenin denetimi altında alınıyordu.
29 Mayıs’ta yayımlanan 4 numaralı tebliğ, bu yeni dönemin dilini de yansıtır. Tebliğlerde halka düzenin korunması, kurallara uyulması, kimlik taşınması, asayişin bozulmaması, sağlık ve gıda konularında denetimlerin sürdürüleceği gibi başlıklar duyuruluyordu. Bu tür metinler, darbe dönemlerinde devletin günlük hayata nasıl doğrudan müdahale ettiğini gösteren yerel belgelerdir.
Darbe ve sıkıyönetim dönemlerinde tebliğler, emir niteliği taşıyan kamu düzeni araçlarıdır. Vatandaşın nerede nasıl davranacağı, hangi kurallara uyacağı ve hangi yasaklara dikkat edeceği bu metinlerle duyurulur.
Kocaeli açısından bu tarih ayrıca önemlidir. Çünkü Kocaeli, sanayisi, limanları, demiryolu ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle her dönem stratejik bir kenttir. 1960’ta da İzmit ve çevresi, ulaşım, üretim ve askerî hareketlilik bakımından önemli bir bölgeydi. Böyle bir kentte darbe sonrası düzenin hızlı biçimde kurulması, merkezi yönetim açısından kritik görülmüş olmalıdır.
4 numaralı tebliğin içeriğinde kimlik taşıma vurgusu dikkat çekicidir. Darbe dönemlerinde kimlik kontrolü, sokağın ve nüfus hareketlerinin denetlenmesi için temel araçlardan biridir. Sağlık ve gıda denetimleri ise günlük hayatın aksamasını önleme iddiasını taşır. Yani askerî yönetim bir yandan otorite kurarken, diğer yandan halka “şehir düzeni devam ediyor” mesajı vermeye çalışır.
Bu tür yerel belgeler, büyük siyasi olayların şehir hayatına nasıl yansıdığını anlamak için çok değerlidir. 27 Mayıs genellikle Ankara, İstanbul, Demokrat Parti yöneticileri, Yassıada yargılamaları ve yeni anayasa süreci üzerinden anlatılır. Oysa darbenin gerçek etkisi, Kocaeli gibi illerde yayımlanan tebliğlerde, değişen valilik yapısında, belediye yönetiminde, sokaktaki kontrol düzeninde ve halkın günlük hayatına giren yeni kurallarda da görülür.
1963 – Doğu Pakistan’da kasırga felaketi yaşandı; bugünkü Bangladeş kıyılarında binlerce kişi öldü
29 Mayıs 1963’e tarihlenen büyük kasırga felaketi, o dönem Doğu Pakistan olarak bilinen bugünkü Bangladeş kıyılarını vurdu, 10 binden fazla kişi hayatını kaybetti.
Burada önce coğrafyayı doğru anlamak gerekir. Doğu Pakistan, 1947’de Pakistan’ın doğu kanadı olarak kurulan, Hindistan’ın doğusunda ve Bengal Körfezi kıyısında yer alan bölgeydi. 1971’deki bağımsızlık savaşından sonra Bangladeş adını aldı. Yani bu felaket, bugünkü Bangladeş’in güneydoğu kıyılarında yaşandı.
Kasırganın en çok etkilediği bölgeler arasında Chittagong, Cox’s Bazar ve kıyı adaları vardı. Bengal Körfezi, dünyanın en ölümcül tropikal kasırga bölgelerinden biridir. Bunun nedeni yalnız rüzgârların şiddeti değildir. Asıl öldürücü unsur çoğu zaman fırtına kabarmasıdır. Fırtına kabarması, kasırganın deniz suyunu kıyıya doğru itmesiyle su seviyesinin aniden yükselmesidir. Alçak kıyılar, deltalar ve adalar böyle anlarda kısa sürede sular altında kalabilir.
1963 felaketinde rüzgâr hızının saatte 200 kilometreyi aşan seviyelere çıktığı, deniz suyunun metrelerce yükseldiği, çok sayıda yerleşimin sular altında kaldığı ve yüz binlerce evin zarar gördüğü aktarılır.
Bu tür felaketlerde can kaybını artıran en önemli etkenlerden biri erken uyarı ve tahliye imkânlarının yetersizliğidir. 1960’ların Doğu Pakistan’ında kıyı köyleri çok savunmasızdı. Haberleşme sınırlıydı, kasırga sığınakları bugünkü kadar gelişmiş değildi, yoksul balıkçı ve çiftçi topluluklarının güvenli bölgelere hızlı biçimde taşınması çok zordu. Bu yüzden kasırga aynı zamanda yoksulluk, altyapı eksikliği ve devlet kapasitesi meselesiydi.
Doğu Pakistan, 1960’larda art arda büyük kasırgalar yaşadı. 1960, 1961, 1963 ve 1965’teki felaketler, bölgenin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. 1970’te yaşanan Bhola Kasırgası ise bu zincirin en korkunç halkası oldu ve yüz binlerce insanın ölümüne yol açarak modern tarihin en ölümcül tropikal kasırgalarından biri olarak kayda geçti.
1963 kasırgası, bu büyük felaketler dizisinin daha az bilinen ama çok ağır halkalarından biridir. Bugün Bangladeş’in kıyı bölgelerinde kasırga erken uyarı sistemleri, sığınaklar ve tahliye planları çok daha gelişmişse, bunun arkasında 1960’larda ve 1970’te yaşanan bu büyük acıların payı vardır.
1974 – Çandarlı gemisi Ege’de petrol aramaya çıktı; Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı gerilimi büyüdü
29 Mayıs 1974’te Deniz Kuvvetleri’ne ait Çandarlı harita gemisi, savaş gemilerinin eşliğinde Ege Denizi’nde petrol arama araştırması yapmak üzere Beykoz’dan hareket etti. Bu adım, Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllar sürecek Ege kıta sahanlığı geriliminin en görünür hamlelerinden biri oldu.
Kıta sahanlığı, bir devletin kara ülkesinin deniz altında doğal olarak devam eden bölümüdür. Bu alan, özellikle deniz tabanındaki petrol, doğalgaz ve maden gibi kaynaklar açısından önem taşır. Yani mesele deniz tabanındaki ekonomik kaynaklar ve egemenlik hakları meselesidir.
Ege Denizi bu açıdan son derece karmaşık bir coğrafyadır. Çünkü deniz çok sayıda ada, adacık ve kayalıkla doludur. Yunanistan’ın Ege’de çok sayıda adası bulunurken, Türkiye’nin uzun bir Anadolu kıyısı vardır. Bu nedenle deniz yetki alanlarının nasıl belirleneceği sorusu, iki ülke arsında stratejik bir sorun haline gelmiştir.
1970’lerin başında Ege’de petrol arama meselesi iki ülke arasındaki gerilimi artırdı. Yunanistan, Ege’deki adalar üzerinden geniş kıta sahanlığı hakları savunurken; Türkiye, Anadolu kıyılarının ve Ege’nin özel coğrafi yapısının dikkate alınması gerektiğini belirtiyordu. Ankara’ya göre Ege’deki deniz tabanı tek taraflı biçimde Yunanistan’ın denetimine bırakılamazdı.
Çandarlı gemisinin sefere çıkması bu nedenle sıradan bir teknik araştırma faaliyeti değildi. Gemi bir harita ve araştırma gemisiydi; deniz tabanının yapısını, derinlikleri ve jeolojik özellikleri incelemek için görevlendiriliyordu. Ancak savaş gemileri eşliğinde yola çıkması, meselenin aynı zamanda askerî ve diplomatik bir gerilim başlığı olduğunu açıkça gösteriyordu.
Harita gemileri, deniz tabanının ölçülmesi, derinlik haritalarının çıkarılması, jeolojik ve hidrografik verilerin toplanması gibi görevler yürütür. Denizlerde güvenli seyrüsefer için de bu bilgiler gereklidir; fakat Ege gibi tartışmalı bölgelerde bu ölçümler, aynı zamanda egemenlik ve kaynak arama iddialarıyla da bağlantılı hale gelir.
Çandarlı’nın Beykoz’dan hareketi, Türkiye’nin Ege’de kendi haklarını fiilen sahada göstermek istediği bir döneme denk geldi. Ankara, yalnız diplomatik nota vermekle yetinmeyip araştırma gemisi göndererek, Ege’de Türkiye’nin de haklarının olduğu mesajını veriyordu. Bu da Yunanistan tarafından sert tepkiyle karşılandı.
Bu gerilim, ilerleyen yıllarda daha da büyüyecek ve Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin en hassas dosyalarından biri haline gelecekti. Ege kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, FIR hattı, adaların silahlandırılması ve deniz yetki alanları gibi başlıklarla birlikte iki ülke arasındaki kronik sorunların merkezinde yer aldı.
1974 yılı ayrıca Kıbrıs meselesi nedeniyle de kritik bir yıldı. Aynı yaz Kıbrıs’ta darbe olacak, ardından Türkiye Kıbrıs Barış Harekâtı’nı başlatacaktı. Bu nedenle Çandarlı gemisinin Ege’ye çıkışı, Türkiye ile Yunanistan arasındaki genel gerilim atmosferinin erken işaretlerinden biri olarak da okunmalıdır. Ege’de petrol arama ve kıta sahanlığı meselesi, Kıbrıs krizinden bağımsız değildi; iki ülke arasındaki güven bunalımının parçasıydı.
Bu olayın teknik tarafı kadar sembolik tarafı da güçlüdür. Bir araştırma gemisinin savaş gemileri eşliğinde denize açılması, deniz tabanındaki kaynak arayışının nasıl hızla ulusal egemenlik meselesine dönüşebileceğini gösterir. Petrol aramak; harita çizmek, hak iddia etmek ve karşı tarafa siyasi mesaj vermek anlamına da gelir.
29 Mayıs 1974’te Çandarlı gemisinin Ege’ye hareketi, Türkiye’nin Ege kıta sahanlığı meselesinde sahaya inen ilk güçlü hamlelerinden biri olarak hatırlanmalıdır. Bu olay, bugün hâlâ süren Ege ve Doğu Akdeniz tartışmalarının geçmişteki köklerini görmek açısından önemlidir: Denizlerdeki krizler çoğu zaman bir gemiyle, bir haritayla ve deniz tabanında aranacak bir kaynakla başlar.
1977 – Çiğli Havaalanı’nda Ecevit’in bulunduğu alanda silah patladı; CHP’li Mehmet İsvan yaralandı
29 Mayıs 1977’de CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit, seçim çalışmaları kapsamında İzmir’deydi. Ecevit’in Çiğli Havaalanı’nda bulunduğu sırada bir silahtan çıkan mermi, CHP’li Mehmet İsvan’ın yaralanmasına yol açtı. Resmî açıklamalarda merminin, bir polis memurunun ateş alan gaz tüfeğinden çıktığı belirtildi.
Bu olay, 1977 genel seçimleri öncesinde Türkiye’de siyasetin ne kadar sert, gergin ve tehlikeli bir atmosfere girdiğini gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Seçimlere yalnız birkaç gün vardı. CHP, Bülent Ecevit liderliğinde büyük bir yükseliş içindeydi. Ecevit, “Karaoğlan” imajıyla geniş halk kitlelerine ulaşmış, özellikle işçiler, köylüler, dar gelirliler ve gençler arasında güçlü bir karşılık bulmuştu.
1977 seçim kampanyası sıradan bir kampanya değildi. Türkiye, sağ-sol çatışmalarının, siyasi suikastların, sokak şiddetinin ve güvenlik krizlerinin arttığı bir dönemden geçiyordu. 1 Mayıs 1977’de İstanbul Taksim Meydanı’nda yaşanan katliamın üzerinden henüz bir ay bile geçmemişti. Böyle bir ortamda Ecevit’in mitingleri hem büyük kalabalıklar topluyor hem de ciddi güvenlik kaygıları yaratıyordu.
Çiğli’deki olayın hedefinin doğrudan Ecevit olup olmadığı konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Bazı kaynaklar bunu Ecevit’e yönelik suikast girişimleri arasında sayar; bazı anlatımlarda ise olay, polis memurunun gaz tüfeğinin ateş alması sonucu yaşanan şüpheli ve karanlık bir hadise olarak aktarılır.
Burada Mehmet İsvan ismi de önemlidir. Mehmet İsvan, dönemin İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın kardeşiydi. Ahmet İsvan, 1970’lerde CHP’li belediyecilik anlayışının öne çıkan isimlerinden biriydi. Dolayısıyla yaralanan kişinin rastgele biri değil, CHP çevresinde tanınan bir isim olması olayın siyasi etkisini büyüttü.
“Gaz tüfeği” açıklaması da dönemin karanlık atmosferi içinde tartışmaları tam olarak bitirmedi. Çünkü 1970’ler Türkiye’sinde siyasi olayların arkasında kimin olduğu, güvenlik güçlerinin rolü, provokasyon ihtimali ve derin devlet tartışmaları sık sık gündeme geliyordu. Ecevit de ilerleyen yıllarda Türkiye’deki bazı şiddet olayları ve karanlık yapılanmalar konusunda kuşkularını dile getiren siyasetçilerden biri olacaktı.
Olayın zamanlaması ayrıca dikkat çekicidir. 5 Haziran 1977 seçimleri, CHP’nin Cumhuriyet tarihindeki en yüksek oy oranlarından birini aldığı seçim oldu. CHP yüzde 41’in üzerinde oy alarak birinci parti çıktı. Ancak bu başarı tek başına iktidar çoğunluğu getirmedi. Türkiye, seçimden sonra da koalisyon krizleri, kısa ömürlü hükümetler ve artan siyasi şiddetle yoluna devam etti.
29 Mayıs 1977’de İzmir Çiğli’de yaşanan bu olay, Ecevit’in siyasi kariyerindeki tehlikeli dönemeçlerden biri olarak hatırlanır. Resmî açıklama merminin bir gaz tüfeğinden çıktığı yönündeydi; fakat olayın hafızadaki yeri, 1970’lerin karanlık siyasi ikliminden bağımsız değildir. Çiğli’de patlayan o silah, Türkiye’nin seçime değil, giderek daha sert bir kutuplaşma dönemine gittiğini de gösteriyordu.
1980 – Çorum Olayları başladı; 12 Eylül’e giden yolda Türkiye’nin en kanlı kırılmalarından biri yaşandı
29 Mayıs 1980’de MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak’ın öldürülmesi, Çorum’da protesto edildi. Bu protestolar kısa süre içinde sokak çatışmalarına, mahalle baskınlarına ve mezhep-siyaset eksenli büyük bir şiddet dalgasına dönüştü. Tarihe Çorum Olayları ya da Çorum Katliamı olarak geçen süreç, 12 Eylül darbesine giden yolun en karanlık başlıklarından biri oldu.
Gün Sazak, 27 Mayıs 1980’de Ankara’da öldürülmüştü. Sazak, MHP’nin önemli isimlerinden biri olmasının yanında, kısa süre Gümrük ve Tekel Bakanlığı da yapmıştı. Onun öldürülmesi, zaten çok gergin olan Türkiye siyasetinde yeni bir kırılma yarattı. MHP çevreleri birçok şehirde protestolar düzenledi. Çorum’daki protestolar ise zamanla kontrolden çıkıp kentin toplumsal dokusunu hedef alan kanlı olaylara dönüştü.
Çorum, o dönemde Türkiye’deki sağ-sol çatışmasının ve Alevi-Sünni geriliminin sert biçimde hissedildiği şehirlerden biriydi. 1978’deki Maraş Katliamı’nın travması hâlâ çok tazeydi. Sokaklar silahlı grupların, siyasi örgütlenmelerin ve mahalle temelli gerilimlerin etkisi altındaydı. Bu yüzden Gün Sazak’ın öldürülmesi sonrasında başlayan protestolar, sadece bir siyasi tepki olarak kalmadı; daha derin bir toplumsal fay hattını harekete geçirdi.
Olaylar özellikle Alevi yurttaşların yaşadığı mahalleleri hedef alan saldırılarla büyüdü. Evler, iş yerleri ve mahalleler saldırıya uğradı; çatışmalar günlerce aralıklarla sürdü. Bazı anlatımlarda olayların 29 Mayıs’ta başlayıp Temmuz başında ikinci ve daha kanlı bir dalgayla devam ettiği belirtilir. 2 Temmuz’da sokağa çıkma yasağı ilan edilmesine rağmen şiddet tamamen durmadı; olaylar aralıklarla 6 Temmuz’a kadar sürdü.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, 8 Temmuz’da Çorum’a geldi. Olayların yatışmasının ardından kentin farklı yerlerinde çok sayıda cansız beden bulundu. Ölüm sayısı kaynaklarda farklı verilir. Bazı tarih listelerinde 48 ceset bulunduğu belirtilir; bazı kaynaklarda ise resmî can kaybı 57 kişi olarak geçer. Bu fark, olayların karanlık niteliğini ve bilanço konusundaki belirsizlikleri de gösterir. Çorum Olayları, çoğu Alevi yurttaşın hayatını kaybettiği, yüzlerce kişinin yaralandığı ve çok sayıda insanın göç etmek zorunda kaldığı bir toplumsal travma olarak anılır.
Çorum’da yaşananlar, 1970’lerin sonundaki devlet zafiyeti, siyasi kutuplaşma, mezhep gerilimi, silahlı örgütlenmeler ve güvenlik güçlerinin olayları önleme konusundaki yetersizliği içinde değerlendirilmelidir. Türkiye, 1980 yazında fiilen yönetilemeyen bir ülke görüntüsüne sürükleniyordu.
Çorum Olayları’nın 12 Eylül darbesiyle ilişkisi de bu yüzden önemlidir. Darbe sonrasında askerî yönetim, ülkedeki şiddet ortamını müdahalenin gerekçelerinden biri olarak sundu. Maraş, Çorum, Sivas, Malatya ve benzeri olaylar, Türkiye’nin darbe öncesi dönemde nasıl bir iç çatışma iklimine sürüklendiğini gösteren örnekler olarak hafızaya yerleşti.
Ancak burada sert bir ayrım yapmak gerekir: Bu olayları sadece “darbe öncesi kaos” başlığına sıkıştırmak, kurbanların acısını ve olayların toplumsal niteliğini gölgeler. Çorum’da hedef alınan insanlar, sadece siyasi bir çatışmanın tarafı değildi; mezhep kimlikleri, mahalleleri ve yaşam biçimleri üzerinden de tehdit edildiler. Bu nedenle Çorum Olayları, Türkiye’de Alevi yurttaşların hafızasında derin bir yara olarak kaldı.
1985 – İkinci Boğaz Köprüsü’nün temeli atıldı; İstanbul’un iki yakasına yeni bir çelik hat kuruldu
29 Mayıs 1985’te İstanbul Boğazı’nda yapılacak ikinci köprünün, bugünkü adıyla Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün temeli atıldı. Tarihin özellikle 29 Mayıs olarak seçilmesi tesadüf değildi; İstanbul’un Fethi’nin yıl dönümünde temeli atılan köprüye, şehri fetheden Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’in adı verilecekti.
İstanbul’da Boğaz’ın iki yakasını karayoluyla bağlayan ilk köprü, 1973’te açılan Boğaziçi Köprüsü’ydü. Ancak İstanbul’un nüfusu, araç sayısı ve şehirler arası trafik yükü kısa sürede büyüdü. Birinci köprü, kentin doğu-batı geçişi için tarihi bir adım olmuştu ama 1980’lere gelindiğinde artık tek başına yeterli değildi. Özellikle transit trafik, yük taşımacılığı ve kuzey aksındaki ulaşım ihtiyacı ikinci bir geçişi zorunlu hale getirdi.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü bu ihtiyacın sonucunda planlandı. Köprü, Avrupa yakasında Hisarüstü-Rumelihisarı çevresini, Anadolu yakasında ise Kavacık bölgesini birbirine bağlayacak şekilde konumlandırıldı. Böylece Boğaz geçişi Avrupa ile Anadolu arasındaki uluslararası karayolu bağlantısına da hizmet edecekti.
Köprü, teknik olarak bir asma köprü olarak tasarlandı. Asma köprülerde ana taşıyıcı sistem, iki büyük kule arasına gerilen çelik kablolar ve bu kablolardan sarkan askılarla taşınan tabliyeden oluşur. Bu sistem, geniş açıklıkları denizin ortasına ayak koymadan geçmeye imkân verir. Boğaz gibi yoğun deniz trafiği olan bir su yolunda bu özellik hayatiydi.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün toplam uzunluğu yaklaşık 1.510 metre, iki kule arasındaki ana açıklığı 1.090 metre, genişliği ise yaklaşık 39 metre olarak tasarlandı. Köprünün denizden yüksekliği 64 metre idi. Bu yükseklik, büyük gemilerin Boğaz’dan geçişini engellememek için belirlendi. Kulelerin yol seviyesinden yüksekliği ise yaklaşık 105 metreydi. Köprü tamamlandığında dünyanın en büyük asma köprü açıklıklarından biri olarak gösterildi.
Projede uluslararası bir mühendislik kadrosu görev aldı. Tasarımda, ilk Boğaz Köprüsü’nde de deneyimi bulunan İngiliz mühendislik firması Freeman Fox & Partners ile Türk tarafındaki BOTEK Boğaziçi Teknik Müşavirlik öne çıktı. İnşaatı ise Japon, İtalyan ve Türk şirketlerinden oluşan uluslararası bir konsorsiyum yürüttü; kaynaklarda Japonya’dan IHI ve Mitsubishi Heavy Industries, İtalya’dan Impregilo, Türkiye’den ise STFA adı geçer.
Boğaz’ın iki yakasındaki zemin koşulları, ankraj blokları, çelik kule montajları, ana kabloların çekilmesi, tabliye parçalarının yerleştirilmesi ve rüzgâr etkilerine karşı aerodinamik hesaplar büyük mühendislik dikkati gerektiriyordu. Özellikle asma köprülerde rüzgâr, titreşim ve taşıyıcı kabloların davranışı kritik önemdedir. Bu nedenle köprünün çelik tabliyesi ve taşıyıcı sistemi hem ağır trafik yükünü hem de Boğaz’ın sert hava koşullarını taşıyacak şekilde planlandı.
Asma köprülerde ana kabloların oluşturduğu büyük çekme kuvveti, köprünün iki ucundaki dev beton kütlelere aktarılır. Bu kütlelere ankraj bloğu denir. Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nde de kabloların yükünü zemine güvenli biçimde aktarmak için Boğaz’ın iki yakasında büyük ankraj yapıları inşa edildi. Anadolu Ajansı’nın aktardığı teknik bilgilerde, köprünün kule temelleri ve ankraj bloklarının Avrupa ve Anadolu yakasında kireç taşı formasyonları üzerine oturtulduğu belirtilir.
Temel atma töreninden sonra yapım süreci hızlandı. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün tarihçesinde, temel atma töreni 29 Mayıs 1985, işin başlaması 4 Aralık 1985, Avrupa yakasında kule temel kazısının başlaması 10 Şubat 1986, Asya yakasında kule temel kazısının başlaması ise 17 Şubat 1986 olarak verilir. Köprü 29 Mayıs 1988’de tamamlandı, 3 Temmuz 1988’de dönemin Başbakanı Turgut Özal tarafından hizmete açıldı.
Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, 1980’ler Türkiye’sinin büyük altyapı hamlelerinden biri olarak da sembolik anlam taşıdı. Turgut Özal döneminde Türkiye, dışa açılma, otoyol yatırımları, ihracat ve hızlı kentleşme politikalarıyla yeni bir ekonomik döneme giriyordu. İkinci köprü, bu dönemin “büyüyen Türkiye” anlatısının en görünür yapılarından biri haline geldi.
Ancak köprünün İstanbul üzerindeki etkisi yalnız trafiği rahatlamasıyla sınırlı kalmadı. İkinci köprü ve bağlantı yolları, kentin kuzeye doğru büyümesini hızlandırdı. Kavacık, Ümraniye, Sarıyer çevresi ve kuzey aksındaki yerleşim baskısı zamanla arttı. Yani köprü, bir yandan Boğaz geçişini kolaylaştırırken, diğer yandan İstanbul’un mekânsal yayılmasını ve otomobil merkezli ulaşım modelini güçlendirdi.
1985 – Heysel Faciası yaşandı; Avrupa futbolu bir final gecesinde karanlığa gömüldü
29 Mayıs 1985’te Belçika’nın başkenti Brüksel’deki Heysel Stadı, Avrupa futbol tarihinin en büyük facialarından birine sahne oldu. Şampiyon Kulüpler Kupası finali için karşı karşıya gelen Liverpool ile Juventus maçından önce tribünlerde çıkan olaylarda 39 kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 350 kişi yaralandı. Ölenlerin büyük çoğunluğu Juventus taraftarıydı.
O gece oynanacak maç, Avrupa futbolunun en büyük finaliydi. Bugünkü adıyla Şampiyonlar Ligi olan turnuva, o dönemde Şampiyon Kulüpler Kupası adıyla düzenleniyordu. Liverpool, 1970’ler ve 1980’lerde Avrupa futbolunun en güçlü takımlarından biriydi. Juventus ise Michel Platini, Paolo Rossi, Zbigniew Boniek, Gaetano Scirea gibi yıldızlarıyla dönemin en büyük takımlarındandı. Kâğıt üzerinde bu final, futbol şöleni olmalıydı. Fakat tarihe futbolla değil, ölümlerle geçti.
Facia, maçtan önce tribünlerde başladı. Heysel Stadı’nın bazı bölümleri farklı taraftar gruplarını yeterince güvenli biçimde ayıracak durumda değildi. Liverpool taraftarlarının bulunduğu bölümle Juventus taraftarlarının yer aldığı bölüm arasında zayıf bir ayırma düzeni vardı. İngiliz taraftarlardan bir grubun Juventus taraftarlarının bulunduğu bölüme doğru hareketlenmesiyle panik başladı.
Juventus taraftarları geri çekilmeye çalıştı. Ancak kaçmaya çalışan kalabalık, stadın eski ve dayanıksız duvarlarına doğru sıkıştı. Baskı artınca duvar çöktü. Birçok insan ezilerek, düşerek ya da duvarın altında kalarak hayatını kaybetti. Yani ölümlerin büyük bölümü doğrudan kavga anından değil, panik, sıkışma ve stadın yapısal yetersizliği nedeniyle yaşandı.
Heysel Stadı’nın durumu facianın en önemli nedenlerinden biriydi. Stad eskiydi, bakımsızdı ve böyle yüksek riskli bir Avrupa finalini güvenle taşıyacak altyapıya sahip değildi. Tribün bölmeleri, kaçış yolları, güvenlik bariyerleri ve kalabalık kontrolü yetersizdi. Bu nedenle Heysel Faciası “holigan şiddeti” başlığıyla açıklanamaz; aynı zamanda kötü organizasyon, yetersiz güvenlik planlaması ve uygun olmayan stat seçiminin sonucuydu.
Holiganizm, özellikle futbol çevresinde taraftar gruplarının şiddet, taşkınlık, saldırı ve kamu düzenini bozacak davranışlarla anılmasıdır. 1980’lerde İngiliz futbolu bu sorunla ciddi biçimde karşı karşıyaydı. İngiliz kulüplerinin Avrupa deplasmanlarında yaşanan olaylar, futbolun güvenlik meselesini Avrupa çapında tartışılır hale getirmişti.
Facianın en tartışmalı taraflarından biri de maçın oynatılmasıydı. Tribünlerde insanlar ölmüş, yaralılar taşınmış, statta korkunç bir panik yaşanmıştı. Buna rağmen yetkililer daha büyük olaylar çıkabileceği endişesiyle finalin oynanmasına karar verdi. Maç başladı ve Juventus, Michel Platini’nin penaltı golüyle Liverpool’u 1-0 yenerek kupayı kazandı. Fakat o kupa, Juventus tarihindeki en acı zafer olarak kaldı.
Michel Platini’nin gol sevinci de yıllar boyunca tartışıldı. Çünkü televizyon ekranlarına yansıyan görüntülerde oyuncuların sahada normal bir final oynuyor gibi görünmesi, tribünlerdeki ölüm gerçeğiyle korkunç bir tezat oluşturuyordu. Oyuncuların olayların boyutunu tam olarak bilip bilmediği tartışılsa da Heysel, futbolun sahadaki oyundan ibaret olmadığını acı biçimde gösterdi.
Facianın ardından UEFA çok sert kararlar aldı. İngiliz kulüpleri Avrupa kupalarından 5 yıl men edildi. Liverpool’a verilen ceza ise daha ağır oldu; kulüp Avrupa kupalarından 6 yıl uzak kaldı. Bu karar, İngiliz futbolunu hem sportif hem ekonomik hem de imaj bakımından derinden etkiledi. İngiltere, uzun yıllar boyunca Avrupa futbolundaki yerini yeniden inşa etmek zorunda kaldı.
Heysel Faciası, modern futbol güvenliği açısından da bir dönüm noktasıdır. Stat güvenliği, taraftar ayrımı, bilet dağıtımı, tribün düzeni, polis planlaması, acil çıkışlar ve uluslararası maç organizasyonu gibi konular yeniden ele alındı. Ancak Avrupa futbolunun gerçekten köklü güvenlik reformları yapması için birkaç yıl sonra yaşanacak Hillsborough Faciası da büyük bir kırılma yaratacaktı.
Heysel’in hafızadaki yeri hâlâ ağırdır. Juventus taraftarları için bu olay, kaybedilen 39 insanın acısıdır. Liverpool için ise kulüp tarihinin en karanlık gecelerinden biridir. Avrupa futbolu açısından bakıldığında Heysel, oyunun çevresinde büyüyen şiddetin ve ihmalkârlığın insan hayatını nasıl yok edebileceğini gösteren acı bir uyarıdır.
1990 – Boris Yeltsin Rusya Parlamentosu’nun başına geçti; Sovyetler Birliği’nin çözülüşü hızlandı
29 Mayıs 1990’da Sovyetler Birliği’nde reformcu ve muhalif çizgisiyle öne çıkan Boris Yeltsin, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti Başkanlığı’na seçildi. Bu görev, bugünkü anlamıyla Rusya Parlamentosu’nun başkanlığına karşılık geliyordu. Yeltsin’in bu makama gelmesi, Sovyetler Birliği’nin son yıllarında merkezî iktidar ile Rusya içindeki yeni siyasi güçler arasındaki çatışmayı açık hale getirdi.
Burada önce dönemin yapısını anlamak gerekir. Sovyetler Birliği, Rusya’dan ibaret değildi; Rusya, Ukrayna, Belarus, Kazakistan, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan, Baltık cumhuriyetleri ve diğer Sovyet cumhuriyetlerinden oluşan büyük bir federatif devletti. Bu yapı içinde Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, yani RSFSC, en büyük ve en güçlü cumhuriyetti. Ancak ilginç biçimde Rusya’nın kendi kurumsal ağı, Sovyet merkezi karşısında uzun süre sınırlı kalmıştı.
Boris Yeltsin, 1980’lerin ikinci yarısında Sovyet lideri Mihail Gorbaçov döneminde yükseldi. Gorbaçov, perestroyka ve glasnost politikalarıyla Sovyet sistemini reforme etmeye çalışıyordu. Perestroyka, ekonomik ve idari yeniden yapılanma; glasnost ise açıklık ve ifade özgürlüğünün genişletilmesi anlamına geliyordu. Fakat reformlar sistemi kurtarmak için başlatılmışken, zamanla sistemin çözülmesini hızlandıran bir sürece dönüştü.
Yeltsin başlangıçta Gorbaçov’un reformcu kadroları içinde yer aldı. Moskova parti örgütünün başına getirildi. Ancak kısa sürede parti bürokrasisini, ayrıcalıklı yönetici sınıfı ve reformların yavaşlığını sert biçimde eleştirmeye başladı. Bu tavrı, onu Sovyet yönetiminin içinden çıkan ama merkeze meydan okuyan en popüler figürlerden biri haline getirdi.
1987’de Yeltsin, Komünist Parti yönetimiyle yaşadığı gerilim nedeniyle görevlerinden uzaklaştırıldı. Normalde Sovyet sisteminde bu, bir siyasetçinin kariyerinin bitmesi anlamına gelebilirdi. Fakat glasnost ortamı ve toplumdaki değişim arzusu Yeltsin’i geri getirdi. 1989’da yapılan seçimlerde büyük halk desteğiyle Sovyetler Birliği Halk Vekilleri Kongresi’ne seçildi. Bu, onun halkın gözünde merkezî otoriteye karşı duran bir siyasetçi olduğunu gösterdi.
29 Mayıs 1990’daki seçim bu yüzden kritik önemdedir. Yeltsin, Rusya Yüksek Sovyeti Başkanlığı’na seçilerek Sovyetler Birliği içindeki en büyük cumhuriyetin parlamento lideri oldu. Bu makam ona Gorbaçov’a karşı ayrı bir meşruiyet zemini sağladı. Artık karşısında yalnız bir parti muhalifi değil, Rusya’nın seçilmiş parlamento başkanı vardı.
Yeltsin’in seçilmesi, kısa süre sonra çok daha büyük bir adımı hazırladı. 12 Haziran 1990’da Rusya Parlamentosu, Rusya’nın devlet egemenliği bildirgesini kabul etti. Bu, Sovyetler Birliği içinde Rusya’nın kendi yasalarının ve kurumlarının üstünlüğünü savunması anlamına geliyordu. Yani Sovyet merkezinin en büyük dayanağı olan Rusya, artık merkeze karşı kendi egemenlik iddiasını yükseltiyordu.
Bu gelişme, Sovyetler Birliği için çok sarsıcıydı. Çünkü Baltık ülkeleri ve diğer cumhuriyetlerde bağımsızlık talepleri zaten güçleniyordu. Fakat Rusya’nın da kendi egemenliğini öne çıkarması, Sovyet yapısının içeriden çökmesi anlamına geliyordu. Bir imparatorluğu en büyük parçası taşımaktan vazgeçerse, o imparatorluğun ayakta kalması çok zordur.
Yeltsin ile Gorbaçov arasındaki rekabet de bu dönemde keskinleşti. Gorbaçov Sovyetler Birliği’ni reformlarla yaşatmaya çalışıyordu. Yeltsin ise giderek daha radikal biçimde Rusya’nın yetkilerini artırmayı, Komünist Parti’nin gücünü kırmayı ve eski merkezi yapıyı dağıtmayı savunuyordu. Bu iki çizgi arasındaki mücadele, Sovyetler Birliği’nin son iki yılının ana siyasi ekseni oldu.
1991’de Yeltsin bu kez Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı’na seçildi. Aynı yıl Ağustos ayında Sovyet içindeki sertlik yanlılarının darbe girişimine karşı Moskova’da direnişin simgesi haline geldi. Tankın üzerine çıkarak yaptığı konuşma, Sovyetler Birliği’nin son günlerinin en unutulmaz görüntülerinden biri oldu. Darbe girişiminin başarısızlığa uğraması, Komünist Parti’nin ve Sovyet merkezinin otoritesini büyük ölçüde çökertti.
Birkaç ay sonra, Aralık 1991’de Sovyetler Birliği resmen dağıldı. Yeltsin, bağımsız Rusya Federasyonu’nun ilk lideri olarak yeni dönemin başına geçti. Ancak onun iktidarı da sorunsuz olmadı. 1990’larda Rusya, ağır ekonomik krizler, özelleştirme tartışmaları, oligarkların yükselişi, Çeçenistan savaşı ve devlet otoritesinin zayıflamasıyla sarsıldı.
1993 – Solingen Faciası yaşandı; Almanya’da Türk bir ailenin evi kundaklandı, 5 kişi hayatını kaybetti
29 Mayıs 1993’te Almanya’nın Kuzey Ren-Vestfalya eyaletindeki Solingen kentinde, Türk kökenli Genç ailesinin yaşadığı ev aşırı sağcı saldırganlar tarafından kundaklandı. Yangında 5 kişi hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Ölenler arasında çocuklar da vardı. Bu saldırı, Almanya’daki Türk toplumunun hafızasında en derin yaralardan biri olarak kaldı.
Hayatını kaybedenler Gürsün İnce, Hatice Genç, Gülüstan Öztürk, Hülya Genç ve Saime Genç idi. Kurbanların yaşları ve aile bağları, olayın acısını daha da büyüttü. Çünkü bu, göçmen bir aileyi, çocukları ve kadınları hedef alan ırkçı bir saldırıydı.
Saldırı gece saatlerinde gerçekleşti. Genç ailesinin evi ateşe verildiğinde içeride uyuyan insanlar vardı. Alevler kısa sürede binayı sardı. Bazı aile bireyleri pencerelerden atlayarak kurtulmaya çalıştı. Yaralananlar oldu, ev kullanılamaz hale geldi. Yangının ardından Almanya’daki Türkler büyük bir öfke ve yas içine girdi.
Solingen Faciası’nı anlamak için 1990’ların başındaki Almanya atmosferine bakmak gerekir. 1990’da Almanya yeniden birleşmişti. Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra ülkede ekonomik, sosyal ve siyasi gerilimler arttı. Bu dönemde göçmenlere, sığınmacılara ve özellikle Türk kökenli insanlara yönelik yabancı düşmanlığı yükseldi. Aşırı sağcı gruplar daha görünür ve saldırgan hale geldi.
Solingen’den önce de benzer saldırılar yaşanmıştı. 1992’de Mölln kentinde Türklerin yaşadığı evler kundaklanmış, Bahide Arslan, Yeliz Arslan ve Ayşe Yılmaz hayatını kaybetmişti. Mölln ve Solingen saldırıları, Almanya’daki Türk toplumuna şu duyguyu verdi: Göçmenler artık yalnız ayrımcılıkla değil, doğrudan can güvenliği tehdidiyle karşı karşıyaydı.
Saldırının ardından dört aşırı sağcı Alman genç yargılandı ve ceza aldı. Ancak hukuki süreç, kurban yakınlarının ve Türk kamuoyunun acısını tam olarak dindirmedi. Çünkü mesele yalnız birkaç saldırganın cezalandırılması değildi. Soru daha büyüktü: Almanya’da ırkçılık nasıl bu kadar güçlenmişti ve devlet bu tehlikeyi neden zamanında durduramamıştı?
Solingen Faciası, Almanya-Türkiye ilişkilerinde de büyük yankı uyandırdı. Türkiye’de olay büyük öfkeyle karşılandı. Almanya’daki Türkler sokaklara çıktı, protestolar düzenlendi, ırkçılığa karşı daha güçlü önlemler talep edildi. Alman siyasetinin saldırıya verdiği tepki ise uzun süre tartışıldı. Dönemin Almanya Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker cenaze törenine katılırken, Başbakan Helmut Kohl’ün törene katılmaması tepki çekti.
Bu facianın en güçlü sembollerinden biri Mevlüde Genç oldu. Saldırıda iki kızını, iki torununu ve bir yeğenini kaybeden Mevlüde Genç, yaşadığı büyük acıya rağmen intikam ve nefret dili kullanmadı. Yıllar boyunca barış, birlikte yaşama ve ırkçılığa karşı mücadele çağrısı yaptı. Onun bu tavrı, Solingen’in acı hafızasında insanlık onurunu temsil eden en önemli figürlerden biri haline geldi.
Ancak Mevlüde Genç’in barış çağrısı, olayın siyasi ağırlığını hafifletmez. Solingen, açık biçimde ırkçı bir saldırıydı. Göçmenleri hedef alan nefretin, gündelik ayrımcılıktan nasıl ölümcül şiddete dönüşebileceğini gösterdi. Bu yüzden facia sadece Türk toplumunun değil, Almanya demokrasisinin de yüzleşmesi gereken ağır bir sınavdır.
29 Mayıs 1993, Avrupa’da göçmenlik, ırkçılık ve birlikte yaşama tartışmalarının en acı tarihlerinden biridir. Solingen’de yanan yalnız bir ev değildi; Almanya’da güvenli bir hayat kurduğunu düşünen binlerce Türk ailesinin içindeki güven duygusu da ağır yara aldı.
2004 – Kani Karaca öldü; hâfızlıktan Türk musikisinin zirvesine uzanan büyük ses sustu
29 Mayıs 2004’te Türk musikisinin en önemli seslerinden Kani Karaca hayatını kaybetti. 1930’da Adana’da doğan Karaca, yalnız güçlü sesiyle değil, klasik Türk musikisi, dinî musiki ve meşk geleneği içindeki derinliğiyle de özel bir yere sahipti. Onun adı, hâfızlık kültürüyle Türk musikisi arasındaki güçlü bağın son büyük temsilcilerinden biri olarak anılır.
Kani Karaca, küçük yaşta görme yetisini kaybetti. Ancak bu durum onun musiki yolunu kesmedi; tersine işitme hafızası, ses rengi ve makam duygusu çok güçlü bir sanatçı olarak yetişmesini sağladı. Çocuk yaşlarda Kur’an hafızlığı yaptı. Bu eğitim, onun ses terbiyesinin temelini oluşturdu. Çünkü klasik Türk musikisinde özellikle dinî musikiden gelen hâfızlık geleneği, makam bilgisi, nefes kontrolü, telaffuz ve duygu aktarımı bakımından çok önemli bir okuldu.
Karaca’nın sanat hayatındaki belirleyici isimlerden biri Münir Nurettin Selçuk oldu. Ondan klasik üslup, sahne disiplini ve eser icrası konusunda büyük ölçüde etkilendi. Ayrıca Sadettin Kaynak, Udi Hrant, Suphi Ezgi, Mesut Cemil ve dönemin başka büyük musiki çevreleriyle aynı kültürel iklimin içinde yetişti. Bu kuşak, Türk musikisinin hem geleneksel meşk zincirini hem de modern konser ve radyo icrasını bir arada taşıyordu.
Kani Karaca’yı özel yapan şey, yalnız teknik ustalığı değildi. Onun sesinde hem dinî musikinin içtenliği hem de klasik Türk musikisinin zarafeti vardı. Mevlid, kaside, ilahi, gazel, şarkı ve klasik formları büyük bir duygu derinliğiyle okuyabiliyordu. Özellikle Mevlid icraları, onu geniş halk kitleleri tarafından tanınan bir isim haline getirdi.
Burada “meşk” kavramını da hatırlamak gerekir. Meşk, müzik bilgisinin usta-çırak ilişkisiyle, dinleyerek, tekrar ederek ve üslubu içselleştirerek aktarılmasıdır. Kani Karaca, bu geleneğin güçlü taşıyıcılarından biriydi. Bir eseri sadece doğru makamla okumaz; onun ruhunu, kelime vurgusunu ve içindeki duayı da taşırdı.
Kani Karaca, uzun yıllar İstanbul Radyosu ve farklı musiki çevrelerinde eserler seslendirdi. Klasik Türk musikisinin büyük bestekârlarından eserler okudu; dinî musikide ise özellikle cami, tekke ve mevlid geleneğinden gelen tavrı şehirli konser icrasıyla buluşturdu. Bu yönüyle hem geleneksel hem de modern bir sanatçıydı.
Onun repertuvarı genişti. Itrî’den Dede Efendi’ye, Hacı Arif Bey’den Münir Nurettin Selçuk çizgisine uzanan klasik damarı başarıyla taşıdı. Ama Karaca’nın en çok hatırlanan tarafı, makamı bir süs değil, anlamı derinleştiren bir araç olarak kullanmasıydı. Bir kasideyi ya da mevlidi okurken kelimenin manasını, makamın duygusuyla birleştirirdi.
Kani Karaca’nın ölümü, Türk musikisi çevrelerinde büyük bir kayıp olarak karşılandı. Çünkü onunla birlikte eski İstanbul musiki geleneğini, hâfız tavrını, meşk kültürünü ve klasik icra zevkini taşıyan güçlü bir halka daha eksildi.
2005 – Susurluk davası sanıklarından Oğuz Yorulmaz öldürüldü; karanlık devlet-mafya ilişkilerinin bir ismi daha silindi
29 Mayıs 2005’te eski özel harekât polisi Oğuz Yorulmaz, Bursa’da bir barda çıkan silahlı çatışmada öldürüldü. Yorulmaz, Türkiye’nin yakın tarihindeki en karanlık dosyalardan biri olan Susurluk davası sırasında adı öne çıkan eski polislerden biriydi. Bu nedenle ölümü, sıradan bir bar kavgası olarak değil, 1990’ların devlet-mafya-siyaset ilişkileriyle örülü karanlık ikliminin devamı gibi görüldü.
Oğuz Yorulmaz, Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekât Dairesi’nde görev yapmıştı. 1990’larda adı, Susurluk skandalıyla birlikte kamuoyunun gündemine geldi. Susurluk, 3 Kasım 1996’da Balıkesir’in Susurluk ilçesi yakınlarında meydana gelen trafik kazasıyla ortaya saçılan devlet, siyaset, güvenlik bürokrasisi ve organize suç ilişkilerini anlatan büyük skandalın adıdır.
Kazadaki araçta eski İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, ülkücü mafya lideri olarak bilinen ve kırmızı bültenle aranan Abdullah Çatlı, DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak ve Gonca Us bulunuyordu. Bu tablo, Türkiye’de uzun süredir konuşulan ama kanıtlanması zor olan kirli ilişkileri görünür hale getirdi. Devlet görevlileri, siyasetçiler, güvenlik birimleri ve suç örgütleri arasındaki bağlar ilk kez bu kadar açık biçimde tartışılmaya başladı.
Oğuz Yorulmaz da bu dosyada adı geçen isimlerden biriydi. Susurluk davasında “çete oluşturmak” suçlamasıyla yargılandı ve mahkûm oldu. Aynı davada Özel Harekât Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin ve MİT eski görevlisi Korkut Eken altışar yıl hapis cezası alırken, Yorulmaz’ın da aralarında bulunduğu 11 kişi dörder yıl hapse mahkûm edildi. Yorulmaz 296 gün cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edildi.
Yorulmaz’ın adı yalnız Susurluk’la değil, 1990’ların başka karanlık dosyalarıyla da anıldı. Kumarhaneler Kralı olarak bilinen Ömer Lütfi Topal cinayeti soruşturmasında gözaltına alınmış, ancak serbest bırakılmıştı. Daha sonra Sedat Bucak’ın korumalığını yaptığı da kaynaklarda yer aldı. Bütün bu bağlantılar, onun ölümünün neden basit bir adli olay gibi görülmediğini açıklar.
29 Mayıs 2005’teki olay Bursa’da, Çekirge semtindeki Han Bar olarak anılan mekânda yaşandı. Yorulmaz, kardeşi Yavuz’un sahibi olduğu belirtilen Bursa Kervansaray Hotel’deki Han Bar’da, aralarında Bursalı iş insanı Hüseyin Kayapalı’nın oğlu Mustafa Kayapalı ve korumalarının bulunduğu bir grupla tartışmaya başladı; çıkan çatışmada başına isabet eden kurşunla hayatını kaybetti.
Bianet ise Yorulmaz’ın, Erol Evcil’e yakınlığıyla tanınan Nilüfer Turizm’in sahibi Hüseyin Kayapalı’nın korumalarıyla çıkan çatışmada öldürüldüğünü aktardı. Bu ayrıntı önemlidir; çünkü olayın tarafları da yine Türkiye’nin 1990’lar ve 2000’ler boyunca tartıştığı yeraltı dünyası, eski güvenlik görevlileri ve mafya bağlantılarıyla anılan çevrelere uzanıyordu.
Bu nedenle Oğuz Yorulmaz’ın ölümü, kamuoyunda “Susurluk’un gölgeleri hâlâ dolaşıyor” duygusunu güçlendirdi. Çünkü Susurluk yalnız bir dava dosyası değildi; devlet adına hukuk dışı işler yapıldığı, faili meçhul cinayetler, uyuşturucu trafiği, mafya hesaplaşmaları ve siyasi koruma ilişkilerinin iç içe geçtiği iddialarını temsil ediyordu.
Oğuz Yorulmaz’ın Bursa’da öldürülmesi, Türkiye yakın tarihinde karanlık ilişkiler ağının sadece 1996’daki Susurluk kazasıyla kapanmadığını gösteren olaylardan biri olarak hatırlanır. Bir dönemin özel harekâtçısı, Susurluk sanığı ve yeraltı dünyasıyla bağlantılı isimleriyle anılan bir figür, yıllar sonra yine silahlı bir hesaplaşmanın içinde öldü.
2019 – Olimpiyat şampiyonu Bayram Şit öldü; Türk güreşinin altın kuşağından bir büyük isim daha aramızdan ayrıldı
29 Mayıs 2019’da Türk güreşinin önemli isimlerinden Bayram Şit hayatını kaybetti. 1930’da Denizli’nin Acıpayam ilçesine bağlı Akşar köyünde doğan Şit, Türkiye’ye olimpiyat altını kazandıran efsane güreşçilerden biriydi. Onun adı, Türk güreşinin dünyada büyük saygı gördüğü 1950’li yılların güçlü kuşağıyla birlikte anılır.
Bayram Şit, serbest stil güreşte mücadele etti. Serbest stil, grekoromen güreşten farklı olarak belden aşağıya yapılan hamlelere, bacak oyunlarına ve daha hareketli ataklara izin veren bir güreş dalıdır. Bu yönüyle hız, denge, çeviklik ve teknik çeşitlilik ister. Şit de özellikle çevikliği, dayanıklılığı ve rakibi sürekli baskı altında tutan güreş anlayışıyla öne çıktı.
Onun kariyerindeki en büyük başarı, 1952 Helsinki Olimpiyatları’nda geldi. Bayram Şit, serbest stil 62 kilo kategorisinde olimpiyat şampiyonu olarak Türkiye’ye altın madalya kazandırdı. Bu başarı, Türkiye’nin savaş sonrası dönemde uluslararası spor sahnesindeki en parlak sonuçlarından biriydi. O yıllarda güreş, Türkiye’nin dünyada en güçlü olduğu branşların başında geliyordu.
1952 Helsinki Olimpiyatları, Türk spor tarihi açısından da özel bir yere sahiptir. Türkiye bu olimpiyatlarda özellikle güreşte güçlü bir performans göstermiş, minderde kazandığı madalyalarla adını duyurmuştu. Bayram Şit’in altın madalyası, Yaşar Doğu, Celal Atik, Nasuh Akar ve Gazanfer Bilge gibi isimlerle oluşan büyük güreş geleneğinin devamı niteliğindeydi.
Bayram Şit, dünya ve Avrupa minderlerinde de Türkiye’yi temsil etti. Aktif sporculuk döneminden sonra antrenörlük yaptı, genç güreşçilerin yetişmesine katkı verdi.
Bayram Şit’in hikâyesi, Anadolu’dan çıkıp dünya minderlerinde zirveye ulaşan sporcuların hikâyesidir. Köyden gelen güçlü beden terbiyesi, disiplin, çalışma ahlakı ve geleneksel güreş kültürü, modern olimpiyat minderinde uluslararası başarıya dönüşmüştür. Türk güreşinin uzun yıllar boyunca güçlü olmasının arkasında da bu damar vardır: yağlı güreşten karakucağa, yerel minderlerden olimpiyatlara uzanan geniş bir kültür.
Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.

