21 Nisan Tarihte Bugün

21 Dakika Okuma
21 Nisan Tarihte Bugün

Günün Tarihi / 21 Nisan

Fırtına – Sitte-i Sevr başlıyor

Halk takviminde Sitte-i Sevr, 21 Nisan’da başlayıp altı gün sürdüğüne inanılan son bahar soğuklarını anlatır; adındaki “sitte” Arapçada “altı”, “sevr” ise eski astronomi dilinde Boğa burcu demektir. Yani kelime, kabaca “Boğa günlerindeki altı günlük soğuk” anlamına gelir. Bu tür adlandırmaların kökeni, resmî meteoroloji kurulmadan çok önce çiftçilerin, denizcilerin ve köylülerin doğayı uzun yıllar gözleyerek oluşturduğu halk takvimine dayanır; Anadolu’da hava değişimleri, ekim-dikim zamanı, hayvanların yaylaya çıkarılması ya da denize açılma gibi kararlar çoğu zaman bu tecrübeyle belirlenirdi. Halk takviminde yalnız cemreler değil, Kocakarı soğukları, Camışkıran, kırkikindi yağmurları, Erbain, Hamsin ve Hıdrellez gibi birçok dönem adı vardır; yani Sitte-i Sevr, bu geniş mevsim hafızasının sadece bir halkasıdır. 21 Nisan’a bağlanan bu altı günlük dönem de tam bu yüzden önemlidir: Bahar gelmiş görünse bile havanın yeniden sertleşebileceğini, doğanın çizgisel değil dalgalı işlediğini hatırlatır.

MÖ 753 – Roma’nın kuruluşu, Romulus ile Remus efsanesiyle tarihe geçti.

21 Nisan MÖ 753, geleneksel Roma tarihine göre şehrin kuruluş günü kabul edilir ve bu tarih antik yazarların aktardığı Romulus ile Remus efsanesiyle birlikte anılır. Hikâyeye göre savaş tanrısı Mars’ın oğulları sayılan ikizler, bebekken ölüme terk edilir, bir dişi kurt tarafından emzirilir, sonra büyüyüp kendi şehirlerini kurmaya girişir; ancak anlaşmazlık sonucu Romulus, Remus’u öldürür ve yeni kente kendi adını verir. Bu anlatı, bugünün tarihçileri için kelimesi kelimesine doğrulanmış bir olay değil, Roma’nın kendine dair kurduğu büyük kuruluş mitidir. Yani 21 Nisan, Roma’nın, kendi başlangıcını kahramanlık, şiddet, kader ve iktidar kavgası üzerinden anlattığı simgesel bir gün olarak görülür.

Bu efsanenin neden bu kadar kalıcı olduğu da önemlidir. Çünkü Roma burada sadece bir şehir kurmuyor; aynı zamanda kendi karakterini de ilan ediyor. Kardeş kavgası, sınır çekme, güç kullanımı ve sonunda tek kurucu etrafında birleşen devlet fikri, sonradan Roma tarihinin tamamına yayılacak sert siyasî kültürün adeta ilk taslağı gibi durur. Nitekim antik Roma’da Parilia denen eski bir çoban bayramı da zamanla şehrin doğum günüyle ilişkilendirildi; yani 21 Nisan, sadece efsane anlatısı değil, aynı zamanda Roma’nın kendi takviminde törenle hatırlanan kurucu gün haline geldi. Kısacası 21 Nisan MÖ 753, tarih ile mitin iç içe geçtiği, Batı dünyasının en etkili şehirlerinden birinin kendini nasıl anlattığını gösteren sembolik açıdan önemli bir gündür.

1408 – Serrud Muharebesi’nde Karakoyunlular Timurluları yendi, bölgede güç dengesi değişti.

21 Nisan 1408’de Tebriz yakınlarındaki Serd-rud/Serrud mevkiinde yapılan muharebe, Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf ile Timurlu kuvvetleri arasında geçti ve savaş Karakoyunluların kesin zaferiyle sonuçlandı. Bu çatışmanın öncesi de önemliydi: Timur’un ölümünden sonra imparatorluğun batı topraklarında otorite zayıflamış, Kara Yusuf bu boşluğu iyi değerlendirerek önce 1406’da Timurlu kuvvetlerine karşı üstünlük sağlamış, ardından Tebriz’i eline geçirmişti. 1408’deki Serrud Muharebesi ise bu mücadelenin gerçek kırılma anı oldu. Akademik çalışmalarda da vurgulandığı gibi, Kara Yusuf’un 1407 ve 1408’de Ebu Bekir’e karşı kazandığı büyük zaferler, Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Irak-ı Acem’de Karakoyunlu hâkimiyetini pekiştirdi; aynı süreç, Timur’un batıdaki mirasının hızla çözülmesine yol açtı. Savaşta Timurlu tarafında Miranşah ile Ebu Bekir Mirza öne çıkıyordu; Miranşah’ın bu muharebede öldüğü bilgisi kaynaklarda özellikle yer alıyor. Sonrası daha da belirleyiciydi: Timurlular Azerbaycan’daki ağırlıklarını büyük ölçüde kaybetti, Kara Yusuf ise yalnız bir aşiret lideri değil, bölgede kalıcı devlet kuran güçlü bir hükümdar konumuna yükseldi. Kısacası 21 Nisan 1408, sadece iki Türkmen hanedanının savaşı değil; Timur sonrası düzenin çözüldüğü, Karakoyunluların ise gerçek anlamda bölgesel güç haline geldiği tarihî eşiklerden biri olarak önem taşır.

1821 – Padişah emriyle idam edilen son sadrazam Benderli Ali Paşa görevden alındı.

21 Nisan 1821’de Benderli Ali Paşa’nın sadrazamlığı sona erdi; çok kısa süren bu görev döneminden birkaç gün sonra, 30 Nisan 1821’de idam edildi. Kaynaklarda sadarete geliş ve fiilî görev süresiyle ilgili küçük tarih farkları bulunsa da ortak tablo şudur: II. Mahmud döneminde Rum isyanının patladığı gergin günlerde sadrazamlığa getirilen Benderli Ali Paşa, Fener Rum Patriği V. Grigorios’un idamı sonrasında oluşan büyük siyasî baskının da etkisiyle hızla gözden düştü; önce görevden alındı, ardından sürgüne gönderildi ve padişah emriyle öldürtüldü. Bunu tarihî açıdan önemli yapan şey sadece trajik sonu değildir. Osmanlı tarih yazımında Benderli Ali Paşa, “padişah emriyle idam edildiği bilinen son sadrazam” olarak anılır. Yani 21 Nisan 1821, klasik Osmanlı siyasetindeki en sert hesaplaşma yöntemlerinden birinin sadrazam makamı için son kez işletildiği tarih olarak da önem taşır.

1910 – Tom Sawyer ve Huckleberry Finn’in yazarı Mark Twain öldü.

21 Nisan 1910’da kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Mark Twain, modern mizah ve roman dilinin en etkili isimlerinden biriydi. Asıl adı Samuel Langhorne Clemens olan yazar, özellikle Tom Sawyer’ın Maceraları ve Huckleberry Finn’in Maceraları ile hafızalara kazındı; ama onu sadece çocukluk romanlarının yazarı gibi görmek büyük eksiklik olur. Twain, aynı zamanda güçlü bir seyahat yazarı, sert bir toplum eleştirmeni, çok iyi bir hikâye anlatıcısı ve “funnyman” diye küçümsenmekten rahatsız olan ciddi bir ahlak yorumcusuydu. Takma adının bile ilginç bir hikâyesi vardır: “Mark twain”, nehircilikte “iki kulaç derinlik” anlamına gelen bir Mississippi terimiydi ve onun nehir gemisi pilotluğu döneminden geliyordu. Bu yüzden Mark Twain sadece masa başında doğmuş bir yazar değil, Amerika’nın nehrini, taşrasını, macerasını ve ikiyüzlülüğünü yaşamış bir anlatıcıydı. 21 Nisan 1910, Amerikan İngilizcesini, taşra mizahını ve çocukluk anlatısını dünya edebiyatının kalıcı parçası haline getiren büyük bir yazarın sahneden çekildiği gün olarak da önem taşır.

1920 – Mustafa Kemal Paşa, Meclis’in 23 Nisan’da açılacağını duyuran genelgeyi yayımladı.

21 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın tüm vilayetlere, müstakil livalara, kolordulara ve Müdafaa-i Hukuk merkezlerine gönderdiği genelge, iki gün sonra açılacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hem siyasî hem de sembolik programını ilan etti. TBMM’nin resmî anlatımına göre bu tamimde Meclis’in 23 Nisan 1920 Cuma günü açılacağı açıkça bildirildi; ayrıca açılışın nasıl yapılacağı da ayrıntılı biçimde tarif edildi. Buna göre Hacı Bayram Camii’nde cuma namazı kılınacak, hatimler indirilecek, dualar edilecek, kurbanlar kesilecek ve Meclis binasına dinî-törensel bir yürüyüşle gidilecekti. Yani Ankara’daki yeni meclis hem millet iradesinin merkezi hem de işgal ve dağılma döneminde manevî bir diriliş noktası olarak sunuluyordu.

Bu genelgenin öncesi daha da kritikti. 16 Mart 1920’de İstanbul resmen işgal edilmiş, Osmanlı Meclis-i Mebusan dağıtılmış, merkezî meşruiyet fiilen çökmüştü. Mustafa Kemal Paşa daha 19 Mart 1920’de olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin Ankara’da toplanması için çağrı yapmıştı; 21 Nisan genelgesi ise bu çağrının somut takvime, somut törene ve somut siyasî iradeye dönüşmesiydi.

Sonrası zaten Türkiye tarihinin yönünü değiştirdi. Genelgede bildirildiği gibi 23 Nisan 1920’de Meclis açıldı; ilk gün 115 temsilci toplandı, ertesi gün Mustafa Kemal Paşa Meclis Başkanlığına seçildi ve Ankara’daki bu yeni yapı kısa sürede hem savaşın hem siyasetin merkezi haline geldi. Kurtuluş Savaşı’nın hayati kararları burada alındı; 1921 Anayasası, Başkomutanlık yetkisi, İstiklâl Marşı’nın kabulü, Saltanatın kaldırılması, Lozan’ın onayı ve Cumhuriyet’in ilanı hep bu hattın devamında geldi. Kısacası 21 Nisan 1920 genelgesi, çöken imparatorluk düzeninin içinden yeni Türkiye’nin siyasî kalbinin atmaya başlayacağını duyuran tarihî belge olarak da anılmayı hak eder.

1934 – Loch Ness canavarının ünlü fotoğrafı yayımlandı, “Nessie” efsanesi dünya çapında patladı.

21 Nisan 1934’te Daily Mail’de yayımlanan ve sonradan “surgeon’s photograph” diye anılan kare, Loch Ness canavarı efsanesini yerel bir söylentiden çıkarıp dünya çapında bir sansasyona dönüştürdü. Fotoğraf, İngiliz Doktor Robert Kenneth Wilson tarafından çekilmiş gibi sunuldu ve uzun boyunlu, küçük başlı gizemli bir yaratığın su üstünde göründüğü izlenimi verdi. O güne kadar Loch Ness çevresinde söylentiler vardı, ama efsanenin asıl küresel patlaması bu görüntüyle oldu; gazete okurları, bilim meraklıları ve macera avcılarının bakışları bir anda İskoçya’daki göle çevrildi.

Fotoğrafı bu kadar güçlü yapan şey, sıradan bir anlatıdan farklı olarak kanıt gibi görünmesiydi. Bu kare, canavarın uzun boynunu ve küçük başını gösteriyor gibi algılandı; bu da birçok kişiyi, yaratığın tarih öncesi çağlardan kalma bir plesiosaur olabileceğine inandırdı. Yani mesele sadece bir gazete haberi değildi; modern çağın, fotoğrafı tartışılmaz gerçek sanma eğilimiyle birleşen büyük bir toplu heyecandı. Bir göl efsanesi, tek bir görselle küresel popüler kültür malzemesine dönüştü. 1994’te fotoğrafın bir aldatmaca olduğu ortaya çıktı; görüntüdeki canavar, aslında oyuncak bir denizaltıya bağlanmış plastik ve ahşap bir baş-boyun maketiydi.

1939 – Hatay, Türk gümrük sistemine geçti; Türkiye’ye katılış sürecinde ekonomik bağ daha da güçlendi.

1939’un Nisan ayında Hatay Devleti’nin Türk Gümrük Tarifesi’ni tamamen ve aynen uygulamaya koyması, bölgenin Türkiye’ye katılış sürecindeki en önemli ekonomik adımlardan biri oldu. Bu gelişme, yalnızca teknik bir tarife değişikliği değildi; Hatay’ın ticaret düzeninin, vergi yapısının ve dış ekonomik yönelişinin giderek Türkiye’ye bağlandığını gösteriyordu. Bu adım sayesinde Hatay ile Türkiye arasındaki ekonomik bütünleşme hızlandı; gümrük uygulamalarındaki değişim hem Ankara ile bağları kuvvetlendirdi hem de bölgenin Suriye merkezli eski düzenden uzaklaşmasını hızlandırdı. Zaten 1938’de kurulan Hatay Devleti, 1939 boyunca sadece siyasî değil, idarî ve ekonomik bakımdan da Türkiye’ye yaklaşan bir çizgi izliyordu. Nitekim bu süreç birkaç ay sonra, 23 Haziran 1939’daki Türkiye-Fransa anlaşması ve ardından 7 Temmuz 1939’da Hatay’ın Türkiye’ye katılması ile tamamlandı.

1944 – Fransa’da kadınlara oy hakkı tanındı.

21 Nisan 1944’te General Charles de Gaulle liderliğindeki Fransız Ulusal Kurtuluş Komitesi, kadınlara seçme ve seçilme hakkı veren kararı aldı; böylece Fransa’da kadınlar ilk kez siyasî vatandaşlık hakkına kavuştu. İşin dikkat çekici tarafı şudur: Fransa bugün “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganıyla anılır ama kadınlara oy hakkını birçok Batı ülkesinden daha geç verdi. Bu gecikmede, Üçüncü Cumhuriyet boyunca kadın oyunun kilise etkisini güçlendireceği korkusu ve erkek egemen siyaset sınıfının direnci önemli rol oynadı.

Bu kararın asıl önemi sonrasında daha net görüldü. Fransa’daki kadınlar, bu düzenlemenin ardından ilk kez 29 Nisan 1945’te belediye seçimlerinde, aynı yıl ekimde yapılan yasama seçimlerinde sandığa gitti. Böylece savaş sonrası yeniden kurulan Fransa’da demokrasi artık yalnız erkeklerin değil, kadınların da doğrudan parçası haline geldi. Kısacası 21 Nisan 1944, Fransa’nın cumhuriyet iddiasını kadınları da içine alacak şekilde tamamlamak zorunda kaldığı tarihî eşiklerden biri olarak önem taşır.

1952 – Türkiye ile Yunanistan arasında vizeler kaldırıldı.

21 Nisan 1952’de Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan anlaşmayla, iki ülke vatandaşlarının karşılıklı seyahatlerinde uygulanan vize formaliteleri kaldırıldı. Dönemin şartları düşünüldüğünde bu, II. Dünya Savaşı sonrasında aynı Batı güvenlik hattında buluşan iki komşunun ilişkileri yumuşatma ve temasları artırma iradesinin somut göstergelerinden biriydi. Zaten her iki ülke de aynı yıl NATO’ya katılmıştı; yani 1952, Ankara ile Atina’nın stratejik olarak da birbirine yaklaştığı bir dönemdi. Bu anlaşma sayesinde ticaret, turizm, aile ziyaretleri ve gündelik geçişler daha kolay hale geldi; Ege’nin iki yakası arasında resmî mesafe bir ölçüde kısaldı. Elbette bu yakınlaşma kalıcı bir dostluk dönemine dönüşmedi; Kıbrıs başta olmak üzere sonraki yıllarda iki ülke ilişkileri yeniden sert krizler yaşayacaktı. Ama 21 Nisan 1952, yine de Türkiye ile Yunanistan’ın en azından bir dönem için sınırları yumuşatmaya ve karşılıklı dolaşımı kolaylaştırmaya çalıştığı dikkat çekici eşiklerden biri olarak önem taşır.

1957 – Muhsin Ertuğrul, Şehir Tiyatroları’nın başına yeniden getirildi.

21 Nisan 1957’de Muhsin Ertuğrul’un İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın başına dönmesi, modern Türk tiyatrosunun kurucu isminin yeniden sahnenin merkezine çağrılması anlamına geliyordu. Çünkü Ertuğrul, sadece oyun yöneten bir tiyatro adamı değildi; Darülbedayi’den Devlet Tiyatrosu’na, sahne disiplininden oyuncu yetiştirmeye kadar Türkiye’de tiyatroyu kurumsal bir yapıya dönüştüren etkili bir isimdi. Onun yeniden göreve gelişinin ardından tiyatroyu geniş kitlelere yayma hedefi öne çıktı, özellikle semt tiyatrolarının açılmasına hız verildi. Nitekim bu dönemin devamında Kadıköy Tiyatrosu, Üsküdar Tiyatrosu, Fatih Tiyatrosu, Rumelihisarı Yazlık Tiyatrosu ve Zeytinburnu Şehir Tiyatrosu gibi yeni sahneler devreye girdi. Bu yüzden 21 Nisan 1957, şehir tiyatrosunun merkezden semtlere yayıldığı, tiyatronun daha geniş halk kitlelerine ulaşma iddiasının yeniden güç kazandığı önemli bir eşik olarak da anılır.

1964 – Rum Patrikhanesi’nden iki isim Türkiye aleyhine faaliyet gerekçesiyle sınır dışı edildi.

21 Nisan 1964’te, Rum Patriği Vekili Emilyanos ile Metropolit İakovos Canavaris, Türkiye aleyhine faaliyet yürüttükleri gerekçesiyle sınır dışı edildi. Olayın arka planında, 1960’ların başında Kıbrıs meselesi yüzünden Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerilimin hızla tırmanması vardı. Bu dönemde Ankara, yalnızca dış politikada değil, içeride de özellikle Rum Patrikhanesi çevresindeki bazı isimlerin siyasî tavrını daha sert izlemeye başlamıştı. Bu yüzden bu olay, Kıbrıs krizinin İstanbul Rum cemaati ve Patrikhane üzerindeki baskıyı da artırdığı dönemin çarpıcı örneklerinden biri olarak görülür.

Sonraki gelişmeler de bunu doğruladı. 1964 yılı boyunca Türkiye ile Yunanistan arasındaki kriz derinleşti; aynı yıl İstanbul’daki çok sayıda Yunan uyruklu Rum da sınır dışı edildi ve bu süreç, şehrin Rum nüfusunda kalıcı bir küçülmeye yol açtı.

1964 – Yunanistan, Kıbrıs’taki askerî varlığını BM Barış Gücü düzenine bağlamayı kabul etti.

1964 Nisan’ında, Kıbrıs’ta Türkler ile Rumlar arasındaki çatışmaların uluslararası krize dönüşmesi üzerine kurulan Birleşmiş Milletler Barış Gücü (UNFICYP) adadaki güvenlik düzeninin merkezine yerleşirken, Yunanistan da Kıbrıs’taki askerî varlığını bu yeni uluslararası dengeye uyarlamak zorunda kaldı. BM kayıtlarına göre UNFICYP, 27 Mart 1964’te operasyonel hale gelmişti; Nisan sonuna gelinirken de adadaki güçlerin konumu, yetki alanı ve komuta ilişkileri yeniden tanımlanıyordu. Bu gelişmenin önemi şuradaydı: Kıbrıs meselesi artık sadece Lefkoşa’daki iki toplumun sorunu olmaktan çıkmış, Türkiye, Yunanistan ve Birleşmiş Milletler’i doğrudan içine çeken uluslararası bir güvenlik krizine dönüşmüştü. Yunanistan’ın kendi askerî varlığını BM çerçevesine bağlamayı kabul etmesi de Kıbrıs krizinin bölgesel bir çekişmeden çıkarak resmen uluslararası gözetim ve denetim alanına girdiğini gösteren önemli adımlardan biriydi. Sonraki aylarda gerilim bitmedi; tam tersine 1964 yazında Türk müdahalesi ihtimali ve Johnson Mektubu gibi krizlerle mesele daha da büyüdü.

1967 – Yunanistan’da “Albaylar Cuntası” yönetime el koydu.

21 Nisan 1967’de Yunanistan ordusu içindeki bir grup subayın yaptığı darbeyle, ülke bir gecede parlamenter düzenden askerî rejime geçti. Darbenin en görünür yüzleri arasında Georgios Papadopoulos, Stylianos Pattakos ve Nikolaos Makarezos vardı; bu yüzden rejim zamanla “Albaylar Cuntası” diye anılmaya başladı. Darbe, seçimlere gidilmeden hemen önce, siyasette istikrarsızlık ve “sol tehlike” söylemi bahane edilerek yapıldı; ordu yönetime el koydu, siyasetçiler tutuklandı, sıkıyönetim ilan edildi ve temel haklar askıya alındı. O gün yaşanan şey; Yunanistan’da anayasal düzenin kesintiye uğradığı ve ülkenin yedi yıl sürecek sert bir askerî yönetime girdiği tarihî bir kırılmaydı.

Bu darbenin öncesi de önemlidir. 1960’ların ortasında Yunanistan’da kral, merkez sağ, merkez ve sol arasındaki gerilim büyümüş; seçim süreci yaklaşırken ülkede bir askerî müdahale ihtimali konuşulur hale gelmişti. Ama darbeyi yapanlar üst düzey generaller değil, orta rütbeli subaylardı; bu da olayı daha çarpıcı kıldı. Sonrasında Papadopoulos rejimi muhalefeti ezdi, binlerce kişiyi gözaltına aldı, sürgünler ve işkence iddialarıyla anıldı; basın ve üniversiteler üzerindeki baskı arttı. Rejim ancak 1974’te, Kıbrıs bunalımının da etkisiyle çöktü ve Yunanistan yeniden sivil yönetime döndü.

1968 – Uzayda mahsur kalan astronot ve kozmonotlar için uluslararası kurtarma anlaşması imzalandı.

21 Nisan 1968’de ABD, Birleşik Krallık ve Sovyetler Birliği’nin de aralarında bulunduğu ülkeler, uzaya gönderilen insanların kaza, tehlike ya da zorunlu iniş durumunda kurtarılmasını düzenleyen uluslararası anlaşmayı imzaya açtı. Resmî adı oldukça uzun olan bu metin, kısaca “Astronotların Kurtarılması, Astronotların ve Uzaya Fırlatılan Cisimlerin İadesi Anlaşması” diye bilinir. Anlaşmanın önemi şuydu: Uzay yarışının en sert döneminde bile büyük güçler, uzaya çıkan insanların sadece kendi devletlerinin değil, bütün insanlığın temsilcisi sayılması gerektiği fikrinde uzlaştı. Buna göre bir astronot ya da kozmonot yabancı bir ülkenin toprağına ya da deniz alanına zorunlu iniş yaparsa, o devlet yardım etmek, kurtarmak ve ilgili ülkeye iade sürecini yürütmekle yükümlü olacaktı. Bu yüzden metin, uzayın sadece rekabet alanı değil, aynı zamanda asgari düzeyde ortak hukuk gerektiren bir saha olduğunu gösteren erken örneklerden biri sayılır.

1973 – Devlet Ana ve Esir Şehrin İnsanları’nın yazarı büyük romancı Kemal Tahir öldü.

21 Nisan 1973’te İstanbul’da hayatını kaybeden Kemal Tahir, Cumhuriyet dönemi Türk romanının en ağır toplarından biriydi. Asıl adı İsmail Kemalettin Demir’di; ama edebiyat tarihine Kemal Tahir adıyla geçti. Kemal Tahir, Türkiye’nin toplum yapısını, devlet geleneğini, taşrayı, eşrafı, köylüyü, cezaevi hayatını ve Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan tarihsel kırılmaları romanın merkezine taşıyan yazarlardandı. Esir Şehrin İnsanları, Yorgun Savaşçı, Kurt Kanunu, Rahmet Yolları Kesti, Sağırdere, Körduman ve özellikle Devlet Ana, onun yalnızca hikâye anlatan bir yazar değil, Türkiye’yi anlamaya çalışan bir romancı olduğunu gösteren başlıca eserleridir.

Uzun yıllar hapis yattı; bu cezaevi dönemi hem insan malzemesini hem de Türkiye’ye bakışını derinleştirdi. Kemal Tahir’in hapishane ve memleket gözlemleri roman dünyasının ana damarlarından birine dönüştü. 1970’te yakalandığı kanserin ardından sağlık sorunlarıyla uğraştı; 21 Nisan 1973’te öldü ve Sahrayıcedid Mezarlığı’na gömüldü.

1979 – İstanbul Boğazı’nda Karpati ile Kemal Kefeli çarpıştı, Türk gemisi battı.

21 Nisan 1979’da İstanbul Boğazı’nda Romen bandıralı Karpati şilebi ile demir yüklü Kemal Kefeli kosteri çarpıştı; kaza, Boğaz trafiğinin ne kadar tehlikeli olabildiğini gösteren sarsıcı olaylardan biri olarak kayda geçti. Bu çarpışmanın sonucunda Türk gemisi Kemal Kefeli, 17 mürettebatıyla beraber battı, olaydan sonra iki denizcinin cesedine ulaşıldı, beş kişi kayboldu ve çarpışmanın ardından uzaklaşmaya çalışan Karpati, polis motoru tarafından yakalandı. Olayın önemi yalnız ağır bilançosunda değil; İstanbul Boğazı’nda yoğun deniz trafiği, dar geçiş hattı ve manevra hatalarının nasıl bir anda faciaya dönüşebildiğini göstermesinde yatıyordu.

2004 – İsrail’in gizli nükleer programını ifşa eden Mordehay Vanunu, 18 yıl sonra hapisten çıktı.

21 Nisan 2004’te Mordehay Vanunu, İsrail’de 18 yıllık hapis cezasını tamamladıktan sonra serbest bırakıldı. Onu sıradan bir mahkûm olmaktan çıkaran şey, 1986’da İngiliz basınına verdiği belge ve fotoğraflarla İsrail’in Dimona merkezli gizli nükleer çalışmalarını dünyaya duyurmuş olmasıydı. Vanunu, Dimona’daki gizli bölümlerin fotoğraflarını çekmiş, plütonyum bileşenleri ve daha ileri nükleer çalışmalarla ilgili bilgiler vermişti. Bu ifşa, İsrail’in yıllardır resmen kabul etmediği ama dünyada yaygın biçimde bilinen nükleer kapasitesini ilk kez somut belge düzeyinde görünür hale getirdi. Vanunu bunun ardından Mossad tarafından Avrupa’da kaçırıldı, İsrail’de gizli yargılamayla mahkûm edildi ve uzun yıllar cezaevinde, önemli kısmı da tecrit altında tutuklu kaldı.

Serbest bırakılması da tam anlamıyla özgürlük anlamına gelmedi. Vanunu, 21 Nisan 2004’te hapisten çıksa da İsrail yönetimi ona seyahat, yabancılarla görüşme ve basınla temas konusunda ciddi kısıtlamalar getirdi; ABC’nin aktardığına göre çıkış anı, destekçileri ile onu hain görenler arasında çok sert tepkilerin yaşandığı bir sahneye dönüştü. Sonraki dönemde bu kısıtlamaları ihlal ettiği gerekçesiyle yeniden gözaltına alındı ve hakkında yeni davalar açıldı.

Bu haber Haber Kocaeli özel içeriğidir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır. Kaynak gösterilerek dahi olsa haberin tamamı veya bir kısmı, yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz, başka mecralarda yayınlanamaz.